Etiket: baba

Baba Gündüz (Gündüz Kılıç) Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Gündüz Kılıç (Baba Gündüz), futbolcu, futbol adamı (İstanbul 1919 – İstanbul 1989).

Atatürk’ün silah arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğludur. Futbola, Galatasaray Lisesi’nde okurken başladı, Galatasaray Kulübü’nde yetişip parladı. Ankara Demirspor’da oynadığı bir mevsim dışında, 1935’ten 1952’ye kadar Galatasaray Takımı’nda santrfor olarak yer aldı. 11 kez milli formayı giydi, 5 kez kaptanlık yaptı. Futbolu bıraktıktan sonra Galatasaray Takımı’ nın başına teknik direktör olarak getirildi. Galatasaray’ın kazandığı 7 şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu.

Ayrıca Feriköy, Altay, Vefa, Beşiktaş takımlarını da çalıştırdı. 1 yıl Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevinde bulundu (1954). Türk futboluna “Baba Gündüz” unvanıyla büyük ün kazandı. Spor yazarlığı yaptı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Müslüm Gürses Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Değişimin ta kendisi olurken bile kendine özgü tavırlarından ödün vermeyen, hayat teknesinde acılarını büyük özenle yoğuran adam, Müslüm Gürses.

Ne olursa olsun kabul etmek gerek ki, evet o birçok acı yaşadı. Ailesi yönünden şansının olmadığı bir hayatı vardı. Eğitimi de olamadı. Ama Allah’ın ona verdiği yeteneklerini kullanmayı bildi ve kendi kaderini yine kendisi yazdı.

Adana’nın çay bahçelerinde başlayan sanat yolculuğunu mutlu bir evlilikle taçlandırarak genişletti. Karısının desteğiyle hep mutlu ve başarılı oldu. Çocukluk yıllarını yakalayamayız belki insanların. Ama belki de canı yanan insan onu mutlu edecek kişiyle tanıştığı gün doğar. Sonuçta önemli olan, aslında şu dünyada kaç mutlu gün geçirdiğimiz ve minnetimizi kimlere göstereceğimiz…

Çocukluğu

Müslüm, 7 Mayıs 1953’te Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi, Fıstıközü köyünde kerpiçten yapılma bir evde Emine Hanım ve Mehmet Bey’i oğlu olarak dünyaya geldiğinde babasının ona bıraktığı soyadı, Akbaş’tı; ancak o sanat hayatına başlarken Gürses soyadını kullanacaktı. Kendisinden  sonra Ahmet ve Zeyno adında iki kardeşi daha oldu. Babası evin geçimini rençperlik yaparak sağlıyordu.

Babası Mehmet Bey, bağlama çalar ve türkü söylerdi. Müzik kulağı ona babasından geçmişti. Müslüm 3 yaşına gelmişti ki, ailesi yoksulluk sebebiyle Adana’ya taşındı.

Adana’da onu şimdikinden de pek farklı bir hayat beklemiyordu aslında, ama kaderi de orada yazılacaktı. Adana’nın sıcak ikliminde bağrı yanık türküler söyleyecek ve bir gün hepimizin Müslüm Babası olacaktı.

Adana’da bir çocuk

Adana’ya geldiklerinde henüz bebek denilecek yaştaydı Müslüm. Sonra okul çağı geldi ve ilkokulu bitirdi. İşte “Eğitim hayatı” başlığı atamayışımın sebebi. Çünkü hepsi bu kadardı, sonrası yok.

Hatta onun çok zaman sonra bir röportajında söyleyeceği gibi, “İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım Halkevi’ne gidiyordu, ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum”

Onun hayatını özetleme şekli işte bu kardı. Aslında hayatı da işte bu kadardı. Yoksulluğun tanımıydı. Okula gidemedi. Terzi çıraklığı, kunduracılık derken çalıştı durdu. Bir yandan da bir çay bahçesinde şarkılar söylüyordu. Yıl, 1965’ti.

1967’de Adana Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen şarkı yarışması düzenliyordu. Müslüm de başvurusunu yaptı. Ancak babası bu yarışmaya katılmasını istemiyordu. Müslüm’ün ise vazgeçmeye niyeti yoktu. Bir destek göremeyeceğini anlamıştı; bitpazarından elbisesini aldı. Babası ise önüne engeller koymaya devam ediyordu. Yarışmadan önceki gece uyurken Müslüm’ün saçlarını kesti. Ama Müslüm yine de o gün yarışma için sahnedeydi ve birinci oldu; 14 yaşındaydı. Sesiyle tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Belki de asıl dikkat çeken sesindeki acıydı. Çünkü o zamanlarda da ülke olarak besin kaynağımız, katıksız acıydı…

Müslüm bir süre bu çay bahçesinde sahneye çıktı. Bir yandan da terzilik yapmaya devam ediyordu. Bir gün bir gazinonun assolisti Sadık Altınmeşe’nin hastalanması sebebiyle arkadaşı Mehmet’in vasıtasıyla onun yerine sahneye çıktı. Gösterdiği performansla seyircisini ayrı gazinonun sahibini ayrı etkilemişti. O gün geçici diye eline aldığı mikrofonu bir daha hiç bırakmayacaktı. Bu gazinoda şarkılar söylemeye devam etti ve dönen talihini şarkılar söyleyerek izledi.

İlk 45’likler

Müslüm, artık Çukurova Radyosu’nda sanatçıydı ve soyadı da işte bu zamanlar da Gürses olarak değişmişti.

1967’de o şarkı yarışmasındaki birinciliğinden sonra, Müslüm her Cumartesi canlı yayında türkülerini söyledi.

Dikkatleri çekmeye devam ediyordu. Böylece çok değil 1 yıl geçmişti ki, Müslüm’ün ilk 45’likleri çıkmaya başladı. İlk plağı Ömür Plak, Adana basımıyla “Emmioğlu  / Ovada Taşa Basma” adını taşıyordu. Bundan sonra 3 tane daha 45’lik çıkardı.

Müslüm Gürses’i yıkan iki ölüm

Müslüm, şöhret basamaklarını tırmanıyordu artık ve bu sırada ilk önce erkek kardeşinin ölüm haberi ile yıkıldı. Kardeşi öldürülmüştü. Bu olayın ağırlığını kaldıramayan Müslüm, evden uzaklaştı. Özellikle babasıyla görüşmeyi kesmişti.

Babasıyla bağlarını tamamen koparan ikinci ölüm ise annesinin ölümüydü. Ancak onu öldüren babasıydı. Babası hapse Müslüm de İstanbul’a gitti. Bu acı bir ömür içine çöreklenecek ve üzerine ekleneceklere zemin olacaktı.

Babası hapisten çıktıktan sonra Urfa’ya yerleşti. Kendi içinde oğluna hep bir sitem oldu. Birkaç kez kameralara konuşsa da bu aralarında yeniden bir bağ kurulmadı. Müslüm Gürses, sadece babasına son görevini yaptı ve cenazesinde taziyeleri kabul etti.

Müslüm Gürses İstanbul’da

Müslüm, söylediği türküler ve doldurduğu 45’liklerle İstanbul kapılarını açmıştı. Burada Sarıkaya Plak imzasıyla “Giyin Kuşan Selvi Boylum / Hayatımı Sen Mahvettin” ve “Gitme Gel Gel / Haram Aşk” şarkılarından iki tane daha 45’lik doldurdu.

1969’da ise, Palandöken firması ile “Sevda Yüklü Kervanlar  / Vurma Güzel Vurma” adlı 45’liği çıktı. Bu seferki diğerlerinden biraz daha farklıydı. Çünkü, bu 45’liği tam 300.000 adet satışıyla rekor kırdı. “Sevda Yüklü Kervanlar” çıkış şarkısıydı ve çok beğenilmişti.

Bir süre askerlik için plaklarına ara verdi. Ancak döner dönmez kaldığı yerden aynı şirketle çalışmaya devam etti. Müzik artık onun hayata tutunduğu en değerli varlığıydı.

Palandöken’den toplamda 13 tane 45’lik doldurdu. Daha sonra, Bestefon ile 4, Hülya Plak ile 15 ve Çın Çın Plak ile de 2 tane 45’lik daha doldurdu. Sanat yaşamına birçok şarkı ve plağı sığdırmıştı.

Hayat değiştiren kaza

Müslüm Gürses artık tanınan bir sanatçıydı. Çay bahçelerinde, gazinolarda şarkı söylemenin ötesine geçmiş, artık turnelere çıkıyor, başka başka şehirlerde sevenleriyle buluşuyordu.

1970’li yıllarda bir gün Anadolu turnesinden dönerken Tarsus – Adana yolunda şoförün uyuklaması sebebiyle kaza geçirdi. Arabaları paramparça olmuş, şoför de ölmüştü. Müslüm Gürses de öldü diye morga kaldırıldı. Ancak Müslüm Baba, burada gözlerini hayata yeniden açtı. Yaşadığının fark edilmesi ile hemen ameliyata alındı. Beynini koruyacak bir plaka takıldı.

Bu kaza Müslüm Baba’nın hayatını değiştirdi. Çünkü ameliyattan canlı çıkabilmişti, ama bundan sonra koku alamayacak, daha az işitecek ve seri bir şekilde konuşamayacaktı. Bundan sonra onu asla terk etmeyecek baş ağrıları ve çok dikkatli olması gereken bir hayatı olacaktı. Çünkü alacağı en ufak bir darbe de daha kör kalabilir, hatta ölebilirdi.

Müslüm Gürses sinemada

O dönemde şarkılı filmler olarak gördüğümüz bir film furyası vardı. İşte bu furyaya Müslüm Gürses 1979’da “İsyankar” filmi ile adım attı. Artık sinemaya da giriş yapmıştı öylece.

Müslüm Gürses bu filmlerde genel düşünce olarak alkolün sürüklediği bataklıkta gençleri ve onların acı dolu hayat hikayelerini konu alıyordu. Acı şarkılarından döküldüğü gibi filmlerinden de dökülüyordu. Ayrıca bunun yanında filmlerden dökülen bir de ironik replikler vardı: “Yumurtaya can veren Allah’ım yeşil bineri nasıl yarattın?” ya da benim favorim, “Adam öldürmeye hazırım, ama cinayet işleyemem”

Bütün bu acıdan ve ironiden geriye ise 38 sinema filmi kaldı.

Kariyerinin son dönemlerinde de birçoğu komedi türünde olan filmlerde konuk oyuncu olarak bulunacaktı…

Müslüm Gürses evlendi

Kazadan sonra arabesk olan şarkıları ve hayatı daha da acı yükledi Müslüm’ün. Öyle ki her şarkısı acının ve kederin dolu olduğu bir havuza en az üç kez batırıp çıkarılmış izlenimi taşıyordu. Kazadan sonra söylediği “Hasta Düştüm Allah’ım, Bu Kadar İşkence Günah, Yeter Tanrım Yeter” diye şarkı söylerken aslında içindekileri, yaşadıklarını anlatıyordu Müslüm Baba. Muhtemelen acılarda boğulmayı seven melankolik hayranları da onun acısına ortak olarak seviyordu onu.

Bir gün Malatya turnesine çıktı. Sinemadan beğenerek takip ettiği Muhterem Nur ile de bu turne sırasında tanıştı. Aşık olmuşlardı. Geçirdiği kaza nasıl bir talihsizlikse Muhterem Nur ile tanışması da yine bir dönüm noktasıydı. Ömürlük birlikteliklerini 1986’da evlilikle taçlandırdılar.

Muhterem Nur, Müslüm Gürses’in isteği üzerine sanat hayatını noktaladı ve o andan sonra da hep eşinin yanında oldu. Aldığı bu büyük destekle de Müslüm Gürses ömrünün sonuna kadar değerini bilerek yaşadı ve “Esrarlı Gözler” şarkısını biricik karısı için yazdı.

Tezlere konu olan hayranları

Bu kelimeler sadece bir başlıktan ibaret değil aslında. Çünkü gerçekte üzerine doktora tezleri yazılmış bir hayran kitlesi vardı Müslüm Gürses’in. Müslüm Babalarına sevgi ve bağlılıklarını sesini her duyduklarında, her konserine gidişlerinde bileklerine jilet kesikleri atarak gösteriyorlardı.

Müslüm Baba’yı sevmek ve onu anlamak herkesin yapabileceği bir şey değildi belli ki. İşte bu yüzden 2002’de Caner Işık ve Nuran Erol tarafından “Arabeskin Anlam Dünyası ve Müslüm Gürses Örneği” adlı bir kitap yazıldı. Müslüm Babayı sevmek, bir inanış gibiydi belki de, özen istiyordu…

Şarkıları umutsuzluğa sevk ediyor eleştirileri

Müslüm Gürses, şüphesiz ki bu ülkenin sahip olduğu değerlerden biriydi. Ancak elbette eleştirildiği noktalar da vardı. Üzerine tezler yazılan şu hayranlık konularından sonra bir de “Müslüm Gürses’in şarkıları insanları umutsuzluğa sevk ediyor” eleştirileri yapılıyordu. Bakış açısına göre değişirdi elbet. İnsanların hipnotize olmuş gibi bileklerini neden jilete yalattıklarını anlamayan bir kesim de vardı sonuçta. Nihayetinde o kesiklerden dağılan bütün kırmızı dumanlar da kuruyup gittiğinde geriye izleri kalıyordu.

Müslüm Gürses, bu eleştiriler bir olumlama ile cevap verdi: “Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş yarın yeniden doğar” ve bundan sonra da ekliyordu: “İnsanın hayatında neşenin yeri olduğu kadar hüznün de yeri olacaktır”


Aşk tesadüfleri sever

1999’da en son çalıştığı plak şirketi olan Elenor ile yollarını ayırmıştı. Bundan sonra “Gönül Teknem” adını verdiği albüm ile raflardaki yerini aldığında yıl 2006 olmuştu.

Kozmopolitik şehirler gibi bir kişilikti aslında Müslüm Gürses. Arabesk müzik ve yaşam tarzında kendini kısıtlamadı. 2006’da Pasaj Müzik etiketinde Murathan Mungan ile “Aşk Tesadüfleri Sever” projesini hayata geçirdi. Bir arabesk müzik sanatçısından kesinlikle uzakta bir projeydi bu. Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı, “David Bowie, Garbage, Jane Birkin ve Leonard Cohen” gibi birçok müzisyenin bestelediği şarkıları bu proje kapsamında söyledi. Milenyumdan sonra yepyeni, çağa ayak uyduran ve yine kendini sevdirmeyi başaran bir Müslüm Gürses vardı.

Pop – Rock şarkıları yorumlayan Müslüm Gürses

Aşk Tesadüfleri Sever projesinden sonra 2009’da “Sandık” adını verdiği albümünü çıkardı ve yine bu albüm de çok ses getirdi.

2010’da ise son albümü “Yalan Dünya”yı sevenlerine sundu. Bu son albüm onun değişime açık olduğunun kanıtında uç noktaydı. Çünkü bu albümde “Teoman, Nilüfer, Tarkan, Şebnem Ferah, Kenan Doğulu” gibi Pop ve Rock dünyasından isimlerin şarkılarını kendine özgü bir yorumla söyledi.

O güne kadar onun arabesk tarzını beğenemeyen insanlar bile dönüp bu şarkılara bir şans verdi. Aslında işte bu yüzden Müslüm Gürses, gerçek bir değerdi.

Müslüm Gürses öldü

Müslüm Gürses, yaşadığı acılara inat aslında mutlu bir hayat sürüyordu. Benim fikrimce içindeki bütün acıyı şarkılarıyla atıyordu. E tabi almak isteyen de oradan parça parça paylaşıyordu.

Bu mutlu günler, 15 Kasım 2012’de Müslüm Baba’nın geçirdiği by-pass ameliyatı ile gölgelendi. Çünkü ameliyattan sonra kalp ve akciğer yetmezliği sebebiyle yoğun bakıma alındı ve solunum cihazına bağlandı. 4 ay boyunca tedavi gördüğü hastanede 4 Mart 2013’te hayata gözlerini kapadı.

Hayranlarına göre artık “7 Mayıs Dünya Müslümcüler Günü” diye bir gün var ve onu her doğum gününde bu şekilde anacaklar belliki…

Acılarıyla, öfkesiyle, mutlu aşkıyla bu dünyadan bir Müslüm Gürses geçti.

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cemal Süreya Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Küllerini aşktan doğurup savuran, aşka aşık, özgür ruhunu gökyüzünden dünyaya kolye yapmış şiirleriyle sallandıran adam, Cemal Süreya Seber.

O daha çocukluğundan başladı şiirlerine. Pek içli, duygu yüklüydü ve yeni şeyler öğrenmeye de açtı. Açlığını kalemiyle bastırdı. Çocukken kantinde yazılar yazmaya başlayan Cemal, gürültüyle şiirlerini yazmaya alışacak,  sonra da hep yazarken gürültü arayacaktı mesela.

Kumarla arası asla olmayan Cemal, yazar arkadaşlarıyla birleşip bir poker oynayamayacaktı.

Onun derdi günü sevgiyi kovalamak ve sevda üzerine sözler söylemekti çünkü. Bir aşık gibi aşık oldu hep. Her seferinde ilk kezmiş gibi. Bu yetti de arttı. Hissetti, yaşadı ve her bir duygusunu bize de aktardı.

Acaba biz de feyz alıp böylesine tutkulu sevebilir miyiz diye belki, kim bilir…

Sahi, sevebilir miyiz?

Çocukluğu

Cemal 1931’de Erzincan Pülümür’de Hüseyin Bey ve Gülbeyaz Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesinin ona verdiği asıl isim Cemalettin Seber’di. Zaza Alevi asıllıydı.

Çocukluğunu, 1938 Dersim İsyanı sonrasında babası Bilecik’e sürgün edilene kadar Erzincan’da geçirdi. Pülümür’den yola çıkan Seber ailesi artık Bilecik’te yaşayacaktı. Üstelik buradan başka bir şehre de gidişleri yasaktı.

Annesi Gülbeyaz Hanım tüm bu acıların içinde erken yenildi. Cemalettin de annesinin erken ölümü üzerine İstanbul’a gönderildi. Anne babadan ayrı bir çocukluk ve okul hayatı yaşayacaktı artık Cemalettin. ,

Eğitim hayatı

Cemalettin İstanbul’da ilkokul eğitimine başladı. Daha ilkokul sıralarındayken bir dergi çıkarmaya karar verdi. Şairlik duygusu daha ana kucağından üzerine yapışmış gibiydi, bu isteğe karşı duramıyordu. Çünkü ‘’kalbimin kuşu’’ diye adlandırdığı annesi, ona ’’Kerem ile Aslı’’yı anlattığında düşmüştü gönlüne şiir sevdası.

İşte şimdi de daha boyuna posuna bakmadan dergi çıkarmak istiyordu. Tek engeli de baskı malzemelerinin azlığı, var olanların da kalitesizliğiydi. Ama vazgeçmedi. Sıkı dost olduğu Altan Günalp ile beraber oturup el yazısı ile yazdılar, resimler çizdiler, çıkardılar dergilerini. En büyük destekçileri de Cemalettin’e hayran olan kızlardı…

Müthiş bir kitap kurduydu Cemalettin. Daha ilkokul 3. sınıftaydı ki, ‘’Suç ve Ceza’’ ile ‘’Karamazov Kardeşler’’i defalarca okumuştu.

1942’de Bilecik’e geri getirildi. Aynı dönemde babası tekrar evlenmişti. Bu evlilik Cemalettin için can sıkıcıydı. Kalbinin küçük kuşu ölen çocuk, şimdi de üvey annesi Esma’nın eline mahkum olmuştu. Esma Hanım kız kardeşleri ve Cemalettin’i sürekli dövüyordu. Hatta bir keresinde Cemalettin’i zehirlemeye bile kalkıştı. Cemalettin için hazırladığı yemeklere de cam kırıkları attığı biliniyordu.

Cemalettin ortaokulu burada okudu. Seniha Nemli ile bu sıralarda tanıştı. O an farkında değildi ama yıllar sonra Seniha, ilk eşi olacaktı.

Ortaokulda Cemalettin 100 metre koşu yarışına katıldı ve yarışmada birinci gelmişti. Hediyesi ise kalemdi ve bunun Cemalettin için anlamı büyüktü. Yazma sevdasına düşmüş küçük bir çocuğun ilk dolma kalemiydi bu çünkü ve dünyalara değerdi.

Bu yıllarda bir şey keşfetti Cemalettin. Tüm büyük yazarların üç tane adı vardı, kendisinin neden olmasındı. Keşfetmesiyle kararını vermesi de bir oldu. İlk adını Cemal olarak kısaltıp yanına da Süreyya’yı ekleyecek ve tam adı ‘’Cemal Süreyya Seber’’ olacaktı.

Ortaokuldan sonra Cemalettin babasına haber vermeden sınavlara girdi ve Haydar Paşa Lisesi’ne yatılı – burslu olarak kaydoldu. Cemalettin lisedeyken üvey anne kabusu da bitmişti. Esma Hanım yaşanan bir olaydan sonra evden ayrıldı. Babası da bir süre sonra tekrar evlendi. Ama bir önemi yoktu artık. Cemalettin yazdığı şiirlerin ve okuduklarının da etkisiyle büyüyordu.

Eğitim hayatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Maliye ve İktisat Bölümü’nde tamamladı. Üniversite hayatı ona Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Hasan Basri, Nihat Kemal Eren gibi isimlerle yakın arkadaşlıklar getirmişti.

Sezai Karakoç ile dostlukları tüm fikir ayrılıklarına rağmen daha da sağlam ilerleyecekti. Çünkü sevginin getirdiği dostluk da aşk da böyleydi işte.

Şimdi sormadan da duramıyorum; onlar fikirleri de zikirleri de ne olursa olsun çok iyi dost olmayı bilmişken, bugün onları okuyanlar neden iki kutba ayrılır?

Ya da insan sevmek söz konusuyken neden bir kutba çeker o güzel yüreğini?

İş hayatında Cemal Süreya

Üniversite mezuniyetinden sonra memuriyet hayatına başladı. Şiir hayatı ayrı bir köşedeydi hayatında ve ruhunda. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, Darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı’nda kültür danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu  üyeliği ve 25 yıldan fazla Türk Dil Kurulu üyeliği yaptı.

Bunlardan başka yazı hayatını da memuriyete taşıdı. Emekliliğinde yayınevlerinde danışmanlık ve ansiklopedilerde redaktörlükle çevirmenlik yaptı.

1960 Ağustos’unda çıkardığı Papirüs dergisini yalnızca 4 sayı yayınlayabildi. Pazar Postası, Aydınlık, Yeditepe, Oluşum, Politika gibi birçok yayın kuruluşunda şiir ve yazılarını yazdı.

Şiir hayatı

Şiire yüklediği duygu yüklü anlamla annesinin ona ‘’Kerem ile Aslı’’yı anlattığı zaman başlamış olsa da, fiziksel koşullar lise yıllarındaki aruz denemelerini gösteriyordu. İlk şiirine ‘’Şarkısı Beyaz’’ adını vermişti ve bu şiir 8 Ocak 1953’te ”Mülkiye” dergisinde yayınlanacaktı.

Üniversite yıllarında ise çeşitli takma adlar kullanarak muhtelif dergi ve gazetelerde yazılarını yayımladı.

1950’li yılların başında gelişme gösteren ‘’ikinci yeni hareketi’’ ne katıldı Cemal, ama tam olarak da bu akımla kesiştiremedi kalemini. O daha çok ‘’garip’’ akımının etkisinde gibiydi. Özgür olmalıydı o, Cemal Süreya olabilirdi işte o zaman. Kaleminin özgür olması demek, ruhunun da özgür olması demekti. İşte bu yüzden, Cemal Süreya, kendi özgürlük akımını yarattı. Bununla birlikte şiirde anlamsızlığı savunan görüşleri vardı. Şiir ona göre anlamsız cümlelerin duygular katılarak anlam yüklenmesiyle yazılıyordu.

Karşı çıktığı ne varsa, kalemini onunla besledi. Şiirlerinde erotizm tüm canlılığıyla insanın karşısına dikiliyordu, ama toplumun değerlerini de çiğneyip geçmiyordu. Şiir ona göre ‘’anayasaya aykırı’’ydı.  Hatta doğanın ahlakı kovduğu yerdeydi ve üstelik yasadışıydı.

Bu düşünceyi savunmasından sebep şiirleri hiçbir zaman hikaye barındırmadı. Bunun yerine özel imgelerin oluşturduğu bir söz sanatı açıklarında yüzüyordu.

1953’te ilk şiiri ‘’Şarkısı Beyaz’’ın yayınlanmasının ardından dergilerde karikatürleri de yayınlandı Cemal’in ve kendisini edebiyat dünyasına tanıtan şiirine de ‘’Gül’’ adını vermişti. 1955’te ise bugün onu anmamıza sebep olacak en güzel şiirini yazdı; adı, ‘’Üvercinka’’ydı ve ‘’Dalga, Güzelleme, Üçgenler, Cigarayı Denize Attım, Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm’’ gibi önemli eserleriyle birlikte dergilerde yayınlandı.

Üvercinka

Cemal Süreya biyografisi yazılır da bu şiir hiç atlanır mı?

‘’

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden

En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu  kesmemeye

Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız

Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun

Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez

Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor

Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

…’’

Ben küçük bir kısmını yazabildim. Ama lütfen siz tamamını okuyup kendinizi ödüllendirin.

Cemal Süreya evlendi

Cemal, henüz üniversitedeyken ortaokulda sınıf arkadaşı olan Seniha Nemli ile evlendi. Onlarınki bir nevi çocukluk aşkıydı. 1954’te mezun olmuştu. Ancak Seniha ile evlilikleri de bu süreçte çatırdamaya başladı. 1955’te Ayçe adının verdikleri bir kız çocukları oldu, ama o ilk çıt sesinden sonra evliliklerinin sonu aslında belliydi.

Ayçe’nin doğumundan sonra Cemal’in tayini Müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a çıktı. Evlilikleri bir süre daha devam etti ve sonra ayrıldılar.

Süreyya değil Süreya

Aslında küçük bir çocukken, adı henüz Cemalettin Seber o zamanlar, bir yazarın üç adı olması gerektiğini tespit edip adını Cemal Süreyya Seber olarak değiştirmişti adını.

Ancak iddiaya girmeyi çok seviyordu Cemal. Bir gün arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girdi. Kaybederse soyadındaki ‘’y’’ harflerinden birini sildirecekti. İddiayı kaybetti ve bize de onu Cemal ‘’Süreya’’ olarak tanımak düştü.

Bir harf sildirdiği soyadı, ilk kez 1956’da, ‘’Elma’’ şiirinin imzasında kayda geçmişti.

Cemal Süraya’nın babası öldü

1957’de Cemal’in babası Hüseyin Bey hayatını kaybetti. Elbette bugüne kadar yazdığım birçok biyografinin sahibinin de babası öldü. Ama bu başkaydı. Bu bir babanın ölümünün ardından o mükemmel şiiri yazan Cemal Süreya’nın babasıydı.

Cemal Süreya’yı babasının ölümü çok sarstı ve bütün duygusunu ‘’Sizin Hiç Babanız Öldü mü’’ şiirine akıttı.

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü, kör oldum

Yıkadılar, aldılar, götürdüler

Babamdan ummazdım bunu, kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim, lambanın biri söndü

Gözümün biri söndü, kör oldum

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak

Söylelemesine maviydi, kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına

Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm

Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü

Yüzümden ummazdım bunu, kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

Babasının ölümünün ardından Cemal kendini kalemine daha çok kaptırmıştı. Çok değil bu sarsıcı ölümün üzerinden bir yıl sonra, 1958’de, ”Üvercinka” adını verdiği ilk şiir kitabını çıkardı.

Kitap oldukça ilgi çekti ve 1959’da ‘’Yeditepe Şiir Armağanı’’nı kazandırdı Cemal Süreya’ya. Bu zaman zarfında ‘’Papirüs’’ dergisini de açtı.

Cemal Süreya tekrar evlendi

Cemal, 1967’de dönemin önemli dergilerinden ‘’Yelken’’de çalışan Zuhal Tekkanat ile evlendi. Bu evlilikten Memo Emrah adını verdikleri bir çocukları oldu.

Zuhal bir süre hasta yattı, büyü bir kalp rahatsızlığı vardı. Bu süreçte Cemal Süreya bir an olsun yanından ayrılmadı Zuhal’in. Her an aşkla baktı ona; mektuplar yazdı. Biriktirdiği mektupları daha sonra ‘’Onüç Günün Mektupları’’ adıyla kitaplaştırdı.

Ancak bir yandan da maddi sıkıntı yaşıyorlardı. Cemal memuriyete geri dönmüştü ve ataması da Ankara’ya yapıldı. Ancak Zuhal İstanbul’da kaldı. Bir süre ayrı yaşadılar ve sonunda Zuhal de eşinin yanına gitti.

Yeniden birlikte yaşamaya başlamışlardı ancak bir şeyler oluyordu. Neredeyse buna şiddetli geçimsizlik denebilirdi. Üstelik bir de üstüne her iki taraf da birbirini öldüresiye kıskanıyordu. Bu süreç fazla uzun yaşanamazdı. Sonunda ayrıldılar.

Cemal Süreya’nın hayatı kadınlar ve tutku üzerine kuruluydu adeta. O bekar bir adam olamazdı. Hayatının merkezine aşkı koymuştu bir kere…

1975’te, işte tam da bu sebepten, Cemal üçüncü kez evlendi. Güngör Demiray ile büyük bir aşk yaşadılar ve hemen üzerine evlendiler. Ancak büyük aşkın evliliği sadece bir yıl sürdü.

Bu ayrılık safhasını yaşarken bir ara ikinci eşi Zuhal’le bir kere daha denemek istediler, ancak yine ayrılıkla sonuçlandı.

En sonunda Cemal, bir kitap evinin de sahibi olan Birsen Sağnak ile evlendi. Birsen, hali hazırda 4 çocuğu olan bir kadındı. Toplumun sırtında kambur olarak göreceği bu durumu önemsememişti Cemal. Birsen öylesine şefkat dolu, merhametli bir kadındı ki, Cemal’in bütün çekilmez yanlarına yaklaşmayı iyi bilmişti. Ölene kadar yaşayacağı sol yanı, masumiyetle bulmuştu.

Cemal Süreya yargılandı

Son evliliğine kadar Cemal, birçok devlet kademesinde müfettişlik yaptıktan sonra 1982’de emekli oldu.

Ancak emeklilik ona pek yaramadı, çünkü emeklilik maaşı yetmiyordu. Şükürler olsun ki bu kez evliliğinde bir sorun yoktu. Birsen yuvasının rahatını çok iyi sağlıyordu. Ancak çalışmalıydı.

Bu sebeple bir bankada çalışmaya başladı. Ancak bir süre sonra banka iflas etti ve yargılananlar arasında Cemal Süreya da vardı. Neyse ki, davası beraat ile sonuçlanmıştı.

Büyük aşk, Tomris Uyar

Tomris Uyar’ı edebiyat dünyası gencecik yaşta tanıdı; deneme ve öykü yazarıydı. Gazeteci ve Şair Ülkü Tamer’in biricik karısıydı.

Tomris, Tamer ile evliyken Cemal Süreya’ya aşık oldu. Üstelik Cemal Süreya da evliydi. Birbirleri için eşlerinden boşandılar. Bugün bile edebiyat dünyası bu aşkın tanımını ‘’Türk edebiyatının en verimli aşkı’’ olarak yapar. Üç yılları birlikte geçti. Tomris, 4 evliliğin arasında yaşanmış büyük bir aşktı.

Gerçekten de verimliydi aşkları, çünkü, Cemal Süreya en içli aşk şiirlerini yazıyordu Tomris için.

En güzeli de kuşkusuz ‘’Sayım’’ dı:

Ay ışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni”

Bundan başka hep bir içli, bir acıklıydı Cemal Süreya’nın dizeleri. Adeta aşkı bir morfin gibi alıyordu vücuduna. Yoksa bir adam bir kadına şöyle diyebilir miydi?

Daha nen olayım isterdin

Onursuzunum senin!”

En verimli aşk onlarındı evet, ama Tomris’in hayranı çoktu. Bunlardan sadece üç tanesi şairdi: ”Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever”

Ancak sonradan Turgut Uyar’la evlendi Tomris ve onun çocuğunu doğurdu. Aşkları, hayranlıkları hakkında da asla konuşmadı. Hoş konuşmasa ne çıkar, Cemal Süraya’nın şiirlerinden aşk akıyordu. Edip Cansever de her sene Tomris’in doğum gününde manidar bir şiir yayınlamaktan geri durmuyordu. Her şey gün be gün ortadaydı işte.

Bir gün Cemal Süreya ile ilişkisi sorulduğunda şunları söyledi sadece Tomris: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”
Sadece bu aşkın ömrü üç yıllıktı ve tükenmişti. Geriye de güzel bir dostluk bırakmıştı.

Yine de aşktı bunun adı, geriye dostluk bırakabilirdi tabii, ama öfkesiz de olmazdı. Tomris, Cemal Süreya’nın büyük aşkıydı. Cemal’in kadınlara ve aslında aşka olan düşkünlüğü düşünülürse, bu aşkın haliyle kendisi kadar öfkesi de büyük olacaktı. Bir tartışmanın ardından tutkuyla yazdığı mektupları yırtıp attı. Bu mektuplardaki aşk da böylece onların arasında kaldı.

Aşk kendini her mekanda anımsatırdı. İşte bu yüzden Tomris’le gittiği hiçbir mekana bir daha uğramadı Cemal Süreya…

Bir küçük hikaye daha var aktarmak istediğim. Tomris yakınlarına anlatmış bir zamanlar bu Cemal Süreya anısı. Biz şimdi sosyal medyada görüyoruz sık sık, aşkın tanımı olarak:

Her akşam iş çıkışı hiçbir yere uğramadan eve koşarmış Cemal Süreya. Tomris bir gün, ‘’Biraz gez, dolaş; arkadaşlarınla buluş’’ demiş. Ertesi gün ve ondan sonraki günlerde geç gelmeye başlamış Cemal.

Ama bir akşam örtü silkelemek için cama çıkan Tomris, aşağıda bekleyen Cemal’i fark etmiş. Belli ki zamanını dolduruyormuş. Tomris Uyar bu durumun adını, ‘’Şahsiyet Rötarı’’ koymuş.

Özgür ruhlu şair, Cemal Süreya

Cemal Süreya ruhunu şiirlerinde okuyucusuyla samimiyetle paylaşan bir şairdi. Ancak bunun yanında nesriyle de edebiyatta adında söz ettirmeyi bilmişti.

Bir süre ‘’Politika’’ gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Bu yıllarda ‘’Şapkam Dolu Çiçeklerle’’ adını verdiği deneme kitabını yayımladı.

1977’de de ‘’Emeğin ve Emekçinin Tarihi’’ adlı eserini yayımladığında daha birçok eseriyle birlikte nesirdeki başarısını iyiden iyiye kanıtlamıştı.

‘’Aydınlık’’ gazetesinde de yazdı. 1884’te ‘’Sevda Sözleri’’ adını verdiği en güzel sözlerinden kitap yaptı ve aslında o gün kanıtladı ki, herkesin ‘’en güzel’’ yaptığı bir şeyler vardı. Kimi roman yazar, kimi çok iyi resim yapar, hatta kimi çok iyi küfür ederdi. İşte Cemal Süreya’nın da en güzel yaptığı iş, sevda sözleri söylemekti; şiirler yazmaktı.

Tüm bunların yanında, bir de çocuk yanını gösterdi Cemal Süreya; çocuk edebiyatı ile ayrı bir bağ kurdu. ‘’Çocukça’’ dergisinde ‘’Aritmetik Kuşlar Pekiyi’’ adını verdiği bir köşeden seslendi çocuklara. Bu işin de ustalıkla hakkını vermişti üstelik.

Futbol tutkunu Cemal Süreya

Cemal Süreya çok iyi bir şairdi ve kompozisyon konusunda da en az şiir konusunda olduğu kadar iyiydi. Üstelik bu çocuk yaşlarından beri böyleydi. Herkesin kompozisyon ödevine yetişmekten gocunmayacak kadar çok seviyordu kalemini konuşturmayı. Arası sayılarla hiç iyi olamadı ama. Saatin kaç olduğunu söyleyebildiğinde neredeyse ortaokula geçmişti.

Şiirle haşır neşirken bambaşka bir Cemal Süreya vardı. İşte bir de futbol vardı onu zevklendiren ve rahatlatan. Koyu bir Fenerbahçeli’ydi ve en sevdiği futbolcu da Lefter’di.  Bunun yanında Metin Oktay’ı büyük bir saygı ile seviyordu.

İki takım kurmuşlardı, maç bile yapıyorlardı. ‘’Edebiyatçılar’’, ”Tiyatrocular’’a karşı oluyordu ve her zaman da gol kralı Orhan Kemal’di.

Süreyya Kapınak’ın soyad sahibi, Cemal Süreya

Süreyya Kapınak soyadını değiştirmek istiyordu. Yemekli bir toplantıda şair ve yazar arkadaşlarına bu isteğini anlattı ve onlardan öneri bekledi.

Ancak hiçbir öneri aklına yatmamıştı, ta ki Cemal Süreya’nın önerisini duyana kadar. Cemal Süreya, ona soyadını ‘’Berfe’’ yapması fikrini sundu. Süreyya Kapınak ilk iş bu kelimenin anlamını sordu. Anlamını da öğrendiğinde artık kararını vermişti.

Berfe, Kürtçe’de ‘’kar’’ demekti. Cemal, bu sözcüğü bir gün Ahmed Arif’ten duymuştu. Ahmed Arif bir kızı olsa Berfe koyacaktı adını.

Belki  bir kız çocuğuna kısmet olamadı bu isim hayal edildiği gibi, ama ‘’Süreyya Berfe’’yi yeniden doğurmuştu adeta.

Cemal Süreya öldü

Her biyografide en üzücü başlığım bu olsa gerek. Adeta yıl be yıl birlikte yaşar gibi zaman tünelindeyim sanki ve sevdiğim insanlar bitiş noktasında bir kere daha benim şahitliğimde de ölüyor gibi. Bense uzaktan izliyorum bütün seramoniyi…

Öyle işte, hiç ölmemesi gereken isimlerden biri daha öldü.

Sigara alışkanlığından kurtulmuş olsa da, Cemal Sürey alkolü bir türlü bırakamamıştı. Ama asıl sorun bu değil, oğlu Memo idi.

Memo, günden güne daha bir fütursuz, daha bir savurgan oluyordu. Babasıyla sürekli büyük kavgalar ediyordu. Hatta babasının değerli kitaplarını çalıp sahaflara satıyordu. Cemal Süreya bu durumdan büyük ızdırap duyuyordu.

Memo bir kavgaları sırasında babasını ağır darp etti. Cemal Süreya hastaneye kaldırıldığında vücudunda çok fazla morlukları, yaraları vardı. Ama asıl yarası kalbindeydi ve üzüntüsü neredeyse fiziksel anlamda dahi görülecek kadar vücudundan taşıyordu.

Bu acı artık onu daha fazla yaşatamazdı.

Cemal Süreya, 9 Ocak 1990’da, huzursuz bir şekilde, öldü…

Bence Cemal Süreya, o anda hasretle beklediği kız çocuklarını düşündü. Olmasını çok istediği, ama olmayan iki kız çocuğunu; ‘’Kelime ve Elif’’i. Memo’nun içine bıraktığı acı, bu hasreti harlamış olmalıydı.

İnsan neye sahip olursa olsun, olamadıklarının hasretiyle yaşar ve ölür ya, ne bileyim öyle doğdu benim de içime birden işte. Ya da belki benim de içimi yaktı, Memo’nun yaptıkları.

Ama ne olursa olsun, bu dünyadan bir Cemal Süreya geçti.

Üstelik hayat gerçekten kısa ve kuşlar uçuyordu…

Üstelik boynuyla ve sayılı yerlerinden…

Tüm kara parçalarında…

Ve Afrika hariç olamazdı…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Elektriğe duyduğu müthiş tutku ile çağın ötesini gören mükemmel beyne sahip bilim adamı, Nikola Tesla’nın hayat hikayesidir.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Naim Süleymanoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Çocukluğunu geleceğinin başarılarına hibe etmek çok zor bir karar. İnsan aklı ermeye başladığında belki pişmanlıklara bile bürünebilir. Ama o sadece bunu içine ince bir sızı yapıp gözünü ulaşabileceği madalyalara dikti. Sonuçta herkesin vardı insanın içini burkacak bir hikâyesi; varsın onunki de böyle olsundu. Belki de alkışlarla avuttu kendini ya da ülkesinin gururu olmakla gururlandı da geçti sızısı.

Hem kocaman bir gerçek ortada duruyordu işte; o tarihe daha yaşarken geçmiş bir isimdi. Cep Herkülü’nü kimse unutmayacaktı…

Çocukluğu

Naim, 23 Ocak 1967’de Bulgaristan Kırcaali’de Ahatlı köyünde, Hatice Hanım ve Süleyman Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ona verdikleri isim “Naim Süleymanoğlu”ydu. Ancak daha sonra 1985’te Bulgaristan’da isim değişikliği uygulaması başladığında, artık “Naum Sulejmanow” olacaktı. Muharrem adında bir de kardeşi vardı.

Ailesi Ahatlı köyünden Mastanlı şehrine yerleşti; Naim 2 yaşındaydı. Süleyman Bey, Mastanlı – Kırcaali otobüs hattında şoförlük yapmaya başlamıştı.

Konuşmayı pek sevmeyen sakin bir çocuktu Naim. Yıllar sonra herkesin tanıdığı “Naim Süleymanoğlu” olduğunda da çocukluğunu hiç yaşayamadığını fark edecekti. Bir şampiyon olmanın bedeli vardı. Yaşıtlarının sokakta top koşturduğu, taştan topraktan oyunlar kurduğu zamanlarda o antrenmanlardaydı.

9 yaşındaydı haltere başladığında. O suskun çocuk yaşına, boyuna posuna bakmadan ağırlık kaldırmaya başlamıştı ve belki de yıllar sonra kendi ağırlığının çok çok üstünde ağırlık kaldırabileceğini bilmiyordu…

Haltere nasıl başladı

Naim 9 yaşındaydı ve okulda arkadaşlarının halter sporuna başladıklarını duydu. Bir arkadaşında gördüğünün içinde bir heyecan fırtınası kopardığı yaşlardı. Arkadaşları Naim’i antrenörle tanıştırdı. Naim, ortamı da antrenörü de sevmişti. Ayrıca yurtdışına gidileceğini de öğrenmişti. İçine yayılmış merak dalgasına karşı koyamadı ve gönlünü bu spora oracıkta kaptırdı. Artık spor yapacak, ülke ülke gezecek ve çok güçlü olacaktı; hayalini kurmaya başlamıştı bile.

Çok çalışıyordu tüm incelikleri öğrenmek için. Antrenmanlar, okul derken çocuk olduğunu unutmuştu. Hayat nedir, nasıl yaşanır, çalışmak nasıl olur çok erken öğreniyordu.

En Genç Dünya Rekortmeni

Naim çalışmalarının karşılığını çok erken yaşta alacaktı. Onca çaba boşuna değildi. 1982’de Brezilya’da düzenlen “Dünya Gençler Halter Şampiyonası”na katıldığında 15 yaşındaydı ve 52 kiloda iki altın madalya alarak şampiyon oldu.

16 yaşında bir rekor daha kırdı. Böylece halter tarihinde “En Genç Dünya Rekortmeni” unvanını aldı. Ayrıca 1984’te silkme kategorisinde vücut ağırlığının üç katını kaldıran ikinci halterci olarak tarihe geçti.

Gencecik yaşına rağmen kırdığı rekorlar bütün Halter otoritelerini Naim’e hayran bırakmıştı. Herkesin gözü onun üzerindeydi. “Yıldız hastalığına katılmak” denirdi ünlüler arasında; Naim de tutulmuştu, hem de nasıl. 15 yaşında kazanılmış dünya şampiyonluğu dile kolaydı. Ancak bütün çalışmalarında yanında olan Hocası yine yanındaydı. Toparlanması için Naim’i bir silkeledi ve kendine getirdi. Bundan sonra başaracakları için bu sarhoşluğa kapılmaması gerekiyordu. İyi ki de ensesinde boza pişiren, iyiliği için onun yanında olan böylesine yetkin biri vardı. Naim, madalyalarına madalya ekleyebilecekti. O, kaybolmayacaktı.

1984’te bir kez daha olimpiyatlar için geri sayım başladı. Naim, 17 yaşındaydı ve 20-24 yaş aralığındaki takım arkadaşlarıyla her gün 10 – 12 saat çalışıyordu. Antrenman sabah 8’de başlıyor, gece yarısına kadar devam ediyordu. Yorgunluktan adım atamayacak hallere düşüyor, antrenörlerin yardımıyla otele dönebiliyordu. Ama başarıya giden yolun kolay olduğunu kimse söyleyemezdi zaten. Bunca yoran çalışmaları boşa çıkmayacaktı ayrıca. 1983 – 1986 yılları arasında gençlerde 13, büyüklerde 50; toplam 63 rekor kırdı. Dünya ve Avrupa şampiyonalarında 52-56-60 kilolarda şampiyonluklar elde etti. 1984 – 1985 – 1986 yıllarında dünya çapında “Yılın Haltercisi” ilan edildi.

Türkiye’ye ilticası

1985’te Bulgaristan’da orada yaşayan Türklerin Bulgar ismi alma zorunluluğu geldi. Bir Türk olan Naim’in de adı Bulgaristan’da “Naum Sulejmanow” oldu. Bulgarlar, aslında Naim ile iyi geçinirlerdi; ama çözmüştü sebebini. Bulgaristan, bir nevi kazandırdığı madalyalar için kendisine mecburdu. Ama bu isim değişikliği olacak işi değildi.

İşin rengi değişmişti. Başarılı olmaya devam etmeli ve ait olduğu yere gitmeliydi; Türkiye’ye. Aklına koymuştu; bir dahaki gittikleri ülkede yarışırken kaçacaktı. Bulgarlar da ona güveniyordu aslında; kaçacağından şüphe etmezlerdi. Naim, kafasındaki planı ailesine dahi anlatmadı. Çünkü kimsenin onu yolundan döndürmesini ya da kendisi için endişe duymasını istemiyordu. Hem burada artık yeri yoktu, gitmeliydi. Ailesini de ne kadar çabuk giderse o kadar kolay yanına aldıracağını hesaplamıştı. Zaten ismini değiştirmelerine izin verişi de planının bir parçasıydı.

1986’da ilk adımını attı; Melbourne’deydi. Burada Türk Büyük Elçiliği’ne sığınma talebinde bulundu. Elçilik yarına kadar beklemesi gerektiğini, Ankara’dan gelecek cevaba göre hareket edebileceklerini bildirdi. Ertesi gün Naim’in sabırsızlıkla beklediği o haber geldi; Naim’in başvurusu olumlu değerlendirilmişti.

1986’da bir Cumartesi günü dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın gönderdiği, içinde danışmanlarından Can Pulak ve Selim Ereğli’nin de bulunduğu özel uçakla Londra Havalimanına indi. Buradan da İstanbul Atatürk Havalimanı’na inişi planlanıyordu; ancak Mürted Askerî Havalimanı’na indi ve Üs Komutanı tarafından karşılandı. Koruma altına alınarak plakasız bir araçla TBMM’ye götürüldü. O sırada Turgut Özal, Bakanlar Kurulu ile toplantıdaydı ve Naim salona girdiğinde bir anlık sessizlikten sonra herkes avurtları patlayana dek alkışladı. Hepsi ayaktaydı.

Naim, başarmıştı.

Türkiye günleri

Naim Türkiye’ye iltica etmesinin de sonuçları olacaktı elbet. IWF yönetmenliğinin 16.maddesindeki “Göç eden halterciler bir yıl süre ile uluslararası müsabakalara katılamaz” ibaresi sebebiyle Naim bir yıl boyunca müsabakalara katılamayacaktı.

Elbette antrenmanlarının hızını kesmedi; bir yılı iyi değerlendirdi. Süre dolduğunda Aralık 1987’de “Türk vatandaşı” olarak Antalya’daki Uluslararası Halter Turnuvası’na katıldı. 60 kg sıkletinde 150+188 kg sonuç ile dünya rekoru kırdı.

Sırada 1988’deki Avrupa Halter Şampiyonası ve Seul Olimpiyatları vardı. Özellikle Seul Olimpiyatları’na katılmayı çok istiyordu; ama bu iş biraz sorunlu olacak gibiydi. Çünkü Türkiye adına katılabilmesi için Bulgaristan’dan bedelini ödeyerek izin almak gerekiyordu. Türk Hükümeti 1 milyon dolar bedeli ödeyerek gerekli izinleri aldı ve Naim müsabakaya katıldı. 60 kg koparmada 145 kg, 150,5 kg, 152,5 kg; silkmede 175 kg, 188,5 kg, 190 kg kaldırarak 9 dünya, 6 olimpiyat rekoru kırdı. Bu muhteşem bir zaferdi; Türkiye’ye olimpiyatlar tarihinde güreş dışında ilk altın madalya getiren sporcu olmuştu Naim Süleymanoğlu.

Avrupa Halter Şampiyonası’nda da üç altın madalya kazandı. Ayrıca 1989’da Dünya Şampiyonası’nda 60 kg’da koparmada 150 kg kaldırarak dünya rekorunu da kırdı.

Emekli oldu

Naim, 1989’daki Dünya Şampiyonası’ndan sonra emekliye ayrılmaya karar verdi; 22 yaşındaydı. Belli ki çok yorulmuştu, dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Başlarda verdiği kararın doğruluğundan emindi. Ancak çok gençti. Başka bir mesleği olsa bu yaş, neredeyse işe başlama yaşıydı. Naim ise, emekliye ayrılıyordu; ironik bir durumdu.

Daha fazla halterden uzak kalamadı. 1992’de Barcelona’da düzenlenen olimpiyat ile geri döndü. Dönüşü muhteşem olacaktı…

Dünyanın En İyi Sporcusu

Naim, başarılara da madalyalara da doyamıyordu. 1992’deki Barcelona Olimpiyatları’nda rakiplerine ezici bir üstünlük sağladı ve altın madalyayı Türkiye’ye kazandırdı. Yine bu yıl, “Uluslararası Halter Basın Komisyonu”, Naim Süleymanoğlu’nu “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçti. Aldığı unvanlar onu kulvarında tek kılmaya yetip artıyordu.

1993’te yine Melbourne’deydi. Burası onun kendi içinde özgürlüğünü bulduğu o şehirdi, yeri ayrıydı. Dünya Şampiyonası’ndan 3 altın madalya ve 2 dünya rekoru ile döndü.

1994’te ise Bulgaristan’daydı. Hayat, insanı bulunduğu yerlerden hiç tahayyül edemeyeceği yerlere bırakıp, üzerine bir kez daha başladığı yere döndürerek şaşırtan garip bir şeydi. Bulgaristan’da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası’nda sadece üç kaldırış yaptı ve 3 dünya rekoru kırdı. Yine 1994’te 66.’sı İstanbul’da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası’nda, bu kez sakat olmasına rağmen, 3 dünya rekoru kırdı ve 3 altın madalya kazandı. Bu kez de “Dünyanın En Güçlü Sporcusu” unvanını kazanmıştı. Üstelik bu müsabaka, ilk kez Türk seyircisi önüne çıktığı için de ayrıca anlamlıydı.

1995’te Avrupa Halter Şampiyonası’nda hala sakat olmasına rağmen 1 altın, 2 de gümüş madalya kazandı ve Türkiye’nin takım halinde birinci olmasında katkısı şüphesizdi. Sakatlığı devam ediyordu. Yine aynı yıl Çin’de düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda 3 altın madalya kazandı.

Elbette sadece başarı olan bir hayat mümkün değildi; Naim, Sidney Olimpiyatları’nda başarısız oldu. Sakatlığı devam ediyordu. 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda 64 kg’da 4 dünya rekoru kırdı. Üçüncü kez olimpiyatlarda madalya kazanıyordu ve adı tarihe geçti.

Tekrar emekliye ayrıldı

Naim Süleymanoğlu, 1996’daki son başarı ve başarısızlığından ikinci kez emekliliğe ayrıldı. Atlanta Olimpiyatları’nın sunucusu Lynn Jones, finali “Az önce tarihin en büyük halter müsabakasına tanıklık ettiniz” anonsu ile noktalamıştı. Gerçekten de tezahüratlar da müsabakanın nasıl mükemmel olduğunun habercisiydi.

Naim, aynı zamanda çok alçakgönüllü bir sporcuydu. Yine katıldığı bu son müsabakanın finalinde efsanevi Yunan Halterci Valerios Leonidis’i teselli eden de oydu. Naim, 187,5 kg’ı kaldırarak Valerios’u yenmişti. Valerios 190 kg’ı kaldıramayınca gözyaşlarına boğuldu. Rakibini yendiğinde onun üzüntüsünü görmezden gelecek kadar kendi sevincinde boğulamazdı Naim.

2000’lerde Naim Süleymanoğlu

7 – 9 Aralık 2000’de Uluslararası Halter Federasyonu kongresi Atina’da toplandı. Naim Süleymanoğlu, bu kongrede astbaşkanlığa seçildi ve bu görevi 4 yıl sürdürecekti.

Emekliye ayrıldıktan sonra spordan kopmak istemedi; ama spor hocalığı yapmak da istememişti. Zaten çok önce kendine bir söz vermişti: Eğer bir gün sporu bırakırsa yalnızca idareci olmayı seçecekti. Spor Hocası olmak meşakkatli bir işti. Sporcu olmak tamam; ama hocalık yapmak onun için akıl kârı değildi.

Naim Süleymanoğlu bir ara siyasete atılmaya da karar verdi. 2004 Yerel Seçimlerinde MHP’den Büyükçekmece Kıraç Beldesi Belediye Başkanlığı’na adaylığını koydu; ancak seçilmedi. 2007 Genel Seçimlerinde de yine MHP’den İstanbul Milletvekili adayı oldu. Ancak yine seçilmedi. O da daha fazla zorlamadı; tadında bıraktı.

Cep Herkülü Naim

Naim, 1.47 m boyundaydı. Bir bu sebepten bir de güçlü olduğundan ona “Cep Herkülü” demek uygun görülmüştü; artık böyle anılacaktı.

İlk zamanlar neden bu kadar kısayım diye düşünüp çok üzülüyordu; hatta kompleks yapıyordu. Ama Allah onu da böyle yaratmıştı ve muhtemelen daha uzun boylu ya da farklı bir ergonomide olsaydı halterci olamazdı. Bütün bunları düşünerek kompleksini üzerinden atmıştı.

Sonuçta o “Times”a kapak olmuş bir sporcuydu. Kariyeri boyunca 3 Olimpiyat altın madalyası, 7 Dünya Şampiyonluğu ve 6 Avrupa Şampiyonluğu kazandı. Ayrıca tam 46 kez de dünya rekoru kırmıştı. Tüm bunlar yadsınamaz başarılardı ve kazanmaya çok erken yaşlarda başlamıştı.

Özel hayatı

Naim hiç evlenmedi; ama 4 çocuğu oldu. 3 çocuğu bir kadından, bir çocuğu da başka bir kadındandı. 3 çocuğu Türkiye’de annesinin yanında; diğer çocuğu ise yine annesiyle, ancak yurt dışında yaşıyordu. Elbette babalarının soyadını taşıyorlardı.

Evlilik dışı olduğu için çocuklarından hiç bahsetmedi. Zaten özel hayatıyla gündeme gelmek de istemiyordu. Kendince çocuklarını gözden uzak ve daha iyi yetiştirmek istemişti. Ya da belki çocuklar da görünmek istememişti ki hiç görünmediler.

Naim Süleymanoğlu öldü

Naim, 28 Eylül’de siroza bağlı karaciğer yetmezliği sebebiyle Ataşehir’de bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde tedaviye başladı. 6 Ekim’de tedavi gördüğü hastanede organ nakli gerçekleştirildi.

Ancak 11 Kasım’da beyindeki kanama ve buna bağlı artan ödem sebebiyle acilen ameliyata alındı. Ancak 18 Kasım’da gelen haber Naim Süleymanoğlu’nun öldüğünü bildiriyordu.

Bütün madalyaları, başarılarını ülkesine bırakıp sonsuzluğa gitti Cep Herkülü. Sanatçılar, Sporcular, kısaca tanınmış ve çok sevilmiş kişiler kendilerine ülkelerinden, hatta dünyadan bir aile ediniyor. Bu yüzdendir ki bu insanların ölüm haberi hepimizi sarsıyor.

İşte böyle… Sevdikleri, saydıkları, genç yaşında başardıklarıyla, övünç kaynağı bir Naim Süleymanoğlu geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Oğuz Atay Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 13 Aralık 2017. Yıllar önce bugün Oğuz Atay hayata gözlerini kapadı. Gün dönmeden anmalıyım…

Aslında çok naif, fazlasıyla romantik ve sanat ruhlu bir kişilikti. İlk engeli babasıydı. İkincisi de hayatı yaşarken tercih ettiği yollar oldu sanırım. Yaşarken hak ettiği şöhrete maalesef kavuşamadı. Oysa bugün adını bilmeyenimiz yok. Çünkü “Tutunamayanlar” raflardan hiç eksilmiyor. Çünkü Olric’in her bir cümlesi dillere pelesenk. Çünkü o artık popüler kültürdeki yerini buldu.

Bir yandan  da her şeyin bir zamanı var ve ondan önce hiçbir şey gün yüzüne çıkmıyor işte.

Sevgili Oğuz Atay, ruhun şad olsun…

Çocukluğu

Oğuz, 12 Ekim 1934’te Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde, Muazzez Hanım ve Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası, 11 yıl CHP’de milletvekilliği yapmış, ama kendine ait bir evi dahi olmamış Ağır Ceza Yargıcıydı. Annesi ise İlkokul Öğretmeni idi; Oğuz’un da öğretmenliğini yapacaktı.

Oğuz 5 yaşındayken ailesi Ankara’ya taşındı. Bir de kız kardeşi vardı. Zaten içine kapanık olan Oğuz, kardeşinin doğumundan sonra çocuk bedenini kemiren kıskançlık duygusuyla da tanışmıştı. Doğduğu günden beri kardeşi Okşan’a “Bohça” adını taktı. Onun bir gün evden gideceğini düşünüyordu. Ama o bohça bir türlü evden gitmek bilmiyordu işte. Sonunda isyanını “Alın bu bohçayı buradan, götürün artık. Hâlâ niye burada duruyor?” diye çıkışarak dile getirdi. Küçücük bir çocuğun anne babasını eve yeni girmiş bir başka çocuktan kıskanmaktı onunki. Ailesi de her aile gibi bu duruma gülümsedi.

Ancak gülüp geçmedi. Annesi okula başladığında artık Oğuz’un sadece annesi değil, öğretmeniydi de. Sınıfta “Kardeşini sevmeyen var mı?” sorusuna, oğlunun parmak kaldırışını seyredip onu anlayacak kadar yakındı oğluna. Çünkü Oğuz, dürüst ve duygularının farkında bir çocuk olarak büyüyordu. Cemil Bey bu konularda ketum olmayı tercih ederken, Muazzez Hanım, oğlunun duygusal ve kültürel alt yapısını inşa ediyordu. Oğuz, ileride her duyguyu keskin cümleleriyle anlatabilecek kadar iyi bir yazar olabilecekti.

Tüm çocukluğu boyunca sessizdi; ama çok da zekiydi. Zekâsını en iyi sokakta gördüğü ne varsa karikatürize ederek anlatışıyla seriyordu gözler önüne. Oğuz, ince espri anlayışıyla gençlik yıllarına kadar karikatürler çizdi.

Eğitim hayatı

Oğuz, eğitim hayatını Ankara’da sürdürdü. İlköğretimi tamamladıktan sonra Ankara Maarif Koleji’ne girdi. Tüm okul hayatı boyunca başarılı bir öğrenci olmuştu. Çünkü en iyi dostu kitaplardı; sessiz dünyasına onlardan başka kimseyi almayı tercih etmemişti. Liseden yüksek bir ortalama ile mezun oldu ve Shakespeare’in “Hırçın Kız” oyununda sahnedeydi.

Oğuz, buram buram sanat yanan, sanat kokan bir gençti. Eşref Ün ve Turgut Zaim’den resim dersleri de almıştı. Ama babası için bunlar tam anlamıyla “lafügüzaf” idi. Çünkü Cemil Bey güzel sanatların karın doyurmayacağı kanaatindeydi. Bu durum için Eşref Üren’in Oğuz’a kurduğu tek cümle, “Babana söyle sana köşe başında, işlek bir yerde bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın”.

Tüm bu olanlar babası ve Oğuz arasında bir çatışmanın çatırdamalarını oluşturmuştu. Artık Oğuz çocuk değildi; ama babasına pek karşı gelecek güçte de değildi. İçinde koca bir isyan, buna tezat lâl olmuş bir dil…

O gün belki konuşamadı, hayat çizgisini babasından yana çizdi; ama yıllar sonra “Babama Mektup”ta konuştu. Ancak o zaman bile cümlelerinde çekingendi. Annesinin oğlu olduğunu şöyle anlatıyordu: “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın romantik bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim”.

Yine de hakkında kararını vermişti. Kendisinin vermiş olduğu gibi görünen bu karar babasının gölgesinden izler taşıyordu. Babası tarafından “gerçek bir meslek” olarak kabul görecek bir meslek edinmeliydi. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde üniversite eğitimine başladı.

Sessizliği burada da devam etti. Amfide tercihi hep arka sıralardan yana oldu. Çünkü derslere karşı hiçbir ilgi besleyemiyordu. Öyle çok renkli ve heyecanlı bir öğrencilik dönemi olmadı yani. İki renkten ibaretti: Biri sessizliği, diğeri de arkadaşı Turhan Tükel sayesinde tanıştığı Marksizm. Bu yeni tattığı ikinci renk, ona yeni kitaplar kazandırmıştı.

İş hayatı

Oğuz, 1957’de üniversiteden mezun oldu ve hemen ardından, askere gitti (1957 – 1959). Burada, edebiyata olan düşkünlüğü sayesinde Cevat Çapan ve Vüsat O. Bener ile tanıştı.

Döndüğünde de çalışma hayatı Kadıköy Vapur İskelesi yapımında Tamir ve Kontrol Elemanı olarak başladı. Bir süre sonra görevinden istifa etti ve şimdinin Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü’nde Öğretim Üyesi oldu. 1975’te de doçentliğini aldı.

Elbette birçok gazete ve dergide makaleleri yayımlanıyordu. Bunun üzerine bir de “Topoğrafya” adını verdiği mesleki bir kitap yazdı.

Bütün bu üniversitede eğitmenlik macerası boyunca yazmak – çizmek işlerine de devam etti. Adres tabii ki askerde kurduğu dostluklar sayesinde “Pazar Postası”ydı. Dergi artık İstanbul’daydı ve gün gelip kapanana kadar Oğuz’un yazıları ve çevirileri imzasız yayımlandı. Belki dergide bir adı yoktu; ama “Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Attila İlhan” gibi birçok isimle arkadaş olmuştu.

Oğuz Atay evlendi

Oğuz Atay ve Fikriye Fatma Gürbüz, 2 Haziran 1961’de ile evlendi. 6 yıl sürecek bu evlilikten Özge adını verdikleri bir kızları oldu.

Çok zor zamanlardan sonra “Tutunamayanlar”

Arkadaşı Uğur Ünel ile bir şirket kurmuşlardı, o battı. Evliliği bozuldu. Bu süreçte Ünel’in eski eşi Sevin Seydi ile duygusal ve entelektüel açıdan birbirlerini besledikleri bir ilişki başladı aralarında. Zor zamanlardı…

1960’larda yazmak işini hâlâ hobi olarak yapıyordu; ama zamanı gelmişti. Oğuz, artık bir roman yazmalıydı ve bu ilk romanını Sevin’e ithaf etmeliydi; hep ve çok sevdiği kadına. 1968’de, “Tutunamayanlar”ı yazmaya başladı.

Bir diğer ithaf ettiği kişi de intihar eden, çok sevdiği arkadaşı Ural’dı. “Selim Işık” karakteri Ural’ın ta kendisiydi. Selim, neyin peşinden gitse, neye tutunmaya çalışsa onun ne kadar anlamsız olduğunu fark eden, şu modern hayatın içindeki en yalnız insandı. Arkadaşı “Turgut Özben” ise, görünüşe göre kafayı sıyırmış, kafasının içindeki sesle, “Olric”le konuşuyordu. Her şey, şu hayattaki her şey, pamuk ipliğine bağlıydı. Yazılarında çevresindeki herkes ilham kaynağıydı. Hatta karakterlerin her birinde bir parça Oğuz vardı.

Romanını bitirdiğinde ilk kez Vüs’at O. Bener’e okuttu. Ona o kadar güveniyordu ki, tavsiyesiyle romanından bir bölüm çıkardı. Bu bölüm daha sonra kim bilir nerede, nasıl karşımıza çıkacaktı…

Maalesef Ural hayatına kendi isteğiyle son vermişti. Sevin ise Oğuz’un jestine karşılık minnetini gösterebilirdi; ilk kitabın kapağını tasarladı.

Tartışma konusu: Tutunamayanlar

Tutunamayanlar 1972’de yayınlandı ve hemen önemli bir tartışmanın odak noktası hâline geldi. Eleştirmen Berna Moran, kitabı “Hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” şeklinde nitelendirmişti. Ona göre Tutunamayanlar’ın edebi yetkinliği Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmişti. Elbette tersini düşünenler de söz konusuydu.

Ancak her ne olursa olsun, Türk Edebiyatı için önemli bir eser olduğu gerçeği değişmiyordu. Tutunamayanlar, “TRT Roman Ödülü”nü kazandı. Bu, dünya gözüyle göreceği tek ödül olacaktı.

Oğuz Atay ikinci kez evlendi

Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile romanı hakkında Yeni Ortam Dergisi için bir röportaj yaptı ve 30 Eylül 1972’de yayımlandı.

Bir yerde, “Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım” dedi Oğuz Pakize’ye.

O an bilmiyorlardı; ama ikisi de birbirine tutunacak, çok değil 2 yıl sonra evleneceklerdi.

Eserleri

Tutunamayanlar ile etkileyici bir başlangıç yapmıştı Oğuz. Bu aslında bir yandan da kendine olan güvenini kazanması, babasının onda yarattığı etkinin bir nebze olsun kırılması adına özellikle etkileyici bir başlangıçtı. Baba konusunda belki “Franz Kafka” kadar şanssız değildi; ama yine de onun da içinde hapsolmuş kendini babasına kanıtlama hırsı vardı. Zaten Kafka’ya ve Dostoyevski’ye olan düşkünlüğü de başkaydı.

Bu etkileyici girişin ardından 1973’te “Tehlikeli Oyunlar”ı yayımladı. Yine aynı yıl “Oyunlarla Yaşayanlar” adını verdiği oyununu da yayımladı. Bu oyun Devlet Tiyatoları’nda sahnelenecekti.

Yazdığı hikâyeleri ise 1975’te “Korkuyu Beklerken” adı altında topladı. Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayatını konu aldığı romanı “Bir Bilim Adamının Romanı”nı da yine 1975’te yayımladı.

Yazdıklarının dışında “Beyaz Mantolu Adam” hikâyesini kısa film olarak çekti; ama ne talihsizlik ki film kayboldu. Ayrıca Yılmaz Güney’in “Arkadaş” filminin ilk üç dakikasının diyaloglarını da Oğuz yazmıştı.

Oğuz Atay öldü

Oğuz, 1976’nın sonuna doğru şiddetli baş ağrılarının olduğu bir sürece girdi. Başta pek önemsemedi; ama aldığı ağrı kesiciler de bana mısın demiyordu. Bir süre sonra çift görmeye başladığında, doktora gitti. Beyninde iki tane tümör vardı. Ameliyat olmak için 22 Aralık’ta Londra’ya gitti; iki tümörden birini aldılar.

Bir sene sonra 13 Aralık 1977’de arkadaşı Altay Gündüz’ün evindeydiler. Bir ara Oğuz banyoya gitti. Banyoda uzun kaldığını fark ettiklerinde tedirgin olup kapıyı tıklattılar: “Nasılsın Oğuz?” İçeriden cılız bir ses duyuldu: “Sevinmeyin, daha ölmedim”.

Sonra yine bir sessizlik… Altay dayanamadı ve kapıyı kırdı. Oğuz yerdeydi; ölmüştü…

Oğuz Londra’ya giderken kızı 15 yaşındaydı. Özge ona mektuplar yazıyor, Oğuz ise hasta yatağında bile üşenmeden kızının noktalama işaretlerini düzeltiyordu. Özge’den Turgenyev’in “Babalar ve Oğulları”nı okumasını istemişti. “Bitirince konuşuruz” diyecekti. O konuşma hiç yapılamadı ve Özge, babasının ne düşündüğünü hep merak etti…

Ölümünden sonra

Oğuz’un hayatı, daha doğusu edebiyat hayatı, aslında öldükten sonra, yıllar sonra başladı. Bugünlerde bu kadar popüler olan Oğuz Atay isminin değeri zamanında bilinmemişti.

Öldükten sonra bile yaşamaya, yazdıkları yayınlanmaya devam etti. 1987’de “Günlük”, 1998’de “Eylembilim” adlı kitapları yayımlandı.  Sağlığında “Tutunamayanlar” dahi depolarda beklemişken, şimdi kitapları büyük ilgi görüyordu; defalarca basıldı. 2000’li yıllarda eserleri tiyatro oyunu olarak sahnelenmeye başladı.

Düşle gerçeği büyük bir ustalıkla birbirine karıştıran Oğuz Atay, postmodernist roman kategorisinde eserler veren ilk yazar oldu. Özellikle Tutunamayanlar’da modern yaşamda kaybolan insanın yalnızlığını, kopuşlarını, bir tutunamayışlarını mükemmel bir kurguyla anlatıyordu. 2007’den itibaren de “Oğuz Atay Edebiyat Ödülleri” verilmeye başlandı. Bu yaşamı boyunca fark edilmemiş bir yazarın yarım kalmış hayatının hikâyesiydi…

Babasının içine bıraktığı bir yumrukla, yutkunamayışı, tutunamayışı, hep sürüklenişi ve mükemmel kurgularıyla bir Oğuz Atay geçti bu  dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Fahreddin Paşa Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Fahreddin Paşa, adını tarihe, 400 sene boyunca Türklerin olmuş Medine’nin, yine Türklerde kalması için canla başla çalışmış bir adam olarak yazdırdı. Ülkesini inatçı ve cesur bir şekilde savunması, onun “Medîne Müdâfii”, “Türk Kaplanı”, “Çöl Kaplanı”, “Medine Kahramanı” lakapları ile anılmasını sağlamıştı.

Asker olmak onun küçük yaşlardan beri hayaliydi. Belki çocuk yaşlarda böylesine güzel anılmayı hayal edemezdi; ama başarmıştı. Çünkü asıl önemli olan, savaşın nasıl kazanıldığı ya da kaybedildiği değil, nasıl mücadele edildiğiydi…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Fahreddin, 4 Şubat 1868’de Tuna Nehri kenarındaki küçücük bir kasaba olan Rusçuk’ta, Fatma Adile Hanım ve Ömer Ağa’nın çocuğu olarak doğduğunda, ailesi ona “Ömer Fahreddin Türkkan” adını verdi. Annesi, Mohaç kahramanı Akıncı Beyi Bali Bey’in soyundan geliyordu. Babası da Nizam-ı Cedid Topçubaşısı idi.

1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi) yaşandığında Fahreddin henüz 10 yaşındaydı ve çoktan gönlüne asker olma isteği düşmüştü. Bu savaş binlerce Müslümanın hayatını elinden almış, birçoğunu da göçe zorlamıştı. Küçücük bedeninin yanında koca bir çocuk kalbi vardı ve bu kalp, onun bir gün “Fahreddin Paşa” olarak tanınacağı günleri de getirecekti.

Osmanlı Devleti, 14. Yüzyıldan itibaren Balkanları İslamlaştırma ideali ile bölgeye Türkler yerleştirmişti. Ancak 19. Yüzyıldan itibaren bölgenin kaybedilmesi, tersine göçü getirdi ve Türkkan ailesinin payına da İstanbul’a yerleşmek düştü. Sahip olunan her şey gözyaşlarıyla geride bırakılmıştı. Tüm bunlar Fahreddin’in içinde kocaman bir boşluk oluşturdu ve askeri eğitim konusunda hırslandı.

Fahreddin, Mekteb-i Harbiye’yi birincilikle bitirdikten sonra Erkan-ı Harbiye Mektebi’ne geçti. Başarılı bir asker olacaktı.

Görevleri

Fahreddin, eğitimini tamamladıktan sonra 1891’de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı ordusuna katıldı. Başarılı bir giriş yapmıştı; 1908’e kadar merkezi Erzincan’da bulunan 4. Kolordu’da görevliydi. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildikten sonra Yarbaylığa terfi etti ve İstanbul Selimiye 1. Nizamiye Tümeni Kurmay Başkanlığı’na atandı.

Ardından 1912’de Balkan Savaşları başladı. Fahreddin, bu süreçteki başarılı hizmetleriyle de dikkatleri üzerine çekmişti. Çatalca savunmasında ve Edirne’nin geri alınmasında görev aldı.

Fahreddin Paşa evlendi

Fahreddin, 1900’de Ferik Ahmet Paşa’nın kızı Ayşe Sıdıka Hanım ile evlendi.

Bu evlilikten Suphiye ve Ayşe Nermin adını verdikleri iki kızları ile Mehmed Selim, Mehmed Orhan ve Ayhan adını verdikleri üç oğulları oldu.

I. Dünya Savaşı zamanları

Fahreddin, I. Dünya Savaşı başladığında, 4. Orduya bağlı 12. Kolordu Komutanı olarak Musul’daydı. Musul ve havalisinde başarılı hizmetlerde bulundu.

1915’te 4. Kolordu Komutanlığı Vekilliği’ne tayin edildi. Buradaki görevi bölgedeki Ermeni isyanlarına karşı durmaktı. Ne kadar süreceğini kestiremedikleri bu savaşın içinde Fahreddin, var gücüyle çalışıyordu.

23 Mayıs 1916’da artık yeni görev yeri Medine’ydi. 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa tarafından Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Konutanlığı’na atandı. Burası Fahreddin’in ışığını parlatacak, onu yıllar sonra bile tanımamızı sağlayacaktı. İngilizler, Medine’yi ele geçirmek istiyordu. Fahreddin, tüm imkânsızlıklara rağmen bu bölgeyi 2 yıl 7 ay boyunca savundu.

Medine Müdafaası

Denir ya, “O müdafaa ki, hayali cihana değer”…

Fahreddin Paşa, 2 yıl 7 ay boyunca tüm gücünü ortaya koydu. Öyle ki, askerinin bile gücüne güç katıyordu. Ne olursa olsun hep başını dik tuttu. Gün geldi askeriyle birlikte çekirge kavurması yedi; gün geldi susuzluğa açtığı kuyulardan çıkardığı suyla deva oldu, zemzem niyetine içti, askerine içirdi. Sadece bunlar değil. Evet, açlık susuzluk büyük dertti. Ama Fahreddin Paşa’ya göre askerin maneviyatı da en az karnının tokluğu kadar önemliydi. Bunun için de gazete çıkardı; vatan ve sancak üstüne şiir yarışmaları düzenledi.

Elbette savaş ortamı tüm gerçekliğiyle devam ediyordu. Fahreddin Paşa, şehrin yağmalanması ihtimaline karşın 100 parçaya yakın kutsal emaneti 2000 askerin koruması altında Medine’den İstanbul’a nakletti. O an önemi çok kavranamasa da, bu fikir, aslında hem kutsal emanetleri British Museum’de sergilenmekten kurtaracak, hem de İslam Tarihi Kültürü’ne yadsınamayacak bir katkıda bulunacaktı.

Fahreddin Paşa, uzun süre en ufacık bir sorunu dahi atlamadan ilgilenerek direndi. Ancak öyle bir an geldi ki, devlet merkeziyle bağı koptu; iletişim kuramıyordu. Yiyecek ve ilaç sıkıntısı had safhaya ulaşmıştı. Medine’nin etrafı da yavaş yavaş isyancıların eline geçmeye başladı. Artık İstanbul’daki Hükümet, Medine’nin boşaltılmasını istiyordu. Fahreddin Paşa, şehirden ayrılmayı kabul edemezdi. “Peygamberin kabrinin bulunduğu Medine’deki Türk Bayrağını kendi elimle indiremem” diyordu.

Bir süre sonra Medine’nin etrafı tamamen kuşatıldı. Türk orduları da kuzeye doğru geri çekilmeye başlamıştı. Fahreddin Paşa ise pes etmek istemiyordu. Etrafındaki Türk birlikleri ile irtibatı tamamen kesildiğinde bile Medine’yi savunuyordu.

Medine’yi teslim

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzaladı ve I. Dünya Savaşı’ndan çekildi. 16. Maddeye göre Fahreddin Paşa’nın da teslim olması gerekiyordu. Ama inadında ısrarcıydı Fahreddin Paşa; mütarekeyi tebliği için gönderilen yüzbaşını dahi hapsettirmişti. Teslim olmadı ve şehri savunmaya devam etti. Osmanlı Devleti’nin teslim oluşunun üzerine 72 gün daha geçti; Fahreddin Paşa Medine’yi savunmaya devam ediyordu.

İşin boyutu giderek şekil değiştiriyordu. Ne yiyecek kalmıştı, ne ilaç, ne de cephanelik… Fahreddin Paşa, sonunda kendi askerleri tarafından etkisiz hâle getirildi. Medine 13 ocak 1919’da teslim olmuş oldu.

400 senedir süren Medine üzerindeki Türk hakimiyeti sona ermişti…

Savaştan sonra

Bu inatçı direnişinden sonra Fahreddin Paşa, önce 27 Ocak 1919’da İngiliz kontrolündeki Mısır’a, sonra da 5 Ağustos 1919’da savaş esiri olarak Malta’ya gönderildi.

Sürgün sırasında savaş suçlularını yargılamak üzere İtilaf Devletleri tarafından İstanbul’da kurulan “Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi” mahkemesi, onu ölüme mahkum etti. Ankara Hükümeti’nin gayretiyle 8 Nisan 1921’de bu esaretten ve ölümden kurtuldu.

Eylül 1921’de Milli Mücadeleye katılmak için Ankara’ya geldi. “Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa”, onu Güney Cephesinde Fransızlara karşı savaşan askerleri birleştirmekle görevlendirdi. Ankara Antlaşması ile sonuçlanan savaştan sonra 9 Kasım 1921’de de TBBM tarafından Kabil Büyükelçiliğine atandı. Fahreddin Paşa, “Türk – Afgan” dostluğunun gelişmesi ve pekişmesinde özellikle etkiliydi.

Cesur Fotoğrafçı Fahreddin Paşa

1917’de Kabil’de bir gece vaktiydi. Bütün şehir alev alev yanıyordu ve göğe yükselen alevlerin ışığında buluştu iki kadim dost. Biri I. Dünya Savaşı zamanında dillere pelesenk Medine savunmasıyla tanınan, sonra da TBMM Hükümetinin Kabil sefiri olan Fahreddin Paşa, diğeri ise Harbiye Nazırı olduğu Başkortostan’ın Bolşevikler tarafından işgal edilmesi üzerine dermanı Türkistan’da arayan Zeki Velidi Bey’di…

Bir yangının orta yeri, ellerde kovalar yangının üzerine yürüyen, kendinden evvel ülkesini düşünme konusunda yeminli iki yiğit göz göze geldi. Alevlerin arasında şaşkın bakışları bir cümleyle bozan ilk kişi Zeki Velidi Bey oldu: “Hayrola Paşam, burada ne işiniz var?” Bu Fahreddin Paşa’ya göre şaşkınlığı bozmak için gereksiz tüketilmiş bir nefes gibiydi. “Unutmayın Zeki Velidi Bey, nerede bir hadise var, orada Türk hazırdır!”

Evet, bu şairane bir hikayeydi ve bu günlere taşıyan da Fahreddin Paşa’nın fotoğraf sevdasıydı. Fotoğrafla doğduğu topraklarda tanıştığında 7 yaşındaydı. Ve yine doğruydu; Fahreddin Paşa nerede bir olay varsa mutlaka oradaydı; fotoğraf makinesi de kesinlikle yanındaydı. Mücadeleden vazgeçmeyen, cesur kişiliği ile kahramanlık destanları yazarken bir yandan da o anları hep kaydediyordu. Cam negatiflerle Osmanlının son günlerinin panoramasını oluşturmuştu.

Fahreddin Paşa emekli oldu

Fahreddin Paşa, 1926’da İstanbul’a döndü ve burada da askeri görevlerine devam etti. O, artık Medine’yi müdafaasıyla tanınan bir Paşa’ydı.

5 Şubat 1936’da Ferik Korgeneral rütbesindeyken TSK’den emekli oldu.

Fahreddin Paşa öldü

O artık emekliydi; ama ülkesine duyduğu derin bağ asla sarsılamazdı. Gönlü ülkesinin aşkıyla dolmuş bu adam, 22 Kasım 1948’de bir tren yolculuğu sırasında kalp krizi geçirdi ve hayatını kaybetti.

Vasiyetiydi; Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Cesareti, asla vazgeçmedikleri, sevdikleri ve saydıklarıyla bir Fahreddin Paşa geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nazım Hikmet Ran Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Doğum ve ölüm tarihi arasında ne çok şey değişti hayatımda; hayatımızda… İnsan ömrüne, aşklarına, vazgeçtiklerine vurgusuydu belki şiirleri. işte bu sebepten bir kere daha öne çekiyorum Nazım Hikmet biyografisini…

Keyifle…

“Nazım Hikmet ve aşkları”nı yazdım; biyografi yazmayacaktım. Ama dayanamadım yine. Aldım aşklarını çocukluğu, yaşadıkları ile yoğurdum; bugün onun doğum günü diye…

Yaşadığı aşklarla, vazgeçtikleriyle, tutunduklarıyla bir Nazım doğdu, yaşadı ve şiirlerini bırakıp gitti bu dünyadan.

Doğum günün kutlu olsun Nazım Hikmet Ran…

 

Çocukluğu

Nazım, 15 Ocak 1902’de Selanik’te Ayşe Celile Hanım ve Hikmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Celile Hanım, Hasan Enver Paşa ve Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa, yani Ludwing Karl Friedrich Detroit’in kızı Leyla Hanım’ın kızıydı; çok iyi Fransızca konuşuyor, piyano çalıyor ve resim yapıyordu. Nazım da annesine çekecek, sanatsal yönü ağır basacaktı.

Babası Hikmet Bey, Çerkez Nazım Paşa’nın oğluydu; Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmıştı. Nazım’a göre, babası Türk’tü. Annesi ise, Alman, Fransız, Gürcü, Polonyalı, Çerkez kökenli idi.

Hikmet Bey, Selanik’in son valisiydi. Nazım henüz çocukken memuriyetten ayrıldı ve ailecek Nazım’ın dedesinin yanına Halep’e yerleştiler. Burada onları yeni bir hayat bekliyordu. Hikmet Bey, yeni işler peşine düştü. Ancak buraya tutunamadılar ve yeni güzergah İstanbul’du. Buradaki iş kurma çalışmalarının da sonucu iflas olmuştu. Hiç hoşuna gitmese de memuriyete geri dönecekti. Fransızca bildiğinden kolayca Hariciye’ye atandı.

Nazım da bu süreçte annesinden aldığı güzelliklerle besleniyor ve büyüyordu…

Eğitim hayatı

Nazım, artık okula gidecek yaşa gelmişti. Eğitim hayatına başladı. Ancak bir şey daha vardı hayatında başlayan.  Nazım, daha küçücük bir çocukken, 3 Temmuz 1913’te, “Feryad-ı Vatan” adını verdiği ilk şiirini yazdı. 1913’te aynı zamanda Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı.

Bir gün aile meclisi toplanmıştı; Bahriye Nazırı Cemal Paşa da oradaydı. Nazım, gururlu tavırlarıyla denizciler için yazdığı kahramanlık şiirini okudu. İşte o an, Nazım’ın Bahriye Mektebi’ne gitmesine karar verildi; Nazım, 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Pek çalışmazdı; ama zeki bir öğrenciydi. Ahlaki tavırları iyiydi, ancak çok sinirli bir yapısı vardı. Genel anlamda öğretmenleri tarafından sevilirdi.  1918’de ise, 26 kişiden sekizinci olarak mezun oldu.

Mezun olur olmaz dönemin okul gemisi Hamidiye’de güverte subayı stajyeri olarak atandı. Ancak aşırıya kaçan tavırları sebebiyle ordu ile ilişiği kesildi.

1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadeleye katılmak için Anadolu’ya gitti. Bu durumdan ailesinin haberi yoktu. Nazım, önce bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı ve daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya gitti. Burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler ve İktisat okuyarak yükseköğrenimini tamamladı.

Moskova’da ilk şiir kitabı

Nazım, Moskova’ya yükseköğrenimi için gelmişti; bir de aşkı Nüzhet vardı. Yıl 1921’di, devrimin ilk yılları yaşanıyordu. Nazım, komünizm ile resmen tanıştı. Bundan sonra hayatındaki her şey bu noktadan merkez alarak hayat çemberini çizecekti.

1924’te ilk şiir kitabı, “28 Kanunisani” yayımlandı. Aynı zamanda sahneye de aktarıldı. Artık Türkiye’ye dönme vakti gelmişti. Türkiye’ye döndü ve Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başladı.

Nazım’ın yazı dili

Nazım, ilk şiirlerini hece ölçüsünde yazmaya başlamıştı. Ancak burada da derli toplu görünen bir başına buyruktu. Çünkü içerik bakımından diğer Hececiler’den başka tarzda yazıyordu.

Şiirleri çoğaldıkça hece ölçüsü ona yetmedi. Şiiri için kendine özgü bir tavır arayışına geçti. Sovyetler Birliği’ne gittiği ilk yıllarda, özellikle 1922 – 1925 yılları arasında bu arayışı zirve yaptı. Hem içerik hem de biçimi bakımından diğer şairlerden farklıydı. Artık serbest ölçü ile yazacaktı.

İlk aşkı Nüzhet

“O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev.

…”

Bu şiir, Nazım’ın ilk aşkını anlatıyordu. Bahçesinde ebruli hanımeli açan o minnacık evde Nazım ile yaşamak isteyen minnacık kadının adı Nüzhet’ti; henüz 15 yaşındaydı. Nüzhet ve Nazım, gazeteci Muhittin Birgen sayesinde tanıştı.

Nüzhet, Tiflis’e gitti. Nazım da hemen ardından yetişti. Moskova Üniversitesi’nde okuyan genç bir delikanlıydı Nazım ve bütün güzel kızların gözü üzerindeydi. Ama yüreği yanmıştı bir kere, kor kor öbeklenmiş, mengenelere sıkıştırılmıştı işte. Böyle bir hissi, ilk kez, Nüzhet’e karşı duyuyordu. Kaçınılmaz son gerçekleşti; Nazım ve Nüzhet, 1921’de evlendi. Anyuta adını verdikleri bir kızları oldu.

Ancak kaçınılmaz başka sonlar da vardı; ayrılık gibi. Nüzhet’in İttihatçı yakın bir akrabası Nazım’a duyduğu öfke ve nefrete engel olamıyor, genç kıza sürekli evine dönmesini söyleyen mektuplar yazıyordu. Çok gençti ve bu kadar baskıyı kaldıramadı Nüzhet. Nazım’ı terk ederek evine döndü…

Hapis istemi ve ömürlük davaları

Bu ilk olmayacaktı; daha hapis yatacağı günler de vardı. Yolunu açmıştı bir kere Nazım. Aydınlık Dergisi’nde yayımlanan şiir ve yazıları başına dert açmıştı. Nazım’ın 15 yıl hapsi isteniyordu. Daha topraklarında mevsim dönmeden Nazım, bu kez de Sovyetler Birliği’ne gitti. Ancak 1928’de Af Kanunu’ndan yararlandığı müjdesini aldığında Türkiye’ye dönebilmişti. Çalışacağı yeni dergi, “Resimli Ay”dı.

Açılışı 1925’te yapmıştı. Daha birçok kere yargılanacaktı. 1938’de orduyu ayaklanma için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 13 yıl İstanbul, Ankara, Bursa Cezaevleri’nde kalacak; 1950’de de af yasasından yararlanıp özgürlüğüne kavuşacaktı.

Ülkeler ayrılığı, Lena

Nazım da Nüzhet’in ardından Türkiye’ye dönmüştü. Ancak yüreği ne bu ayrılığı ne de Nüzhet’in bir profesörle evlendiğini görmeyi kaldırabildi. Moskova’ya geri döndü.

Burada METLA Tiyatrosu’nda Ludmilla Yurçenko ile tanıştı. Onun için adı Lena’ydı. Bir süre sonra evlendiler. Aslında her şey iyi gidiyordu.

Elbet yine ayrılık vakti gelip çatacaktı. 1928’de Nazım’ın Türkiye’ye dönmesi gerekiyordu. Ancak Lena için vize vermediler. Böylece ülkeler arasında sessiz sedasız, şiirlerde çağlayacak bir ayrılık yaşandı.

Ve büyük aşkı Piraye

Piraye, 16 yaşındaydı Sedat Örfi ile evlendiğinde ve şimdi de boşanmıştı işte. 2 çocuklu yalnız bir kadındı. İşte bu dönemde tanıştı Piraye ve Nazım; 1930’da.

Delice bir sevdaydı aralarındaki; tarifsiz bir tutku. Kalbinin kızıl saçlı bacısı olarak tarif ediyordu onu. Ancak evlilikleri sürecinde 13 yıl boyunca Nazım hapisteydi. Kim bilir, belki de onca şiiri yazdıran da işte bu aşkın uzak yaşanışıydı.

Ona mektuplar yazdı; sandıklar, kutular tablolar yaptı Nazım. 24 yaşındaki güzeller güzeli Piraye de Nazım’ı için kitap, temiz çamaşır taşıyordu. Piraye, Nazım’ın tek moral kaynağıydı.

Sonra bir gün, öylesine sıradan bir gün, dayısının kızı Münevver, Nazım’ı ziyarete geldi. İkisi de evliydi. Ancak yine de aralarında bir kıvılcım oluşmasına engel olmamıştı. Ötesi yok, Nazım sırılsıklam âşıktı işte.

1948’de bir af bekleniyordu. Nazım, Münevver’e kocasından boşanmasını söyledi. Birlikte yeni bir hayata başlamayı teklif etti. Piraye’ye de bir mektup yazıp her şeyi olduğu gibi anlattı.

Piraye, her zamanki gibi kocasından gelen aşk mektubunu açtı; ancak okudukları karşısında yıkılmıştı. Yine de hiç ses etmedi ve boşanma isteğini kabul etti.

Ancak işler Nazım’ın planladığı gibi gitmedi. Beklenen af gerçekleşmemişti. Münevver de böyle bir riske girmek istemedi ve kocasına döndü. Nazım da Piraye’yi kaybettiğiyle kaldı.

Ona af dilemek için bir mektup yazdı. Anca Piraye, ölse de aşkından, bir daha Nazım’a hiç dönmedi…

Bir kısmı şöyleydi mektubunun:

“Pirayem, Kızıl saçlı bacım benim,

Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptigim kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ” Gel ” diyecek kadar yüzsüz ve alcaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabilecegimi bilemiyorum. Seninle karşılastığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya calışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim.

…”


Affın ardından Münevver ile Nazım

Piraye ile yaşadığı bu durumdan sonra, nihayet af çıkmıştı. Nazım ile Münevver, evlendi. Bu evlilikten Mehmet Nazım doğdu.

Nazım, daha Mehmet 3 aylıkken Rusya’ya kaçtı. 1951’den sonra da çıkan kararla Türkiye’ye dönmek hayal olmuştu. Münevver, ancak 1961’de İtalyan yazar Joyce Lussu’nun yardımıyla Nazım’ın yanına Varşova’ya gitti. Ancak Nazım, aşktan beslenmeye devam etmiş, burada kendine yeni bir hayat kurmuş, Vera ile evlenmişti…

Nazım vatandaşlıktan çıkartıldı

Bu kez de askerlik bir sorun olup karşısına geçti. Sürekli izlenmiş ve çürüğe ayrılmıştı. Ancak buna rağmen 48 yaşında yeniden askerliğe çağırıldı ve öldürüleceği yolunda duyumlar alıyordu. Başka çare bulamamıştı; Rusya’ya kaçtı. Münevver’i ve oğlunu ardında bırakmıştı. 17 Haziran 1951’de Bakanlar Kurulu, Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkartılmasına karar verdi. Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde, sonra da eşi Vera ile Moskova’da yaşayacaktı.

Doktoru Galina

Nazım, Türkiye’den kaçtığı ilk zamanlarda doktoru Galina Grigoryevna ile evlendi. Nazım’ın hayatını paylaştığı; ama hiç şiir yazmadığı tek kadındı.

Münevver bu aşamayı kaçırmış, Vera ile karşılaşmıştı.

Son aşkı Vera

Nazım ve Vera, 1956’da, Vera henüz 24 yaşında iken tanıştılar; 1960’ta evlendiler. Bundan sonra tüm şiirlerini Vera için yazdı Nazım…

Aşktı, gerçekti. Ölüm gerçekliği ile karşılaşana kadar, Vera ile doyasıya yaşayacaktı aşkını. Vakitleri az kalmıştı aslında. Nazım 3 Haziran 1963’te hayata ve Vera’ya veda edecekti.

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim, kaldım, güldüm, öldüm…”

Nazım Hikmet öldü

3 Haziran 1963 sabahıydı, saat 06.30’u gösteriyordu. Nazım, ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına kadar gazetesini almak için indi. Tam gazetesini almak için eğilmişti ki, kalbi o anda yaşamaktan vazgeçti. Nazım Hikmet, yaşadığı gibi bir sincap kararlığında ve ani ölüvermişti. Vera hep yanıbaşındaydı.

Cansız ve şiir dolu bedeni ünlü Novodevici Mezarlığı’na defnedildi. Ona özel siyah granitten bir mezar taşı tasarlanmıştı. “Rüzgara karşı yürüyen adam” figürü bu siyah taş üzerinde ölümsüzleştirildi.

Ölümünün ardından

Şiirlerinden birçoğu “Cem Karaca, Fikret Kızılok, Fuat Saka, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli” gibi birçok sanatçı tarafından kendilerine özgü bir yorumla bestelendi…

2006’da Bakanlar Kurulu, Türk vatandaşlığından çıkartılmalar üzerine bir düzenleme yapılmasını gündeme getirdi. Bir umut doğmuştu; Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına tekrar alınacaktı. Ancak bunun üzerine Bakanlar Kurulu, bu düzenlemenin sadece yaşayan kişiler için olacağını bildirdi.

2008’in ilk günlerinde, Piraye’nin torunu Kenan Bengü, Piraye’nin sakladığı hatıralar arasında “Dört Güvercin” adlı şiirini ve tamamlanmamış 3 adet roman taslağını bulmuştu. Piraye, aşkının emeği üzerine her şeyi özenle saklamıştı.

5 Ocak 2009’da “Nazım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılması üzerine Bakanlar Kurulu kararını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Nazım Hikmet’in Bakanlar Kurulu onayınca tekrar vatandaşlığa alındığını duyurdu. Bu durum, 10 Ocak 2009’da Resmi Gazetede yayımlandı.

Nazım, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı olmuştu…

Ve kalbine geçiremediği sözlerle, Piraye’siyle, Vera’sıyla, aşkla vücut bulan bir Nazım Hikmet geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cahit Zarifoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bazen insanın kalbi ne çok meyilli acının peşinde bir ömür sürüklenmek için can atmaya. Halbuki hayat ne kısa, kuşlar ne de güzel uçuyor…

Cahit Zarifoğlu, babasının kalbinde açtığı o yaraya böyle yaptı işte. Bir çocuktu ve eline toprak eşelemek için aldığı ince ağaç dalını, babasının bıraktığı acının üzerinde çevirmeye başladı. Oysa o bir çocuktu ve kalbinin üzerindeki acı, ne bileyim belki sadece bir nokta kadardı.

Hakkında bu kadar şey okuyup bir de tekrar cümlelere dökünce fark ettim ki, insan çoğu zaman biliyor yaptığı yanlışı. Üstelik o ince ağaç dalının derinlere gidip kalbini kanatmaya başlayacağını da biliyor. Ama belli ki, şiir dediğin o acılardan çıkıyor…

Ölümünden sonra kırlarda çiçeklerin sensiz açacağına üzülecek kadar hayatı seviyormuşsun ya, belli ki sen acıların karşısında susmayı ve bir kahramanın gelip seni konuşturmasını beklemişsin. Kahramanını çok geçmeden bulduğun, umarım her bir cümleni kurduğun için çok sevinçliyim. Ve şu an, ölüm yıl dönümünde seni acıların değil, bu sevinçli yanlarınla anıyorum, sevgili Cahit Zarifoğlu…

Sonsuza dek çiçekler açtıran şiirle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Cahit, 1 Temmuz 1940’ta, Ankara’da Maraşlı aile Şerife Hanım ve Niyazi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Abdurrahman Cahit” adını verdi.

Soyadı gibi zarif, naif bir çocuktu Cahit ve bu özelliklere tezat düşecek derecede de inatçıydı. Bu inatçı yönü, bir ömür güdülecek bir kine de gebe olacaktı…

Babasının memurluk görevi sebebiyle çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçecek; ilk ve orta öğrenimini Siverek’te başlayıp, bir dönem Ankara Kızılcahamam’da devam ettikten sonra, Kahramanmaraş’ta tamamlayacaktı…

Lise sıralarına geldiğinde inatçı çocuktan inatçı bir gence dönüşmüştü Cahit. Pek dalgındı, içine kapanıktı; çok zekiydi ancak inadı zekasının önüne geçiyordu. Arkadaşlarına matematik ve geometri öğretecek kadar iyi olmasına karşın bir yıl Edebiyat ve Matematik; iki yıl da sadece Matematik derslerinden kaldı. İnadı inattı ve kitaplarının kapağını bile açmıyordu. Okuldan kaçıyor ve derin yalnızlıklara sürüklüyordu kendini. Tüm bunlar sınıf tekrarı demekti ve üç yılı uçup gitti. Cahit, birlikte liseye başladığı arkadaşlarından 3 yıl sonra mezun olabildi. Bir gün halkın seveceği, adı bilinir bir şair olacaktı ve Edebiyat dersinden sınıf tekrarına düşmüştü…

Okulda bu inadı sürdürüyordu; ancak bir yandan da şiirler yazıyordu ve mahalli gazetelerde çalışmaya başlayacaktı. Lakin öncesinde bu inadın sebebine inmeliydi…

Anne ve babasının arasında bir yalnızlıkta

Önce yalnızlığı, sonra onu yaşamayı öğreniyordu insan. Cahit de yalnızlığın koynunda uyumak ne demek, öğrenecekti…

Babası, annesinin üzerine başka bir kadınla evlenmişti ve Cahit, tüm ömrü boyunca bu durumu asla kabullenemedi. Babasına karşı büyük bir öfkeyle büyüttü yıllarını; ona karşı hep sert ve buz gibi oldu. Daha çocuk yaşta tattığı babasızlık karşısında hissettiklerinden ötürü onu affedemiyordu.

Kendisinden sadece 1,5 yaş büyük bir abisi vardı; Sait. Babası gitti ve Cahit, Sait’i babası belledi. Ona artık “Baba Sait” diye seslenecek; içinde kopan her fırtınayı onda dindirecekti.

Bu kısım inatçı ve öfkeli yönünü açıklıyordu. O, aslında sadece yaralı bir çocuktu ve derdini anlatacak cümleler boyunu aşardı; kuramazdı. O da inat etmeyi, öfkesine sığınmayı ve kuramadığı cümleleri duygulara, tepkilere dönüştürmeyi tercih etti. Başka türlü davranamaz; içindekilerle başka türlü baş edemezdi…

Yalnızlığa gelince; onu da, annesinin yalnızlığından öğrendi. Terk edilen, yalnız bırakılan sadece annesi değildi. Cahit, küçük kalbiyle annesinin yanında olup, yalnızlığını eksiltmek isterken; bir de bakmış, yalnızlığı benimsemişti. Hayatta karşılaşabileceği her şeye karşı dimdik ayakta durmak onun için çok önemli bir şeydi. Öyle ki, kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini dahi dikmeyi öğrenmeyi ihmal etmemişti. Her zaman yemeklerini kendisi yapar; dostlarına ziyafet verirdi. Yalnız kalan annesine yük olamazdı…

Sonsuz maviliğe derin tutku

Cahit’in delicesine bir tutkuyla bağlı olduğu bir şey vardı: Pilotluk. Kuşlar gibi, hatta kuşlarla birlikte uçmak istiyordu. Ne zaman bir gökkuşağına denk gelse, ona doğru süzülmeliydi; sonsuz mavilik, onun evi olmalıydı.

Bu hayale tutkuyla bağlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Gökyüzüne duyduğu eşsiz sevgi, bulunduğu şehirden kaçma fikrini düşürdü aklına. Lise ikinci sınıftaydı ve ardını arkasını düşünmeden bavulunu toplayarak Maraş’tan, Eskişehir’e giden ilk otobüse bindi; pilot olacaktı.

Türk Kuşu Derneği, başvuran adaylardan yetenekli olanları seçiyor ve ücretsiz uçuş kursu veriyordu. Cahit, bir planörün koltuğunda oturmuş, gökyüzünde süzüldüğünü yol boyunca hayal etmişti. Hayalinin başlangıcına ulaştı da. Eğitim alıp, bir uçak kullanabilir düzeye geldi.

Şimdi aşması gereken son bir nokta vardı. Eğitimden geçen herkesin son olarak, bir de sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyordu. Cahit, sağlık kontrolüne girdiğinde gözünde ve kulağında teşhis edilen hastalığı sebebiyle, pilotluk kariyerinin başlayacakken bittiğini öğrendi.

Sonrası, derin bir sessizlik…

Uzun üniversite yılları

Uzun süreli ve maceralı bir lise hayatının üzerine Cahit, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldi. En az lise hayatı kadar çalkantılı bir üniversite hayatı olacaktı.

İnsanlardan ve kendinden kaçmaya başladığı dönemdi. Daha doğrusu bunun resmen fark edilmeye başladığı zamanlar. Öyle ki üniversite eğitimini tam 10 yılda bitirdi…

Herkesten farklı, herkesten başkaydı işte. Okulda çok zaman geçiriyormuş gibi yazın da evine dönmüyordu. Genelde bir kayıkçının yanında karın tokluğuna çalışıyor; zaman öldürüyordu. Bir başka yaz tatilinde ise otostop çekerek Avrupa’yı gezebiliyordu. Kendi özgür ruhu içinde böylesine sessiz ve sakin kalabilmek şaşılacak şeydi doğrusu…

Cemal Süreya’ya hayran bir öğrenci

Cahit, lisede olduğu gibi üniversitede de şiirler yazmaya devam ediyordu. Cemal Süreya’ya ise hayrandı.

Cemal Süreya, dönemin en bilinen şairlerindendi. Uçlarda bir yerlerde yaşamaktan keyif alan Cahit, Süreya’ya bir mektup yazdı. Net bir şekilde dile getirmişti isteğini. Çünkü “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?” diye yazacak kadar emindi kendinden; ne istediğini biliyordu.

Süreya, o sıralar Paris’teydi; bunaltılı bir ruh halindeydi. Bu genç adamın az buçuk ölçüyü kaçırmış mektubunu okuduğunda şaşkınlığını kendine sakladı ve bir cevap vermedi. Ancak Cahit Zarifoğlu bir gün tanınıp da öldükten sonra şunları yazacaktı günlüğüne:

“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış.

İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. Sezai Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai Karakoç’tan almış. Saklamamışım o mektubu.

Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?

Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”


Şiir gibi güreş tutan şair

Cahit, sessizdi; içine kapanıktı. Evde yalnız kalmak gibi bir seçeneği varsa kesinlikle dışarı çıkmaz; bir melankoli ruhuna bürünerek radyoda klasik batı müziği dinlerdi. Her zaman bu müziklerle evin küçücük odasında kaybolan, belki de hiç sahip olamadığı ruhunu aradı.

Ancak dışarıya çıktığında da bambaşka bir yönü ortaya çıkıyordu Cahit’in. Dostlarıyla buluşuyor ya da çoğunlukla güreş topluluklarına katılıp güreş tutuyordu. Çocukluğundaki gibi zayıf ve zarif bedeni halini koruyordu; ama evet, Cahit tüm tezatlığıyla güreş tutuyordu. Güçlüydü de… Pilotluktan sonraki en büyük tutkusu güreşti.

Hatta bir güre müsabakasında arkadaşları arasında en güçlü ve kalıplı olanı Halil ile eşleşti. Bütün arkadaşları Halil’in, Cahit’i alt edeceğine emindi. Ancak Cahit, teknik bir hareketle Halil’in sırtını yere getirdi.

Bu hikayeyi, Cahit’in iyi arkadaşlarından biri olan Alâeddin Özdenören yıllar sonra anlatacak ve “Cahit, şiir gibi güreş tutardı” diye gururlanacak; arkadaşını da onurlandıracaktı…

Aristo Cahit

Cahit, o kadar içine kapanıktı ki, arkadaşları onun çoğu zaman hasta olduğunu düşünüyordu. Hatta kesinle aşk acısı çekiyor olmalıydı; suskunluğu bundandı. Başka türlü yüzyıllık suskunluk tadındaki bu suskunluğu açıklayamıyorlardı.

Oysa Cahit sadece kaçıyordu; insanlardan ve insanlıktan… Bu kaçma uğraşı bir süre sonra onun bir bilge olduğu kanaatine vardırdı. Hasta olmadığından emin olduklarına göre, bu sakin ve suskun halinin karşılığı bilgelik olmalıydı. Dostları bu sebepten ona, “Aristo” demeye başladı…

Artist Cahit

Cahit, artık “Aristo Cahit” diye anılıyor ve de çağrılıyordu. Ancak o taşkın halleri ona bir lakap daha getirecekti.

Bir gün Necip Fazıl Kısakürek’in evinde bir sohbet meclisi kuruldu. Herkes dikkat kesilmiş üstadı dinliyordu ki, elini ayağını nereye koyacağını kestiremeyen Cahit, ayağa kalktı ve üstadın konuşmasının ortasında evin içinde dolaşmaya başladı. Gayet rahat bir tonda adımlarını atarken Necip Fazıl’ın kitaplığında durdu ve plaklarını karıştırmaya başladı. Üstattan duyacağı söz gecikmedi: “Ya hu burada muhteşem bir konser varken, sen notalarla meşgulsün, Artist!”

O gün, Necip Fazıl’ın dilinden dökülen “Artist” sözü, Cahit Zarifoğlu’nu anarken kullanılan ikinci lakabı oldu.

İlk şiir kitabının başına gelenler

Gökyüzünde uçmak istiyor, güreş tutuyordu. Yine de hayatındaki en özel ve önemli şey, şiirdi. Bunların yanında resim ve müzikle de ilgilendi; ancak o bir şairdi.

Para kazanmak için de çalıştı elbet. Öğrenciliği zamanında çalımak zorunda kaldığında, sayfa sekreterliği yapmıştı. Bir yandan da Diriliş Dergisi‘nde şiirlerini yayımladı.

1976’dan sonra da kurucusu olduğu Mavera Dergisi‘nde şiirlerini, hikayelerini, günlüklerinden seçkileri ve senaryo çalışmalarını yayımlayacaktı. Hatta “Okuyucularla” adını verdiği bir de sohbet köşesi vardı.

Bunlar dışında farklı zamanlarda İlkokul Öğretmen Vekilliği ve Almanca Öğretmenliği yaptı. Mavera’dan sonra TRT Genel Müdürlüğü’nde Mütercim Sekreter olarak da bulunacaktı.

Ve bir gün ülkenin “Yedi Güzel Adam”ından biri olacaktı…

Ancak şu an bir şair olduğuna göre, sanatının ilk meyvesini dalından koparmaya başlamalıydı. İlk şiir kitabını hazırladı; ona, “İşaret Çocukları” adını vermişti. Baskıya yollarken, bu kitabın ekonomik anlamda sonunu getirdiğinin farkında değildi.

Evet, tüm parasını bu kitaba yatırmıştı ve yaşayacağı talihsizlik ona anlatılsa kahkahalarla güler de inanamazdı. Kitabının çok az bir kısmını dağıtmıştı ki, geriye kalan büyük bir kısmını da aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bıraktı. Aslında sadece emaneten bırakmıştı. Birkaç ay boyunca kitaplarını almayan Cahit, geri döndüğünde hepsinin dayı tarafından ısınmak için sobada yakıldığını öğrendi.

Yanan tüm emeği, değeri, gözünün nuruydu…

Cahit Zarifoğlu evlendi

Cahit’i kendisini içine hapsettiği yalnızlıktan tutup çıkarmak o kadar kolay değildi. Necip Fazıl gibi bir üstat ona dokunana kadar da kimseye bu konuda en ufacık bir kapı aralığı dahi bırakmadı.

Necip Fazıl, Cahit’in dibe doğru çeken hayatının yönünü gökyüzüne çevirdi. Uçmak için illa pilot olması şart değildi; bunu, ona yaşayarak öğretti.

Necip Fazıl, önce Cahit’e uygun bir eş düşünerek başladı. Onun için en uygun kadın kesinlikle Necip Fazıl’ın Hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan gelen Berat Hanım idi. Necip Fazıl, Cahit’i yanına kattı ve Van’a gittiler. Ya koşullanmış olarak gittiğindendi ya da bu, ilk görüşte aşktı. Cahit, yıllardır sadece kendine ayırdığı kalbine Berat’ın aşkını kattı da geldi.

Hemen nikahları kıyıldı ve tabii ki şahitleri de Necip Fazıl oldu. Bu evlilik ona, Ahmet ve Betül adında iki güzel çocuk kazandırdı. Emin olduğu tek şey, o babası gibi bir baba olmayacaktı…

Eşine duyduğu sevgiyi belki hemen oracıkta, kalbine, aklına düşüp yar olduğu anda şiire döktü Cahit Zarifoğlu…

Ey Berat Hanım!

Dersen ki,
“Bu ne zalim adam
Halimi bilmez, halden anlamaz.
Küçük bir şeyi mesele yapar”
-Ne büyük yalan-
Doğrusu var hakkın
N’etsem n’apsam
Kollarını bilezik
Boynunu kordon
Ayağını hal hal donatsam
Yine hakkın kalır.

Çocuklara masallar

Cahit Zarifoğlu, çocuklara düşkünlüğüyle de biliniyordu. Belki kendini kollarına bıraktığı yalnızlıkta, çocuk yanını hep canlı tutmak istiyordu. Büyüdüğünü kabul etmek istemediği her an, onu herkes çocuk olarak tanısın istiyordu.

Çocuklar için birçok masal kitabı yazdı. Belki içindeki baba boşluğunu tüm çocuklara ucundan kıyısından babalık ederek doldurmak istiyordu. Başarıyordu da; sadece kendi çocuklarının değil, tüm çocukların sevgilisi olmuştu.

Yıllar sonra bu durumdan bahsederken Erdem Beyazıt, “Bizim çocuklarımız, bizden çok ona yakın” diyecekti…

Ölüme düşkün rüyalar içinde

Cahit Zarifoğlu, çocukluk ve gençlik yaşlarını kaçırsa da, olgunluk yaşlarında sesi ve mutluluğu yakalamıştı. Ancak sadece yıllardı; ruhunda her şey onarılmışa benziyordu. Belki de gerçekten bir kadını sevmekle başlıyordu her şey; sevgi iyileştiriyordu…

Ancak sonra bir sessizlik daha oldu. Bu kez sevenlerinin kulaklarını sağır etti bu sessizlik ve kalplerine düştü elem Cahit Zarifoğlu, pankreas kanseri olmuştu…

Günden güne eriyordu. Bir süre sonra yataktan da çıkamaz oldu. Başta mesken tuttuğunu söylediği yatağını, artık cehennemi olarak adlandırıyordu.

Dostları, sevdikleri gün aşırı ziyarete geliyordu ve Cahit, kimse kötü olduğunu anlamasın savaşı veriyordu. Hele çocuklara hep, hep gülümsüyordu. Ancak hastalığı ilerledikçe ilerledi ve ziyaretine gelen Erdem Beyazıt’ın elinden tuttu ve “Erdem!” dedi; “Kırlarda çiçekler, artık bensiz açacak”…

Artık uykuları ölüme yattığı rüyalarla bölünüyordu. Sürekli terler içindeydi. Bir gün yine acı dolu uykusundan uyandı aniden. Karşısında dostu Rasim Özdenören duruyordu. Sanki onu bekliyormuş da bulmuşçasına, “Rasim!” dedi; “Bir rüya gördüm. Necip Fazıl, bana ‘Yirmi beş yıl sonra burada buluşacağız’ dedi”…

Yarı umutlu muydu ne?

Cahit Zarifoğlu öldü

Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’a büyük bir hayranlık ve saygı duyuyordu. Babasına karşı ısıtamadığı içi, onun karşısında eriyordu.

4 yıl önce üstadını kaybettiğinde, babasını kaybetmiş gibi dağlanmıştı ruhu. Şimdi gördüğü rüyasıyla kendisine bir mesaj veriyordu işte. Ancak Cahit Zarifoğlu, rüyasının ya da ağrılarının rehavetinden olsa gerek tam hatırlayamıyordu belli ki rüyasını.

O, 25 yıl diye duymuştu; ama Necip Fazıl 25 gün demiş olacak ki, Cahit Zarifoğlu, rüyasının üzerinden 25 gün geçtiğinde hayata gözlerini kapadı. Dostuna da söylediği gibi, artık kırlarda çiçekler onsuz açacaktı…

Sessizliğin, yalnızlığın kollarında geçirdiği yıllarının üzerine yazdığı şiirler ve çocuklara bıraktığı masallarla bir Cahit Zarifoğlu geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Can Yücel Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bir gece sevgi duvarını aşıp, insana sevmenin ve doğanın güzelliklerini şiir yoluyla anlatan adam, Can Yücel.

Şanslı bir çocukluk ve eğitim sürecinin ardından hayatının aşkını buldu Can. Onunla tam 43 yıl geçirecek kadar da şanslıydı.

Kendine has bir havası vardı hep. Can Babası oldu sevenlerinin. Sesinden dinlediğimiz her şiiri, hani denir ya, içimizin dokunulmaz denilen yerlerine dokundu sanki.

Biz onu sevdik, o sevmenin ta kendisini. Sevdiği ne varsa kendisine yakıştırdı, Can yaptı onları sonra. Öyle ki, bir günebakan çiçeğinde, Datça’nın güneşinde hala onun varlığının kokusu dolanır belki de, biz anlayacak duygusallığa erişemeyiz…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Can, 21 Ağustos 1926’da, eğitim alanında önemli bir isim ve bir dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi.

Adeta babasından gelen bir genle okumaya, yazmaya çocukluktan düşkündü.

Can’ın ilk ve orta eğitiminin ardından liseye başladığında artık Ankara’da yaşıyorlardı. Can, Ankara Atatürk Lisesi’nde lise eğitimini aldı. Buradaki en önemli kazancı, Gazi Yaşargil’di. Bu dönemde lisede sınıf arkadaşı olan Gazi, önemli bir bilim adamı olacaktı.

Eğitim bursu

1943’te Can ve Gazi yurt dışında eğitim bursu kazandı. Ancak bu dönemde Can, babası Hasan Ali Bey Milli Eğitim Bakanı diye bursu kabul etmek istemedi. Çünkü hakkında “Babasının torpiliyle burs kazandı.” diyecekler diye çok çekiniyordu. Gazi bunu öğrendiğinde, bu bilginin doğru olmadığı ve iki ailenin de kendi imkanlarıyla çocuklarını yurt dışına eğitime gönderdiğine dair açıklama yaptı.

Can, bu burs neticesinde Ankara Üniversitesi’nde Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü ile başladığı üniversite eğitim hayatını Cambridge Üniversitesi’nde Latince ve Yunanca eğitim alarak tamamladı.

Yurt dışı eğitimi ona birçok kapıyı da açmıştı. Bundan sonraki süreçte öğrendiği dil sayesinde çevirmenlik yapacaktı mesela. Avrupa’nın birçok şehrinde yaşadı Can ve ülkesine geri döndü. Döndüğünde Kore Savaşı çıkmıştı. Bu dönem yaşanırken, 1953’te askerliğini de Kore’de yaptı.

Askerlik sonrası tekrar İngiltere’ye döndü. 1953 – 1958 yılları arasında Londra BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. 1963’te Türkiye’ye döndüğünde aldığı dil eğitimi sayesinde bir süre Bodrum’da turist rehberliği yaptı. Bundan sonra da bağımsız çevirmen ve şair olarak İstanbul’da yaşayacaktı.

Edebiyat hayatı

Can, edebiyatta başlangıcı şiirle yaptı. 1945’te şiirlerini artık dergilerde yayınlamaya başlamıştı. 1945 -1965 arasında “Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Sosyal Adalet, Şiir Sanatı, Dönem, Ant, İmece, Papirüs” dergilerinde yazdı.

Ayrıca “Yeni Dergi, Sanat Emeği, Yeni Düşün, Birikim”de yazdığı şiir, yazı ve çevirileri ile tanındı.

Ama 1950’de bu dergilerde o zamana kadar yayınladığı seçme şiirlerini topladı ve “Yazma” adını verdiği ilk şiir kitabında topladı.

İlk şiirlerinde daha çok uyaklı yazım dikkat çekiyordu. Duygusal bağlamda ise her şiirinden adeta “coşku” çağlayarak yükseliyordu. Her zaman geleceğe güvenle bakan, umut dolu bir Can okunuyordu şiirlerinden.

Ancak ilk kitabından sonra bu ona yetmedi. Yeni arayışlara doğru yol almak niyetine düşmüştü.

Can Yücel evlendi

Can, 1954’te Güler ile evlendi. Evinde aşk pişirip şiire dökeceği kadını bulmuştu. Yıllar sonra Güler’in Can’ın ölümünün ardından söyleyeceği gibi, milyonlarca döl hücresi arasından oluşmaları yetmemiş, bir de birbirlerini bulmuşlardı yeryüzünde.

Her zaman birlikte yaşanması zor bir adam olsa da Can Yücel, bu evlilik bilfiil 43 sene, Can Yücel ölene dek devam etti. Onlarınki tek solukluk büyük bir aşktı.

Bu evlilikten kızları Güzel ve Su ile oğulları Hasan dünyaya geldi. Ailesine fazlasıyla düşkündü Can Yücel. Bağlılığını her fırsatta dile getirdi ve onlara “Küçük  Kızım Su’ya”, “Güzel’e” ve “Yeni Hasan’a Yolluk” şiirleriyle sonsuz sevgisini hediye etti. Kitaplarından birine de “Maaile” adını vermişti. Onun şiirlerinde her zaman sevdikleri ve sevginin kendisi vardı.

Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin

Can Yücel, hiciv gücü yüksek bir dil ustasıydı. Kendine has bir hava ile kendi şiirini beslemeyi iyi biliyordu. Sözcüklerle dans ediyor, geniş kültürlere yayılıyordu. En çok halk ağzını benimsedi.

1959’da “Her Boydan” adını verdiği şiir kitabında dünya şairlerinin şiirlerini kendi özgün cümleleriyle çevirmiş, çok da başarılı olmuştu.

Şiir değildi tek derdi, insan içine çıksın istiyordu sevdiği şeyler. Hatta kendisi çıkartsın istiyordu. İşte bu yüzden tiyatro oyunu çevirileri de yaptı. Çevirisini yaptığı isimler arasında “Shakespeare, Brecht ve Lorca” da vardı.

Can, öylesine kendine has bir havayla yazıyordu ki, bu durum çevirilerine de bulaşmayı bildi. Özellikle Shakespeare’in eserlerini çevirirken aslına bağlı kalamayıp, adeta yeniden yaşayarak yazıyordu. Öyle ki, Shakespeare’nin ünlü sözü “to be or not to be” yi kendi öz Türkçesi’ne “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şeklinde çevirdi. Kuşkusuz bu onun soluksuz kurduğu en anlamlı cümlelerdendi.

Can Yücel 15 yıl hapse mahkum edildi

Can Yücel, 1962’de İngiltere’de olduğu yıllarda, Latin harflerle taş baskı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı buldu ve bu oldukça ses getirdi.

Can, şiirlerinde argo anlatıma ve müstehcen sözlere sıklıkla yer veriyordu. Bu nedenle fazlasıyla ilgi çekiyor ve zaman zaman da yeriliyordu. 1965’ten sonra da siyasal konularda yazmaya başlamıştı. Artık o dobra cümlelerinden nasibini siyaset de almıştı.

Evlendiği sıralarda “Che Guevara” tarafından yazılmış olan “Gerilla Savaşları ile İnsan ve Sosyalizm” adlı eserlerini dilimize çevirdi. Bu kitaplar sıkıyönetimde yargılandı. 12 Mart döneminde Che Guevara ve Mao’dan yaptığı çeviriler beraberinde 15 yıllık bir hapis mahkumiyetini getirdi. Neyse ki, bu mahkumiyet 1974’te çıkan genel afla sona erdi.

Dışarı çıkar çıkmaz yaptığı ilk işBir Siyasinin Şiirleri” adını verdiği kitabı çıkarmak oldu. Bu Can Yücel’in üçüncü şiir kitabıydı. Kara mizah kol geziyordu şiirlerinde. Bazı şiirlerinde de tarihsel ve günlük olaylar bir arada dans ediyordu sanki. Bu kitabında cezaevindeki gözlemleri, dışarının durumu, duyguları ve hissettiği ne varsa politik kimliğini sorgulayarak yazmıştı.

İstanbul’da “Vatan, Demokrat ve Söz” gazetelerinde köşe yazıları yazdı.

Buradan sonra önce İzmir’e taşındı; sonra da kendisi ile özdeşleştirdiği Datça’ya yerleşti. Bir yandan da “Leman ve Öküz” dergilerinde yazılarını yazmaya devam etti.

1996’da kurulan Emek Partisi’nin de kurucu üyeleri arasındaydı. Hava Döndü” adını verdiği şiiri, partinin marşı olarak kullanıldı. Yine bu yıllarda, bırakmadığı siyasi yazılarla, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaret ettiği gerekçesiyle yargılandı. Hatta 1999 seçiminde, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden İzmir 1. Sıra Milletvekili adayı olacaktı. O politik kimliğini her platformda belli etmekten asla kaçınmadı.

12 Eylül 1980 darbesi üzerine yayınladığı kitabı “Rengahenk” de müstehcen olduğu gerekçesiyle toplatıldı.

Sevgi Duvarı

Can Yücel, 1973’te ikinci şiir kitabını çıkardı; adı, ‘’Sevgi Duvarı”ydı. Esas aldığı konu insan ve doğa ilişkileri oldu. Üstelik tam istediği gibi aradığı imge – sözcük – anlam üçlüsünü de tüm şiirlerinde dengelemeyi başarmıştı.

Gökte bol çelikle salınan uçaklar uçuyordu kalbinin gökyüzünde. Çünkü Can Yücel, bir gece sevgi duvarını aşmış ve yüreğini birçok sevginin misafir odası yapmıştı.

Bu şiiri daha önce birçok kez okumuşsunuzdur Can Yücel seviyorsanız. Ama bir de şimdi tüm yüreğinizi sevgiyle doldurmayı başararak okuyun. Sevgi denen illete bulaşmış da kurtulamamış gibi. Bahtınızın her karesini görerek…

“Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar, piyasalar, sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bir sen varsın bir de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi”


Can Yücel öldü

Şiir yazmak, düşünmek, sevmek gibi sevdiği ve iyi yaptığı bir şey daha vardı Can Yücel’in: Sigara ve rakı. Adeta bir bütündü bu ikiliyle.

Her ne kadar Can Baba uyumlu ve tutarlı davransa da, doktorlar ona sonunda “ağız boşluğu kanseri” teşhisi koydu. Ancak hastalığının adını öğrendikten sonra da bu zevkinden mahrum kalmak niyetine dahi düşmedi.

12 Ağustos 1999’da tedavi gördüğü Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde gözlerini sonsuzluğa kapadı.

Vasiyetini sevgili eşi Güler Yücel’e bırakmıştı. İsteği ömrünün son 10 yılını geçirdiği, Datça’ya gömülmekti. “Mekanım Datça olsun, öldükten sonra beni buraya gömün” derdi.

Cenazesi dönemin Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın öncülüğüyle Datça’ya en sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlandı. Büyük Gölcük depreminin meydana geldiği tarihte, 17 Ağustos 1999’da defnedildi.

Ancak sonrası pek güzel ilerlemedi. Can Yücel’in bedeni Datça’da toprak olabildi, ama şarap içiyordu gerekçesiyle yıl dönümünde anma törenlerine izin verilmedi. Hatta bir süre sonra mezar taşı da parçalandı. Mezarının yakınlarında buluna  “Can Evi” adı verilen alan da bir süre sonra kapatıldı.

Sonu her ne olursa olsun, geriye şiirleri ve o güzel sesi kaldı. İnsanlığı anlamanın yolunun sevgi olduğunu anlatan şiirler bıraktı.

İyi ki…

Bir kuple aşk

Can Yücel ve Güler Yücel herkese çok az nasip olanından güzel bir aşk yaşadı. Böyle olunca da sevdiğinin ölümünü kabullenmek, onu bir daha göremeyeceğini bilmek bir hayli güçtü. Güler Yücel de sevdiği adamın ardından işte bunları yazdı:

“Yine Ağustos geldi, yine incir sıcağı, toprak güneş kokuyor. Yine bademler çatladı, yibe cırcır böcekleri caz yapıyor; yediveren limon salkım salkım. Taşçı Mehmet yerli tohumdan on dönüm karpuz ekmiş yine… Hani vasiyet etmiştin ya ona “Yerli tohum bankası kurun” diye; sözünü unutmamış. Muhtar yine seni anlatıp duruyor. Yaşadığımız yeri görmek için insanlar akın akın evimize geliyor. Hasan geldi, Güzel ve Su geldiler, bir sen yoksun…”

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

İlhan Berk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

10 yıl sonra bugün, yaşadığı onca travmaya rağmen elindeki her bir rengi cesurca kullanan İlhan Berk için tüm cümlelerim…

O, aslında geçmişi olmayan bir adam. Bir yandan ne yazabilirsin, bir yandan da üzerine söylenecek ne çok söz var. Bulanık bir çocukluktan renklerle çıkmasını becerdiği için içimde kocaman bir teşekkür var her şeyden önce bu güzel adama. Babasının yokluğunu “Çocukluğum olmadı benim” diye tanımlayacak kadar naif bir kalp, belli ki ancak böyle var olabilirdi yeryüzünde…

İyi ki bu güzel yolu buldun ve kalbi şiirden geçen her kalbin de elbet ışığı oldun.

İyi ki renkler ve sözcükler vardı da, sen kalbimize dokundun.

Kalpten sevgimle…

Çocukluğu

İlhan, 18 Kasım 1918’de Manisa’da, Hesna Hanım ve Veli Bey’in altıncı ve son çocukları olarak dünyaya geldi. Kurtuluş mücadelesinin verildiği yıllardı. Her haneyi mesken tutmuş bir yoksulluk söz konusuydu. Hal böyle olunca Berk Ailesi de almıştı yoksulluktan payını. İleride şiirler yazmaya başladığında hep bahsedecekti bu günlerden…

İlhan için hayattaki en değerli varlık annesiydi. Onu “duru göllere” benzetiyordu. Elbette her çocuk için annesi değerliydi; ama onun için hayat demekti, annesiz yaşanmazdı. Babası, başka bir kadınla evlenip hayatlarından çıkmıştı. Onu, “çok döllü, kaba” olarak tanımlıyordu. Ama aslında baba demek, çocukluk demekti onun için. İlhan, babasını hatırlayabildiği son yaş çok küçük olduğundan, yıllar sonra ondan bahsederken, “Çocukluğum olmadı benim” diyecekti. Belli ki “Babam olmadı” demek çok ağırdı ona. Ablası da, çıkan bir yangında ölmüştü.

Tüm bunlar hayatının travmasını oluşturuyordu. Babasızlık, yoksulluk ve deli bir abla çevresinde geçen çocukluk, İlhan’ın çocukluğundaki mutsuzluk dolu tabloya şiirlerinde renk katacak unsurlar oldu.

Eğitim hayatı

İlhan, orta öğrenimine Manisa’da başladı; Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Ancak yoksulluk nedeniyle çalışması da gerekiyordu ve okula ara vermek durumunda kaldığı bir dönem oldu. Bir dişçinin yanında çalışıyordu; onun desteğiyle okulu bitirdi. İlhan, ailede okuyan tek çocuk olacak ve daha fazlasına da ulaşacaktı.

İlkokul beşinci sınıfta okul gazetesini çıkarma görevini üstlenmişti. İlk burada sezdi edebiyata ilgisini. Yine de en çok ortaokul, onun için çok şey ifade ediyordu. Çünkü işte ilk bu sıralarda başlamıştı şiire merakı. Bir kız vardı; çocuk kalbiyle çok seviyordu onu. Bütün şiirleri onaydı. Dünya kocamandı ve sol yanındaki ağırlık ancak şiir yazarsa hafifliyordu.

Artık bir delikanlı olmak üzereydi. Zamanla sol yanı daha da hafifleyecekti belki; ama artık dergileri takip eder olmuş, daha çok şiir okuma ihtiyacına düşmüştü. Muhit Dergisinde Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiiri ile adeta büyülenmişti. Öğrenciliği bu noktadan sonra hep okulun kitaplığında kitap okuyarak geçti demek kesinlikle yerinde olurdu.

Yayımlanan ilk şiirleri

İlhan, ilk şiirleri Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış’ta yayımlanmaya başladığında 17 yaşındaydı. Tüm bu şiirleri “Güneşi Yakanların Selamı” adını verdiği kitabında topladığında ise, 19.

1940’lara doğru Yeni Edebiyat anlayışını benimsedi. “Uyanı”, “Yığın”, “Yeryüzü”, “Kaynak”, “Ses” gibi dergilerde yıllarca şiirlerini yayımladı.

Şiirlerinde hece ölçüsü kullanıyordu. Yaşadığı dönemin şiir anlayışı konusunda karamsar olmaktan alamıyordu kendini. Sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler, şiirinin temelini oluşturuyordu. “Sonsuzluk”, “hülya”, “ateş”, “kızıl” şiirlerinde kullanmayı en çok sevdiği sözcüklerdi. İlk yıllarda saf ve sembolist şiire yakınlıktan, zamanla Toplumcu Gerçekçi Şiir’e de geçiş yapacaktı.

Dil anlayışında ise, henüz döneminin etkisinden kopamamıştı.

Öğretmenlik zamanları

Espiye’de iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptı ve ardından Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne başladı. 1944’te Fransızca bölümünden mezun oldu. Artık öğretmenlik günleri başlayacaktı. 1945 – 1955 yıları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir’de ortaokul ve liselerde Fransızca Öğretmeni olarak görev aldı. Ancak bir sorun vardı; sürekli iyi bir öğretmen olup olmadığını sorguluyordu. Genelde bu sorgulama iyi bir öğretmen olmadığı sonucuna varıyordu zihninde. Sonunda görevinden istifa etti.

Şimdi şiir zamanı

Bir yandan da hala şiir bünyesindeki en tesirli duyguydu. Şairler ve şiirler konusunda kendisini geliştirmişti. Modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan “Arthur Rimbaud” ve “Ezra Pound”un şiirlerini çevirdi ve kitaplaştırdı. İşte bu İlhan’a çocuk kalbinde ağır basan o ilk şiir yazdığı zamanları hatırlatmış olacak ki, artık kendini tümüyle yazmaya verdi.

Bundan böyle bir anlatı kitabı dışında yalnızca şiir olacaktı işi gücü. Tüm varlığını şiir yazmaya adadı. “Kül” adını verdiği kitabı, 1979’da, ona Türk Dil Kurumu Ödülü’nü getirdi. 1980’de de, “İstanbul” adlı kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’ne layık görüldü.

İkinci Yeni Akımı

İlhan Berk, Türk şiirinde, “çok deney yapan, şiire yeni yapılar arayan şair” olarak anılmaya başlamıştı. Vezinli ve kafiyeli olarak başladığı ilk şiirlerinden sonra sürekli bir arayıştaydı çünkü. Garip Akımı’nın da etkisinde kalmıştı; ama yeni bir şeylere ihtiyaç duyuyordu. Sonunda kendine has bir dil oluşturdu ve “İkinci Yeni Akımı” öncülerinden biri oldu.

“Güneşi Yakanların Selamı”nda görülen Nazım Hikmet etkisi de dağılmıştı. “Türkiye Şarkısı”, “İstanbul”, “Günaydın Yeryüzü” kitaplarındaki şiirler, geleceğe yönelik toplumsal özlemleri dile getiriyordu.

İkinci Yeni Akımı’nın örnekleri olacak şiirlerini ise, “Köroğlu”, “Çivi Yazısı”, “Mısırkalyoniğne”, “Galile Denizi” kitaplarında yayımladı. 1950’lerin ortalarında ortaya çıkan genç şairleri etkilemişti; onlardan etkilenecek kadar da gelişmeye açıktı.

Şiirde anlam yaratmak için anlamsızlıklara yöneldi. Bu sırada yalnızca anlamsızlığı savunduğu gerekçesiyle oldukça eleştirildi. Bu sefer de şiirde konuyu tamamen yok etmeyi denemeye karar verdi. Bir zaman sonra şiiri giderek düzyazıya yöneldi.

Tüm bu deneme yanılmalar, sonunda özgün duyarlılıkları ve buluşlarıyla 20. Yüzyıl Türk Şiiri’nin en önemli isimleri arasında anılmasını sağlayacaktı…

Ressamca yazılan şiirler

Şiir kadar bir değerli olgu daha vardı İlhan’ın hayatında: Resim. Ressamca şiirler yazıp, şairce resimler yaptığı düşünülürdü hep. Zaten o da, şiirlerinin yanında bir de resimleri sorulduğunda hep şöyle derdi: “Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi “bir anlık”tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle…”

O resimle şiiri hiç ayrı tutmadı. İşte bu sebepten şiirlerinde sadece anlam değil, sözcüklerle oluşturduğu görselliğe ayrı bir özeni vardı. Şiirde görselliğe değer verdi. Böylece nesnelerin dünyasından şiirler çıkaran bir şaire dönüşmüştü. Aslında onun her şiiri bir tabloydu ve orada her canlıya, her nesneye yer vardı.

Onun odası, hayatı tablodan dünyaya yansıyan bir şiir gibiydi…

İlhan Berk öldü

Şiirle bezenmiş, şiirle renklenmiş 90 yıllık bir hayat. Fırçasını kaleminden ayırmadan, hayata geliş amacını şiirde bulan bir şair.

Bu insanlar ölümsüzlüğü buluyor diye düşünüyorum hep. Her yaş ölüm için erken olsa da, 90 aslında yadsınamayacak derecede iyi bir rakam ve aslında hiç ölmeyeceği ne çok eseri var. Elbette yazdıklarımı noktalamam için bir de şu cümleyi kurmam gerekiyor: İlhan Berk, 28 Ağustos 2008’de, Bodrum’da hayata veda etti.

Onca yaşanmışlığa, yüzlerce binlerce şiire son bir cümle…

Renkleri ve sözcükleri ustalıkla harmanlayan, hep yenilik peşinde koşan bir İlhan Berk geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,