Etiket: beste

Zeki Müren Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Hafızamın bana oynadığı küçük oyunlarla bugünü 6 Aralık olarak kabullenmişim. Yani bana göre bugün Zeki Müren’in doğum günü; nasıl bir kendine inanmaktır belli değil 🙂

İçimde bir yerlerde, çocukluğumdan beri hissettiğim bir sevgi ona duyduğum. Adının ve sesinin geçtiği yerde yüzüne bir gülümseme yayılmayanınız, sevgisini içinde hissetmeyeniniz var mı?

Öyle işte, çok zaman sonra bugünün 6 Aralık değil de 7 Aralık olduğunu kabullendiğime göre, “İyi ki doğdun Zeki Müren”.

Ve bu vesileyle “Türk Sanat Müziği Günü” de tabii.

Keyifli okumalar…

Çocukluğu

Zeki, 6 Aralık 1931’de, Bursa’nın Hisar semtinde Hayriye Hanım ve Kaya Bey’in tek çocuğu olarak dünyaya geldi.

Müren ailesi, Üsküp’ten Bursa’ya yerleşmişti. Ortapazar Caddesi’ndeki 30 numaralı ahşap evde yaşamaya başlamışlar; aralarına katılan Zeki ile çekirdek aile tamamlanmıştı. Kaya Bey, İnşaat Mühendisiydi, ayrıca kereste tüccarlığı da yapıyordu.

Zeki, ufak tefek, çelimsiz bir çocuktu. Hani şu bir kadının diğer kadına “Aa, sen bu çocuğu hiç yedirmiyor musun?” diye annelik mertebesinde üstünlük sağlatacak bir görünümdeydi. Ayrıca fazlasıyla da duygusaldı. Daha çocuk zamanlarından duygusallığını her durumda hissettirirdi.

Bütün bunların dışında en önemlisi Zeki’nin musikiye yeteneği vardı ve babası bunun farkına şükürler olsun ki çok erken varmıştı. Aslında bu fark ediş, Zeki’nin yıllar sonra bir “Sanat Güneşi” olacağının ilk adımıydı.

Eğitim hayatı

Zeki, eğitim hayatına Bursa Osmangazi İlkokulu’nda başladı. Zeki’nin müziğe olan yatkınlığı öğretmenlerinin de dikkatinden kaçmamıştı. Müzikli okul müsamerelerinde oynamaya başladı. İlk rolü, çobanlıktı daha sonra hep başroldeydi. Onda bir ışık vardı; parlıyordu.

Babası oğlunun ayrıca müzik eğitimi alması gerektiğini biliyordu. Zeki, Tamburi İzzet Gerçeker’den solfej ve sanat müziği usul dersleri aldı. Kişisel yetilerini geliştireceği becerileri için bilgilenmişti.

Ortaokulu da yine Bursa’da tamamladı. 1946’da ilk bestesini yapmış; gözünü daha fazlasına dikmişti.  Bundan sonrasında notalar onu İstanbul’dan çağırmaya başlamıştı. Büyük musiki üstatlarından ders almak, onları yakından dinlemek istiyordu. Bu isteğini babasıyla paylaştı; Kaya Bey’in onayından geçmişti. Sadece lise hayatının değil birçok şeyin daha başlangıcıydı bu. Zeki, İstanbul Boğaziçi Lisesi’nden birincilikle mezun oldu.

Musiki eğitimi

1949’da lise eğitimini sürdürürken, bir yandan da sinema yönetmeni ve senaryo yazarı olan Arşavir Alyanak’ın babası ünlü Musiki Üstadı Agopos Efendi ve Udi Kirkor Efendi’den ders almaya başladı. Sonraki yıllarda Refik Fersan ve Şerif İçli’den Fasıl Musikisi, Klasik Türk Müziği makamlarında eğitim aldı.

Şükrü Tunar’la da beste yapmak üzerine çalıştı. 1949’da, ilk şarkısı ve akrostişi “Zehretme bana hayatı cananım”ı besteledi. İstanbul Radyosu’nda Suzan Güven, şarkıyı “Bursalı Zeki Müren’in Acemkürdi Şarkısı” anonsuyla sundu ve Zeki, henüz 17 yaşındaydı.

İstanbul Radyosu Sanatçısı, Zeki Müren

Zeki, dolu dolu bir lise dönemi geçirdi. 1950’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Üniversitesi) Yüksek Süsleme Bölümü, Sabiha Gezen Atölyesi’nde yepyeni bir eğitim sürecini başlatmıştı. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarında başlayarak çok kez sergiledi.

Her şey bir yana, müzik bir yanıydı Zeki’nin dünyasında. Akademiye başladığı yıl İstanbul Radyosu’nun açtığı bir sınava girdi. 186 kişinin katıldığı sınavda Zeki birinci oldu ve İstanbul Radyosu Sanatçıları arasına katıldı.

Artık bir radyo sanatçısıydı; inanamıyordu. Ama inanamayacağı daha pek çok güzel şey yaşayacaktı. İlki için çok beklemedi. 1 Ocak 1951’de radyonun sanatçılarından Perihan Altındağ Sözeri aniden rahatsızlandı ve onun yerine konsere çıkması için Zeki çağırıldı. Bir filmin sahnesini gerçekten yaşıyor gibiydi. Programa çıktı; 45 dakikalık nefis bir canlı performans sergiledi.

Herkes mest olmuştu. Konser bitiminde radyonun telefonu çalıyordu. Arayan Hamiyet Yüceses’ten başkası değildi. Zeki Müren’i tebrik etmek için aramıştı. Musiki kariyeri yükselişe geçmeye başlamıştı bile.

Radyo programları

O dönemlerde TRT Ankara Radyosu, Anadolu’da en çok dinlenen radyoydu. İstanbul Radyosu, Anadolu’dan pek dinlenemiyordu.

Çıktığı şu enfes konserin haftası dolmadan ünlü klarnet sanatçısı Şükrü Tunar, Zeki’yi sahibi olduğu Yeşilköy’deki plak şirketine götürdü ve kendi eseri “Muhabbet Kuşu”nu plağa doldurttu. Bu plak, Zeki Müren adını Anadolu’ya tanıttı.

Bu küçük ama etkili iki güzel adımdan sonra Zeki, Türkiye radyolarında düzenli olarak, çoğu canlı yayında, eserlerini icra etmeye başladı ve bu program 15 yıl devam etti. Bundan sonra daha çok sahneye çıkacak ve daha çok plak çalışmalarında bulunacaktı.

Artık Zeki Müren ismini altın harflerle yazma günleri uzak değildi.

Zeki Müren beyaz perdede

Müzikallerde çok başarılıydı Zeki. Ama elbette daha yolun başındaydı. 1954’te dönemin sinema ilahesi ile başrolü paylaştı. O ilahe Cahide Sonku’ydu ve “Beklenen Şarkı” filmi ile beyaz perdedeydi.

Henüz hiç sahneye çıkmamıştı; insanlar onun sadece sesini duymuştu. İlk kez yüzünü göreceklerdi. Görünmeyene duyulan tarifsiz merakla insanlar sinemaya akın etti. Zeki Müren’in on bestesinin yer aldığı müzikal niteliğindeki film, gişe rekorları kırmıştı.

Müziğe duyduğu aşkın gücüyle kameranın önünde daha da parladı Zeki Müren; bir güneş gibi parladı, bir yıldız gibi. Gündüz, gece parladı. Yapabileceklerinin listesine sinema oyunculuğu da eklenmişti işte.

17 filmde daha başrol oynayacak; filmlere de kendi bestelediği şarkıların ismini verecekti: “Berduş, Altın Kafes, Bir Yaz Yağmuru, Hayat Bazen Tatlıdır…”

Zeki Müren ilk kez sahnede

Zeki Müren, mükemmel bir sanatçı olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyordu. Şarkı söylemenin yanında bir de mezuniyetinden doğan mesleği vardı; bunu da hep kullandı. Hayatında her şey nizami bir düzende, yakıştığı gibi olmalıydı.

26 Mayıs 1955’te ilk kez sahnedeydi. Genellikle kendi tasarladığı kıyafetleri giyiyordu. Saz heyetini de tek tip giydirmek konusunda titizdi. İlerleyen süreçte “T podyum” kullanmak gibi çeşitli yenilikler de getirecekti.

Maksim Gazinosu sahnelerinde de hiç ara vermeden 11 yıl boyunca Behiye Aksoy ile dönüşümlü sahne alarak parladı.

Geçen yıllar, başarılı yüzlerce çalışmadan sonra 1976’da Londra’daki Royal Alber Hall’da konser verdi. Bu sıradan gibi görünen değerli bir eylemdi. Çünkü Zeki Müren bu mekânda sahne alan ilk Türk Sanatçıydı.

İlk “Altın Plak” sahibi, Zeki Müren

1955, Zeki Müren için her açıdan bereketli ve emeklerinin karşılığını aldığı bir yıldı.

Müzik kariyerinde önemli bir yol kat etmişti. “Manolyam” adını verdiği kürdilihicazkâr makamındaki eseri, 1955’te Türkiye’de ilk defa verilmeye başlanan “Altın Plak Ödülü”ne layık görüldü.

Bu ödülle sanatını taçlandıran Zeki Müren, yaşadığı dönemin aranan yüzü olmuştu. Öyle ki gazinolar adeta peşinden koşuyor; birbirleriyle yarışıyorlardı. Nasıl koşmasınlar, nasıl yarışmasınlar efendim; o mekânlar cumhurbaşkanları mı ağırlamadı, bakanlar mı görmedi…

Sanat Güneşi, Zeki Müren

Zeki Müren, kadife sesi, vurgulu yorumu ile insanın kulaklarının pasını siliyordu. Kendine özel zevkinden doğan gösterişli sahne kostümleriyle de adeta bir görsel şölendi. Sesi ne kadar seviliyorsa, bu gösterişi de bir o kadar beğeniliyor ve merak ediliyordu.

Sahnede bütünlük oluşturma titizliğiyle her sahnesi ayrı bir tiyatral hava estiriyordu. İşte bu yüzden ona, sadece yaşadığı süreçte değil, öldükten sonra bile adının yerine telaffuz edilecek “Sanat Güneşi” betimlemesi atfedildi.

1991’de de “Devlet Sanatçısı” olacaktı.

Şair Zeki Müren

Zeki Müren, birçok sanatsal yeteneğe sahip olduğunu çocukluktan yetişkinliğe geniş bir yelpazede yeri geldikçe ortaya çıkardı ve her işinde ayrı bir başarıya imza attı.

Şarkılarının sözünü yazıyor, bestesini de yapıyordu. İşte bunun yanında bir de şiirleri vardı. 1965’te, uzun zamandır farklı zamanlarda yazdığı şiirlerini “Bıldırcın Yağmuru” adını verdiği kitabıyla yayımladı.

Ayrıca mezun olduğu bölüm itibarıyla zaten desen tasarımları da yapıyordu. Bunun yanında amatör olarak resimle de ilgilendi. Hatta birkaç sergi açarak bu alandaki yeteneğini de paylaştı.

Türkiye’nin ilk sivil paşası

Zeki Müren, özellikle 70’li yıllarda birçok kaset çalışması yaptı. Televizyon ile tanıştıktan ve bu küçücük kutu yaşamımızda önemli bir yer tutmaya başladıktan sonra, Zeki Müren de sahnelerden ekranlara doğru bir geçiş yaptı.

Ziyadesiyle mütevazı bir yapısı vardı. Aldığı onca ödül, ona duyulan bunca sevgi, ne varsa hiçbiri ama hiçbiri onu bu çizgisinden öteye geçirmedi. Onu sanatında bunca değerli kılan da kuşkusuz aynı sebepten geçiyordu. Aslında sert bir ifadesi vardı ve buna tezat düşen nezaketi. Ve bir de duygusal besteleri…

Tüm bunların toplamında bir isim oluşuyordu işte; Zeki Müren ve Türkiye’nin ilk sivil “paşa”sı olmuştu. O, “Müziğin Paşası”ydı. Ona ilk kez bu şekilde, 1969’da gerçekleştirdiği Aspendos konseri sonrası Antalya halkı bu şekilde seslenmeye başladı.

Bu şekilde anılmaktan son derece memnun olmuştu. Yine de verdiği bir röportajda neden bu sözcüğe uygun görüldüğünü bilmediğini açıklamıştı.

Özel hayatında Zeki Müren

Özel hayat denilince bahsedilen evlilik oluyor tabii. Ama o bambaşka bir adamdı. Hayatı boyunca hiç evlenmedi. Çünkü onun kalıpları, sınırları, kendini aşan bir hayatı vardı genel anlamda. Kıyafetleri, ayakkabıları, cümleleri, sahnedeki hâli tavrı, her şeyi işte, her şeyi aşıyordu. O tüm bunlarla halkının, kendi deyimiyle canından çok sevdiği biz sevgili dinleyicilerinin ilgisini hep üstünde tuttu.

Mesleğini ilk icra ettiği zamanlarda aslında onun da sıradan kıyafetleri, sıradan bir saç stili vardı. Ama sonra bütün yeteneklerini yerinde ve zamanında kullanarak, yavaş yavaş istediği görünüme, halkın sevgilisi “Zeki Müren”e dönüştü. Sıradan kıyafetlerin yerini daha ilgi çekici, kadınsı kıyafetler aldı. Artık kendine has saç modelleri ve makyajıyla sahnedeydi.

Hiçbir zaman cinsel tercihinden bahsetmedi; bir açıklama yapmadı. Zaman zaman adı kadınlarla da anıldı aslında. Ama yine de genel görüş onun eşcinsel olduğu yönündeydi. Ya da aslında o, hiçbirimizin aklının almayacağı kadar ütopik bir insandı; hepsi bu.

Her zaman kuralında ve ağdalı bir Türkçe ile bizlere sesini duyurdu. Biz sonra onu duymaya, sevmeye, gönülden kabullenmeye devam ettik. Çünkü o, “Müziğin Paşası”ydı; çünkü o bizim “Sanat Güneşi”mizdi, pırıl pırıldı.

Hastalık süreci

Zeki Müren, ilk kez 1980’de Kuşadası’nda kalp krizi geçirdi; ikincisinde de 1983’te Paris’teydi. Bodrum’daki evine istirahate çekildi. Son bir kez daha konsere çıkacaktı. 1984’te geliri antik tiyatronun restorasyonuna harcanacak Bodrum Kalesi konserini verdi.

Aldığı ilaçlardan sonra yıpranmaya başlamıştı; kilosu da artıyordu. bir yandan kalbi yorulmuş, bir yandan da şeker hastalığı nüksetmişti. Ama o asla böyle hatırlanmak istemiyordu. O, sahnedeki parıltılı, görkemli görüntüsüyle hafızalarda yer etmeliydi. Evine kapandı ve insanlardan uzaklaştı.

Son veda

Her şey bir öğleden sonra Bodrum’daki evine gelen telefonla başladı; arayan yardımcısıydı. “Paşam” dedi her zamanki sesiyle. “Buyurunuz efendim” dedi Paşa. Bir yandan acı içindeydi. Hastalıktan parmakları da şişmiş, hareket etmekte güçlük çeken bedeni ve ellerinin hâlsizliğiyle ahizeyi tutmak dahi yorucuydu. Dinledi, dinledikçe de yüzünün şekli değişiyordu. TRT, şahsına özel bir gece düzenlemek istiyordu. Duyduğu bu haber karşısında mutluluğu ayrı, hüznü ayrıydı sanki.

İzmir Stüdyosu’nda canlı yayın düzenlenecek ve bir de ödül verilecekti. Yüzünde karmaşık ifadesiyle dondu kaldı. Doktorlar sahneyi ve ardından gelebilecek her şeyi, ufacık bir heyecanı dahi yasaklamıştı. Hastalığının bu aşamasında bu teklifi kabul etmesi çılgınlık olurdu. Yapmak istediği ne çok şeyi, hayata geçsin istediği ne çok fikri vardı. Ama bir yandan da dayanamadı, sanatına başlangıç noktası olan bu kuruma nasıl hayır diyebilirdi…  “Memnuniyetle efendim. Acaba birkaç ricam olabilir miydi?” diyerek kabulünü bildirdi. Ajda Pekkan ve Muazzez Ersoy’un da davet edilmesini rica etmişti.

24 Eylül 1996 günü çatıp gelmişti. Saat 18.00’de arkasında onu ne zamandır yakalayamayan bir basın ordusuyla TRT İzmir binasına giriş yaptı. Nasıl mutluydu, nasıl heyecanlı… Makyaj odasında er zamanki titizliğiyle görkemli bir hazırlık yaptı. Yıllardır huyuydu, her kostümüne mutlaka isim verirdi. Bu gecenin kostümünün adı, “Son Gece”ydi.

Hazırlıkları bittiğinde stüdyoda kendine ayrılan koltuğa oturdu. Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı da Türkiye’nin iki önemli sanatçısı olarak Sanat Güneşi’ni sevgiyle selamladı ve prova başladı. Herkes gibi onlar da biliyordu. Zeki Müren, Türkiye’de iyi sanatçılar listesinde sıralamaya girecek bir isim değildi. Liste zaten tepede onun adı yazıldıktan sonra başlayabilirdi.

Adı ödül için anons edildiğinde hantallaşan vücudu ve mesleğine duyduğu aşkla kalktı masadan. TRT Sunucusu ve Genel Müdür Yardımcısının yanına doğru gitti. Bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi aslında. Ayakta durmakta güçlük çekiyordu. TRT Genel Müdür Yardımcısı ambalajlı olan sürpriz ödülü açtı. Ödül TRT Ankara Radyosunda ilk şarkılarını söylediği mikrofon. 45 yıllık geçmişin ve yaşadığı anın verdiği heyecan, üstüne bir de mikrofonun ağırlığıyla ödülünü daha eline alır almaz geri vermek zorunda kalıyor. Çünkü bu kadar heyecan fazlaydı ve her zaman özendiği seyircilerinin önünde düşme korkusu onda daha da panik yaratmıştı.

Neyse ki sunucunun kollarına tutunarak koltuğuna kadar gidebilmeyi başardı. Ama sakinleşemiyordu. Gülümsemesini yüzünden asla azaltmadan sadece şunu söyleyebildi: “Beni dışarı çıkarın”. Programa hemen ara verildi ve Zeki Müren makyaj odasına götürüldü. Düştüğü tek bir kare dahi olmamalıydı. Makyaj odasının kapısı açılır açılmaz kendini yere bıraktı. Sanat Güneşi, Müziğin Paşası, ah iki gözümün nuru… O anda, hep doğduğunu söylediği TRT’de şimdi ölmüştü işte…

Onun ardından

O, “Sanat Güneşi”mizdi. Sonradan öğrenildi ki, bizlerin karşısına çıktığında odaklanmakta zorlanmasın diye ilaçlarını almamış, gülüşünün ardına saklanmıştı.

Binlerce kişinin katılımıyla şanına yaraşır görkemli bir cenaze töreni düzenlendi. Bursa Emir Sultan Mezarlığı’na defnedildi. Mirasının tamamını da Türk Eğitim Vakfı ve Mehmetçik Vakfı’na bağışlamıştı.

Ölümünün ardından Bodrum’daki evi Kültür Bakanlığı’nca “Zeki Müren Sanat Müzesi”ne dönüştürüldü ve 8 Haziran 2000’de ziyarete açıldı. Ayrıca Onur Akay’ın TRT Müzik ekranlarından yaptığı öneri ile 2012’den itibaren Zeki Müren’in doğum günü 6 Aralık, “Türk Sanat Müziği Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

O, bu yalan dünyayı terk edip gittiğinde çok küçüktüm. Onu tanıyacak, kim olduğunu yaşarken kavrayacak şansım yoktu ne yazık ki. Ama bu sanat işi öyle büyülü bir şey ki, o günleri yakalamışçasına sevgisini içimde hissedebiliyorum.

Sadece yazarken bile zordu son vedası. O da ölümden şu cümlelerle bahsetmiş: “Bazen ölümü de özlüyorum. “Ölüm özlenir mi” diyeceksiniz. Elbette özlenir. O beni özlemeden ben yakınlık kurarım, yeter ki Tanrı onun bile hayırlısını versin”.

Ne mutlu bize ki, sanatımıza böyle bir güneş doğdu. Seyircisine duyduğu sonsuz sevgi, hep hediye ettiği gülüşü ve mükemmel Türkçesiyle bir Zeki Müren geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Melih Kibar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bu belki de ortak kaderde aynı zamanda Çiğdem Talu’nun da biyografisi. Kesişen 8 yıl 3 günlük ömürleri ile “Yaşadım” diyecek zamanları yaşayan iki aşığın hikayesi. İçinde bolca sevgi ve müzik  barındıran bir hayatın…

İşte tüm hikaye bu noktada; ortak kaderde. Dünyaya geliş sebebini bulmak şansına nail olmakla kalmayıp bir de gerçek aşkı tatmakta…

Şimdi sıcacık bir kahve alın, sindire sindire okuyun derim ben. Bir de naçizane tavsiyem, bahsedeceğim, adı geçen her şarkıyı bir kez de içli içli dinleyin…

İyi ki doğdun Melih Kibar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Melih, 6 Eylül 1951’de, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, İzmir Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde şehrin tüm yollarını asfaltladığından “Asfalt Osman” lakabı ile anılan Osman Kibar idi. Onu anlayan, yeteneklerini keşfedecek bir aileye doğmuştu Melih.

Haliyle onun müziğe olan yatkınlığını keşfetmeleri uzun sürmedi. Melih, stanbul Belediyesi Konservatuarı’na yarı zamanlı piyano bölümüne eğitim almaya başladığında, 8 yaşındaydı. Bu atılmış ilk adımdı ve müzik hayatında hep olacaktı.

Alman Lisesi’nde okurken müzik hayatında daha da geniş bir yer tutmaya başladı. 1970’te okul orkestrası ile birlikte Milliyet Liseler Arası Müzik Yarışması’na katıldı. Melih org çalıyordu ve bu yarışma, onlara, En İyi Beste Ödülü’nü getirdi. Bu da Melih’in gelecekteki enfes besteleri adına alınmış ilk ödüldü aslında. Sadece henüz kimsenin bundan haberi yoktu…

Okul ve müzik bir arada

Gençliğini yaşadığı şu yaşlarda, Melih müziğe daha da düşkün olmaya başlamıştı. Birlikte ödül kazandıkları grup, daha sonra “Dönüşüm” adıyla profesyonel müzik yaşamına adım attığında, Melih de Timur Selçuk ile çalışmaya başlamıştı. Bu yarışma ona, Timur Selçuk ile uzun soluklu bir müzik yaşamı kazandıracaktı.

Hayatında her şey bir aradaydı. Ayakları tutkusuna rağmen yere basıyordu. Hala okulunda başarılı bir öğrenciydi ve bu sırada Robert Koleji Kimya Mühendisliği Bölümü’nü bitirecekti.

Evlilikleri

Melih, ilk kez 1967’de evlendi. Avukat olan Şefika Pekin ile yaptığı bu evlilik, onlara Selin adını verdikleri kızlarını getirdi. Ancak pek fazla sürmedi; boşandılar.

Sonra birazdan uzun uzun değineceğim bir büyük aşk yaşadı; ama o da bitmek zorundaydı…

Sonra İbrani kökenli Ethel ile evlendi Melih. Merve adını verdikleri bir kızları oldu. Ethel, onu anladı, saygı duydu. Bu evlilik, ömürlük olmuştu…

İlk çalışmaları

Melih iyiden iyiye müzik yaşamına da tutunmuştu. 1974’te Timur Selçuk Orkestrası’nın kendi adını taşıyan albümünde org çalan isimdi. Ki bu albümle ilk bestelerini de piyasaya çıkarmıştı. “Panayır Günü” adını verdiği çalışma, birçok Yeşilçam filminde kullanılacak ve hafızalara kazınacaktı…

Film ve oyun müzikleri

Hayatı boyunca müziğin olduğu her alanda adı bir şekilde geçen Melih, birçok film ve oyun müziğine de dokundu piyanosuyla. En önemlisi, 1975’te yayınlanan Hababam Sınıfı filmi için yaptığı müzikti. Bu eser, ona, Altın Portakal’da Film Müziği Ödülü’nü getirdi.

1980’de yayınlanan Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikalinin de bestelerini yaptı. 2000’de yaptığı  Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyunun müzikleri ise, ona Afife Tiyatro Ödüllerinde “En İyi Besteci” ödülünü kazandırdı.

Türkiye ilk kez Eurovision’da

1975’te, Türkiye ilk kez Eurovision Şarkı Yarışması’na katılacaktı. Bunun için TRT elemelerde kullanmak için bir sinyal müziği bestelenmesini istiyordu. Melih Kibar, işte efsaneleşecek Çoban Yıldızı’nı böyle bestelemiş oldu.

Düzenleme Timur Selçuk’a aitti ve orkestrada İstanbul Gelişim Orkestrası vardı. Şarkı öylesine beğenildi ki, yarışmaya giren şarkılardan biri olmadığı bilindiği halde, elemelerde halktan en çok oy olan şarkılar arasında Çoban Yıldızı da geçiyordu. Bundan sonra bu şarkı, Türkiye’de Eurovision’un vazgeçilmez bir parçası haline gelecekti…

(Çiğdem Talu)

Yüz yıl aşkları arasında anılacak bir aşk

Sonra Melih’in tüm hayatını etkileyecek bir aşk çıktı karşısına. Bazı aşklar vardır ki, sanki özellikle anlatılmak için yaşanır. Allah onları birbirine kader edip, özellikle yar eder. Yüz yıl aşkları arasında anılacak aşklardan biri olan Çiğdem Talu, Melih Kibar aşkı da bunlardan biriydi işte. Melih Kibar biyografisi belki de sadece bu aşktan bile oluşabilirdi…

Onlar tanışmadan

Çiğdem ve Melih birbirinden habersiz, tanıştıktan sonra birbirini bilmeden geçecek onca zamana acıyacağını bilmeden, yaşıyordu. Oksijen alıp karbondioksit verebiliyorlardı; dünya dediğin dönüyordu. Ama içinde aşk yoktu…

Çiğdem, aslında İngilizce Öğretmeni’ydi, ancak bir yandan da Edebiyatçı bir aileden gelişi adeta genlerine kodlanmıştı. Çiğdem, ilk roman yazarlarından “Recaizade Mahmut Ekrem”in de torunuydu. Şarkılara söz yazmaya da 1972’de arkadaşının ısrarıyla başladı. İlk zamanlar en azından soyadı kullanılmasın istemişti. Ama ilk söz yazdığı, Nilüfer’in seslendirdiği “Ağlıyorum Yine” şarkısı ile bunun devamının geleceği belliydi.

Melih de aslında Kimya Mühendisi’ydi. Ama o da notalara karşı koyamamıştı. İşte müziğin büyüsü vardı onların aşkının temelinde…

Tesadüfi habersiz tanışma

Eurovision için seçmelere katılan şarkılar arasında Yeliz’in seslendirdiği “Hayalimdeki Adam” şarkısının sözleri Çiğdem’e aitti. Farkında olmadan aynı projede bulunmuşlardı. Bu belki de Çiğdem ve Melih’in ruhlarının onlardan habersiz ilk tanışmasıydı…

Sonra bu tesadüflerin ardı arkası kesilmedi. Bir gün bir yerde yüz yüze gelene kadar birçok yerde tekrar tekrar karşılaştılar. Çiğdem, artık profesyonel olarak söz yazarlığına soyunmuştu. Artık daha çok şarkı dinliyor, kulağını her an müzikle dolduruyordu. Yanından hiç ayırmadığı plak ise, “Çoban Yıldızı”ydı… Bu plağı özel yapan arka yüzündeki “Frehnak” parçasıydı ve Melih Kibar imzalıydı… Çiğdem bu parçayı her dinlediğinde kendinden geçiyordu, adeta gönülden bağlanmıştı bu müziğe…

Sonunda bu besteciyle tanışmak istediğini söyledi Melih’in hocası Timur Selçuk’a. Buram buram duygu yükünün yaşandığı bir tanışmaydı bu. Ama şöyle küçük bir detay var ki, tanışma Çiğdem istemese de olacaktı. Çünkü Marmaris’te yapılacak olan bir festival için Melih’ten beste yapması istenmişti ve elbette bu besteye söz yazacak olan isim de Çiğdem’di. Belki gerçekten kaderdi tanışmaları ya da böylesi daha romantik oluyordu…

Duygu yüklü tanışma

25 Mayıs 1975’te Küçük Bebek sırtlarındaki Cevat Bey köşkünde gerçekleşti o ilk buluşma. Gecenin bir yarısıydı. Mustafa Oğuz, festival için Melih’i alıp Çiğdem’in evine getirmişti. Piyano tuşlarında ahenkle dans eden ellerini uzatırken Melih çoktan düşmüştü inceden bir sızıya… Ama böyle ilk görüşte çapılmalar, aşktan ölüp bitmeler, kapısında yatmalar yoktu; kanlı gözyaşlı bir aşk da değildi onlarınki. Birbirlerine şarkılarla seslenen, asla platonik olduğu söylenemeyen, içleri sıcacık eden bir aşktı bu…

Hikaye asıl şimdi başlıyordu…

Müziğin tadı: İşte Öyle Bir Şey

Çiğdem 36 yaşında bir İngilizce Öğretmeni, Melih de 24 yaşında bir Kimya Mühendisi. İkisi de müziğe olan tutkusuna bir yerden sonra karşı koyamamıştı işte.

Çiğdem sabaha karşı evine misafir olan o çok sevdiği müziğin bestecisini piyano odasına götürdü; plak da kenardaki pikabın üzerindeydi. “Sizin yaşınızda bir insan, böyle bir besteyi nasıl yapar?” diyebildi.

Sonra asıl konularına döndüler, festival için Melih’ten bir beste istiyorlardı. Çiğdem de bir şeyler karalamıştı. Altına günün tarihini attı ve Melih’e verdi. Tanıştıkları saatin simgesiydi o kağıt artık Melih için ve bir ömür çerçeveli bir şekilde evinin baş köşesinde saklayacaktı. Bu arada tanışmalarına vesile olan bu festival hiçbir zaman yapılamadı, ama onlar da bir daha hiç kopmayacaktı.

Bundan sonra Melih her bestesini daha heyecanla yaptı; Çiğdem’in yazdığı sözler daha anlamlıydı sanki. Melih, yaptığı her besteyi dinletmek için koşarak gidiyordu Çiğdem’e… İkisi de aslında müziğin içindeydi elbet. Ama asıl tanıştıktan sonra başladı müziğin tadı. Çünkü Çiğdem, bir gün Melih’e çok basit gibi görünen, ama aslında bir gelecek barındıran şu soruyu sordu:“Senin başka bestelerin yok mu?”

Melih, onca beste arasından çok önce yapmış olduğu, “Hiçbir zaman ne için yaptığımı bilmediğim bir beste” diye tanımladığı o besteyi çaldı Çiğdem’e. Parmakları son notaya dokunduğunda, besteyi neden yaptığını anlayacağından habersizdi. Çiğdem, o çalarken besteyi kasete kaydetmişti bile…

Melih, ne yapacağını sordu; Çiğdem, “Söz yazacağım” diye karşılık verdi. Ertesi gün Çiğdem şarkının sözlerini yazmış ve Melih’i tamamlamıştı. Şarkı sessizce, inceden yapılmış bir anlaşma gibi aralarında duruyordu.

Çiğdem’in sözleri Melih’in müziğine, Melih’in müziği de Çiğdem’in sözlerine adeta hayat vermişti. O şarkı, “İşte Öyle Bir Şey”di…

Çiğdem, aslında içinde çığlıkları bile barındıran sessiz bir adım atmış, tüm hislerini sözlerine akıtmıştı.

“Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma”

Melih de o gece içtiği çayın tadını unutamayacaktı. Kesinlikle bir çay tiryakisiydi ve çayı limonlu severdi. O günden sonra bağlarını hiç koparmayacak ve Çiğdem de Melih’in limonlu çay sevdiğini hiç unutmayacaktı…

Sevdan olmasa

Ağustos 1976’da, “İşte öyle bir şey” Erol Evgin’in sesiyle de taçlanmıştı. Ardından “Sevdan Olmasa” geldi. Plağın ön yüzünde “İşte Öyle Bir Şey”, arka yüzünde de “Sevdan Olmasa” vardı. Çiğdem sözleriyle, Melih de bestesiyle müzik piyasasının gündemine oturmuştu. Dinlemek isteyen herkesle buluşsa da bu sözler de, notalar da aslında iki kişinin arasındaydı. Asla dile getirilmeyen, ama ateşi dünyayı yakmaya yetecek bir aşka sahip iki kişinin şarkısıydı bu.

Ah bu hayat çekilmez diyordu, sen olmasan, sevdan olmasa…

Hayat artık hissedilen duygularla anlam kazanmıştı. Bu aralarında köprü kuran ikinci şarkıydı, ama her şey o kadar yoğun hissediliyordu ki… Sanki yıllardır tanışıyorlardı da birbirlerine çok geç kalmışlardı. Çiğdem şarkıya yazdığı sözlerde artan duygu yükünü emanet etmişti Melih’e. Bir yandan da içinden kopardığı her cümle, zaten daha da yoğunlaşan duygulara dönüşüyordu…

Plak satışlarının patlamasının ardından Çiğdem’de sürpriz kararını açıkladı: “Artık yabancı şarkılara Türkçe söz yazmak yok!” Bu kadar değildi, bundan böyle çalışmalarının tamamını Melih Kibar ile yürüteceğini de özellikle bildiriyordu.

Çevrenin de zaten daha ilk şarkılarında başlamış bir bakışı vardı; Melih acaba Çiğdem’in genç sevgilisi miydi? Aralarında dile getirilmiş duygusal bir ilişki başlamamıştı, ancak Melih’in içine bir kıymık batmaya başlamıştı inceden. Ne olurdu sanki diye düşündü, ne olurdu Çiğdem ondan 12 yaş büyük olmasaydı.

Polonya Müzik Festivali

Bu başarının sarhoşluğunu henüz üzerlerinden atmamışlardı ki, Çiğdem ve Melih Polonya’nın Sopot kentine müzik festivaline gitti. Sopot, onlar için sadece festivalin yapıldığı şehir değil, aynı zamanda aşklarının adının konduğu şehir olacaktı hafızlarında…

Şu cümlelerle anlatacaktı yıllar sonra Melih orada yaşananları Can Dündar’ın belgeselinde:

“Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir, Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı; ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Çünkü bunu salt kadın erkek beraberliği olarak yorumlamaya meyilli insanların olması bizim içimizi acıtıyordu. Çünkü, dışarıdan bakınca “Koca kadın gencecik, bugünkü tabiriyle çıtır, sevgilisi mi var?’ diyecekler. Böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı; bana da ters geliyordu”

İçlerinde kopan fırtınaya daha fazla karşı koyamamışlardı; artık sevgiliydiler. Ama toplum baskısı da tepelerinde kara bulutlar gibi dolanıyor, ikisinin de içine bir sızı bırakıyordu. Ortada bir ilişki varsa, kadının erkekten büyük olması kabul edilemiyordu. Ama işte, gönül de ferman dinlemiyordu…

Evet Çiğdem, Melih’ten 12 yaş daha büyüktü ve hatta bir de evlenip ayrılmıştı. Üstelik bir de kızı vardı. Ama hayat devam ediyordu ve kalp dediğin atıyordu.

Melih’in Londra yolculuğu

Aralarında günden güne büyüyen aşkta ilk kez ayrılacaklardı Çiğdem ve Melih. Artık üniversiteden mezun olmuştu ve Kimya mühendisliği üzerine master yapmak için Londra’ya gidiyordu. Melih, babasıyla birlikte, kalbine oturmuş yumrusuyla uçağa bindi.

Bir fırtına tuttu onları. Gittiği ilk gece, Londra’da kıyamet gibi bir fırtına vardı. Melih, bu fırtınayı şöyle tanımıyordu. “Tarifi namümkün. O fırtınadan nasıl sağ kurtuldum, bilmiyorum”. O gece ölümlerden dönmüştü. Morali oldukça bozuktu, ama yine de korkutmamak için Çiğdem’e bir şey belli etmemişti. Ama üzerindeki stresi de bir türlü atamıyordu. Kaldığı odadan biraz dolaşıp kendine gelmek için dışarı çıktı. Karanlık bir koridorda yürürken ona iyi gelecek şeye çarptı; bu bir piyanoydu. Parmakları neredeyse Melih’e haber vermeden piyanonun tuşları üzerinde gezinmeye başladı. Tüm korkusunu notalarla paylaşıyordu; yeni bir beste yapmıştı bile. Hemen odasına koştu, teybini aldı ve aniden ortaya çıkan bu besteyi kaydetti. Besteyi Çiğdem’e ulaştırması için İstanbul’a dönerken babasına emanet edecekti.

Beste Çiğdem’in eline ulaşmıştı. Belki çok özlediğinden belki de Melih’in notalarda saklanamayan korkulu gecesinden, besteyi büyülenmiş gibi dinledi ve hemen üzerine sözlerini yazıp Melih’e bir mektupla gönderdi.

Melih mektubu açıp okuduğunda ayakta durmakta güçlük çekmişti. İşte o anını şu sözlerle anlatıyordu: “Pembe bir zarfın içinde gelmişti. İlk sayfayı okuduktan sonra besteye yazdığı sözlerin olduğu sayfaya bakınca ben duvara tutundum. Çünkü şarkının adı ‘İçimdeki Fırtına’ydı”.

Melih, uzun zaman telefonun başında bağlanmayı bekledikten sonra Çiğdem’e ulaştı. “Sen bu parçayı nasıl yazdığımı biliyor musun?” diye sordu. Sonra konuşup biraz karşılıklı ağlaştılar. Bu aşk denilen bambaşka bir şeydi. Şöyle de bir temennisi vardı Melih’in: “Allah, insanlara bunu yaşatmalı; çok özel bir şey bu”.

Melih, ona hiçbir şey anlatmasa da belli ki Çiğdem hissetmişti. Gerçek aşk bu muydu?

Aşk yaşanırken

Her ne kadar yaş farkı gerçeği gökten sallanan bir madalyon gibi aralarında dursa da, artık herkes onları birlikte anmayı öğrenmişti. Çiğdem denince Melih, Melih denince Çiğdem ekleniveriyordu yanına. Bu Londra ayrılığına da imkanları el verdiğince çözümler bulmaya çalışıyorlardı. Çiğdem bulduğu her fırsatta Melih’in yanına gitti. Artık aşk, gerçekten aşktı ve soluksuz yaşanmaktaydı…

Plakların gelirini çoğu zaman kendi gelirini de ekleyerek gönderiyordu Melih’e, ona destek oluyordu. Ama daha özeli yeşil bir defteri vardı Çiğdem’in; haklarında çıkan haberleri üzerlerine küçük sevimli notlar ekleyerek Melih’e gönderiyordu. Hatta arada tatlı tatlı takıldıkları da vardı. Bir dergi Melih’in Çiğdem’i bırakıp tatil için İngiltere’ye gittiğini yazmıştı. Çiğdem’de o haberin çıktığı gazete kağıdını kesti ve üzerine şöyle yazdı: “Melih Bey, Melih Bey, bizim burada canımız çıkarken ‘master’ dalgasıyla İngiltere’ye tatile gitmek de ne demek oluyor?”

Aşklarıyla ilgili hakkında çıkan ilk haberi de buradan okudu Melih; “Melih Kibar’ın kendi İngiltere’de, kalbi Çiğdem’de”

Yeni plaklar

Melih’in Londra’da olması aşklarına olmadığı gibi işlerine de engel değildi. Çiğdem ve Melih, bantlaşma yoluyla haberleşerek şarkılarını yapmaya devam etti.

Bir başka notta Çiğdem, Melih’e yaptıkları yeni şarkılardan haber veriyordu: “Çiğdem Talu, sevgili bestecisine kıvançla sunar: 2. Plağımız”.

Çiğden sevgilisini asla yalnız ve habersiz bırakmıyordu. Melih, yıllar sonra yine Can Dündar’ın belgeselinde hislerini aktarırken, şöyle diyecekti: “Hep bir ‘Hadi Koçum’ var”.

O günlerde Çiğdem de bir televizyon programında şöyle demişti: “Hayatımı milattan önce milattan sonra gibi, Melih’ten önce Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum”.

1 yıllık bir ayrılıktı bu aslında. Hem çok büyük özlediler hem de hep bir arada gibi yaşadılar. Bu ayrılık 1976’nın sonunda bitti ve İstanbul’da buluştular. 1977’ye Tarabya’da bir restoranda merhaba dediler. Uzun bir aradan sonra buluşmuşlardı. O gece çekilen fotoğrafın arkasına şöyle yazmıştı Melih:

“İlk defa birlikte girdiğimiz bir sene bu, 1977 yılı. Ne güzel di mi? 365 günün de bu geceki gibi mutlu ve güzel geçmesi, yani ‘hep böyle olması’ dileğiyle…”

Her şey seninle güzel

Artık başarılı bir yaşamları vardı, zirvede sadece onların ismi vardı. Tüm şarkıları ezber ediliyor, gönülden gönüle dolaşıyor; nice aşka tutunacak dal oluyordu.

Çiğdem’in 31 Ekim 1977’deki yaş gününü Melih Kibar, Erol Evgin ve İlhan İrem birlikte yazdıkları bir maniyle kutladı:

“Çiğdem Çiğdem,

Çiçeklerin en güzelisin sen

Bilmem ki bundan başka sana neler söylesem

Şarkılara can veren

İlham meleğimizsin sen”

O geceki doğum günü kutlaması Çiğdem’i çok mutlu etmişti ve ona en güzel şarkılardan birinin sözlerini yazdırdı; “Her şey seninle güzel”

“Her şey seninle güzel,

Olmayacak düşlerin peşinden koşmak bile.

Her şey seninle güzel,

Bu toprak bu taş bile.

İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile”

Çiğdem’in olmayacak dediği düş, hayatının merkezindeydi. İçinden Melih’in aşkıyla dökülen her sözcük dilden dile dolaşan bir şarkı oluverecekti artık… Ama yine de korktukları da oluyordu. Çiğdem, annesi ve kızıyla yaşıyordu, en çok eleştirilen de o oldu. Kimse onların arasında tarifi zor, ama mükemmel bir aşk var demedi. Zamanla bu yaşta kadın kendisinden 12 yaş küçük adamla ne işi var denmeye başladı. Ama o ilişkinin ne anlama geldiğinin, nasıl hassas bir his olduğunun ayırdına Melih bile yıllar sonra varacaktı…

Yine de yaşanan zamanda bu aşk denilen gerçekliği kapalı bir kutuya koyup yüksek bir rafa kaldırmaya karar verdiler. Çünkü Çiğdem, saraylı bir aileden geliyordu. Olmazdı. Bir kadın kendinden yaşça küçük biriyle olamazdı… Onlar da bu çizgiyi koruyup çok iyi iki dost olmayı başarmaya gayret etti. Birlikte şarkılar yazmaya, aşklarını şarkılarda yaşamaya devam ettiler.

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Bir gün Melih, Çiğdem’in evine geldi. Çiğdem, ona piyanonun üzerindeki kağıdı okumasını istedi; “Hisseli Harikalar Kumpanyası” yazıyordu. Melih şaşkınlığını saklayamazken Çiğdem, “Müzikalimiz”i uzata uzata söylemişti.

Hatta şarkı sözlerini yazmıştı bile. Melih bunu fark ettiğinde daha da şaşırdı; “Bu söz bestelenmez” dedi. Çünkü alışkanlığı değişiyordu. Her zaman önce o beste yapar, sonra da Çiğdem sözlerini yazardı. Şimdi bu terslik ona tuhaf geliyordu. Yapamayacağını düşünürken, Çiğdem her zamanki gibi onu destekleyen konuşmalarından birini yaptı. Ne yaptı ne etti, sonunda onu ikna etti. Melih, Çiğdem’i salona gönderdi ve piyanonun başına geçti. Bestesi tamamlanmıştı.

Beklenenden daha çok ilgi görmüştü Hisseli Harikalar Kumpanyası…

Sen başkalarına benzeme sakın

Bu şarkıyı aslında Hisseli Harikalar Kumpanyası içinde bestelemişti Melih; Çiğdem de üzerine o şarkıyı yazdı: “Sen başkalarına benzeme sakın, hep böle kal; hep cana yakın…”

Bu aslında Melih bilmese de bir vedanın hüznünü taşıyordu. Çünkü Çiğdem, kanser olmuştu. Bir gün Melih’i aradı ve “Ben kansermişim” dedi. Aslında ilk kez bu telefon konuşmasından 8 ay önce de gitmişti Çiğdem doktora göğsünde bir şeyler geliyordu eline, ancak doktor bunun süt bezesi olduğunu söyledi. İkinci kez 3 ay sonra gittiğinde de bir şey olmadığını söylemiş, bundan da 5 ay sonra üçüncü kez gittiğinde meme kanseri teşhisi konmuştu.

Melih, Çiğdem’e öyle ulu bir gözle bakıyordu ki, o gücüyle her şeyin üstesinden gelirdi; kanser de neydi ki… Bu yaşananların bir şaka olduğunu düşünmek istiyordu. Ciddiyetini kavramamak için çabaladı. Çünkü Çiğdem’in olmadığı bir hayatı nasıl yaşayacağını bilmiyordu.

Takvimler 1980’leri gösteriyordu. Bu sefer Çiğdem tedavisi için Londra’ya gidiyordu. Ama neşesinden, özellikle Melih’e ulaştırdığı neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Londra’da olduğu zamanlarda Melih’e bir masal ülkesinde olduğunu bildiren, sevimli kartlar yolluyordu.

Melih’e göre, Çiğdem yine aynı Çiğdem’di; sadece kanserle bir arada yaşıyordu, hepsi bu. Ama elbette öyle değildi. Çiğdem, özellikle yazdığı şarkılarda artık hüznünü saklayamıyordu. Melih’in paylaştığı bilgilere göre hayatında en severek yazdığı şarkı sözünü bu zamanlarda yazmıştı: “Koca çınar”

“Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar

Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin?

Öte yandan gurur var, ölesiye gurur var

Seni unutanları sen olsan sever misin?”

Belli ki Çiğdem inceden bir siteme, bir üzüntüye kapılmıştı…

7. yıl dönümü

25 Mayıs 1982’de, yani yedinci yıllarında, bir televizyon stüdyosunda Halit Kıvanç ile birlikte kutladılar. O güne kadar 160’dan fazla şarkı yazmışlardı. Çiğdem’in aslında canı yanıyordu, ama gülümsüyordu ekranda.

Melih, onun kanser olduğunu kabullenmek istemese de, artık fiziksel değişimlerini görüyordu. Kilo almaya başlamıştı ve artık peruk kullanıyordu. Metastaz bütün vücuda yayılmıştı. Tedaviye de para dayanmaz olmuştu. Bu yüzden onu seven tüm dostları bir araya gelip yardım toplamak için bir konser gecesi düzenlediler. 28 Mart 1983’te Şan Tiyatrosu’nda yapılan gecede dönemin tüm sanatçıları ve tabii ki hepsine piyanoda eşlik eden Melih Kibar vardı. Çiğdem de telefonla katılmıştı geceye.

Ama ne yazık ki tüm bu sevgi seli, toplanan para, Çiğdem’i hayatta tutmaya yetemedi. Geç konulan teşhis onu bu hayattan alacaktı.

Birlikte geçen 8 yıl 3 gün

Çiğdem, İstanbul’a döndü. Melih tanışmalarının sekizinci yıl dönümünde görmeye gitti Çiğdem’i. Konuştular, daha doğrusu Melih konuştu, Çiğdem hastalığı el verdiğince tepkisini gösterdi. Melih’e karşısında sanki Çiğdem değil de bir başkası var gibi geliyordu.

Tanışmalarının üzerinden 8 yıl 3 gün geçmişti ki, Çiğdem Talu öldü. Basın Çiğdem’in ölümünü “Şarkılar öksüz kaldı” diye vermişti…

Cenaze Aşiyan Mezarlığı’na gömüldü. Bir vosvosun içinde gitti Melih cenazeye. Ne ölüm haberini aldığında ne de camide hiç ağlamadı. Ama o arabanın içinde, mezarlığa girmeden bir gözyaşı seline kapıldı. Ömrü boyunca unutamayacağı bu an, 4 dakika sürmüştü. Tüm hüznünün, acısının boşaldığı bir andı.

Çiğdem bundan sonra aşkını büyüttüğü şarkılarda yaşayacaktı; Melih ise…

Dünyada ruh eşimizin olduğuna inanmasak yaşamak yine katlanılır olur muydu acaba? Çok sevmeseydik, özlemek nedir bilmeseydik, boşu boşuna yaşamak hissinden uzakta tutabilir miydik bedenimizi ve de ruhumuzu?

Aşk dediğin inceden dokunuyor insanın her bir hücresine. Hele bir de gerçekten bulmuşsak ruh eşimizi, kader yoldaşımızı; siz ne derseniz işte bunun kalıplaşmış adına. Hayat o zaman başlıyor belki de.

İşte öyle bir şey…

Çiğdem’den sonra

Evet, büyük aşkı toprak olmuştu. Ancak sonsuzluk diye bir şey de vardı insanın içinde. Hayat nasıl devam ederse etsin, Melih’in kalbinde, 8 yıl 3 günlük yaşanmışlıklarında hep Çiğdem vardı.

1983’te, İlhan İrem ile çalışmaya başladı. Pencere albümünün müzik direktörlüğünü yapmıştı. Kalbinden söküp atmadığı, kendinden başka kimsenin anlamasına imkan olmayan o Çiğdem aşkıyla sarıldı işlerine.

1986’da, İlhan İrem’in sözlerini yazdığı “Halley”, Klips ve Onlar tarafından yorumlanan şarkının bestesi yine Melih’e aitti. Ve bu beste, Eurovision Türkiye Birinciliği ile Norveç’teki finalde Avrupa dokuzunculuğu getirdi. Bu, bugüne dek Eurovision’da elde edilmiş en büyük başarıydı.

1993’te ise, bu kez Melih, Çiğdem’in kızı Zeynep ile çalışmış, Eurovision’da Arzu Ece’nin seslendirdiği “Sev” şarkısını yazmışlardı. Halley kadar başarı getirmese de, muhtemelen Melih’in içinde ayrı bir yeri vardı.

Ve 2001’de, Melih Kibar, “Yadigar” albümünü yayınladı. İlk yarısında Yaşar, Candan Erçetin, Demet Sağıroğlu gibi isimler ünlü Melih Kibar bestelerini yorumluyor; ikinci yarısı da enstrümantal ilerliyordu.

Melih Kibar öldü

Büyük aşklar izlerini kuşkusuz hep bırakıyordu insanın bedenine ve ruhuna. Melih, Çiğdem’i kanserden kaybetmişti. Şimdi onunla bir ortak kader daha paylaşıyordu.

Melih Kibar, uzun bir süre gördüğü kanser tedavisi sonucu 7 Nisan 2005’te her güzel şeyi çoğaltarak bırakmanın kıvancını yaşayarak hayata veda etti.

İnsan, başını kaldırıp gökyüzüne bakmayı becerse, belki biraz da kibrinden sıyrılsa, hayatının ona öğretecek ne çok şeyi var…

Kalbinde fırtınalar kopartan aşkı, ucunda sihir barındıran parmakları ve geride bıraktığı yüzlerce beste ile bir Melih Kibar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Sezen Aksu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bazen bir insanın ürettiği ne çok şeyi bildiğinize şaşarsınız ya, Sezen Aksu da benim için işte öyle bir isim. En eski bildiğim şarkısını en fazla 90’larda yazmıştır derken, 70’lerden, 80’lerden Sezen Aksu şarkılarını ezbere bildiğimi fark ettim bu biyografide.

Bazı insanların, belki de bütün sanatçıların demeli, gerçekten yaşı yok. 90 kuşağı bir gencin kalbine böylesine dokunmuş, hala dokunmaya devam ediyor… Ve istiyor ki insan, hep etsin. Güzellikler ne olur tükenmesin.

Minik Serçe’nin doğum günü vesilesiyle çıktığım bu zaman tüneli yolculuğu umarım sizi de en az benim kadar sarhoş etsin. Yaşının bir önemi olmadığından kaç yaşına girdiğiyle ilgilenmeden, “İyi ki doğdun Sezen Aksu” demek istiyorum. Hep en güzel cümleleri seçtiğin, ilk aşkımıza, ilk ökemize, ilk ayrılığımıza şahit olup asla yalnız olmadığımızı hissettirdiğin için, çok, ama çok teşekkür ederim.

Bakalım siz en eski hangi şarkısını biliyorsunuz? Lütfen bu yazıyı fona Sezen şarkılarını alarak okuyun, olur mu?

Sevgimle…

Çocukluğu

Sezen, 13 Temmuz 1954’te, Denizli Sarayköy’de, Şehriban Hanım ve Sami Bey’in kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Fatma Sezen Yıldırım” adını verdi. Annesi, Selanik’ten mübadele ile gelen bir ailenin kızıydı ve Fen Bilgisi Öğretmeni olmuştu. Babası ise, Rizeliydi; Laz kökenliydi. O da Matematik Öğretmeni çıkmıştı. Yolları kesişmiş, evlenmişler ve Sezen’e de eğitimci anne babanın çocuğu olmak nasip olmuştu. Bir de Nihat adında kardeşi vardı.

Sezen 3 yaşına geldiğinde, ailecek İzmir’e taşındılar. İzmir, gönlünde bambaşka yere sahip olacaktı. Üzerine şarkılar yazacak, şarkılar söyleyecek, bu şehri hep çok sevecekti. Sonra annesi ve babasının yönlendirmesi ve içinden gelen bir iştahla, sanata düşkün olacaktı Sezen.

Gençliğe ilk adım attığı zamanlarda sanatsal eğitimler de yoğunlaşmıştı. Bir süre Cengiz Bozkurt’tan resim dersi, ardından tiyatro derken dans dersi aldığında dansöz olma hayalleri kurmaya başladı. Asi kişiliği onu öylesine ele geçirmişti ki, bu konuda ısrarcıydı. Nihayetinde Sezen dansöz olmadı. Ama özellikle babasıyla büyük çatışma yaşadılar. Yıllar sonra bugünleri anarken de şöyle diyecekti Sezen: “Allah babama acıdı da şarkıcı oldum”.

Altın Ses Yarışması

Lisede iyiden iyiye müziğe yönelmişti. 1970’te “Hafta Sonu” dergisi bir ses yarışması açtı. Jüri başkanlığında Ajda Pekkan ismi ışıl ışıl duruyordu. Sezen nasıl olur da bu yarışmada olmazdı; elbette katıldı.

Nihayetinde Sezen, yarışmada altıncı oldu. Birinci olan isim ise, Nilüfer olmuştu. İşte bu sebepten önce Nilüfer’in albümü çıktı. Sezen için de Türkiye için de biraz daha zamana ihtiyaç vardı…

Sezen Aksu evlendi

İzmir Kız Lisesi’nden henüz mezun olmuştu Sezen. Üniversiteye girmeyi hayal ediyordu sadece. Müzik lisede hayatına girmişti, ama lisede olan her şey insanın hayatına çöreklenip kalmazdı ya. Onun hayali başkaydı şimdi.

Ancak bu sıra girdi hayatına Hasan Yüksektepe. İlk aşktı, vazgeçilmiyordu. “Okul bitsin, evlenelim” diyorlardı ki, beklemek istemediler. 1972’de, aile arasında evde kıyılan bir yıldırım nikahıyla evlendiler. Ve evliliklerinin sadece üçüncü gününde bunun yürümeyeceğin fark edip, ayrıldılar.

Ama ilk aşktı işte. Çok canı yanıyordu Sezen’in. Müzik aslında belki de o üç günlük evliliğin ardından kendine bulması gereken meşgaleden doğdu. Ayrılır ayrılmaz hayal ettiği gibi üniversiteye de girdi. Ancak belli ki kaderinde müzik vardı.

Hayatında aldığı en büyük darbe ise, ilk aşkının en yakın arkadaşı Bahar ile evlendiğini öğrendiği gündü. Günlerce kendini toplayamadı; ama elbet ayağa kalktı. Belli ki ilk duygu yüklü şarkılarını işte o zaman yazdı Sezen. Acıyı dönüştürmenin bir yolunu bulmuştu…

Hayallerin peşinden İstanbul’a

Sezen’in aklında da, kalbinde de müzik vardı. Yine de 1973’te, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne girdi. Ancak bir yandan da müzik hayatının vazgeçilmez parçasıydı; çalışmaya, üretmeye devam ediyordu.

1974’te, bir plak şirketine üç şarkısını gönderdi. Aynı yılın Kasım ayında bir de evlilik gerçekleştirdi. Genç yaşta, Hasan Yüksektepe ile yaptığı kısa süreli evliliğin ardından, bu seferki bir başkaydı. Onu tanıyacağımız soyadı, işte bu evlilikle geldi. Ancak bu evlilik de kısa sürecekti.

Bir yanda müzik, bir yanda Ali Engin Aksu ile olan evliliği, okuldan ayrılmasına sebep olmuştu. Ancak 1974 biterken ilk plağı için İstanbul’a yerleşti. Hayallerin peşinde, yeni, yepyeni bir hayat başlıyordu…

İlk plak: Haydi Şansım

Sezen’in ilk 45’liği, 1975’te çıktı. Her şey ziyadesiyle heyecanlıydı; birkaç pürüz dışında. Öncelikle plak, Sezen’e danışılmadan, “Sezen Seley” adıyla çıkarıldı. Plak da istediği gibi satmamıştı. Neyse ki bu isim karışıklığı onunla bir ömür yaşamadı.

Haydi Şansım adını verdiği plağı, istediği satışı yakalamayan Sezen, en azından istemediği bir isimle anılmayacaktı.

45’likler dönemi

Sezen, ilk 45’liğinin üzerine, onu bir ömürlük tanıyacağımız ve seveceğimiz adıyla, Sezen Aksu olarak, ikinci 45’liği Yaşanmış Yıllar / Kusura Bakma’yı çıkardı.

Bu sefer şansı da, başarısı da yüksekti. Hemen ardında, 1976’da, uzun süre plaklar listesinde bir numara kalacağı üçüncü 45’liği Olmaz Olsun / Vurdumduymaz’ı çıkardı.

Dönemin popüleritesi gazinolarda sahneye çıkmayı gerektirirdi. Sezen Aksu da, ilk sahne çalışmasına 1976’da, Bebek Belediye Gazinosu’nda başladı.

Elbette 45’likler de devam ediyordu. 1977’de, Allahaısmarladık / Kaç Yıl Geçti Aradan ve Kaybolan Yıllar / Neye Yarar 45’liklerini çıkardı.

Hemen ardından ilk 33’lüğü olan Allahaısmarladık albümünü sevenleriyle paylaştı. Albümün kapağında ise şöyle yazıyordu:

“Yıllar yılı seviştik de neden mutlu olmadık.

Aşkımıza aşk değil yıllarca yalan kattık.

Sana son bir sözüm var,

O da, ‘Allahaısmarladık’”


Sezen, 1978’de Hurşid Yenigün’ün iki bestesi için söz yazdı. Söz yazarlığı konusunda da giderek ustalaşacak; adeta Türkiye’nin şarkı sözü ihtiyacını karşılayan birkaç isimden birine dönüşecekti. Gölge Etme / Aşk 45’liğini çıkarmıştı. Yine 1978’de, Serçe adını verdiği plağı, çift LP olarak piyasaya sürüldü. Bu albüm, Sezen Aksu’nun en eski albümü olma özelliğini taşıyordu.

1979’da, İlk Gün Gibi / Yalancı ve hemen ardından Allah Aşkına / Sensiz İçime Sinmiyor 45’liklerini çıkardı.

Ve 1979, aynı zamanda onu Minik Serçe olarak tanıyacağımız yıldı…

Sinemada bir Minik Serçe

Sanat konusunda sürekli üretken bir isim olma yılında hızla yükselişteydi Sezen Aksu. Plaklarından sonra sinema sektöründe de yerini almıştı. İlk kez bir Atıf Yılmaz uyarlaması olan Minik Serçe filminde, Sezen, Bulut Aras ile başrolü paylaşıyordu. Film, A Star is Born ( Bir Star Doğuyor) filminden uyarlanmıştı. Bir ünlü doğarken, başka bir ünlünün sönüşünü anlatan film, bu dönemde fazla beğenilmese de, Sezen adına kalıcılığı olmuştu. Bundan böyle Sezen Aksu, ülkede Minik Serçe olarak anılacaktı…

Minik Serçe’nin ardından Sezen bir daha 1989’da beyaz perdede görünecekti. Yavuz Özkan’ın yönetmen koltuğunda olduğu Büyük Yalnızlık filminde Sezen Aksu başrolü bu kez Ferhan Şensoy ile paylaştı. Bu film, 1990 Altın Portakal’da, En İyi Görüntü dalında ödüle layık görüldü.

Ayrıca film müziklerinden Aşk Irmakları’nı, 4 yıl sonra Levent Yüksel, Uçurtma Bayramları adıyla ilk albümünde seslendirecekti…

Tekrar evlendi

Minik Serçe, 1980’de, Sevgilerimle adını verdiği albümünü çıkardı. 1981’de ise, Sezen Aksu Aile Gazinosu adlı müzikal için çalışmalara başladı. Bu sırada yine araya bir evlilik detayı girdi. Sezen Aksu, 10 Temmuz 1981’de, Sinan Özer ile Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde ikinci evliliğini yaptı.

Sezen Aksu, bu sırada 4,5 aylık hamileydi. 11 Kasım 1981’de, bir oğulları oldu. Ona Mithat Can adını verdiler.

Ara verdiği müzikal çalışmalarına da geri döndü.

Ve bu evlilik, 1983’te boşanma ile sonuçlandı.

Yıllar sonra 1993’te de Gazeteci Ahmet Utlu ile bir evlilik daha yaptı. Bu onun dördüncü evliliğiydi. Ancak bu da uzun sürmedi.

Oyunculuk yeteneği

Sezen, sanatın her dalına ilgisini ve başarısını öncelikle kendine kanıtlamıştı. Oyunculuk yeteneğini,  1982’de, Şan Müzikhol’de, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Şener Şen ve Altan Erbulak ile aynı sahneyi paylaştığı Aile Gazinosu’nda 7 farklı karaktere bürünerek göstermiş oldu.

Ayrıca müzikal sonrasında Firuze albümünü çıkardı. Dönemin popüler dergisi Hey ise, onu Yılın Kadın Şarkıcısı seçti…

Bu performansın ardından 1985’te, “Bin Yıl Önce, Bin Yıl Sonra” müzikaline hazırlanmaya başladı. Müzikal, 1986’nın ilk haftasında gösterime girdi. Şan Müzikholü’nde kapalı gişe oynanan müzikalde Sezen Aksu, sahneyi Ayşen Gruda, Şener Şen ve İlyas Salman gibi özel isimlerle paylaştı. Yine başarılı bir oyunculuk sergiledi.

Eurovision çalışmaları

Sezen Aksu, 1983’te, Eurovision’a katılma kararı alan sanatçılar kervanına katıldı. Söz ve müziği Ai Kocatepe’ye ait “Heyamola” şarkısını, Ali Kocatepe ve Coşkun Demir ile birlikte seslendirmişti. Şarkı Türkiye finaline kaldı, ancak Eurovision finalinde Türkiye’yi temsil edemedi. Ancak Heyamola plak olmuştu ve 1983’te Hey Dergisi, onu yılın plağı seçti.

Sezen Aksu, 1984’te tekrar aday oldu. Halay, 1945 ve Merhaba Ümit adını verdiği şarkılar Türkiye finaline kaldı. İlk önce Merhaba Ümit şarkısını eledi Sezen. Sonra 1945 ve Halay’ı seslendirmeye karar verdi. Ancak Türkiye finalinin gerçekleşmesine iki hafta kala onu ziyarete gelen yabancı arkadaşı, ona, 1945’i söylemesini önerdi. Sezen biraz düşündü ve bu fikir aklına yattı. Ancak bu kez de başarılı olamadı.

1985’te, şansını son bir kez daha denedi. Bu sefer şarkısı Küçük Bir Aşk Masalı’ydı ve sözleri kendisine aitti. Özdemir Erdoğan ile birlikte seslendirdikleri bu şarkı da sonucu değiştirmedi. Bu kez de başarılı olamayan Sezen Aksu, bir daha yarışmaya hiç katılmadı.

Haftalarca zirvede

Sezen Aksu, 6 Eylül 1984’te Sen Ağlama adını verdiği albümünü çıkardı. Yaptıklarıyla, ürettikleriyle Sezen Aksu başarılı bir isimdi. Ancak albümleri TRT’nin denetiminden geçemediğinden televizyonda şarkıları yayınlanmıyordu. 1985’in başından itibaren bu düzen değişti ve şarkıları TRT’de yayınlanmaya başlar başlamaz Sezen’in başarısı katlandı. Şimdi haftalarca listelerin zirvesinde kalacağı günler başlamıştı.

Başarısına duyduğu mutluluğun ötesinde şaşkındı da. Albümünün 56. Haftasında Hey Dergisi’ne verdiği röportajda sevenlerine şu cümlelerle teşekkür ediyordu: “Bekliyordum ama bu kadarını değil… Ne yalan söyleyeyim, 1 yılı aşkın sürece listelerde kalacağımı sanmıyordum. Tüm müzikseverlere candan, gönülden teşekkürlerimi sunuyorum”.

Onyedi Dergisi’nin Ocak 1986 sayısında düzenlediği okuyucu anketinde Sezen Aksu, “1985’in En Büyük Kadın Şarkıcısı” seçildi. 1986’da bu kez Sezen Aksu “Git” albümündeki enfes şarkılarla fırtınalar estiriyordu.

1988’de albümüne Sezen Aksu’88 adını vermişti. Yine 1989’daki albümünün adı ise, Sezen Aksu Söylüyor oldu. İsmine duyduğu güven ve ondan aldığı güç yadsınamazdı. Ve elbette yine çok sevilmişti.

Yapımcı kimliğiyle Sezen Aksu

Her şey için en gerekli şey zamandı. Kuşkusuz her şeyi olgunlaştıran zaman, hepimizin olduğu gibi, Sezen Aksu’nun hayatına da olgunluk getirmişti. Ürettiği her şeyin sonunda, sıra şimdi üretmeye devam ederken başka insanlara dokunmaya gelmişti; kendi gibi bu işe gönül verecek genç insanlara…

Böylece 90’lar, Sezen’in olgunluk zamanları oldu. Sezen Aksu, yapımcılığa hiç soyunmasa da yaptığı şarkılarla ölümsüzlüğü keşfetmişti. Ancak Sertab Erener, Harun Kolçak, Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Işın Karaca, Yıldız Tilbe, Hande Yener gibi birçok insanın hayatına dokundu. Onlara hep destek oldu…

Yapımcılığın yanında aynı zamanda Kanal 6’da, Sezen Aksu Show programını da yapmaya başladı.

Sezen’in ilk dokunduğu isim, 1990’da Aşkın Nur Yengi oldu. O sıralar Sezen Aksu’nun vokalistliğini yapan Aşkın Nur Yengi, ilk kez Sevgiliye adını verdiği albümü ile görücüye çıktı. Bir Sezen Aksu yapımı olan bu albüm, bir milyon sattı.

Bir yandan kendi albümleri için çalışmalarına da devam ediyordu. 1991’de Aşkın Nur Yengi’nin ikinci albümü Hesap Ver’in yapımını üstlenmişken, kendisi de müzik yönetmenliğini Onno Tunç’un yaptığı Gülümse albümünü çıkardı. 1992’de de, Avrupa’da albümün hit şarkılarından Hadi Bakalım’ın teklsi yayınlandı. Aşkın Nur Yengi’nin albümü yine yüksek satış elde etmişti evet. Ancak Sezen Aksu da, iki milyonu aşan bir satış rakamına ulaşmıştı. Sezen, halkın bir kesimine değil, yine halkın yüreğine hitap ediyordu. Gülümse diyordu; Gülümse, bulutlar gitsin…

Vokalistlere albüme devam

Sezen Aksu, vokalistlerinin yapımcısı olmaya devam ediyordu. Sertab Erener’e de Sakin Ol albümünü yapmışlardı ve bu albüm, beklenenin çok üstünde sattı. Bu albümden sonra, 1993’te, Levent Yüksel’in ilk albümü Med-Cezir için çalışıyordu. Yine başarılıydı. Levent Yüksel de 90’larda hit olmuş şarkıcılar arasında anılacaktı.

Yas’lı dönem

1993’te kendi albümü Deli Kızın Türküsü’nü çıkardı. Uzay Hepari ile çalışıyorlardı ve farklı tarzlar denemenin peşindeydi. Küçüğüm, Masum Değiliz, işte hep bu albümden çıktı.

Uzay Hepari ile kimyaları uymuştu. Hatta kısa süreli de olsa ses getiren bir aşk da yaşadılar ve nice şarkılar getireceği belli bir şekilde bitti.

Bunların yanında Hepari’nin ömrü de uzun sürmedi. Albümün ses getiren başarısının etkisi devam ediyordu ki, 20 Mayıs 1994’te, Hepari, Oyuncu Demet Akbağ’ın durur vaziyetteki arabasına çarptı ve bitkisel hayata girdi. 31 Mayıs’ta ise, hayata tamamen veda etti.

Hepari, 6 aylık evliydi ve kazadan bir gün önce baba olacağını öğrenmişti. Sezen, kalbindeki ağır ağrı ile onun ardından Yas şarkısını besteledi. Ancak belli ki seslendirmeyi kaldıramamıştı. Okumak yerine şarkıyı Levent Yüksel’in bir sonraki albümüne koydu.

Hayat devam ediyordu. Bu çalkantılı günlere bir paravan koyup, Sertab Erener’in ikinci albümü Lal’in çalışmalarına başladı. Yine başarılı olacak ve 90’ların müziğine yadsınamaz bir katkıda bulunacaktı…

Sezen Aksu, Yıldız Tilbe karmaşası

1991’de, Sezen Aksu İzmir’de bir pavyona gitti. Sahnede şarkı söyleyen kadının sesi, onu derinden etkilemişti. Birkaç gün sonra gitti, onu aldı ve İstanbul’a vokalisti olarak getirdi. Kuşkusuz herkes bu kadının Yıldız Tilbe olduğunu biliyor.

Yıldız Tilbe’ye evi de, şöhretin kapılarını da açtı Sezen Aksu. Yıldız Tilbe, yeteneğinin getirisi ile kısa sürede adından söz ettirmeye başlamıştı bile.

Ve o dönemde birlikte çalıştığı Uzay Hepari ile büyük aşk yaşıyordu Sezen. 1992 yılıydı ve bahar tüm sıcaklığıyla Sezen’in aşk dolu kalbini ısıtıyordu. İşte bu dönemde Yıldız Tilbe ve Uzay Hepari arasında doğan yakınlığı öğrendiğinde baharı, kışa dönüverdi. Yıldız Tilbe elbette bu koşullarda evinde kalamazdı; artık vokalisti de değildi.

Sevgilisi Uzay Hepari’yi de terk etti. Sonrası hep şarkılar ve yıllar boyu süren küskünlük…

Uzay Hepari ile küskünlüğü sürmedi, süremedi. 1993’te Modacı Zeynep Tunuslu ile evlenen Hepari, 1994’teki talihsiz kaza ile hayata veda etti. Elbette ölümün olduğu yerde en acı ihanetin bile esamesi okunmazdı.

İlginç bir tesadüftür ki, aynı yıl Yıldız Tilbe de sonsuz şöhretini yakaladı. Delikanlım albümü adeta patlamıştı.

Şimdi iki ünlü kadın vardı ve aslında kimsenin bu yaşanan ihanetten haberi bile yoktu. Ancak Tilbe, yıllar sonra, 2011’de katıldığı Alt Üst Muhabbetler programında, Bir gece sarhoştum ve Uzay Heparı ile birlikte oldum. Sezen de beni evden kovdu” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu itirafın ardından bir türlü soğumayan o ateş, küllerinden doğdu. Zaten şarkılara taşınmış olan bu küskünlük, devam etti. Ta ki, 29 Aralık 2017’ye kadar. Onların barışı, bize hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediğini kanıtlar nitelikteydi. Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe nihayet barışmıştı. Demek ki her şeyin bir zamanı vardı…

Geriye de bizim kulaklarımıza minnet canım şarkılar kaldı. Kim bu küslükten tamamen şikayet edebilir ki?

Anadolu müzikleri dönemi

1995’te Sezen Aksu, Işık Doğudan Yükselir adını verdiği albümle Anadolu müzikleri kıyısında dolaşıyordu. Yunus Emre’den Mevlana’ya birçok özel ismin eserlerine yeniden hayat vermişti.

Ayrıca bu albümde Bedri Rahmi Eyüboğlu dizeleri de vardı:

“Bu Anadolu var ya bu Anadolu.

Bu misli menendi görülmemiş cömert ana.

Bu her yanı meme, bu her yanı dudak, bu her yanı gül.

Bu zırnık almadan veren, habire veren yedi gül”.


Vokalist Sezen Aksu

Sezen, 1996’da Nazan Öncel’in Sokak Kızı albümündeki Erkekler de Yanar ve Bırak Seveyim Rahat Edeyim şarkılarında bu kez geri planda durmuş, vokalist olarak eşlik ediyordu. Yine 1996’da, Zerrin Özer’in Paşa Gönlüm şarkısı için çektiği klipte de yer aldı.

1997 Aralık’ta Düğün ve Cenaze albümünü sevenlerinin beğenisine sundu. Ancak bu kez yüksek satış rakamları elde edemedi. Çünkü albümü yoğun eleştiriler almıştı. Sezen, 1998’de, albümün en ses getiren şarkısı Erkekler’in teklisini çıkardı. Yapımcılık kimliğiyle de hayat devam ediyordu. 1998 Nisan’da, Levent Yüksel’in Adı Menekşe albümünü çıkardı.

Adı Bende Saklı

1998 Aralık’ta Sezen Aksu, 80’lerin melankolik Sezen albümlerini anımsatan lezzette bir albüme daha imza attı ve ona Adı Bende Saklı adını verdi. O’nun adını kalbine gömen her bedenin sesi olmuş gibiydi; her kesim belli ki kendinden bir şey bulmuş ve bu albüm çok beğenilmişti.

Özellikle Selami Şahin imzalı Adı Bende Saklı, Ben Sevdalı Sen Belalı ve Tutuklu, dönemin dillere pelesenk şarkılarından oldu.

Bu başarıyı 1999’da ise Sarı Odalar single’si izledi.

O zaman şarkı söyleme lazım

Sezen Aksu, ülkenin müzik ihtiyacına bireysel katkısında, 2 Haziran 2000’de çıkardığı albümüne Deliveren adını verdi. Hala ezbere bildiğimiz, hiç eskimeyen şarkılardan, Oh Oh, Kahpe Kader, Sarı Odalar, Keskin Bıçak gibi şarkılar bu albümün bir parçasıydı. Ve Deliveren’in ne anlama geldiğine de bir açıklamasında yer veriyordu: “İçindeki şeytanla meleği yönlendiren”.

İşte içinin kuzeyini yönlendiren bu albüm, 2 milyona yakın sattı.

Altı yıldır vokalistliğini yapan Işın Karaca’nın ilk albümünü ise, 2001’in sonunda yaptı. Anadilim Aşk adı verilen bu albümde, her bir şarkı Sezen Aksu imzalıydı.

2002’de hepimiz “O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz” diye tüm duygumuzu yine Sezen sayesinde akıtıyorduk. 20 Mayıs 2002’de DMC’den çıkardığı ilk albümdü Şarkı Söylemek Lazım. Hemen ardından bir konser turuna çıktı Sezen Aksu. Türkiye’nin bütün dil ve medeniyetlerini bir araya getiren bu turu, Türkiye Şarkıları adı altında yaptı. Ona, bu konserler sırasında Rum, Ortadoks, Ermeni ve Musevi korolarıyla Diyarbakır Belediyesi Çocuk Korosu da eşlik ediyordu.

Konserler devam ederken albüm çalışmaları da sürdü. 2003 yazı bitmeden Sezen bir albüm daha çıkarmıştı ve ona Yaz Bitmeden demişti. Bu albümün en ses getiren şarkısı kuşkusuz Farkındayım oldu. Şarkının klipi Van’ın Gevaş ilçesinde çekildi.

Şiir kitabı: Eksik Şiir

Sezen Aksu, 2006’da bir şiir kitabı yayımladı ve ona, Eksik Şiir adını verdi. Eksik Şiir, Sezen’in 1975 – 2006 yılları arasında yazdığı tüm şarkı sözlerinin bir arada toplanmış haliydi. Bugüne kadar yazdığı 400’den fazla şiir ve bestesi vardı. Onlar arasından 197’sini seçmişti.

Ve bu kitap, 4 günde 17.000 adet sattı…

Kitabın ikincisi ise, 2016 Kasım’da, Eksik Şiir İkinci Kitap adıyla yayımlandı.

Perişanım Şimdi

2005’teki albümün adı Bahane’ydi. Şarkılardan birinin adı Perişanım Şimdi’ydi ve hikayesine göre, Sezen Aksu, oğlu ile yaşadığı bir dargınlık sonrası yazmıştı bu şarkıyı. Belki bu içli duygudan kaynaklı, albüm ilk iki hafta 320 bin sattı. Sene sonuna gelindiğinde ise, albüm en çok satan albüm oldu.

2008 Haziran’da bir sonraki albümü Deniz Yıldızı’nı çıkardı. Bu albüm, uzun yıllar birlikte çalıştıkları Onno Tunç’un piyano örnekleri ile renklendi. Aynı zamanda albümde bulunan Sezen Aksu imzalı Tanrı’nın Gözyaşları ile barışa çağrı yapmak istediğini de açıkladı. Toplumsal ve belki siyasi bir mesaj vererek, barış ortamının oluşabilmesi için sınır ötesi operasyonların bitirilmesi gerektiğini açıklamıştı.

2009’da ise, 2 CD’den oluşan albümü Yürüyorum Düş Bahçelerinde adını taşıyordu. Kendi imzasını taşıyan, ancak başka sanatçıların söylemiş olduğu şarkıları, şimdi sahibinin yorumlarıyla dinliyorduk.

50 büyük sesten biri

Amerikan NPR Radyosu, 2010’da, 50 Büyük Ses listesini açıkladı ve bu 50 ses arasında Sezen Aksu’nun adı da yazılıydı. 2010 Nisan’da Fahir Atakoğlu ile Stockholm’de verdiği konseri, çok sayıda Türk ve İsveçli seyirci izledi.

10 yıllık aranın ardından New York, Newark, Carnegie Hall’de üç konser verdi. tüm bu ABD konserlerinde Minik Serçe’ye Fahri Atakoğlu eşlik etti…

Öptüm

Sezen Aksu, 2011’de yine stüdyoda albüm kaydındaydı. Unuttun mu Beni şarkısı ile çıkış yaptığı albüm Öptüm adını taşıyordu. Cemal Süreya’nın Sayım şiiri de Sezen yorumuyla, bu albümde can buldu.

2013’te Kayıp Şehir, 2014’te de Yeniler ve Yeni Kalanlar single’larını çıkardı. 2015’te Eksik Olma şarkısıyla ise, bu kez Sürdürülebilir Çay Tarımına destek veriyordu. Yaşamın içinde toplumsal sorunlara duyarlı sanatçı kimliğiyle bir ayrı güzeldi…

Sahneye veda

2016 Ocak’ta İstanbul Volkswogen Arena’da konser veren Minik Serçe, “Her bitiş yeni bir başlangıçtır. Üretmeye devam edeceğim fakat daha önceden söz verdiğim birkaç konseri de yaptıktan sonra sahneye veda ediyorum. İstanbul’da son konserim. Bugün 40 yılın anısına burada benimle olduğunuz için şükranla doluyum” açıklaması ile sahnelere veda edeceğini açıkladı.

Ancak sanat bir kere insanın kanına zuhur etmeye görsün, ondan kurtulmak ne mümkündü. Sezen Aksu, aynı yılın Eylül’ünde, tekrar müzik yapacağını açıkladı ve 2017 Ocak’ta, müziği bırakmasını açıklamasının üstünden tam bir yıl geçmişken, Biraz Pop Biraz Sezen adını verdiği albümünü çıkardı…

Bugüne kadar dünya genelinde 40 milyondan fazla albüm satan özel bir isimdi Sezen Aksu. Kalplerimize dokunmasını hep bildi. Bu belki anlatılmaz yaşanır denen duygulardan biri. Çünkü o bunu gerçekten iyi biliyor.

Hayatın içinde kendi başına yaşarken her kalbe aynı özenle dokunan sözcükleri seçen bir Sezen Aksu geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,