Etiket: aile

Anne Frank Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Anne, doğduğunda sonradan yaşayacaklarının yanında nispeten şanslıydı. Ölümün acı yanlarını savaşla öğrendi. İnsanın yaşadıkları karşısında şükrü de değişiyordu. 16 yıllık yaşamının ilk 5 yılı hiç farkında olmadan, ailesiyle bir çatı altında geçirdiği en güzel zamanları oldu. Savaşın ortasında bulduğu her şey karşısında şükrediyordu belli ki. Muhtemelen eline geçmiş en değerli şey bir ajanda ve kalemdi.

Ruhunu güçlü tutmayı başarsa da, bedeni yenik düştü Anne’nin. Ancak şu kısacık hayatı, onun Holocaust faciasının, simge isimlerinden biri olmasına yetecekti…

(Ablası Margot ve bebek Anne Frank)

Çocukluğu

Anne, 12 Haziran 1929’da Almanya’nın Frankfurt şehrinde Edith ve Otto’nun kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Annelies Marie Frank adını verdi. Annesi, babası ve ablası Margot ile Frankfurt’ta bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Babası Otto, bir banka görevlisiydi. 1929’da yaşanan büyük buhran sonra, babasının işleri kötüye gitmeye başlamıştı. Bundan daha kötüsü olamaz dediğimiz her andan sonra tam olarak daha kötüsü olurdu. Olaylar art arda sıralanacaktı…

Naziler, 1933’te iktidara gelmişti. Otto, işlerinin de kötüye gitmesi sebebiyle, iş bağlantılarının olduğu Hollanda’nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aramaya başladı. Önce baba, ardından da ailesi gitti. Ancak bir süre sonra Adolf Hitler Hollanda’ya da girdi ve buradaki Yahudilere de Almanya’dakiler gibi kısıtlamalar getirildi. Anne, ablası Margot ile birlikte sadece Yahudilerin eğitim gördüğü okula kaydoldu.

Öğretmenleri de tıpkı kendileri gibi kaçak bir Yahudi idi. Burada herkes kuşkusuz aynı kaderi paylaşıyordu. Anne, burada Nanette ile tanıştı; sıra arkadaşıydı. Zamanla en yakın arkadaşı oldu. Onu en az ablası kadar çok seviyordu. Buradaki her öğrenci, bir çocuk olmasına rağmen, ikinci sınıf insan olduğunu biliyordu. Bu yüzden aynı kaderi paylaştığın insana sımsıkı tutunmak hiç de zor değildi. Bir daha asla evlerine dönemeyeceklerini, hatta öldürüleceklerini biliyordu. Bu çok soğukkanlı bir bekleyişti. Anne, Nanette ile bir kere daha yine aynı şekilde karşılaşacaktı…

Hayat giderek zorlaşıyordu. Küçücük yüreği ve kocaman gözleri vardı artık Anne’nin. Etrafında değişen ve gelişen ne varsa bir yetişkin edasında teslimiyetçi kabullenişle kabulleniyordu. Yahudilerin kendi işini kurması, bir yer işletmesi yasaktı. Otto da çözümü işlerin başına bir dostunu geçirmekte buldu. Bunlar daha iyi günleriydi…

(Babası Otto, annesi Edith, ablası Margot ve Anne)

Yahudi işareti

Orijinal adı “Schutzstaffel” (SS) olan “Koruma Timi” merkezi vardı. İlk önce Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak için kurulmuş bu birlikler, polislikle görevli silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Toplama kampları kurulmaya başlanınca, Heinrich Himmler, bu birliklerin yönetiminden “SS”i sorumlu tutunca ikiye ayrıldı. İlki Waffen-SS (Silahlı SS), askeri bir yapıydı. Diğeri ise Allgemeine-SS (Genel SS) idi; bir çeşit polisti.

Anne’nin ablası Margot’a Temmuz 1942’de bir celp geldi; SS merkezine çağrılıyordu. Margot, burada Yahudi olarak işaretlenmişti…

Artık tehlike daha yakındaydı; onlarında kapısını çalmıştı. İşler giderek çığırından çıkıyordu. Ailecek İsviçre’ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kayboldular. Ancak pek uzakta değillerdi. Otto’nun Prinsengrach’taki ofisinin gizli bölmesinde saklanmaya başlamışlardı. Yakın dost oldukları 4 kişiyle beraber bir hapis hayatı başladı. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan Otto’nun sekreteri Miep Gies idi.

İşte Anne yazmaya bu küçük yaşam alanında başladı. On üçüncü yaş gününde ona hediye edilen ajandayı bir günlük olarak kullanmaya başlamıştı. Aslında hediyesini ilk aldığı günlerde de yazıyordu; ama burada bu işi her gün yapacaktı. Ajandanın hikayesi böyle bir zaman için ziyadesiyle anlamlıydı. O günlerde saat 8’den sonra sokağa çıkmak yasaktı. 12 Haziran 1942’de Anne on üçünü yaşına girerken, ona bir doğum günü partisi düzenlemek istediler. Aslında çocukların akşamüstü birbirini görmesine imkan yoktu. Ancak bugün için öğretmenlerinin de yardımıyla bir yolunu buldular. Anne için küçük bir parti organize edebilmişlerdi. Ailesinden gelen hediye işte bu ajandaydı. Yıllar sonra milyonlara ulaşan bir günlüğe dönüşecekti…

Gizli oda

Bu hapis, iki yıl sürecekti. İki yılın her gününü yazdı Anne. “Gizli oda” diye bahsettiği bu yer, Prinsengracht Sokağı, 263 numaralı apartmanın çatı katındaydı. Saklandıkları süre boyunca, korkularını, yaşadıklarını ve en önemlisi yaşama dair umutlarını yazdı. Çünkü kısacık hayatında, yazmasa delirebilirdi.

22 Haziran 1942 tarihli sayfasında şöyle diyordu:

“Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Ama aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha da önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum.

Ellerimi başıma dayadığım ve tembellikten dışarı mı çıksam, evde mi kalsam bilemediğim, sonuçta aynı yerde pinekleyip kaldığım hafif melankolik günlerimden birinde canım sıkıldığında ‘Kâğıt insanlardan daha sabırlıdır, sözü içime işledi”.

İki yıl sonra

Anne ve ailesini Ağustos 1944’te birileri ihbar etti. İhbarcının kim olduğu asla öğrenilmedi. Frank ailesi, saklandığı yerde bir baskınla yakalandı ve apar topar alındı. Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildi.

Anne, gönderildiği Polonya’daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne’nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nanette, arkadaşını gördüğünde içi sızladı. Bu karşılaşma özellikle Anne için büyük bir mucizeydi. Çünkü böyle bir durumda tanıdık yüz bulmak bir mucize değil de ne olabilirdi? Nanette yedi, Anne ise sekizinci kamptaydı. Bu yüzden birkaç kez karşılaşabildiler. Bu kısa zaman dilimlerinde de her şeyden konuştular. Anne, Nanette’ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. Günlüğünü de anlattı arkadaşına. Savaş bittiğinde bu günlüğü yazacağı kitap için kullanacağına inanıyordu…

Anne öldü

Anne’nin çok hayali vardı. Yaşadığı ne varsa bundan bir kitap çıkacaktı. Yeniden ailesine kavuşma umudunu ise, asla kaybedemezdi. Bunu ise kocaman gülümsemesi ile perçinliyordu. Hayata hep gülümsüyordu. O gülen yüzüyle, özünde mutluluğu keşfetmiş bir çocuktu; savaşa rağmen…

Ancak zayıflayan bedeni buna izin vermeyecekti. Tifüse yakalanmıştı ve savaşın son bulmasına iki ay kala, Şubat 1945’te, yaşamını yitirdi. Yaşadıklarının belki hepsini; ama hissettiklerinin çoğunu yaşamadan hayata gözlerini kapadı…

Küçücük kalmış bedeninde, incecik parmaklarıyla yazmaktan hiç vazgeçmediği günlüğünü bıraktı geriye. Anne’nin yaşamı, ruhu yaş almış bir çocuk olarak son bulmuştu.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Anne’nin incelikle dokuduğu günlüğü babasına ulaştı. Babası Kızıl Ordu’nun gelmesiyle kamptan kurtulmuştu. Kızının günlüğünü defalarca okudu. Daha sonra Nanette ile tanıştı. Kızının günlüğünü yayımlamayı düşünüyordu.  Düşüncesini kızının son zamanlarını geçirdiği Nanette ile paylaştı. Herkesin görüşü günlüğün basılması yönündeydi ve günlük, savaşın ardından, 1947’de “Anne Frank’ın Hatıra Defteri” adıyla kitap haline getirildi.

Günlük, acının cümlelerle resmedilmiş hali gibiydi. İlk yazmaya başladığında okuldaki arkadaşlarından, yaşananlardan bahseden bir çocuk vardı. Ancak 25 ay bir yerde saklı kalmak ve sonrasında kampa sürüklenmek onu olgunlaştırmıştı.

Günlük, 30 milyondan fazla sattı ve 67 dile çevrildi. Hatta bazı ülkelerde de müfredat kitapları listesine alındı.

Acıyı günlüğün bir yerinde şöyle anlatıyordu:

“Böylesi zamanlarda yaşamak zordur: içimizdeki idealler, hayaller ve umutlar yaşamın acımasız gerçekleri yüzünden paramparça olur… Hayatımı kaos, acı çekme ve ölüm üzerine kurmam mümkün değil. Dünyanın yavaş yavaş vahşete büründüğünü görüyorum; bir gün bizi de yok edecek olan fırtınanın sesini duyuyorum; milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum”.


Savaşın ardından

Savaş, 9 milyon insanın ölümüyle sonuçlanmıştı. Elbette hayali ve hayatı yarım kalan tek kişi Anne değildi.

Anne hayatta olmamasına rağmen savaşın izlerini tüm emeği ile aktardı. En yakını Nanette ise, hayatta kalmayı başarmıştı. Kendine bir aile kurup yaşamına bir düzen getirdikten sonra Holocaust faciasını dünyanın her bir köşesine gidip üniversitelerde anlatmaya başladı. Çünkü biliyordu, hayatta kalma şansı bulduysa, bunu başaramayanlar için konuşmak zorundaydı. Belki de içten içe en çok Anne için…

Yeryüzünde savaşın son bulması dileğimle…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Al Pacino Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Özgürlüğü sahnede buldu ve ondan vazgeçmeyecek kadar da cesaretliydi Al Pacino; her şeye rağmen. Annesine, babasına, hayata ve en çok da kendisine rağmen…

Onu öyle iyi tanıyorsunuz ki, hem hakkında hiçbir girizgah cümlesine gerek yok, hem de söylenecek ne çok söz var. Dahası onun hayatından öğrenecek ne çok şeyimiz var…

Yaralar alsak da kalkmayı öğrenmeliyiz mesela. Parçalanmış bir aileden yara alarak çıktıktan sonra da hayata tutunmanın birden fazla yolu olduğunu öğrenmeliyiz. İnsanın kendi gururunu, kendi inadını kırmanın yollarını arayacak kadar yüce gönüllü olabileceğini öğrenmeliyiz…

Hayatın herhangi bir aracı ile öğretecek ne çok şeyi var; önce bakmasını, sonra görmesini öğrenmeliyiz…

Çocukluğu

Al Pacino, 25 Nisan 1940’ta Doğu Harlem’de, Sicilya kökenli Salvatore ve Rose Pacino’nun tek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ona “Alfredo James Pacino” adını verdiler.

Alfredo, aslında bir aşkın meyvesiydi. Babası bir sabah evi terk edip gitmeseydi, belki çok farklı bir çocukluk yaşardı. Bir sabah babası gitti, California’ya yerleşti ve annesi onu alıp Bronx Hayvanat Bahçesi yakınlarında yaşayan ailesinin yanına taşındı. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olarak büyüyecekti.

Babasına kızgın bir çocuktu Al; neredeyse bütün enerjisini ona kızarak geçirdi. Araları hiçbir zaman iyi olmadı. İçini rahatlatan, daha az yara almasını sağlayan tek şey, babasının evi onun yüzünden terk etmediğiydi. Elbette çok üzgündü, çocuk aklıyla babasına karşı öfkeliydi. Ama yine de aldığı yaralar hayat içinde kendini kotaracaktı.

Utangaç bir çocuktu. Belki de yalnızlığın getirdiği bir utangaçlıktı bu, içine kapanıyordu. Annesi varını yoğunu oğluna adamaya kararlıydı. Maddi manevi yatırımını ona yapacaktı. Al, henüz 3 yaşındayken Rose onu sinemaya götürmeye başlamıştı; neredeyse her akşam gidiyorlardı. Bir filmi seyredip eve döndüklerinde Al’ın yaptığı ilk şey, aynanın karşısına geçip beğendiği sahneleri canlandırmaktı.

Küçücük bedeniyle aynanın karşısında kendi kendine konuşuyordu ve bu anneannesini çok korkutuyordu. Bir süre sonra Al abartmış, anneannesi de o aynanın karşısına geçer geçmez oda değiştirmeye başlamıştı. Bir gün kızı Rose’yi karşısına aldı, “Al, bütün gün kendi kendine konuşuyor” diyerek endişesini anlattı. Ama Rose bunun bir sorun olduğunu düşünmüyordu, oğlunu teşvik etmesi gerektiğini düşünüyordu. Hayatının ilk 7 yılı, yalnızlığın portresi olarak duvarda asılı durdu.

Doğal hali oyuncu olan çocuk

Al’ın hayatında oyunculuk, yemek yemek, su içmek kadar doğal bir eylemdi. Kendi deyimiyle, “sinema salonuna doğmuş gibi” hissediyordu.

Küçükken bir şeyleri taklit etmeyi hepimiz severdik muhtemelen ve yaptığımız ne olursa olsun insanları güldürür. Oysa biz o anı ciddiyetle yaşıyoruzdur. İşte Al’ın ki de böyle bir şeydi. Henüz 6 yaşındayken “Lost Weekend”in neredeyse tamamını oynadığında, insanların kendisine neden güldüğünü anlayamıyordu.

Kendini ilk kez yine “kendisi” keşfetti. Bir gün, henüz 5 – 6 yaşlarındayken, yine aynanın karşısına geçmiş bir filmden kareler canlandırıyordu. Bir palyaço edasında durdu ve aynadaki suretine daha anlamlı baktı; 6 yaşında bir çocuk anlamlandırmasından öte olduğunu hissediyordu, bir şeyler fazlaydı. Sonra birden aynadaki yansımasına, gözlerinin içine bakarak, “Bu olamaz! Ben çok iyiyim. Kimse bu kadar iyi olamaz!” dedi. İşte bugünün Al Pacino’su, belki de o günün kararlığından doğacaktı.

Eğitim hayatı

Al’ın gözünde okul, arkadaşların olduğu, yalnızlığını gidereceğini bildiği bir masal diyarıydı. Ama oraya gitmeye başladığında pek de beklediği gibi çıkmadı. İyi yanları vardı elbette, artık yalnız değildi; ama okulun disipliniyle de bir türlü barış sağlayamıyordu. Küçücük bedeni ve kalbiyle acı çekiyordu Al, kafası çok karışıyordu. Oysa ileride filmlerini göstereceği insanları tanımaya, onları biriktirmeye başlamıştı. Tek sorun, bir türlü başının beladan kurtulmayışıydı…

Al, okul hayatına ısınamamıştı. Annesi anlayışlı bir kadın olmasa, yaşadıklarından sıyrılamazdı. İlk kez evden kaçtığında 11 yaşındaydı ve bu son olmadı. Rose, bu konuda da oğlunun yanında oldu, onu anlamak için uğraştı. Al’ın içinde kopan fırtınaların, her çocuğun kendine özgü oluşunun farkındaydı. Üstelik Al, kendi çocuğuydu. Özel olması için yeterliydi.

Hayatını değiştiren günü yaşadığında Al, 14 yaşındaydı. Bronx’a bir gezici sinema geldi; Martı filmiyle. Al, aslında filmi pek beğenmemişti, ama o gün Al tüm hayatının değişeceğini anladı. Çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordu. Ogün oyuncu olmak istediğinden tamamen emin oldu. Annesi de onun her koşulda yanındaydı. Oğlunun kaybolup giden çocuklardan olmaması için her şeyi yapardı Rose. Sürekli okuyor, kendini geliştiriyordu. Al oyuncu olmak istiyorsa, elbette o da istiyordu.

Yaşadıkları bölgede her ulustan insan bulunuyordu. İlkokula başlayana kadar dışarı neredeyse hiç çıkmadı. Anneannesi çıkmaz, Al’ın da çıkmasına izin vermezdi. Dışarıda dayak yiyeceğini Al da biliyordu, çünkü burası kavganın kol gezdiği bir bölgeydi. 14 yaşında, hayatını değiştiren o günden sonra, bir senaryo yazmaya karar verdi. Hayatı olduğu gibi anlatmak istiyordu, evden kaçışları, yaşadığı mahalleyi, okula başladıktan sonra tanımaya başladığı bu mahalleyi, bir çocuğun gözüyle yazacaktı.

Hayat gelişti, ilerledi… 17 yaşında gittiği Güzel Sanatlar Okulu’ndan ayrıldı. Bundan sonra bulduğu işlerde çalışacak ve en önemlisi oyunculuk dersleri alacaktı…

Hayaller ve gerçek hayat

Elbette bizim sevdiğimiz ünlü isimler öyle bir anda ünlü olmuyorlardı. İnsanız, hepimizin zorlu yollardan geçmesi gerekiyordu.

Al 16 yaşındaydı annesi ciddi sağlık sorunları yaşamaya başladığında. Önce çalışmayı bıraktı, sonra da oğluna herkesin hayalperest gördüğü konularda destek olmayı. Bunca yıl nasıl annesi kendisine baktıysa, şimdi sıranın kendisinde olduğunu biliyordu Al. Ancak annesinin oyunculukla ilgili hayaller kurmaktan vazgeçmesini istemesinden hiç hoşlanmıyordu.

Sanki daha düne kadar yanında olan annesi değildi. Al, evi terk etti. Okulu bırakmıştı. Bir işten diğerine koşturarak çalıştı. Bütün kazancını da annesi için eve gönderiyordu. Sadece para değil, bunun yanında umutlar da gönderiyordu; çok yakında büyük işler yapıp zengin olacağını söylüyordu. Unutmasındı, ona çok iyi bakacaktı.

Annesi 43 yaşındayken maalesef öldü. Birlikte yapacak çok şeyleri vardı oysa. Annesi, onun her şeyiydi. Her ne kadar gençliğinin verdiği çözümle evden çıkıp gitse de ondan asla vazgeçmemişti. Ama sonuçta hayat da yaptığımız hataların ve çıkardığımız derslerin toplamıydı. Annesiyle çok zaman geçirememişti, ama onu hep yanında hissediyordu.

Annesi ölmeden bir süre önce Greenwich köyündeki küçük gösterilerde rol almaya başlamıştı Al. Oyunculuk dersleri de alıyordu. İçi tarifsiz bir şekilde rahattı. Belki de hayallerinden annesine rağmen vazgeçmeyerek aslında annesine en güzel hediyeyi vermiş, tek başına da bu hayatı yaşayabileceğini kanıtlamıştı. Al, büyüyordu. Çünkü konuşabildiğini fark ettiği, nefes aldığını hissettiği yerdeydi; sahnede.

Bir star yetişiyor

Al, oyunculuk derslerini oldukça ilerletmişti. Artık gösterilerde küçük de olsa roller alıyordu. Kendini günden güne geliştiriyordu. Tüm çabalarının sonucu olarak 1966’da “Actors Studio”da eğitim alma hakkı kazandı. Al, annesinin kendisiyle gurur duyacağı biri olmak için çok çalışıyordu.

Artık yolu açıktı, bir star yetişecekti. 1967 – 1968 tiyatro sezonunda “The Indian Wants the Bronx”ta zalim bir sokak serserisini canlandırdı. Bu rol Al’a, “Obie Ödülleri”nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü getirdi. Başarısı ödülle taçlandırmadan geçilemezdi.

Al, Broadway’da sahneye ilk kez “Does the Tiger Wear a Necktie” oyununda topluma uyum sağlayamayan bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı rolü ile çıktı. Bu oyun sadece 40 gösterimden sonra kaldırıldı. Ancak Al’a “Tony Ödülü”nü kazandırmaya yetmişti.

The Godfather, Al Pacino

Al’ın kariyerinin ilk filmi 1969 yapımı “Me Natalie”i oldu. Kendini öylesine kanıtlamış, performansından o kadar söz ettirmişti ki, yapımcıların dikkatinden kaçamazdı. İşte bu başarı Al’a, onu ünlendiren filmi getirdi, “The Godfather (Baba)”.

Yapımcılığını Paramount’un üstlendiği bir “Francis Ford Coppola” filmi olan “The Godfather”de “Michael Corleone” rolünü almıştı. Ama hayatında bir şeylerin eksikliğini de hissediyordu. Annesini hissetmeye çok ihtiyacı vardı.

Al’ın hayattaki en büyük kavgası kendisiyleydi, hepimiz gibi. Gururunun hayattaki birçok şeyi kaçırma sebebi olduğunu kavramıştı. Belki bunca gururlu olmayı annesinden öğrenmişti. Sonuçta o da çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmış yalnız bir kadındı. Al, kimseyi suçlamadı. Sadece yük olarak taşıdığı, ona fazla gelen bu gururu kırabilmek istiyordu. Çözümü babasına gitmekte buldu. The Godfather  çekimleri devam ediyordu ve Al belli ki hayatında “baba” sözcüğünün karşılığını arıyordu.

Babasını pek tanımıyordu, belki kargacık burgacık birkaç anı parçası, hepsi bu. Babası kötü birine de benzemiyordu. Ama birine “baba” diyebileceğini de düşünmüyordu Al. Bu yüzden ona adıyla seslendi. Bundan da pek hoşlanmamıştı. Birinin ona annesinin baktığı gibi bakmasını özlemişti.

Çünkü Al “anne”yi işte şu duygusal sözlerle tanımlıyordu: “Ne yaptığınızın hiç önemi yoktur, anneniz size anne gibi bakar. Sizi gerçekten gördüğünü bilirsiniz. Fotoğrafınızı değil, sizi görür. İşte öyle bakılmasını istiyorum bana”.

Neyse ki babasıyla da bir orta yol buldu Al; bir tür aile duygusunu hissedebilmişti. Bunu kan bağı ile tanımlamıştı içinde. İşte bu bağı hissetmek, ona hayatının rolünü oynattı aslında. Baba filmindeki rolüne daha çok sahip çıkmasını sağlamıştı. Üstelik artık annesini de daha yakınında hissediyordu, dünyalara değerdi.

1972 yapımı The Godfather, Türkiye’de 2 Kasım 1973’te gösterime girdi. Bu film ile Al, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülü için Oscar’a aday gösterildi. “The Godfather II”, 1974’te çekildi. “The Godfather III” ise, 1990’da çekildi, ancak Türkiye’de vizyona 1991’de girdi.

İlişkileri

Al’ın, “Jill Clayburgh, Marthe Keller, Diane Keaton, Penelope Ann Miller, Debra Winger, Kathleen Quinian” gibi ünlü isimlerle beraberlikleri oldu.

İlk birlikteliği “Jan Tarant”tan, “Julie Marie” adını verdikleri bir çocukları oldu.

Ocak 2001’de de, 1997’de birlikteliklerinin başladığı “Beverly D’Angelo”dan “Olivia ve Anton” adını verdikleri ikiz çocukları oldu.

Başarı ve başarısızlık bir arada

Al, yeteneğinin farkındaydı. Sadece Al değil, seyircisi ve yapımcılar da. “The Godfather II” ile üçüncü kez Oscar’a aday gösterildi.

1975 yapımı “Dog Day Afternoon” filminde homoseksüel sevgilisinin cinsiyet değiştirme parasını karşılamak için banka soyan bir aşığı oynadı. Başarılı bir kariyer grafiği vardı Al’ın. Ancak 1977 yapımı, konusu araba yarışları olan “Bobby Deerfield”de beğenilmemişti. Göklere çıkaranlarla seni taşlayanlar maalesef aynı kişiler olabiliyordu.

Al, çözümü Broadway oyunlarına dönmekte buldu. Onca başarının içinde çıkan birkaç sevilmeyen iş onu oyunculuktan vazgeçirtecek değildi. “The Basic Training of Pavlo Hummel”deki başrolü ile ikinci kez “Tony Ödülü”ne layık görüdü.

Hayat inişleri ve çıkışları ile vardı; başarının yanında başarısızlık da… Al’ın daha sonra homoseksüel bir seri katilin peşinde olan polis memuruna hayat verdiği 1980 yapımı “Curising” ve 1982 yapımı “Author Author” adlı komedi de başarılı olmadı.

Ama 1983 yapımı, yönetmen koltuğuna “Brian De Palma”nın oturduğu şiddet dolu ”Sacrface” filmi ilk gösterildiği andan itibaren sinemanın kült filmleri arasına girdi.

Bir başarı, bir başarısızlık yer ediyordu hayatında. 1985 yapımı “Revolution”dan sonra gözlerden uzaklaştı. Bu süreçte “The Local Stigmatic” adını verdiği film ile yönetmenliğe soyundu, ancak bu filmi piyasaya sürmedi.

Uzun bir sessizlikten sonra dönüşü 1989 yapımı “Sea of Love” ile oldu. Al, bu filmdeki performansı ile oldukça sükse yaptı. Hemen ardından 1990’da gösterişli bir gangsteri canlandırdığı “Dick Tracy” çekildi. Bu film ile altıncı kez “Oscar”a aday gösterildi.

1991’de romantik komedi türündeki “Frankie ande Johnny” ve hemen ardından çekilen “Glengarry Glen Ross” beğeni toplayan filmleri oldu. Tüm bunlardan sonra ve uzun süren sessizlikten sonra başarısı 1992 yapımı “Scent of a Woman” filmindeki rolüyle layık görüldüğü “Oscar” ile taçlandı. Al, “En İyi Drama Erkek Oyuncu Oscarı”nı aldı.

1993’te “Carlito’s Way”de rol aldı. 1995’te ise “Michael Mann”in yazıp yönettiği, “Robert De Niro”nun hayat verdiği bir hırsızın peşindeki polisi canlandıran “Heat” ile oyunculuğa devam etti. Başarı grafiği yükselişteydi. 1996’da politik bir dram filmi olan “City Hall”da idi. Ancak asıl yine bu sene yazdığı, yönettiği ve oynadığı “Looking for Richard” ile adından ayrıca söz ettirdi.

1997’de genç Hollywood starları ile gündeme geldi; Johnny Depp ile “Donnie Brasco”, Keanu Reeves ile “The Devil’s Advocate”. 1999’da da “The Insider” filminde, Russell Crowe ile başrolü paylaştı…

2000’lerde Al Pacino

Al, milenyuma girişini 2000’de yönetmenliğini “Oliver Stone”un yaptığı “Any Given Sunday” ile yaptı. Bu filmde “Tony D’Amato” adında futbol aşığı bir koça hayat verdi. Ayrıca “Cameron Diaz, Jmaes Woods ve Dennis Quaid” gibi oyuncularla bir aradaydı.

2002’de “Andrew Niccol”un yönetmen koltuğuna oturduğu “S1M0NE” adlı filmde Al, Hollywood yıldızlarının kaprislerine karşı eline geçen her fırsatı değerlendirerek tepki göstermeyi amaçlayan “Viktor Transky” adında bir yönetmeni canlandırdı.

2003’te genç yıldız “Colin Farrell” ile “Çaylak” adlı filmdeydi. Yine 2003’te “Angels in America” adlı mini dizide rol aldı ve bu dizi ile Al ilk kez “Emmy” ödülü aldı. Ayrıca dizi 12 ayrı dalda “Emmy” ödülü aldı.

2003, Al için şanslı bir yıldı. “Venedik Taciri” adlı film de yine bu yıl çekildi ve Al, “Yahudi Tefeci Shylock” rolündeydi.

Biraz mola verdi ve 2005’te “Kirli Para” adlı filmde yer aldı. Ancak bu film pek beğenilmedi. 2007’de ise tekrar başrol oynadı; “Jon Avnet”in yönetmen koltuğuna oturduğu “88 Dakika” filmindeydi. Rolü, üniversitede hoca olan bir cinayet psikiyatristi idi.

2008’de ise en son 1995’te çalıştığı “Robert De Niro” ile tekrar başrolü paylaştılar. 2008 yapımı “Righteous Kill” filminde yönetmen koltuğunda bu kez “Jon Aventin” vardı.

Al Pacino’ya dair

Mesleğine olan aşkını ve bağlılığını tanımladığı çok güzel bir tanımı var Al’ın: “Benim için hayat burada, sahnede… Ve oyunculuk ip üstünde yürümekten farklı değil; ikisinde de yaparsın ya ölürsün”.

“Uçan Wallendalar” adlı trapez topluluğunun şefi Karl Wallenda’ya onca yaralar üzerine ısrarla neden mesleğe devam ettiği sorusuna verdiği cevaptan sonra bu tanımı uygun görmüş Al. Wallenda’nın cevabı kısa ve netmiş çünkü; “Hayat ipin üzerinde”…

İşte böyle cesaretli olabilmek gerek hayatta. Bir ipin üzerinde yürüyormuşçasına; tüm yaraları ve bantlarıyla…

Vazgeçmeyen yüreği ve göz kamaştıran yeteneği ile bir Al Pacino geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kemal Kılıçdaroğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Düşünün ki bir çocuk doğmuş aşiretin ortasına, adına Kemal demişler. Ailede dedelik geleneği sürüp giderken o büyüdüğü yolda kendini siyasete adamak istemiş.

Biz bugün sorulsa kuvvetle muhtemel hiçbir SSK Genel Müdürü’nün adını ezbere sayamayız. Ama 90’larda kimin bu görevde olduğunu dededen toruna herkes bilmekte. Bazen bir şey başarırsın ya da başaramazsın ve o şey senin üzerine biçilmiş bir gömlek gibi uyar kalır. İşte Kemal’in de üzerine biçilmiş bir gömleği vardı.

Sonra bir gün hiç iktidara getiremediği, ama hep hayalini kurduğu bir partiye lider oldu. İşte bu, Hesap Uzmanlığı’ndan Ana Muhalefet Parti Liderliği’ne kadar uzanan bir hayatın hikayesiydi.

Çocukluğu

Kemal, 17 Aralık 1948’de, Tunceli ilinin Nazımiye ilçesine bağlı Ballıca köyünde, Ev Hanımı Yemuş Hanım ve Tapu Memuru Kamer Bey’in yedi çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya geldiğinde ona “Kemal Karabulut” adını verdiler. Kemal’den 10 dakika ikizi doğmuştu. Onun da adı “Adil” idi.

Yaşadıkları köyde neredeyse herkesin soyadı Karabulut’tu. Babası Kamer Bey de çözümü değiştirmekte buldu. 1950’lerde Karabulut olan soyadı Kılıçdaroğlu olarak değiştirildi. Soyu Oğuzlar’ın Bozok kolunun Beğdili boyundan geliyordu ve Ehl-i Beyt’e kadar uzanan Seyyid’in soyuna dayanıyordu. Ailesinin kökenlerinde aşiretlik vardı; Horasan’dan göç ederek Anadolu’ya yerleşen Tunceli aşiretlerinden Kureyşan aşiretine mensuplardı.  Horasan’dan önce Konya Akşehir’e gelmişlerdi. Daha sonra bu aşiret, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yaşanan çatışma sebebiyle bugünkü yerleri olan Tunceli’ye göçtüler.

Kureyşanlılar’ın, bilinen Kureyş kabilesi ile bir bağı yoktu ve bu aşiret, bölge halkı için kutsal bir ocaktı. Dedelik yapanlara “Horasanlı Baba Kureyş” denirdi. Alevi geleneğindeki dedelik makamının da buradan geldiği söyleniyordu. Bu kültürde büyüyen çocukların tabiatında bir sakinlik vardı. Kemal de sakin bir tabiatla büyüdü. Kemal’in ailesinde dedelik makamında bulunan kimseler vardı. Ama Kemal bunu sadece kültür olarak benimseyecek, bambaşka bir yolda yürüyecekti.

Kemal’in ailesi Dersim’de “Cebeligiller” lakabı ile tanınıyordu. Muhtemelen bu lakap aileden birisinin Osmanlı’da askerlik yapmasından kaynaklanıyordu. Bir ihtimal de Osmanlı’nın dedesinin dedesi eşkıyaydı ve muhtemelen babası da soyadını büyük dedesine dayandırarak değiştirmişti.

Aşiretin yapısında yetişen gelişen bir aile oldu Kılıçdaroğlu ailesi. Kardeşler içinde üniversite mezunu olan sadece Kemal olacaktı yıllar sonra. Kemal’in de en büyük arzusu kız kardeşlerinden Fikriye’yi okutmaktı. Ama bu pişmanlıkları hanesine yazılacaktı.

Eğitim ve çalışma hayatı

Kemal, ilk ve orta eğitimini Tunceli, Erciş, Elazığ gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tamamladı. Lise eğitimini ise, 1967’de “Elazığ Ticaret Lisesi”nde birincilikle bitirdi.

Üniversite tercihi sırası geldiğinde, bugünkü adı Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olan “Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi”ndeydi; 1971’de mezun oldu.

Lisansını tamamlar tamamlamaz iş hayatı başladı. Artık ne çocukluk ne de gençliğin deli çağları kalmıştı. Mezuniyetiyle aynı sene Hesap Uzman Yardımcılığı Sınavı’na girdi ve Maliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra da Hesap Uzmanı oldu. Ardından bir yıl kalmak üzere Fransa’ya gitti. Bu görevi 1983’e kadar sürdürdü ve yine 1983’te Gelirler Genel Müdürlüğü’ne atandı. Önce Daire Başkanı, daha sonra da kurumun Genel Müdür Yardımcısı oldu.

Kemal evlendi

Kemal, 1974’te Selvi Kılıçdaroğlu ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı ve bir oğlu oldu.

Evlilik yaşamından çok siyasi yönüyle tanınacaktı…

SSK Genel Müdürü oldu

Kemal, Gelirler Genel Müdürlüğü’nden sonra 1991’de Bağ-Kur’a Genel Müdür olarak atandı. 1992’de de Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne geçiş yaptı ve 1999’a kadar kaldığı görevinde rekor zarara ulaştı. İşte bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu, bugüne kadar SSK Genel Müdürlüğü’ne gelmiş herkesten daha çok tanındı; büyük bir başarısızlıktı. Çünkü SSK Genel Müdürlüğü, bir önceki yıl kâr açıklayan bir kurumken, zarar tablosunu açıklar olmuştu; 128 bin lira kâr ile devraldığı kurumu, 1 milyar 111 milyon zarar ile devretti.

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu 1992’de kurumu 128 bin lira ile devraldı. İlk yıl 2 milyon 556 bin lira zarar açıklaması yapıldı. Zarar açıklaması diğer yıllarda da maalesef devam etti; 1993’te 8 milyon 84 bin lira, 1994’te 19 milyon 399 bin lira, 1995’te 81 milyon 335 bin lira, 1996’da 144 milyon 383 bin lira, 1997’de 336 milyon lira, 1998’de 447 milyon lira ve 1999’da 1 milyar 111 milyon lira idi.

Üstelik halk hastanelerin durumundan, ihtiyaçlarının karşılanmamasından da oldukça şikayetçiydi. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Müdür olduğu SSK döneminde tahsil edilemeyen primlerin tutarı da rekor kırmıştı. 1992’de 8.7 milyon lira prim alacağı bulunan SSK’nın 1999’da ulaştığı rakam 220 milyondu. Yapılan bunca şeyin üzerine halkın hala memnun olamayışı büyük bir kaostu.

Kemal’in başarısızlığı artık daha fazla hükümetin gözünden kaçamadı. Normal bir insan aklının alamayacağı kadar uzun bir süre verilen bu zararın üzerine, dönemin hükümeti olan 57. Hükümet tarafından görevden alındı. SSK, Türkiye’nin en çok zarar eden kurumu olmuştu.

Kemal Kılıçdaroğlu yaşananları kabullenmek istemiyordu; görevden alınmasının üzerine hemen Danıştay’da dava açtı. Ancak Kemal’in SSK’yı zarara uğrattığı devletin resmin yazışma ve raporlarına dahi girmişti. Çalışma Bakanlığı’ndan Danıştay 5. Dairesi’ne gönderilen yazıda da Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK’yı basiretsiz yönettiği için görevden alındığına ilişkin ibarelere yer verdi. Gönderdiği açıklamada Çalışma Bakanlığı, SSK’nın Hazine’den 1994’te 15 milyon lira, 1995’te 60 milyon lira, 1996’da ise 90 milyon lira yardım almak zorunda kaldığını da açıklıyordu. Ayrıca yine bu yönetim döneminde SSK ilk kez değeri 5 milyon lirayı aşan gayrimenkulleri satmak zorunda kalmıştı.

Kemal Kılıçdaroğlu, kendi isteğiyle SSK’den emekli olmak durumunda kaldı.

SSK macerası sırasında kısa bir süre Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak da bulundu. Doğrusuyla yanlışıyla ekonomi de siyaset de devam ediyordu yaşamında. 1994’te Kemal Kılıçdaroğlu “Ekonomik Trend” dergisi tarafından “Yılın Bürokratı” seçmişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı

Devlette bulunduğu önemli konumlardan sonra Kemal Kılıçdaroğlu, “DSP’nin yıldızları” arasında anılmaya başladı. 1999 Türkiye Genel Seçimleri’nde DSP’nin Genel Başkanı Bülent Ecevit tarafından milletvekili adayı olacağı belirtildi. Ancak Bülent Ecevit, Kemal Kılıçdaroğlu’nu aday göstermedi. Bir süre “Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği”nin Genel Başkanlık görevini üstlendi. 2002 Türkiye Genel Seçimleri’nde meclise sadece iki parti girebildi; Kemal Kılıçdaroğlu da CHP’den İstanbul Milletvekili olarak meclise kendine bir koltuk buldu. 2007 Türkiye Genel Seçimleri’nde bir kez daha CHP İstanbul Milletvekili olarak meclisteydi.

Kemal Kılıçdaroğlu, SSK Genel Müdürlüğü ile özdeşleşmiş ikonik bir isimdi. Ayrıca o dönemlerden kalma yakınlarını işe yerleştirdiği, hatta ihalelerde usulsüzlük yaptığı yönünde iddialar vardı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun buna cevabını ise şu cümlelerle vermişti: “SSK Genel Müdürü olarak çizdiğim performans başarılıdır. Kurumda 65 bin kişi çalışıyor. Ben Tunceli’de de sınav yaptım. Bir tek akrabam Tunceli’de sınava girmedi; hiçbirine izin vermedim, torpil olur, söz olur diye. 65 bin kişinin çalıştığı kuruma eğer ben yakınlarımı, akrabalarımı doldurmak isteseydim, kurum tarihinde ilk kez ÖSYM aracılığıyla sınav yapmazdım. Kimin sınav kazandığının belgelerini, isimlerini noter huzurunda açtıran benim.

Ben Genel Müdür olmadan önce de yakınlarım vardı. Ama hiç kimse şu yakınını şurada müdür yapmıştır diyemez. Sınavı kazanmıştır, gelmiştir. Düz memurdur, çok istediği halde, asla müdür olmamıştır”.

Bu iddialar uzun süre devam ededursun, Kemal’in gözü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndaydı. “30 Mart’ta inşallah İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturacağım” diyordu. Üstelik Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kapısına beş kuruş dahi talep etmek için gitmeyeceğini de özellikle vurguluyordu. Mümkün değil ihtiyacı olmayacaktı. Bu kentin 10 milyar dolar bütçesinin yeteceğini düşünüyor ve ekliyordu; “Ben burada iddialıyım. 10 milyar dolara İstanbul’u İstanbul yapacağım. Zaten Tayyip Bey’in de korkusu da o. Acaba diyor, bu adam gelir, gerçekten beş yılda bizim on beş yılda yapamadığımızı yaparsa ne olacak?”

Ne de olsa Kemal Kılıçdaroğlu bir hesap uzmanıydı.

Bu düşünceler, cümleler havada uçuşadursun, “Bu üçlü çok güçlü” sloganıyla başlatılan bir üçlü yönetim vardı. 29 Mart 2009 Seçimleri’nden sonra İstanbul’u yönetmeye aday olmuşlardı. Belediye Başkanlığı görevinde Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis Başkan Vekilliği’nde Gürsel Tekin ve Genel Sekreterlik görevinde de Alper Ünlü vardı. Ancak daha seçilmeden bu üçlüden Gürsel Tekin, genel merkezle ihtilafa düştü; istifanın eşiğinden döndü. Neredeyse diğerlerini yarı yolda bırakıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu bu duruma şu cümlelerle açıklık getirdi: “Aday belirleme sürecinde her partide olduğu gibi kırgınlıklar olur. Birisi gider, öbürü gelir; bunlar işin doğası gereği. Bizim üçlüde bir ayrılık yok. Ben şahsen liste işine girmiyorum. Çünkü ben öyle partinin iç sorunlarına girersem başkan adaylığımı yapamam”.

2009 Türkiye Yerel Seçimleri’nde Kemal Kılıçdaroğlu CHP İstanbul Milletvekili ve Grup Başkanvekili olarak partisinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldu. Ancak seçimi %44,7 oyla 2004’ten beri İstanbul Belediye Başkanlığı’nı üstlenen AK Parti adayı Kadir Topbaş kazandı. Bu seçimde Kemal Kılıçdaroğlu da %36,80 oy almış ve partinin 2004 seçimlerinde aldığı oy oranını %25’in üstünde bir oranda artırmıştı.

Bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim propagandasında kullandığı şarkıyı, sanatçı Onur Akın hazırlamıştı.

Kitap yazdı

Kemal Kılıçdaroğlu, SSK Genel Müdürü olduğu zaman dilimine 3 de kitap sığdırdı. Ayrıca çok sayıda yayınlanmış makalesi de vardı.

Ocak 1993’te “İşsizlik Sigortası Kanunu – Yorum ve Açılamalar, TÜRMOB”, Eylül 1997’de “1948 Türkiye İktisat Kongresi, 1. Baskı DPT, 2. Baskı SPK” ve Ekim 1997’de de “Kayıt Dışı Ekonomi ve Bürokraside Yeniden Yapılanma Gereği, TÜRMOB” kitaplarını yayınladı.

Mal bildirimi

Kemal Kılıçdaroğlu, 2003, 2005, 2007, 2009 ve 2010 yıllarında mal bildirimini kamuoyuna açıkladı. En son Ocak 2010’da verdiği beyana göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun üzerine kayıtlı iki konut, bir arsa, üç kooperatif hissesi ve 2.733 TL değerinde 8 tablo bulunmaktaydı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu

6 Mayıs 2010’da saat gece yarısını geçerken internete Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin tepesine kara bulutlar gibi çökecek bir kaset düştü. Kasette partiyi 1992’de yeniden kuran 18 yıllık Genel Başkan Deniz Baykal’ın, uzun yıllar Kalem Müdürlüğü’nü yapan ve 2007’de Ankara Milletvekili seçilen Nesrin Baytok ile görüntüleri vardı. Bu görüntüler Deniz Baykal’ın ailesini ayrı, sevenlerini ayrı, partisini ise apayrı bir dehşete düşürmüştü.

Özellikle CHP’de şok etkisi yaratan bu kaset internette bir virüs gibi yayılırken yapılan montaj ya da komplo açıklamalarına her kulak sağır, her göz kör oldu bir süre. Bu kadar ucuz kurtulabilecekleri bir hadise değildi bu; olamazdı. Elbette ilk refleks olarak partinin üyeleri genel başkanlarına sahip çıktı. Ancak olay kontrolden çıktıkça kaset parti içinde de çıkmaza yol açmıştı. Üzerlerine toplanan kara bulutlar şimşekler çaktırıyor, bir kasırga etkisi oluşturuyordu.

Bir yandan da olaya bir çözüm getirmek gerekirdi. Öncelikle kasetin yayılmasını önlemeye yönelik hukuki önlemler alınmak istendi, ama sonuçsuzdu. Deniz Baykal da üç gün evine kapanmış, sessizliğe bürünmüştü; bir karar vermeye çalışıyordu. Bu süreçte yanında dimdik duran, bu olayı soğukkanlılıkla çözüme kavuşturmaya çalışan isim ise, Deniz Baykal’ın yarım asırlık yol arkadaşı, 10 yıllık Genel Sekreteri Önder Sav idi.

Deniz Baykal üç günlük suskunluğunun ertesi günü 10 Mayıs 2010’da, kameralar önünde kasetin montaj olayın komplo olduğunu savunup suçu AKP ve Başbakan’ın üzerine attıktan sonra Pensilvanya’daki Fettullah Hoca Efend’ye de bir selam çakarak istifasını sundu. Ayrıca her bir cümlesinin içinde “Dönebilirim” mesajı saklıydı. Bir istifa mı değil mi kafalar iyice karışmıştı.

Dönebilme ihtimali üzerine bırakılmış açık kapı, özellikle parti içindeki birçok kişiyi harekete geçirdi. Deniz Baykal istifa etmesin diye evinin önünde açlık grevi başlattılar. Bir kaos ortamı almış başını giderken Önder Sav ipleri tamamıyla eline aldı.

Bu süreçte Kemal Kılıçdaroğlu da aday olarak gösterildi, ancak kendisi sürekli “Aday Değilim” açıklamalarında bulunuyordu. İşte burada devreye giren Önder Sav, CHP’yi içinde bulunduğu kaostan çıkarmak, olanları gündem dışı bırakabilmek için kolları sıvadı. Süreci tüm ayrıntıları ile planlayarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu Genel Başkanlık koltuğuna kendi elleriyle oturtacaktı.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Önder Sav, kimsenin bilemeyeceği bir yerde, karılarına dahi haber vermeden birkaç kez buluştu. Ne kadar ketum kalınırsa o kadar sağlıklı sonuç alınacağını düşünüyordu Önder Sav. Parti içinde de desteği oluşturmuştu. “Aday değilim” açıklamaları yapan Kemal Kılıçdaroğlu, 17 Mayıs 2010’da birden CHP Grup Başkanvekilliği’nden istifa ederek kurultaya Genel Başkanlık için aday olacağını açıkladı.

Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010’da yapılan 33. Olağan CHP Kurultayı’nda, 1249 delegeden 1200’ünün imzasını aldığı ve tek aday olarak girdiği kurultayda geçerli 1189 oy ile CHP’nin 7. Genel Başkanı oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri

2014’te yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gösterdi. Ancak seçim sonunda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.

Yaşanan bu olay üzerine parti içinde Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı eleştiriler artmaya başladı. Her gün yeni bir söz ile sarsılan Kemal Kılıçdaroğlu, tüzükteki yetkisini kullandı ve olağanüstü kurultay çağrısı yaptı. Karşısındaki aday Eski Grup Başkanvekili ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce’ydi. 5 – 6 Eylül 2014’te Ankara’da yapılan CHP 18. Olağanüstü Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğl, 740 oy ile tekrar CHP Genel Başkanı oldu.

Muharrem İnce ise 415 oy aldı.

2015 Türkiye Genel Seçimleri

Türkiye 2015’te Haziran ve Kasım aylarında iki genel seçim süreci yaşadı. Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde CHP’nin sloganı “Anadolu’nun Kemal’i” idi. Asgari ücretin 1500 TL olacağını, dini bayramlarda işçilere birer maaş verileceğini vaat ediyordu. Ancak ülke vaatleri yeterli bulmamış ya da belki de güven duymamış olacak ki, 7 Haziran 2015’te sandığa gidildiğinde CHP %24,95 oy oranı ile ikinci sırada kaldı.

Seçim sonuçlarını değerlendiren Kemal Kılıçdaroğlu, “Seçimin kazananı “demokrasi”, mağlubu ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Oy sonuçlarından memnunum, istifa etmeyeceğim” dedi.

Kasım 2015’te ise CHP, “Milletçe Alkışlıyoruz” ve “Önce Türkiye” sloganlarını kullandı. Ayrıca bir de reklam filmi vardı; Kemal Kılıçdaroğlu, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” şiirini okuyordu. Haziran’da verdiği vaatlere ekonomik temelli başkalarını da ekledi. 1 Kasım 2015’te yapılan seçimde CHP, %25,32 oy oranı ile tekrar ikinci sırada yerini aldı.

Bu seçimden sonra da yöneltilen “İstifa edecek misiniz?” sorusunu şu cümlelerle yanıtladı Kemal Kılıçdaroğlu: “CHP’yi diğer partilere benzetmeyin. Demokrasiyi bu ülkeye getiren partiyiz. Kurallar neyi gerektirirse, o kurallar aynen çalışır. Oyumuz arttı, milletvekillerimiz arttı, ama kendimizi başarılı görmüyoruz. Bizden çok ilgili partilerin kendi alanına girer oy düşüşleri. Önümüzdeki süreçte oy alanımızı göreceğiz”.

Guguk kuşu

Siyasetle ilgilenen her bireyin kaderidir eleştirilmek, tiye alınmak ya da bazen mizahının yapılması…

1 Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimleri’den 2 ay sonra toplanan 36. CHP Kurultayı’nı baz alarak Yılmaz Özdil 17 Ocak 2016’daki Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştiren bir yazı yazdı. Yazının başlığını da “Sıkın dişinizi… En fazla dokuz kurultay sonra tamamdır bu iş” koymuştu. Üstelik Kemal Kılıçdaroğlu için “Guguk Kuşu” benzetmesi yapıyordu. “Guguk Kuşu” başlıklı yazısını da 5 Kasım 2015’te kaleme almıştı.

Şöyle başlıyordu yazısı: “Guguk kuşu. En tehlikeli… En sinsi kuş türüdür”.

Yılmaz Özdil’in tabiriyle Guguk kuşu, belki de gerçekten Atatürk’ün kurduğu partiye, CHP’ye zarar veriyordu.

Suikaste maruz kaldı

Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Nisan 2014’te TBMM’de yumruklu saldırıya uğramıştı. Bu olay 2016 yılında yaşayacaklarının yanında hafif kalacaktı.

Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Haziran 2016’da Vezneciler’de bombalı araç saldırısında hayatını kaybeden polislerin Fatih Camisi’ndeki cenaze törenine katıldı. İşte bu sırada kurşunlu saldırıya uğradı. Neyse ki sağlığı yerindeydi.

Bu olay hala tazeliğini korurken, 25 Ağustos 2016’da Artvin Ardanuç’ta Kemal Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna silahlı saldırı yapıldı. Ardanuç yolu üzerindeki Yanıklı köyünden geçildiği sırada ormanlık alandan konvoy üzerine uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. CHP heyetinden yaralanan olmadı. Ancak bölgede güvenlik önlemi sağlayan jandarma ekiplerinden, 1 asker şehit düştü ve 2 asker de yaralandı. Bu olayı kimin gerçekleştirdiği merak konusuyken, PKK saldırıyı üstlendi ve hedefin Kemal Kılıçdaroğlu olmadığını söyledi.

Atatürk’ün emanetini yaşatmak, Cumhuriyet’e sahip çıkmak için kurulan parti bugün hala var ve Genel Başkanı da hala Kemal Kılıçdaroğlu. Tunceli’den çıkıp parti koltuklarına uzanan bir hayat da işte böyle geçiyordu, bazen eleştirel, bazen mizahi, ama hep siyasi…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cahit Zarifoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bazen insanın kalbi ne çok meyilli acının peşinde bir ömür sürüklenmek için can atmaya. Halbuki hayat ne kısa, kuşlar ne de güzel uçuyor…

Cahit Zarifoğlu, babasının kalbinde açtığı o yaraya böyle yaptı işte. Bir çocuktu ve eline toprak eşelemek için aldığı ince ağaç dalını, babasının bıraktığı acının üzerinde çevirmeye başladı. Oysa o bir çocuktu ve kalbinin üzerindeki acı, ne bileyim belki sadece bir nokta kadardı.

Hakkında bu kadar şey okuyup bir de tekrar cümlelere dökünce fark ettim ki, insan çoğu zaman biliyor yaptığı yanlışı. Üstelik o ince ağaç dalının derinlere gidip kalbini kanatmaya başlayacağını da biliyor. Ama belli ki, şiir dediğin o acılardan çıkıyor…

Ölümünden sonra kırlarda çiçeklerin sensiz açacağına üzülecek kadar hayatı seviyormuşsun ya, belli ki sen acıların karşısında susmayı ve bir kahramanın gelip seni konuşturmasını beklemişsin. Kahramanını çok geçmeden bulduğun, umarım her bir cümleni kurduğun için çok sevinçliyim. Ve şu an, ölüm yıl dönümünde seni acıların değil, bu sevinçli yanlarınla anıyorum, sevgili Cahit Zarifoğlu…

Sonsuza dek çiçekler açtıran şiirle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Cahit, 1 Temmuz 1940’ta, Ankara’da Maraşlı aile Şerife Hanım ve Niyazi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Abdurrahman Cahit” adını verdi.

Soyadı gibi zarif, naif bir çocuktu Cahit ve bu özelliklere tezat düşecek derecede de inatçıydı. Bu inatçı yönü, bir ömür güdülecek bir kine de gebe olacaktı…

Babasının memurluk görevi sebebiyle çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçecek; ilk ve orta öğrenimini Siverek’te başlayıp, bir dönem Ankara Kızılcahamam’da devam ettikten sonra, Kahramanmaraş’ta tamamlayacaktı…

Lise sıralarına geldiğinde inatçı çocuktan inatçı bir gence dönüşmüştü Cahit. Pek dalgındı, içine kapanıktı; çok zekiydi ancak inadı zekasının önüne geçiyordu. Arkadaşlarına matematik ve geometri öğretecek kadar iyi olmasına karşın bir yıl Edebiyat ve Matematik; iki yıl da sadece Matematik derslerinden kaldı. İnadı inattı ve kitaplarının kapağını bile açmıyordu. Okuldan kaçıyor ve derin yalnızlıklara sürüklüyordu kendini. Tüm bunlar sınıf tekrarı demekti ve üç yılı uçup gitti. Cahit, birlikte liseye başladığı arkadaşlarından 3 yıl sonra mezun olabildi. Bir gün halkın seveceği, adı bilinir bir şair olacaktı ve Edebiyat dersinden sınıf tekrarına düşmüştü…

Okulda bu inadı sürdürüyordu; ancak bir yandan da şiirler yazıyordu ve mahalli gazetelerde çalışmaya başlayacaktı. Lakin öncesinde bu inadın sebebine inmeliydi…

Anne ve babasının arasında bir yalnızlıkta

Önce yalnızlığı, sonra onu yaşamayı öğreniyordu insan. Cahit de yalnızlığın koynunda uyumak ne demek, öğrenecekti…

Babası, annesinin üzerine başka bir kadınla evlenmişti ve Cahit, tüm ömrü boyunca bu durumu asla kabullenemedi. Babasına karşı büyük bir öfkeyle büyüttü yıllarını; ona karşı hep sert ve buz gibi oldu. Daha çocuk yaşta tattığı babasızlık karşısında hissettiklerinden ötürü onu affedemiyordu.

Kendisinden sadece 1,5 yaş büyük bir abisi vardı; Sait. Babası gitti ve Cahit, Sait’i babası belledi. Ona artık “Baba Sait” diye seslenecek; içinde kopan her fırtınayı onda dindirecekti.

Bu kısım inatçı ve öfkeli yönünü açıklıyordu. O, aslında sadece yaralı bir çocuktu ve derdini anlatacak cümleler boyunu aşardı; kuramazdı. O da inat etmeyi, öfkesine sığınmayı ve kuramadığı cümleleri duygulara, tepkilere dönüştürmeyi tercih etti. Başka türlü davranamaz; içindekilerle başka türlü baş edemezdi…

Yalnızlığa gelince; onu da, annesinin yalnızlığından öğrendi. Terk edilen, yalnız bırakılan sadece annesi değildi. Cahit, küçük kalbiyle annesinin yanında olup, yalnızlığını eksiltmek isterken; bir de bakmış, yalnızlığı benimsemişti. Hayatta karşılaşabileceği her şeye karşı dimdik ayakta durmak onun için çok önemli bir şeydi. Öyle ki, kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini dahi dikmeyi öğrenmeyi ihmal etmemişti. Her zaman yemeklerini kendisi yapar; dostlarına ziyafet verirdi. Yalnız kalan annesine yük olamazdı…

Sonsuz maviliğe derin tutku

Cahit’in delicesine bir tutkuyla bağlı olduğu bir şey vardı: Pilotluk. Kuşlar gibi, hatta kuşlarla birlikte uçmak istiyordu. Ne zaman bir gökkuşağına denk gelse, ona doğru süzülmeliydi; sonsuz mavilik, onun evi olmalıydı.

Bu hayale tutkuyla bağlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Gökyüzüne duyduğu eşsiz sevgi, bulunduğu şehirden kaçma fikrini düşürdü aklına. Lise ikinci sınıftaydı ve ardını arkasını düşünmeden bavulunu toplayarak Maraş’tan, Eskişehir’e giden ilk otobüse bindi; pilot olacaktı.

Türk Kuşu Derneği, başvuran adaylardan yetenekli olanları seçiyor ve ücretsiz uçuş kursu veriyordu. Cahit, bir planörün koltuğunda oturmuş, gökyüzünde süzüldüğünü yol boyunca hayal etmişti. Hayalinin başlangıcına ulaştı da. Eğitim alıp, bir uçak kullanabilir düzeye geldi.

Şimdi aşması gereken son bir nokta vardı. Eğitimden geçen herkesin son olarak, bir de sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyordu. Cahit, sağlık kontrolüne girdiğinde gözünde ve kulağında teşhis edilen hastalığı sebebiyle, pilotluk kariyerinin başlayacakken bittiğini öğrendi.

Sonrası, derin bir sessizlik…

Uzun üniversite yılları

Uzun süreli ve maceralı bir lise hayatının üzerine Cahit, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldi. En az lise hayatı kadar çalkantılı bir üniversite hayatı olacaktı.

İnsanlardan ve kendinden kaçmaya başladığı dönemdi. Daha doğrusu bunun resmen fark edilmeye başladığı zamanlar. Öyle ki üniversite eğitimini tam 10 yılda bitirdi…

Herkesten farklı, herkesten başkaydı işte. Okulda çok zaman geçiriyormuş gibi yazın da evine dönmüyordu. Genelde bir kayıkçının yanında karın tokluğuna çalışıyor; zaman öldürüyordu. Bir başka yaz tatilinde ise otostop çekerek Avrupa’yı gezebiliyordu. Kendi özgür ruhu içinde böylesine sessiz ve sakin kalabilmek şaşılacak şeydi doğrusu…

Cemal Süreya’ya hayran bir öğrenci

Cahit, lisede olduğu gibi üniversitede de şiirler yazmaya devam ediyordu. Cemal Süreya’ya ise hayrandı.

Cemal Süreya, dönemin en bilinen şairlerindendi. Uçlarda bir yerlerde yaşamaktan keyif alan Cahit, Süreya’ya bir mektup yazdı. Net bir şekilde dile getirmişti isteğini. Çünkü “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?” diye yazacak kadar emindi kendinden; ne istediğini biliyordu.

Süreya, o sıralar Paris’teydi; bunaltılı bir ruh halindeydi. Bu genç adamın az buçuk ölçüyü kaçırmış mektubunu okuduğunda şaşkınlığını kendine sakladı ve bir cevap vermedi. Ancak Cahit Zarifoğlu bir gün tanınıp da öldükten sonra şunları yazacaktı günlüğüne:

“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış.

İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. Sezai Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai Karakoç’tan almış. Saklamamışım o mektubu.

Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?

Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”


Şiir gibi güreş tutan şair

Cahit, sessizdi; içine kapanıktı. Evde yalnız kalmak gibi bir seçeneği varsa kesinlikle dışarı çıkmaz; bir melankoli ruhuna bürünerek radyoda klasik batı müziği dinlerdi. Her zaman bu müziklerle evin küçücük odasında kaybolan, belki de hiç sahip olamadığı ruhunu aradı.

Ancak dışarıya çıktığında da bambaşka bir yönü ortaya çıkıyordu Cahit’in. Dostlarıyla buluşuyor ya da çoğunlukla güreş topluluklarına katılıp güreş tutuyordu. Çocukluğundaki gibi zayıf ve zarif bedeni halini koruyordu; ama evet, Cahit tüm tezatlığıyla güreş tutuyordu. Güçlüydü de… Pilotluktan sonraki en büyük tutkusu güreşti.

Hatta bir güre müsabakasında arkadaşları arasında en güçlü ve kalıplı olanı Halil ile eşleşti. Bütün arkadaşları Halil’in, Cahit’i alt edeceğine emindi. Ancak Cahit, teknik bir hareketle Halil’in sırtını yere getirdi.

Bu hikayeyi, Cahit’in iyi arkadaşlarından biri olan Alâeddin Özdenören yıllar sonra anlatacak ve “Cahit, şiir gibi güreş tutardı” diye gururlanacak; arkadaşını da onurlandıracaktı…

Aristo Cahit

Cahit, o kadar içine kapanıktı ki, arkadaşları onun çoğu zaman hasta olduğunu düşünüyordu. Hatta kesinle aşk acısı çekiyor olmalıydı; suskunluğu bundandı. Başka türlü yüzyıllık suskunluk tadındaki bu suskunluğu açıklayamıyorlardı.

Oysa Cahit sadece kaçıyordu; insanlardan ve insanlıktan… Bu kaçma uğraşı bir süre sonra onun bir bilge olduğu kanaatine vardırdı. Hasta olmadığından emin olduklarına göre, bu sakin ve suskun halinin karşılığı bilgelik olmalıydı. Dostları bu sebepten ona, “Aristo” demeye başladı…

Artist Cahit

Cahit, artık “Aristo Cahit” diye anılıyor ve de çağrılıyordu. Ancak o taşkın halleri ona bir lakap daha getirecekti.

Bir gün Necip Fazıl Kısakürek’in evinde bir sohbet meclisi kuruldu. Herkes dikkat kesilmiş üstadı dinliyordu ki, elini ayağını nereye koyacağını kestiremeyen Cahit, ayağa kalktı ve üstadın konuşmasının ortasında evin içinde dolaşmaya başladı. Gayet rahat bir tonda adımlarını atarken Necip Fazıl’ın kitaplığında durdu ve plaklarını karıştırmaya başladı. Üstattan duyacağı söz gecikmedi: “Ya hu burada muhteşem bir konser varken, sen notalarla meşgulsün, Artist!”

O gün, Necip Fazıl’ın dilinden dökülen “Artist” sözü, Cahit Zarifoğlu’nu anarken kullanılan ikinci lakabı oldu.

İlk şiir kitabının başına gelenler

Gökyüzünde uçmak istiyor, güreş tutuyordu. Yine de hayatındaki en özel ve önemli şey, şiirdi. Bunların yanında resim ve müzikle de ilgilendi; ancak o bir şairdi.

Para kazanmak için de çalıştı elbet. Öğrenciliği zamanında çalımak zorunda kaldığında, sayfa sekreterliği yapmıştı. Bir yandan da Diriliş Dergisi‘nde şiirlerini yayımladı.

1976’dan sonra da kurucusu olduğu Mavera Dergisi‘nde şiirlerini, hikayelerini, günlüklerinden seçkileri ve senaryo çalışmalarını yayımlayacaktı. Hatta “Okuyucularla” adını verdiği bir de sohbet köşesi vardı.

Bunlar dışında farklı zamanlarda İlkokul Öğretmen Vekilliği ve Almanca Öğretmenliği yaptı. Mavera’dan sonra TRT Genel Müdürlüğü’nde Mütercim Sekreter olarak da bulunacaktı.

Ve bir gün ülkenin “Yedi Güzel Adam”ından biri olacaktı…

Ancak şu an bir şair olduğuna göre, sanatının ilk meyvesini dalından koparmaya başlamalıydı. İlk şiir kitabını hazırladı; ona, “İşaret Çocukları” adını vermişti. Baskıya yollarken, bu kitabın ekonomik anlamda sonunu getirdiğinin farkında değildi.

Evet, tüm parasını bu kitaba yatırmıştı ve yaşayacağı talihsizlik ona anlatılsa kahkahalarla güler de inanamazdı. Kitabının çok az bir kısmını dağıtmıştı ki, geriye kalan büyük bir kısmını da aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bıraktı. Aslında sadece emaneten bırakmıştı. Birkaç ay boyunca kitaplarını almayan Cahit, geri döndüğünde hepsinin dayı tarafından ısınmak için sobada yakıldığını öğrendi.

Yanan tüm emeği, değeri, gözünün nuruydu…

Cahit Zarifoğlu evlendi

Cahit’i kendisini içine hapsettiği yalnızlıktan tutup çıkarmak o kadar kolay değildi. Necip Fazıl gibi bir üstat ona dokunana kadar da kimseye bu konuda en ufacık bir kapı aralığı dahi bırakmadı.

Necip Fazıl, Cahit’in dibe doğru çeken hayatının yönünü gökyüzüne çevirdi. Uçmak için illa pilot olması şart değildi; bunu, ona yaşayarak öğretti.

Necip Fazıl, önce Cahit’e uygun bir eş düşünerek başladı. Onun için en uygun kadın kesinlikle Necip Fazıl’ın Hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan gelen Berat Hanım idi. Necip Fazıl, Cahit’i yanına kattı ve Van’a gittiler. Ya koşullanmış olarak gittiğindendi ya da bu, ilk görüşte aşktı. Cahit, yıllardır sadece kendine ayırdığı kalbine Berat’ın aşkını kattı da geldi.

Hemen nikahları kıyıldı ve tabii ki şahitleri de Necip Fazıl oldu. Bu evlilik ona, Ahmet ve Betül adında iki güzel çocuk kazandırdı. Emin olduğu tek şey, o babası gibi bir baba olmayacaktı…

Eşine duyduğu sevgiyi belki hemen oracıkta, kalbine, aklına düşüp yar olduğu anda şiire döktü Cahit Zarifoğlu…

Ey Berat Hanım!

Dersen ki,
“Bu ne zalim adam
Halimi bilmez, halden anlamaz.
Küçük bir şeyi mesele yapar”
-Ne büyük yalan-
Doğrusu var hakkın
N’etsem n’apsam
Kollarını bilezik
Boynunu kordon
Ayağını hal hal donatsam
Yine hakkın kalır.

Çocuklara masallar

Cahit Zarifoğlu, çocuklara düşkünlüğüyle de biliniyordu. Belki kendini kollarına bıraktığı yalnızlıkta, çocuk yanını hep canlı tutmak istiyordu. Büyüdüğünü kabul etmek istemediği her an, onu herkes çocuk olarak tanısın istiyordu.

Çocuklar için birçok masal kitabı yazdı. Belki içindeki baba boşluğunu tüm çocuklara ucundan kıyısından babalık ederek doldurmak istiyordu. Başarıyordu da; sadece kendi çocuklarının değil, tüm çocukların sevgilisi olmuştu.

Yıllar sonra bu durumdan bahsederken Erdem Beyazıt, “Bizim çocuklarımız, bizden çok ona yakın” diyecekti…

Ölüme düşkün rüyalar içinde

Cahit Zarifoğlu, çocukluk ve gençlik yaşlarını kaçırsa da, olgunluk yaşlarında sesi ve mutluluğu yakalamıştı. Ancak sadece yıllardı; ruhunda her şey onarılmışa benziyordu. Belki de gerçekten bir kadını sevmekle başlıyordu her şey; sevgi iyileştiriyordu…

Ancak sonra bir sessizlik daha oldu. Bu kez sevenlerinin kulaklarını sağır etti bu sessizlik ve kalplerine düştü elem Cahit Zarifoğlu, pankreas kanseri olmuştu…

Günden güne eriyordu. Bir süre sonra yataktan da çıkamaz oldu. Başta mesken tuttuğunu söylediği yatağını, artık cehennemi olarak adlandırıyordu.

Dostları, sevdikleri gün aşırı ziyarete geliyordu ve Cahit, kimse kötü olduğunu anlamasın savaşı veriyordu. Hele çocuklara hep, hep gülümsüyordu. Ancak hastalığı ilerledikçe ilerledi ve ziyaretine gelen Erdem Beyazıt’ın elinden tuttu ve “Erdem!” dedi; “Kırlarda çiçekler, artık bensiz açacak”…

Artık uykuları ölüme yattığı rüyalarla bölünüyordu. Sürekli terler içindeydi. Bir gün yine acı dolu uykusundan uyandı aniden. Karşısında dostu Rasim Özdenören duruyordu. Sanki onu bekliyormuş da bulmuşçasına, “Rasim!” dedi; “Bir rüya gördüm. Necip Fazıl, bana ‘Yirmi beş yıl sonra burada buluşacağız’ dedi”…

Yarı umutlu muydu ne?

Cahit Zarifoğlu öldü

Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’a büyük bir hayranlık ve saygı duyuyordu. Babasına karşı ısıtamadığı içi, onun karşısında eriyordu.

4 yıl önce üstadını kaybettiğinde, babasını kaybetmiş gibi dağlanmıştı ruhu. Şimdi gördüğü rüyasıyla kendisine bir mesaj veriyordu işte. Ancak Cahit Zarifoğlu, rüyasının ya da ağrılarının rehavetinden olsa gerek tam hatırlayamıyordu belli ki rüyasını.

O, 25 yıl diye duymuştu; ama Necip Fazıl 25 gün demiş olacak ki, Cahit Zarifoğlu, rüyasının üzerinden 25 gün geçtiğinde hayata gözlerini kapadı. Dostuna da söylediği gibi, artık kırlarda çiçekler onsuz açacaktı…

Sessizliğin, yalnızlığın kollarında geçirdiği yıllarının üzerine yazdığı şiirler ve çocuklara bıraktığı masallarla bir Cahit Zarifoğlu geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ece Ayhan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Kelimeleri o güzel beyninde evirip çeviren, sonra onlardan adeta bir oyun hamuruyla oynuyormuşçasına şiir yapan adam, Ece Ayhan.

Şiirin gösterdiği yönün kalbinin kuzeyi olduğunu daha küçücük bir çocukken çözmüş o. Şanslı ve çalışkanmış da…

Hastalıkla boğuşarak geçirdiği ömrünün arasına ne çok şiir, ne çok fikir sığdırmış. Zürafaları kıskandıracak kadar uzamış ki ruhunun boyu, ondan olmuş demek böyle. Ayakları şiir denince bir türlü yere basmadığından. Reddettiği tek düze hayattan…

Ama yine de o kalbinin kuzeyinde yaşamayı tercih ederek “keşke” bırakmamış belli ki içinde…

Çocukluğu

Ece Ayhan, 1931’de Muğla, Datça’da Behzat Bey ve Ayşe Hanım’ın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi ona doğduğunda Ece Ayhan Çağlar adını verdi.

Aslen Gelibolulu olan babası Behzat Bey’in mal müdürlüğü görevi nedeniyle Datça’da yaşıyorlardı. Behzat Bey’in babası Ağır Ceza Mahkemesi Başkatibi, dedesi ise zamanında Gelibolu Müftülüğü görevindeydi.

Annesi Ayşe Hanım’ın ise babası Hafız İbrahim Deniz’in tarafı Eceabat’ın Yalova köyüne yerleşmişlerdi. Aslında çiftçilik ve tüccarlıkla uğraşıyordu. Eceabat’a bağlı Sivli Köyü’nün imam isteği üzerine bu köye imam olarak atandı.

Ece Ayhan, kültürlü ve varlıklı bir ailede büyüyordu, şanslıydı. 1932’de Behzat Bey, Küre’ye Mal Müdürü olarak atandı. Ancak 1933’te görevinden istifa etti ve bir avukatın yanında arzuhalci olarak çalışmaya başladı. Artık ailesinin geçimini buradan sağlayacaktı.


Eğitim hayatı

Ece Ayhan, 1938’de Eceabat’ta ilkokula başlamıştı ki, ikinci sınıfa Çanakkale’de İstiklal İlkokulu’nda devam etti. Üçüncü sınıfa geçtiğinde ise artık İstanbul’da yaşayacaklardı. Çağlar ailesi 1940’da Çanakkale’den İstanbul’a yerleşti. İlkokulu Karagümrük, Atikkale’deki 19. İlkokul’da tamamladı.

Ortaokulu, Zeyrek Ortaokulu’nda, liseyi de o zamanki Taksim Lisesi, şimdiki adıyla İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’nde okudu.

Üniversite eğitimi için tercihi ise, 1953 yılında parasız yatılı ve burslu şekilde başladığı Ankara Üniversite Siyasal Bilgiler Fakültesi oldu. 1959 yılında artık mezun olmuş ve öğrenciliğini sonlandırmıştı.


Edebiyata yönelmesi

Ece Ayhan, yazmanın tadına erken yaşta varmış şairlerdendi. Öyle ki, şiire merak sardığında henüz ortaokul sıralarındaydı. İlk şiir denemelerini yaptığı bu yıllarda bile bir gün hep yazacağı, iyi bir şair olacağı aslında belliydi. Üniversitede, “Lautreamont, Apollinaire ve Rimbaud” eserlerini orijinal metinlerinden okuyarak şiir anlayışına yön vermişti. Bunun yanında üniversite için seçtiği bölüm onun kaderiydi. Çünkü ileride İkinci Yeni için Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi isimlerden bahsederken haneye Ece Ayhan da eklenecekti.

1954’te ilk şiirini “Türk Dili” dergisinde yayınlama imanını bulmuştu ve artık arkası gelebilirdi. Sonrasında “Türk Dili, Varlık, Yenilik, Seçilmiş Hikayeler Pazar Postası, Yeditepe” dergilerinde şiirleri yer alacaktı.

Ama en beğenilen ve onun “Ece Ayhan” olmasında katkısı olan en değerli şiirleri, Pazar Postası’nda yayınladıkları olacaktı.

1959’da “Kınar Hanım’ın Denizleri” adını verdiği ilk kitabı çıktı ve döneminde büyük ilgi gördü. Çünkü kendine has bir havası vardı Ece Ayhan’ın, şiirleri akıllıca göndermelerle bezeliydi.

Türk şiiri ve İkinci Yeni için de farklı bir bakış açısıydı. Bu akım kapsamında düz yazı eserlerini verdi Ece Ayhan. Edebiyat, sanat, tarih, politika hakkında görüşlerini yazdı. Fikirleri o kadar ilgi çekiyordu ki, İkinci Yeni akımının en çok tartışılan isimleri arasındaydı. Bir yandan da tavırları öylesine kendine özgüydü ki, İkinci Yeni olan akımın adı ona göre “Sivil Şiir”di.

Bunun yanında dilini kullanış biçimi sebebiyle ona “Görüntücü imge ustası” denilmişti. Kelimeleri cümlelerin içinde evirip çeviriyor, bir şiir çıkarıyordu ortaya. Ölüm ve arzu olgularını birleştirmeyi iyi bilmiş ve karamsar bakış açısında bir hamur gibi yoğurarak yazıyordu.

Aynı dönemi paylaştığı Edip Cansever’e göre ise, Ece Ayhan’ın şiirleri, şiirin kilit noktası olan dil konusunu aşmak için başvurulacak en iyi kaynaktı.

Ece Ayhan, belki babasının memur olmasından ona geçmiş özellikle, disiplinli bir yaşam tarzını benimsemişti. Bir yandan yaradılışında olmasa da ileride “Hırçın Şair”, “Huysuz Şair” olarak anılacaktı.

Her ne kadar fıtratında bu tanımlamanın olmadığını düşünse de, Ece Ayhan bir yandan da şu cümleleri kurmaktan geri durmuyordu: “Kimsesizlerin, sokakta yaşayanların, açların ve parklarda barınanların, dışlanmışların, orta ikiden ayrılanların, kabadayıların, berduşların, kısacası tarih dışına düşürülen lümpenlerin yanında rahat ediyorum ben.”


İş hayatı

Orta halli bir hayat sürmüştü Ece Ayhan. Yokluğu çok hissetmese de çalışmanın da değerini kavrayabilmişti. Mezun olur olmaz İstanbul Maiyet Memurluğu’nda stajını ve Kaymakamlık kursunu tamamladı.

Sonrasında 1962’de Gürün, 1963’te Çorum – Alaca ilçelerinde Kaymakam olarak görev aldı. 1964’te Tuzla Piyade Okulu’nda Yedek Subay Öğrenci olarak askerliğini de yaptı. 1965’t es son memuriyet görev yeri olan Denizli – Çardak ilçesine kaymakam olarak atandı.

Evet son yerdi, çünkü memuriyet hayatını sadece 1966’ya kadar devam ettirebildi. Gözü de gönlü de kitaplarda, kalemlerde ve kağıtlardaydı.

“Soluk alıp verdiğini gerçekten duyduğum tek kent” diye tanımladığı İstanbul’a taşındı. Burada Sinematek ve Yeni Sinema dergisinde müdürlük, Meydan Larousse ansiklopedisinde yazarlık, Genç Sinema grubunda yöneticilik yaptı.

Ece Ayhan evlendi

Ece Ayhan, 1962’de Deniz Hafize Hanım ile evlendi ve bu evlilikten Ege adını verdikleri bir oğulları oldu. Evlilik hayatları başladığında kaymakamlık Ece Ayhan’ın kaymakamlık görevi nedeniyle Gürün’de başladı. Buradan sonra da Ece Ayhan’ın iş durumuna göre sürekli gezdiler.

Ancak evlilikleri kısa sürdü. Çünkü Deniz Hafize Hanım, Ece Ayhan’ın biricik eşi, 1968’de kansere yenik düşerek hayata gözlerini kapadı.

Bu her ölüm gibi zamansız bir kayıptı. Memuriyet hayatına veda edip şairliğe yönelmesinin ardından maddi durumu da iyi değildi artık Ece Ayhan’ın. Bir yandan maddi durumlar, bir yandan Ege’nin hala çok küçük oluşu nedeniyle oğlunun bakımını karısının ailesine bıraktı.


Ece Ayhan’ın penceresinden

Ece Ayhan bir yandan da şairliğiyle giderek ünleniyordu. 1965’te bastırdığı “Bakışsız Bir Kedi Kara” ve 1968’deki “Ortodoksluklar” ona has dilin adeta yapı taşlarıydı.

Bir yandan Can Yücel edasında sokak dilini de benimsemişti. 1973’te “Devlet ve Tabiat” şiir kitabıyla okuyucusunu ilk kez bu yönüyle tanıştırdı. Derdi günü kendisinden sonrasını da aydınlatacak eserler vermekti, ki bunu da 1977’de yayınladığı ilk dört kitabını kapsayan “Yort Savul” ile başardı.

1981’de “Zambaklı Padişah” ve 1982’de de “Çok Eski Adıyladır”ı yayınladı.


Ece Ayhan’ın beynindeki tümör

1974’te Ece Ayhan’ın beyninde bir tümör olduğu saptandı. Üç yıl İsviçre’de tedavi gördü. Birkaç kez beyin ameliyatı oldu. Ama tümör pek iyi huylu değildi; birçok başka hastalığa da davetiye çıkarmıştı. Sağ kulağı ileri derecede işitme kaybına uğramış, sağ gözü de hasar almıştı. Şükürler olsun ki, dünyaca ünlü Dr. Gazi Yaşargil”in yaptığı ameliyatlarla ölümcül olmaktan kurtuldu. Yine de tümörün diğer organlarına verdiği hasarların etkisini geri kalan ömrü boyunca yaşadı.

Ece Ayhan hastalığıyla uğraşırken bir anda kendini tekrar maddi sıkıntı çekerken buldu. Neyse ki bu süreçte de Çanakkale Belediye Başkanlığı sanatçısından yardımlarını esirgemedi. Hemen sosyal sağlık güvencesinin olması için belediyenin geçici işçi kadrosuna alındı. Artık SSK hastanesinde tedavisi karşılanabilecekti.

Bir  yandan da sağlığı günden güne bozuluyordu. Artık bacakları da tutmuyordu, felç olmuştu. Bu sefer de 1999 Ağustos’unda yakın dostu sevgili Metin Üstündağ’ın yardımıyla Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırıldı. Tedavi giderleri hala SSK tarafından karşılanıyordu. Sigorta kapsamını aşan bir tedaviye ihtiyaç duyulduğunda da arkadaşları yardımlarını esirgemiyordu. Bir de eserlerinin yayın hakları vardı tabii; Yapı Kredi Yayıncılık da ödeme yapıyordu.

İstanbul’da önce Maltepe Huzurevi’ne yerleşti. Ama daha sonra şartlarının daha iyi olduğunu düşündüğünden, dönemin başbakanı olan arkadaşı Bülent Ecevit, onu Özel Acıbadem Huzurevi’ne yerleştirdi. Bu süre içinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Haydarpaşa, Haseki Hastanesi gibi hastanelerde de yatılı olarak tedavi gördü.

Neyse ki, tedavileri sonuç verdi ve Ece Ayhan tekrar ayağa kalktı. 2001 Nisan’ında tekrar Çanakkale’ye yerleşti.


Ece Ayhan öldü

Ece Ayhan, artık Çanakkale’de yaşıyor ve geçimini de telif hakkını Yapı Kredi Yayınları’na verdiği eserlerden sağlıyordu.

Ama burada memur hayatına dönmüş gibiydi. Her şey tek düze, her şey sıradandı sanki. Onun ruhunda kelimeleri evirip çeviren Ece, sanki boğazını sıkıyor, arada da şakağına namlusunu dayıyordu.

Daha fazla buna katlanamayacağına karar verdiğinde, tüm sevenlerini ve dostlarını terk eden edasıyla Çanakkale’den gitti.

2002 Temmuz’unda İzmir Büyükşehir Belediye Gürçeşme Huzurevi’ne yerleşti. Sanki içinde ona kaçmasını söyleyen şey, yapması gereken son şeyi söylemişti. Çünkü burada kısacık bir süre kalabildi.

12 Temmuz 2002’de fenalaşarak Eşrefpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı ve 13 Temmuz 2002’de hayatını kaybetti.

Cansız bedeni 16 Temmuz 2002’de Çanakkale Eceabat ilçesi, Yalova köyüne gömüldü.

Bu dünyadan devrik cümleleri ve kabullenmediği hırçınlığıyla bir şair geçti. Adı Ece Ayhan Çağlar’dı…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,