Etiket: doğum günü

Nazım Hikmet Ran Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Doğum ve ölüm tarihi arasında ne çok şey değişti hayatımda; hayatımızda… İnsan ömrüne, aşklarına, vazgeçtiklerine vurgusuydu belki şiirleri. işte bu sebepten bir kere daha öne çekiyorum Nazım Hikmet biyografisini…

Keyifle…

“Nazım Hikmet ve aşkları”nı yazdım; biyografi yazmayacaktım. Ama dayanamadım yine. Aldım aşklarını çocukluğu, yaşadıkları ile yoğurdum; bugün onun doğum günü diye…

Yaşadığı aşklarla, vazgeçtikleriyle, tutunduklarıyla bir Nazım doğdu, yaşadı ve şiirlerini bırakıp gitti bu dünyadan.

Doğum günün kutlu olsun Nazım Hikmet Ran…

 

Çocukluğu

Nazım, 15 Ocak 1902’de Selanik’te Ayşe Celile Hanım ve Hikmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Celile Hanım, Hasan Enver Paşa ve Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa, yani Ludwing Karl Friedrich Detroit’in kızı Leyla Hanım’ın kızıydı; çok iyi Fransızca konuşuyor, piyano çalıyor ve resim yapıyordu. Nazım da annesine çekecek, sanatsal yönü ağır basacaktı.

Babası Hikmet Bey, Çerkez Nazım Paşa’nın oğluydu; Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmıştı. Nazım’a göre, babası Türk’tü. Annesi ise, Alman, Fransız, Gürcü, Polonyalı, Çerkez kökenli idi.

Hikmet Bey, Selanik’in son valisiydi. Nazım henüz çocukken memuriyetten ayrıldı ve ailecek Nazım’ın dedesinin yanına Halep’e yerleştiler. Burada onları yeni bir hayat bekliyordu. Hikmet Bey, yeni işler peşine düştü. Ancak buraya tutunamadılar ve yeni güzergah İstanbul’du. Buradaki iş kurma çalışmalarının da sonucu iflas olmuştu. Hiç hoşuna gitmese de memuriyete geri dönecekti. Fransızca bildiğinden kolayca Hariciye’ye atandı.

Nazım da bu süreçte annesinden aldığı güzelliklerle besleniyor ve büyüyordu…

Eğitim hayatı

Nazım, artık okula gidecek yaşa gelmişti. Eğitim hayatına başladı. Ancak bir şey daha vardı hayatında başlayan.  Nazım, daha küçücük bir çocukken, 3 Temmuz 1913’te, “Feryad-ı Vatan” adını verdiği ilk şiirini yazdı. 1913’te aynı zamanda Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı.

Bir gün aile meclisi toplanmıştı; Bahriye Nazırı Cemal Paşa da oradaydı. Nazım, gururlu tavırlarıyla denizciler için yazdığı kahramanlık şiirini okudu. İşte o an, Nazım’ın Bahriye Mektebi’ne gitmesine karar verildi; Nazım, 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Pek çalışmazdı; ama zeki bir öğrenciydi. Ahlaki tavırları iyiydi, ancak çok sinirli bir yapısı vardı. Genel anlamda öğretmenleri tarafından sevilirdi.  1918’de ise, 26 kişiden sekizinci olarak mezun oldu.

Mezun olur olmaz dönemin okul gemisi Hamidiye’de güverte subayı stajyeri olarak atandı. Ancak aşırıya kaçan tavırları sebebiyle ordu ile ilişiği kesildi.

1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadeleye katılmak için Anadolu’ya gitti. Bu durumdan ailesinin haberi yoktu. Nazım, önce bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı ve daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya gitti. Burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler ve İktisat okuyarak yükseköğrenimini tamamladı.

Moskova’da ilk şiir kitabı

Nazım, Moskova’ya yükseköğrenimi için gelmişti; bir de aşkı Nüzhet vardı. Yıl 1921’di, devrimin ilk yılları yaşanıyordu. Nazım, komünizm ile resmen tanıştı. Bundan sonra hayatındaki her şey bu noktadan merkez alarak hayat çemberini çizecekti.

1924’te ilk şiir kitabı, “28 Kanunisani” yayımlandı. Aynı zamanda sahneye de aktarıldı. Artık Türkiye’ye dönme vakti gelmişti. Türkiye’ye döndü ve Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başladı.

Nazım’ın yazı dili

Nazım, ilk şiirlerini hece ölçüsünde yazmaya başlamıştı. Ancak burada da derli toplu görünen bir başına buyruktu. Çünkü içerik bakımından diğer Hececiler’den başka tarzda yazıyordu.

Şiirleri çoğaldıkça hece ölçüsü ona yetmedi. Şiiri için kendine özgü bir tavır arayışına geçti. Sovyetler Birliği’ne gittiği ilk yıllarda, özellikle 1922 – 1925 yılları arasında bu arayışı zirve yaptı. Hem içerik hem de biçimi bakımından diğer şairlerden farklıydı. Artık serbest ölçü ile yazacaktı.

İlk aşkı Nüzhet

“O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev.

…”

Bu şiir, Nazım’ın ilk aşkını anlatıyordu. Bahçesinde ebruli hanımeli açan o minnacık evde Nazım ile yaşamak isteyen minnacık kadının adı Nüzhet’ti; henüz 15 yaşındaydı. Nüzhet ve Nazım, gazeteci Muhittin Birgen sayesinde tanıştı.

Nüzhet, Tiflis’e gitti. Nazım da hemen ardından yetişti. Moskova Üniversitesi’nde okuyan genç bir delikanlıydı Nazım ve bütün güzel kızların gözü üzerindeydi. Ama yüreği yanmıştı bir kere, kor kor öbeklenmiş, mengenelere sıkıştırılmıştı işte. Böyle bir hissi, ilk kez, Nüzhet’e karşı duyuyordu. Kaçınılmaz son gerçekleşti; Nazım ve Nüzhet, 1921’de evlendi. Anyuta adını verdikleri bir kızları oldu.

Ancak kaçınılmaz başka sonlar da vardı; ayrılık gibi. Nüzhet’in İttihatçı yakın bir akrabası Nazım’a duyduğu öfke ve nefrete engel olamıyor, genç kıza sürekli evine dönmesini söyleyen mektuplar yazıyordu. Çok gençti ve bu kadar baskıyı kaldıramadı Nüzhet. Nazım’ı terk ederek evine döndü…

Hapis istemi ve ömürlük davaları

Bu ilk olmayacaktı; daha hapis yatacağı günler de vardı. Yolunu açmıştı bir kere Nazım. Aydınlık Dergisi’nde yayımlanan şiir ve yazıları başına dert açmıştı. Nazım’ın 15 yıl hapsi isteniyordu. Daha topraklarında mevsim dönmeden Nazım, bu kez de Sovyetler Birliği’ne gitti. Ancak 1928’de Af Kanunu’ndan yararlandığı müjdesini aldığında Türkiye’ye dönebilmişti. Çalışacağı yeni dergi, “Resimli Ay”dı.

Açılışı 1925’te yapmıştı. Daha birçok kere yargılanacaktı. 1938’de orduyu ayaklanma için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 13 yıl İstanbul, Ankara, Bursa Cezaevleri’nde kalacak; 1950’de de af yasasından yararlanıp özgürlüğüne kavuşacaktı.

Ülkeler ayrılığı, Lena

Nazım da Nüzhet’in ardından Türkiye’ye dönmüştü. Ancak yüreği ne bu ayrılığı ne de Nüzhet’in bir profesörle evlendiğini görmeyi kaldırabildi. Moskova’ya geri döndü.

Burada METLA Tiyatrosu’nda Ludmilla Yurçenko ile tanıştı. Onun için adı Lena’ydı. Bir süre sonra evlendiler. Aslında her şey iyi gidiyordu.

Elbet yine ayrılık vakti gelip çatacaktı. 1928’de Nazım’ın Türkiye’ye dönmesi gerekiyordu. Ancak Lena için vize vermediler. Böylece ülkeler arasında sessiz sedasız, şiirlerde çağlayacak bir ayrılık yaşandı.

Ve büyük aşkı Piraye

Piraye, 16 yaşındaydı Sedat Örfi ile evlendiğinde ve şimdi de boşanmıştı işte. 2 çocuklu yalnız bir kadındı. İşte bu dönemde tanıştı Piraye ve Nazım; 1930’da.

Delice bir sevdaydı aralarındaki; tarifsiz bir tutku. Kalbinin kızıl saçlı bacısı olarak tarif ediyordu onu. Ancak evlilikleri sürecinde 13 yıl boyunca Nazım hapisteydi. Kim bilir, belki de onca şiiri yazdıran da işte bu aşkın uzak yaşanışıydı.

Ona mektuplar yazdı; sandıklar, kutular tablolar yaptı Nazım. 24 yaşındaki güzeller güzeli Piraye de Nazım’ı için kitap, temiz çamaşır taşıyordu. Piraye, Nazım’ın tek moral kaynağıydı.

Sonra bir gün, öylesine sıradan bir gün, dayısının kızı Münevver, Nazım’ı ziyarete geldi. İkisi de evliydi. Ancak yine de aralarında bir kıvılcım oluşmasına engel olmamıştı. Ötesi yok, Nazım sırılsıklam âşıktı işte.

1948’de bir af bekleniyordu. Nazım, Münevver’e kocasından boşanmasını söyledi. Birlikte yeni bir hayata başlamayı teklif etti. Piraye’ye de bir mektup yazıp her şeyi olduğu gibi anlattı.

Piraye, her zamanki gibi kocasından gelen aşk mektubunu açtı; ancak okudukları karşısında yıkılmıştı. Yine de hiç ses etmedi ve boşanma isteğini kabul etti.

Ancak işler Nazım’ın planladığı gibi gitmedi. Beklenen af gerçekleşmemişti. Münevver de böyle bir riske girmek istemedi ve kocasına döndü. Nazım da Piraye’yi kaybettiğiyle kaldı.

Ona af dilemek için bir mektup yazdı. Anca Piraye, ölse de aşkından, bir daha Nazım’a hiç dönmedi…

Bir kısmı şöyleydi mektubunun:

“Pirayem, Kızıl saçlı bacım benim,

Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptigim kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ” Gel ” diyecek kadar yüzsüz ve alcaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabilecegimi bilemiyorum. Seninle karşılastığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya calışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim.

…”


Affın ardından Münevver ile Nazım

Piraye ile yaşadığı bu durumdan sonra, nihayet af çıkmıştı. Nazım ile Münevver, evlendi. Bu evlilikten Mehmet Nazım doğdu.

Nazım, daha Mehmet 3 aylıkken Rusya’ya kaçtı. 1951’den sonra da çıkan kararla Türkiye’ye dönmek hayal olmuştu. Münevver, ancak 1961’de İtalyan yazar Joyce Lussu’nun yardımıyla Nazım’ın yanına Varşova’ya gitti. Ancak Nazım, aşktan beslenmeye devam etmiş, burada kendine yeni bir hayat kurmuş, Vera ile evlenmişti…

Nazım vatandaşlıktan çıkartıldı

Bu kez de askerlik bir sorun olup karşısına geçti. Sürekli izlenmiş ve çürüğe ayrılmıştı. Ancak buna rağmen 48 yaşında yeniden askerliğe çağırıldı ve öldürüleceği yolunda duyumlar alıyordu. Başka çare bulamamıştı; Rusya’ya kaçtı. Münevver’i ve oğlunu ardında bırakmıştı. 17 Haziran 1951’de Bakanlar Kurulu, Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkartılmasına karar verdi. Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde, sonra da eşi Vera ile Moskova’da yaşayacaktı.

Doktoru Galina

Nazım, Türkiye’den kaçtığı ilk zamanlarda doktoru Galina Grigoryevna ile evlendi. Nazım’ın hayatını paylaştığı; ama hiç şiir yazmadığı tek kadındı.

Münevver bu aşamayı kaçırmış, Vera ile karşılaşmıştı.

Son aşkı Vera

Nazım ve Vera, 1956’da, Vera henüz 24 yaşında iken tanıştılar; 1960’ta evlendiler. Bundan sonra tüm şiirlerini Vera için yazdı Nazım…

Aşktı, gerçekti. Ölüm gerçekliği ile karşılaşana kadar, Vera ile doyasıya yaşayacaktı aşkını. Vakitleri az kalmıştı aslında. Nazım 3 Haziran 1963’te hayata ve Vera’ya veda edecekti.

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim, kaldım, güldüm, öldüm…”

Nazım Hikmet öldü

3 Haziran 1963 sabahıydı, saat 06.30’u gösteriyordu. Nazım, ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına kadar gazetesini almak için indi. Tam gazetesini almak için eğilmişti ki, kalbi o anda yaşamaktan vazgeçti. Nazım Hikmet, yaşadığı gibi bir sincap kararlığında ve ani ölüvermişti. Vera hep yanıbaşındaydı.

Cansız ve şiir dolu bedeni ünlü Novodevici Mezarlığı’na defnedildi. Ona özel siyah granitten bir mezar taşı tasarlanmıştı. “Rüzgara karşı yürüyen adam” figürü bu siyah taş üzerinde ölümsüzleştirildi.

Ölümünün ardından

Şiirlerinden birçoğu “Cem Karaca, Fikret Kızılok, Fuat Saka, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli” gibi birçok sanatçı tarafından kendilerine özgü bir yorumla bestelendi…

2006’da Bakanlar Kurulu, Türk vatandaşlığından çıkartılmalar üzerine bir düzenleme yapılmasını gündeme getirdi. Bir umut doğmuştu; Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına tekrar alınacaktı. Ancak bunun üzerine Bakanlar Kurulu, bu düzenlemenin sadece yaşayan kişiler için olacağını bildirdi.

2008’in ilk günlerinde, Piraye’nin torunu Kenan Bengü, Piraye’nin sakladığı hatıralar arasında “Dört Güvercin” adlı şiirini ve tamamlanmamış 3 adet roman taslağını bulmuştu. Piraye, aşkının emeği üzerine her şeyi özenle saklamıştı.

5 Ocak 2009’da “Nazım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılması üzerine Bakanlar Kurulu kararını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Nazım Hikmet’in Bakanlar Kurulu onayınca tekrar vatandaşlığa alındığını duyurdu. Bu durum, 10 Ocak 2009’da Resmi Gazetede yayımlandı.

Nazım, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı olmuştu…

Ve kalbine geçiremediği sözlerle, Piraye’siyle, Vera’sıyla, aşkla vücut bulan bir Nazım Hikmet geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sezen Aksu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bazen bir insanın ürettiği ne çok şeyi bildiğinize şaşarsınız ya, Sezen Aksu da benim için işte öyle bir isim. En eski bildiğim şarkısını en fazla 90’larda yazmıştır derken, 70’lerden, 80’lerden Sezen Aksu şarkılarını ezbere bildiğimi fark ettim bu biyografide.

Bazı insanların, belki de bütün sanatçıların demeli, gerçekten yaşı yok. 90 kuşağı bir gencin kalbine böylesine dokunmuş, hala dokunmaya devam ediyor… Ve istiyor ki insan, hep etsin. Güzellikler ne olur tükenmesin.

Minik Serçe’nin doğum günü vesilesiyle çıktığım bu zaman tüneli yolculuğu umarım sizi de en az benim kadar sarhoş etsin. Yaşının bir önemi olmadığından kaç yaşına girdiğiyle ilgilenmeden, “İyi ki doğdun Sezen Aksu” demek istiyorum. Hep en güzel cümleleri seçtiğin, ilk aşkımıza, ilk ökemize, ilk ayrılığımıza şahit olup asla yalnız olmadığımızı hissettirdiğin için, çok, ama çok teşekkür ederim.

Bakalım siz en eski hangi şarkısını biliyorsunuz? Lütfen bu yazıyı fona Sezen şarkılarını alarak okuyun, olur mu?

Sevgimle…

Çocukluğu

Sezen, 13 Temmuz 1954’te, Denizli Sarayköy’de, Şehriban Hanım ve Sami Bey’in kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Fatma Sezen Yıldırım” adını verdi. Annesi, Selanik’ten mübadele ile gelen bir ailenin kızıydı ve Fen Bilgisi Öğretmeni olmuştu. Babası ise, Rizeliydi; Laz kökenliydi. O da Matematik Öğretmeni çıkmıştı. Yolları kesişmiş, evlenmişler ve Sezen’e de eğitimci anne babanın çocuğu olmak nasip olmuştu. Bir de Nihat adında kardeşi vardı.

Sezen 3 yaşına geldiğinde, ailecek İzmir’e taşındılar. İzmir, gönlünde bambaşka yere sahip olacaktı. Üzerine şarkılar yazacak, şarkılar söyleyecek, bu şehri hep çok sevecekti. Sonra annesi ve babasının yönlendirmesi ve içinden gelen bir iştahla, sanata düşkün olacaktı Sezen.

Gençliğe ilk adım attığı zamanlarda sanatsal eğitimler de yoğunlaşmıştı. Bir süre Cengiz Bozkurt’tan resim dersi, ardından tiyatro derken dans dersi aldığında dansöz olma hayalleri kurmaya başladı. Asi kişiliği onu öylesine ele geçirmişti ki, bu konuda ısrarcıydı. Nihayetinde Sezen dansöz olmadı. Ama özellikle babasıyla büyük çatışma yaşadılar. Yıllar sonra bugünleri anarken de şöyle diyecekti Sezen: “Allah babama acıdı da şarkıcı oldum”.

Altın Ses Yarışması

Lisede iyiden iyiye müziğe yönelmişti. 1970’te “Hafta Sonu” dergisi bir ses yarışması açtı. Jüri başkanlığında Ajda Pekkan ismi ışıl ışıl duruyordu. Sezen nasıl olur da bu yarışmada olmazdı; elbette katıldı.

Nihayetinde Sezen, yarışmada altıncı oldu. Birinci olan isim ise, Nilüfer olmuştu. İşte bu sebepten önce Nilüfer’in albümü çıktı. Sezen için de Türkiye için de biraz daha zamana ihtiyaç vardı…

Sezen Aksu evlendi

İzmir Kız Lisesi’nden henüz mezun olmuştu Sezen. Üniversiteye girmeyi hayal ediyordu sadece. Müzik lisede hayatına girmişti, ama lisede olan her şey insanın hayatına çöreklenip kalmazdı ya. Onun hayali başkaydı şimdi.

Ancak bu sıra girdi hayatına Hasan Yüksektepe. İlk aşktı, vazgeçilmiyordu. “Okul bitsin, evlenelim” diyorlardı ki, beklemek istemediler. 1972’de, aile arasında evde kıyılan bir yıldırım nikahıyla evlendiler. Ve evliliklerinin sadece üçüncü gününde bunun yürümeyeceğin fark edip, ayrıldılar.

Ama ilk aşktı işte. Çok canı yanıyordu Sezen’in. Müzik aslında belki de o üç günlük evliliğin ardından kendine bulması gereken meşgaleden doğdu. Ayrılır ayrılmaz hayal ettiği gibi üniversiteye de girdi. Ancak belli ki kaderinde müzik vardı.

Hayatında aldığı en büyük darbe ise, ilk aşkının en yakın arkadaşı Bahar ile evlendiğini öğrendiği gündü. Günlerce kendini toplayamadı; ama elbet ayağa kalktı. Belli ki ilk duygu yüklü şarkılarını işte o zaman yazdı Sezen. Acıyı dönüştürmenin bir yolunu bulmuştu…

Hayallerin peşinden İstanbul’a

Sezen’in aklında da, kalbinde de müzik vardı. Yine de 1973’te, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne girdi. Ancak bir yandan da müzik hayatının vazgeçilmez parçasıydı; çalışmaya, üretmeye devam ediyordu.

1974’te, bir plak şirketine üç şarkısını gönderdi. Aynı yılın Kasım ayında bir de evlilik gerçekleştirdi. Genç yaşta, Hasan Yüksektepe ile yaptığı kısa süreli evliliğin ardından, bu seferki bir başkaydı. Onu tanıyacağımız soyadı, işte bu evlilikle geldi. Ancak bu evlilik de kısa sürecekti.

Bir yanda müzik, bir yanda Ali Engin Aksu ile olan evliliği, okuldan ayrılmasına sebep olmuştu. Ancak 1974 biterken ilk plağı için İstanbul’a yerleşti. Hayallerin peşinde, yeni, yepyeni bir hayat başlıyordu…

İlk plak: Haydi Şansım

Sezen’in ilk 45’liği, 1975’te çıktı. Her şey ziyadesiyle heyecanlıydı; birkaç pürüz dışında. Öncelikle plak, Sezen’e danışılmadan, “Sezen Seley” adıyla çıkarıldı. Plak da istediği gibi satmamıştı. Neyse ki bu isim karışıklığı onunla bir ömür yaşamadı.

Haydi Şansım adını verdiği plağı, istediği satışı yakalamayan Sezen, en azından istemediği bir isimle anılmayacaktı.

45’likler dönemi

Sezen, ilk 45’liğinin üzerine, onu bir ömürlük tanıyacağımız ve seveceğimiz adıyla, Sezen Aksu olarak, ikinci 45’liği Yaşanmış Yıllar / Kusura Bakma’yı çıkardı.

Bu sefer şansı da, başarısı da yüksekti. Hemen ardında, 1976’da, uzun süre plaklar listesinde bir numara kalacağı üçüncü 45’liği Olmaz Olsun / Vurdumduymaz’ı çıkardı.

Dönemin popüleritesi gazinolarda sahneye çıkmayı gerektirirdi. Sezen Aksu da, ilk sahne çalışmasına 1976’da, Bebek Belediye Gazinosu’nda başladı.

Elbette 45’likler de devam ediyordu. 1977’de, Allahaısmarladık / Kaç Yıl Geçti Aradan ve Kaybolan Yıllar / Neye Yarar 45’liklerini çıkardı.

Hemen ardından ilk 33’lüğü olan Allahaısmarladık albümünü sevenleriyle paylaştı. Albümün kapağında ise şöyle yazıyordu:

“Yıllar yılı seviştik de neden mutlu olmadık.

Aşkımıza aşk değil yıllarca yalan kattık.

Sana son bir sözüm var,

O da, ‘Allahaısmarladık’”


Sezen, 1978’de Hurşid Yenigün’ün iki bestesi için söz yazdı. Söz yazarlığı konusunda da giderek ustalaşacak; adeta Türkiye’nin şarkı sözü ihtiyacını karşılayan birkaç isimden birine dönüşecekti. Gölge Etme / Aşk 45’liğini çıkarmıştı. Yine 1978’de, Serçe adını verdiği plağı, çift LP olarak piyasaya sürüldü. Bu albüm, Sezen Aksu’nun en eski albümü olma özelliğini taşıyordu.

1979’da, İlk Gün Gibi / Yalancı ve hemen ardından Allah Aşkına / Sensiz İçime Sinmiyor 45’liklerini çıkardı.

Ve 1979, aynı zamanda onu Minik Serçe olarak tanıyacağımız yıldı…

Sinemada bir Minik Serçe

Sanat konusunda sürekli üretken bir isim olma yılında hızla yükselişteydi Sezen Aksu. Plaklarından sonra sinema sektöründe de yerini almıştı. İlk kez bir Atıf Yılmaz uyarlaması olan Minik Serçe filminde, Sezen, Bulut Aras ile başrolü paylaşıyordu. Film, A Star is Born ( Bir Star Doğuyor) filminden uyarlanmıştı. Bir ünlü doğarken, başka bir ünlünün sönüşünü anlatan film, bu dönemde fazla beğenilmese de, Sezen adına kalıcılığı olmuştu. Bundan böyle Sezen Aksu, ülkede Minik Serçe olarak anılacaktı…

Minik Serçe’nin ardından Sezen bir daha 1989’da beyaz perdede görünecekti. Yavuz Özkan’ın yönetmen koltuğunda olduğu Büyük Yalnızlık filminde Sezen Aksu başrolü bu kez Ferhan Şensoy ile paylaştı. Bu film, 1990 Altın Portakal’da, En İyi Görüntü dalında ödüle layık görüldü.

Ayrıca film müziklerinden Aşk Irmakları’nı, 4 yıl sonra Levent Yüksel, Uçurtma Bayramları adıyla ilk albümünde seslendirecekti…

Tekrar evlendi

Minik Serçe, 1980’de, Sevgilerimle adını verdiği albümünü çıkardı. 1981’de ise, Sezen Aksu Aile Gazinosu adlı müzikal için çalışmalara başladı. Bu sırada yine araya bir evlilik detayı girdi. Sezen Aksu, 10 Temmuz 1981’de, Sinan Özer ile Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde ikinci evliliğini yaptı.

Sezen Aksu, bu sırada 4,5 aylık hamileydi. 11 Kasım 1981’de, bir oğulları oldu. Ona Mithat Can adını verdiler.

Ara verdiği müzikal çalışmalarına da geri döndü.

Ve bu evlilik, 1983’te boşanma ile sonuçlandı.

Yıllar sonra 1993’te de Gazeteci Ahmet Utlu ile bir evlilik daha yaptı. Bu onun dördüncü evliliğiydi. Ancak bu da uzun sürmedi.

Oyunculuk yeteneği

Sezen, sanatın her dalına ilgisini ve başarısını öncelikle kendine kanıtlamıştı. Oyunculuk yeteneğini,  1982’de, Şan Müzikhol’de, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Şener Şen ve Altan Erbulak ile aynı sahneyi paylaştığı Aile Gazinosu’nda 7 farklı karaktere bürünerek göstermiş oldu.

Ayrıca müzikal sonrasında Firuze albümünü çıkardı. Dönemin popüler dergisi Hey ise, onu Yılın Kadın Şarkıcısı seçti…

Bu performansın ardından 1985’te, “Bin Yıl Önce, Bin Yıl Sonra” müzikaline hazırlanmaya başladı. Müzikal, 1986’nın ilk haftasında gösterime girdi. Şan Müzikholü’nde kapalı gişe oynanan müzikalde Sezen Aksu, sahneyi Ayşen Gruda, Şener Şen ve İlyas Salman gibi özel isimlerle paylaştı. Yine başarılı bir oyunculuk sergiledi.

Eurovision çalışmaları

Sezen Aksu, 1983’te, Eurovision’a katılma kararı alan sanatçılar kervanına katıldı. Söz ve müziği Ai Kocatepe’ye ait “Heyamola” şarkısını, Ali Kocatepe ve Coşkun Demir ile birlikte seslendirmişti. Şarkı Türkiye finaline kaldı, ancak Eurovision finalinde Türkiye’yi temsil edemedi. Ancak Heyamola plak olmuştu ve 1983’te Hey Dergisi, onu yılın plağı seçti.

Sezen Aksu, 1984’te tekrar aday oldu. Halay, 1945 ve Merhaba Ümit adını verdiği şarkılar Türkiye finaline kaldı. İlk önce Merhaba Ümit şarkısını eledi Sezen. Sonra 1945 ve Halay’ı seslendirmeye karar verdi. Ancak Türkiye finalinin gerçekleşmesine iki hafta kala onu ziyarete gelen yabancı arkadaşı, ona, 1945’i söylemesini önerdi. Sezen biraz düşündü ve bu fikir aklına yattı. Ancak bu kez de başarılı olamadı.

1985’te, şansını son bir kez daha denedi. Bu sefer şarkısı Küçük Bir Aşk Masalı’ydı ve sözleri kendisine aitti. Özdemir Erdoğan ile birlikte seslendirdikleri bu şarkı da sonucu değiştirmedi. Bu kez de başarılı olamayan Sezen Aksu, bir daha yarışmaya hiç katılmadı.

Haftalarca zirvede

Sezen Aksu, 6 Eylül 1984’te Sen Ağlama adını verdiği albümünü çıkardı. Yaptıklarıyla, ürettikleriyle Sezen Aksu başarılı bir isimdi. Ancak albümleri TRT’nin denetiminden geçemediğinden televizyonda şarkıları yayınlanmıyordu. 1985’in başından itibaren bu düzen değişti ve şarkıları TRT’de yayınlanmaya başlar başlamaz Sezen’in başarısı katlandı. Şimdi haftalarca listelerin zirvesinde kalacağı günler başlamıştı.

Başarısına duyduğu mutluluğun ötesinde şaşkındı da. Albümünün 56. Haftasında Hey Dergisi’ne verdiği röportajda sevenlerine şu cümlelerle teşekkür ediyordu: “Bekliyordum ama bu kadarını değil… Ne yalan söyleyeyim, 1 yılı aşkın sürece listelerde kalacağımı sanmıyordum. Tüm müzikseverlere candan, gönülden teşekkürlerimi sunuyorum”.

Onyedi Dergisi’nin Ocak 1986 sayısında düzenlediği okuyucu anketinde Sezen Aksu, “1985’in En Büyük Kadın Şarkıcısı” seçildi. 1986’da bu kez Sezen Aksu “Git” albümündeki enfes şarkılarla fırtınalar estiriyordu.

1988’de albümüne Sezen Aksu’88 adını vermişti. Yine 1989’daki albümünün adı ise, Sezen Aksu Söylüyor oldu. İsmine duyduğu güven ve ondan aldığı güç yadsınamazdı. Ve elbette yine çok sevilmişti.

Yapımcı kimliğiyle Sezen Aksu

Her şey için en gerekli şey zamandı. Kuşkusuz her şeyi olgunlaştıran zaman, hepimizin olduğu gibi, Sezen Aksu’nun hayatına da olgunluk getirmişti. Ürettiği her şeyin sonunda, sıra şimdi üretmeye devam ederken başka insanlara dokunmaya gelmişti; kendi gibi bu işe gönül verecek genç insanlara…

Böylece 90’lar, Sezen’in olgunluk zamanları oldu. Sezen Aksu, yapımcılığa hiç soyunmasa da yaptığı şarkılarla ölümsüzlüğü keşfetmişti. Ancak Sertab Erener, Harun Kolçak, Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Işın Karaca, Yıldız Tilbe, Hande Yener gibi birçok insanın hayatına dokundu. Onlara hep destek oldu…

Yapımcılığın yanında aynı zamanda Kanal 6’da, Sezen Aksu Show programını da yapmaya başladı.

Sezen’in ilk dokunduğu isim, 1990’da Aşkın Nur Yengi oldu. O sıralar Sezen Aksu’nun vokalistliğini yapan Aşkın Nur Yengi, ilk kez Sevgiliye adını verdiği albümü ile görücüye çıktı. Bir Sezen Aksu yapımı olan bu albüm, bir milyon sattı.

Bir yandan kendi albümleri için çalışmalarına da devam ediyordu. 1991’de Aşkın Nur Yengi’nin ikinci albümü Hesap Ver’in yapımını üstlenmişken, kendisi de müzik yönetmenliğini Onno Tunç’un yaptığı Gülümse albümünü çıkardı. 1992’de de, Avrupa’da albümün hit şarkılarından Hadi Bakalım’ın teklsi yayınlandı. Aşkın Nur Yengi’nin albümü yine yüksek satış elde etmişti evet. Ancak Sezen Aksu da, iki milyonu aşan bir satış rakamına ulaşmıştı. Sezen, halkın bir kesimine değil, yine halkın yüreğine hitap ediyordu. Gülümse diyordu; Gülümse, bulutlar gitsin…

Vokalistlere albüme devam

Sezen Aksu, vokalistlerinin yapımcısı olmaya devam ediyordu. Sertab Erener’e de Sakin Ol albümünü yapmışlardı ve bu albüm, beklenenin çok üstünde sattı. Bu albümden sonra, 1993’te, Levent Yüksel’in ilk albümü Med-Cezir için çalışıyordu. Yine başarılıydı. Levent Yüksel de 90’larda hit olmuş şarkıcılar arasında anılacaktı.

Yas’lı dönem

1993’te kendi albümü Deli Kızın Türküsü’nü çıkardı. Uzay Hepari ile çalışıyorlardı ve farklı tarzlar denemenin peşindeydi. Küçüğüm, Masum Değiliz, işte hep bu albümden çıktı.

Uzay Hepari ile kimyaları uymuştu. Hatta kısa süreli de olsa ses getiren bir aşk da yaşadılar ve nice şarkılar getireceği belli bir şekilde bitti.

Bunların yanında Hepari’nin ömrü de uzun sürmedi. Albümün ses getiren başarısının etkisi devam ediyordu ki, 20 Mayıs 1994’te, Hepari, Oyuncu Demet Akbağ’ın durur vaziyetteki arabasına çarptı ve bitkisel hayata girdi. 31 Mayıs’ta ise, hayata tamamen veda etti.

Hepari, 6 aylık evliydi ve kazadan bir gün önce baba olacağını öğrenmişti. Sezen, kalbindeki ağır ağrı ile onun ardından Yas şarkısını besteledi. Ancak belli ki seslendirmeyi kaldıramamıştı. Okumak yerine şarkıyı Levent Yüksel’in bir sonraki albümüne koydu.

Hayat devam ediyordu. Bu çalkantılı günlere bir paravan koyup, Sertab Erener’in ikinci albümü Lal’in çalışmalarına başladı. Yine başarılı olacak ve 90’ların müziğine yadsınamaz bir katkıda bulunacaktı…

Sezen Aksu, Yıldız Tilbe karmaşası

1991’de, Sezen Aksu İzmir’de bir pavyona gitti. Sahnede şarkı söyleyen kadının sesi, onu derinden etkilemişti. Birkaç gün sonra gitti, onu aldı ve İstanbul’a vokalisti olarak getirdi. Kuşkusuz herkes bu kadının Yıldız Tilbe olduğunu biliyor.

Yıldız Tilbe’ye evi de, şöhretin kapılarını da açtı Sezen Aksu. Yıldız Tilbe, yeteneğinin getirisi ile kısa sürede adından söz ettirmeye başlamıştı bile.

Ve o dönemde birlikte çalıştığı Uzay Hepari ile büyük aşk yaşıyordu Sezen. 1992 yılıydı ve bahar tüm sıcaklığıyla Sezen’in aşk dolu kalbini ısıtıyordu. İşte bu dönemde Yıldız Tilbe ve Uzay Hepari arasında doğan yakınlığı öğrendiğinde baharı, kışa dönüverdi. Yıldız Tilbe elbette bu koşullarda evinde kalamazdı; artık vokalisti de değildi.

Sevgilisi Uzay Hepari’yi de terk etti. Sonrası hep şarkılar ve yıllar boyu süren küskünlük…

Uzay Hepari ile küskünlüğü sürmedi, süremedi. 1993’te Modacı Zeynep Tunuslu ile evlenen Hepari, 1994’teki talihsiz kaza ile hayata veda etti. Elbette ölümün olduğu yerde en acı ihanetin bile esamesi okunmazdı.

İlginç bir tesadüftür ki, aynı yıl Yıldız Tilbe de sonsuz şöhretini yakaladı. Delikanlım albümü adeta patlamıştı.

Şimdi iki ünlü kadın vardı ve aslında kimsenin bu yaşanan ihanetten haberi bile yoktu. Ancak Tilbe, yıllar sonra, 2011’de katıldığı Alt Üst Muhabbetler programında, Bir gece sarhoştum ve Uzay Heparı ile birlikte oldum. Sezen de beni evden kovdu” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu itirafın ardından bir türlü soğumayan o ateş, küllerinden doğdu. Zaten şarkılara taşınmış olan bu küskünlük, devam etti. Ta ki, 29 Aralık 2017’ye kadar. Onların barışı, bize hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediğini kanıtlar nitelikteydi. Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe nihayet barışmıştı. Demek ki her şeyin bir zamanı vardı…

Geriye de bizim kulaklarımıza minnet canım şarkılar kaldı. Kim bu küslükten tamamen şikayet edebilir ki?

Anadolu müzikleri dönemi

1995’te Sezen Aksu, Işık Doğudan Yükselir adını verdiği albümle Anadolu müzikleri kıyısında dolaşıyordu. Yunus Emre’den Mevlana’ya birçok özel ismin eserlerine yeniden hayat vermişti.

Ayrıca bu albümde Bedri Rahmi Eyüboğlu dizeleri de vardı:

“Bu Anadolu var ya bu Anadolu.

Bu misli menendi görülmemiş cömert ana.

Bu her yanı meme, bu her yanı dudak, bu her yanı gül.

Bu zırnık almadan veren, habire veren yedi gül”.


Vokalist Sezen Aksu

Sezen, 1996’da Nazan Öncel’in Sokak Kızı albümündeki Erkekler de Yanar ve Bırak Seveyim Rahat Edeyim şarkılarında bu kez geri planda durmuş, vokalist olarak eşlik ediyordu. Yine 1996’da, Zerrin Özer’in Paşa Gönlüm şarkısı için çektiği klipte de yer aldı.

1997 Aralık’ta Düğün ve Cenaze albümünü sevenlerinin beğenisine sundu. Ancak bu kez yüksek satış rakamları elde edemedi. Çünkü albümü yoğun eleştiriler almıştı. Sezen, 1998’de, albümün en ses getiren şarkısı Erkekler’in teklisini çıkardı. Yapımcılık kimliğiyle de hayat devam ediyordu. 1998 Nisan’da, Levent Yüksel’in Adı Menekşe albümünü çıkardı.

Adı Bende Saklı

1998 Aralık’ta Sezen Aksu, 80’lerin melankolik Sezen albümlerini anımsatan lezzette bir albüme daha imza attı ve ona Adı Bende Saklı adını verdi. O’nun adını kalbine gömen her bedenin sesi olmuş gibiydi; her kesim belli ki kendinden bir şey bulmuş ve bu albüm çok beğenilmişti.

Özellikle Selami Şahin imzalı Adı Bende Saklı, Ben Sevdalı Sen Belalı ve Tutuklu, dönemin dillere pelesenk şarkılarından oldu.

Bu başarıyı 1999’da ise Sarı Odalar single’si izledi.

O zaman şarkı söyleme lazım

Sezen Aksu, ülkenin müzik ihtiyacına bireysel katkısında, 2 Haziran 2000’de çıkardığı albümüne Deliveren adını verdi. Hala ezbere bildiğimiz, hiç eskimeyen şarkılardan, Oh Oh, Kahpe Kader, Sarı Odalar, Keskin Bıçak gibi şarkılar bu albümün bir parçasıydı. Ve Deliveren’in ne anlama geldiğine de bir açıklamasında yer veriyordu: “İçindeki şeytanla meleği yönlendiren”.

İşte içinin kuzeyini yönlendiren bu albüm, 2 milyona yakın sattı.

Altı yıldır vokalistliğini yapan Işın Karaca’nın ilk albümünü ise, 2001’in sonunda yaptı. Anadilim Aşk adı verilen bu albümde, her bir şarkı Sezen Aksu imzalıydı.

2002’de hepimiz “O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz” diye tüm duygumuzu yine Sezen sayesinde akıtıyorduk. 20 Mayıs 2002’de DMC’den çıkardığı ilk albümdü Şarkı Söylemek Lazım. Hemen ardından bir konser turuna çıktı Sezen Aksu. Türkiye’nin bütün dil ve medeniyetlerini bir araya getiren bu turu, Türkiye Şarkıları adı altında yaptı. Ona, bu konserler sırasında Rum, Ortadoks, Ermeni ve Musevi korolarıyla Diyarbakır Belediyesi Çocuk Korosu da eşlik ediyordu.

Konserler devam ederken albüm çalışmaları da sürdü. 2003 yazı bitmeden Sezen bir albüm daha çıkarmıştı ve ona Yaz Bitmeden demişti. Bu albümün en ses getiren şarkısı kuşkusuz Farkındayım oldu. Şarkının klipi Van’ın Gevaş ilçesinde çekildi.

Şiir kitabı: Eksik Şiir

Sezen Aksu, 2006’da bir şiir kitabı yayımladı ve ona, Eksik Şiir adını verdi. Eksik Şiir, Sezen’in 1975 – 2006 yılları arasında yazdığı tüm şarkı sözlerinin bir arada toplanmış haliydi. Bugüne kadar yazdığı 400’den fazla şiir ve bestesi vardı. Onlar arasından 197’sini seçmişti.

Ve bu kitap, 4 günde 17.000 adet sattı…

Kitabın ikincisi ise, 2016 Kasım’da, Eksik Şiir İkinci Kitap adıyla yayımlandı.

Perişanım Şimdi

2005’teki albümün adı Bahane’ydi. Şarkılardan birinin adı Perişanım Şimdi’ydi ve hikayesine göre, Sezen Aksu, oğlu ile yaşadığı bir dargınlık sonrası yazmıştı bu şarkıyı. Belki bu içli duygudan kaynaklı, albüm ilk iki hafta 320 bin sattı. Sene sonuna gelindiğinde ise, albüm en çok satan albüm oldu.

2008 Haziran’da bir sonraki albümü Deniz Yıldızı’nı çıkardı. Bu albüm, uzun yıllar birlikte çalıştıkları Onno Tunç’un piyano örnekleri ile renklendi. Aynı zamanda albümde bulunan Sezen Aksu imzalı Tanrı’nın Gözyaşları ile barışa çağrı yapmak istediğini de açıkladı. Toplumsal ve belki siyasi bir mesaj vererek, barış ortamının oluşabilmesi için sınır ötesi operasyonların bitirilmesi gerektiğini açıklamıştı.

2009’da ise, 2 CD’den oluşan albümü Yürüyorum Düş Bahçelerinde adını taşıyordu. Kendi imzasını taşıyan, ancak başka sanatçıların söylemiş olduğu şarkıları, şimdi sahibinin yorumlarıyla dinliyorduk.

50 büyük sesten biri

Amerikan NPR Radyosu, 2010’da, 50 Büyük Ses listesini açıkladı ve bu 50 ses arasında Sezen Aksu’nun adı da yazılıydı. 2010 Nisan’da Fahir Atakoğlu ile Stockholm’de verdiği konseri, çok sayıda Türk ve İsveçli seyirci izledi.

10 yıllık aranın ardından New York, Newark, Carnegie Hall’de üç konser verdi. tüm bu ABD konserlerinde Minik Serçe’ye Fahri Atakoğlu eşlik etti…

Öptüm

Sezen Aksu, 2011’de yine stüdyoda albüm kaydındaydı. Unuttun mu Beni şarkısı ile çıkış yaptığı albüm Öptüm adını taşıyordu. Cemal Süreya’nın Sayım şiiri de Sezen yorumuyla, bu albümde can buldu.

2013’te Kayıp Şehir, 2014’te de Yeniler ve Yeni Kalanlar single’larını çıkardı. 2015’te Eksik Olma şarkısıyla ise, bu kez Sürdürülebilir Çay Tarımına destek veriyordu. Yaşamın içinde toplumsal sorunlara duyarlı sanatçı kimliğiyle bir ayrı güzeldi…

Sahneye veda

2016 Ocak’ta İstanbul Volkswogen Arena’da konser veren Minik Serçe, “Her bitiş yeni bir başlangıçtır. Üretmeye devam edeceğim fakat daha önceden söz verdiğim birkaç konseri de yaptıktan sonra sahneye veda ediyorum. İstanbul’da son konserim. Bugün 40 yılın anısına burada benimle olduğunuz için şükranla doluyum” açıklaması ile sahnelere veda edeceğini açıkladı.

Ancak sanat bir kere insanın kanına zuhur etmeye görsün, ondan kurtulmak ne mümkündü. Sezen Aksu, aynı yılın Eylül’ünde, tekrar müzik yapacağını açıkladı ve 2017 Ocak’ta, müziği bırakmasını açıklamasının üstünden tam bir yıl geçmişken, Biraz Pop Biraz Sezen adını verdiği albümünü çıkardı…

Bugüne kadar dünya genelinde 40 milyondan fazla albüm satan özel bir isimdi Sezen Aksu. Kalplerimize dokunmasını hep bildi. Bu belki anlatılmaz yaşanır denen duygulardan biri. Çünkü o bunu gerçekten iyi biliyor.

Hayatın içinde kendi başına yaşarken her kalbe aynı özenle dokunan sözcükleri seçen bir Sezen Aksu geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Müzeyyen Senar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

“Benzemez kimse sana,

Tavrına hayran olayım… “

Bu şarkıyı onun sesinden duyup da bir masada ne çok şeyi ertelediğiniz olmuşsa, tebrikler, siz de kesinlikle gerçek bir Türk Sanat Müziği sevenisiniz demektir.

Çocuk yaşta dinlenir mi dememek lazım, kendimden biliyorum, dinleniyor. Ama insan o şarkının sevincini ya da hüznünü en az genç yaşına geldikten sonra anlamaya başlıyor. Ben onun duygusunu kavramaya başladığımda çocukluk arkadaşımla, çocukluk hayalimizi gerçekleştirmiş, üniversitede o yaz aynı evde yaşamaya başlamıştık. Bir iki Müzeyyen Senar, Zeki Müren dinletileri derken, hop o anlar “Süt – Kek Geceleri”ne dönüşüverdi…

Hayat seni bulunduğun noktadan alıp nereye götürürse götürsün, barındırdığı güzellikler baki. Kekten tatmayalı, sütten yudum almayalı uzun zaman oldu belki. Ama şimdi fonda Müzeyyen Senar, Benzemez Kimse Sana’yı söylerken, hayatında kimseye benzemeyecekleri düşünmek, o kekin tadının başka hiçbir kekte olmayacağını bilmek sonsuzluğun tanımı gibi…

O zaman iyi ki doğdun Müzeyyen Senar…

Çocukluğu

Müzeyyen’in doğumu ile ilgili iki bilgi var. Birincisi, Müzeyyen, 16 Temmuz 1918’de, Bursa’nın Keles ilçesine bağlı Gököz köyünde, Zehra Hanım ve Cerrah lakaplı Mehmet Bey’in üçüncü çocukları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Zeliha Eren” adını verdi.

İkinci bilgi ise, Müzeyyen’in evlatlık olduğu iddiası. R. Erkan Alemdaroğlu’na göre, Müzeyyen, İnegöl’ün Hilmiye köyünde Zeliha Eren adı ile Fatma Hanım ve Reşit Bey’in çocuklarıydı.  Aslında önemli olan hangisinin doğru olduğu değil, Müzeyyen’in hangi yollardan geçip nereye varacağıydı…

Annesi, Bursa’nın Pınarbaşı köyünde büyümüş, güzel sesiyle Kur’an okuyan, keyifli ortamlarda gazel atan, tef çalan güzeller güzeli bir genç kızdı. Babası ise, Bursa Çekirge’de kıraathane işletiyordu. Herkes ona, “Cerrah” diye sesleirdi.

Zehra Hanım’ın dillere destan güzel sesi yönünden Müzeyyen’in de şansı büyüktü. Her bebek ninnilerle uyutulurken, Zehra Hanım, kızını, şarkılar, türküler söyleyerek uykunun kollarına emanet ediyordu. Müzeyyen, iyiden iyiye dillenmeye başladığında, annesine şarkılarında eşlik etmeye başladı. Öyle ki 6 yaşına geldiğinde annesi mevlitlerde Kur’an okurken, o da annesine eşlik ediyor, düğünlerde şarkılar söylüyordu. Eğlenceli, pek şenlikli geçiyordu Müzeyyen’in çocukluğu…

Bir sabah uyandığında kekemeydi

Şarkılarla, türkülerle ve de ilahilerle günler günleri kovalıyordu ki, Müzeyyen bir sabah kekeme olarak uyandı. Ne doktorlar ne de hacı hocalar çare etti küçüğe. Nihayetinde nazar değdiği kanaatine varıldı ve kader deyip kabullenildi. Müzeyyen’in bu hali tam 10 yıl sürdü.
Müzeyyen, konuşurken kekeme de olsa, şarkı söylerken adeta bülbül gibi şakıyordu. Bu durumu fark eden öğretmeni, onun müzikle olan ilgisini yoğunlaştırdı. Müzik, Müzeyyen’in tüm hücrelerine nüfus ediyordu…

Nazardı belki ya da kader kısmet… Sebep her ne ise neydi işte. Müzeyyen, bir gün Müzeyyen Senar olacağı günlerin ilk adımlarını atıyordu. Yıllar sonra bugünleri için şöyle diyecekti: “Eğer kekeme olmasaydım Müzeyyen Senar olamazdım”.


İstanbul yolları

Müzeyyen tüm bunlar yaşandığında 9 yaşındaydı. Annesi Zehra Hanım, kocasıyla geçinemeyeceğini anladığında evini ve küçük kızını bırakıp İstanbul’a gitti; kız kardeşinin yanına.

Müzeyyen’e bir süre babaannesi baktı. Babaannesiyle birlikte, günlüğü bir kuruşa tütün dizdiler de, öyle geçindiler.

Böyle böyle üç yılı tamamladı Müzeyyen. Sonunda dayanamadı ve babasının cebinden 2 lira alarak evden kaçtı. Yarı çocuk, yarı genç kız aklıyla düştü yollara. Doğruca İstanbul’a gitti; Üsküdar’a. Annesine sonunda kavuştu.

Usta hocalarla müzik eğitimi

Okuluna İstanbul’da devam etti Müzeyyen. Mektepte belki okuyamıyordu; ama müsamerelerde bülbül gibi şakıyordu. Burada müzik öğretmeninin ilgisi üzerine Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne gitmeye başladı. Yine bir müsamerede görmüşlerdi onu ve artık hummalı bir eğitim başlıyordu. Buradan sonra da Kadıköy Musiki Cemiyeti, yani Eski Şark Musiki Cemiyeti’ne. Kimler yoktu ki burada, Münir Nurettinler, Mesut Cemiller… Hepsi, ama hepsi oradaydı. Müzeyyen ne kadar farkındaydı bilinmez, ama burası müzikte başarıya giden yolda bir nevi Alice Harikalar Diyarıydı…

Müzik eğitimi, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım ile devam etti. Kemal Bey ve Hayriye Hanım, Müzeyyen’e, “Sen buraya gelme, eve gel” dediler. Sonra bütün bestekarlar da eve gelmeye başladı. Küçüktü, daha çocuktu. Buranın okuldan farkı yoktu onun için. Önlüğü üzerinde müzik öğreniyordu.

Müzeyyen, oldukça güçlü bir sese sahipti. Önce öğretmenleri arasında ünlendi. Sürekli sesi methediliyordu. Ün yayıldıkça devrin önemli üstatlarından Hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak ve Lemi Atlı Müzeyyen’in öğreticilerinden oldu.

Zamanla Müzeyyen sadece sevilen şarkıları değil, kendi bestelerini de söyler hale gelecekti…

Müzeyyen Senar ilk kez sahnede

Müzeyyen, Kemal Niyazi Bey ile İstanbul Radyosu’nda şarkı söylemeye başladı; yıl 1932 idi. Haftada 5 lira alıyordu. Para kazanmaya başlamıştı; ailesine bakıyordu. Her Perşembe onu izleyenler, Müzeyyen’in serçe yüreğindeki heyecanı duymuştu ki radyonun ilgiyle takip edilen programlarından biri oldu. Müzeyyen’in adı böylece geniş kitlelere ulaşmıştı.

Saçında iki kurdele, tir tir titreyen bir kız çocuğu olarak aldılar Müzeyyen’i kendi deyimiyle bahçeye götürdüler. 10 liraya solist olarak çıkardılar. Yıl 1933 idi ve bir daha bu sahneden hiç inmeyeceğini ruhuna fısıldayan görünmez güzel varlıklar vardı sanki…

Müzeyyen’i programda dinleyen isimlerden biri de 10. Yıl Belvü Gazinosu Sahibi, İbrahim Dervişzade idi. 1933 yazında, Müzeyyen Senar’ın adı, yıldızlar programına alınmıştı bile…

Bundan sonra İstanbul’un ünlü gazinolarının kapısı da açılacaktı…

Ayrıca 1938’de Ankara Radyosu kurulduğunda da ilk yayın yapan isimler arasındaydı Müzeyyen Senar. Radyo programları 1941’e kadar devam etti.

Ve solistlik müessesi başladı

Müzeyyen, sahneye çıkmak için “solo” şartı getirmişti. Bu gazino tarihinde solistlik müessesesini başlatan hareket oldu.

Solist Müzeyyen Senar sahneye çıkıyor, tüm hücreleri ile şarkılarını bir başka söylüyordu. “Haydar Haydar”, “Ormancı”, “Benzemez Kimse Sana”… her şarkıda bir başka Müzeyyen doğardı.

Sahnedeyken etkileyen sadece sesi değildi. Aynı zamanda kendine özgü mizansenleri de en az sesi kadar ilgi çekiyordu. Rakı kadehini öyle bir çevirip rakısını içer, elmayı çat diye ortadan öyle bir bölerdi ki, sanki başka kim yapsa bu hareketler iğreti duracaktı…

(Üçüncü eşi Tevfik Hamza ile)

Müzeyyen Senar evlendi

Müzeyyen, tüm ömrü boyunca üç evlilik yapacaktı.

Müzeyyen, hayatı boyunca soyadını taşıyacağı Ali Senar ile 1935’te evlendi. Ancak bu evlilik uzun sürmedi.

1943’te ise ikinci evliliğini Ercüment Işıl ile yaptı. Bu evlilik ona kızı Feraye ve oğlu Ömer’i kazandırdı. Ancak bu evlilik de, iki çocuğa rağmen uzun sürmedi.

1953’te de Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza Bey ile evlendi. Onun da sonu hüsran oldu. Aslında bu kez gerçekten hüsrandı. İşte bu evliliği ve aslında tüm aşk hayatını şöyle özetleyecekti yıllar sonra: “Hiç birinde de gelinlik giymek nasip olmadı bana. Öyle kimselere vurulmadım. Hep adamlar musallat oldu bana. Ben bir kez âşık oldum aslında, o da Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza idi, evlendik, sefire oldum; ama şarkıcı olduğum için istemediler ve bizi ayırdılar. O gerçekten adam gibi adamdı. Hayatımda ilk kez bir erkeğin omuzlarımdan bütün yükü alarak beni sevebileceğini onda gördüm”

Atatürk’ün ilgisini çekti

Müzeyyen’in billur gibi akıp giden sesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatinden kaçmadı. Özellikle Türk Sanat Müziğine duyduğu hayranlıktan, Müzeyyen Senar sesini odağına almıştı. Birçok kez Ata’nın huzurunda, özel meclislerde okudu şarkılarını.

Hal böyle olunca ne anılar biriktiriyordu Müzeyyen. İlk konserini 1936’da Dolmabahçe Sarayı’nda, ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün huzurunda gerçekleştirdi. En çok “Cana rakibi handan edersin” şarkısını beğenmişti…

Müzeyyen kalbinde bu büyülü anın heyecanını taşırken, eve dönüş yolunda kocasıyla tartışmaya başladılar. Kocası meğer kıskanmış onu. Eve geldiklerinde de annesini tartaklamaya kalkıştığında Müzeyyen, vazoyu kaptığı gibi kocasının kafasına geçirdi. Sonra bir zaman geçti ve bu kez de Atatürk ile dans etti diye kavga etmişlerdi. Bu evliliğin ömrünün vefa vermeyeceği ortadaydı. Öyle de oldu, ayrıldılar.

Yıllar sonra Atatürk’ü gördüğü o ilk anı ve heyecanını şöyle dile getiriyordu Müzeyyen Senar: “Sanki bana bir asır gibi gelen yolculuktan sonra saraya vardık. Girdiğimde bu zamana kadar görmediğim ihtişam adeta gözlerimi kör etti. Daha da şaşkın olmuştum. Yaveri takip ettik. Masanın kurulduğu salona girdiğim anda Atatürk’ü gördüm. Bir taraftan dizlerimin bağı çözülmüştü ama sanki uçuyor gibiydim. İçimden, ‘Müzeyyen bu Atatürk ve onu görüyorsun. Rüya mıydı acaba? diyordum. Hayır değildi. Atatürk’ü gördüğümde bayılacaktım… Yüzüne bakamadım”.

Gazino sahnelerine veda

Müzeyyen Senar, Türkiye’nin en ünlü, en özel gazinolarında yıllarca nice başarılı sahne programları gerçekleştirdi. O, Türk Musikisinde yeni bir ses, yeni bir nefesti adeta. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu sahnelerin de sonu geliyordu. Müzeyyen Senar, 1983’te, İstanbul Bebek Gazinosu’nda son konserlerini verdi.

Bundan sonra yalnızca özel anlarda, müzikli özel toplantılarda dinlemek mümkün olacaktı onu…

Bir Ömre Bedel

Müzeyyen Senar, özellikle Rumeli Türküleri konusundaki yetisi ayrıca değerlendirilmeliydi. Ruhuyla bütünleşiyordu bu türküler Müzeyyen’in. Her bir coşkulu nağmeyi ve yahut hüzünlü örgüyü ustalıkla aktarıyordu onu dinleyene…

5 binden fazla çıkardığı plak, gazinolar, özel sahneler bir yana Müzeyyen Senar, 1998’de, Sezen Aksu, Nilüfer, Ajda Pekkan, Tarkan, Şebnem Ferah gibi isimleri bir araya toplayarak “Müzeyyen Senar ile Bir Ömre Bedel” adını verdiği albümü çıkardı.

2001’de ise, son albümüne, “En Son Okuduklarım” adını verdi.

Devlet Sanatçısı Müzeyyen Senar

Müzeyyen Senar, 1998’de Devlet Sanatçısı seçildi. O, Cumhuriyetin Divası idi… En sevilenden, en özel isimlerden biri…

2004’te Sezen Aksu, Müzeyyen Senar’ın 72. Sanat Yılı için bir gece düzenledi. İstanbul Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserde Müzeyyen Senar’a ayrıca Ajda Pekkan, Emel Sayın, Sibel Can, Halit Kıvanç gibi ünlü isimler eşlik etti.

Müzeyyen Senar sesini kaybetti

Müzeyyen Senar, 5 Eylül 2006’da, İstanbul Sarayburnu’nda Sepetçiler Kasrı’nda son konserini verdi. Veda ediyordu Müzeyyen Senar. Ona bu kez kızı Feraye ile birlikte Bülent Ersoy, Adnan Şenses, Erol Evgin, Mediha Şen Sancakoğlu, Ahu Tuğba, Levent Yüksel gibi ünlü isimler sahnede eşlik ediyordu. ,

Bu konserden sadece 21 gün sonra, Müzeyyen Senar, İzmir’deki evinde rahatsızlandı. Beyin enfarktüsü geçirmiş, sol tarafı felçli kalmıştı. Hayati tehlikesi bulunmuyordu. 2007’de, İstanbul’daki Darüşşafaka’da Rehabilitasyon Merkezi’nde Nisan ayına kadar tedavi gördü. Bu tedaviler sonuç vermişti; Müzeyyen Senar, sol ayağının üzerine basabiliyordu.  Bir süre Bodrum’da, kızı Feraye ve oğlu Ömer ile birlikte yaşadı.

Ve sonunda 24 Şubat 2008’de, Feraye, sevenlerine acı haberi verdi: Müzeyyen Senar, sesini kaybetmişti. Ama kendisi bunu bilmiyordu… 22 Temmuz 2008’de ise, sağlık durumunun iyi olduğu açıklaması yapıldı.

Müzeyyen Senar öldü

Müzeyyen Senar artık şarkı söylemiyordu belki, ama her anı müzikti ve onu seven ne çok insan vardı. 30 Ekim 2009’da öğrencisi Bülent Ersoy, Müzeyyen Senar anısına sanat yaşamından fotoğraflarının yer aldığı ve Cumhuriyet Divası: Müzeyyen Senar adını verdiği sergiyi açtı.

Sanatçı doğmuştu o ve yaşam biçimi hep sanat oldu. Ancak elbet onun da yaşamının bir sonu vardı. 8 Şubat 2015’te, 07.30’da, zatürre sebebiyle tedavi gördüğü Ege Üniversitesi Hastanesi’nde hayata gözlerini kapadı. 97 yaşındaydı…

Şarkı söylemek için dünyaya gelmiş naçizane bedeni toprak olmuştu belki; ama bir yandan da her derdin kederin, her zevkin sefanın en güzel sesiydi hala. Ve kuşkusuz, bu sonsuzluğun nişanesiydi. Tüm hayal kırıklıkları, bugüne dek söylediği onca şarkı, yetiştirdiği iki evlat ve tek aşkı ile bir Müzeyyen Senar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,