Mevlana Celaleddin-i Rûmî Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Mevlana Celaleddin-i Rûmî Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Şems-i Tebrizî’nin Konya’ya
gelişi ise (1244) Mevlâna’nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Büyük bir sevgi
ve saygı duyduğu gönül dostu Şems’e olağanüstü bir yakınlık gösterdi. Tasavvuf
alanında bilmek ihtiyacını duyduğu yeni bilgileri öğrenmek için zamanının
tümünü Şems’le sohbete ayırarak, halka verdiği ders ve vaazları bıraktı.
Mevlâna’nın Şems’e gösterdiği sevgiyi kıskanan kimilerinin, bir zaman sonra
aleyhinde dedikodulara başlayıp şikâyetlerini arttırması üzerine, Şems ansızın
ortadan kayboldu (1246). Büyük dostu Şems’ten ayrılmak Mevlâna’ya büyük bir acı
verdiğinden tümüyle kendi iç dünyasına çekildi. Şiirleri de bu dönemde doğmaya
başladı. Şam’da olduğunu öğrendiği Şems’i bulup yeniden Konya’ya dönmeye ikna
etmesi için oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderdi. Şems, Mevlâna’nın ricasını
kırmayarak Konya’ya geldiyse de iki büyük gönül dostunun birbirlerine
gösterdikleri sevgiyi çekemeyenlerin kıskançlığı yeniden başladı. Şems, bu kez
bir daha geri dönmemek üzere Konya’dan ayrıldı (1247).

Yine bir söylentiye göre Şems,
aralarında Mevlâna’nın küçük oğlu Alaeddin Çelebi’nin de bulunduğu bir grup
tarafından öldürüldü, ancak bu olay Mevlâna’dan gizli tutuldu. Şems’in yeniden
ortadan kayboluşu Mevlâna Celâleddin’i daha büyük bir üzüntüye boğdu. Onu
bulmak için iki kez Şam’a gittiyse de bulamadan geri döndü. Müritlerinden
kuyumcu Selahaddin Zerkûb’u kendine halife yaptı (1254). Halktan kimlerinin
cahil buldukları için,  Mevlâna’nın
Selahaddin Zerkûb’u kendisini halife seçmesine tepki duyarak kendisini öldürmek
istediklerini haber alınca Selahattin Zerkûb şöyle demişti: “Hayatım Allah’ın elinde dururken, beni
bir kimse nasıl öldürebilir?
” Zerkûb’un ölümü (1263) üzerine
Mevlâna’nın ömrünün son yıllarında halifeliğini Çelebi Hüsameddin yaptı. Ancak
Mevleviliğin esaslarını Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled bir sistem içinde
belirledi.

Düşünce ve edebiyat tarihimizin
övünç kaynaklarından, dünyanın en büyük ve düşünürlerinden biri olan
Mevlâna Celâleddin Rumî; İslam dinini
şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Bu yorum, İslam ve
İslam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiş, insanlığın esin kaynağı
olmuştur. İngiliz doğubilimcisi A. J. Arberry, Mevlâna’yı “Dünyanın en büyük ozanı” olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde
kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal yaşam felsefesini onun
düşüncelerinin üstüne kurmuştur. İngiliz doğubilimcisi Nicholson otuz yıl
çalışarak “Mesnevi”yi İngilizceye
çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlâna
yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı
niteliğini korumaktadır. Kişilerin inanç, düşünce ve özgürlüğüne olağanüstü bir
değer vermesi, bütün insanları saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük
özelliğidir. Bugünün diliyle;“Gel,
gel, ne olursan ol yine gel, / İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol
yine gel
” dizeleri, O’nun felsefesinin özünü oluşturur.

Mevlâna, tasavvuf felsefesinin özü olan tam bir “vahdet-i vücut”
(varlığın birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak’kın bir ayrı
tecellisidir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani
Hak’kı halkta ve halkı Hak’ta sevmek gerekir.

Mevlâna biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep,
vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve
insanlara bunu öğretmeyi görev edinmişti. Ona göre asıl konu “insan”dı. Din,
felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara
takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardır.
Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aşk”tan geçerdi: Sonsuz bir
sevgi; bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecektir. Mevlâna
için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu
nedenle, bir gün kendisine “Aşk nedir efendim?”
diye soran bir öğrencisine, “Ben ol da
bil!..
” yanıtını vermişti

Mevlâna’nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevî
tarikatı doğdu. Ama aslında Mevlâna bizatihi bir tarikat kurucusu değildir.
Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin
Çelebi’nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler kültür
örgütü UNESCO, 2007 yılını “Dünya Mevlana Yılı” olarak
ilan etmişti.
Mevlâna Celaleddin-i Rumî, her yıl Aralık ayında Konya’da
düzenlenen törenlerle anılmaktadır. Eserlerinde yer yer Türkçe-Farsça karışık
mülemma (dizelerden her biri farklı bir dilde yazılmış) şiirler de bulunan şiirlerinin
her biri İslâm şark klasiği olan eserleri, o dönemin yoğunluklu olarak edebiyat
dili olduğu için Farsça yazılmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’nın eserlerinin
tümünü Türkçeye kazandırdı. Başta “Mesnevi”si olmak üzere “Divan”ı
ve diğer eserleri dünyanın pek çok diline çevrildi.

Mevlana İçin Ne Dediler?

Dünyanın felsefe çığırları arasında hiç
değişmeyen bir tanesi vardır ki, Budda’dan, hattâ insanın kendi mânâsı üzerinde
düşünmeğe başladığı tarihten bu güne kadar, neyse odur ve başka hiçbir felsefe
doktrini, onun kadar kendi kendine sâdık ve eşit kalmamıştır. Bundan ötürü
Philosophia Perennis (ebedî felsefe) adı ile de anılan mistik (tasavvufî)
düşünce, zamanımız dünyasını da büyüsü içine almıştır.

Tasavvufî şiir yazan pek çoktur. Doğuda İkbal,
Batıda Eliot gibi bu şiirin modern temsilcilerinin peşinde genç şair orduları
görüyoruz. Fakat bunlardan hiçbiri, Mevlânâ kadar tam, katıksız ve gerçek bir
aşkla yalnız tasavvufî değil, tasavvufun da şiirini yazmamıştır. Onun son
haddinde rasyonel ve aydınlık olduğu halde, aklın hudutlarını fersah fersah
aşan, baygınlık derecesinde bir aşk ve cezbe halindeki şiiri, Sünnileri olduğu
kadar Şiileri de sihirlemiş ve Mevlevî tarikatinde birbirine en düşman mezhepleri
birleştirmiştir.

İslâm dininde reform lâzım mı, mümkün mü diye
hâlâ çatışıp duruyoruz. Mevlânâ’yı görmüyor muyuz? Müslümanlığı kuru
kaidecilikten, softalıktan ve Kur’anı Askerî Ceza Kanunu şeklinde yorumlamaktan
kurtaran muazzam şair, İslâm dinine fânî ve ebedî aşkı (beraber), musikîyi ve
raksı, yobazların hâlâ haramdır diye terter tepindikleri bütün güzellik
unsurlarını sokmuştur. Hem de 600 küsûr yıl önce. İşte İslâmın en büyük
reformcusu! Hangi softa ona kâfir diyebilir? Onun adı ve hâtırası önünde
eğilmeyen Müslüman yoktur. Fakat onun inkılâpçı görüşünü anlamayan Müslüman pek
çoktur ve yobazlıkları da bu anlayışsızlıktan gelir.

Allah’a doğru kartal kanatlarını açan ve uçan
Mevlânâ Celâleddin Rumî, yalnız mezhepleri değil, bütün dinleri de birleştiren
büyük Tanrı aşkının en samimî temsilcisi olduğu için, Doğuda olduğu kadar
Batıda da altıyüz küsûr yıldır, büyük hayranlar toplamağa devam eder. Eğer
Konya törenini dünyaya ilan etseydik, Konya şehri değil, ovası bile her din ve
mezhepten insanlarla dolup taşardı. (Turistik imkânlarımız malûm olduğuna göre,
bereket ki ilân etmemişiz.)

En büyük talihsizliklerinden biri, yıllardan
beri onun merkadini ziyaret etmek istediğim halde, bu mübarek günde bile
emelimi gerçekleştirmeğe muvaffak olamayışımdır. Fakat yıllardan beri
istisnasız her gün, onun içimden ayrılmayan ruhuna fâtihalar yollar ve korkunç
sıkıntı anlarımda büyük ruhâniyetinden medet umarım. Ondan gelen imdadın beni
ölümden bile kurtardığına ait hâtıralarım vardır. Şu anda içimi dolduran
hudutsuz hayranlık ve minnet sıcaklığı beni ona doğru uçuruyor gibi. Sanki
gözlerimi yumsam Konya’da olacağım. Törene katılanlarla birlikte fotoğrafım
çekilecek kadar. Hazret-i Mevlânâ’yı hakkiyle sevenler ve anlayanlar bu hissin
bir hurafe olmaması ihtimalini de anlarlar.”
(Peyami Safa)

ESERLERİ:

Mesnevi (Tasavvuf ve
tekke edebiyatımızın başlıca kaynaklarındandır. Kur’an ayetleri ve hadislerden
ilhamla öğütler ve hikâyelerden oluşmuştur. 6 cilt, 1973-74), Divan-ı Kebir
(Gazellerinin çoğunda Şems-i Tebrizî imzasını kullandığı için Divan-ı Şems-i
Tebrizî
diye de bilinen 5 ciltlik bir eserdir. 1959), Fih-i Ma Fih
(Mevlâna’nın hayatı ve dönemi hakkında bilgiler veren önemli mensur bir eserdir.
1959), Mecalis-i Sab’a (Camilerdeki vaazlarından oluşmuş. 1965), Mektûbât
(1963), Rubailer (1964; Mevlâna’nın Rubaileri adıyla Âsaf Halet
Çelebi çevirisi, 2002).

KAYNAKÇA:
S. Nüzhet Ergun / Mevlâna (1932), Feridun Nafiz Uzluk / Mektubât-ı Mevlâna
(1937), Tahir Olgun (Tahirül Mevlevî) / Mesnevi Dersleri (1949), Abdülbaki
Gölpınarlı / Mevlâna Celaleddin (1951) – Mesnevi Şerhi (6 cilt, 1974), Mehmet
Önder / Mevlâna’nın Huzurunda (Maurice Barres’ten, çev., 1963) – Mesnevi’den
Hikâyeler (1969), Âsaf Halet Çelebi / Mevlâna ve Mevlevilik (1957), Feyzi
Halıcı / Mevlâna Güldestesi 16 Kitap (1961-76), İsmet Zeki Eyuboğlu / Mevlâna
Celaleddin (1989), Mahmut Toptaş /Mevlâna’da Cihad (1989), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar
Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli
ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007)
– Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, 2013) –
Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013). 

Aruz
ölçüsüyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz
(Hacıtahiroğlu)

 

 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNÎRRÂHİM

 

 

Dinle ney’den duy neler söyler sana.

Sızlanır hep ayrılıklardan yana:

 

«Kestiler sazlık içinden, der, beni;

Dinler, ağlar: Hem kadın, hem er beni.

 

Göğsü, göz göz ayrılık delsin de bir,

Sen o gün benden işit özlem nedir.

 

Her kim aslından uzak düşsün: Arar;

«Asl» a dönmekçin bir uygun gün arar.

 

Dost’a kâh yoldaş olup, kâh düşmana.

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur -zannınca- her insan bana.

Sırlarım gel gör ki meçhûldür ona.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak.

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı
olmaz birbirinden can ve ten,

Canı görmekçin izin yok bil ki sen!

 

– Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim
ateşsizdir: Yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar eğer ağlarsa ney,

Sevgiden
çağlar eğer çağlarsa mey.

 

Ney
o şeydir: Perde yırtıp perdesi,

Dost
edinmiş dosta hasret herkesi.

 

Hem
devadır ney denen şey hem zehir,

Bir
bulunmaz arkadaştır: Hemfikir.

 

Anlatır ney: Aşkı Mecnûn’un nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşterî ancak kulak: Söz satsa dil,

Ancak âşık akla mahrem, böyle bil!

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her
yanış bir günle yoldaş olmada.

 

«Geçti gün!» der, etmeyiz yersiz keder;

Var ol, ey sen tertemiz insan! yeter.

 

Kandı her varlık: Balık kanmaz suya,

Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

 

Anlamaz olgun adamdan, ham adam;

Söz hem az hem öz gerektir; vesselâm.

 

Kır oğul zincîri! hür gez, hür konuş!

Yok mu altundan gümüşden kurtuluş?

 

Kaldırıp
deryâyı aktarsan eğer

Bir dolumlukdan çok almaz destiler.

 

Dolmaz «açgöz kimse»nin göz destisi.

Pek kanâatkâr sedef: Var incisi.

 

Gömlek aşk uğrunda yırtılsın hele,

İlgi katmaz artık azgın hırs ile.

 

Ey doyulmaz aşkımız sen mutlu ol!

Çünkü sensin çâresiz her derde yol.

 

Hastalıktır boş gurur: Dermânı sen;

Sen: Felâtun, Câlinus, Lokmân’ı sen.

 

Arşa sıçrar aşka düşmüş her beden;

Dağ da âşık olsa hoplar sevgiden.

 

Tûr’a bir gün cân olup aşk adlı nûr,

Düştü Mûsâ, kendisinden geçti Tûr.

 

Ben
de olsam böyle sırdaş sâhibi,

Sır bırakmaz anlatırdım ney gibi.

 

Her kimin yoktur dilinden anlayan,

Sanki dilsizdir: Konuşsun bin lisan.

 

Bağ,
nasıl artık gönüller eğlesin?

Soldu gül, bülbül neden bahseylesin?

 

Sevgilin, her şey; ey âşık! perde sen,

Bil ki cânân ölmez, âşıktır ölen.

 

Her kimin yok aşka dâir nesnesi,

Bir kanatsız kuştur, uçmaz böylesi.

 

Öncü: Dost olmazsa şâyet; ben fakir,

Ön nedir bilmem ve bilmem son nedir.

 

Anlatır
aşk en bilinmez nesneyi;

Ayna
hiç gizler mi aksetmiş şeyi?

 


senin aynan niçin vermez akis?

Çünkü tutmuş üstü, kat kat pas ve is.

 

Kurtarırsan
pas ve isden aynanı.

Parlatır nûruyla aynan her yanı.»

 

(Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî / Mesnevî; Kendi vezniyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz, yeni
eklerle 2. bas. 1989).

Yüce
Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin
gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır,
makbul olur.

Eğer
duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua
iste!

Dertsiz
dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua
ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı,
gönlükırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler
saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah,
yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber,
uzun bir ömür bağışlar.

Allah,
ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını
mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder, yas içinde neşe verir.

O,
elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül
bağışlar.

Allah
bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun
için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne
mukaddestir!

Her
ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu
nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf
değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O
elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede
bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut
ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler,
ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş,
duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Hırsızın
biri, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet
saymaktaydı.

Yılan
da, hırsızı soktu, inleterek öldürdü. Yılancı ise, yılanın zehirlemesinden
kurtulmuş oldu.

Yılancı,
o ölü adamı görüp tanıdı: “ Onu benim yılanım öldürdü, canından etti.

Hırsızı
bulayım da yılanımı ondan alayım, diye dua edip duruyordum. Gönlüm, yılanımı
bulmayı istiyordu.

Allah’a
şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan
sandım ama, bana faydıymış” dedi.

Nice
dualar da vardır ki, helâk olmanın ve ziyanın tâ kendisidir. (Kusurlardan)
münezzeh olan Allah, kereminden dolayı onları kabul etmez.

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Ey
yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk
bakımından değildir.

Öyle
olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün,
daha yüce olurdu.

Erkeklerin
kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu
görebilmesindendir.

Erkek
de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi
noksan sayılır.

İnsan,
yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza’dan bile cesur olsa   yine  
de   hükmetme   hususunda  
karısının   esiridir.

Görünüşte
su, ateşten üstündür …

Fakat
ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır,
buharlaştırır, yok eder.

Görünüşte
su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona
mağlupsun, onu istemektesin.

Kadınlar,
akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup
ederler.

Bu
tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.

Bunlarda
acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu
üstündür.

Sevgi
ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.

Kadın,
Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!

 

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Düşman
(nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden,   yemden  
bahsederse   de   sen  
onu   tuzak   say!

Sana
şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu
nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile
sönmez.

Bütün
bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu?”
diye bağırır.

Bizim
nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün
tabiatındadır.

Nefsi
öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim
çekebilir?

Şunu
bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise,
nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda
nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da. Âdem Peygamber, nefis
zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına
geçti.

Melek,
Şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar
gözyaşı döktü.

Ercesine
onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık
versin!

Nefsin
sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun
Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine
gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür;
bağa, bahçeye değil!

Sen,
onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o,
senin ayağını kırar.

Ey
hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle
değil!

Hevâ
ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka
bir şey değildir.

Gönlümüzdeki
bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana
gelir.

Bu
kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’
demeler de kuruntulanmızdır.

Hevâ
ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran,
yolunu şaşırtan, odur.

Hakk’a
(karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden
kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey
Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ
ve heveslerden nasıl geçeceksin?

Şüphe
yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından
elbette daha iyidir.

                                                  (Konulara
Göre Mesnevî’den Özdeyişler,
2005).

Mevlânâ,
bu hikâyede iki toplumsal konuyu dikkatleri çeken bir üslupla dile
getirmektedir. Birincisi, eşler arasındaki uyumdur, ikincisi, yol gösterme
iddiasında olanla yolda ilerlemek isteyen samimi kişinin arasındaki ilişkidir:

Yoksul
bir kadın, çektikleri sıkıntılardan dolayı kocasına sitem eder. Mevlânâ durumu
kadının diliyle tablolaştırır:

“Ekmeğimiz yok; katığımız, dert ve
kıskançlık. Testimiz yok; suyumuz, gözümüzden akan gözyaşı.

Gündüz elbisemiz güneş ışığı; gece yatak
ve yorganımız, ay ışığı.”

Bey, hanımına hayatın değersizliğini
anlatarak cevap verir:

“Tatlı yaşayan, acı ölür. Bedenine
tapan, canını kurtaramaz.

Koyunları ovadan alırlar, daha semiz
olanı öldürürler.”

Devam
eder:

“Bizim eşimizsin; eş, aynı
özellikli olmalı ki işler güzelce sonuçlansın.

Eş birbirinin örneği üzere olmalı,
ayakkabı ve çizmenin iki eşine bak.

İki ayakkabı eşinden biri ayağa dar
gelirse, her iki eş de senin işine yaramaz.

Kapının eş kanatları; biri küçük, diğeri
büyük? Orman aslanının eşini, hiç kurt gördün mü?

Deve üzerinde bu biri boş, diğeri malla
dolu çift çuval, denk olmaz
.

Ben kanaat yolunda gönlüm güçlü
gidiyorum; sen niçin serzenişe doğru gidiyorsun?”

 

Hanımsa,  yaşadığı zorlukları  ve 
kocasının gayretsizliğini bilmektedir; onu, derdi konuşturur.

“İddia ve davet saçmalıklarını
söyleme. Git, kibir ve gururdan söz etme.

Ne zamana kadar tumturaklı ve iş-güç
sözü? Kendi iş ve durumuna bak da utan.

Kibir, çirkindir; ama dilencilerin kibri
daha da çirkindir. Soğuk ve kar günü ve de o sırada elbise ıslak!

Ne zamana kadar iddia, söz, hava ve
bıyık? Ey, evi örümcek evi gibi olan sen!

Kanaatle sen, ne zaman canını
aydınlattın ki? Kanaatlerden, sen, -sadece- isim öğrendin.

Peygamber dedi: Kanaat nedir? Hazine.
Sense, hazineyi eziyetten ayırt etmiyorsun.

Bu kanaat, akar hazineden başka bir şey
değildir. Sen laf etme. Ey akar gam ve eziyet!

Sen bana eş deme, koltuklama. İnsaf
eşiyim; aldatma eşi değilim.

Havada sineğin damarından kan alıyorsun,
nasıl emirle, beyle adım atarsın?

Köpeklerle şu kemik yüzünden
boğuşmaktasın; içi boş ney gibi inlemektesin.

Bana doğru aşağılayıcı şekilde gevşek
gevsek bakma da senin damarlarında olanı söylemeyeyim.

Aklını benden fazla mı gördün? Ben az
akıllıyı nasıl gördün?

Gafil kurt gibi bize saldırma. Ey, senin
aklının utancındansa, akılsız olmak daha iyi!

Aklın, madem, halkın bağıdır; o akıl
değildir, yılan ve akreptir, o.

Senin zulmün ve hilenin hasmı, Allah
olsun. Senin üstünlüğün ve aklın bizden eksik olsun.”

Hanımın,
kocasının ilahî takdirden ve kanaatten söz etmesi üzerine söyledikleri,
toplumda herkesi ilgilendiren özelliktedir. Allah’ın adı anılarak, dualar
okunarak yakalanan yılan, Hakk’ın adıyla kandırılanlara benzetilir. Hikâyede
yakalanmış yılan dile gelir; herkese ibrettir sözleri:

“Sen beni, kalabalıklara rüsvâ
etmek için, Hakk’ın adıyla aldattın.

Beni, Hakk’ın adı bağladı; senin görüşün
değil. Hakk’ın adını tuzak yaptın; yazık sana!

Hakk’ın adı, senden benim adaletimi
alır. Ben, Hakk’ın adına canımı ve bedenimi teslim ettim.

Ya, benim sokmamla canının damarını
keser, ya da benim gibi seni zindana atar.”

Adam
cevap da sessiz kalmaz:

“Dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın,
yoksa hüzünle, babası mı? Fakirlik, benim övüncüm oldu, başıma kakma.

Mal ve altın, baş için şapka gibidir.
Şapkaya sığınan kişi, keldir.”

Yoksulluğuna
değer verir:

“Yoksulluk işi, senin kavrayışının
ötesindedir. Fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

“Yoksulluk işi, senin kavrayışının
ötesinde fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

Çünkü dervişler/yoksullar, mal ve mülkün
ötesindedir.

Yücelik sahibi Allah’tan derin rızkları
vardır.”

Dinleyen
de dikkatli olmalıdır:

“Dinleyici susuz ve istekli olursa,
öğüt veren ölü de oha söyleyici olur.

Dinleyici canlı ve diri olursa, dilsiz
söz söylemekte yüz dilli olur.”

Koca,
sonuçta ağır söyler:

“Ey kadın! Savaşı ve yol kesmeye
terk et; etmiyorsan, beni terk et.

İyi ve kötüyle savaşmanın, benim için,
ne yeri var? Çünkü gönlüm barışlardan da ürküp kaçıyor.

Susarsın, yoksa hemen şu anda evi barkı
terk ediyorum.”

Kadın,
bunun üzerine eşine eş olduğunu duyurmak ister, gözünde yaş ve gönlünde sığınma
arzusu vardır:

“Kadın, yokluk yolundan girip dedi:
Ben, sizin toprağınızım, hanım değilim.

Bedenim, canım ve neyim varsa senindir.
Hüküm ve buyruk, bütünüyle senindir.

Yoksulluk nedeniyle gönlüm sabırdan
sıyrıldıysa, kendim için değildir, bu, senin içindir.

Sen dertlerimde benim için deva idin.
Ben, senin yoksul olmanı istemiyorum.

Senin canın uğruna, kendim için
değildir, bu. Bu ağlamam ve inlemem senin içindir.

Şahsım, vallahi senin şahsın için her
nefes önünde ölmeyi ister….

Önüne kılıç ve kefen koyuyorum. Önüne
boynumu uzatıyorum, boynumu vur.

Acı ayrılıktan mı söz ediyorsun? Her ne
istersen yap, fakat bunu yapma.

Sende benim için gizli bir af dileyici vardır.
Bensiz, o seninle gizli bir şefaatçi.

İçinde özrümü dileyen, senin huyundur.
Ona güvenerek gönlüm suç işlemek istedi.”

Sonra Mevlânâ, hanımın, kocasının
yanındaki yerine işaret eder:

“Ağlamasız da o, bizzat gönül
alıcıydı. Ağlaması ve hayhuyu haddi aşınca,

O yağmurdan bir şimşek çaktı, o biricik
adamın gönlüne bir kıvılcım düştü.

Onun güzel yüzüne kul olan adam, hanımı
kulluğa başlayınca nasıl olur?

Gururundan dolayı gönlünün titrediği
kişi, senin önünde ağlayınca nasıl olursun?

Nazıyla gönlün ve canın kanlandığı,
niyaza başlarsa nasıl olur?”

Söylediklerine
özlü bir söz ekler, Mevlânâ:

“Sevgi ve incelik, insanlık
vasfıdır; öfke ve şehvetse, hayvanlık vasfıdır.”

Aynı
üzüntü beyde de görünür:

“Dedi: Canımın canına hasım nasıl
oldum? Benim canımın başına tekmeler nasıl vurdum?

Kaza gelince, göz kapanır da bizim
aklımız, ayağı baştan ayıramaz.

Kaza geçince, kendini yer. Perdesi
yırtılmış, yakasını yırtar.

Adam dedi: Ey hanım! Pişman oluyorum.
Kafir idiysem, Müslüman oluyorum.

Senin günahkârınım, merhamet et. Beni,
tamamen kökten, dipten koparma.”

Hikâye
içerisinde yer verdiği iddiacı şeyh ile samimi mürit ilişkisine dair
ifadelerine gelince, önce bu yol göstericinin özelliğini ortaya koyup ikaz da
bulunur:

“Üstün değildir, seni nasıl üstün
yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak.”

Ancak
bu tür kişiler, halkı kendilerine çağırmaktan da geri durmaz ve gerçek acıdır:

“Yıllarca yarın vaadiyle insanlar,
o kapının etrafında bulunmuş olur, -ama’ yarın gelmez.

İnsanın sırrının az çok açığa çıkması
için uzun zaman gerekir;

Beden duvarının altında hazine mi
vardır, yoksa yılan, karınca ve ejderha mı?

Bir şey olmadığı anlaşılınca isteklinin
ömrü gitmiş olur; anlamanın ne faydası olur?”

Ancak
yine de yolunda samimi olan istekli kişinin samimiyeti kendini kurtarabilir; ümitsizliğe
yer yoktur. Bu tür önderler, azaba uğrar. İstekli olanlarsa, kurtulurlar;
iddiacı şeyhin, yani önder sandıkları kişilerin çok ilerisinde yer edinirler:

“Her ne kadar şeyhi can sandı, ama
ceset çıktıysa da, o, kendi iyi niyetiyle bir yere varır.

Gece ortasında kıbleyi araştırmak gibi;
kıble yok, ama onun o namazı geçerli.”

                                                                  
 
(Adnan Karaismailoğlu, Mevlana ve Kültürümüz)

       Saf bir adam
günlerce çalışıp kazandığı para ile bir kuzu satın aldı. Boynuna ip bağlayarak
evine doğru yola koyuldu. Onu takip eden bir hırsız, ardından yetişip kuzunun
ipini kesti.

       Bir süre
kuzusunun çalındığını fark edemeyen adam geri dönüp baktığında neye uğradığını
şaşırdı.

     —Eyvahlar olsun,
kuzumu çalmışlar! diye bağırdı. Üzgün bir şekilde oraya buraya koşarken kuyu
başında ağlayan bir adam gördü.

     —Ne oldu yahu,
seninde mi kuzunu çaldılar? diye sordu. Adam az önce kuzunun ipini kesip
götüren hırsızdan başkası değildi.

     —Hiç sorma
hemşerim, ömrüm boyunca biriktirdiğim bir kese altınımı kuyuya düşürdüm. Onun
için ağlıyorum. Senin elinde bir ip var, eğer aşağı inip keseyi çıkartırsan yüz
altının yirmisini sana veririm.

     Saf adamın gözleri
büyümüştü.

     —Yirmi altın ha?
Onunla bir kaç deve satın alabilirim. Kuzuyu kaybettik ama develere
kavuşabiliriz, diyerek hemen soyunup kuyuya indi. O, bin bir zahmetle indiği
kuyu dibinde altın kesesini boş yere ararken hırsız, elbiselerini de toplayıp
gözden kaybolmuştu.

     Saf adam dışarı çıktığında durumu fark
etmiş, hemen ataların ünlü sözünü hatırlamıştı. Başını elleri arasına alıp:

     —Az tamah çok
zarar verir, diye mırıldandı.

     

Hz.Mevlâna
Mesnevisinde; Ormanlardaki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, yine
Mesnevi’ye son yoktur.Dünya var oldukça, insanlar yaşadıkça, Mesnevi’nin şiiri
de yaşar durur, okunur, zevk alınır, diye buyurmaktadır. “Dünya durdukça
yaşayacak, okunacak olan Mesnevi’yi Hz. Mevlana neden Türkçe söylemedi de
Farsca söyledi!” diye itiraz edenler olduğu gibi, Mevlâna’yı İranlı zannedenler
de vardır. Böyle düşünenler, dillerin geçirdiği safhalardan haberi
olmayanlardır. Çünkü diller de insanlar gibi doğar, büyür, gelişip kemale erer.
Eğer Mevlâna, Mesnevisi’ni Türkçe söyleseydi, XIII. Yüzyıldaki şairler gibi,şiirleri
çok sönük olur, kendiside eserleriyle dünyaya ışık tutan Mevlâna olamazdı.
Asırlardan beri çeşitli dünya dillerine tercüme edilen Mesnevi’si de tüm
zamanların ölmez şaheserleri arasına girmezdi. Hz. Mevlâna’nın anadoluya teşrif
buyurduğu XIII.asırda Anadolu çürksesi çok zayıftı. O devirlerde yaşayan
şairlerin şiirlerini okuduğumuz zaman, bunu çok açık bir şekilde görebiliriz.
Mesela; XIV., XV. Asırda yetişen şairlerle, XVI. Asırda gelen Fuzuli, XVII.
Asırda gelen Yahya Efendi, XVIII’inci asırda gelen Nedim’in şiirlerine
baktığımızda dillerin zenginleşmiş, güzelleşmiş olduğunu görürüz.

XIII.
asır Türkçe’sine göre Farsça çok zengin bir dildi. Sadece Hz. Mevlâna değil o
devrin bütün alimleri ilmi eserleri Arapça, tasavvufi eserleri de Farsça
yazıyorlardı. Avrupa’da da alimler kendi öz dilleri ile değil, Latince
yazıyorlardı. Ancak XIII. Yüzyıldan sonra ilk defa Dante İtalyanca bir eser
yazdı. O dönemin en tanınmış yazarları eserlerini Latince yazmışlardır. Bu
hususun daha iyi anlaşılması için, çok açık bir örnek olarak XIII. Asrın zayıf
Türkçe’siyle edebi bir dil olan Farsça arasındaki farkı Sultan Veled
Hazretlerinin şiirlerinde görmek mümkündür.Sultan Veled’in Türkçe şiirlerini
okuduğunuzda çok cılız,zayıf,zevksiz bir ifade görürüz.Halbuki Farsça yazdığı
şiirleri okuduğumuz zaman,Hz.Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’inde bulunun manevi
zevki hissederiz. Sultan Veled’in Farsça şiirleri derin manalı, ahenkli çok
güzel şiirlerdir. O kadar güzel ki İngiliz müsteşriklerden Nicholson “Şems-i
Tebrizi Divanı’ndan Seçmeler” adıyla bir kitap hazırlayarak İngilizce
tercümeleriyle birlikte yayınlamıştır. Bu kitaba Sultan Veled’in Farsça bir
şiirini de Mevlana’nın sanarak yanlışlıkla almıştır. Çünkü Sultan Veled’in
Farsça şiirleri Türkçe şiirleriyle kıyaslanmayacak kadar güzellikte olup babası
Hz. Mevlâna’nın şiirleri gibi çok deirn manalı çok güzel,mistik, tasavvufi
şiirlerdir.Yakın tarihde, en büyük örnek ise Tagor olmuştur.Hint şarilerinden
Tagor, şiirlerini eğer kendi Bengal diliyle yazıp neşretseydi, İngilizce dilini
kullanmasaydı, bugün Tagor’u kimse tanımaz, şiirleride dünyada
bilinmezdi.Akıllara şu soru gelebilir.

 “Yunus Emre şiirlerini Türkçe söyledi.  Yunus’un şiirleri de Hz. Mevlana’nın şiirleri
gibi ölmeyerek günümüze kadar geldi.”Yunus Emre, Anadolu Türkçe’siyle, Oğuz
lehçesiyle yazmıştır. Yunus Emre’nin dili çok temiz ve güzel bir Türkçe; ama
zengin değil. Yunus bir dere, bir ırmak gibi çağlayarak akıp gelmiştir
günümüze. Hz. Mevlâna ise, bir umman, bir deniz gibi coşmuştur. Mevlâna’nın çok
genç yaşlarda babasının arkasında yürüdüğünü görenler “bir ırmağın arkasından
koca bir deniz yürüyor”, demişlerdir. Coşkun bir aşk deryası, koca bir umman
olan Hz. Mevlâna, küçük bir dereye sığamazdı.Tekrar ediyorum ki diller çocuk
gibidir asırlar geçtikçe gelişir güzellerşir, kemale erer.Fatih Sultan Mehmet
İstanbul’u zaptettiği zaman Akşemsettin Hazretlerinin rüyasıyla Ebâ Eyyübü-l Ensâri
Hazretleri’nin kabri keşfedildi. Eba Eyyub-il Ensari Hakkında Ak Şemsettin  Hazretleri şu beyti söylemişti; Yetişmez mi
bu şehrin halkına bu nimet-i bâri, Resul-i Ekrem’in yari Eba Eyyub-il Ensari,
Bendeniz de bu beyitten ilham alarak Konya halkı için şunu söyleyeceğim;
Yetişmezmi bu Konya halkına, bu nimet-i bâri, Bahâeddin Veled oğlu Celâlü’d-dini’r-Rûmi…  

 

(*) Bu yazı Şefik Can’ın
III. Uluslararası Mevlâna Kongresi’ne sunmuş olduğu, “Selçuklu Kültüründe
Mevlâna’nın yeri” adlı bildiriden, ansiklopedimiz için H. Nur Artıran
tarafından “Mesnevi” adıyla özetlenmiştir.

biyografya

Sen de Yorum yazmalısın bence.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir