Etiket: acı

Müslüm Gürses Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Değişimin ta kendisi olurken bile kendine özgü tavırlarından ödün vermeyen, hayat teknesinde acılarını büyük özenle yoğuran adam, Müslüm Gürses.

Ne olursa olsun kabul etmek gerek ki, evet o birçok acı yaşadı. Ailesi yönünden şansının olmadığı bir hayatı vardı. Eğitimi de olamadı. Ama Allah’ın ona verdiği yeteneklerini kullanmayı bildi ve kendi kaderini yine kendisi yazdı.

Adana’nın çay bahçelerinde başlayan sanat yolculuğunu mutlu bir evlilikle taçlandırarak genişletti. Karısının desteğiyle hep mutlu ve başarılı oldu. Çocukluk yıllarını yakalayamayız belki insanların. Ama belki de canı yanan insan onu mutlu edecek kişiyle tanıştığı gün doğar. Sonuçta önemli olan, aslında şu dünyada kaç mutlu gün geçirdiğimiz ve minnetimizi kimlere göstereceğimiz…

Çocukluğu

Müslüm, 7 Mayıs 1953’te Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi, Fıstıközü köyünde kerpiçten yapılma bir evde Emine Hanım ve Mehmet Bey’i oğlu olarak dünyaya geldiğinde babasının ona bıraktığı soyadı, Akbaş’tı; ancak o sanat hayatına başlarken Gürses soyadını kullanacaktı. Kendisinden  sonra Ahmet ve Zeyno adında iki kardeşi daha oldu. Babası evin geçimini rençperlik yaparak sağlıyordu.

Babası Mehmet Bey, bağlama çalar ve türkü söylerdi. Müzik kulağı ona babasından geçmişti. Müslüm 3 yaşına gelmişti ki, ailesi yoksulluk sebebiyle Adana’ya taşındı.

Adana’da onu şimdikinden de pek farklı bir hayat beklemiyordu aslında, ama kaderi de orada yazılacaktı. Adana’nın sıcak ikliminde bağrı yanık türküler söyleyecek ve bir gün hepimizin Müslüm Babası olacaktı.

Adana’da bir çocuk

Adana’ya geldiklerinde henüz bebek denilecek yaştaydı Müslüm. Sonra okul çağı geldi ve ilkokulu bitirdi. İşte “Eğitim hayatı” başlığı atamayışımın sebebi. Çünkü hepsi bu kadardı, sonrası yok.

Hatta onun çok zaman sonra bir röportajında söyleyeceği gibi, “İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım Halkevi’ne gidiyordu, ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum”

Onun hayatını özetleme şekli işte bu kardı. Aslında hayatı da işte bu kadardı. Yoksulluğun tanımıydı. Okula gidemedi. Terzi çıraklığı, kunduracılık derken çalıştı durdu. Bir yandan da bir çay bahçesinde şarkılar söylüyordu. Yıl, 1965’ti.

1967’de Adana Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen şarkı yarışması düzenliyordu. Müslüm de başvurusunu yaptı. Ancak babası bu yarışmaya katılmasını istemiyordu. Müslüm’ün ise vazgeçmeye niyeti yoktu. Bir destek göremeyeceğini anlamıştı; bitpazarından elbisesini aldı. Babası ise önüne engeller koymaya devam ediyordu. Yarışmadan önceki gece uyurken Müslüm’ün saçlarını kesti. Ama Müslüm yine de o gün yarışma için sahnedeydi ve birinci oldu; 14 yaşındaydı. Sesiyle tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Belki de asıl dikkat çeken sesindeki acıydı. Çünkü o zamanlarda da ülke olarak besin kaynağımız, katıksız acıydı…

Müslüm bir süre bu çay bahçesinde sahneye çıktı. Bir yandan da terzilik yapmaya devam ediyordu. Bir gün bir gazinonun assolisti Sadık Altınmeşe’nin hastalanması sebebiyle arkadaşı Mehmet’in vasıtasıyla onun yerine sahneye çıktı. Gösterdiği performansla seyircisini ayrı gazinonun sahibini ayrı etkilemişti. O gün geçici diye eline aldığı mikrofonu bir daha hiç bırakmayacaktı. Bu gazinoda şarkılar söylemeye devam etti ve dönen talihini şarkılar söyleyerek izledi.

İlk 45’likler

Müslüm, artık Çukurova Radyosu’nda sanatçıydı ve soyadı da işte bu zamanlar da Gürses olarak değişmişti.

1967’de o şarkı yarışmasındaki birinciliğinden sonra, Müslüm her Cumartesi canlı yayında türkülerini söyledi.

Dikkatleri çekmeye devam ediyordu. Böylece çok değil 1 yıl geçmişti ki, Müslüm’ün ilk 45’likleri çıkmaya başladı. İlk plağı Ömür Plak, Adana basımıyla “Emmioğlu  / Ovada Taşa Basma” adını taşıyordu. Bundan sonra 3 tane daha 45’lik çıkardı.

Müslüm Gürses’i yıkan iki ölüm

Müslüm, şöhret basamaklarını tırmanıyordu artık ve bu sırada ilk önce erkek kardeşinin ölüm haberi ile yıkıldı. Kardeşi öldürülmüştü. Bu olayın ağırlığını kaldıramayan Müslüm, evden uzaklaştı. Özellikle babasıyla görüşmeyi kesmişti.

Babasıyla bağlarını tamamen koparan ikinci ölüm ise annesinin ölümüydü. Ancak onu öldüren babasıydı. Babası hapse Müslüm de İstanbul’a gitti. Bu acı bir ömür içine çöreklenecek ve üzerine ekleneceklere zemin olacaktı.

Babası hapisten çıktıktan sonra Urfa’ya yerleşti. Kendi içinde oğluna hep bir sitem oldu. Birkaç kez kameralara konuşsa da bu aralarında yeniden bir bağ kurulmadı. Müslüm Gürses, sadece babasına son görevini yaptı ve cenazesinde taziyeleri kabul etti.

Müslüm Gürses İstanbul’da

Müslüm, söylediği türküler ve doldurduğu 45’liklerle İstanbul kapılarını açmıştı. Burada Sarıkaya Plak imzasıyla “Giyin Kuşan Selvi Boylum / Hayatımı Sen Mahvettin” ve “Gitme Gel Gel / Haram Aşk” şarkılarından iki tane daha 45’lik doldurdu.

1969’da ise, Palandöken firması ile “Sevda Yüklü Kervanlar  / Vurma Güzel Vurma” adlı 45’liği çıktı. Bu seferki diğerlerinden biraz daha farklıydı. Çünkü, bu 45’liği tam 300.000 adet satışıyla rekor kırdı. “Sevda Yüklü Kervanlar” çıkış şarkısıydı ve çok beğenilmişti.

Bir süre askerlik için plaklarına ara verdi. Ancak döner dönmez kaldığı yerden aynı şirketle çalışmaya devam etti. Müzik artık onun hayata tutunduğu en değerli varlığıydı.

Palandöken’den toplamda 13 tane 45’lik doldurdu. Daha sonra, Bestefon ile 4, Hülya Plak ile 15 ve Çın Çın Plak ile de 2 tane 45’lik daha doldurdu. Sanat yaşamına birçok şarkı ve plağı sığdırmıştı.

Hayat değiştiren kaza

Müslüm Gürses artık tanınan bir sanatçıydı. Çay bahçelerinde, gazinolarda şarkı söylemenin ötesine geçmiş, artık turnelere çıkıyor, başka başka şehirlerde sevenleriyle buluşuyordu.

1970’li yıllarda bir gün Anadolu turnesinden dönerken Tarsus – Adana yolunda şoförün uyuklaması sebebiyle kaza geçirdi. Arabaları paramparça olmuş, şoför de ölmüştü. Müslüm Gürses de öldü diye morga kaldırıldı. Ancak Müslüm Baba, burada gözlerini hayata yeniden açtı. Yaşadığının fark edilmesi ile hemen ameliyata alındı. Beynini koruyacak bir plaka takıldı.

Bu kaza Müslüm Baba’nın hayatını değiştirdi. Çünkü ameliyattan canlı çıkabilmişti, ama bundan sonra koku alamayacak, daha az işitecek ve seri bir şekilde konuşamayacaktı. Bundan sonra onu asla terk etmeyecek baş ağrıları ve çok dikkatli olması gereken bir hayatı olacaktı. Çünkü alacağı en ufak bir darbe de daha kör kalabilir, hatta ölebilirdi.

Müslüm Gürses sinemada

O dönemde şarkılı filmler olarak gördüğümüz bir film furyası vardı. İşte bu furyaya Müslüm Gürses 1979’da “İsyankar” filmi ile adım attı. Artık sinemaya da giriş yapmıştı öylece.

Müslüm Gürses bu filmlerde genel düşünce olarak alkolün sürüklediği bataklıkta gençleri ve onların acı dolu hayat hikayelerini konu alıyordu. Acı şarkılarından döküldüğü gibi filmlerinden de dökülüyordu. Ayrıca bunun yanında filmlerden dökülen bir de ironik replikler vardı: “Yumurtaya can veren Allah’ım yeşil bineri nasıl yarattın?” ya da benim favorim, “Adam öldürmeye hazırım, ama cinayet işleyemem”

Bütün bu acıdan ve ironiden geriye ise 38 sinema filmi kaldı.

Kariyerinin son dönemlerinde de birçoğu komedi türünde olan filmlerde konuk oyuncu olarak bulunacaktı…

Müslüm Gürses evlendi

Kazadan sonra arabesk olan şarkıları ve hayatı daha da acı yükledi Müslüm’ün. Öyle ki her şarkısı acının ve kederin dolu olduğu bir havuza en az üç kez batırıp çıkarılmış izlenimi taşıyordu. Kazadan sonra söylediği “Hasta Düştüm Allah’ım, Bu Kadar İşkence Günah, Yeter Tanrım Yeter” diye şarkı söylerken aslında içindekileri, yaşadıklarını anlatıyordu Müslüm Baba. Muhtemelen acılarda boğulmayı seven melankolik hayranları da onun acısına ortak olarak seviyordu onu.

Bir gün Malatya turnesine çıktı. Sinemadan beğenerek takip ettiği Muhterem Nur ile de bu turne sırasında tanıştı. Aşık olmuşlardı. Geçirdiği kaza nasıl bir talihsizlikse Muhterem Nur ile tanışması da yine bir dönüm noktasıydı. Ömürlük birlikteliklerini 1986’da evlilikle taçlandırdılar.

Muhterem Nur, Müslüm Gürses’in isteği üzerine sanat hayatını noktaladı ve o andan sonra da hep eşinin yanında oldu. Aldığı bu büyük destekle de Müslüm Gürses ömrünün sonuna kadar değerini bilerek yaşadı ve “Esrarlı Gözler” şarkısını biricik karısı için yazdı.

Tezlere konu olan hayranları

Bu kelimeler sadece bir başlıktan ibaret değil aslında. Çünkü gerçekte üzerine doktora tezleri yazılmış bir hayran kitlesi vardı Müslüm Gürses’in. Müslüm Babalarına sevgi ve bağlılıklarını sesini her duyduklarında, her konserine gidişlerinde bileklerine jilet kesikleri atarak gösteriyorlardı.

Müslüm Baba’yı sevmek ve onu anlamak herkesin yapabileceği bir şey değildi belli ki. İşte bu yüzden 2002’de Caner Işık ve Nuran Erol tarafından “Arabeskin Anlam Dünyası ve Müslüm Gürses Örneği” adlı bir kitap yazıldı. Müslüm Babayı sevmek, bir inanış gibiydi belki de, özen istiyordu…

Şarkıları umutsuzluğa sevk ediyor eleştirileri

Müslüm Gürses, şüphesiz ki bu ülkenin sahip olduğu değerlerden biriydi. Ancak elbette eleştirildiği noktalar da vardı. Üzerine tezler yazılan şu hayranlık konularından sonra bir de “Müslüm Gürses’in şarkıları insanları umutsuzluğa sevk ediyor” eleştirileri yapılıyordu. Bakış açısına göre değişirdi elbet. İnsanların hipnotize olmuş gibi bileklerini neden jilete yalattıklarını anlamayan bir kesim de vardı sonuçta. Nihayetinde o kesiklerden dağılan bütün kırmızı dumanlar da kuruyup gittiğinde geriye izleri kalıyordu.

Müslüm Gürses, bu eleştiriler bir olumlama ile cevap verdi: “Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş yarın yeniden doğar” ve bundan sonra da ekliyordu: “İnsanın hayatında neşenin yeri olduğu kadar hüznün de yeri olacaktır”


Aşk tesadüfleri sever

1999’da en son çalıştığı plak şirketi olan Elenor ile yollarını ayırmıştı. Bundan sonra “Gönül Teknem” adını verdiği albüm ile raflardaki yerini aldığında yıl 2006 olmuştu.

Kozmopolitik şehirler gibi bir kişilikti aslında Müslüm Gürses. Arabesk müzik ve yaşam tarzında kendini kısıtlamadı. 2006’da Pasaj Müzik etiketinde Murathan Mungan ile “Aşk Tesadüfleri Sever” projesini hayata geçirdi. Bir arabesk müzik sanatçısından kesinlikle uzakta bir projeydi bu. Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı, “David Bowie, Garbage, Jane Birkin ve Leonard Cohen” gibi birçok müzisyenin bestelediği şarkıları bu proje kapsamında söyledi. Milenyumdan sonra yepyeni, çağa ayak uyduran ve yine kendini sevdirmeyi başaran bir Müslüm Gürses vardı.

Pop – Rock şarkıları yorumlayan Müslüm Gürses

Aşk Tesadüfleri Sever projesinden sonra 2009’da “Sandık” adını verdiği albümünü çıkardı ve yine bu albüm de çok ses getirdi.

2010’da ise son albümü “Yalan Dünya”yı sevenlerine sundu. Bu son albüm onun değişime açık olduğunun kanıtında uç noktaydı. Çünkü bu albümde “Teoman, Nilüfer, Tarkan, Şebnem Ferah, Kenan Doğulu” gibi Pop ve Rock dünyasından isimlerin şarkılarını kendine özgü bir yorumla söyledi.

O güne kadar onun arabesk tarzını beğenemeyen insanlar bile dönüp bu şarkılara bir şans verdi. Aslında işte bu yüzden Müslüm Gürses, gerçek bir değerdi.

Müslüm Gürses öldü

Müslüm Gürses, yaşadığı acılara inat aslında mutlu bir hayat sürüyordu. Benim fikrimce içindeki bütün acıyı şarkılarıyla atıyordu. E tabi almak isteyen de oradan parça parça paylaşıyordu.

Bu mutlu günler, 15 Kasım 2012’de Müslüm Baba’nın geçirdiği by-pass ameliyatı ile gölgelendi. Çünkü ameliyattan sonra kalp ve akciğer yetmezliği sebebiyle yoğun bakıma alındı ve solunum cihazına bağlandı. 4 ay boyunca tedavi gördüğü hastanede 4 Mart 2013’te hayata gözlerini kapadı.

Hayranlarına göre artık “7 Mayıs Dünya Müslümcüler Günü” diye bir gün var ve onu her doğum gününde bu şekilde anacaklar belliki…

Acılarıyla, öfkesiyle, mutlu aşkıyla bu dünyadan bir Müslüm Gürses geçti.

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Jose Mauro de Vasconcelos Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

“Onu düşünmekten kendimi alamıyorum, şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi”.

Şeker Portakalı’ndan bu paragrafla acının, belki de hayatının salt tanımını yapmıştı Jose. Acı, insanın birlikte yaşamayı, sonra da birlikte öğrenmesi gereken o şeydi. Jose, yoksulluğundan, yaşadığı acılardan, kararlarından ve tüm kararsızlıklarından tam 13 kitap çıkardı ortaya. Biz onun adını en çok Şeker Portakalı ile duyduk. Oysa Jose, hissettiği her bir duygunun bütünüyle var oldu yeryüzünde; hepimiz gibi…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Jose, 26 Şubat 1920’de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu Kasabası’nda, yarı Kızılderili yarı Portekizli yoksul bir ailenin 11 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. İki ayrı kültürün de izlerini taşıyordu. Maddi anlamda şanslı olduğu bir koşula doğmamıştı Jose. 10 kardeşe sahip olmak, hayatta bazı ayrıcalıklardan, yaşayabileceklerden yoksun kalmak demekti. Jose de kendi şansını yaratacaktı…

Haliyle 11 çocuğun bakımı, eğitimi oldukça zordu. Ailesi Jose’yi, eğitim alması için Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan Natal’da yaşayan amcasının yanına gönderdi. Jose, zeki bir çocuktu ve okumayı okula gitmeden kendi çabalarıyla zaten öğrenmişti. Onun en büyük serveti, sahip olduğu hayal gücüydü…

Jose, Natal’da liseyi tamamladı. Daha sonra üniversitede tıp eğitimine de yine burada başlayacak; ancak sadece iki yıl devam edecekti.

Natal, Jose’nin hayatı yaşamayı öğrendiği yer oldu. İçine işleyecek her bir duygu bu topraklarda kazındı kalbine ve beynine. 9 yaşındayken Potengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrendi. O gün Jose, ilk büyük hayalini de kurdu; ileride bir gün yüzme şampiyonu olacaktı…

Tıp eğitimini tamamlamayan Jose, eğitim hayatına resim, hukuk, bir ara da felsefe alanında devam etmek istese de bu fikirler de ona pek cazip gelmedi. Büyük hayaller kurmayı 9 yaşında öğrenmişti. Sıra kurduğu hayallerin peşine düşmeye gelmişti. Jose, yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro’ya gitti…

Rio de Janeiro günlüğü

Jose, eğitim hayatını sonlandırmış ve iş hayatına atılmıştı. İlk olarak boks antrenörlüğü ile başladı. Kafasında dönen çok şey vardı; ama bir yandan da yaşamak için para kazanmalıydı. Bir ara tarım işçiliği yaptı. Sonra garsonluk, balıkçılık derken Jose, yaşamı boyunca gocunmadan birçok işte çalıştı ve hep çocukluk zamanlarını düşündü. Bu günler, o zor zamanların uzantısı gibiydi. Bir gün elbet o da ışığa doğru giden bir yol keşfedecek ve her şey yoluna girecekti. En azından Jose’nin inanmak istediği gerçek buydu.

Bugüne kadar yaşadığı hayatın yanında kalbinden ve aklından geçenleri dökmenin yollarını aramak üzerineydi Jose’nin hayalleri. Kabına sığmayan şeyler vardı içinde; hissediyordu. Bir yolunu bulduğunda huzura kavuşacaktı sanki ve o yol, yazmaktı.

Jose, yaşadığı durumları roman ve hikayelerinin değerli kaynakları olarak kullandı. Tüm bu yaptığı işler sayesinde değişik ortamlarda, başka başka karakterde insanlarla tanıştı. Gözlemci yönü öylesine kuvvetliydi ki, her birinden bir karakter çıkardı. Jose, yaşadıklarını yazmakla, yazdıklarını yaşamak arasında duygularını yöneten bir ince çizgide yürürken buldu kendini.

Jose, kendi çok yönlü kişiliğinin ve yaşadıklarının yansıması hikayeleriyle en çok çocukları ve çocuk kalmayı bilenleri kalbinden yakaladı…

Eserleri

Jose, küçük bir çocukken de, genç bir delikanlı olduğunda da, hayatının her döneminde çok güçlü bir hayal gücüne sahipti. Yazarlık konusundaki yeteneğini de genç yaşta ortaya çıktı. Kendini yazarak ifade etmeye karşı büyük bir tutkusu oluşmuştu. İlk eseri “Yaban Muzu”nu 1942’de yayımladı; 22 yaşındaydı. Yazarlığa ilk adımı olan bu kitap, oldukça başarılı bulunmuştu. Onu, 1945’te en çok beğenilen eserlerinden biri olan “Beyaz Toprak” izledi.

Şöhretinin doruğuna ise, 1961’de yayımladığı “Kayığım Rosinha” ile ulaştı. Dünya çapında tanınmaya da kalplerimizi titreten Zeze’nin hikayesi, “Şeker Portakalı” ile başlayacaktı…

Yazdığı kitaplar, özellikle Brezilya’da birçok filmin de ilham kaynağı ve konusu olacaktı…

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı, yoksul bir ailenin 11 çocuğundan biri olan, 9 yaşında yüzmeyi öğrendiğinde, bir gün yüzme şampiyonu olacağının hayalini kuran Zeze’nin yaşam hikayesini anlatıyordu. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, Jose, nihayet kendini tam anlamıyla açmaya karar vermişti. Şeker Portakalı ise, bir üçleme romanın ilkiydi ve Jose, onu sadece 12 günde yazmıştı. 2012’de beyaz perdeye de aktarılacaktı.

Jose, bu kitabı, “O Meu Pe de Laranja Lima” orijinal adıyla 1968’de paylaştı. Özellikle bu eserine derinden bağlıydı Jose; Zeze onun kalbinden kopmuştu ve onun hayata tutunmaya çalışan yanıydı. İşte bu sebepten 12 günde yazdığı Şeker Portakalı’nı sevgi dolu şu cümle ile tanımlıyordu: “Ama onu 20 yıldan fazla yüreğimde taşıdım”.

Şeker Portakalı, her ne kadar çocuk kitabı olarak geçse de aslında içinde çocukluğunu yaşatan yetişkinlerin kitabı olmalı…

(Jose Mauro de Vasconcelos’un “Şeytanın Boğazı” filmindeki aktör deneyimi)

Ve sonrası

Jose, romanlarında genellikle karakterlerinin zorlu yaşam koşullarını işliyordu. Yoksulluğu ve şiddeti tüm gerçekliği ve her bir nüansı ile anlatıyordu. Ah o yoksulluk yok muydu… Jose’nin çocukluktan beri kalbine işlemişti. Ailesiyle bir çatı altında bulunamayışının sebebi de o değil miydi işte? Jose, böylesine hisli olmasını, hayallerinin güçlenmesini işte bu yoksulluk denen gerçeğe bir bakıma borçluydu. Bir şeyin yokluğu acıyı, acı da gücü getiriyordu…

Şeker Portakalı, özellikle kendi hayatından kesitler sunuyordu. Jose, kitabındaki duygunun devamını getirdi. Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi romanları, yoksulluk, şiddet gerçeklerinin yanında duygusallık ve iyimserlik de içeriyordu. Brezilya ormanlarında, step bölgelerinde yaşayan insanların, elmas avcılarının, yerlilerin, denizcilerin ya da şahsına münhasır insanların yaşamları, ruh halleri onun hep dikkatini çekti. Gözlem yeteneğinin hayal gücüyle birleşimi ise, onu, bugün hayatımızın bir parçası kitapların yazarı yapıverdi…

Jose Mauro öldü

Jose, 24 Temmuz 1984’te, akciğerindeki iltihaplanma nedeniyle hayata veda etti. Çocukluğundan bu yana yitirmediği gibi çoğalan duygusallığı ile acıyı keşfetmiş ve başkalarının da keşfine vesile olmak için uğraşmıştı hep. Çünkü o, acının varlığını öğrenmişti artık ve bu güçlü duyguyu paylaşmazsa zararı kendineydi.

Yaşadığı hayattan öğrendiği ne varsa yazdı. Kimi zaman eleştirildi; ama hep sevildi. Acının olduğu yerde sevginin de olması kaçınılmazdı. Bu hayatın en özel gerçeklerinden olsa gerekti. Acının varlığını öğrenmekle yetinmeyip dönüştürmeyi ve onu paylaşmayı bilen bir Jose Mauro de Vasconcelos geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cahit Zarifoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bazen insanın kalbi ne çok meyilli acının peşinde bir ömür sürüklenmek için can atmaya. Halbuki hayat ne kısa, kuşlar ne de güzel uçuyor…

Cahit Zarifoğlu, babasının kalbinde açtığı o yaraya böyle yaptı işte. Bir çocuktu ve eline toprak eşelemek için aldığı ince ağaç dalını, babasının bıraktığı acının üzerinde çevirmeye başladı. Oysa o bir çocuktu ve kalbinin üzerindeki acı, ne bileyim belki sadece bir nokta kadardı.

Hakkında bu kadar şey okuyup bir de tekrar cümlelere dökünce fark ettim ki, insan çoğu zaman biliyor yaptığı yanlışı. Üstelik o ince ağaç dalının derinlere gidip kalbini kanatmaya başlayacağını da biliyor. Ama belli ki, şiir dediğin o acılardan çıkıyor…

Ölümünden sonra kırlarda çiçeklerin sensiz açacağına üzülecek kadar hayatı seviyormuşsun ya, belli ki sen acıların karşısında susmayı ve bir kahramanın gelip seni konuşturmasını beklemişsin. Kahramanını çok geçmeden bulduğun, umarım her bir cümleni kurduğun için çok sevinçliyim. Ve şu an, ölüm yıl dönümünde seni acıların değil, bu sevinçli yanlarınla anıyorum, sevgili Cahit Zarifoğlu…

Sonsuza dek çiçekler açtıran şiirle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Cahit, 1 Temmuz 1940’ta, Ankara’da Maraşlı aile Şerife Hanım ve Niyazi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Abdurrahman Cahit” adını verdi.

Soyadı gibi zarif, naif bir çocuktu Cahit ve bu özelliklere tezat düşecek derecede de inatçıydı. Bu inatçı yönü, bir ömür güdülecek bir kine de gebe olacaktı…

Babasının memurluk görevi sebebiyle çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçecek; ilk ve orta öğrenimini Siverek’te başlayıp, bir dönem Ankara Kızılcahamam’da devam ettikten sonra, Kahramanmaraş’ta tamamlayacaktı…

Lise sıralarına geldiğinde inatçı çocuktan inatçı bir gence dönüşmüştü Cahit. Pek dalgındı, içine kapanıktı; çok zekiydi ancak inadı zekasının önüne geçiyordu. Arkadaşlarına matematik ve geometri öğretecek kadar iyi olmasına karşın bir yıl Edebiyat ve Matematik; iki yıl da sadece Matematik derslerinden kaldı. İnadı inattı ve kitaplarının kapağını bile açmıyordu. Okuldan kaçıyor ve derin yalnızlıklara sürüklüyordu kendini. Tüm bunlar sınıf tekrarı demekti ve üç yılı uçup gitti. Cahit, birlikte liseye başladığı arkadaşlarından 3 yıl sonra mezun olabildi. Bir gün halkın seveceği, adı bilinir bir şair olacaktı ve Edebiyat dersinden sınıf tekrarına düşmüştü…

Okulda bu inadı sürdürüyordu; ancak bir yandan da şiirler yazıyordu ve mahalli gazetelerde çalışmaya başlayacaktı. Lakin öncesinde bu inadın sebebine inmeliydi…

Anne ve babasının arasında bir yalnızlıkta

Önce yalnızlığı, sonra onu yaşamayı öğreniyordu insan. Cahit de yalnızlığın koynunda uyumak ne demek, öğrenecekti…

Babası, annesinin üzerine başka bir kadınla evlenmişti ve Cahit, tüm ömrü boyunca bu durumu asla kabullenemedi. Babasına karşı büyük bir öfkeyle büyüttü yıllarını; ona karşı hep sert ve buz gibi oldu. Daha çocuk yaşta tattığı babasızlık karşısında hissettiklerinden ötürü onu affedemiyordu.

Kendisinden sadece 1,5 yaş büyük bir abisi vardı; Sait. Babası gitti ve Cahit, Sait’i babası belledi. Ona artık “Baba Sait” diye seslenecek; içinde kopan her fırtınayı onda dindirecekti.

Bu kısım inatçı ve öfkeli yönünü açıklıyordu. O, aslında sadece yaralı bir çocuktu ve derdini anlatacak cümleler boyunu aşardı; kuramazdı. O da inat etmeyi, öfkesine sığınmayı ve kuramadığı cümleleri duygulara, tepkilere dönüştürmeyi tercih etti. Başka türlü davranamaz; içindekilerle başka türlü baş edemezdi…

Yalnızlığa gelince; onu da, annesinin yalnızlığından öğrendi. Terk edilen, yalnız bırakılan sadece annesi değildi. Cahit, küçük kalbiyle annesinin yanında olup, yalnızlığını eksiltmek isterken; bir de bakmış, yalnızlığı benimsemişti. Hayatta karşılaşabileceği her şeye karşı dimdik ayakta durmak onun için çok önemli bir şeydi. Öyle ki, kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini dahi dikmeyi öğrenmeyi ihmal etmemişti. Her zaman yemeklerini kendisi yapar; dostlarına ziyafet verirdi. Yalnız kalan annesine yük olamazdı…

Sonsuz maviliğe derin tutku

Cahit’in delicesine bir tutkuyla bağlı olduğu bir şey vardı: Pilotluk. Kuşlar gibi, hatta kuşlarla birlikte uçmak istiyordu. Ne zaman bir gökkuşağına denk gelse, ona doğru süzülmeliydi; sonsuz mavilik, onun evi olmalıydı.

Bu hayale tutkuyla bağlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Gökyüzüne duyduğu eşsiz sevgi, bulunduğu şehirden kaçma fikrini düşürdü aklına. Lise ikinci sınıftaydı ve ardını arkasını düşünmeden bavulunu toplayarak Maraş’tan, Eskişehir’e giden ilk otobüse bindi; pilot olacaktı.

Türk Kuşu Derneği, başvuran adaylardan yetenekli olanları seçiyor ve ücretsiz uçuş kursu veriyordu. Cahit, bir planörün koltuğunda oturmuş, gökyüzünde süzüldüğünü yol boyunca hayal etmişti. Hayalinin başlangıcına ulaştı da. Eğitim alıp, bir uçak kullanabilir düzeye geldi.

Şimdi aşması gereken son bir nokta vardı. Eğitimden geçen herkesin son olarak, bir de sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyordu. Cahit, sağlık kontrolüne girdiğinde gözünde ve kulağında teşhis edilen hastalığı sebebiyle, pilotluk kariyerinin başlayacakken bittiğini öğrendi.

Sonrası, derin bir sessizlik…

Uzun üniversite yılları

Uzun süreli ve maceralı bir lise hayatının üzerine Cahit, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldi. En az lise hayatı kadar çalkantılı bir üniversite hayatı olacaktı.

İnsanlardan ve kendinden kaçmaya başladığı dönemdi. Daha doğrusu bunun resmen fark edilmeye başladığı zamanlar. Öyle ki üniversite eğitimini tam 10 yılda bitirdi…

Herkesten farklı, herkesten başkaydı işte. Okulda çok zaman geçiriyormuş gibi yazın da evine dönmüyordu. Genelde bir kayıkçının yanında karın tokluğuna çalışıyor; zaman öldürüyordu. Bir başka yaz tatilinde ise otostop çekerek Avrupa’yı gezebiliyordu. Kendi özgür ruhu içinde böylesine sessiz ve sakin kalabilmek şaşılacak şeydi doğrusu…

Cemal Süreya’ya hayran bir öğrenci

Cahit, lisede olduğu gibi üniversitede de şiirler yazmaya devam ediyordu. Cemal Süreya’ya ise hayrandı.

Cemal Süreya, dönemin en bilinen şairlerindendi. Uçlarda bir yerlerde yaşamaktan keyif alan Cahit, Süreya’ya bir mektup yazdı. Net bir şekilde dile getirmişti isteğini. Çünkü “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?” diye yazacak kadar emindi kendinden; ne istediğini biliyordu.

Süreya, o sıralar Paris’teydi; bunaltılı bir ruh halindeydi. Bu genç adamın az buçuk ölçüyü kaçırmış mektubunu okuduğunda şaşkınlığını kendine sakladı ve bir cevap vermedi. Ancak Cahit Zarifoğlu bir gün tanınıp da öldükten sonra şunları yazacaktı günlüğüne:

“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış.

İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. Sezai Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai Karakoç’tan almış. Saklamamışım o mektubu.

Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?

Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”


Şiir gibi güreş tutan şair

Cahit, sessizdi; içine kapanıktı. Evde yalnız kalmak gibi bir seçeneği varsa kesinlikle dışarı çıkmaz; bir melankoli ruhuna bürünerek radyoda klasik batı müziği dinlerdi. Her zaman bu müziklerle evin küçücük odasında kaybolan, belki de hiç sahip olamadığı ruhunu aradı.

Ancak dışarıya çıktığında da bambaşka bir yönü ortaya çıkıyordu Cahit’in. Dostlarıyla buluşuyor ya da çoğunlukla güreş topluluklarına katılıp güreş tutuyordu. Çocukluğundaki gibi zayıf ve zarif bedeni halini koruyordu; ama evet, Cahit tüm tezatlığıyla güreş tutuyordu. Güçlüydü de… Pilotluktan sonraki en büyük tutkusu güreşti.

Hatta bir güre müsabakasında arkadaşları arasında en güçlü ve kalıplı olanı Halil ile eşleşti. Bütün arkadaşları Halil’in, Cahit’i alt edeceğine emindi. Ancak Cahit, teknik bir hareketle Halil’in sırtını yere getirdi.

Bu hikayeyi, Cahit’in iyi arkadaşlarından biri olan Alâeddin Özdenören yıllar sonra anlatacak ve “Cahit, şiir gibi güreş tutardı” diye gururlanacak; arkadaşını da onurlandıracaktı…

Aristo Cahit

Cahit, o kadar içine kapanıktı ki, arkadaşları onun çoğu zaman hasta olduğunu düşünüyordu. Hatta kesinle aşk acısı çekiyor olmalıydı; suskunluğu bundandı. Başka türlü yüzyıllık suskunluk tadındaki bu suskunluğu açıklayamıyorlardı.

Oysa Cahit sadece kaçıyordu; insanlardan ve insanlıktan… Bu kaçma uğraşı bir süre sonra onun bir bilge olduğu kanaatine vardırdı. Hasta olmadığından emin olduklarına göre, bu sakin ve suskun halinin karşılığı bilgelik olmalıydı. Dostları bu sebepten ona, “Aristo” demeye başladı…

Artist Cahit

Cahit, artık “Aristo Cahit” diye anılıyor ve de çağrılıyordu. Ancak o taşkın halleri ona bir lakap daha getirecekti.

Bir gün Necip Fazıl Kısakürek’in evinde bir sohbet meclisi kuruldu. Herkes dikkat kesilmiş üstadı dinliyordu ki, elini ayağını nereye koyacağını kestiremeyen Cahit, ayağa kalktı ve üstadın konuşmasının ortasında evin içinde dolaşmaya başladı. Gayet rahat bir tonda adımlarını atarken Necip Fazıl’ın kitaplığında durdu ve plaklarını karıştırmaya başladı. Üstattan duyacağı söz gecikmedi: “Ya hu burada muhteşem bir konser varken, sen notalarla meşgulsün, Artist!”

O gün, Necip Fazıl’ın dilinden dökülen “Artist” sözü, Cahit Zarifoğlu’nu anarken kullanılan ikinci lakabı oldu.

İlk şiir kitabının başına gelenler

Gökyüzünde uçmak istiyor, güreş tutuyordu. Yine de hayatındaki en özel ve önemli şey, şiirdi. Bunların yanında resim ve müzikle de ilgilendi; ancak o bir şairdi.

Para kazanmak için de çalıştı elbet. Öğrenciliği zamanında çalımak zorunda kaldığında, sayfa sekreterliği yapmıştı. Bir yandan da Diriliş Dergisi‘nde şiirlerini yayımladı.

1976’dan sonra da kurucusu olduğu Mavera Dergisi‘nde şiirlerini, hikayelerini, günlüklerinden seçkileri ve senaryo çalışmalarını yayımlayacaktı. Hatta “Okuyucularla” adını verdiği bir de sohbet köşesi vardı.

Bunlar dışında farklı zamanlarda İlkokul Öğretmen Vekilliği ve Almanca Öğretmenliği yaptı. Mavera’dan sonra TRT Genel Müdürlüğü’nde Mütercim Sekreter olarak da bulunacaktı.

Ve bir gün ülkenin “Yedi Güzel Adam”ından biri olacaktı…

Ancak şu an bir şair olduğuna göre, sanatının ilk meyvesini dalından koparmaya başlamalıydı. İlk şiir kitabını hazırladı; ona, “İşaret Çocukları” adını vermişti. Baskıya yollarken, bu kitabın ekonomik anlamda sonunu getirdiğinin farkında değildi.

Evet, tüm parasını bu kitaba yatırmıştı ve yaşayacağı talihsizlik ona anlatılsa kahkahalarla güler de inanamazdı. Kitabının çok az bir kısmını dağıtmıştı ki, geriye kalan büyük bir kısmını da aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bıraktı. Aslında sadece emaneten bırakmıştı. Birkaç ay boyunca kitaplarını almayan Cahit, geri döndüğünde hepsinin dayı tarafından ısınmak için sobada yakıldığını öğrendi.

Yanan tüm emeği, değeri, gözünün nuruydu…

Cahit Zarifoğlu evlendi

Cahit’i kendisini içine hapsettiği yalnızlıktan tutup çıkarmak o kadar kolay değildi. Necip Fazıl gibi bir üstat ona dokunana kadar da kimseye bu konuda en ufacık bir kapı aralığı dahi bırakmadı.

Necip Fazıl, Cahit’in dibe doğru çeken hayatının yönünü gökyüzüne çevirdi. Uçmak için illa pilot olması şart değildi; bunu, ona yaşayarak öğretti.

Necip Fazıl, önce Cahit’e uygun bir eş düşünerek başladı. Onun için en uygun kadın kesinlikle Necip Fazıl’ın Hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan gelen Berat Hanım idi. Necip Fazıl, Cahit’i yanına kattı ve Van’a gittiler. Ya koşullanmış olarak gittiğindendi ya da bu, ilk görüşte aşktı. Cahit, yıllardır sadece kendine ayırdığı kalbine Berat’ın aşkını kattı da geldi.

Hemen nikahları kıyıldı ve tabii ki şahitleri de Necip Fazıl oldu. Bu evlilik ona, Ahmet ve Betül adında iki güzel çocuk kazandırdı. Emin olduğu tek şey, o babası gibi bir baba olmayacaktı…

Eşine duyduğu sevgiyi belki hemen oracıkta, kalbine, aklına düşüp yar olduğu anda şiire döktü Cahit Zarifoğlu…

Ey Berat Hanım!

Dersen ki,
“Bu ne zalim adam
Halimi bilmez, halden anlamaz.
Küçük bir şeyi mesele yapar”
-Ne büyük yalan-
Doğrusu var hakkın
N’etsem n’apsam
Kollarını bilezik
Boynunu kordon
Ayağını hal hal donatsam
Yine hakkın kalır.

Çocuklara masallar

Cahit Zarifoğlu, çocuklara düşkünlüğüyle de biliniyordu. Belki kendini kollarına bıraktığı yalnızlıkta, çocuk yanını hep canlı tutmak istiyordu. Büyüdüğünü kabul etmek istemediği her an, onu herkes çocuk olarak tanısın istiyordu.

Çocuklar için birçok masal kitabı yazdı. Belki içindeki baba boşluğunu tüm çocuklara ucundan kıyısından babalık ederek doldurmak istiyordu. Başarıyordu da; sadece kendi çocuklarının değil, tüm çocukların sevgilisi olmuştu.

Yıllar sonra bu durumdan bahsederken Erdem Beyazıt, “Bizim çocuklarımız, bizden çok ona yakın” diyecekti…

Ölüme düşkün rüyalar içinde

Cahit Zarifoğlu, çocukluk ve gençlik yaşlarını kaçırsa da, olgunluk yaşlarında sesi ve mutluluğu yakalamıştı. Ancak sadece yıllardı; ruhunda her şey onarılmışa benziyordu. Belki de gerçekten bir kadını sevmekle başlıyordu her şey; sevgi iyileştiriyordu…

Ancak sonra bir sessizlik daha oldu. Bu kez sevenlerinin kulaklarını sağır etti bu sessizlik ve kalplerine düştü elem Cahit Zarifoğlu, pankreas kanseri olmuştu…

Günden güne eriyordu. Bir süre sonra yataktan da çıkamaz oldu. Başta mesken tuttuğunu söylediği yatağını, artık cehennemi olarak adlandırıyordu.

Dostları, sevdikleri gün aşırı ziyarete geliyordu ve Cahit, kimse kötü olduğunu anlamasın savaşı veriyordu. Hele çocuklara hep, hep gülümsüyordu. Ancak hastalığı ilerledikçe ilerledi ve ziyaretine gelen Erdem Beyazıt’ın elinden tuttu ve “Erdem!” dedi; “Kırlarda çiçekler, artık bensiz açacak”…

Artık uykuları ölüme yattığı rüyalarla bölünüyordu. Sürekli terler içindeydi. Bir gün yine acı dolu uykusundan uyandı aniden. Karşısında dostu Rasim Özdenören duruyordu. Sanki onu bekliyormuş da bulmuşçasına, “Rasim!” dedi; “Bir rüya gördüm. Necip Fazıl, bana ‘Yirmi beş yıl sonra burada buluşacağız’ dedi”…

Yarı umutlu muydu ne?

Cahit Zarifoğlu öldü

Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’a büyük bir hayranlık ve saygı duyuyordu. Babasına karşı ısıtamadığı içi, onun karşısında eriyordu.

4 yıl önce üstadını kaybettiğinde, babasını kaybetmiş gibi dağlanmıştı ruhu. Şimdi gördüğü rüyasıyla kendisine bir mesaj veriyordu işte. Ancak Cahit Zarifoğlu, rüyasının ya da ağrılarının rehavetinden olsa gerek tam hatırlayamıyordu belli ki rüyasını.

O, 25 yıl diye duymuştu; ama Necip Fazıl 25 gün demiş olacak ki, Cahit Zarifoğlu, rüyasının üzerinden 25 gün geçtiğinde hayata gözlerini kapadı. Dostuna da söylediği gibi, artık kırlarda çiçekler onsuz açacaktı…

Sessizliğin, yalnızlığın kollarında geçirdiği yıllarının üzerine yazdığı şiirler ve çocuklara bıraktığı masallarla bir Cahit Zarifoğlu geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,