Etiket: Atatürk

Amanullah Han Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Amanullah Han ve Atatürk
Amanullah Han, Afganistan kralı (Pangman/Kâbil 1892-Zürich 1960). Babası Habibullah Han 20 Şubat 1919’da bir suikast sonucu öldürülünce amcası Serdar Nasrullah Han ile İnayetin Han’ın karşı çıkmalarına karşın ordunun desteğiyle emir oldu.

Hindistan İngiliz Yüksek Komiserliği’n den bağımsızlık istedi, ancak üç ay süren çatışmalar sonunda Afganistan bağımsızlığını kazandı. Ülkesinde toplumsal yenilikler yapmaya çalışan Amanullah, 1928’de Türkiye Cumhuriyeti’ni de ziyaret etti ve Atatürk Devrimleri’nden etkilenerek ülkesine döndü. Türkiye’yi örnek alarak başlattığı yenileşmeler için Afganistan henüz hazır değildi. Din çevrelerinin de kışkırtmasıyla çıkan ayaklanmalar sonucu yalnız üç yıl süren saltanatını bırakarak Avrupa’ya gitti (1929), bir daha da yurduna dönemedi. Yerine ayaklanmanın önderi olan yeğeni Nadir Han geçti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Kazım Karabekir Paşa Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

İlköğretimini o zaman ki Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli vilayetlerinde yaptı. İstanbul’da eğitimine başlayan Karabekir, Van ve Harput’ta devam edip eğitimini Mekke’de tamamladı. 1896 yılında ise İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi’ni 1899’da Kuleli Askeri İdadisi’ni 1902’de ise Mektebi’ni ve 1905’te Erkan-ı Harbiye Mektebi’ni bitirerek “yüzbaşı” rütbesiyle orduya katıldı.

İki yıl staj gören Karabekir, stajını Manastır’da yaptı. İttihat ve Terakki’nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907’de “önyüzbaşı” rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı.

II. Meşrutiyet’ten sonra Edirne’de II. Ordu 3.tümen “kurmaylığına” atandı. 31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu’nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekatında büyük rol üstlenerek harekata katıldı.

14 Nisan 1912’de “binbaşılığa” yükseldi. Balkan Savaşı’nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914’te “yarbay” rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi.

Bir süre sonra İstanbul Kartal’da 14. tümen komutanlığına atandı ve Çanakkale’ye gönderildi. Kerevizdere’de Fransızlar’a karşı üç ay savaştıktan sonra “albaylığa” yükseldi.

İstanbul’da I. Ordu erkan-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya’ya gidecek ordunun ardından Mareşal Von der Goltz’un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak’a gitti.

1916’da Kutü’l-Amare’yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak’ta İngilizler’le çarpıştı. 1917’de Diyarbakır’daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elazığ cephelerindeki II. Ordu komutanlığına vekâlet etti.

1918’de Erzincan ve Erzurum’u Ermeniler’den ve Ruslar’dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini ve Karakilise’yi (Karaköse) kurtardı. Aynı yıl tümgeneral oldu. Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmed İzzet Paşa’nın genelkurmay başkanlığı önerisini kabul etmeyerek Anadolu’da görev almak istedi.

Önce Tekirdağ’daki 14. Kolordu komutanlığına, ardından da Erzurum’daki 15. Kolordu komutanlığına atanmasını sağlayarak Nisan 1919’da göreve başladı. Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi’nin toplanmasında önemli rol oynadı.

Kurtuluş Savaşı’nda Edirne milletvekilliğini ve Doğu cephesi komutanlığı yapan Kazım Karabekir Paşa, Ermeniler’in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920’de Ermeni ordusunu kesin olarak ortadan kaldırmıştır. Ermeni hükümeti bu yenilginin ardından Ankara hükümetiyle daha doğrusu Ankara hükümeti adına Kazım Karabekir Gümrü Antlaşması’nı imzalamıştır.

Kars’ın alınmasıyla korgeneral yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Kurtuluş Savaşı’nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı.

Kars’ın alınmasıyla korgeneral yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Kurtuluş Savaşı’nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı.

1923’te İstanbul milletvekili oldu. 1924’te, TBMM’deki Dörtler Grubu’nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası’ndan istifa etti.

17 Kasım 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanlığına seçildi.

Parti 3 Haziran 1925’te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti.

Siyasi yaşamına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939’da İstanbul milletvekili olarak devam etti.

1946’da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken vefat etmiştir. (26 Ocak 1948).

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mustafa Kemal Atatürk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında?

GÖREV SÜRESi: 29 EKİM 1923- 10 KASIM 1938

1881 yılında Selanik’te doğdu. İlk öğrenimini ve askeri öğrenci olarak orta öğreniminin bir kısmını Selanik’te yaptı. Manastır Askeri Lisesi’ni bitirdi. 1902 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1905 yılında Harp Akademisi’nden mezun oldu. Orduda çeşitli vazifeler aldı. 1913 yılında Sofya’da Ataşe Militer olarak bulundu.
Birinci Dünya Harbi sırasında, Çanakkale Muharebelerinde Tümen Komutanı olarak görev yapıı.

1916 yılından itibaren, Doğu ve Güney cephelerinde Kolordu ve Ordu Komutanlığı yaptı. Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtaran kuvvetlerin başındaydı. Filistin ve Suriye cephelerinde görev aldı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Sevr Anlaşması hükümlerine dayanılarak ülkenin yabancılar tarafından işgali üzerine, son Osmanlı padişahı Vahdettin Han tarafından Anadolu’ya gönderildi. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Türk milli mücadelesini başlattı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongrelerini topladı. 

Askerî görevlerinden istifa ederek, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis Başkanı seçildi. 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlık görevini üstlenerek, Anadolu’nun Yunan işgalinden kurtarılması için mücadele etti. Sakarya Meydan Savaşı’nı kazandı. 19 Eylül 1921’de Meclis tarafından kendisine Mareşal ve Gazi ünvanı verildi.

26 Ağustos 1922’de işgalci Yunan kuvvetlerine karşı Büyük Taarruz’u başlattı. Beş gün sonra 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanıldı. Lozan Barış Konferansı’ndan sonra, 11 Ağustos 1923’de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yeniden Başkan olarak seçildi. 9 Eylül 1923’de kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanlığı’na seçildi.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in ilan edildiği gün, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu. Dört dönem üst üste seçildi. 10 Kasım 1938 tarihinde öldü.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , ,

Füreya Koral Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Seramik alanında bir eserin kime ait olduğunu, bir dizide hangi oyuncunun oynadığını söylediğiniz kadar kolay söyleyebilir misiniz? Tabii seramikle ilgileniyorsanız başka.

Bugün, bir Cumhuriyet kadını olarak kalbinin ve becerilerinin izinden giden Füreya Koral’ın doğum günü. Toplum yararına bir şeyler yapma isteğinin cevabını bulması yıllar sürmüş ve ölümcül bir hastalıktan geçmeye mal olmuş. Sonunda da adını sadece ülkesine değil, tüm dünyaya duyurmuş. Tıpkı Atatürk’ün ondan beklediği gibi çok çalışmış ve memleketine faydalı olmuş.

Onu okudukça ve tanıdıkça daha da bağlanmak istiyor insan yeteneklerine. Füreya Koral, kaybettiği çocuklarının acısını dindirmenin yolunu buldu belki de. Belki daha  çok annenin çocuğuna yardımcı olmanın bir yolunu buldu; ona sanatını öğretti.

İyi ki doğdun ve kendi ruhunun izini sürdün Füreya Koral…

Dilerim doğru yoldan sapmadan biz de bunu başarırız…

(Şakir Paşa Konağı)

Çocukluğu

Füreya, 12 Haziran 1910, Büyükada bulunan Şakir Paşa Konağı’nda, Hakiye Hanım ve Emin Bey’in biricik kızı olarak dünyaya geldi. Hakiye Hanım, bir Osmanlı Paşası, Şakir Paşa’nın kızıydı. Emin Bey ise, Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Emin Koral Paşa idi.

Füreya, soylu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmişti. Bir konakta, hiçbir maddi sıkıntı çekmeden süreceği biri hayata açmıştı gözlerini; şanslıydı. Ne isterse istesin, ulaşabileceği mesafedeydi…

Şakir Paşa Konağı’nın küçük çocuğuydu Füreya. Bu konak, ailedeki her canı sanki kendisi doğurmuşçasına sahipleniyordu her bireyini Füreya’ya göre; yıllar sonra bu durumu böyle değerlendirecekti. O dönem bazı Osmanlı aileleri, sarayın baskısından kurtulmak için Büyükada’ya yerleşiyordu. Füreya’nın ailesi de adaya böyle yerleşmişti. Yakın akrabalar bir arada, bu yeşillikler içindeki konakta koşturarak büyüdü Füreya…

(Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrelnissa Zeid, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral ve Füreya)

Üç katlı, görkemli bu konak, bir camii ve kilisenin ortasındaydı. Yani her iki kültürden de kazanımlar edinerek büyüdü Füreya. Bir gün seramiğe gönül verip kendini sanata adadığında bunu daha iyi anlayacaktı. Füreya, kendi deyimiyle, “Osmanlı laleleri, karanfilleri ve söğütlerinin, Kütahya yeşilinin, kiremit kırmızısının, hele de Akdeniz turkuazının tutsağı” idi. Tüm ailenin yaşam tarzı ve sanata bakışı, bu konaktaki yaşam ile şekillenmişti…

Boşuna değildi sanata düşkünlüğü; ailede o kadar çok sanatçı vardı ki. Üstelik ünlülerdi de. Büyükbabası, tarih yazarı ve ödüllü bir fotoğrafçı olmasının yanında aynı zamanda çini ve sermaikle de ilgiliydi. Seramiğe ilgisi belli ki ondan genlerine kodlanacaktı. Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı da Füreya’nın dayısıydı. Gravür sanatçısı Aliye Berger, aktris Şirin Devrim, ressam Fahrünissa Zeid gibi birçok isimle aynı gendendi…

Eğitim hayatı

Özel dil dersleri, sanat dersleri derken, Füreya bir küçük hanımefendi olmuş; gönlünü sanata kaptıran bir hanımefendiye dönüşmeye hazırlanıyordu.

Bir kaza sonunda Şakir Paşa’yı kaybettiler. Tam bu sırada I. Dünya Savaşı da patlak vermişti. Tüm ülkenin huzursuzluğu, elbette konakta da hakimdi. Şakir Paşa’nın ailesi, böyle bir dönemden sanatla geçti. Sanatla yeniden doğdular.

Bir porselen bebek edasında pamuklara sarmalanıp büyütülen Füreya, birçok konuda özel öğretmenlerden dersler almaya başlamıştı. Eğitim, bu aile için her şeyden önemliydi. 1927’de, ailesinin gözbebeği güzel bir genç kız olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi’nden mezun oldu.

Hemen ardından ailecek kararı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde karar kıldılar. Bu dönemdeki en büyük tutkusu da keman çalmaktı. Hemen keman dersleri başladı. Özel dersini daha sonra teyzesi Aliye Hanım ile evlenecek olan Macar Prof. Charles Berger’den alıyordu. İyiden iyiye keman çalmaya başlamıştı Füreya. Bu güzel eller kemana yatkındı; ancak şimdilik. Bu eller bir gün seramiklere adeta can vereceğinden habersiz, bugün keman çalıyordu. Bir dönem müzik eleştirileri ve çevirileri yaptı.

Prof. Berger, Füreya’ya sanatta mükemmeliyeti, ödün vermemeyi öğretmişti. Dürüst  olmak, namuslu kalmak sanat için önemliydi.

Atatürk’ün anı defterine yazdıkları

İlk gençlik zamanları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçiyordu. Atatürk ve Latife Hanım’ın evine yaptıkları ziyaret sırasında Füreya, gencecik bir kızdı. Onlara kemanıyla konçerto çaldı. Sadece elleri değil, heyecandan tüm bedeni titriyordu.  Tek solukta çaldığı konçertonun ardından anı defterini Atatürk’e uzatarak ondan bir şeyler yazmasını rica etti.

Şöyle yazmıştı Atatürk, Füreya’nın anı defterine:
“Füreya hanım görüyorum ki, siz çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve bir şeyler vermelisiniz memlekete” (M. Kemal Atatürk)

Füreya, defterinde yazılı bu övgü dolu sözlerden sonra tüm ömrü boyunca ne yapması gerektiğini aramaya başladığı, o ilk lezzetli anı yaşıyordu. Atatürk, onu beğenmekle kalmamış; ona güvenmişti de…

Genç ve zor zamanlar

“Ama mantık ne zaman sevginin eseri olmamış ki?” diye soruyordu Füreya romanında Ayşe Kulin…

Böylesine görkemli başlıyor diye böyle gitmeyecekti ya! Hem parıltılar sonsuza dek sürerse de insan mutlu olamazdı. Acıyı tatmadan, mutlu anların kıymeti bilinmezdi elbet. Füreya’nın da acıları oldu; boyunu aşan, büyük acıları…

İlk evliliğini bir çiftlik ağasıyla yaptığında henüz gencecikti. Bu evlilik 2 yıl sürdü. Füreya, bu 2 yılda, 2 kez bebeğini kaybetti. Tarifsiz acılar yaşıyordu…

Biten evliliğinin üzerine baba evine dönen Füreya, dipsiz bir kuyuya düştüğünü hissediyordu. Evlilik denen karar onu bir kuyuya itmiş ve hayatında kocaman acı dolu bir boşluk bırakmıştı.

Ama bu boşlukta daha fazla debelenemezdi. O, bir Cumhuriyet kadınıydı. Sanatla ilgiliydi, birkaç dil biliyordu; işe yarayacağı çok şey yapabilirdi. Ama bir yandan da yerini dolduramadığı bir boşluk vardı içinde; içini yakıp kavurmadığı tek bir saniye bile yoktu: Evlat acısı!

Bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken, evlat acısı kısmını yeğeni Sara ile dindirmeyi denedi. Sara, ona çok iyi gelmişti. Sanattan arta kalan tüm zamanlarını ona adadı. Onu daha sonra resmen nüfusuna da geçirecekti. Hatta onun çocukları Sera ve Mehmet’e de zamanı geldiğinde gözü gibi bakacak; anne olamayışının kanayan yarasını böyle hafifletecekti…

Büyük acıların üstüne ikinci evlilik

Füreya, ikinci evliliğini, 1935’teMilletvekili Kılıç Ali ile yaptı. Kılıç Ali, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biriydi.

Bu evlilik ile Füreya, Atatürk’e daha yakın olmaya başlamıştı. 3 sene sonra onu kaybedene kadar hep bir arada olmaya devam ettiler. Sonra da İstanbul’a taşınacaklardı. Bir yandan da anı defterine yazdığı cümleleri düşünüyordu. Sorumluluklarının bilincindeydi. Ancak henüz doğru adımın ne olduğunu kestiremiyordu. Daha zamanı vardı demek…

Bu arada bu evlilik ona iyi gelmişti. Bir sonu vardı; ama onun da zamanı vardı. Füreya, eşinin oğlu Altemur’a iyi bir anne olmuştu. Özellikle kültürlü ve sanatkâr ruhlu bir çocuk olması için çabalıyordu…

Hayatının amacına veremle kavuştu

Bazen kötü olaylar, bize iyi olanı sunmak ve onun değerini bilmemizin istenildiğini göstermek için başımıza gelir.

Füreya’nın hayatında iyiye vesile olacak o olay ise bir hastalıktı. Füreya verem olduğunu öğrendiğinde 37 yaşındaydı ve eşi, onu çoktan tedavisi için İsviçre’ye göndermişti. Burada 2 sene kaldı ve kesinlikle kolay zamanlar değildi.

Hayatta ne yapmak istediğini hala bulamamış olmanın ıstırabını yaşarken, şimdi de hastanedeydi ve ona göre bu hiç adil değildi. Bir gün Aliye Teyzesi ona oyalanması için plastik hamurlar getirdi. Burada o kadar sıkılıyor ve sıkıldıkça düşünüp o kadar kısır döngüye giriyordu ki, bu plastik hamurları reddedemedi. Hamura ilk dokunduğunda, hayatını başarı ateşine verecek o, ilk kıvılcımdan habersizdi.

Çok geçmeden içinde onu dürtüp duran, uyanmak isteyen tutkunun ne olduğunu bulmuştu. Füreya hemen resim, yontu, seramik dersleri almaya başladı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, bilgiyle dolup taşmak istiyordu. Derslerden sonra seramik üzerine kitaplar aldırttı. Artık onu mutlu eden şeyin farkındaydı ve bu mutluluğu herkesle paylaşmalıydı…

Peşini bir ömür bırakmayacaktı. Bu sanatoryum ona sadece sağlığını değil, hayatının mesleğini de kazandırdı. Türk seramikçiliği de Füreya’ya kavuşuyordu…

Füreya Paris’te

Artık sağlıklıydı ve seramikle ilgili bilgilere açtı; eserler de vermek istiyordu. Ancak bir pürüz vardı: o zamanlar ülkede seramik sanat olarak değerlendirilmiyordu. Füreya da seramiğe değer verilen bir yere gitmeliydi; Paris’e…

Ünlü seramik sanatçılarından Fransız Serre sayesinde Paris’te bir atölye bulmuştu. Burada çamurlu elleriyle kendini ne çok seviyordu. Füreya istiyordu ki, onun yaptığı çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Çiniden bir evin ihtiyacı olan her şeyi yapsın. Zengin, fakir her insan, dünyanın neresinde olursa olsun, onun ürettiği ürünleri kullansın. O sanatını bir müzeye hapsetmek değil, insanların hayatlarında yaşatmak istiyordu…

Aşkla yürüttüğü bu yoğun çalışma elbet ona başarı olarak döndü. Bakış açısı mükemmeldi. Doğu Batı kültürünü sentezlemede mükemmeldi. Belki kendisinin bu durumu keşfetmesi yıllarını almıştı; ama Füreya, seramik sanatı için dünyaya gelmişti. 1951’de, Paris’te, ilk kişisel üç boyutlu resim sergisini açtığında eleştirmenler, aynen böyle düşünüyordu.

Aynı yıl İstanbul’a döndü ve ilk sanat galerisi Maya Sanat Galerisi’nde ikinci kişisel sergisini açtı. Bu Türkiye’nin gördüğü ilk seramik sergisiydi ve bunu başaran bir kadındı. Sanatla harmanlanmış, sanata karışmış bir kadın…

Bu sergileri devam ettirdi ve Füreya, Türkiye ve yurt dışında toplamda 32 sergi açtı. Yaşadığı dönem için mükemmel bir rakamdı…

Türkiye’deki ilk seramik atölyesi

Her şey çok hızlı ilerliyordu. yıllarca yapmak için düşündüğü şeyi bulmuştu ve hızını alamıyordu. 1951 yılına ne çok şey sığdırdı. Evinde, iki küçük bölmeden oluşan Türkiye’nin ilk seramik atölyesini kurdu. Durmadan üretiyor ve öğretiyordu. Alev Ebüzziva, Bingül Başarır gibi özel isimleri, bu atölyede yetiştirdi.

Bu sırada hastalığı tekrar nüksetti ve riski çok yüksek bir ameliyata girdi. Tüm o büyük risklere rağmen hayattan bir şans daha kazanmıştı ve bu sefer daha çok üretmeliydi. Daha rahat nefes alıyordu ve aldığı her güzel nefesin de hakkını vermek istiyordu.

Seramiğe daha fazla sarılmalıydı; buna yürekten inanıyordu. Artık sadece seramik için yaşıyor gibiydi. Öyle ki, yatağını bile seramik fırının yanına taşımıştı…

Başka iklimlerde seramik sanatı

Kimisi dünyayı bisikletle gezeceğini hayal eder; kimisi bunu gerçekten yapar. Füreya’nın hayalinde bisiklet gibi seni bir yerden başka yere fiziksel olarak götürme yetisi olan bir araç yoktu belki; ama o, seramiğe kattığı ruhla her yerde hissediyordu.

İlk kazanımlarından sonra seramiği başka iklimlere taşımaya başladı. Ahmet Hamdi Tanpınar böyle tanımlamıştı Füreya’nın seramik aşkını; başka iklimlere taşımak…

Füreya, ilk çalışmalarında Mevlevi dervişlere, seyyahlara uzanmıştı. Daha sonra Hitit motifleri işlemeye koyuldu. Sınır tanımıyordu. Kim olduğunu ve ne istediğini biliyordu artık ve bunun için çok çalışmalıydı. Kazandığı bir burs ile Güney Amerika’ya gitti. Burada Aztek ve Maya kültürünü inceleme fırsatı da buldu. Döner dönmez eserlerinde bu incelemelerin de sonucu doğacaktı.

Tutkulu seramik çalışmalardan sonra

Her güzel şey, başka bir şeyi insanın hayatından götürmek zorunda mıydı? Çok sevdiğimiz doğrularımız, yanında bir başka doğruyu da barındıramaz mıydı?

Füreya’nın eşi, Atatürk’ün ölümünden sonra içine kapandı. Tam bu sırada Füreya da seramiğe olan yatkınlığını ve onu ne çok seveceğini keşfetmişti. Bu keşif zamanla bağlılığı ve  eşinin rahatsızlık duyacağı çevreyi de getirmişti.

Bir gün eşi, Füreya’ya sordu: “Ben mi seramik mi?”

Nedense Kılıç Ali’nin, akşam yemeğinde lokmasını ağzına götürürken vazgeçip, çatalını tabağına bırakıp sessizliğini bozduğunu ve bu soruyu sorduğunu hayal ettim… Cevabı ise yıllardır kimliğini arayıp bulan karısı Füreya’dan kararlı bir şekilde geldi: “Seramik!”

Ayrıldılar. Füreya, artık tek aşkı, sanatıyla tutku dolu bir beraberlik yaşayacaktı…

Eserleri ve ödülleri

Füraye için seramik kendini ifade etmek demekti. Siz baktığınızda sıradan bir süs eşyası ya da görkemli bir sanat eseri görebilirdiniz; ama onun dünyasındaki karşılığı her şeye bedeldi.

Zamanla etrafımızda gördüğümüz birçok yapıda da onun izleri oluşmaya başladı. Örneğin, İstanbul Marmara Oteli’nin lobisindeki duvar panosunu 1960’ta yapmıştı. Ankara Ulus Çarşısı’ndaki duvar panolarını 1962’de, İstanbul Divan Otel’deki duvar panosunu ise, 1969’da…

Bunlar sadece yüzlerce binlerce eseri arasında birkaç örnekti. Bir de sanatı için Türkiye’de ve yurt dışında aldığı ödüller vardı. Fransa’da düzenlenen Cannes Uluslararası Sergisi’nde Gümüş Madalya; Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Prag Uluslararası Sergisi’nde Altın Madalya; İstanbul Uluslararası Seramik Sergisi’nde Gümüş Madalya aldı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Ödülü, Wahington Smitjsonian Enstitüsü Ödülü gibi birçok ödüle layık görüldü…

Füreya Koral öldü

“Türk sanatının bütün bir köşesini dolduran büyük ve feyizli bir mevsime benzer. Yeri belki de hiç doldurulmayacak kadar özel bir mevsimdir Füreya” diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar.

Son eserinde, insanlığın yalnız kalmışlığını ve dejenere olmuş halini, içi boş, gözlerinde ve vücudunda açılmış derin boşluklarla anlatıyordu Füreya. 85 yaşındaydı.

Yaşlanmıştı; ancak gururlu bir yaşlıydı. Biliyordu ki, yetiştirdiği her bir Füreya, yeryüzünde yaşamaya devam edecekti. Kuşkusuz bunun rahatlığıyla, Füreya Koral, 1997’nin bir yaz gününde, (26 Ağustos), hayata gözlerini kapadı. Muhtemelen üzüldüğü tek şey bir daha seramik yapamayacak oluşuydu. Ama eminim, seramik de en az onun kadar üzgündü. Böylesine tutku duyduğunuz şey cansız bir nesneyse bile, insan buna inanmak istiyor.

Füreya, şu anda, Şakir Paşa’nın Büyükada’da yaptırdığı Müslüman Mezarlığı’ndaki aile kabristanında, umarım huzurla uyuyor. Tutkularının peşinden koşmak uğruna yalnızlığı göze aldı diye düşünürken çoğalarak büyüyen, yücelen, bir sanatsever Füreya Koral geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş
[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Sabiha Gökçen Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Bugüne en çok yakışacak isimlerden biri de kuşkusuz Sabiha Gökçen.

Bazen kalbimizin kuzeyini çocuk yaşta bulmaya mecbur oluruz ve hayat da bize karşı hamlesini yapar. Ne mutlu ona ki, Sabiha, kendi şansını kendisi yaratabilmiş; Atatürk’ün karşısına çıkıp hayallerinden bahsedebilmişti. Bundan sonrası iki kalbin doğru yerde duruşu ve ortak istekleriyle ilgiliydi işte…

O gün bir kadın doğdu yeryüzüne; adı Sabiha Gökçen oldu. Çok güzel işler başaracak, birçok ilke imza atacaktı…

Günümüz kutlu olsun diye…

Sevgimle…

(Atatürk’ün manevi kızları (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra)

Çocukluğu

Sabiha, 22 Mart 1913’te Bursa’da, Hayriye Hanım ve Bursa Vilayet Başkatibi Hafız Mustafa İzzet Bey’in kızı olarak dünyaya geldi.  Öncesinde Edirne Defterdarı olan Hafız Mustafa İzzet Bey, “Jön Türk” olduğu gerekçesiyle Bursa’ya sürülmüştü. Sabiha’nın hayatı bu şehirde başlamıştı ve burada şekillenecekti.

Hayatı aslında anne ve babasını kaybettiği zaman başladı. Onlar Sabiha daha çok küçükken ölmüştü. Sabiha’nın bakımını da abisi Neşet üstlendi.

Her insanın hayatında bir köşe başı dönüşü vardı; keskin ve baş döndüren dönüşler. Sabiha’nın köşe başından dönüşü 1925’te, henüz 12 yaşındayken gerçekleşti. Atatürk ile tanışmıştı.

Mustafa Kemal Atatürk, 1925’te Bursa ziyareti sırasında Hünkar Köşkü’nde kalıyordu ve bu köşk Sabiha’nın yaşadığı eve çok yakındı. Ne yaptı etti, sonunda Atatürk’e ulaştı ve okumayı e kadar çok istediğini iletti. Çakmak çakmak gözleri, Ata’nın gözlerinde parladı. Hayat şimdi yeniden başlıyordu. Atatürk, abisinden izin aldı ve Sabiha’yı evlat edinerek Ankara’ya götürdü. Anne ve babasını kaybettiğinde yaşadığı yıkım, Türkiye’nin Atatürk’ünde onarım bulacaktı…

Eğitim hayatı

Sabiha, belki de hayatının en güzel zamanlarını yaşıyordu manevi babasının yanında. Önce Çankaya İlkokulu’yla gerçekleşti okuma hayali. Ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitimine devam etti.

Son derece başarılı bir öğrencilik sürdürürken rahatsızlandı ve öğrenimini yarıda bıraktı. Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü.

Bir yandan da yeni bir dil öğrenmek için çaba sarf ediyordu. Fransızcasını geliştirmek için bir süre Paris’te yaşadı. Bu cesaret yüklü uçarı hallerinin bir gün meslek seçiminde de onu etkileyeceğinden henüz habersizdi…

Havacılık alanında kariyer

Atatürk, 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu üzerine, Sabiha’ya Gökçen soyadını verdi. Sabiha Gökçen, bir yıl sonra havalarda süzülmeye merak salacaktı…

1935 yılıydı. Türkkuşu’nun açılış töreninde planör gösterileri düzenlenmişti. Sabiha, işte o anda, oracıkta havacılığın tutkusuna kapıldı. Heyecanı Mustafa Kemal’i de etkilemiş olacak ki, kızına destek verdi. Sabiha, 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na kaydoldu. Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini aldı.

Kendisiyle gurur duyuyordu Sabiha, çok mutluydu. Çok mutlu ve başarılı! Öyle ki, 7 erkek öğrenciyle birlikte altı aylık yüksek planörcülük eğitimi için Kırım’a gönderildi. Eğitimini burada, “Koktebel Yüksek Planör Okulu”nda tamamladı.

Hâlâ ne çok hayali ve planları vardı. Şimdi hedefinde Moskova’da motorlu uçak okuluna gitmek vardı. Ancak bu sırada manevi kız kardeşi Zehra’nın ölümü ile sarsıldı. Planını bozdu ve ülkesine döndü.

Hayata küsmüştü Sabiha. Bir süre dünyayla bağını kopardı. Onu içine düştüğü girdaptan çıkaracak bir tek isim vardı; Mustafa Kemal. Manevi babasının ısrarları ile kendini toparladı ve yeniden çalışmaya başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı.

25 Şubat 1936’da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı.

Atatürk kızı ile gurur duyuyordu. Eğitimi boyunca gösterdiği gayret ve edindiği başarılardan dolayı hissettiği mutluluğu Sabiha’ya şöyle aktarmıştı: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin”.

Atatürk, kızı üzerinde kararını vermişti. Ancak o yıllarda kızlar askerî okullara alınmıyordu. Bu sebepten ona özel bir üniforma hazırlandı ve Eskişehir Uçuş Okulu’nda 1936 – 1937 döneminde 11 aylık özel bir eğitim aldı. Bu eğitim sırasında ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç da yanındaydı. Brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev aldı. Bu sırada Trakya ve Ege manevralarına da katıldı.

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu

1937’de Tunceli’de bir ayaklanma çıktı. Bu ayaklanmayı bastırmak için de Dersim Harekatı başlatıldı. İşte bu harekatın hava saldırısı safhasında yer alan Sabiha, dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmuştu.

Bu harekatta kadının şans verildiğinde neler yapabileceğini kanıtlamıştı Sabiha. Önce kendine, sonra babasına ve sonra tüm dünyaya. Başarısı ödülsüz de bırakılmadı. Harekatta göstermiş olduğu üstün başarı sebebiyle, kendisine, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın da katılımıyla “Türk Hava Kurumu Murassa Madalyası” (iftihar) takdim edildi. 30 Ağustos 1937’de askerî uçuş brövesi aldı.

Harekatın sonucunda çok insan öldürülmüştü. Bu da acı bir gerçekti. Sabiha Gökçen, yıllar sonra 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği röportajda savaşın ortasında yaptıklarını şöyle açıklayacaktı: “Canlı ne görürseniz ateş edin! emirini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk”.

Atatürk’ün emri ile Hatay sınırında

Sabiha Gökçen, artık bir savaş pilotuydu. 1937’de, Fransa’nın Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yönündeki haberler Ankara’ya kadar ulaşmıştı. Her devlet adamının yüzünde sert ifadeler uyandıran bu haber karşısında Atatürk’ün emriyle Sabiha Gökçen bir kez daha üniformasını giydi.

Sabiha, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve kararlı bir şekilde “Hatay’ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız” dedi. Yaşanan bu olayın ardından yine Atatürk’ün emriyle Sabiha tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Yasa gereği bir gün hapis dahi yattı.

Atatürk’ün planı tutmuştu. Sabiha Gökçen’in kararlı duruşu ile Fransızlara gözdağı verilmişti…

Göklerin kızı: Sabiha Gökçen

Ankara’da bulunan Balkan Paktı heyeti üyeleri, Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra, kendisini uçakla başkentlerine davet etti. Bu davet üzerine Sabiha Gökçen, 1938’de uçağıyla beş günlük bir Balkan Turu’na çıktı. Atatürk’ün özel arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi.

Vultee tipği bir uçakla İstanbul’dan Atina’ya, ardından Sofya ve Belgrad’a ulaştı. Bu tur sırasında Sabiha Gökçen’e Yugoslav Genelkurmay Başkanı “Beyaz Kartal” nişanı verdi.

Özel istek üzerine Bükreş’te bir de gösteri uçuşu yaptı ve 22 Haziran’da turunun 6. Gününde İstanbul’a indi. Bu tur, basında büyük yer edindi. Her yerde Sabiha Gökçen’den “Göklerin Kızı” diye bahsediliyordu. Bu kez ünü tamamen dünyaya ulaşmıştı işte.

Atatürk’ün ölümünün ardından

10 Kasım 1938’de, tüm Türkiye’yi yasa boğan o haber alındı; Atatürk ölmüştü. Dünyada dahi yas oluşturacak bu haber, elbette en çok kızını üzmüştü.

Manevi babasının ölümünün ardından hayatını yeniden düzenlemeye koyulmalıydı. İlk iş kadınların orduda görev yapmasına ilişkin bir yasa çıkmadığından ordudan ayrıldı. Türkkuşu Uçuş Okulu’na başöğretmen tayin edilmişti. Kendisi gibi cevval pilotlar yetiştirmenin gayretine düştü. Bu görevi 1955’e kadar sürdürdü. Bu süreçte Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu’nun da üyesiydi. Tüm hayatı boyunca 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu.

Sabiha Gökçen evlendi

Sabiha, Hava Okulu’nda Askerî Coğrafya ve Topoğrafya Öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile 1940’ta evlendi. Kocasına kendi soyadını vermişti.

Ancak evlilikleri sadece 3 yıl sürecekti. Sabiha, kocasını 12 Ocak 1943’te kaybetti.

Gururlu son uçuş

Sabiha Gökçen, 1953 ve 1959’da, ABD’ye davet edildi. Türk toplumu ve özellikle de Türk kadının tanıtmak için büyük bir Amerika turu düzenledi. Kadınları temsil eden tüm başarılarının izlerini alnında gururla taşıdı.

1996’da, 83 yaşındayken Fransız Pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağı ile uçtu. Bu onun son uçuşuydu. 1996’da havacılık kariyerinde en büyük ödülü aldı. Amerikan Hava Kurmay Koleji’nin mezuniyet töreninde düzenlenen “Kartallar Toplantısı”nda onur konuğu olarak katıldı. Maxwell Hava Üssü’nde “Dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri” seçilmişti. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı olmanın gururunu da yaşamıştı.

Sabiha Gökçen öldü

Sabiha, 3 Mart 2001’de, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde genel rahatsızlıkları sebebiyle tedavi görmeye başlamıştı. Bir ay kadar süren tedavinin ardından, midesinde kanama ve beyninde pıhtı oluşumu görüldü. 22 Mart 2001, saat 08.15’te kalp ve solunum durması sonucunda hayata gözlerini kapadı.

Kadının elinin hamuru ile hiçbir işe karışmaması savının hep gözde olduğu şu dünyada Sabiha Gökçen, kocaman kalbinde biriktirdiği cesareti ile şu hayatta bir savaş pilotu olarak yer aldı. Kimselerin cesaret edemediğine yeltenmiş, susup kabullenmesi gereken ne varsa püskürmüştü. Belki bunun için bazen çok acımasız olduğu zamanlardan da geçti. Ancak bu hayatta kalıcı izler bıraktığı da bir gerçekti…

Gökyüzünde ruhunun kanatları ile uçan, manevi babasını da kalbini de gururlandıran bir Sabiha Gökçen geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,