Etiket: başarı

Rıdvan Dilmen Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Çocukluğunda sokak aralarında top koşturarak futbola sevdalanmış, sonrasında hayallerini gerçek kılıp yaşamış, azimli, çalışkan adam, Rıdvan Dilmen.

Yaşadığı her zorluk karşısında adımlarının yönünü doğru kontrol etmeyi bildi Rıdvan. Öyle ki, sahalarda top koşturarak başlattığı kariyerini bugün ekranlarda futbol yorumculuğu yaparak ve gazetede köşe yazısıyla devam edecekti.

Rıdvan Dilmen, keskin zekasından doğan “şeytan” lakabıyla anılmanın hakkını muhtemelen ömrü boyunca verecekti.

Çocukluğu ve hayalleri

Rıdvan, 15 Ağustos 1962’de Aydın Nazilli’de Makbule Hanım ve Mehmet Lütfü Bey’in dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çocukluğunda başladığı atletizm, hayatının genelini şekillendirecekti. Çünkü hızlı koşabildiği hayat yolunu futbolla kesiştirdiğinde o, bugünün Rıdvan Dilmen’i olacaktı.

Mahalle takımlarında oynardı Rıdvan. Hatta o kadar iyiydi ki, mahalle arasında gazoz ve şeker karşılığı takımlar arası transfer olurdu.

Çocuk akıllarıyla maç yaparken onlar hep bir futbolcunun adıyla anarlardı kendilerini. Kendi ütopyalarında hepsi birer futbolcuydu. Rıdvan da Fenerbahçeli Cemil Turan olduğunu hayal ederdi. Ta o yaşlardan beri Fenerbahçe’nin yeri hep ayrıydı ve özel kalacaktı.

Rıdvan keşfedildi

Çocukluğundan beri sokaklarda top koşturan Rıdvan, 13 – 14 yaşlarında yine mahalle aralarında top koştururken keşfedildi. İlk adım olarak da Nazilli Sümerspor’da futbola başlamış oldu. Rıdvan’ın oynadığı sezon, takım şampiyondu.

Artık Rıdvan’ın yavaş yavaş yıldızı parlıyordu. Gözünü ilk diken Muğlaspor’du. Rıdvan’ı kendi takımlarına transfer etmek istedilerse de oynadığı kulüp bu öneriyi reddetti. Ancak Muğlaspor kararlıydı. Artık pazarlık reddi olmayacak bir noktaya gelmişti ki, Muğlaspor Antrenörü Kemal Dirikan 25 futbol topu karşılığında Rıdvan’ın transferini gerçekleştirdi.

Şeytan Rıdvan

Muğlaspor Rıdvan’ın oynadığı sezonda amatör ligden ikinci lige yükseldi. Kemal Dirikan, Rıdvan’ı fazlasıyla zeki buluyordu. Bu günler içinde kullanacağı “Şeytan gibi bir zekan var.” cümlesinin tekrarları gelecekte Rıdvan’ın bu lakapla anılmasına sebep olacaktı.

Rıdvan giderek daha çok takımın dikkat çekiyordu ve bu takımlar büyük olanlardı. 19 yaşında olan Rıdvan sezon sonu geldiğinde birinci lig takımı Boluspor’a transfer oldu.

Rıdvan manşetlerde

Boluspor ilk maçını Fenerbahçe’nin stadında Fenerbahçe’yle, ikinci maçını da Galatasaray’la oynadı.

1 – 1 biten Fenerbahçe maçının ertesi günü Rıdvan önemli yazarların köşe yazılarında “Türkiye’de bir yıldız doğuyor. Gelecek hafta Boluspor – Galatasaray maçında Rıdvan’ı mutlaka izleyin!” ifadeleriyle övülüyordu.

Bir hafta sonraki izlenmesi önerilen bu maçta Boluspor Galatasaray’a karşı 2 – 1 yenilmişti, ama takımın attığı tek gol de Rıdvan’a aitti. Bütün bunlardan sonra, Rıdvan aynı akşam açıklanan milli takım kadrosundaki yerini aldı.

Hayalleri gerçek oldu

Rıdvan iki yıl boyunca Boluspor’da oynadı. Burada kaydettiği başarılardan sonraki durağı Sarıyer’di. Dört yılını da burada geçirdikten sonra 1987 – 1988 sezonu sonunda Fenerbahçe’ye sansasyonel bir geçiş yaptı. Ama onun gözünde onca olayın önemi yoktu. Önemli olan tek şey, hayallerine sonunda kavuşmuş olmasıydı.

Adeta kariyerinde zirveleri yaşıyordu. 1988 – 1989 sezonunda Fenerbahçe 103 golle şampiyondu. Üstelik bu gollerden 19’unu Rıdvan atmış, 41’ini de attırmıştı. Şampiyonlukta en büyük rol ondaydı ve bu da hayallerinden fazlasını kazandığının göstergesiydi.

Rıdvan sakatlandı

1989 – 1990 sezonu Rıdvan’ın kariyerindeki şanssız zamanlarından biriydi. Trabzonspor’un oyuncusu Miodrag Jesic’in tekmesiyle sağ ayağı sakatlandı. Bu tekme Rıdvan’ın futbol hayatında dalgalanmaların sebebi oldu.

Dizinden 4 kez ameliyat olduktan sonra doktorlar 6 ay sahalardan uzak durması gerektiğini söylese de, Rıdvan onları dinlemedi. 3 ay geçmişti ki söz dinlemez halleriyle sahalara döndü. Ancak bu tezcanlılığı sakatlığının tam olarak iyileşmemesine sebep olacaktı.

Rıdvan 1991’de de Galatasaray maçında sol omzunu kırdı. Ancak akıllanmak bilmiyordu. Doktor yasaklarını ezdi geçti ve İzlanda – Türkiye milli maçında da sahadaydı. Maalesef 90. dakikada omzu bir kez daha aynı yerden sakatlandı.

Bu sakatlanmalarla birlikte Rıdvan’ın isteği de iyiden iyiye kırılıyordu. Her ne kadar sahada göz dolduran oyuncular arasında ismi ilk sıralarda akla gelse de sonraki dönemde sınırlı sayıda maça çıkabilecekti. Bu istikrarsız süreç onu mesleğinden ayrı düşürecekti.

Rıdvan’dan jübile

Bir zamanlar Fenerbahçe maçlarını izleyebilmek için İzmir’e otostopla ulaşan Rıdvan, bu takımın oyuncusu olma hayaliyle büyümüş ve sonunda olmuştu da.

Ama her güzel şeyin de bir sonu vardı işte. 81 gol attığı Fenerbahçe’den 1994’te Ali Şen’in başkanlık döneminde, karşılıklı anlaşma ile ayrıldı.

Artık jübilesini yapıp futbol kariyerini noktalama zamanıydı. Maç takviminin uyuşmaması sebebiyle tarihi üç kez ertelense de sonunda başarılı bir jübileye imza attı. 31 Ocak 1996’da, -7 derece bir kar soğuğunda Rıdvan sahadaydı. Soğuk havanın hezimetiyle 1982 seyircinin bulunduğu bir maçta top koşturan Rıdvan, bu havada gelmiş sevenlerini golsüz göndermedi. Jübilesinde gol atan ender futbolculardan biri olarak futbolculuk kariyerini sonlandırdı.

Kariyerini zirvede bıraktığında, Rıdvan Dilmen’in heybesinde 152 gol vardı. Üstelik 29 kez A Milli Takımı forması giyen Rıdvan’ın burada da 5 golü vardı.

Yeni kariyer dönemi: Teknik Direktör Rıdvan Dilmen

Bir perde kapandığında elbette yeni bir perde açılırdı. Rıdvan Dilmen futbol hayatının içinde kendisine yeni bir pencere açtı. Artık sahalarda top koşturmayacaktı belki ama Teknik Direktör olarak futbol hayatı devam edecekti. Rıdvan Dilmen, Vanspor, Konyaspor, Altay, Karşıyaka, Adanaspor ve hatta Fenerbahçe’de teknik direktörlük yaptı.

İlk olarak 1996 – 1997 sezonunda Ali Şen’in isteğiyle Fenerbahçe’de menajerlik yaptı. Sezon bitiminde ise görevi de bitmişti. Bundan sonra da televizyon programlarına yorumcu olarak katılmaya başladı.

Rıdvan1998 – 1999 sezonunda yeniden teknik direktörlük kapısını araladı ve Türkiye 2. Futbol Ligi’nde Vanspor’un başına geçti. Teknik direktörlükteki adımları da en az oyunu kadar başarılıydı. Vanspor’u şampiyon yaptı ve Süper Lig’e taşıdı.

1999 – 2000 sezonunda ise, çocukluk hayaliyken sonrasında onun için goller atma şansını yakaladığı Fenerbahçe’ye Teknik Direktör olarak getirildi. Hayallerinin ötesindeydi yaşadıkları. Ancak bir anda hakkında yıpratıcı haberler çıkmaya başladı. Henüz teknik direktörlüğünün beşinci haftasıydı ki, bu haberler sebebiyle görevinden ayrıldı. Oysaki takım ligde yenilgisiz oynuyordu.

Fenerbahçe’den sonraki durağı Altay oldu. Ancak burada da genel anlamda başarılı olmadı. Çünkü Altay yükselme maçlarında başarılı değildi. Rıdvan Dilmen de bunun üzerine görevini bıraktı.

2001 – 2002 sezonunda da Adanaspor ile anlaştı. Ancak yine aynı şekilde ayrılık senfonileri yaşanıyordu.

2003’te ise Bank Asya 1. Lig A klasmanında olan Karşıyaka’nın Teknik Direktörü oldu. Ancak aynı senfoninin sesi Karşıyaka’dan da duyuluyordu.

Yorumcu Rıdvan Dilmen

Kariyerinde olgunlaşarak evre evre basamakları tırmandı Rıdvan Dilmen. Teknik Direktörlük hayatını sonlandırdığında geriye layıkıyla spor yorumculuğu yapmaya devam etmek kaldı. Çocukluğundan bu yana yaşadıkları ve görüp geçirdikleriyle o futbolun bilirkişisi olmuştu çünkü.

1 Ağustos 2010’da Sabah gazetesinde başladığı köşe yazarlığını bugün hala sürdüren Rıdvan Dilmen, aynı zamanda NTV Spor’da futbol yorumculuğu da yapıyor. Lig TV yorumculuğu sırasında golleri önceden tahmin etmesiyle ününe ün katan Rıdvan Dilmen, Fanatik gazetesinde de iddaa tahminlerini yürütüp futbol severler ile paylaşıyor.

Ayrıca yeri geldikçe de UEFA Şampiyonlar Ligi’nin önemli maçlarını Star TV’de yorumluyor.

Futbol dışında da bir Rıdvan Dilmen var

Her ne kadar çocukluktan kariyerinin yönünü belirlemiş olsa da, futbol dışında da bir Rıdvan Dilmen var elbette.

Öncelikle işinin zirvesine çıkarak üne kavuştuğu bir gerçek. Bu ün de ona küçük de olsa kamera önü işleri getirdi. 2008’de Cem Yılmaz’ın filmi A.R.O.G’da rol aldı. Ayrıca reklamların da yüzü oldu.

Rıdvan Dilmen’in evlilikleri

Rıdvan, ilk evliliğini Sarıyer’de top koşturduğu zamanlarda yaptı ve bu evlilikten çiftin Erdi adını verdikleri bir oğlu oldu. Teknik direktörlük zamanında boşanan Rıdvan, 19 Mayıs 1999’da tekrar evlendi. Ayşe Hanım ile yaptığı evlilikten de Eda adında bir kızı olan Rıdvan, Aralık 2015’te Ayşe Hanım’dan da boşandı.

Kanseri yendi

Rıdvan Dilmen, 20 Mayıs 2016’da Sabah gazetesindeki köşe yazısında sevenlerine “Önce Okurlarım…” başlığını attığı yazıyla hasta olduğunu duyurdu ve okurlarından dua istedi. Rıdvan Dilmen, lenf kanseriydi.

Aynı gün Rıdvan Dilmen için okurlarından ve Fenerbahçe Spor Kulübü olmak üzere spor camiasının isimleri “Geçmiş olsun” dileklerini iletti.

Bir sonraki hafta ameliyat olan Rıdvan Dilmen’in sağlık durumu iyiye gidecekti. Şükürler olsun ki, kanseri yendi ve bugün hala aramızda.

Acısıyla tatlısıyla yaşadığı bütün süreci atlatıp bugünlere gelen Rıdvan Dilmen’e sağlık sıhhat diliyorum.

Çocukluk sevdasını yüreğinden çıkarmadan ömründe tutturduğu dikişle bugün Rıdvan Dilmen olmuş o. İyi ki de olmuş. Başarısına başarılar ekleyerek yürüttüğü bu gemide her seyri ömürlük olsun…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , ,

Serdar Karagöz Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Serdar Karagöz, öncelikle eleştirel ve özgür düşünce alt yapısıyla, disiplinler arası okuma ve gündelik hayata dökülmüş akademik çalışmalarıyla ve yöneticilik tecrübesiyle karşımıza çıkar.

Sahip olduğu bilgi birikimini; eleştirel düşünceyi olumlayan Frankfurt ekolünün o yıllardaki temsilcisi Bilgi Üniversitesi’nde ve yine aynı ekolün ABD’deki temsilcisi The New School University bünyesinde şekillendirmiştir. Doğu ve Batı Kaynaklarını birlikte okuyarak entelektüel kapasitesini arttıran Karagöz kendisini gerçekçilik ve idealizm arasında konumlandırmıştır.

Çalışma hayatında ortaya koymuş olduğu işler de yine kendi düşünce altyapısını yansıtan sıra dışı ve entelektüel birikimin bir parçasıdır.


Çocukluğu ve eğitim hayatı

Karagöz, 25 Mayıs 1981’de, Sakarya’da dünyaya gelir. Liseyi Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde, üniversite lisans eğitimini  ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünde alır.

Öğrencilik yıllarında üniversite bünyesinde Sosyal Bilimler Kulübünü kuran Karagöz, burayı kısa sürede entelektüel bir platforma dönüştürür.

Her düşünce ve fikrin özgürce tartışıldığı kulüp çatısında pek çok seminer ve atölye çalışmaları organize eder. 28 subat Türkiye’sinin yasaklarına, düşünce, inanç  ve yaşam tarzına yönelik baskılara arkadaşları ile birlikte direnir.

Yine aynı üniversitenin İnsan Hakları Hukuku alanında yüksek lisansa başlar. İnsan Hakları Hukuku yüksek lisans programı çerçevesinde arabuluculuk ve uzlaştırma eğitimi de alan Karagöz, çatışmaların yönetilmesi ve iletişimi alanlarına yoğunlaşmıştır.

Çalışma günlüğü

Serdar Karagöz,  2005 yılinda çalışma hayatına Avrupa Birliği fonları kapsamında çeşitli projelere danışmanlık ederek başlar. Pek çok AB projesinde proje yürütücüsü, genel sekreteri, yöneticisi olarak görev alır.

2008’de Turkuvaz Medya Grubu’na  katılan Karagöz  grubun bütün departmanlarında yönetici adayı (MT) olarak görev alır.

Karagöz, MT sürecini tamamladıktan sonra 2010’da ABD’de New School University’de Medya Çalışmaları alanında yüksek lisans programına devam eder.

Yüksek lisans eğitimini tamamladığında, New York Times’de Syndication Departmanı’nda göreve başlar. New York Times bünyesinde edindiği tecrübeleri Turkuvaz medya grubuna taşıma fırsatı bulur

2012-2014 yılları arasında A Haber Televizyonu Birleşmiş Milletler Diplomasi Muhabiri olarak görev alan Serdar Karagöz, Sabah Gazetesi’nde de ABD gündemini ele alan yazılar yazar. Hem televizyon hem gazete alanında kariyerini geliştiren Karagöz dijital yayıncılığa da dokunur ve ABD gündemini takip eden usasabah.com isimli web portalını kurar.

Serdar Karagöz Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında / biyografisi

Türkiye’ye dönüş

ABD’de geçen yıllardan sonra Serdar Karagöz, ülkesine, Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü olarak döner. Eş zamanlı olarak Sabah Gazetesi dış haberler müdürlüğü yaparken  Daily Sabah Gazetesi’nin kuruluş çalışmalarına da başlar. 2014 yılına girilirken Türkiye pek çok kara propagandaya, dezenformasyona, manipülasyona maruz kalır. Ülkede dogru ve ilkeli bir ingilizce yayın arayışı vardır.

Etki gücü yüksek ve  saygın  bir gazete hayali ile yola çıkan Karagöz, Daily Sabah Gazetesi’nin Kurucu Genel Yayın Yönetmeni olarak 2014 şubat ayında gazetenin ilk sayısını çıkartır.

Kısa surede Türkiye’nin en çok referans gösterilen ingilizce gazetesi olan Daily Sabah Bugün Arapça, Almanca ve Rusça dillerindeki yayınları ile Türkiye’yi yakından takip okuyucular için vazgeçilemez  bir referans olmuş durumda.

[email protected]

Serdar Karagöz anlattı: İyi bir diplomasi muhabiri nasıl olunur VİDEO

Serdar Karagöz New York Times’ın Mısır’da darbe manşetini yorumladı VİDEO

Serdar Karagöz: İdlib uluslararası bir toplama kampı gibi oldu VİDEO

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Tarık Akan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

O bizim “Damat Feritimiz”… Tatlı dilli, güler yüzlü, yakışıklı mı yakışıklı Yeşilçam’ın göz bebeği oyunculardan biri; en sevdiklerimizden. Bugün ölümünün birinci yıl dönümü.

Sevgi, saygı ve özlemle anmak istedim…

Ve bir yıl daha geçti bile…

Özlemle…


Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tarık 13 Aralık 1949’da İstanbul’da annesi Yaşar Hanım ve babası Hüseyin Yaşar Bey’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ebeveynleri ona “Tarık Tahsin Üregil” adını verdi. Bir ablası ve bir abisi vardı.

Babası subaydı ve görevi nedeniyle Tarık, Erzurum Dumlupınar’da çocukluğun yaşadı. İlkokula burada başladı. Ancak babasının tayini Kayseri’ye çıkınca taşındılar ve Tarık, ilkokulu burada tamamladı. Babasının mesleğinden kaynaklı disiplinli ve göçebe bir çocukluk yaşadı.

Babası emekli olduğunda Tarık ortaokul çağına gelmişti. Emeklilikten sonra İstanbul Bakırköy’e taşındılar. Tarık, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı.

Üniversite eğitimi için Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü tercih etti. Buradan sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.


İş deneyimleri ve oyunculuğa adım adım

Tarık, 1970’de “Ses” dergisinin düzenlediği “Sinema Artist” yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Artık sinema için ilk adımını atmıştı ve ardı başarılarla dolu bir şekilde gelecekti.

1971’de ilk kez kamera karşısına geçtiğinde “Filiz Akın” ve “Ekrem Bora” başroldeydi. Tarık, “Emine” filmiyle oyunculuk kariyerine başladı.

Ama oyunculuk yolculuğu başlamadan önce Tarık, Bakırköy plajlarında cankurtaranlık yaptı. Bir yandan da sokaklarda işportacılık yapıyordu.

Gönlü artık sinemadan yanaydı, ancak sinema sektörünün iyi gitmediği 1978 – 1981 yılları arasında buradan para kazanamayacaktı. Bu süreçte de ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticaret yapmaya devam edecekti.


Yeşilçam’a merhaba

Tarık, yönetmen koltuğunda “Mehmet Dinler”in oturduğu, başrollerini “Fatma Girik” ve “Münir Özkul”un paylaştığı 1971 yapımı “Solan Bir Yaprak Gibi” filminde “Murat” karakteri ile Yeşilçam’a merhaba dedi. Bu filmden sonra da adını “Tarık Akan” olarak kullanmay aabaşladı. Ayrıca yine bu yıl “Vefasız”, “Melek mi Şeytan mı?” adlı filmlerde rol oynadı.

Bundan sonra her şey çok hızlı gelişti. 1972’de ilk başrolünü “Hülya Koçyiğit” ile “Beyoğlu Güzeli” filminde oynadı.

1970’te “Ertem Eğilmez” ile tanışmak ona “Ferit” karakterini getirdi ve Tarık, ailemizin Damat Ferit’i oluverdi. Adı Ertem Eğilmez’in her filminde “Ferit” oldu. Bu, Ertem Eğilmez’in ölen oğlunun adıydı. Bu yüzden her filminde “uzun oğlum” diye sevdiği tarık ile oğlunun adını yaşatacaktı…

Giderek Yeşilçam’ın aranan yakışıklı oyuncularından biri oluyordu ve başrolleri paylaştığı kadınlar dönemin hem en ünlü hem de en güzel kadınlarıydı. Tarık, “Türkan Şoray” ile ilk başrolünü de “Sisli Hatıralar”da oynadı; yıl 1972 idi.


İlk büyük başarısı

Tarık, 1972 yapımı “Suçlu”da oynadığında ödüllendirileceği ilk büyük başarısını da yakalamış oldu. Yönetmen koltuğunda Mehmet Dinler oturuyordu ve başrolü “Fatma Belgen” ile paylaşmıştı. Ayrıca film, Tarık’ın oynadığı ilk romantik komediydi.

Bu film, 1973’te Tarık Akan’a “Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü kazandırdı.

Artık oyunculuğu da tescillendiğine göre, Tarık kesinlikle ünlüydü. Uzun boyu, çekici tavırları ve gözden kaçmayacak yakışıklılığıyla Tarık kısa sürede uzun bir yol yürümüştü…


Sevdiğimiz bütün isimlerle bir arada

Tarık, artık başarısına başarı katıyordu. 1972’de oynadığı “Sev Kardeşim” filminde “Adile Naşit, Münir Özkul, Hulusi Kentmen ve Hülya Koçyiğit” gibi güzel isimler de yer alıyordu. Yine aynı yıl “Tatlı Dillim” filminde “Filiz Akın” ile  başroldeydi ve bu film aynı zamanda “Kemal Sunal”ın ilk filmiydi. Aynı zamanda kadroda “Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe” gibi isimler de vardı.

Güzel ve başarılı kadın oyuncularla başrol paylaşmaya da devam ediyordu Tarık. 1972’de “Emel Sayın” ile ilk başrolünü “Feryat” filminde oynadı. Yine de eminim sizin de aklınızda bugün hala “Yalancı Yarim” var Emel Sayın ve Tarık Akan denilince. O naiflik, gözünün ondan başka kimseyi görmeyişi, aşkın sel olup akıp gidişi…

1973’teki isim ise “Necla Nazır”dı ve film de “Umut Dünyası”. 1974’te de “Hale Soygazi” ile “Oh Olsun”


Canım Kardeşim

Her filmi bir başka güzeldi, eminim hepiniz için Yeşilçam filmleri öyledir. Ama yürekleri dağlayan bir film vardı hani, çok bilinen. Hasta küçük kardeşin çok istediği televizyona hepimiz ağlamışızdır içli içli. Çünkü film hakkını vermişti ve gözyaşlarımız boşuna değildi. Yeşilçam klasikleri arasına girdi ve en iyi drama filmlerinden biri oldu.

Evet, “Canım Kardeşim”. 1973’te “Halit Akçatepe” ve dönemin çocuk oyuncusu “Kahraman Kıral” ile başrolü paylaştılar bu filmde.


Mavi Boncuk

Nasıl ki “Yalancı Yarim” unutulmazsa, Emel Sayın ve Tarık Akan bir arada düşünüldüğünde “Mavi Boncuk” da hemen gelir akıllara. Hatta unutulmaz replikleri ve oyuncu kadrosuyla muhtemelen ilk sırayı çeker.

Özellikle Emel Sayın’ın kaçırıldığı sahne hafızalara adeta kazındı. Emel Sayın’ın “yalnız benim için bak yeşil yeşil” diye söylediği o şarkı… “Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey” diye içlenişi… Kemal Sunal’ın “soğuktan kapında donabilirim”leri…

Ah bu filmler, iyi ki vardı…

A bu arada heyecana kapılıp filmin içinde kaybolmuş da tarih bile vermemişim. “Mavi Boncuk”, 1975’te çekildi ve Yeşilçam’ın en iyi filmlerinden biri olarak gösterildi. Bunu söylemek için kadrosu bile yeterliydi çünkü: “Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe…”


Hababam Sınıfı

Gösterime girdiği anda hasılat rekorları kıran ve serisi çekilen o mükemmel filmden bahsetmeden olmaz tabii; “Hababam Sınıfı”

1975’te “Ertem Eğilmez” yönetmenliğinde çekilen film ile her rolde beğendiğimiz Tarık, artık “Damat Ferit”ti. Her karakteri ayrı değerli, her sahnesi ayrı komik film, bugün bile sıkılmadan izlediğimiz klasikler arasında.

Şahsına münhasır karakterler oyuncuların üzerine yapışıp kaldı adeta: “Hafize Ana, Kel Mahmut, İnek Şaban, Güdük Necmi, Tulum Hayri, Hayta İsmail…”


En iyi romantik komedi

Yeşilçam’ın en iyi romantik komedilerinden biri kabul edildi “Ah Nerede”. Filmde “Gülşen Bubikoğlu” ve Tarık Akan başrolü paylaşıyordu. 1975’te vizyona girmiş ve hasılat rekorları kırmıştı.

Çünkü kadın dünyalar güzeliydi ve adam çok yakışıklıydı. Nice hatalar yapmış, ama dönüp doğruyu bulmuştu. Zehra’dan sonra her şey başkaydı ve doğru olan ne varsa o yaşanmalıydı. Yani hayatın ta kendisiydi, aşkın ta kendisi…

Adam sonunda bir binanın tepesine çıktı ve “Seni seviyorum Zehra” diye atladı. Demek ki istenilen aşk böyle bir şeydi ve biz işte bu duyguyu pek sevdik. Bu yüzden “Ah Nerede” en iyi romantik komediler arasına girdi…


Bizim Aile

1976’da Yeşilçam’ın neredeyse bir araya toplandığı bir kadro ile bir film çekildi; “Bizim Aile”. Gerçekten de bir Türk ailesi vardı ekranda. Sevgi sonsuzdu.

Ne mutlu ki, Tarık da işte bu kadrodaydı. Bugün bile hala keyifle izlenen film, klasikler arasındaki yerini aldı.


Romantik komedi yıldızının değişimi

Tarık, oynadığı romantik komedilerle büyük bir ün kazanmıştı. Üstelik bu rollere de çok yakışıyordu. 1976’dan sonra ciddiyetle bir karar aldı ve uyguladı. Artık romantik komedi çizgisinden ayrılıp daha ciddi rollere soyunmaya karar verdi ve henüz 28 yaşındaydı.

İlk iş imajını değiştirdi, bıyık bıraktı. Bir yandan eski tarzına da devam etti, ama ruhunun asi olduğuna karar vermiş ve yeteneğini daha başka filmlerde göstermeye karar vermişti. Ama bunun da hakkını verecekti.

Bıyıklı haliyle oynadığı ilk film, “Baraj” oldu; bir dram, gerilim filmiydi. 1978’de “Cüneyt Arkın” ile oynadığı “Maden” filmi büyük başarı elde etti. Yeşilçam tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

1978’de çekilmeye  başlanmış, 1979’da vizyona giren bir “Zeki Ökten” yapımı olan “Sürü” filminde “Tuncel Kurtiz” ve “Melike Demirağ” ile başrolü paylaştı. Büyük ses getiren bu film de Yeşilçam’ın en iyileri arasına girmeyi başarmıştı. Ancak bu kez tek ödül bu değildi. 12 Ekim 2011 “Altın Portakal Film Festivali”, “Geç Gelen Altın Portakallar Gecesi”nde “En İyi Film Ödülü” aldı. Filmin ödülü tam 31 yıl sonra verilmişti. Çünkü 12 Eylül Darbesi yaşanmış ve 1980’de ödül gecesi yapılamamıştı.

1978’de “Fikret Hakan” ile başrol paylaşma şansı oldu. “Demiryol” adlı bu film, “Altın Portakal Film Festivali”nde 4 dalda ödül aldı. En İyi Erkek Oyuncu ödülü Fikret Hakan’ın oldu.


Darbe dönemi

12 Eylül dönemi birçok alanı olduğu gibi Yeşilçam’ı da yavaşlatmıştı; çok az film çekiliyordu. Tarık da bu sebepten bu süreçte hiçbir filmde rol almadı.

1981’de “Müjde Ar” ile başrol paylaştığı “Deli Kan” filmi ile geri döndü.

Darbeden sonra Almanya’da yaptığı bir konuşmadan dolayı Türkiye’ye döndüğünde tutuklandı ve 2,5 ay cezaevinde kaldı. 31 Mart 1982’de beraat etti.

1982’de yönetmenliğini “Yılmaz Güney ve Şerif Gören”in yaptığı “Yol” filminde “Şerif Sezer” ile başrolü paylaştı. Oldukça ses getirdi. Dönemin yaşananlarını konu alıyordu. Bu filmin yeri ayrıydı. Çükü dünyanın en prestijli ödül törenlerinden biri olan “Cannes Film Festivali”nde en önemli ödül olan “Altın Palmiye”ye layık görüldü. Bu Türkiye için bir ilkti. Böylece dünya çapında izlenmeye başladı, ancak bu sefer de 1983’te Türkiye’de gösterimi yasaklandı. 1999’a kadar da bu yasak devam etti.

1984’te “Zeki Ökten”in yönetmenliğindeki “Pehlivan” filminde oynadı Tarık. Bu film ona “21. Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü getirdi.

Artık sert mizacı iyice oturmuştu yüzüne. Her film ayrı bir başarı demekti. Tarık Akan asla unutulmayacak oyuncular arasına çoktan girmişti…


Tarık Akan evlendi

Onca filmin arasında elbette bir de özel hayatı vardı. Gözler önünde olan yakışıklı bir erkekti ve onun yanında olmak için can atacak çok kadın olurdu. Ancak onun gönlü Yasemin Erkut’u seçti.

Tarık ve Yasemin 1986’da evlendi. Bu evlilikten aynı yıl “Barış Zeki Üregül” adını verdikleri oğulları geldi dünyaya. 1988’de de “Yaşar Özgür ve Özlem Üregül” adını verdikleri ikizleri…

Ancak yine de evlilikleri uzun sürmedi. Tarık ve Yasemin 1989’da boşandı.

Tarık, 1990’da Acun Günay ile birlikte yaşamaya başladı ve bu birliktelik o ölene dek sürdü…


90’larda Tarık Akan

Tarık, 90’larda daha az sinema filminde görüldü, ancak yine de vardı. Ancak bir yenilik vardı. Artık Tarık Akan, televizyon dizilerinde de görülecekti.

1992’de ilk kez “Taşların Sırrı” adlı dizide çıktı seyircisinin karşısına, bir yıl sürdü. Sinema filmleri de devam ediyordu bir yandan, sadece eskisi kadar sık değildi.

2000’e geldiğinde oyunculuğa 2 yıl ara verdi ve 2002’de sinemaya geri döndü. Yine sadece sinema değildi, bir yandan da TRT 1’de yayınlanan “Koçum Benim” adlı gençlik dizisinde oynuyordu.

Bir de “Vizontele” klasikleri var. “Yılmaz Erdoğan” filmlerinden “Vizontele Tuuba”da “Güner Sernikli” rolüyle yer aldı.

2009’da en son “Yol” filminde birlikte rol aldığı “Şerif Sezer” ile bir kez daha “Deli Deli Olma” filminde tekrar karşılaştı ve bu film de oldukça iyi bir hasılat elde etti. Ayrıca bu film Tarık için ayrıca değerliydi. Çünkü filmde gençliğini oğlu “Barış Zeki Üregül” oynuyordu…


Anne kafamda bit var

Tarık, ömrüne 111 sinema filmi ve 4 dizi sığdırdı. İşte bunların yanına bir de kitap iliştiriverdi. Zamanında darbe döneminde ne yaşadıysa onu kaleme aldı ve 2002’de yayınladı.

Kitabı da tıpkı filmleri gibi ilgi çekmişti. Otobiyografi dalında yazdığı “Anne Kafamda Bit Var” onlarca baskı sattı.

Tarık Akan öldü

Artık iyiden iyiye yaş alıyordu ve bir de üstüne akciğer kanseri olmuştu. Sonra tam akciğer kurutuldu derken kanser karaciğere de sıçradı.

16 Eylül 2016’da hayata gözlerini kapadı, 66 yaşındaydı.

Bugün ölümünün yıl dönümü. Tam 1 yıldır yok. Böyle sevilen insanlar hiç ölmüyor aslında ya da insan pek anlayamıyor. İstediğin her an bir filmiyle karşında olabileceğini bilmenin verdiği bir his belki de bu. Ama sonuç olarak o artık hayatta değil ve bir yıl geçti bile…

Zaman gerçekten de çok acımasız. Sanki daha dün ölüm haberini görmüşüm de boğazıma düğümler dolanmış gibi… Hangimizin çocukluk aşkı değildi ki yarattığı karakterler, hangimiz gülüşüne tutulmadık…

Dili, dini, ırkı, inanışı ne olursa olsun insan dediğin başka; ama sanatçı dediğin bambaşka… Bizden farklı olanı sevmemeye hep meyilli yürekler taşıyoruz. Oysa ki hayat senden farklı olanla çeşitlenip güzelleşiyor…

E o zaman Sevgili Damat Ferit, canım Tarık Akan, nurlarda uyu…

Hep yaptığım kapanışlar gibi, bolca özlem ekleyerek bir ucuna, diyorum ki, bir Tarık Akan geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Al Pacino Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Özgürlüğü sahnede buldu ve ondan vazgeçmeyecek kadar da cesaretliydi Al Pacino; her şeye rağmen. Annesine, babasına, hayata ve en çok da kendisine rağmen…

Onu öyle iyi tanıyorsunuz ki, hem hakkında hiçbir girizgah cümlesine gerek yok, hem de söylenecek ne çok söz var. Dahası onun hayatından öğrenecek ne çok şeyimiz var…

Yaralar alsak da kalkmayı öğrenmeliyiz mesela. Parçalanmış bir aileden yara alarak çıktıktan sonra da hayata tutunmanın birden fazla yolu olduğunu öğrenmeliyiz. İnsanın kendi gururunu, kendi inadını kırmanın yollarını arayacak kadar yüce gönüllü olabileceğini öğrenmeliyiz…

Hayatın herhangi bir aracı ile öğretecek ne çok şeyi var; önce bakmasını, sonra görmesini öğrenmeliyiz…

Çocukluğu

Al Pacino, 25 Nisan 1940’ta Doğu Harlem’de, Sicilya kökenli Salvatore ve Rose Pacino’nun tek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ona “Alfredo James Pacino” adını verdiler.

Alfredo, aslında bir aşkın meyvesiydi. Babası bir sabah evi terk edip gitmeseydi, belki çok farklı bir çocukluk yaşardı. Bir sabah babası gitti, California’ya yerleşti ve annesi onu alıp Bronx Hayvanat Bahçesi yakınlarında yaşayan ailesinin yanına taşındı. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olarak büyüyecekti.

Babasına kızgın bir çocuktu Al; neredeyse bütün enerjisini ona kızarak geçirdi. Araları hiçbir zaman iyi olmadı. İçini rahatlatan, daha az yara almasını sağlayan tek şey, babasının evi onun yüzünden terk etmediğiydi. Elbette çok üzgündü, çocuk aklıyla babasına karşı öfkeliydi. Ama yine de aldığı yaralar hayat içinde kendini kotaracaktı.

Utangaç bir çocuktu. Belki de yalnızlığın getirdiği bir utangaçlıktı bu, içine kapanıyordu. Annesi varını yoğunu oğluna adamaya kararlıydı. Maddi manevi yatırımını ona yapacaktı. Al, henüz 3 yaşındayken Rose onu sinemaya götürmeye başlamıştı; neredeyse her akşam gidiyorlardı. Bir filmi seyredip eve döndüklerinde Al’ın yaptığı ilk şey, aynanın karşısına geçip beğendiği sahneleri canlandırmaktı.

Küçücük bedeniyle aynanın karşısında kendi kendine konuşuyordu ve bu anneannesini çok korkutuyordu. Bir süre sonra Al abartmış, anneannesi de o aynanın karşısına geçer geçmez oda değiştirmeye başlamıştı. Bir gün kızı Rose’yi karşısına aldı, “Al, bütün gün kendi kendine konuşuyor” diyerek endişesini anlattı. Ama Rose bunun bir sorun olduğunu düşünmüyordu, oğlunu teşvik etmesi gerektiğini düşünüyordu. Hayatının ilk 7 yılı, yalnızlığın portresi olarak duvarda asılı durdu.

Doğal hali oyuncu olan çocuk

Al’ın hayatında oyunculuk, yemek yemek, su içmek kadar doğal bir eylemdi. Kendi deyimiyle, “sinema salonuna doğmuş gibi” hissediyordu.

Küçükken bir şeyleri taklit etmeyi hepimiz severdik muhtemelen ve yaptığımız ne olursa olsun insanları güldürür. Oysa biz o anı ciddiyetle yaşıyoruzdur. İşte Al’ın ki de böyle bir şeydi. Henüz 6 yaşındayken “Lost Weekend”in neredeyse tamamını oynadığında, insanların kendisine neden güldüğünü anlayamıyordu.

Kendini ilk kez yine “kendisi” keşfetti. Bir gün, henüz 5 – 6 yaşlarındayken, yine aynanın karşısına geçmiş bir filmden kareler canlandırıyordu. Bir palyaço edasında durdu ve aynadaki suretine daha anlamlı baktı; 6 yaşında bir çocuk anlamlandırmasından öte olduğunu hissediyordu, bir şeyler fazlaydı. Sonra birden aynadaki yansımasına, gözlerinin içine bakarak, “Bu olamaz! Ben çok iyiyim. Kimse bu kadar iyi olamaz!” dedi. İşte bugünün Al Pacino’su, belki de o günün kararlığından doğacaktı.

Eğitim hayatı

Al’ın gözünde okul, arkadaşların olduğu, yalnızlığını gidereceğini bildiği bir masal diyarıydı. Ama oraya gitmeye başladığında pek de beklediği gibi çıkmadı. İyi yanları vardı elbette, artık yalnız değildi; ama okulun disipliniyle de bir türlü barış sağlayamıyordu. Küçücük bedeni ve kalbiyle acı çekiyordu Al, kafası çok karışıyordu. Oysa ileride filmlerini göstereceği insanları tanımaya, onları biriktirmeye başlamıştı. Tek sorun, bir türlü başının beladan kurtulmayışıydı…

Al, okul hayatına ısınamamıştı. Annesi anlayışlı bir kadın olmasa, yaşadıklarından sıyrılamazdı. İlk kez evden kaçtığında 11 yaşındaydı ve bu son olmadı. Rose, bu konuda da oğlunun yanında oldu, onu anlamak için uğraştı. Al’ın içinde kopan fırtınaların, her çocuğun kendine özgü oluşunun farkındaydı. Üstelik Al, kendi çocuğuydu. Özel olması için yeterliydi.

Hayatını değiştiren günü yaşadığında Al, 14 yaşındaydı. Bronx’a bir gezici sinema geldi; Martı filmiyle. Al, aslında filmi pek beğenmemişti, ama o gün Al tüm hayatının değişeceğini anladı. Çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordu. Ogün oyuncu olmak istediğinden tamamen emin oldu. Annesi de onun her koşulda yanındaydı. Oğlunun kaybolup giden çocuklardan olmaması için her şeyi yapardı Rose. Sürekli okuyor, kendini geliştiriyordu. Al oyuncu olmak istiyorsa, elbette o da istiyordu.

Yaşadıkları bölgede her ulustan insan bulunuyordu. İlkokula başlayana kadar dışarı neredeyse hiç çıkmadı. Anneannesi çıkmaz, Al’ın da çıkmasına izin vermezdi. Dışarıda dayak yiyeceğini Al da biliyordu, çünkü burası kavganın kol gezdiği bir bölgeydi. 14 yaşında, hayatını değiştiren o günden sonra, bir senaryo yazmaya karar verdi. Hayatı olduğu gibi anlatmak istiyordu, evden kaçışları, yaşadığı mahalleyi, okula başladıktan sonra tanımaya başladığı bu mahalleyi, bir çocuğun gözüyle yazacaktı.

Hayat gelişti, ilerledi… 17 yaşında gittiği Güzel Sanatlar Okulu’ndan ayrıldı. Bundan sonra bulduğu işlerde çalışacak ve en önemlisi oyunculuk dersleri alacaktı…

Hayaller ve gerçek hayat

Elbette bizim sevdiğimiz ünlü isimler öyle bir anda ünlü olmuyorlardı. İnsanız, hepimizin zorlu yollardan geçmesi gerekiyordu.

Al 16 yaşındaydı annesi ciddi sağlık sorunları yaşamaya başladığında. Önce çalışmayı bıraktı, sonra da oğluna herkesin hayalperest gördüğü konularda destek olmayı. Bunca yıl nasıl annesi kendisine baktıysa, şimdi sıranın kendisinde olduğunu biliyordu Al. Ancak annesinin oyunculukla ilgili hayaller kurmaktan vazgeçmesini istemesinden hiç hoşlanmıyordu.

Sanki daha düne kadar yanında olan annesi değildi. Al, evi terk etti. Okulu bırakmıştı. Bir işten diğerine koşturarak çalıştı. Bütün kazancını da annesi için eve gönderiyordu. Sadece para değil, bunun yanında umutlar da gönderiyordu; çok yakında büyük işler yapıp zengin olacağını söylüyordu. Unutmasındı, ona çok iyi bakacaktı.

Annesi 43 yaşındayken maalesef öldü. Birlikte yapacak çok şeyleri vardı oysa. Annesi, onun her şeyiydi. Her ne kadar gençliğinin verdiği çözümle evden çıkıp gitse de ondan asla vazgeçmemişti. Ama sonuçta hayat da yaptığımız hataların ve çıkardığımız derslerin toplamıydı. Annesiyle çok zaman geçirememişti, ama onu hep yanında hissediyordu.

Annesi ölmeden bir süre önce Greenwich köyündeki küçük gösterilerde rol almaya başlamıştı Al. Oyunculuk dersleri de alıyordu. İçi tarifsiz bir şekilde rahattı. Belki de hayallerinden annesine rağmen vazgeçmeyerek aslında annesine en güzel hediyeyi vermiş, tek başına da bu hayatı yaşayabileceğini kanıtlamıştı. Al, büyüyordu. Çünkü konuşabildiğini fark ettiği, nefes aldığını hissettiği yerdeydi; sahnede.

Bir star yetişiyor

Al, oyunculuk derslerini oldukça ilerletmişti. Artık gösterilerde küçük de olsa roller alıyordu. Kendini günden güne geliştiriyordu. Tüm çabalarının sonucu olarak 1966’da “Actors Studio”da eğitim alma hakkı kazandı. Al, annesinin kendisiyle gurur duyacağı biri olmak için çok çalışıyordu.

Artık yolu açıktı, bir star yetişecekti. 1967 – 1968 tiyatro sezonunda “The Indian Wants the Bronx”ta zalim bir sokak serserisini canlandırdı. Bu rol Al’a, “Obie Ödülleri”nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü getirdi. Başarısı ödülle taçlandırmadan geçilemezdi.

Al, Broadway’da sahneye ilk kez “Does the Tiger Wear a Necktie” oyununda topluma uyum sağlayamayan bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı rolü ile çıktı. Bu oyun sadece 40 gösterimden sonra kaldırıldı. Ancak Al’a “Tony Ödülü”nü kazandırmaya yetmişti.

The Godfather, Al Pacino

Al’ın kariyerinin ilk filmi 1969 yapımı “Me Natalie”i oldu. Kendini öylesine kanıtlamış, performansından o kadar söz ettirmişti ki, yapımcıların dikkatinden kaçamazdı. İşte bu başarı Al’a, onu ünlendiren filmi getirdi, “The Godfather (Baba)”.

Yapımcılığını Paramount’un üstlendiği bir “Francis Ford Coppola” filmi olan “The Godfather”de “Michael Corleone” rolünü almıştı. Ama hayatında bir şeylerin eksikliğini de hissediyordu. Annesini hissetmeye çok ihtiyacı vardı.

Al’ın hayattaki en büyük kavgası kendisiyleydi, hepimiz gibi. Gururunun hayattaki birçok şeyi kaçırma sebebi olduğunu kavramıştı. Belki bunca gururlu olmayı annesinden öğrenmişti. Sonuçta o da çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmış yalnız bir kadındı. Al, kimseyi suçlamadı. Sadece yük olarak taşıdığı, ona fazla gelen bu gururu kırabilmek istiyordu. Çözümü babasına gitmekte buldu. The Godfather  çekimleri devam ediyordu ve Al belli ki hayatında “baba” sözcüğünün karşılığını arıyordu.

Babasını pek tanımıyordu, belki kargacık burgacık birkaç anı parçası, hepsi bu. Babası kötü birine de benzemiyordu. Ama birine “baba” diyebileceğini de düşünmüyordu Al. Bu yüzden ona adıyla seslendi. Bundan da pek hoşlanmamıştı. Birinin ona annesinin baktığı gibi bakmasını özlemişti.

Çünkü Al “anne”yi işte şu duygusal sözlerle tanımlıyordu: “Ne yaptığınızın hiç önemi yoktur, anneniz size anne gibi bakar. Sizi gerçekten gördüğünü bilirsiniz. Fotoğrafınızı değil, sizi görür. İşte öyle bakılmasını istiyorum bana”.

Neyse ki babasıyla da bir orta yol buldu Al; bir tür aile duygusunu hissedebilmişti. Bunu kan bağı ile tanımlamıştı içinde. İşte bu bağı hissetmek, ona hayatının rolünü oynattı aslında. Baba filmindeki rolüne daha çok sahip çıkmasını sağlamıştı. Üstelik artık annesini de daha yakınında hissediyordu, dünyalara değerdi.

1972 yapımı The Godfather, Türkiye’de 2 Kasım 1973’te gösterime girdi. Bu film ile Al, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülü için Oscar’a aday gösterildi. “The Godfather II”, 1974’te çekildi. “The Godfather III” ise, 1990’da çekildi, ancak Türkiye’de vizyona 1991’de girdi.

İlişkileri

Al’ın, “Jill Clayburgh, Marthe Keller, Diane Keaton, Penelope Ann Miller, Debra Winger, Kathleen Quinian” gibi ünlü isimlerle beraberlikleri oldu.

İlk birlikteliği “Jan Tarant”tan, “Julie Marie” adını verdikleri bir çocukları oldu.

Ocak 2001’de de, 1997’de birlikteliklerinin başladığı “Beverly D’Angelo”dan “Olivia ve Anton” adını verdikleri ikiz çocukları oldu.

Başarı ve başarısızlık bir arada

Al, yeteneğinin farkındaydı. Sadece Al değil, seyircisi ve yapımcılar da. “The Godfather II” ile üçüncü kez Oscar’a aday gösterildi.

1975 yapımı “Dog Day Afternoon” filminde homoseksüel sevgilisinin cinsiyet değiştirme parasını karşılamak için banka soyan bir aşığı oynadı. Başarılı bir kariyer grafiği vardı Al’ın. Ancak 1977 yapımı, konusu araba yarışları olan “Bobby Deerfield”de beğenilmemişti. Göklere çıkaranlarla seni taşlayanlar maalesef aynı kişiler olabiliyordu.

Al, çözümü Broadway oyunlarına dönmekte buldu. Onca başarının içinde çıkan birkaç sevilmeyen iş onu oyunculuktan vazgeçirtecek değildi. “The Basic Training of Pavlo Hummel”deki başrolü ile ikinci kez “Tony Ödülü”ne layık görüdü.

Hayat inişleri ve çıkışları ile vardı; başarının yanında başarısızlık da… Al’ın daha sonra homoseksüel bir seri katilin peşinde olan polis memuruna hayat verdiği 1980 yapımı “Curising” ve 1982 yapımı “Author Author” adlı komedi de başarılı olmadı.

Ama 1983 yapımı, yönetmen koltuğuna “Brian De Palma”nın oturduğu şiddet dolu ”Sacrface” filmi ilk gösterildiği andan itibaren sinemanın kült filmleri arasına girdi.

Bir başarı, bir başarısızlık yer ediyordu hayatında. 1985 yapımı “Revolution”dan sonra gözlerden uzaklaştı. Bu süreçte “The Local Stigmatic” adını verdiği film ile yönetmenliğe soyundu, ancak bu filmi piyasaya sürmedi.

Uzun bir sessizlikten sonra dönüşü 1989 yapımı “Sea of Love” ile oldu. Al, bu filmdeki performansı ile oldukça sükse yaptı. Hemen ardından 1990’da gösterişli bir gangsteri canlandırdığı “Dick Tracy” çekildi. Bu film ile altıncı kez “Oscar”a aday gösterildi.

1991’de romantik komedi türündeki “Frankie ande Johnny” ve hemen ardından çekilen “Glengarry Glen Ross” beğeni toplayan filmleri oldu. Tüm bunlardan sonra ve uzun süren sessizlikten sonra başarısı 1992 yapımı “Scent of a Woman” filmindeki rolüyle layık görüldüğü “Oscar” ile taçlandı. Al, “En İyi Drama Erkek Oyuncu Oscarı”nı aldı.

1993’te “Carlito’s Way”de rol aldı. 1995’te ise “Michael Mann”in yazıp yönettiği, “Robert De Niro”nun hayat verdiği bir hırsızın peşindeki polisi canlandıran “Heat” ile oyunculuğa devam etti. Başarı grafiği yükselişteydi. 1996’da politik bir dram filmi olan “City Hall”da idi. Ancak asıl yine bu sene yazdığı, yönettiği ve oynadığı “Looking for Richard” ile adından ayrıca söz ettirdi.

1997’de genç Hollywood starları ile gündeme geldi; Johnny Depp ile “Donnie Brasco”, Keanu Reeves ile “The Devil’s Advocate”. 1999’da da “The Insider” filminde, Russell Crowe ile başrolü paylaştı…

2000’lerde Al Pacino

Al, milenyuma girişini 2000’de yönetmenliğini “Oliver Stone”un yaptığı “Any Given Sunday” ile yaptı. Bu filmde “Tony D’Amato” adında futbol aşığı bir koça hayat verdi. Ayrıca “Cameron Diaz, Jmaes Woods ve Dennis Quaid” gibi oyuncularla bir aradaydı.

2002’de “Andrew Niccol”un yönetmen koltuğuna oturduğu “S1M0NE” adlı filmde Al, Hollywood yıldızlarının kaprislerine karşı eline geçen her fırsatı değerlendirerek tepki göstermeyi amaçlayan “Viktor Transky” adında bir yönetmeni canlandırdı.

2003’te genç yıldız “Colin Farrell” ile “Çaylak” adlı filmdeydi. Yine 2003’te “Angels in America” adlı mini dizide rol aldı ve bu dizi ile Al ilk kez “Emmy” ödülü aldı. Ayrıca dizi 12 ayrı dalda “Emmy” ödülü aldı.

2003, Al için şanslı bir yıldı. “Venedik Taciri” adlı film de yine bu yıl çekildi ve Al, “Yahudi Tefeci Shylock” rolündeydi.

Biraz mola verdi ve 2005’te “Kirli Para” adlı filmde yer aldı. Ancak bu film pek beğenilmedi. 2007’de ise tekrar başrol oynadı; “Jon Avnet”in yönetmen koltuğuna oturduğu “88 Dakika” filmindeydi. Rolü, üniversitede hoca olan bir cinayet psikiyatristi idi.

2008’de ise en son 1995’te çalıştığı “Robert De Niro” ile tekrar başrolü paylaştılar. 2008 yapımı “Righteous Kill” filminde yönetmen koltuğunda bu kez “Jon Aventin” vardı.

Al Pacino’ya dair

Mesleğine olan aşkını ve bağlılığını tanımladığı çok güzel bir tanımı var Al’ın: “Benim için hayat burada, sahnede… Ve oyunculuk ip üstünde yürümekten farklı değil; ikisinde de yaparsın ya ölürsün”.

“Uçan Wallendalar” adlı trapez topluluğunun şefi Karl Wallenda’ya onca yaralar üzerine ısrarla neden mesleğe devam ettiği sorusuna verdiği cevaptan sonra bu tanımı uygun görmüş Al. Wallenda’nın cevabı kısa ve netmiş çünkü; “Hayat ipin üzerinde”…

İşte böyle cesaretli olabilmek gerek hayatta. Bir ipin üzerinde yürüyormuşçasına; tüm yaraları ve bantlarıyla…

Vazgeçmeyen yüreği ve göz kamaştıran yeteneği ile bir Al Pacino geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kemal Kılıçdaroğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Düşünün ki bir çocuk doğmuş aşiretin ortasına, adına Kemal demişler. Ailede dedelik geleneği sürüp giderken o büyüdüğü yolda kendini siyasete adamak istemiş.

Biz bugün sorulsa kuvvetle muhtemel hiçbir SSK Genel Müdürü’nün adını ezbere sayamayız. Ama 90’larda kimin bu görevde olduğunu dededen toruna herkes bilmekte. Bazen bir şey başarırsın ya da başaramazsın ve o şey senin üzerine biçilmiş bir gömlek gibi uyar kalır. İşte Kemal’in de üzerine biçilmiş bir gömleği vardı.

Sonra bir gün hiç iktidara getiremediği, ama hep hayalini kurduğu bir partiye lider oldu. İşte bu, Hesap Uzmanlığı’ndan Ana Muhalefet Parti Liderliği’ne kadar uzanan bir hayatın hikayesiydi.

Çocukluğu

Kemal, 17 Aralık 1948’de, Tunceli ilinin Nazımiye ilçesine bağlı Ballıca köyünde, Ev Hanımı Yemuş Hanım ve Tapu Memuru Kamer Bey’in yedi çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya geldiğinde ona “Kemal Karabulut” adını verdiler. Kemal’den 10 dakika ikizi doğmuştu. Onun da adı “Adil” idi.

Yaşadıkları köyde neredeyse herkesin soyadı Karabulut’tu. Babası Kamer Bey de çözümü değiştirmekte buldu. 1950’lerde Karabulut olan soyadı Kılıçdaroğlu olarak değiştirildi. Soyu Oğuzlar’ın Bozok kolunun Beğdili boyundan geliyordu ve Ehl-i Beyt’e kadar uzanan Seyyid’in soyuna dayanıyordu. Ailesinin kökenlerinde aşiretlik vardı; Horasan’dan göç ederek Anadolu’ya yerleşen Tunceli aşiretlerinden Kureyşan aşiretine mensuplardı.  Horasan’dan önce Konya Akşehir’e gelmişlerdi. Daha sonra bu aşiret, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yaşanan çatışma sebebiyle bugünkü yerleri olan Tunceli’ye göçtüler.

Kureyşanlılar’ın, bilinen Kureyş kabilesi ile bir bağı yoktu ve bu aşiret, bölge halkı için kutsal bir ocaktı. Dedelik yapanlara “Horasanlı Baba Kureyş” denirdi. Alevi geleneğindeki dedelik makamının da buradan geldiği söyleniyordu. Bu kültürde büyüyen çocukların tabiatında bir sakinlik vardı. Kemal de sakin bir tabiatla büyüdü. Kemal’in ailesinde dedelik makamında bulunan kimseler vardı. Ama Kemal bunu sadece kültür olarak benimseyecek, bambaşka bir yolda yürüyecekti.

Kemal’in ailesi Dersim’de “Cebeligiller” lakabı ile tanınıyordu. Muhtemelen bu lakap aileden birisinin Osmanlı’da askerlik yapmasından kaynaklanıyordu. Bir ihtimal de Osmanlı’nın dedesinin dedesi eşkıyaydı ve muhtemelen babası da soyadını büyük dedesine dayandırarak değiştirmişti.

Aşiretin yapısında yetişen gelişen bir aile oldu Kılıçdaroğlu ailesi. Kardeşler içinde üniversite mezunu olan sadece Kemal olacaktı yıllar sonra. Kemal’in de en büyük arzusu kız kardeşlerinden Fikriye’yi okutmaktı. Ama bu pişmanlıkları hanesine yazılacaktı.

Eğitim ve çalışma hayatı

Kemal, ilk ve orta eğitimini Tunceli, Erciş, Elazığ gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tamamladı. Lise eğitimini ise, 1967’de “Elazığ Ticaret Lisesi”nde birincilikle bitirdi.

Üniversite tercihi sırası geldiğinde, bugünkü adı Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olan “Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi”ndeydi; 1971’de mezun oldu.

Lisansını tamamlar tamamlamaz iş hayatı başladı. Artık ne çocukluk ne de gençliğin deli çağları kalmıştı. Mezuniyetiyle aynı sene Hesap Uzman Yardımcılığı Sınavı’na girdi ve Maliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra da Hesap Uzmanı oldu. Ardından bir yıl kalmak üzere Fransa’ya gitti. Bu görevi 1983’e kadar sürdürdü ve yine 1983’te Gelirler Genel Müdürlüğü’ne atandı. Önce Daire Başkanı, daha sonra da kurumun Genel Müdür Yardımcısı oldu.

Kemal evlendi

Kemal, 1974’te Selvi Kılıçdaroğlu ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı ve bir oğlu oldu.

Evlilik yaşamından çok siyasi yönüyle tanınacaktı…

SSK Genel Müdürü oldu

Kemal, Gelirler Genel Müdürlüğü’nden sonra 1991’de Bağ-Kur’a Genel Müdür olarak atandı. 1992’de de Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne geçiş yaptı ve 1999’a kadar kaldığı görevinde rekor zarara ulaştı. İşte bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu, bugüne kadar SSK Genel Müdürlüğü’ne gelmiş herkesten daha çok tanındı; büyük bir başarısızlıktı. Çünkü SSK Genel Müdürlüğü, bir önceki yıl kâr açıklayan bir kurumken, zarar tablosunu açıklar olmuştu; 128 bin lira kâr ile devraldığı kurumu, 1 milyar 111 milyon zarar ile devretti.

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu 1992’de kurumu 128 bin lira ile devraldı. İlk yıl 2 milyon 556 bin lira zarar açıklaması yapıldı. Zarar açıklaması diğer yıllarda da maalesef devam etti; 1993’te 8 milyon 84 bin lira, 1994’te 19 milyon 399 bin lira, 1995’te 81 milyon 335 bin lira, 1996’da 144 milyon 383 bin lira, 1997’de 336 milyon lira, 1998’de 447 milyon lira ve 1999’da 1 milyar 111 milyon lira idi.

Üstelik halk hastanelerin durumundan, ihtiyaçlarının karşılanmamasından da oldukça şikayetçiydi. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Müdür olduğu SSK döneminde tahsil edilemeyen primlerin tutarı da rekor kırmıştı. 1992’de 8.7 milyon lira prim alacağı bulunan SSK’nın 1999’da ulaştığı rakam 220 milyondu. Yapılan bunca şeyin üzerine halkın hala memnun olamayışı büyük bir kaostu.

Kemal’in başarısızlığı artık daha fazla hükümetin gözünden kaçamadı. Normal bir insan aklının alamayacağı kadar uzun bir süre verilen bu zararın üzerine, dönemin hükümeti olan 57. Hükümet tarafından görevden alındı. SSK, Türkiye’nin en çok zarar eden kurumu olmuştu.

Kemal Kılıçdaroğlu yaşananları kabullenmek istemiyordu; görevden alınmasının üzerine hemen Danıştay’da dava açtı. Ancak Kemal’in SSK’yı zarara uğrattığı devletin resmin yazışma ve raporlarına dahi girmişti. Çalışma Bakanlığı’ndan Danıştay 5. Dairesi’ne gönderilen yazıda da Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK’yı basiretsiz yönettiği için görevden alındığına ilişkin ibarelere yer verdi. Gönderdiği açıklamada Çalışma Bakanlığı, SSK’nın Hazine’den 1994’te 15 milyon lira, 1995’te 60 milyon lira, 1996’da ise 90 milyon lira yardım almak zorunda kaldığını da açıklıyordu. Ayrıca yine bu yönetim döneminde SSK ilk kez değeri 5 milyon lirayı aşan gayrimenkulleri satmak zorunda kalmıştı.

Kemal Kılıçdaroğlu, kendi isteğiyle SSK’den emekli olmak durumunda kaldı.

SSK macerası sırasında kısa bir süre Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak da bulundu. Doğrusuyla yanlışıyla ekonomi de siyaset de devam ediyordu yaşamında. 1994’te Kemal Kılıçdaroğlu “Ekonomik Trend” dergisi tarafından “Yılın Bürokratı” seçmişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı

Devlette bulunduğu önemli konumlardan sonra Kemal Kılıçdaroğlu, “DSP’nin yıldızları” arasında anılmaya başladı. 1999 Türkiye Genel Seçimleri’nde DSP’nin Genel Başkanı Bülent Ecevit tarafından milletvekili adayı olacağı belirtildi. Ancak Bülent Ecevit, Kemal Kılıçdaroğlu’nu aday göstermedi. Bir süre “Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği”nin Genel Başkanlık görevini üstlendi. 2002 Türkiye Genel Seçimleri’nde meclise sadece iki parti girebildi; Kemal Kılıçdaroğlu da CHP’den İstanbul Milletvekili olarak meclise kendine bir koltuk buldu. 2007 Türkiye Genel Seçimleri’nde bir kez daha CHP İstanbul Milletvekili olarak meclisteydi.

Kemal Kılıçdaroğlu, SSK Genel Müdürlüğü ile özdeşleşmiş ikonik bir isimdi. Ayrıca o dönemlerden kalma yakınlarını işe yerleştirdiği, hatta ihalelerde usulsüzlük yaptığı yönünde iddialar vardı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun buna cevabını ise şu cümlelerle vermişti: “SSK Genel Müdürü olarak çizdiğim performans başarılıdır. Kurumda 65 bin kişi çalışıyor. Ben Tunceli’de de sınav yaptım. Bir tek akrabam Tunceli’de sınava girmedi; hiçbirine izin vermedim, torpil olur, söz olur diye. 65 bin kişinin çalıştığı kuruma eğer ben yakınlarımı, akrabalarımı doldurmak isteseydim, kurum tarihinde ilk kez ÖSYM aracılığıyla sınav yapmazdım. Kimin sınav kazandığının belgelerini, isimlerini noter huzurunda açtıran benim.

Ben Genel Müdür olmadan önce de yakınlarım vardı. Ama hiç kimse şu yakınını şurada müdür yapmıştır diyemez. Sınavı kazanmıştır, gelmiştir. Düz memurdur, çok istediği halde, asla müdür olmamıştır”.

Bu iddialar uzun süre devam ededursun, Kemal’in gözü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndaydı. “30 Mart’ta inşallah İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturacağım” diyordu. Üstelik Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kapısına beş kuruş dahi talep etmek için gitmeyeceğini de özellikle vurguluyordu. Mümkün değil ihtiyacı olmayacaktı. Bu kentin 10 milyar dolar bütçesinin yeteceğini düşünüyor ve ekliyordu; “Ben burada iddialıyım. 10 milyar dolara İstanbul’u İstanbul yapacağım. Zaten Tayyip Bey’in de korkusu da o. Acaba diyor, bu adam gelir, gerçekten beş yılda bizim on beş yılda yapamadığımızı yaparsa ne olacak?”

Ne de olsa Kemal Kılıçdaroğlu bir hesap uzmanıydı.

Bu düşünceler, cümleler havada uçuşadursun, “Bu üçlü çok güçlü” sloganıyla başlatılan bir üçlü yönetim vardı. 29 Mart 2009 Seçimleri’nden sonra İstanbul’u yönetmeye aday olmuşlardı. Belediye Başkanlığı görevinde Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis Başkan Vekilliği’nde Gürsel Tekin ve Genel Sekreterlik görevinde de Alper Ünlü vardı. Ancak daha seçilmeden bu üçlüden Gürsel Tekin, genel merkezle ihtilafa düştü; istifanın eşiğinden döndü. Neredeyse diğerlerini yarı yolda bırakıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu bu duruma şu cümlelerle açıklık getirdi: “Aday belirleme sürecinde her partide olduğu gibi kırgınlıklar olur. Birisi gider, öbürü gelir; bunlar işin doğası gereği. Bizim üçlüde bir ayrılık yok. Ben şahsen liste işine girmiyorum. Çünkü ben öyle partinin iç sorunlarına girersem başkan adaylığımı yapamam”.

2009 Türkiye Yerel Seçimleri’nde Kemal Kılıçdaroğlu CHP İstanbul Milletvekili ve Grup Başkanvekili olarak partisinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldu. Ancak seçimi %44,7 oyla 2004’ten beri İstanbul Belediye Başkanlığı’nı üstlenen AK Parti adayı Kadir Topbaş kazandı. Bu seçimde Kemal Kılıçdaroğlu da %36,80 oy almış ve partinin 2004 seçimlerinde aldığı oy oranını %25’in üstünde bir oranda artırmıştı.

Bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim propagandasında kullandığı şarkıyı, sanatçı Onur Akın hazırlamıştı.

Kitap yazdı

Kemal Kılıçdaroğlu, SSK Genel Müdürü olduğu zaman dilimine 3 de kitap sığdırdı. Ayrıca çok sayıda yayınlanmış makalesi de vardı.

Ocak 1993’te “İşsizlik Sigortası Kanunu – Yorum ve Açılamalar, TÜRMOB”, Eylül 1997’de “1948 Türkiye İktisat Kongresi, 1. Baskı DPT, 2. Baskı SPK” ve Ekim 1997’de de “Kayıt Dışı Ekonomi ve Bürokraside Yeniden Yapılanma Gereği, TÜRMOB” kitaplarını yayınladı.

Mal bildirimi

Kemal Kılıçdaroğlu, 2003, 2005, 2007, 2009 ve 2010 yıllarında mal bildirimini kamuoyuna açıkladı. En son Ocak 2010’da verdiği beyana göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun üzerine kayıtlı iki konut, bir arsa, üç kooperatif hissesi ve 2.733 TL değerinde 8 tablo bulunmaktaydı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu

6 Mayıs 2010’da saat gece yarısını geçerken internete Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin tepesine kara bulutlar gibi çökecek bir kaset düştü. Kasette partiyi 1992’de yeniden kuran 18 yıllık Genel Başkan Deniz Baykal’ın, uzun yıllar Kalem Müdürlüğü’nü yapan ve 2007’de Ankara Milletvekili seçilen Nesrin Baytok ile görüntüleri vardı. Bu görüntüler Deniz Baykal’ın ailesini ayrı, sevenlerini ayrı, partisini ise apayrı bir dehşete düşürmüştü.

Özellikle CHP’de şok etkisi yaratan bu kaset internette bir virüs gibi yayılırken yapılan montaj ya da komplo açıklamalarına her kulak sağır, her göz kör oldu bir süre. Bu kadar ucuz kurtulabilecekleri bir hadise değildi bu; olamazdı. Elbette ilk refleks olarak partinin üyeleri genel başkanlarına sahip çıktı. Ancak olay kontrolden çıktıkça kaset parti içinde de çıkmaza yol açmıştı. Üzerlerine toplanan kara bulutlar şimşekler çaktırıyor, bir kasırga etkisi oluşturuyordu.

Bir yandan da olaya bir çözüm getirmek gerekirdi. Öncelikle kasetin yayılmasını önlemeye yönelik hukuki önlemler alınmak istendi, ama sonuçsuzdu. Deniz Baykal da üç gün evine kapanmış, sessizliğe bürünmüştü; bir karar vermeye çalışıyordu. Bu süreçte yanında dimdik duran, bu olayı soğukkanlılıkla çözüme kavuşturmaya çalışan isim ise, Deniz Baykal’ın yarım asırlık yol arkadaşı, 10 yıllık Genel Sekreteri Önder Sav idi.

Deniz Baykal üç günlük suskunluğunun ertesi günü 10 Mayıs 2010’da, kameralar önünde kasetin montaj olayın komplo olduğunu savunup suçu AKP ve Başbakan’ın üzerine attıktan sonra Pensilvanya’daki Fettullah Hoca Efend’ye de bir selam çakarak istifasını sundu. Ayrıca her bir cümlesinin içinde “Dönebilirim” mesajı saklıydı. Bir istifa mı değil mi kafalar iyice karışmıştı.

Dönebilme ihtimali üzerine bırakılmış açık kapı, özellikle parti içindeki birçok kişiyi harekete geçirdi. Deniz Baykal istifa etmesin diye evinin önünde açlık grevi başlattılar. Bir kaos ortamı almış başını giderken Önder Sav ipleri tamamıyla eline aldı.

Bu süreçte Kemal Kılıçdaroğlu da aday olarak gösterildi, ancak kendisi sürekli “Aday Değilim” açıklamalarında bulunuyordu. İşte burada devreye giren Önder Sav, CHP’yi içinde bulunduğu kaostan çıkarmak, olanları gündem dışı bırakabilmek için kolları sıvadı. Süreci tüm ayrıntıları ile planlayarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu Genel Başkanlık koltuğuna kendi elleriyle oturtacaktı.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Önder Sav, kimsenin bilemeyeceği bir yerde, karılarına dahi haber vermeden birkaç kez buluştu. Ne kadar ketum kalınırsa o kadar sağlıklı sonuç alınacağını düşünüyordu Önder Sav. Parti içinde de desteği oluşturmuştu. “Aday değilim” açıklamaları yapan Kemal Kılıçdaroğlu, 17 Mayıs 2010’da birden CHP Grup Başkanvekilliği’nden istifa ederek kurultaya Genel Başkanlık için aday olacağını açıkladı.

Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010’da yapılan 33. Olağan CHP Kurultayı’nda, 1249 delegeden 1200’ünün imzasını aldığı ve tek aday olarak girdiği kurultayda geçerli 1189 oy ile CHP’nin 7. Genel Başkanı oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri

2014’te yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gösterdi. Ancak seçim sonunda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.

Yaşanan bu olay üzerine parti içinde Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı eleştiriler artmaya başladı. Her gün yeni bir söz ile sarsılan Kemal Kılıçdaroğlu, tüzükteki yetkisini kullandı ve olağanüstü kurultay çağrısı yaptı. Karşısındaki aday Eski Grup Başkanvekili ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce’ydi. 5 – 6 Eylül 2014’te Ankara’da yapılan CHP 18. Olağanüstü Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğl, 740 oy ile tekrar CHP Genel Başkanı oldu.

Muharrem İnce ise 415 oy aldı.

2015 Türkiye Genel Seçimleri

Türkiye 2015’te Haziran ve Kasım aylarında iki genel seçim süreci yaşadı. Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde CHP’nin sloganı “Anadolu’nun Kemal’i” idi. Asgari ücretin 1500 TL olacağını, dini bayramlarda işçilere birer maaş verileceğini vaat ediyordu. Ancak ülke vaatleri yeterli bulmamış ya da belki de güven duymamış olacak ki, 7 Haziran 2015’te sandığa gidildiğinde CHP %24,95 oy oranı ile ikinci sırada kaldı.

Seçim sonuçlarını değerlendiren Kemal Kılıçdaroğlu, “Seçimin kazananı “demokrasi”, mağlubu ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Oy sonuçlarından memnunum, istifa etmeyeceğim” dedi.

Kasım 2015’te ise CHP, “Milletçe Alkışlıyoruz” ve “Önce Türkiye” sloganlarını kullandı. Ayrıca bir de reklam filmi vardı; Kemal Kılıçdaroğlu, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” şiirini okuyordu. Haziran’da verdiği vaatlere ekonomik temelli başkalarını da ekledi. 1 Kasım 2015’te yapılan seçimde CHP, %25,32 oy oranı ile tekrar ikinci sırada yerini aldı.

Bu seçimden sonra da yöneltilen “İstifa edecek misiniz?” sorusunu şu cümlelerle yanıtladı Kemal Kılıçdaroğlu: “CHP’yi diğer partilere benzetmeyin. Demokrasiyi bu ülkeye getiren partiyiz. Kurallar neyi gerektirirse, o kurallar aynen çalışır. Oyumuz arttı, milletvekillerimiz arttı, ama kendimizi başarılı görmüyoruz. Bizden çok ilgili partilerin kendi alanına girer oy düşüşleri. Önümüzdeki süreçte oy alanımızı göreceğiz”.

Guguk kuşu

Siyasetle ilgilenen her bireyin kaderidir eleştirilmek, tiye alınmak ya da bazen mizahının yapılması…

1 Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimleri’den 2 ay sonra toplanan 36. CHP Kurultayı’nı baz alarak Yılmaz Özdil 17 Ocak 2016’daki Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştiren bir yazı yazdı. Yazının başlığını da “Sıkın dişinizi… En fazla dokuz kurultay sonra tamamdır bu iş” koymuştu. Üstelik Kemal Kılıçdaroğlu için “Guguk Kuşu” benzetmesi yapıyordu. “Guguk Kuşu” başlıklı yazısını da 5 Kasım 2015’te kaleme almıştı.

Şöyle başlıyordu yazısı: “Guguk kuşu. En tehlikeli… En sinsi kuş türüdür”.

Yılmaz Özdil’in tabiriyle Guguk kuşu, belki de gerçekten Atatürk’ün kurduğu partiye, CHP’ye zarar veriyordu.

Suikaste maruz kaldı

Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Nisan 2014’te TBMM’de yumruklu saldırıya uğramıştı. Bu olay 2016 yılında yaşayacaklarının yanında hafif kalacaktı.

Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Haziran 2016’da Vezneciler’de bombalı araç saldırısında hayatını kaybeden polislerin Fatih Camisi’ndeki cenaze törenine katıldı. İşte bu sırada kurşunlu saldırıya uğradı. Neyse ki sağlığı yerindeydi.

Bu olay hala tazeliğini korurken, 25 Ağustos 2016’da Artvin Ardanuç’ta Kemal Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna silahlı saldırı yapıldı. Ardanuç yolu üzerindeki Yanıklı köyünden geçildiği sırada ormanlık alandan konvoy üzerine uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. CHP heyetinden yaralanan olmadı. Ancak bölgede güvenlik önlemi sağlayan jandarma ekiplerinden, 1 asker şehit düştü ve 2 asker de yaralandı. Bu olayı kimin gerçekleştirdiği merak konusuyken, PKK saldırıyı üstlendi ve hedefin Kemal Kılıçdaroğlu olmadığını söyledi.

Atatürk’ün emanetini yaşatmak, Cumhuriyet’e sahip çıkmak için kurulan parti bugün hala var ve Genel Başkanı da hala Kemal Kılıçdaroğlu. Tunceli’den çıkıp parti koltuklarına uzanan bir hayat da işte böyle geçiyordu, bazen eleştirel, bazen mizahi, ama hep siyasi…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Naim Süleymanoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Çocukluğunu geleceğinin başarılarına hibe etmek çok zor bir karar. İnsan aklı ermeye başladığında belki pişmanlıklara bile bürünebilir. Ama o sadece bunu içine ince bir sızı yapıp gözünü ulaşabileceği madalyalara dikti. Sonuçta herkesin vardı insanın içini burkacak bir hikâyesi; varsın onunki de böyle olsundu. Belki de alkışlarla avuttu kendini ya da ülkesinin gururu olmakla gururlandı da geçti sızısı.

Hem kocaman bir gerçek ortada duruyordu işte; o tarihe daha yaşarken geçmiş bir isimdi. Cep Herkülü’nü kimse unutmayacaktı…

Çocukluğu

Naim, 23 Ocak 1967’de Bulgaristan Kırcaali’de Ahatlı köyünde, Hatice Hanım ve Süleyman Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ona verdikleri isim “Naim Süleymanoğlu”ydu. Ancak daha sonra 1985’te Bulgaristan’da isim değişikliği uygulaması başladığında, artık “Naum Sulejmanow” olacaktı. Muharrem adında bir de kardeşi vardı.

Ailesi Ahatlı köyünden Mastanlı şehrine yerleşti; Naim 2 yaşındaydı. Süleyman Bey, Mastanlı – Kırcaali otobüs hattında şoförlük yapmaya başlamıştı.

Konuşmayı pek sevmeyen sakin bir çocuktu Naim. Yıllar sonra herkesin tanıdığı “Naim Süleymanoğlu” olduğunda da çocukluğunu hiç yaşayamadığını fark edecekti. Bir şampiyon olmanın bedeli vardı. Yaşıtlarının sokakta top koşturduğu, taştan topraktan oyunlar kurduğu zamanlarda o antrenmanlardaydı.

9 yaşındaydı haltere başladığında. O suskun çocuk yaşına, boyuna posuna bakmadan ağırlık kaldırmaya başlamıştı ve belki de yıllar sonra kendi ağırlığının çok çok üstünde ağırlık kaldırabileceğini bilmiyordu…

Haltere nasıl başladı

Naim 9 yaşındaydı ve okulda arkadaşlarının halter sporuna başladıklarını duydu. Bir arkadaşında gördüğünün içinde bir heyecan fırtınası kopardığı yaşlardı. Arkadaşları Naim’i antrenörle tanıştırdı. Naim, ortamı da antrenörü de sevmişti. Ayrıca yurtdışına gidileceğini de öğrenmişti. İçine yayılmış merak dalgasına karşı koyamadı ve gönlünü bu spora oracıkta kaptırdı. Artık spor yapacak, ülke ülke gezecek ve çok güçlü olacaktı; hayalini kurmaya başlamıştı bile.

Çok çalışıyordu tüm incelikleri öğrenmek için. Antrenmanlar, okul derken çocuk olduğunu unutmuştu. Hayat nedir, nasıl yaşanır, çalışmak nasıl olur çok erken öğreniyordu.

En Genç Dünya Rekortmeni

Naim çalışmalarının karşılığını çok erken yaşta alacaktı. Onca çaba boşuna değildi. 1982’de Brezilya’da düzenlen “Dünya Gençler Halter Şampiyonası”na katıldığında 15 yaşındaydı ve 52 kiloda iki altın madalya alarak şampiyon oldu.

16 yaşında bir rekor daha kırdı. Böylece halter tarihinde “En Genç Dünya Rekortmeni” unvanını aldı. Ayrıca 1984’te silkme kategorisinde vücut ağırlığının üç katını kaldıran ikinci halterci olarak tarihe geçti.

Gencecik yaşına rağmen kırdığı rekorlar bütün Halter otoritelerini Naim’e hayran bırakmıştı. Herkesin gözü onun üzerindeydi. “Yıldız hastalığına katılmak” denirdi ünlüler arasında; Naim de tutulmuştu, hem de nasıl. 15 yaşında kazanılmış dünya şampiyonluğu dile kolaydı. Ancak bütün çalışmalarında yanında olan Hocası yine yanındaydı. Toparlanması için Naim’i bir silkeledi ve kendine getirdi. Bundan sonra başaracakları için bu sarhoşluğa kapılmaması gerekiyordu. İyi ki de ensesinde boza pişiren, iyiliği için onun yanında olan böylesine yetkin biri vardı. Naim, madalyalarına madalya ekleyebilecekti. O, kaybolmayacaktı.

1984’te bir kez daha olimpiyatlar için geri sayım başladı. Naim, 17 yaşındaydı ve 20-24 yaş aralığındaki takım arkadaşlarıyla her gün 10 – 12 saat çalışıyordu. Antrenman sabah 8’de başlıyor, gece yarısına kadar devam ediyordu. Yorgunluktan adım atamayacak hallere düşüyor, antrenörlerin yardımıyla otele dönebiliyordu. Ama başarıya giden yolun kolay olduğunu kimse söyleyemezdi zaten. Bunca yoran çalışmaları boşa çıkmayacaktı ayrıca. 1983 – 1986 yılları arasında gençlerde 13, büyüklerde 50; toplam 63 rekor kırdı. Dünya ve Avrupa şampiyonalarında 52-56-60 kilolarda şampiyonluklar elde etti. 1984 – 1985 – 1986 yıllarında dünya çapında “Yılın Haltercisi” ilan edildi.

Türkiye’ye ilticası

1985’te Bulgaristan’da orada yaşayan Türklerin Bulgar ismi alma zorunluluğu geldi. Bir Türk olan Naim’in de adı Bulgaristan’da “Naum Sulejmanow” oldu. Bulgarlar, aslında Naim ile iyi geçinirlerdi; ama çözmüştü sebebini. Bulgaristan, bir nevi kazandırdığı madalyalar için kendisine mecburdu. Ama bu isim değişikliği olacak işi değildi.

İşin rengi değişmişti. Başarılı olmaya devam etmeli ve ait olduğu yere gitmeliydi; Türkiye’ye. Aklına koymuştu; bir dahaki gittikleri ülkede yarışırken kaçacaktı. Bulgarlar da ona güveniyordu aslında; kaçacağından şüphe etmezlerdi. Naim, kafasındaki planı ailesine dahi anlatmadı. Çünkü kimsenin onu yolundan döndürmesini ya da kendisi için endişe duymasını istemiyordu. Hem burada artık yeri yoktu, gitmeliydi. Ailesini de ne kadar çabuk giderse o kadar kolay yanına aldıracağını hesaplamıştı. Zaten ismini değiştirmelerine izin verişi de planının bir parçasıydı.

1986’da ilk adımını attı; Melbourne’deydi. Burada Türk Büyük Elçiliği’ne sığınma talebinde bulundu. Elçilik yarına kadar beklemesi gerektiğini, Ankara’dan gelecek cevaba göre hareket edebileceklerini bildirdi. Ertesi gün Naim’in sabırsızlıkla beklediği o haber geldi; Naim’in başvurusu olumlu değerlendirilmişti.

1986’da bir Cumartesi günü dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın gönderdiği, içinde danışmanlarından Can Pulak ve Selim Ereğli’nin de bulunduğu özel uçakla Londra Havalimanına indi. Buradan da İstanbul Atatürk Havalimanı’na inişi planlanıyordu; ancak Mürted Askerî Havalimanı’na indi ve Üs Komutanı tarafından karşılandı. Koruma altına alınarak plakasız bir araçla TBMM’ye götürüldü. O sırada Turgut Özal, Bakanlar Kurulu ile toplantıdaydı ve Naim salona girdiğinde bir anlık sessizlikten sonra herkes avurtları patlayana dek alkışladı. Hepsi ayaktaydı.

Naim, başarmıştı.

Türkiye günleri

Naim Türkiye’ye iltica etmesinin de sonuçları olacaktı elbet. IWF yönetmenliğinin 16.maddesindeki “Göç eden halterciler bir yıl süre ile uluslararası müsabakalara katılamaz” ibaresi sebebiyle Naim bir yıl boyunca müsabakalara katılamayacaktı.

Elbette antrenmanlarının hızını kesmedi; bir yılı iyi değerlendirdi. Süre dolduğunda Aralık 1987’de “Türk vatandaşı” olarak Antalya’daki Uluslararası Halter Turnuvası’na katıldı. 60 kg sıkletinde 150+188 kg sonuç ile dünya rekoru kırdı.

Sırada 1988’deki Avrupa Halter Şampiyonası ve Seul Olimpiyatları vardı. Özellikle Seul Olimpiyatları’na katılmayı çok istiyordu; ama bu iş biraz sorunlu olacak gibiydi. Çünkü Türkiye adına katılabilmesi için Bulgaristan’dan bedelini ödeyerek izin almak gerekiyordu. Türk Hükümeti 1 milyon dolar bedeli ödeyerek gerekli izinleri aldı ve Naim müsabakaya katıldı. 60 kg koparmada 145 kg, 150,5 kg, 152,5 kg; silkmede 175 kg, 188,5 kg, 190 kg kaldırarak 9 dünya, 6 olimpiyat rekoru kırdı. Bu muhteşem bir zaferdi; Türkiye’ye olimpiyatlar tarihinde güreş dışında ilk altın madalya getiren sporcu olmuştu Naim Süleymanoğlu.

Avrupa Halter Şampiyonası’nda da üç altın madalya kazandı. Ayrıca 1989’da Dünya Şampiyonası’nda 60 kg’da koparmada 150 kg kaldırarak dünya rekorunu da kırdı.

Emekli oldu

Naim, 1989’daki Dünya Şampiyonası’ndan sonra emekliye ayrılmaya karar verdi; 22 yaşındaydı. Belli ki çok yorulmuştu, dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Başlarda verdiği kararın doğruluğundan emindi. Ancak çok gençti. Başka bir mesleği olsa bu yaş, neredeyse işe başlama yaşıydı. Naim ise, emekliye ayrılıyordu; ironik bir durumdu.

Daha fazla halterden uzak kalamadı. 1992’de Barcelona’da düzenlenen olimpiyat ile geri döndü. Dönüşü muhteşem olacaktı…

Dünyanın En İyi Sporcusu

Naim, başarılara da madalyalara da doyamıyordu. 1992’deki Barcelona Olimpiyatları’nda rakiplerine ezici bir üstünlük sağladı ve altın madalyayı Türkiye’ye kazandırdı. Yine bu yıl, “Uluslararası Halter Basın Komisyonu”, Naim Süleymanoğlu’nu “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçti. Aldığı unvanlar onu kulvarında tek kılmaya yetip artıyordu.

1993’te yine Melbourne’deydi. Burası onun kendi içinde özgürlüğünü bulduğu o şehirdi, yeri ayrıydı. Dünya Şampiyonası’ndan 3 altın madalya ve 2 dünya rekoru ile döndü.

1994’te ise Bulgaristan’daydı. Hayat, insanı bulunduğu yerlerden hiç tahayyül edemeyeceği yerlere bırakıp, üzerine bir kez daha başladığı yere döndürerek şaşırtan garip bir şeydi. Bulgaristan’da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası’nda sadece üç kaldırış yaptı ve 3 dünya rekoru kırdı. Yine 1994’te 66.’sı İstanbul’da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası’nda, bu kez sakat olmasına rağmen, 3 dünya rekoru kırdı ve 3 altın madalya kazandı. Bu kez de “Dünyanın En Güçlü Sporcusu” unvanını kazanmıştı. Üstelik bu müsabaka, ilk kez Türk seyircisi önüne çıktığı için de ayrıca anlamlıydı.

1995’te Avrupa Halter Şampiyonası’nda hala sakat olmasına rağmen 1 altın, 2 de gümüş madalya kazandı ve Türkiye’nin takım halinde birinci olmasında katkısı şüphesizdi. Sakatlığı devam ediyordu. Yine aynı yıl Çin’de düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda 3 altın madalya kazandı.

Elbette sadece başarı olan bir hayat mümkün değildi; Naim, Sidney Olimpiyatları’nda başarısız oldu. Sakatlığı devam ediyordu. 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda 64 kg’da 4 dünya rekoru kırdı. Üçüncü kez olimpiyatlarda madalya kazanıyordu ve adı tarihe geçti.

Tekrar emekliye ayrıldı

Naim Süleymanoğlu, 1996’daki son başarı ve başarısızlığından ikinci kez emekliliğe ayrıldı. Atlanta Olimpiyatları’nın sunucusu Lynn Jones, finali “Az önce tarihin en büyük halter müsabakasına tanıklık ettiniz” anonsu ile noktalamıştı. Gerçekten de tezahüratlar da müsabakanın nasıl mükemmel olduğunun habercisiydi.

Naim, aynı zamanda çok alçakgönüllü bir sporcuydu. Yine katıldığı bu son müsabakanın finalinde efsanevi Yunan Halterci Valerios Leonidis’i teselli eden de oydu. Naim, 187,5 kg’ı kaldırarak Valerios’u yenmişti. Valerios 190 kg’ı kaldıramayınca gözyaşlarına boğuldu. Rakibini yendiğinde onun üzüntüsünü görmezden gelecek kadar kendi sevincinde boğulamazdı Naim.

2000’lerde Naim Süleymanoğlu

7 – 9 Aralık 2000’de Uluslararası Halter Federasyonu kongresi Atina’da toplandı. Naim Süleymanoğlu, bu kongrede astbaşkanlığa seçildi ve bu görevi 4 yıl sürdürecekti.

Emekliye ayrıldıktan sonra spordan kopmak istemedi; ama spor hocalığı yapmak da istememişti. Zaten çok önce kendine bir söz vermişti: Eğer bir gün sporu bırakırsa yalnızca idareci olmayı seçecekti. Spor Hocası olmak meşakkatli bir işti. Sporcu olmak tamam; ama hocalık yapmak onun için akıl kârı değildi.

Naim Süleymanoğlu bir ara siyasete atılmaya da karar verdi. 2004 Yerel Seçimlerinde MHP’den Büyükçekmece Kıraç Beldesi Belediye Başkanlığı’na adaylığını koydu; ancak seçilmedi. 2007 Genel Seçimlerinde de yine MHP’den İstanbul Milletvekili adayı oldu. Ancak yine seçilmedi. O da daha fazla zorlamadı; tadında bıraktı.

Cep Herkülü Naim

Naim, 1.47 m boyundaydı. Bir bu sebepten bir de güçlü olduğundan ona “Cep Herkülü” demek uygun görülmüştü; artık böyle anılacaktı.

İlk zamanlar neden bu kadar kısayım diye düşünüp çok üzülüyordu; hatta kompleks yapıyordu. Ama Allah onu da böyle yaratmıştı ve muhtemelen daha uzun boylu ya da farklı bir ergonomide olsaydı halterci olamazdı. Bütün bunları düşünerek kompleksini üzerinden atmıştı.

Sonuçta o “Times”a kapak olmuş bir sporcuydu. Kariyeri boyunca 3 Olimpiyat altın madalyası, 7 Dünya Şampiyonluğu ve 6 Avrupa Şampiyonluğu kazandı. Ayrıca tam 46 kez de dünya rekoru kırmıştı. Tüm bunlar yadsınamaz başarılardı ve kazanmaya çok erken yaşlarda başlamıştı.

Özel hayatı

Naim hiç evlenmedi; ama 4 çocuğu oldu. 3 çocuğu bir kadından, bir çocuğu da başka bir kadındandı. 3 çocuğu Türkiye’de annesinin yanında; diğer çocuğu ise yine annesiyle, ancak yurt dışında yaşıyordu. Elbette babalarının soyadını taşıyorlardı.

Evlilik dışı olduğu için çocuklarından hiç bahsetmedi. Zaten özel hayatıyla gündeme gelmek de istemiyordu. Kendince çocuklarını gözden uzak ve daha iyi yetiştirmek istemişti. Ya da belki çocuklar da görünmek istememişti ki hiç görünmediler.

Naim Süleymanoğlu öldü

Naim, 28 Eylül’de siroza bağlı karaciğer yetmezliği sebebiyle Ataşehir’de bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde tedaviye başladı. 6 Ekim’de tedavi gördüğü hastanede organ nakli gerçekleştirildi.

Ancak 11 Kasım’da beyindeki kanama ve buna bağlı artan ödem sebebiyle acilen ameliyata alındı. Ancak 18 Kasım’da gelen haber Naim Süleymanoğlu’nun öldüğünü bildiriyordu.

Bütün madalyaları, başarılarını ülkesine bırakıp sonsuzluğa gitti Cep Herkülü. Sanatçılar, Sporcular, kısaca tanınmış ve çok sevilmiş kişiler kendilerine ülkelerinden, hatta dünyadan bir aile ediniyor. Bu yüzdendir ki bu insanların ölüm haberi hepimizi sarsıyor.

İşte böyle… Sevdikleri, saydıkları, genç yaşında başardıklarıyla, övünç kaynağı bir Naim Süleymanoğlu geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Alp Saul Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün menüde bir yazar, ressam, oyuncu ya da siyasetçi yok; bir girişimcinin hayatının ve başarısının hikayesi var.

Alp Saul, güzel eşi ve iki çocuğunun yanında çok güzel başarılar sığdırmış hayatına. Üstelik sadece başarılarla yetinmemiş, bir de melek yatırımcı olup insanlara da olanaklar sağlamış.

Tebrik ve takdir ederek yazıma geçebilirim o zaman.

Keyifli okumalar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Alp, 1971’de İstanbul’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini “Robert Koleji”nde tamamladı. Aldığı kolej eğitiminin hakkını vermiş, üniversite eğitimi için Amerika’ya gitmişti. 1994’te “University of Virginia”da Makine Mühendisliği Bölümü’nden dereceyle mezun oldu.

Alp kendini bugüne başarılı bir iş adamı olarak taşıyacak, adını bir markanın başlığı altında duyuracaktı. Çocukluğunda ona sunulan eğitim fırsatlarını iyi değerlendirmiş ve başarmıştı…

Alp Saul güvenlik sektöründe

Alp, mezun olur olmaz başarı yolunda adımlarını atmaya başlamıştı. Küçük bir çocukken nasıl okul sıralarında kendini öne atıyorsa şimdi de bedenini iş hayatında güvenlik sektörünün ortasına fütursuzca bırakmıştı; alacak çok yolu, kazanacağı çok başarısı ve elbette kabartacağı çok koltuk vardı.

1995’te iki arkadaşı ile birlikte elektronik güvenlik sistemine atılmaya karar verdi ve ortaya “Pronet” firması çıktı. Yıllar sürecek bir güvenlik ağının ilk adımı olan “Pronet Güvenlik Sistem ve Servis Hizmetleri Ltd.” firmasını konut ve ticari işletmeler için kurdu. Bu adımı 2006 yılında izleyen “Pronet Güvenlik ve Danışmanlık Hizmetleri A.Ş” oldu; Pronet Grup, güvenlik görevlisi alanına girmeye karar vermişti. Bugün hâlâ fiziki güvenlik çalışmalarına devam eden bu şirket, güvenlik konusunda ilk tercih edilen markalardan biri oldu.

Medya şirketi kuruculuğu

Alp Saul, girişimcilik konusunda iddialı adımlarla ilerlerken 2002’de güvenlik sektörünün yanına medyayı da ekledi; “Next Generation Media” şirketini kurdu.

Bu şirket, Türkiye’de alışveriş merkezlerinde, metro istasyonlarında, havalimanlarında, kısacası kamuya açık tüm alanlarda her an gözümüze çarpan, dijital ekranlar üzerinden içerik ve reklam yayını yapan medya şirketinden başkası değildi.

2014’te Next Generation Media, en büyük yerel outdoor şirketlerinden birine satıldı.

Fırsat sitesi kurdu

Teknoloji geliştikçe Alp Saul da girişimcilik ruhunu bu yönde ilerletmeye devam ediyordu. Sonunda 2009’da bir fırsat sitesi olarak kurulan “Grupanya”ya 2010’da Cem Sertoğlu ile birlikte yüzde 50 ortak oldu.

Girişimci ruhu ile hayata geçirdiği Grupanya da, internet üzerinden yapılan alışverişlerde başı çeken sitelerden biri olmuştu.

Melek yatırımcı, Alp Saul

Alp Saul, Nisan 2010’da Grupanya’ya yaptığı yatırımın ardından CEO görevini de üstlenmişti. Aynı zamanda melek yatırımcı olarak varlığını sürdürmeye devam ederken, bugün 4 şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı da yürütüyordu.

Ayrıca “GESİDER (Güvenlik Endüstrisi Sanayicileri ve İşadamları Derneği) Yönetim Kurulu üyeliği, Endeavor Yönetim Kurulu üyeliği” ve “TOBB Genç Girişimciler Derneği” üyeliğini de başlatmıştı.  Ek olarak yerel “YPO” bölümünün “Eğitim Başkanlığı”nı da yürütmekteydi.

Ödülleri

Alp Saul, 2007’de “Milliyet Gazetesi ve Ernst&Young” tarafından düzenlenen “Yılın Girişimcisi” yarışmasında son 5 finalist arasında bulunmuştu.

Ayrıca birçok eğitim kurumu tarafından da birçok kez “Yılın Girişimcisi” seçildi.

Onun ödülü şüphesiz ki kazandığı başarıydı. Bir de hayatın ona hediye ettiği bir eş ve 2 çocuk…

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Elon Musk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yazdıkça kafamda hayali bir karaktere bürünen, gerçek olması neredeyse imkansızmış gibi görünen sayılı insanlardan biri Elon Musk. Bir şeye yürekten inanmak, hayata geliş nedeninin o çok inandığın şey olduğunu kabullenmek ve çalışmaktan asla yorulmamak ne kadar önemli şu hayatta. Ellon Musk, bunu başarmışa benziyor ve belli ki başarmaya da devam edecek. İlk kez 12 yaşında küçük bir çocukken başardıklarını göz önünde bulundurursak, Elon, hayal ettiklerine ulaşabilmek için durmayacaktır…

Çocukluğu

Elon, 28 Haziran 1971’de, Güney Afrika’nın başkenti Pretoria’da Kanadalı annesi Maye ve Güney Afrikalı babası Errol’un oğlu olarak dünyaya geldi.

Elon, sürekli gözlerini bir noktaya sabitleyen ve asla konuşmayan bir çocuktu. Ailesi onun çok uzun bir zaman sağır sandı. Ancak çok sonra anlaşıldı ki, Elon sadece hayal kuruyordu. Annesi bu konuyu şöyle özetleyecekti yılla sonra: “Sanki zihni başka bir evrene geçiş yapardı. Bu konuda artık üzerine gitmiyorum çünkü böyle zamanlarda yeni bir roket ya da benzer bir şey tasarladığından emin oluyorum“.

Arkadaşları kendine oyunlar kurarken de Elon, yazılım programlarına olan düşkünlüğü ile ön plana çıkan bir çocuktu. Öyle hevesliydi ki, kendi çabasıyla yazılım programlamayı, kodlamayı öğrendi. Bu merakını bir işe dönüştürüp para kazandığında ise, sadece 12 yaşında bir çocuktu. Blaster adını verdiği bir uzay oyunu yazmıştı ve yaklaşık 500 Dolara sattı.

Elon, Bryanston High Scholl’un ardından Pretoria Boys High School’a geçiş yaptı ve buradan mezun oldu.

Okul hayatı boyunca acımasız çocuklarla bir aradaydı Elon. Sınıf arkadaşları tarafından şiddete uğradığı zamanlar oldu ve asla sıradan değildi. Bunlar ciddi darbelerdi. Öyle ki, Ellon, deforme olan septum bölgesinden 41 yaşında ameliyat olacaktı yıllar sonra.

Evden ayrıldı

1988’de Elon’un Güney Afrika ordusuna katılması gerekiyordu. Henüz 17 yaşındaydı ve orduya katılarak askerlik yapmak yerine evden ayrılmayı tercih etti. Bu kararını ise şu cümlelerle açıklayacaktı: “Askerlik yapmakla ilgili bir sorunum yok; ancak Güney Afrika ordusuna askerlik yapıp siyahi insanları bastırmaya çalışmak bana vakit geçirmek için iyi bir yol gibi görünmedi”.

Gözü Amerika’daydı; orayı “Orası muhteşem şeylerin mümkün olduğu yer” olarak tanımlıyordu. Hayalinde hep uzay vardı…

Eğitim hayatı

Elon, 1992’de Kingston, Ontario’daki Queen’s Üniversitesi’nde iki yıl eğitim aldı. Ancak neden sonra Pennsylvania Üniversitesi’nde İşletme ve Fizik okumaya karar verdi; Kanada’dan ayrıldı.

Üniversiteye kayıt oldu; ekonomi alanından lisans diplomasını aldı. Ayrıca Fizik alanında da yan dal yaptı. Adeta bulunduğu alandan keyif alıyordu. Doktorasını Uygulamalı Fizik ve Malzeme Bilimi alanında yapmaya karar verdi. Bunun için de Kaliforniya’da Silikon Vadisi bölgesine taşındı. Ancak doktora yarım kalacaktı.

Ayrıca üniversite boyunca kazancını ilginç bir yoldan sağladı. Elon, ev partileri düzenliyor ve giriş ücreti olarak da 5 dolar alıyordu. Kirasını ve ihtiyaçlarını bu şekilde karşıladı bir süre. İşini de ciddiye alıyordu. Bu partilerde sorumluluğunu bilir ve asla alkol almazdı.

Yöneldiği 3 alan

Lisans eğitimi Elon’a çok şey katmıştı. Bunun yanında ilham kaynağı çok insan vardı. “Nikola Tesla, Thomas Edison, Steve Jobs, Bill Gates, Walt Disney”, onun fikirleriyle beynini coşturduğu insanlardı.

Çalışmaları için “İnsanlığın geleceğini en çok etkileyecek sorunlardan” üç alan tespit etti. Elon’a göre, “internet, uzay ve temiz enerji” konuları kollarını bağlamış, ayaklarını yere vurur ritimde insanlığı bekliyordu.

Kariyer başlangıcı

Elon, doktoraya 1995’te Stanford Üniversitesi’nde başlamıştı. Ancak iş hayatı da çekiyordu. Üstüne bir de henüz doktoraya başlayalı iki gün olmuştu ki, kardeşi Kimbal, ona Zip2 projesine başlama teklifinde bulundu. Elon, yeni organizasyonlar için çevrimiçi içerik yayınlama yazılımı olan bu projeye başlamak için doktorayı bıraktı.

Böylece kariyerini de başlatmış oldu. Kardeşiyle hummalı bir çalışma içine girdiler. 1999’da projelerini Compaq’ın AltaVista birimi, 370 milyon dolar nakit ve 34 milyon dolarlık hisse senedi ödemesi karşılığında satın aldı.

Attığı ilk adım başarılı olmuştu. Mart 1999’da, bir çevrimiçi finans ve ödeme servisi olan X.com’un ortak kuruculuğuna soyundu. Ertesi yıl da bu proje, Paypal’ı oluşturacaktı. Bunu 50/50 birleşme anlaşmasına dayanan bir açık arttırma sistemi Confinity’i bünyesine katarak yapmıştı.

Kilit isim Elon Musk

Elon, kilit isim olmuştu. Çevrimiçi aktarım ya da P2P teknolojisine olan inancı büyüktü. Alımın organize edilmesi Elon sayesindeydi ve ona göre, Confinity alt markası olan X.com kişiden kişiye ödeme platformu kurulmalıydı. Mutlaka geliştirilmeliydi.

Bir araya gelen şirketler, alışkanlıklarını bir anda bırakamadılar; X.com’dan vazgeçememişlerdi. Sonunda Şubat 2001’de PayPal Inc. İsmini almaya karar verdiler. Bu projede Elon’un hisse payı yüzde 11.7 idi. Küresel ödeme sistemindeki süreçten finansal tekliflerin ayrılmasına kadar her yerde geçen isim de Elon Musk olmuştu. Yine PayPal’ın hızla yayılmasında da Elon’ın etkisi büyüktü. İnternette yürüttüğü büyüme kampanyaları sonuç verdi ve proje, Ekim 2002’de 1.5 milyon dolarlık hisse senedi karşılığında eBay tarafından satın alındı.

Elon Musk ve evlilikleri

Elon’un özel hayatı, en az iş hayatı kadar hızlı ve sürükleyici geçecekti. Elon ilk olarak 2000’de Justine ile evlendi. Ancak evlilikleri 8 yıl sürdü.

Ardından 2010’da Talullah Riley ile evlendi. 2 yıl sonra boşandılar; ama sadece 1 yıl ayrı kalabildiler. 2013’te tekrar evlendiler. Ancak bu kez de yürütemediler ve 2016’da boşandılar.

Elon’un bu iki evlilikten toplamda 6 çocuğu oldu. İsimleri ise şöyleydi: Nevada Alexander, Xavier, Saxon, Griffin, Damian ve Kai.

Elon Musk’un gözünden uzay

Çocukluğundan bu yana gönlünü uzaya kaptırdığı için sıra dışı kabul edilen insanlardan biri olduğunun farkında mı bilinmez, Elon, uzayı keşfetmenin insanlığın bilincini korumasa da genişleteceğine inanıyordu. Bu, insanlık için müthiş derecede önemli bir adımdı. Kendi deyimiyle, çok gezegenli hayat, insan ırkının hayatta kalmasını tehdit edecek unsurlar için doğru bir önlemdi.

Öyle ki, bu konuda “Bir asteroid veya büyük bir volkan bizi yok edebilir. Ayrıca dinozorların hiç görmediği risklerle karşı karşıyayız; mühendislik ürünü bir virüs, yanlışlıkla oluşturulmuş bir mikro karadelik, küresel ısınma ya da sonumuzu getirecek henüz bulunmamış bir teknoloji. İnsan ırkı milyonlarca yıldır evrimleşmekte; fakat son 60 yılda atomik silahlar kendimizi tüketmek için bir potansiyel oluşturdu. Er ya da geç hayatı mavi-yeşil topun ötesine genişletmek zorunda kalacağız  ya da soyumuz tükenecek” diyordu.

2011’de verdiği bir röportajda ise, “10-20 yıl içinde Mars’a insan göndermeyi umuyoruz” şeklinde konuşacaktı.

Üçüncü şirketi

Kendisine de yapmak istediklerinin değerine de o kadar inanıyordu ki… 2001’de Mars’ta küçük bir sera kurmayı, bitki yetiştirmeyi planlıyordu örneğin. Bir sincap kararlılığında yaşadığı hayatın içinde “Mars Vahası” adını verdiği düşüncesinden, insanlığın uzayda dolaşmasını engelleyen roket teknolojisinin gelişmemesi olduğunu anladığından da vazgeçmedi. Sadece bir süre ertelemeye karar verdi. Amacına ulaşmak istiyorsa, ki istiyordu; o zaman önce yolunu ve yönünü tıkayan sorunlara çözüm getirmeliydi.

Elon Musk, Haziran 2002’de, şu an hala CEO ve CTO’su olduğu üçüncü şirketi SpaceX’i kurdu. Hızla yükseliyordu.

SpaceX, fırlatma araçları üretip geliştiriyordu. Odak noktasında roket teknolojisinin stabil durumunu ilerletmek vardı. Ürettikleri ilk iki fırlatma aracına Falcon1 ve Falcon9 roketi adını verdi. İlk uzay aracı ise Dragon’du. Elon, dünyanın ötesinde gezinmek istiyordu.

Elon, başarılarında sınırları aşmıştı. Amerika’yı her şeyin mümkün olduğu yer olarak tanımlamakta haksız değildi belki de. Elbette bunlar özünde sadece motivasyondu; cevher, Elon’un ruhunda asılı bir madalyondu ve iki yüzü de uzayı işaret ediyordu.

2011’de Space Shuttle’in kullanımını durduran şirket, yerine Falcon 9 roketi ve Drogon’u koydu. 23 Aralık 2008’de, Uluslararası Uzay İstasyonu’na gerçekleştireceği 12 uçuş için, şirket, 1.6 milyon dolar değerindeki NASA anlaşması ile ödüllendirildi. Astronot taşımak için tasarlanmış bu fırlatma araçları, hayal ettiği değere ulaşıyordu.

Eylül 2009’da Falcon1 roketi, Dünya yörüngesine uydu yerleştiren ilk sıvı yakıtlı fırlatma aracı olmuştu. Uluslararası Uzay İstasyonu’na astronot gönderimi üzerinde yoğunlaşılmıştı. Elon’un asıl hedefi ise, Mars’ın keşfi ve iskanını başarmaktı.

25 Mayıs 2012’de de, Dragon, Uluslararası Uzay İstasyonu’na girdi ve SpaceX, buraya bir araç gönderen ve yanaştıran ilk ticari şirket olarak adını tarihe yazdırdı.

Tesla’nın izinden

Elon, ilham kaynağı olan Nikola Tesla’nın izinde kurulan Tesla Motors’un da ortak kurucularından biri olmuştu. Özellikle ürün tasarımı başkanıydı. Elektrikli araçlara olan ilgisi ise çok öncesine, çocukluk yaşlarına, Tesla’yı ilk keşfettiği zamanlara dayanıyordu. Böyle bir projeye soyunduğunda işe CEO olarak Martin Eberhard’ı işe almakla başladı. Bir yandan da başlangıcının temelinde büyük risk yatıyordu. Anaparanın neredeyse tamamını Tesla’nın ilk iki yatırım turuna harcadı.

Başarı kadar, başarısızlık da mümkündü. Bu projenin ilham kaynağı belliydi; hiçbir koşulda vazgeçmek olmazdı. 2008’de yaşanan ekonomik krizde de işte bu yüzden dayandı. Zorunlu işten çıkarmalar başlamıştı. Sonunda mecburen CEO görevinin altını da kendisi doldurdu.

Tesla Motors’un ürettiği ilk olarak ürettiği araba Tesla Roadster idi. Elektrikle çalışıyordu ve 31 ülkede yaklaşık 2500 adet satıldı. Ardı da geldi; üretimler devam etti. Bunun yanında Elon, sonunda Mercedes ve Toyota’ya sağladığı elektrik motorları ve güç aktarım organları ile uzun vadeli yatırımcı olarak bünyesine kazandırmayı da başarmıştı.

Vizyonu ise, öncelikli olarak varlıklı müşterileri kazanıp Tesla Roadster ile para kazanmak ve bu parayı daha düşük fiyatlı elektrikli araçların Ar-Ge’sine yatırmaktı. İşte bu yüzden Tesla Motors’un  yola çıktığı günden beri, temel fiyatı Tesla Roasdster’in yarısı olan dört kapılı aile arabası Model S’in destekçisiydi.

Açıklanan raporlara göre, Elon’un Tesla projesinde yüzde 21 hissesi vardı; değeri ise 29 Mayıs 2013 itibarıyla 12 milyar dolar olarak belirlenmişti.

Küresel ısınma ile savaş

Elon’un, kuzeni Lyndon Rive’yi CEO’su ve ortak kurucusu olarak seçtiği şirketin adı SolarCity idi; Birleşik Devletler’in en büyük güneş enerjisi sağlayıcısıydı. Bu şirketi kurmaktaki asıl amacı ise, küresel ısınma ile savaşmaktı. Tıpkı Tesla’da olduğu gibi. Elon, bu şirketlere yatırım yapmasının altındaki en büyük motivasyon, çevreye karşı duyarlılığıydı.

2012’de Tesla Motors ve SolarCity’nin çatısındaki güneş panellerinin elektrik şebekesine etkisini yumuşatmak için elektrikli araç bataryalarını kullanmaya karar verdiğini açıkladı ve gerekli iş birliklerini de başlatmıştı.

Mars’ta hayat kurmak

Eylül 2015’te Elon, The Late Show With Stephen Colbert isimli televizyon programına katıldı ve kendisine Mars ile ilgili yöneltilen bir soruya şöyle cevap verdi: “Sonuçta, Mars’ı Dünya’ya benzer bir gezegene dönüştürebilirsiniz. Sıcaklığını artırabilirsiniz”.

Biraz daha detaylandırması istendiğinde, “Bunu yapmanın bir hızlı bir de yavaş olmak üzere iki yolu var. Hızlı yol Mars’taki çukurlara termonükleer bombalar atmak” dedi. Ancak daha sonra konuya bir açıklık getirdi ve bu fikrin sadece nükleer füzyon yoluyla Mars’ın yanında iki güneş oluşturmak olduğunu açıkladı.

Hayırsever yönü

Elon, sadece çevreye değil, yardıma ihtiyaç duyan herkese ya da her şeye duyarlıydı. Kazanmak istediklerinin temelinde hep bir şeylere dönüştürmek vardı.

Öncelikle başkanlık ettiği vakıftan bahsedelim; Musk Vakfı. Bu vakıf, çocuk sağlığı, bilimsel eğitim ve temiz enerji üzerine hayır işleri yapılması amacıyla kuruldu. Bununla birlikte, X Prize Vakfı’nın da yönetimi kendisine verilmişti. Burada da yenilenebilir enerjiye teşvik konusunda çalışmalar yürütülüyordu. Bunun gibi daha birçok vakfa da üyeydi ve buralarda hiçbir kâr amacı güdülmüyordu.

Sonunda Elon Musk, Nisan 2012’de The Giving Pledge’ye (Verme Yemini) katıldı ve servetinin çoğunu hayır işlerde harcayacağının yeminini verdi.

Verdiği yemin, küçücük bir çocukken kendine verdiği sözlerle eşdeğerdi sanki ve belli ki çocukluğuna dönmenin iç huzurunu da yaşıyordu. Hatta belki kim bilir Elon Musk, büyüdüğünü, çok şey başardığını ve daha başaracaklarını Nisan 2012’de dünya gözüyle görmüş oldu. Yine de şu an biliyor ve hissediyorum ki, onun gönlü dünya gözüyle görecekleriyle yetinecek kadar dar bakamıyor hayata. Görmek, bilmek, tanımak, bir selam verip dönmek istediği koskoca bir evren var.

İlhamlarına olan saygısı, sürdüğü izler ve başarılarıyla bir Elon Musk geçiyor bu dünyadan…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Marilyn Monroe Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

‘Aptal sarışın’ etiketini üzerine büyük bir başarıyla almış, bence müthiş zeki, bir kadının biyografsinden bahsedeceğim bugün: Marilyn Monroe. Kayıtsız kalınamayacak güzelliği ile bir zamanlar kasırgalar estirmiş, herkesin başını döndürmüş bir güzellik. Kim ne derse desin sevildiği yadsınamayan, adının geçtiği her masanın soluksuz konusu olabilen, kadın figürü denildiğinde her yerde ilk akla gelen kadın. Hatta belki kadın sözcüğünün karşılığı, Marilyn Monroe.

Ne kadar övülse güzelliği anlatmaya yetmez. Çünkü aslında her şeyden önce onun baş döndüren bir aurası var. Böylesine mükemmel andığımız kadının elbette bir de sıradışı bir hayat hikayesi…

Marliyn’in babasının kimliği hala belli değil

Monroe’ye 1 Haziran 1926’da doğduğunda annesi tarafından Norma Jeane Mortenson ismi verildi. Hala kimliği resmen belli olmasa da babasının, annesinin RKO stüdyolarında birlikte çalıştığı Charles Stanley Gifford adlı satış elemanı olduğu düşünülüyor. Başkaca düşünenlere göre de babası, annesinin ikinci evliliğini yaptığı Martin Edward Mortenson da olabilir.

Yetimhanelerle koruyucu aileler arasında geçen çocukluk

Marilyn’in hayatı aslında doğduğunda değil, annesi Glady Pearl Baker’e şizofreni teşhisi konulduğu gün başladı. Çünkü o gün Marliyn bundan sonraki hayatını yetimhanlerde ve bakıcı ailelerin yanında geçirmek zorunda kalacaktı.

Yedi yaşına kadar aşırı dindar bir aile olan Albert – Ida Bolender çifti ile yaşadı. Daha sonra annesi kendisini toparladı, bir ev alarak onu yanına aldı ve birlikte yaşamaya başladılar. Ancak annesinin akıl hastaklığı her gün biraz daha kendini hissettiriyordu. Bu sebeple Glady’i tekrar akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar.

Artık Marlyn’in yeni evi annesinin en yakın arkadaşı Grace McKee idi. Grace de 1935’te Ervin Silliman Goddard ile evlendiğinde Marliyn’e tekrar yetimhane yolları göründü. Marliyn Los Angeles yetimhanesinde yaşamaya başladı. Grace pişmanlık yaşıyordu. İki yıl kadar sonra dayanamayıp Marilyn’i tekrar eve getirdi. Ama bu sefer de Grace’in kocası Ervin, Marilyn’i taciz etti.

Marilyn dokuz yaşına gelmişti. Yaşadığı bu acı olayın üzerine halası Olive Brunings’in yanına gönderildi. Ancak burada da halasının oğulları tarafından taciz edildi. Marilyn yaşadığı psikolojinin ağırlığına bakılmaksızın oradan oraya sürüklendi. Küçücük bedeninde açılan yaralarla Marilyn sadece göç ediyordu.

Halasından sonraki durağı Grace’in yaşlı halası Ana Lower oldu. Ancak Ana gerçekten çok yaşlıydı. Bir süre sonra sağlığı bozulmaya başladı ve Marilyn Grace’in yanına dönmek zorunda kaldı.

Marilyn 16 yaşındaydı. Komşunun 21 yaşındaki oğluyla kısa süreli bir flörtten sonra onunla evlendi. Göçebe hayatını yerleşik bir hayata taşıyacağına inanan genç bir kız olarak yeni evine taşındı. Ancak bu evlilik sadece dört yıl sürebildi. Marilyn boşandı. Artık 20 yaşında genç bir kadındı.

Boşandıktan sonra artık kendi ayakları üstünde durabilmeliydi. The Blue Book mankenlik ajansına girerek modellik yapmaya başladı ve oyunculuk – şarkıcılık kurslarına kaydını yaptırdı.

Başarı basamaklarında adım adım Marilyn

Kısa sürede The Blue Book ajansının başarılı modellerinden biri oldu. Fotoğrafları magazin dergilerinin sayfalarını süslemeye başlamıştı. Bu fotoğraflar 20th Century Fox yöneticisinin dikkatinden kaçmadı. Ben Lyon, Marilyn için bir deneme çekimi ayarladı ve altı aylık bir kontrat imzaladılar. Marilyn, Ben’in önerisiyle artık gerçekten Marliyn Monroe oldu. Norma Jeane Mortenson olan kimlik adı değişti.

Birlikte ”Scuda Hoo! Scuda Hey!” ve ‘Dngerous Years” adlı iki film çektiler. Ancak bu filmler başarısız oldu ve Marilyn Monroe sinemadan uzaklaştı. Çünkü Fox şirketi Marilyn ile yeni bir kontrat imzalamıyordu. Marilyn de modelliğe devam etti.

Oyunculuk eğitimine devam etti

Modelliğe devam ederken bir yandan da oyunculuk eğitimini sürdürdü. Bu dersler ona ”Ladies of the Chours” filminde ilk kez şarkı söyleme ve dans etme imkanı verdi. Bunun ardını ”The Aspalth Jungle” ve ”All About Eve” izledi. Bu iki filmde aldığı kısa rollerle Marilyn eleştirmenlerin özellikle dikkatini çekmişti. Bu filmlerin ardından ”We’re not Married!”, ”Love Nest”,‘Let’s Make It Legal” ve ”As Young As You Feel” filmlerinde küçük rollerde göründü.

Marilyn küçük, önemsiz rollerde yer alsa da oldukça ilgi çekiyordu. RKO yöneticileri Marilyn’in potansiyelini ”Clash of Night” filminde değerlendirdiler. Film başarı gösterdi ve Fox Marilyn’i yeniden bünyesine almak istedi. Onu ”Monkey Business” adlı komedi filminde oynattı. Eleştirmenler artık Marilyn’in başarısına kesinlikle kayıtsız kalamıyorlardı. Her yerde onun artan ününden bahsedilir olmuştu. Hatta son iki filmin başarısı kesinlikle Marilyn’in yükselen ününe bağlıydı.

Marilyn Monroe birlikte çalışması zor bir oyuncu

Marilyn artık başarılı bir oyuncu olarak tanınmaya başlamıştı. Ancak bunun yanında çalışılması zor bir oyuncu olarak da ünleniyordu. Sürekli setlere geç kalıyor ya da hiç gitmiyordu. Repliklerini unutuyor, performansı onu tatmin edene kadar tekrar çekimler istiyordu. Uykusuzluk ve gerginlik için kullandığı barbitüratlar ve amfetaminler onu çekilmez biri yapmıştı.

Sahne korkusu, kendine güvensizliği ve bunlara inat mükemmelliyetçi yapısı film setlerinde kendini gösteriyordu. Bu çelişkilerin sebebi elbette kullandığı ilaçlardı. Duygularını, davranışlarını düzenlemeye geçici olarak bulduğu bu çözümler giderek onu hasta ediyordu.

Aslında 50’li yıllarda ilaç kullanımı oyuncular arasında standart bir uygulama haline gelmişti. Ancak Marilyn İlaçlarıyla birlikte alkol kullanımını da artırmış bunun problemlerine çözüm olacağını düşünmüştü. Oysa bu çözümler, günden güne kötüye gitmekten aşka bir işe yaramıyordu.

Marilyn Monroe sonunda baş rolde

1952 yapımı ”Don’t Bother to Knock” filmi ile Marilyn sonunda psikolojik sorunları olan bir çocuk bakıcısı rolüyle, başrolde oynadı. Düşük bütçeyle yapılmış B tipi bir filmdi, ancak bu filmden sonra eleştirmenler Marilyn’in daha büyük rollerde de oynayabilecek potansiyelde olduğunu yazdılar.

Marilyn artık şöhretli bir kadın

Marilyn, 1953 yılında oynadığı ”Niagara” adlı filmle şöhreti de tam anlamıyla yakalamış oldu. Eleştirmenler bu kez onun kamerayla müthiş uyumundan çok etkilenmişlerdi. Kocasını öldürmeye çalışan bir kadını canlandıran Marilyn Monroe, adeta kameralarla aşk yaşıyordu. Bu uyum onun şöhretini tamamen desteklemişti.

Marilyn, şöhretinin en zevkli basamağındayken bir zamanlr verdiği seksi pozlar ortaya çıktı. Olası bir skandalı son anda engellemeyi basına verdiği ifadelerle başardı. İfadesinde verdiği pozları kabullendiğini, ancak bunu parasız kaldığı için yaptığını açıkladı. Hatta bu pozlar daha sonra Playboy dergisinin ilk sayısında yayınlandı.

Marilyn Monroe: O bir A sınıfı aktris

Şöhretinin meyvelerini tatlı tatlı yiyen Marilyn basamakları keyifle tırmanmaya devam ediyordu. Çok zorlu yollardan bulunduğu noktaya, her düştüğünde kalkmasını bilerek gelmişti. ”Gentlemen Prefer Blondes” ve ”How to Marry a Millionaire” büyük başarı kazandı. Bu filmlerin de başarısıyla artık Marilyn, A sınıfı aktrisler kategorisinde anılmaya başlandı.

Bu filmlerden sonra ”River of No Return” ve‘There’s No Business Like Show Business” adlı filmleri başarılı olamasa da bunun bir önemi yoktu. O artık tam anlamıyla adını Marilyn Monroe olarak A sınıfına yazdırmıştı.

Marilyn Monroe olarak tekrar evlendi

Bu dönemde beyzbol yıldızı Joe Dimaggio ile uzun süreli bir birlikteliği vardı. Marilyn bir zamanlar Norma olarak evlenmişti. Joe ile o gün Marilyn olarak evlendi. Ancak bu evlilik de sadece 9 ay sürdü.

New York’a oyunculuk okumaya gitti

Marilyn, stüdyo başkanı Zanuck’un kendisine ayarladığı aptal şarışın rollerinden çok sıkılmıştı. 1955’te ”The Seven Year Itch” filmini tamamladı ve kontratını iptal etti. New York’a ”Actor’s Studio” da oyunculuk okumaya gitti.

O bu durumdan sıkılmış olsa da bugün Marilyn Monroe hala bu filmler ile hatırlanıyor ve seviliyor.

Arthur Miller ile evlendi

Marilyn New York’daki oyunculuk eğitimi sırasında yazar Arthur Miller ile tanıştı. Arthur Miller daha sonra Marilyn’in üçüncü eşi oldu.

Marilyn yeni anlaşma ile yeniden Fox’ta

İşleri başarısız olan Zanuck, Marilyn’i geri dönmesi için ikna etme çabası içindeydi. Özellikle ”The Seven Year Itch”ın başarısından sonra Zanuck, Marilyn’in tüm şartlarını kabul eden bir kontrat hazırladı. Anlaşmalarına göre bundan sonra Marilyn sadece kendi onayladığı senaryolarda ve istediği yönetmenlerle çalışacaktı. Üstelik Fox dışındaki yağım şirketleir ile de çalışmakta özgürdü.

Marilyn Monroe Altın Küre Ödülü adayı

Marilyn, Fox ile anlaşması üzerine 1955’te Joshua Logan yönetmenliğinde ”Bus Stop” filminde oynadı. Bu filmdeki salon şarkıcısı Cheire rolüyle kariyerindeki eni iyi dramatik performansı gösterdi. Eleştirmenlerin ilgi odağı olan Marilyn, yine övgülere boğuluyordu. Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmişti.

Marilyn Monroe Londra’da

Marilyn, aldığı mükemmel övgüleri kalbine doldurup eşi Arthur Miller ile Londra’ya gitti. Burada Laurence Olivier ile ”The Prince and the Showgirl” adlı filmi yaptılar. Bu film oldukça karışık eleştiriler aldı. Pek fazla başarı da gösteremedi. Ama yine de Marilyn Monroe’nin varlığı yetiyor ve oyunculuğuyla göz dolduruyordu.

Bu filmle Oscar denkliğinde kabul gören İtalyan David di Donatella ve Fransız Crystal Star Ödülleri‘ni kazandı. Ayrıca İngiliz BAFTA Ödülü’ne de aday gösterildi.

Filmden sonra Marilyn Londra’dan döndüğünde hamile olduğunu öğrendi. Sevinci çok uzun süremedi. Çünkü yaşadığı dış gebelikten başka bir şey değildi.

Marilyn Monroe şöhretle çıkmazda

1959’da ”Some Like It Hot” filmi, Billy Wilder yönetmenliğinde kariyeri boyunca oynadığı en başarılı film oldu. Hatta bu filmdeki rolüyle Altın Küre de kazandı.

Ama madalyonun diğer yüzünde yaşanan olaylar bu kadar renkli ve yüz güldüren cinsten değildi. Her şey yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor, müthiş derecede rahatsız edici bir parlama ile kendini gösteriyordu.

Marilyn yine sete sürekli geç gelmeye, repliklerini unutmaya, hatta zaman zaman çekimlere katılmayı reddetmeye başlamıştı. Bu durum yönetmeni Billy ile aralarında büyük kavgalara sebep oluyordu.

Bir yandan da Marilyn tekrar hamile olduğunu öğrenmişti. Gerginliğinin ya da tutarsız davranışlarının sebebi hamileliği midir bilinmez ama film tamamlanmıştı ki, Marilyn düşük yaptı. Bu durum hiç dile getirmemiş olsa da onu içten içe sarsıyordu.

Bu filmden sonraki ”Let’s Make Love” ziyadesiyle başarısızdı. Ama buna rağmen filmde söylediği ”My Heart Belongs to Daddy” şarkısı ile yine adından söz ettirmeyi başardı.

Marilyn hep böyleydi. İçinde bulunduğu projeler genel anlamda başarısız olarak anılsa da o bir şekilde bireysel olarak işin içinden sıyrılıyor ve adından söz ettiriyordu.

Ayrıca yine bu filmdeki rol arkadaşı Yves Montand ile bir yasak ilişki yaşadı. İçinde yaşadığı tüm karmaşa farklı yollardan hayatını yönlendiriyordu.

Marilyn Monroe eşi Arthur Miller’in yazdığı senaryoda oynuyor

Artur Miller’in senaryosunu yazdığı, 1961 yapımı ”The Misfits” filminde Marilyn, çocukluk idolü Clark Gable ile başrolü paylaştı.

Filmin çekimi boyunca Marilyn’in sorunları devam etti. Hatta iki kez yorgunluk ve sinir boşalması sebebiyle hastaneye dahi yatırıldı. Ama yine madalyonun bu yüzü kimseyi ilgilendirmedi. Film gösterime girdiğinde Marilyn ve diğer oyuncuların performansları eleştirmenlerin ilgisini çekmeye yetmişti.

Ama bir yandan da film karışık eleştiriler aldı ve fazla hasılatı olmadı. Yine de Marliyn için ağır olan bu değildi. Bu filmden sonra Marilyn ve Arthur boşandı.

Marilyn Monroe depresyonda

Marilyn, Arthur ile ayrı olmanın sızısını taşıyamıyordu. Ya da çocukluğundan beri içinde taşıdığı her şey gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Boşanma sonrası yaşadığı depresyon sebebiyle bir süreliğine tedavi için Payne Whitney Kliniği’ne yatırıldı.

Marilyn Monroe’den tamamlanamamış ilk komedi filmi

1962 yılında ”Something’s Got to Give” adlı komedi filminde oynamaya karar verdiğinde Marilyn, aynı zamanda ilk çıplak sahnelerinin de çekilmesini kabul etmişti.

Ancak bu film asla tamamlanamadı. Çünkü Marilyn sete gecikmeleri abarttı. Hatta bir gün hasta olduğunu söyleyerek sete gitmediğinde, hakkında aşk söylentileri olan J.F.Kennedy’in doğum gününde şarkı söylüyordu.

Bunun üzerine Fox, Marilyn’i kovdu. Ona tazminat davası bile açıldı. Fox, filmi tamamlamak için başka bir oyuncuyla anlaşsa da filmdeki rol arkadaşı Dean Martin başka bir aktrisle çalışmayı kabul etmediğinden Marilyn yeni bir sözleşmeyle işe geri alındı. Ancak bu da filmi tamamlamaya yetmedi.

Marilyn hayata gözlerini kapadı

Film çekimleri tekrardan başlamamıştı ki, Marilyn yüksek dozda aldığı sakinleştirici sebebiyle 5 Ağustos 1962’de Brentwood, Los Angeles’teki evinde hayata gözlerini kapadı. Henüz 36 yaşındaydı.

İntihar mı cinayet mi

Ölümünün ardından yapılan otopsinin raporlarına göre, Marilyn yüksek dozda barbitürat alarak intihar etmişti. Ancak olay yerindeki delil yetersizliği, otopside alınan dokuların kaybolması ve görgü tanıklarının çelişkili ifadeleri yaşanan olayın intihar değil de cinayet olduğunu düşündürdü.

Hatta Kennedy ailesinin bu cinayetle bir ilgisi olduğuna dair kaıtlanmamış birçok iddia bile öne sürüldü. Yine de bu durum hala muallakta.

Tek bir gerçek varsa, o da Marilyn Monroe’nin çok erken yaşta öldüğüdü ve geri gelemeyeceğidir.

Marilyn Monroe’nin bedeni eski eşine teslim edildi

Marilyn’in bedeni eski eşi Joe Dimaggio’ya teslim edildi. Joe, Marliyn için bir cenaze töreni düzenledi ve Westwood Village Memorial Park Mezarlığı’na defnetti. Takvimler 8 Ağustos 1962’yi gösteriyordu. Marilyn Monroe, soluksuz ve sonsuz yolculuğuna uğurlandı.

Bir hayat böyle yaşandı ve bitti. Gerçekten göremediğimiz gözyaşları ve gülüşleri ile bu dünyadan giden Marilyn, geride bize kadının gerçek görselini bıraktı. Dilerim şimdi sonsuza dek huzurlu bir uykudadır…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Erdoğan Demirören kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

Küçükken ne şaşırırdım küçücük bir kutunun içinde güldüren, ağlatan insanlara. Hatta onlar o kutunun içinde yaşıyor, orası onların evi sanırdım. Sadece perdelerini açıp bizim onları izlememize izin veriyorlarmış gibi gelirdi. Evlerinin de bir adı vardı sadece; televizyon. Çocuk aklı işte…

Çocukken her sabah Şirinler’i izlediğim Kanal, şimdilerde Demirören’e geçmiş meğerse. Hoş o zaman da sorsan sahibi kim bilemezdim ya… Bu bilgi haliyle hayatımızda izlediğimiz dizileri, filmleri, reklamları ve daha nicesini değiştirmeyecek. Yayın akıp gidecek. Ve lakin ekonomi değişiverdi işte. Aydın Doğan artık sahip olduklarının sahibi değil. Onun sahibi şimdi Erdoğan Demirören…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Erdoğan, 28 Ağustos 1938’de Bursa’nın İnegöl ilçesinde dünyaya geldi. Orta öğretimini Saint Benoit Lisesi’nde tamamladı. Sonrasında onu genç yaşta çok çalışması gereken bir hayat bekliyordu. İleride Türkiye’nin tanıdığı bir isim olacak; esnaf olan babasının kazancını katlayacaktı…

Hep top peşinde koşmaya bayılan bir çocuktu. Sokaklarda tek kale maçtan profesyonelliğe taşıyacaktı bu zevkini. 1956-1957 döneminde Beşiktaş ve Emniyet’te profesyonel futbolcu olarak yer aldı.

Ticarete atılımı

1957’de babası Şükrü Bey öldüğünde, hayatındaki bütün taşların yeri değişti. Erdoğan, babasının yarıda bıraktığı hayatı için bir şey yapamazdı; ama yarım kalan işler için gayretli olmalıydı. Sirkeci’de oto yedek parça ithalatı ve pazarlaması yapan “Kolaylık Oto”nun başına geçti. Henüz 19 yaşındaydı.

Ancak gerekli gayreti de göstermişti. Çok çalıştı ve giderek büyüdü. 1971’de Türkiye’nin ilk gaz şirketini devren satın aldı. Yaptığı yatırımlarla Türkiye’de gaz sektörünü, en büyük sektör haline getirdi. Likit petrol gazı dağıtımı yapmak için kurulan Demirören Grubu, daha çok büyüyecekti…

Zamanla Milangaz LPG Dağıtım Ticaret ve Sanayi AŞ., Milangaz AŞ., Likidgaz AŞ., Mutfakgaz AŞ., Güneşgaz AŞ. LPG depolama ve dağıtım şirketlerini bünyesinde bulunduran bir grup olan Demirörenler, Türkiye genelinde 24 dolum tesisi, 2950 ana bayii, 450 bin tona ulaşan satış ve 40 bin ton stoklama kapasitesine, belki daha da fazlasına sahip olacaktı.

Türkiye’nin dışına da açılan Demirören Group, Azerbaycan’da da en büyük petrol dağıtım şirketi Azpetrol’ü ve en büyük ağır sanayi fabrikalarından Azereleltroterm’i de aldı.

Yıllar ona bolca zenginlik katmıştı. Çok şeye sahip oldu. Gaz sektöründe bir anda 48 şirkete çıkan Demirören, 1980’de açıklanan 24 Ocak Kararlarından sonra küçülmeye gitti.

Erdoğan Demirören evlendi

Erdoğan, Tülin Hanım ile hayatını birleştirdi. Bu evlilikten Yıldırım, Tayfun ve Meltem adını verdikleri 3 çocukları oldu.

Yıldırım Demirören de en az babası kadar adını duyuracaktı. Biz onu Beşiktaş Spor Kulübü Başkanı olarak tanıyacaktık.

Demirören AVM

Gaz sektörü ile büyük bir yükselişe geçen Demirören’in diğer yatırımlarının yanında adı bir de AVM yapımı ile anılmaya başladı. Yaptığı yatırımlar, girdiği ihalelerle zenginliğine zenginlik kattı. Haliyle Türkiye’nin en zenginleri listesinde yerini aldı.

2006’da yapımı başlayan bina, 2011’de Demirören AVM olarak açıldı.

Demirören medya sektöründe

Milliyet ve Vatan gazeteleri Doğan Gazetecilik bünyesinde bulunuyordu. Mayıs 2011’de Demirören ve Karacan gruplarına satıldı. Milliyet için 48, Vatan için ise 26 milyon dolar ödediler.

Doğan Yayın Holding, medyada küçülmeye gitmek istediklerini, bu düşünce doğrultusunda da Milliyet ve Vatan’ı satmaya karar verdiklerini açıklamıştı. Satışını uzun bir süre sağlamak isteyen isim ise, Ali Karacan’dı. Babası Ercüment Bey’in yıllar önce Aydın Doğan’a sattığı Milliyet tekrar bünyelerine geçsi istiyordu. Daha sonra Demirören ailesinin de katılımıyla, ikili gazeteleri ortaklaşa satın aldı. Ali ve Ömer Karacan kardeşler, babalarının sattığı Milliyet’in tekrar yarı hisseli ortağı oldu.

Demirören ise, daha önce medya sektöründe adını hiç geçirmemişti. Atılan bu adımla, Demirören de medya sektöründe anılmaya başladı.

Bunun yanında Demirören Grup, adını eğitim alanında da duyurdu. 1958’de İstanbul Etiler’de kurulan Ata Koleji’nin de sahibi Demirören’di. Yatırımlara, ihalelere ve buralarda başarılarını katmerleyen Erdoğan Demirören’in, şirketlerine ait 800’ü aşkın aracı ve 4 tane de gemisi olduğu bilgisi es geçilecek gibi değildi.

Doğan Medya, Demirören’e satıldı

Medya sektöründe Doğan Yayın Holding’den satın aldığı gazetelerle yer edinen Demirören, ilk adımın üstünden 7 yıl sonra 21 Mart 2018’de Doğan Yayın Grubu’nun tamamını satın aldı.

Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan, Demirören Grubu’n kurucusu Erdoğan Demirören’le anlaşma sağladı. Doğan Medya Grup bünyesinde bulunan Kanal D, CNN Türk, Dream TV, Dream Türk, Hürriyet, Posta, Fanatik, Doğan Burda Dergi, Doğan Kitap ve Dergi de böylece Demirören bünyesine katılmış oldu.

Bizler halk olarak o televizyonu sadece izliyoruz, kitapları okuyoruz, dergileri şöyle bir karıştırıyoruz. Gerçek şu ki, pek azımız ilgileniyor bu kuruluşların sahibinin kim olduğuyla. Oysa o renkli görüntüler öyle kolay dönmüyor, kitapların kapakları öyle kolay çevrilmiyor işte. Her birinin ardında bir isim var.

Erdoğan Demirören de bu isimlerden, ülkenin sayılı zenginlerinden sadece biri. Hayat onu bir noktada bıraktı ve yaşamı boyunca adı iyi ya da kötü birçok haberde geçen Erdoğan Demirören, babasından mecburen devraldığı geminin dümenini zenginliğe çevirip hiç karaya uğramadan yol aldı…

Erdoğan Demirören öldü

Demirören, rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Solunum yetmezliği sebebiyle 31 Mayıs 2018 itibarıyla Florence Nightingale Hastanesi yoğun bakımına alınan Demirören’in tıbbi destek ve tedavisi sağlanıyordu.

Ancak artık yorgun düşmüş bedeni daha fazla dayanamadı ve Demirören’in 08 Haziran, 11.53’te aramızdan ayrıldığı haberi verildi. Hastane başhekimi Özgür Şamilgil açıklamasında, ailesinin ve hastane personelinin yakın ilgi ve alakası ile Demirören’in ıstırap çekmeden son günlerini geçirdiği belirtti.

Bir can daha yeryüzünden ayrılmıştı işte. Küçükken Şirinler’i izlediğim kanalın sahipliğini yeni üstlenmişti oysa. Öyle ya, yayın yine akmaya devam edecek…

Ailesinin ve tüm sevenlerin başı sağ olsun. Allah sabır versin…

Damla Karakuş
[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,