Etiket: düşünür

Mevlana Celaleddin-i Rûmî Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Şems-i Tebrizî’nin Konya’ya
gelişi ise (1244) Mevlâna’nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Büyük bir sevgi
ve saygı duyduğu gönül dostu Şems’e olağanüstü bir yakınlık gösterdi. Tasavvuf
alanında bilmek ihtiyacını duyduğu yeni bilgileri öğrenmek için zamanının
tümünü Şems’le sohbete ayırarak, halka verdiği ders ve vaazları bıraktı.
Mevlâna’nın Şems’e gösterdiği sevgiyi kıskanan kimilerinin, bir zaman sonra
aleyhinde dedikodulara başlayıp şikâyetlerini arttırması üzerine, Şems ansızın
ortadan kayboldu (1246). Büyük dostu Şems’ten ayrılmak Mevlâna’ya büyük bir acı
verdiğinden tümüyle kendi iç dünyasına çekildi. Şiirleri de bu dönemde doğmaya
başladı. Şam’da olduğunu öğrendiği Şems’i bulup yeniden Konya’ya dönmeye ikna
etmesi için oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderdi. Şems, Mevlâna’nın ricasını
kırmayarak Konya’ya geldiyse de iki büyük gönül dostunun birbirlerine
gösterdikleri sevgiyi çekemeyenlerin kıskançlığı yeniden başladı. Şems, bu kez
bir daha geri dönmemek üzere Konya’dan ayrıldı (1247).

Yine bir söylentiye göre Şems,
aralarında Mevlâna’nın küçük oğlu Alaeddin Çelebi’nin de bulunduğu bir grup
tarafından öldürüldü, ancak bu olay Mevlâna’dan gizli tutuldu. Şems’in yeniden
ortadan kayboluşu Mevlâna Celâleddin’i daha büyük bir üzüntüye boğdu. Onu
bulmak için iki kez Şam’a gittiyse de bulamadan geri döndü. Müritlerinden
kuyumcu Selahaddin Zerkûb’u kendine halife yaptı (1254). Halktan kimlerinin
cahil buldukları için,  Mevlâna’nın
Selahaddin Zerkûb’u kendisini halife seçmesine tepki duyarak kendisini öldürmek
istediklerini haber alınca Selahattin Zerkûb şöyle demişti: “Hayatım Allah’ın elinde dururken, beni
bir kimse nasıl öldürebilir?
” Zerkûb’un ölümü (1263) üzerine
Mevlâna’nın ömrünün son yıllarında halifeliğini Çelebi Hüsameddin yaptı. Ancak
Mevleviliğin esaslarını Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled bir sistem içinde
belirledi.

Düşünce ve edebiyat tarihimizin
övünç kaynaklarından, dünyanın en büyük şair ve düşünürlerinden biri olan
Mevlâna Celâleddin Rumî; İslam dinini
şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Bu yorum, İslam ve
İslam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiş, insanlığın esin kaynağı
olmuştur. İngiliz doğubilimcisi A. J. Arberry, Mevlâna’yı “Dünyanın en büyük ozanı” olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde
kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal yaşam felsefesini onun
düşüncelerinin üstüne kurmuştur. İngiliz doğubilimcisi Nicholson otuz yıl
çalışarak “Mesnevi”yi İngilizceye
çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlâna
yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı
niteliğini korumaktadır. Kişilerin inanç, düşünce ve özgürlüğüne olağanüstü bir
değer vermesi, bütün insanları saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük
özelliğidir. Bugünün diliyle;“Gel,
gel, ne olursan ol yine gel, / İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol
yine gel
” dizeleri, O’nun felsefesinin özünü oluşturur.

Mevlâna, tasavvuf felsefesinin özü olan tam bir “vahdet-i vücut”
(varlığın birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak’kın bir ayrı
tecellisidir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani
Hak’kı halkta ve halkı Hak’ta sevmek gerekir.

Mevlâna biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep,
vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve
insanlara bunu öğretmeyi görev edinmişti. Ona göre asıl konu “insan”dı. Din,
felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara
takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardır.
Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aşk”tan geçerdi: Sonsuz bir
sevgi; bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecektir. Mevlâna
için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu
nedenle, bir gün kendisine “Aşk nedir efendim?”
diye soran bir öğrencisine, “Ben ol da
bil!..
” yanıtını vermişti

Mevlâna’nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevî
tarikatı doğdu. Ama aslında Mevlâna bizatihi bir tarikat kurucusu değildir.
Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin
Çelebi’nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler kültür
örgütü UNESCO, 2007 yılını “Dünya Mevlana Yılı” olarak
ilan etmişti.
Mevlâna Celaleddin-i Rumî, her yıl Aralık ayında Konya’da
düzenlenen törenlerle anılmaktadır. Eserlerinde yer yer Türkçe-Farsça karışık
mülemma (dizelerden her biri farklı bir dilde yazılmış) şiirler de bulunan şiirlerinin
her biri İslâm şark klasiği olan eserleri, o dönemin yoğunluklu olarak edebiyat
dili olduğu için Farsça yazılmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’nın eserlerinin
tümünü Türkçeye kazandırdı. Başta “Mesnevi”si olmak üzere “Divan”ı
ve diğer eserleri dünyanın pek çok diline çevrildi.

Mevlana İçin Ne Dediler?

Dünyanın felsefe çığırları arasında hiç
değişmeyen bir tanesi vardır ki, Budda’dan, hattâ insanın kendi mânâsı üzerinde
düşünmeğe başladığı tarihten bu güne kadar, neyse odur ve başka hiçbir felsefe
doktrini, onun kadar kendi kendine sâdık ve eşit kalmamıştır. Bundan ötürü
Philosophia Perennis (ebedî felsefe) adı ile de anılan mistik (tasavvufî)
düşünce, zamanımız dünyasını da büyüsü içine almıştır.

Tasavvufî şiir yazan pek çoktur. Doğuda İkbal,
Batıda Eliot gibi bu şiirin modern temsilcilerinin peşinde genç şair orduları
görüyoruz. Fakat bunlardan hiçbiri, Mevlânâ kadar tam, katıksız ve gerçek bir
aşkla yalnız tasavvufî değil, tasavvufun da şiirini yazmamıştır. Onun son
haddinde rasyonel ve aydınlık olduğu halde, aklın hudutlarını fersah fersah
aşan, baygınlık derecesinde bir aşk ve cezbe halindeki şiiri, Sünnileri olduğu
kadar Şiileri de sihirlemiş ve Mevlevî tarikatinde birbirine en düşman mezhepleri
birleştirmiştir.

İslâm dininde reform lâzım mı, mümkün mü diye
hâlâ çatışıp duruyoruz. Mevlânâ’yı görmüyor muyuz? Müslümanlığı kuru
kaidecilikten, softalıktan ve Kur’anı Askerî Ceza Kanunu şeklinde yorumlamaktan
kurtaran muazzam şair, İslâm dinine fânî ve ebedî aşkı (beraber), musikîyi ve
raksı, yobazların hâlâ haramdır diye terter tepindikleri bütün güzellik
unsurlarını sokmuştur. Hem de 600 küsûr yıl önce. İşte İslâmın en büyük
reformcusu! Hangi softa ona kâfir diyebilir? Onun adı ve hâtırası önünde
eğilmeyen Müslüman yoktur. Fakat onun inkılâpçı görüşünü anlamayan Müslüman pek
çoktur ve yobazlıkları da bu anlayışsızlıktan gelir.

Allah’a doğru kartal kanatlarını açan ve uçan
Mevlânâ Celâleddin Rumî, yalnız mezhepleri değil, bütün dinleri de birleştiren
büyük Tanrı aşkının en samimî temsilcisi olduğu için, Doğuda olduğu kadar
Batıda da altıyüz küsûr yıldır, büyük hayranlar toplamağa devam eder. Eğer
Konya törenini dünyaya ilan etseydik, Konya şehri değil, ovası bile her din ve
mezhepten insanlarla dolup taşardı. (Turistik imkânlarımız malûm olduğuna göre,
bereket ki ilân etmemişiz.)

En büyük talihsizliklerinden biri, yıllardan
beri onun merkadini ziyaret etmek istediğim halde, bu mübarek günde bile
emelimi gerçekleştirmeğe muvaffak olamayışımdır. Fakat yıllardan beri
istisnasız her gün, onun içimden ayrılmayan ruhuna fâtihalar yollar ve korkunç
sıkıntı anlarımda büyük ruhâniyetinden medet umarım. Ondan gelen imdadın beni
ölümden bile kurtardığına ait hâtıralarım vardır. Şu anda içimi dolduran
hudutsuz hayranlık ve minnet sıcaklığı beni ona doğru uçuruyor gibi. Sanki
gözlerimi yumsam Konya’da olacağım. Törene katılanlarla birlikte fotoğrafım
çekilecek kadar. Hazret-i Mevlânâ’yı hakkiyle sevenler ve anlayanlar bu hissin
bir hurafe olmaması ihtimalini de anlarlar.”
(Peyami Safa)

ESERLERİ:

Mesnevi (Tasavvuf ve
tekke edebiyatımızın başlıca kaynaklarındandır. Kur’an ayetleri ve hadislerden
ilhamla öğütler ve hikâyelerden oluşmuştur. 6 cilt, 1973-74), Divan-ı Kebir
(Gazellerinin çoğunda Şems-i Tebrizî imzasını kullandığı için Divan-ı Şems-i
Tebrizî
diye de bilinen 5 ciltlik bir eserdir. 1959), Fih-i Ma Fih
(Mevlâna’nın hayatı ve dönemi hakkında bilgiler veren önemli mensur bir eserdir.
1959), Mecalis-i Sab’a (Camilerdeki vaazlarından oluşmuş. 1965), Mektûbât
(1963), Rubailer (1964; Mevlâna’nın Rubaileri adıyla Âsaf Halet
Çelebi çevirisi, 2002).

KAYNAKÇA:
S. Nüzhet Ergun / Mevlâna (1932), Feridun Nafiz Uzluk / Mektubât-ı Mevlâna
(1937), Tahir Olgun (Tahirül Mevlevî) / Mesnevi Dersleri (1949), Abdülbaki
Gölpınarlı / Mevlâna Celaleddin (1951) – Mesnevi Şerhi (6 cilt, 1974), Mehmet
Önder / Mevlâna’nın Huzurunda (Maurice Barres’ten, çev., 1963) – Mesnevi’den
Hikâyeler (1969), Âsaf Halet Çelebi / Mevlâna ve Mevlevilik (1957), Feyzi
Halıcı / Mevlâna Güldestesi 16 Kitap (1961-76), İsmet Zeki Eyuboğlu / Mevlâna
Celaleddin (1989), Mahmut Toptaş /Mevlâna’da Cihad (1989), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar
Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli
ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007)
– Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, 2013) –
Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013). 

Aruz
ölçüsüyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz
(Hacıtahiroğlu)

 

 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNÎRRÂHİM

 

 

Dinle ney’den duy neler söyler sana.

Sızlanır hep ayrılıklardan yana:

 

«Kestiler sazlık içinden, der, beni;

Dinler, ağlar: Hem kadın, hem er beni.

 

Göğsü, göz göz ayrılık delsin de bir,

Sen o gün benden işit özlem nedir.

 

Her kim aslından uzak düşsün: Arar;

«Asl» a dönmekçin bir uygun gün arar.

 

Dost’a kâh yoldaş olup, kâh düşmana.

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur -zannınca- her insan bana.

Sırlarım gel gör ki meçhûldür ona.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak.

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı
olmaz birbirinden can ve ten,

Canı görmekçin izin yok bil ki sen!

 

– Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim
ateşsizdir: Yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar eğer ağlarsa ney,

Sevgiden
çağlar eğer çağlarsa mey.

 

Ney
o şeydir: Perde yırtıp perdesi,

Dost
edinmiş dosta hasret herkesi.

 

Hem
devadır ney denen şey hem zehir,

Bir
bulunmaz arkadaştır: Hemfikir.

 

Anlatır ney: Aşkı Mecnûn’un nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşterî ancak kulak: Söz satsa dil,

Ancak âşık akla mahrem, böyle bil!

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her
yanış bir günle yoldaş olmada.

 

«Geçti gün!» der, etmeyiz yersiz keder;

Var ol, ey sen tertemiz insan! yeter.

 

Kandı her varlık: Balık kanmaz suya,

Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

 

Anlamaz olgun adamdan, ham adam;

Söz hem az hem öz gerektir; vesselâm.

 

Kır oğul zincîri! hür gez, hür konuş!

Yok mu altundan gümüşden kurtuluş?

 

Kaldırıp
deryâyı aktarsan eğer

Bir dolumlukdan çok almaz destiler.

 

Dolmaz «açgöz kimse»nin göz destisi.

Pek kanâatkâr sedef: Var incisi.

 

Gömlek aşk uğrunda yırtılsın hele,

İlgi katmaz artık azgın hırs ile.

 

Ey doyulmaz aşkımız sen mutlu ol!

Çünkü sensin çâresiz her derde yol.

 

Hastalıktır boş gurur: Dermânı sen;

Sen: Felâtun, Câlinus, Lokmân’ı sen.

 

Arşa sıçrar aşka düşmüş her beden;

Dağ da âşık olsa hoplar sevgiden.

 

Tûr’a bir gün cân olup aşk adlı nûr,

Düştü Mûsâ, kendisinden geçti Tûr.

 

Ben
de olsam böyle sırdaş sâhibi,

Sır bırakmaz anlatırdım ney gibi.

 

Her kimin yoktur dilinden anlayan,

Sanki dilsizdir: Konuşsun bin lisan.

 

Bağ,
nasıl artık gönüller eğlesin?

Soldu gül, bülbül neden bahseylesin?

 

Sevgilin, her şey; ey âşık! perde sen,

Bil ki cânân ölmez, âşıktır ölen.

 

Her kimin yok aşka dâir nesnesi,

Bir kanatsız kuştur, uçmaz böylesi.

 

Öncü: Dost olmazsa şâyet; ben fakir,

Ön nedir bilmem ve bilmem son nedir.

 

Anlatır
aşk en bilinmez nesneyi;

Ayna
hiç gizler mi aksetmiş şeyi?

 


senin aynan niçin vermez akis?

Çünkü tutmuş üstü, kat kat pas ve is.

 

Kurtarırsan
pas ve isden aynanı.

Parlatır nûruyla aynan her yanı.»

 

(Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî / Mesnevî; Kendi vezniyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz, yeni
eklerle 2. bas. 1989).

Yüce
Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin
gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır,
makbul olur.

Eğer
duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua
iste!

Dertsiz
dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua
ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı,
gönlükırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler
saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah,
yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber,
uzun bir ömür bağışlar.

Allah,
ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını
mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder, yas içinde neşe verir.

O,
elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül
bağışlar.

Allah
bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun
için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne
mukaddestir!

Her
ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu
nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf
değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O
elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede
bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut
ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler,
ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş,
duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Hırsızın
biri, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet
saymaktaydı.

Yılan
da, hırsızı soktu, inleterek öldürdü. Yılancı ise, yılanın zehirlemesinden
kurtulmuş oldu.

Yılancı,
o ölü adamı görüp tanıdı: “ Onu benim yılanım öldürdü, canından etti.

Hırsızı
bulayım da yılanımı ondan alayım, diye dua edip duruyordum. Gönlüm, yılanımı
bulmayı istiyordu.

Allah’a
şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan
sandım ama, bana faydıymış” dedi.

Nice
dualar da vardır ki, helâk olmanın ve ziyanın tâ kendisidir. (Kusurlardan)
münezzeh olan Allah, kereminden dolayı onları kabul etmez.

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Ey
yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk
bakımından değildir.

Öyle
olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün,
daha yüce olurdu.

Erkeklerin
kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu
görebilmesindendir.

Erkek
de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi
noksan sayılır.

İnsan,
yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza’dan bile cesur olsa   yine  
de   hükmetme   hususunda  
karısının   esiridir.

Görünüşte
su, ateşten üstündür …

Fakat
ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır,
buharlaştırır, yok eder.

Görünüşte
su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona
mağlupsun, onu istemektesin.

Kadınlar,
akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup
ederler.

Bu
tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.

Bunlarda
acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu
üstündür.

Sevgi
ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.

Kadın,
Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!

 

                                                
 (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

Düşman
(nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden,   yemden  
bahsederse   de   sen  
onu   tuzak   say!

Sana
şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu
nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile
sönmez.

Bütün
bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu?”
diye bağırır.

Bizim
nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün
tabiatındadır.

Nefsi
öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim
çekebilir?

Şunu
bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise,
nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda
nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da. Âdem Peygamber, nefis
zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına
geçti.

Melek,
Şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar
gözyaşı döktü.

Ercesine
onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık
versin!

Nefsin
sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun
Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine
gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür;
bağa, bahçeye değil!

Sen,
onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o,
senin ayağını kırar.

Ey
hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle
değil!

Hevâ
ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka
bir şey değildir.

Gönlümüzdeki
bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana
gelir.

Bu
kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’
demeler de kuruntulanmızdır.

Hevâ
ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran,
yolunu şaşırtan, odur.

Hakk’a
(karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden
kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey
Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ
ve heveslerden nasıl geçeceksin?

Şüphe
yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından
elbette daha iyidir.

                                                  (Konulara
Göre Mesnevî’den Özdeyişler,
2005).

Mevlânâ,
bu hikâyede iki toplumsal konuyu dikkatleri çeken bir üslupla dile
getirmektedir. Birincisi, eşler arasındaki uyumdur, ikincisi, yol gösterme
iddiasında olanla yolda ilerlemek isteyen samimi kişinin arasındaki ilişkidir:

Yoksul
bir kadın, çektikleri sıkıntılardan dolayı kocasına sitem eder. Mevlânâ durumu
kadının diliyle tablolaştırır:

“Ekmeğimiz yok; katığımız, dert ve
kıskançlık. Testimiz yok; suyumuz, gözümüzden akan gözyaşı.

Gündüz elbisemiz güneş ışığı; gece yatak
ve yorganımız, ay ışığı.”

Bey, hanımına hayatın değersizliğini
anlatarak cevap verir:

“Tatlı yaşayan, acı ölür. Bedenine
tapan, canını kurtaramaz.

Koyunları ovadan alırlar, daha semiz
olanı öldürürler.”

Devam
eder:

“Bizim eşimizsin; eş, aynı
özellikli olmalı ki işler güzelce sonuçlansın.

Eş birbirinin örneği üzere olmalı,
ayakkabı ve çizmenin iki eşine bak.

İki ayakkabı eşinden biri ayağa dar
gelirse, her iki eş de senin işine yaramaz.

Kapının eş kanatları; biri küçük, diğeri
büyük? Orman aslanının eşini, hiç kurt gördün mü?

Deve üzerinde bu biri boş, diğeri malla
dolu çift çuval, denk olmaz
.

Ben kanaat yolunda gönlüm güçlü
gidiyorum; sen niçin serzenişe doğru gidiyorsun?”

 

Hanımsa,  yaşadığı zorlukları  ve 
kocasının gayretsizliğini bilmektedir; onu, derdi konuşturur.

“İddia ve davet saçmalıklarını
söyleme. Git, kibir ve gururdan söz etme.

Ne zamana kadar tumturaklı ve iş-güç
sözü? Kendi iş ve durumuna bak da utan.

Kibir, çirkindir; ama dilencilerin kibri
daha da çirkindir. Soğuk ve kar günü ve de o sırada elbise ıslak!

Ne zamana kadar iddia, söz, hava ve
bıyık? Ey, evi örümcek evi gibi olan sen!

Kanaatle sen, ne zaman canını
aydınlattın ki? Kanaatlerden, sen, -sadece- isim öğrendin.

Peygamber dedi: Kanaat nedir? Hazine.
Sense, hazineyi eziyetten ayırt etmiyorsun.

Bu kanaat, akar hazineden başka bir şey
değildir. Sen laf etme. Ey akar gam ve eziyet!

Sen bana eş deme, koltuklama. İnsaf
eşiyim; aldatma eşi değilim.

Havada sineğin damarından kan alıyorsun,
nasıl emirle, beyle adım atarsın?

Köpeklerle şu kemik yüzünden
boğuşmaktasın; içi boş ney gibi inlemektesin.

Bana doğru aşağılayıcı şekilde gevşek
gevsek bakma da senin damarlarında olanı söylemeyeyim.

Aklını benden fazla mı gördün? Ben az
akıllıyı nasıl gördün?

Gafil kurt gibi bize saldırma. Ey, senin
aklının utancındansa, akılsız olmak daha iyi!

Aklın, madem, halkın bağıdır; o akıl
değildir, yılan ve akreptir, o.

Senin zulmün ve hilenin hasmı, Allah
olsun. Senin üstünlüğün ve aklın bizden eksik olsun.”

Hanımın,
kocasının ilahî takdirden ve kanaatten söz etmesi üzerine söyledikleri,
toplumda herkesi ilgilendiren özelliktedir. Allah’ın adı anılarak, dualar
okunarak yakalanan yılan, Hakk’ın adıyla kandırılanlara benzetilir. Hikâyede
yakalanmış yılan dile gelir; herkese ibrettir sözleri:

“Sen beni, kalabalıklara rüsvâ
etmek için, Hakk’ın adıyla aldattın.

Beni, Hakk’ın adı bağladı; senin görüşün
değil. Hakk’ın adını tuzak yaptın; yazık sana!

Hakk’ın adı, senden benim adaletimi
alır. Ben, Hakk’ın adına canımı ve bedenimi teslim ettim.

Ya, benim sokmamla canının damarını
keser, ya da benim gibi seni zindana atar.”

Adam
cevap da sessiz kalmaz:

“Dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın,
yoksa hüzünle, babası mı? Fakirlik, benim övüncüm oldu, başıma kakma.

Mal ve altın, baş için şapka gibidir.
Şapkaya sığınan kişi, keldir.”

Yoksulluğuna
değer verir:

“Yoksulluk işi, senin kavrayışının
ötesindedir. Fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

“Yoksulluk işi, senin kavrayışının
ötesinde fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

Çünkü dervişler/yoksullar, mal ve mülkün
ötesindedir.

Yücelik sahibi Allah’tan derin rızkları
vardır.”

Dinleyen
de dikkatli olmalıdır:

“Dinleyici susuz ve istekli olursa,
öğüt veren ölü de oha söyleyici olur.

Dinleyici canlı ve diri olursa, dilsiz
söz söylemekte yüz dilli olur.”

Koca,
sonuçta ağır söyler:

“Ey kadın! Savaşı ve yol kesmeye
terk et; etmiyorsan, beni terk et.

İyi ve kötüyle savaşmanın, benim için,
ne yeri var? Çünkü gönlüm barışlardan da ürküp kaçıyor.

Susarsın, yoksa hemen şu anda evi barkı
terk ediyorum.”

Kadın,
bunun üzerine eşine eş olduğunu duyurmak ister, gözünde yaş ve gönlünde sığınma
arzusu vardır:

“Kadın, yokluk yolundan girip dedi:
Ben, sizin toprağınızım, hanım değilim.

Bedenim, canım ve neyim varsa senindir.
Hüküm ve buyruk, bütünüyle senindir.

Yoksulluk nedeniyle gönlüm sabırdan
sıyrıldıysa, kendim için değildir, bu, senin içindir.

Sen dertlerimde benim için deva idin.
Ben, senin yoksul olmanı istemiyorum.

Senin canın uğruna, kendim için
değildir, bu. Bu ağlamam ve inlemem senin içindir.

Şahsım, vallahi senin şahsın için her
nefes önünde ölmeyi ister….

Önüne kılıç ve kefen koyuyorum. Önüne
boynumu uzatıyorum, boynumu vur.

Acı ayrılıktan mı söz ediyorsun? Her ne
istersen yap, fakat bunu yapma.

Sende benim için gizli bir af dileyici vardır.
Bensiz, o seninle gizli bir şefaatçi.

İçinde özrümü dileyen, senin huyundur.
Ona güvenerek gönlüm suç işlemek istedi.”

Sonra Mevlânâ, hanımın, kocasının
yanındaki yerine işaret eder:

“Ağlamasız da o, bizzat gönül
alıcıydı. Ağlaması ve hayhuyu haddi aşınca,

O yağmurdan bir şimşek çaktı, o biricik
adamın gönlüne bir kıvılcım düştü.

Onun güzel yüzüne kul olan adam, hanımı
kulluğa başlayınca nasıl olur?

Gururundan dolayı gönlünün titrediği
kişi, senin önünde ağlayınca nasıl olursun?

Nazıyla gönlün ve canın kanlandığı,
niyaza başlarsa nasıl olur?”

Söylediklerine
özlü bir söz ekler, Mevlânâ:

“Sevgi ve incelik, insanlık
vasfıdır; öfke ve şehvetse, hayvanlık vasfıdır.”

Aynı
üzüntü beyde de görünür:

“Dedi: Canımın canına hasım nasıl
oldum? Benim canımın başına tekmeler nasıl vurdum?

Kaza gelince, göz kapanır da bizim
aklımız, ayağı baştan ayıramaz.

Kaza geçince, kendini yer. Perdesi
yırtılmış, yakasını yırtar.

Adam dedi: Ey hanım! Pişman oluyorum.
Kafir idiysem, Müslüman oluyorum.

Senin günahkârınım, merhamet et. Beni,
tamamen kökten, dipten koparma.”

Hikâye
içerisinde yer verdiği iddiacı şeyh ile samimi mürit ilişkisine dair
ifadelerine gelince, önce bu yol göstericinin özelliğini ortaya koyup ikaz da
bulunur:

“Üstün değildir, seni nasıl üstün
yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak.”

Ancak
bu tür kişiler, halkı kendilerine çağırmaktan da geri durmaz ve gerçek acıdır:

“Yıllarca yarın vaadiyle insanlar,
o kapının etrafında bulunmuş olur, -ama’ yarın gelmez.

İnsanın sırrının az çok açığa çıkması
için uzun zaman gerekir;

Beden duvarının altında hazine mi
vardır, yoksa yılan, karınca ve ejderha mı?

Bir şey olmadığı anlaşılınca isteklinin
ömrü gitmiş olur; anlamanın ne faydası olur?”

Ancak
yine de yolunda samimi olan istekli kişinin samimiyeti kendini kurtarabilir; ümitsizliğe
yer yoktur. Bu tür önderler, azaba uğrar. İstekli olanlarsa, kurtulurlar;
iddiacı şeyhin, yani önder sandıkları kişilerin çok ilerisinde yer edinirler:

“Her ne kadar şeyhi can sandı, ama
ceset çıktıysa da, o, kendi iyi niyetiyle bir yere varır.

Gece ortasında kıbleyi araştırmak gibi;
kıble yok, ama onun o namazı geçerli.”

                                                                  
 
(Adnan Karaismailoğlu, Mevlana ve Kültürümüz)

       Saf bir adam
günlerce çalışıp kazandığı para ile bir kuzu satın aldı. Boynuna ip bağlayarak
evine doğru yola koyuldu. Onu takip eden bir hırsız, ardından yetişip kuzunun
ipini kesti.

       Bir süre
kuzusunun çalındığını fark edemeyen adam geri dönüp baktığında neye uğradığını
şaşırdı.

     —Eyvahlar olsun,
kuzumu çalmışlar! diye bağırdı. Üzgün bir şekilde oraya buraya koşarken kuyu
başında ağlayan bir adam gördü.

     —Ne oldu yahu,
seninde mi kuzunu çaldılar? diye sordu. Adam az önce kuzunun ipini kesip
götüren hırsızdan başkası değildi.

     —Hiç sorma
hemşerim, ömrüm boyunca biriktirdiğim bir kese altınımı kuyuya düşürdüm. Onun
için ağlıyorum. Senin elinde bir ip var, eğer aşağı inip keseyi çıkartırsan yüz
altının yirmisini sana veririm.

     Saf adamın gözleri
büyümüştü.

     —Yirmi altın ha?
Onunla bir kaç deve satın alabilirim. Kuzuyu kaybettik ama develere
kavuşabiliriz, diyerek hemen soyunup kuyuya indi. O, bin bir zahmetle indiği
kuyu dibinde altın kesesini boş yere ararken hırsız, elbiselerini de toplayıp
gözden kaybolmuştu.

     Saf adam dışarı çıktığında durumu fark
etmiş, hemen ataların ünlü sözünü hatırlamıştı. Başını elleri arasına alıp:

     —Az tamah çok
zarar verir, diye mırıldandı.

     

Hz.Mevlâna
Mesnevisinde; Ormanlardaki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, yine
Mesnevi’ye son yoktur.Dünya var oldukça, insanlar yaşadıkça, Mesnevi’nin şiiri
de yaşar durur, okunur, zevk alınır, diye buyurmaktadır. “Dünya durdukça
yaşayacak, okunacak olan Mesnevi’yi Hz. Mevlana neden Türkçe söylemedi de
Farsca söyledi!” diye itiraz edenler olduğu gibi, Mevlâna’yı İranlı zannedenler
de vardır. Böyle düşünenler, dillerin geçirdiği safhalardan haberi
olmayanlardır. Çünkü diller de insanlar gibi doğar, büyür, gelişip kemale erer.
Eğer Mevlâna, Mesnevisi’ni Türkçe söyleseydi, XIII. Yüzyıldaki şairler gibi,şiirleri
çok sönük olur, kendiside eserleriyle dünyaya ışık tutan Mevlâna olamazdı.
Asırlardan beri çeşitli dünya dillerine tercüme edilen Mesnevi’si de tüm
zamanların ölmez şaheserleri arasına girmezdi. Hz. Mevlâna’nın anadoluya teşrif
buyurduğu XIII.asırda Anadolu çürksesi çok zayıftı. O devirlerde yaşayan
şairlerin şiirlerini okuduğumuz zaman, bunu çok açık bir şekilde görebiliriz.
Mesela; XIV., XV. Asırda yetişen şairlerle, XVI. Asırda gelen Fuzuli, XVII.
Asırda gelen Yahya Efendi, XVIII’inci asırda gelen Nedim’in şiirlerine
baktığımızda dillerin zenginleşmiş, güzelleşmiş olduğunu görürüz.

XIII.
asır Türkçe’sine göre Farsça çok zengin bir dildi. Sadece Hz. Mevlâna değil o
devrin bütün alimleri ilmi eserleri Arapça, tasavvufi eserleri de Farsça
yazıyorlardı. Avrupa’da da alimler kendi öz dilleri ile değil, Latince
yazıyorlardı. Ancak XIII. Yüzyıldan sonra ilk defa Dante İtalyanca bir eser
yazdı. O dönemin en tanınmış yazarları eserlerini Latince yazmışlardır. Bu
hususun daha iyi anlaşılması için, çok açık bir örnek olarak XIII. Asrın zayıf
Türkçe’siyle edebi bir dil olan Farsça arasındaki farkı Sultan Veled
Hazretlerinin şiirlerinde görmek mümkündür.Sultan Veled’in Türkçe şiirlerini
okuduğunuzda çok cılız,zayıf,zevksiz bir ifade görürüz.Halbuki Farsça yazdığı
şiirleri okuduğumuz zaman,Hz.Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’inde bulunun manevi
zevki hissederiz. Sultan Veled’in Farsça şiirleri derin manalı, ahenkli çok
güzel şiirlerdir. O kadar güzel ki İngiliz müsteşriklerden Nicholson “Şems-i
Tebrizi Divanı’ndan Seçmeler” adıyla bir kitap hazırlayarak İngilizce
tercümeleriyle birlikte yayınlamıştır. Bu kitaba Sultan Veled’in Farsça bir
şiirini de Mevlana’nın sanarak yanlışlıkla almıştır. Çünkü Sultan Veled’in
Farsça şiirleri Türkçe şiirleriyle kıyaslanmayacak kadar güzellikte olup babası
Hz. Mevlâna’nın şiirleri gibi çok deirn manalı çok güzel,mistik, tasavvufi
şiirlerdir.Yakın tarihde, en büyük örnek ise Tagor olmuştur.Hint şarilerinden
Tagor, şiirlerini eğer kendi Bengal diliyle yazıp neşretseydi, İngilizce dilini
kullanmasaydı, bugün Tagor’u kimse tanımaz, şiirleride dünyada
bilinmezdi.Akıllara şu soru gelebilir.

 “Yunus Emre şiirlerini Türkçe söyledi.  Yunus’un şiirleri de Hz. Mevlana’nın şiirleri
gibi ölmeyerek günümüze kadar geldi.”Yunus Emre, Anadolu Türkçe’siyle, Oğuz
lehçesiyle yazmıştır. Yunus Emre’nin dili çok temiz ve güzel bir Türkçe; ama
zengin değil. Yunus bir dere, bir ırmak gibi çağlayarak akıp gelmiştir
günümüze. Hz. Mevlâna ise, bir umman, bir deniz gibi coşmuştur. Mevlâna’nın çok
genç yaşlarda babasının arkasında yürüdüğünü görenler “bir ırmağın arkasından
koca bir deniz yürüyor”, demişlerdir. Coşkun bir aşk deryası, koca bir umman
olan Hz. Mevlâna, küçük bir dereye sığamazdı.Tekrar ediyorum ki diller çocuk
gibidir asırlar geçtikçe gelişir güzellerşir, kemale erer.Fatih Sultan Mehmet
İstanbul’u zaptettiği zaman Akşemsettin Hazretlerinin rüyasıyla Ebâ Eyyübü-l Ensâri
Hazretleri’nin kabri keşfedildi. Eba Eyyub-il Ensari Hakkında Ak Şemsettin  Hazretleri şu beyti söylemişti; Yetişmez mi
bu şehrin halkına bu nimet-i bâri, Resul-i Ekrem’in yari Eba Eyyub-il Ensari,
Bendeniz de bu beyitten ilham alarak Konya halkı için şunu söyleyeceğim;
Yetişmezmi bu Konya halkına, bu nimet-i bâri, Bahâeddin Veled oğlu Celâlü’d-dini’r-Rûmi…  

 

(*) Bu yazı Şefik Can’ın
III. Uluslararası Mevlâna Kongresi’ne sunmuş olduğu, “Selçuklu Kültüründe
Mevlâna’nın yeri” adlı bildiriden, ansiklopedimiz için H. Nur Artıran
tarafından “Mesnevi” adıyla özetlenmiştir.

biyografya

Etiketler, , ,

Malcolm X (Malik El Şahbaz) Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

ABD’li
Müslüman Zenci lider,
 düşünür, yazar, ABD
Nation of İslam (İslam Milleti)
hareketinin öncülerinden,
Müslim Mosque,
Malik el-Şahbaz
hareketlerinin kurucusu (D. 19 Mayıs 1925, Nebraska
eyaletinin Omaha şehri / ABD – Ö. 21 Şubat 1965, New York / ABD). Asıl adı
Malcolm Little’dır. Daha sonra Müslüman olduktan sonra adı
Malik El Şahbaz olmuştur.

Malcolm
X, mütevazı ‘Little’ ailesinin 4’üncü çocuğu olarak doğdu. Malcolm X’in babası
Earl Little, Afrikalıların ABD’de asla özgür olamayacağını savunan ve
ülkelerine dönme ideali taşıyan bir Baptist Hıristiyan bir rahipti. Amerikalı Siyahların hiçbir zaman gerçek
özgürlüğe, bağımsızlığa ve itibara kavuşamayacağına inanmaktaydı. Annesi Louise
Norton Little adında bir Mulattodu idi. (Mulatto, Zenci ırktan olan biriyle
Kafkas ırkından olan birinin melez (hibrit) çocuğuna denir)

Irkçı
örgüt Ku Klux Klan, ömür boyu içinde Afrika’ya dönme ideali taşıyan baba
Little’a düşmandı. Malcolm dünyaya geldikten sonra, babası evi Milwauke’ye taşıdı.
Burada fazla durmadan Lansing’e taşındılar.

Malcom
Little’ın hayatında zorluklar, küçük yaşlarından itibaren başladı. 1929
yılında, daha 4 yaşındayken dehşete şahit oldu. Evleri ateşe verildi. Babası,
bu olayı gerçekleştirenlerin ırkçı çeteler olduğunu söylemişti.

Malcolm,
bu olayın üzerinden henüz 2 yıl geçmişken, 6 yaşında babası Ku Klux Klan adlı ırkçı
terör örgütü tarafından 1931 yılında öldürüldü. Ailede maddi çöküntüyle
birlikte psikolojik çöküntü de meydana geldi. Sonuçta sekiz kardeş farklı
yetimhane ve bakımevleri arasında birbirlerinden ayrılırlar.

12
yaşına gelen Malcom Little, çok daha büyük travmalara şahit oldu. Annesi, akıl
hastanesine yerleştirildi, Malcolm ve 6 kardeşi de farklı farklı ailelerin
yanına verildi. Malcolm’ün beyazlarla ilgili düşüncelerinin ilk tohumları bu
yıllarda atıldı.

 

Gençlik yılları

 

Malcolm X, evlatlık
olarak verildiği evde çok iyiydi, Massachusetts’in siyah mahallesindeki
ilkokula gitti. Lisede başarılı bir öğrencidir ve sınıfını birincilikle
bitirir.

Malcolm,
zeki ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Hayali avukat olmaktı.

Bir
gün öğretmenine hayalini söyledi. Öğretmeninin verdiği cevap ise, ondaki beyaz
düşmanlığını körükledi.

– Neden
marangoz olmuyorsun? Siyahiler için daha gerçekçi bir hayal

Bu
cümlenin kendisindeki tesirini yıllar sonra şöyle anlatıyor:

“Beyaz
dünyada yeteneği ne olursa olsun kariyer hedefleyen bir siyahi için yer
olmadığını düşündüm”

Üniversiteye
gidemeyince küçük yaşta çalışmaya başlar. 14 yaşından 18 yaşına kadar Boston’da
üvey ablasının yanında kaldı.

Askerlik
yaşı geldiğinde, amacın ne diye soruldu. “Siyahi askerleri organize etmek,
silah çalmak ve biraz kraker öldürmek” için güneye gönderilmek istediğini
söylüyor. Bu cevap üzerine, “askerlik için zihinsel yetersizlik”
hükmü aldı ve askere gitmekten muaf oldu.

Gönderildiği
ıslahevinden çıktığında, garson ve ayakkabı boyacılığı ile işe başladı. Sonra
siyahiler için o dönemde ‘itibar’ anlamına gelen gece hayatıyla tanıştı.

Michigan
ve Boston derken, Harlem yılları başladı. Kirli bir hayatın içinde buldu
kendini. Hakikatten, sorgulamadan, düşünmekten uzak… İçini kaplayan ‘beyaz
nefreti’ ile boğuşup durdu. Her türlü kirli işe bulaştı.

“Detroit
Red” olarak tanınıp birçok narkotik, fahişelik ve kumar zincirini koordine
eder. 1946 yılının şubatında 20 yaşında yakalanıp hırsızlıkla suçlanarak 10 yıl
hüküm giyer.

Bir
siyah olarak, ona verilen yaşama biçimi, onu sonunda hapishaneye düşürür.
Üniversiteyi Harlem sokaklarında tamamladığını ve doktora tezini de hapishanede
hazırladığını uzun uzun anlatır. 

Okuma açlığını hapishanede giderir. Hapishane
kütüphanesindeki kitapları tek tek okur. 

Hapishane yılları için: “Bir
insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa,
üniversiteden sonra hapishanedir” demiştir.

1952
baharında O, yedi yıllık hapishane yaşamından sonra, başka bir Malcolm X olarak
Harlem yerine Detroit’teki kardeşinin yanına gitti.

 

Müslüman Malcolm

 

İki
ayrı cezaevinde kaldı, önce Charlestown, sonra Concord cezaevi.

Zenci
milliyetçiliğini savunan Elijah Muhammed’le ilk tanışması bu yıllarda
gerçekleşti. Beyazlara duyduğu derin öfke, Elijah’ın görüşmelerini
benimsemesini kolaylaştırdı. 1948’in sonlarında nakledildiği Norfolk
Hapishanesi’nde arkadaşları aracılığıyla Elijah Muhammed’le de mektuplaştı.

7
Ağustos 1952’de  şartlı tahliye
edildiğinde Detroit, Michigan’a gider ve bu kentteki NOI mabedine katılır. Gerçek
bir aydınlanış değildi, ama içinde bulunduğu gafletten bir nebze kurtulduğunu
hissediyordu.

Malcolm bu ara soyadı değişikliği için başvuruda bulunmuş ve başvurusu kabul edilmişti. Eljah Muhammed “X” soyadını kullanmasını öğütlemişti. ‘Little’
olan soy ismini ‘X’ olarak
değiştirdi. X’ , ‘Dava’nın isimsiz bir
savunucusu
olmasını simgeliyordu.

 

Hapisten önce
bir sokak serserisiyken, hapisten sonra Amerika’da büyük bir hızla gelişen İslam dininin
etkili ve ateşli bir temsilcisi oldu.
Kendisini Wallace D. Fard
tarafından kurulan ve Elijah Muhammed
(Elijah Poole) tarafından yönetilen siyahi bir Müslüman grup olan Nation of İslam‘ın (NOI) öğretilerine
dalmış buldu.

Elijah Muhammed öncülüğündeki Naiton of Islam’ üyelerine göre, beyazlar ‘şeytan’dı. Onların şerrinden kurtulmak
gerekiyordu. Elijah Muhammed, beyaz
toplumun Afro-Amerikalıları kendi kendilerini güçsüzleştirmeleri ve politik,
ekonomik ve sosyal başarıdan uzak kalmaları için aktif olarak çalışmasına karşılık,
 beyazların yaşadığı bir devletten ayrı
olarak kendilerine ait bir devlet için savaşım vermiştir. Siyahilerin Allah’ın
yönetiminde hükmedeceği büyük bir savaş olacağını ön görüyordu. Bu yeni düzene
hazırlık olarak siyahi Müslümanlar’ın uyuşturucu ve alkol kullanımına karşı
çıkıp kendilerini dizginlemeleri gerekmekte olduğunu öğütlüyordu.

Malcolm,
NOI’nin (İslam Milleti hareketi) disiplinine girdi ve Kur’an-ı Kerim’e yöneldi.
Hapis cezası süresince güçlü ve ikna edici bir hatibe dönüşerek hapishanenin
MIT’ye karşı münazara takımını yönetirken, büyük ceza konusunda bir münazarayı
kazanmıştı.
Dikkatleri
üstünde toplaması zor olmadı. Malcolm X, enerjik, teşkilatçı, hareketli, sağlam
bir hatipti.

Ocak
1958’de yine aynı örgüte mensup Betty ile evlendi. 6 kızı oldu. Kızlarından
dördü, Malcolm hayattayken, ikiz olan diğer kızları ise, onun vefatından sonra dünyaya
geldi.

Beyaz
ve batılılara duyduğu ilk dönmelerindeki öfke sebebiyle çocuklarına şu isimleri verdi: Atilla, Kubilay, İlyas,
Melek ve Melike.

 

Muhammed Speaks
gazetesi

 

NOI
içinde kısa sürede yükseldi ve 1954’de Elijah Muhammed onu Harlem mescidinin
imamı olarak tayin edildi. Ulusal konuşma programları, televizyon söyleşileriyle
ve hareketin ana bilgi ve propaganda gazetesi “Muhammed Speaks“i kurarak NOI’nin adını duyurmasına yardımcı
oldu. Malcom X’in karizması, enerjisi ve adanmışlığı birçok üyeyi etkilemiş ve
onu NOI için akıl hocası Elijah Muhammed’den daha önde bir sözcü yapmıştı.
1952’de NOI üyeleri 500 civarındayken 1963 e doğru bu sayı 30.000’e
yükselmişti.

Malcolm
X, müthiş bir hatiptir. Elijah’ın teşkilatına bir anda onbinlerce taraftar toplar.
Artık televizyon programlarına katılır, siyah Müslümanlar adına ülke gündemini
meşgul etmeye başlar. Ancak yine de, Elijah Muhammed’in önüne geçmemek için her
konuşmasına onun ismiyle başlardı.

 

Malcolm
X, “Bizden niye nefret ediyorsunuz?” diye soran bir beyaz muhabire,
“Bizi yüzyıllar önce buraya getiren, tarihimizden, kültürümüzden,
dilimizden ayıran, hayvan gibi alıp satan beyaz adamdan nefret edip etmediğimi
nasıl sorabilirsin? Bu bir tecavüzcünün iğfal ettiği kızcağıza “benden
niye nefret ediyorsun” diye sorması gibi bir şeydir. Artık siyah adama
söyleyecek sözünüz kalmadı. Sizin süreniz doldu, geminiz kalktı. Beyaz şeytanı
çalkantılı denizlerde, sert rüzgarlar bekliyor. Zalimler devrilmeye
mahkûmdurlar, beyinleri yıkanmış ‘Tom amca’lar da birlikte helak olacaklar!..” cevabını vermişti.

Malcolm
X, bu kadar sert konuşmasına rağmen göstere göstere “Kansız Devrim” ibaresinin altını çizer. Aslında istedikleri
çok şey de yoktur. Dertleri okumak, mevki sahibi olmak, yemek salonlarına,
tiyatrolara, parklara ve… Ve bir de beyazların girdiği tuvaletlere
girebilmektir, o kadar.

Batı
kültürünün ve dayandığı Yahudi-Hristiyan dini geleneklerin doğal olarak ırkçı
olduğunu ve onlara teslimiyetin “ahmakların
felsefesi
” olduğunu öne sürer.

Malcolm
X’in ünü arttıkça bu durum Elijah Muhammed ve diğer NOI liderleriyle bir
gerilime neden olur. Malcolm X ve Elijah Muhammed arasındaki gerilimler, aralarında
laf götürüp getirenlerin tesiriyle daha da artar.

Malcolm
ile Elijah arasındaki sıcak ilişki sonraki yıllarda giderek bozulmaya başladı.
Malcolm’un yükselen grafiği Elijah Muhammed’i korkuturken Malcolm, Elijah
Muhammed’in özel hayatını sorgulamaya girişti. İki eski sekreterinin,
çocuklarının babası olduğu iddiasıyla Elijah aleyhine nafaka davası açması onu
Malcolm’un gözünden iyice düşürdü.

 

Malcolm
X, 1963’te Başkan John F. Kennedy’nin ölümü üzerine bunun “yapılan kötülük
eninde sonunda sizi tekrar bulur” yorumunu yaptı. Bu yorum, Başkana
saygısızlıkta bulunma amacıyla ortaya konmamıştır. Daha çok siyahilere vahşice
davranılması şimdi beyaz bir başkana şiddet olarak “geri dönmüştür”
anlamındadır.

Elijah’nın
Kennedy suikastı üzerine (Kasım 1963) Malcolm’a doksan gün süreyle konuşma
yasağı koyması gerginliği arttırdı.

 

Müslim Mosque

 

Bu
yasak, Malcolm X’in NOI’nin bir üyesi olduğunu inkârla aynı şeydir.

Malcolm
X sessiz kalmak yerine 1964’de hareketten ayrılır ve politik alanda çalışmaya
adanan İslami bir hareketi, “Müslim
Mosque
“yi kurar. Mart 1964’te Elijah Muhammed ve Nation of Islam
hareketinden ayrılan Malcolm artık yerinin Elijah’nın yanı değil zenci
yerleşimler olduğuna karar verdi. Bu dönemde İslâm anlayışı değişmeye başladı,
beyaz adamın şeytan olduğu görüşünden vazgeçti. Müslüman ülkelerin
diplomatlarıyla görüşerek İslâmiyet hakkında bilgiler aldı. Biraz kafa dinlemek
ve tatil yapmak için eşiyle birlikte, o dönemlerde yeni yeni İslam cemaatine
katılan ve boksör olan Muhammed Ali‘nin
evine gittiler.

 

Malik el-Şahbaz adını alışı

Ve
1964 yılında ilk kez hacca gider. Gittiği her yerde, 2 CIA ajanı peşindeydi.
Malcolm X, gerçek dönüm noktasını yaşadı. Malcolm X’in içindeki ‘beyaz nefreti’
yerini hakiki Müslümanlığa bıraktı. Dönüş vakti geldi. Malcolm X, Mekke’den
arınmış, rahatlamış ve hakikatin nuruyla aydınlanmış bir halde, Malik El-Şahbaz
olarak döndü.

 “Şahbaz”, Farsça’da “doğan” anlamına gelen,
mecazen “yiğit, yüksek görüşlü ve himmet sahibi” anlamına geliyordu.

Beyazların
artık şeytan olmadığını ilan ederek “gerçek kardeşliği” bulduğunu
duyurur. Güçlü bir siyahi özgürlüğe inanmaya devam etse de artık beyazlara
yönelik ırkçı eğilimler taşımaz. Beyazlar da onunla birlikte ibadet ediyor,
aynı Allah’a inanıyordu. Ona selam veriyor, onunla kucaklaşıyorlardı.

 Malcolm, bu duruma o kadar şaşırmıştı ki,
eşine gönderdiği mektupta, hayretini şöyle dile getirmişti:

Betty, Bu sözlerime belki şaşıracaksın. Ama
gözleri mavi, saçları sarı, tenleri bembeyaz olan Müslüman kardeşlerimle aynı
bardaktan su içtim, aynı kaptan yemek yedim. Biz, hepimiz kardeşiz. Rengimiz ya
da ırkımız ne olursa olsun, hepimiz insanız ve Aynı Allah’a inanıyoruz
.”

Döner
dönmez yaptığı o meşhur basın açıklamasında örgütten ayrıldığını ilan etti:

“Bugün
ben kendi adıma konuşuyorum. Önceden, Elijah Muhammed’in öğretilerini
anlatıyordum, onun adına konuşuyordum. Ama şimdi, kendi düşüncelerimi, kendi
analizlerimi anlatıyorum…”.

Afro-Amerikan
Birliği Organizasyonu
’nu
(OAAU) kurdu. Bu organizasyon bağımsız Afrika devletlerinden oluşan Afrika
Birliği Organizasyonundan (OAU) esinlenilmiştir.

Malcolm
X yaşam hikâyesini yazması için yazar Alex
Haley
‘le beraber çalışır. Bu kitap taslağında (daha sonra The Autobiography of Malcolm X (1965)
adıyla basılacaktır) kitabın basıldığını görecek kadar yaşamayacağı ön
görüsünde bulunur. Bu ön görü doğru çıkacaktır.

 

Malcolm’un şehid
edilişi

 

Malcolm
X’in zenci İslam toplumunda etkileri arttıkça ona karşı düşmanlık çoğaldı. Malcolm
ve ailesi için zor günler başladı. Çocukluğunda olduğu gibi, evleri yakıldı.
Tehditlerin ardı arkası kesilmedi. Ölümle kendisinin burun buruna olduğunu
hissediyordu. Hem CIA, hem Elijah’ın örgütü telefonlarını dinliyor, peşinden
ayrılmıyordu.

15
Şubat 1965’te East Elmhurst, New York’taki evi bombalanır; ancak ailesi fiziki
bir yara almadan kaçar. Malcolm X nadiren korumalarla yolculuk etmiştir.

Ancak
bu bombalamadan 6 gün sonra, 21 Şubat 1965 tarihinde ,New York’ta kürsüye çıkmış,
Allah’ın selamıyla konuşmaya başlamıştı ki bir anda salon karıştı. 6 silahlı
kişi Malcolm X’in konuşma yaptığı kürsüye yaklaşarak yakın mesafeden 15 el ateş
ettiler.

Malcolm’ü
hedef alan silahtan çıkan kurşun sesleri, semaya kadar yükseldi. Karısı ve
kızlarının gözleri önünde şehadete kavuştu. New York Presbyterian Hastanesine
ulaştığında, hayatını kaybettiği duyurulur.

Harlem’deki
cenazesine 1500 kişi katılır. Aynı yıl karısı Betty ikiz kızlarını doğurur.
Mart 1966’da katilleri Talmadge Hayer, Norman 3X Butter ve Thomas 15X Johnson
taammüden cinayetten suçlu bulunurlar. Üç kişi de NOI üyesidirler.

Hala
adından söz ettiren Malcolm X’in hayatı, yönetmenliğini Spike Lee‘nin yaptığı ve kendisini Denzel Washington‘un canlandırdığı 1992 yapımı bir sinema filmine
konu olmuştur.

 

Bazı Kitapları (İngilizce):

 

The
Ballot or the Bullet (1964), The autobiography of Malcolm X (Editör: Alex Haley
1965; Uyarlamalar: Malcolm X, 1992; Ödüller: Anisfield-Wolf Book Award for
Nonfiction), Malcolm X Konuşuyor (Editör: George Breitman, 1965),
The End of White
World Supremacy: Four Speeches (1971), February 1965: The Final Speeches, Malcolm
X Talks to Young People, Malcolm X on Afro-American History, Malcolm X: The
Last Speeches, The Diary of Malcolm X (Editör: Herb Boyd, 2013).

 

Türkçe Çevrilen Bazı
Kitapları:

 

Köklerimiz
/ Afro-Amerikalılar’ın Tarihi (2017, Beyan Yayınları), Amerika’ya Meydan
Okurken (Çevirmen- Derleyen Buğra Özler, 2018, Pınar Yayınları), Son Söyleşi
(2018, Teklif Yayınları), Biraz Aksiyon Rahat Durmayacağız (Çevirmen: Buğra
Özler, 2018, Pınar Yayınları),

 

Hakkında Yazılmış
Bazı Türkçe Kitaplar:

 

Sevgi
Başman / Malcolm X – Hacı Malik El-Şahbaz / Örnek İnsanlar Dizisi 1 (2013),

 

Malcolm X’in
Ünlü Sözleri:

 

 

KAYNAKÇA:
Erdoğan’ın Talimatıyla “Malcolm X”in İsmi ABD Büyükelçiliği’nin
Bulunduğu Caddeye Verilecek  (haberler.com,
10.10.2018), Malcom X kimdir? (sabah.com.tr, 11.10.2018), Malcom X kimdir? (hurriyet.com.tr,
11.10.2018), Malcolm X kimdir? Gerçek adı ne? (haberler.com, 11.10.2018), Malcom
X kimdir? (islamveihsan.com, 11.10.2018), Malcom X kimdir? (timeturk.com,
11.10.2018), Malcom X kimdir? (yeniakit.com.tr, 11.10.2018), Malcom X kimdir? (internethaber.com,
11.10.2018), Acı, gaflet, mücadele, hakikat ve şehadet… Malcolm X’in hayatı (yenisafak.com.tr,
11.10.2018), Malcolm X’in hayatı (internet kitapçıları, 11.10.2018).

 

Etiketler, , ,

Cemil Meriç Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Kitap okumayı en fazla ne kadar sevebilirdiniz? Ya da belki şöyle sormalıyım, herhangi bir şeyi en fazla neyinizi feda edecek kadar sevebilirdiniz?

Cemil Meriç, kitapları, görme yetisini yitirmeyi umursamayacak kadar çok seviyordu. Onun ki öğrenmeye karşı duyduğu sonsuz açlık gibiydi. Sonunda görme yetisini tamamen yitirdiğinde ise, kalp gözünü açtı ve eserlerini verdi. Belki de fiziksel olarak değil, bir nesnenin duygusunu görebildiği için bunca sevildi…

Çok sevdiği kitaplarıyla dolu dolu 70 yıl geçirdi Cemil Meriç ve 31 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Dilerim bir yerlerde ruhu kitaplara doymuş bir şekilde, yazdıklarını okuyan herkese gülümsüyordur…

Çocukluğu

Cemil, 12 Aralık 1916’da, Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde, Zeynep Ziynet Hanım ve Mahmut Niyazi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ev sahipleri Osman Ağa’nın bir asker dostunun ısrarı ile ailesi, ona “Hüseyin Cemil” adını verdi.

Ailesi Balkan Savaşları sırasında Dimetoka’dan Reyhanlı’ya göçmüştü. Çamurlu sokaklardan geçilerek varılan bir küçük evde oturuyorlardı. Cemil de bu evin bir odasında açtı dünyaya gözlerini. Dimetoka’da hakimlik yapan babası, Cemil’in doğumundan sonra Antakya’da Ziraat Bankası Müdürlüğü ve Mahkeme Reisliği yaptı. Cemil 7 yaşındayken memuriyetten ayrıldı ve ailecek Reyhanlı’ya döndüler.

Eğitim hayatı resmi olarak 7 yaşında başlayacaksa da, Cemil, okumaya başladığında henüz 4 yaşındaydı. Okumak, onun için eğlenmekle eş değerdi. Kitaplarla konuşmayı çok seviyordu. Ancak okumaya başladığı ilk yıl ileri derecede miyop olduğu teşhis edildi. Cemil, 4 yaşındaydı ve 4 derece miyoptu.

8 yaşına kadar bulanık hayatında çocukluğunu yaşamaya, bir şeyleri ayırt ederek görmeye çalışıyordu. Ancak tek görebildiği yaşadıklarından sonra hayata küsmüş, susmayı tercih etmiş, sürekli kaşlarını çatan bir baba ve sürekli hasta, hayattan kendisini soyutlamış, her şeye mızmızlanan bir anne! Ve bu tanımların arasında çocukluğunu kendi dünyasında “İtilip kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş, yabancı!” olarak tanımlıyordu. Yani en azından akıllı cümleler kurmaya başladığında hissettiği ve yıllar sonra kelimelere döktüğünde söylediği tam olarak böyleydi.

Kendine doğru bir yol bulmalıydı. Çünkü Cemil, başka çocuklar gibi değildi ve çocuk dediğin, kendine benzemeyeni ötekileştirirdi. Arkadaşları da Cemil’i dışladı; Cemil çok dayak yedi, çok hakaret işitti. Aslında ona göre en kötüsü arkadaşlarının yaptığı değil, eve döndüğünde anlatacak kimse bulamayışıydı. Aslında belki konuşsa onu anlarlardı, ama o, susmayı tercih etti. O zaman doğrusu buymuş gibi geliyordu. Kendi ifadesiyle dili başkaydı ve gözlükleri vardı. Cemil, kendinden çok utanıyordu…

Cemil, pencerelerini dış dünyaya kapatmış ve düşman bir çevrede insanları sevemeyince kitaplara kaçmıştı. Bu onun duygusal zekasının güçlü olduğunu gösteriyordu belki; ancak edebiyat, kesinlikle Cemil’in özgür bir kararı olmayacaktı. Buna 4 yaşında karar vermiş bir ruhla Cemil, gözünde 4 derece gözlükleri, elinde kitaplarıyla bir köşede oturan küçük adamdı.

Yıllar sonra, “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım” diyecekti. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de…

Bir de trajedisini birkaç satırla şöyle özetleyecekti: “Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşacak lakırdım yok. Yani, dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla ‘Büyük Doğu’ kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla ‘Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış”.

Eğitim hayatı

Cemil 7 yaşındayken doğduğu yere geri dönmüşlerdi ve artık okul zamanıydı. Cemil, ilkokulu Reyhanlı Rüşdiyesi’nde bitirdi. Sonra yeniden Antakya’ya döndüler. Fransız idaresinde bulunan Antakya’nın Fransız eğitim sistemini uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu.

Okul ve kitaplar onun için çok değerliydi. Ancak belli ki gözleri bu duruma karşı isyan etmeye devam ediyordu. Antakya Sultanisi’ndeki eğitimi sırasında Cemil’in gözleri neredeyse 10 dereceye kadar yükselmişti. Ortaokul sıralarındaydı ve tahtada yazılanları dahi göremiyordu. Bir yandan bunu dile de getiremiyordu…

Bu sırada ilk yazısı “Geç Kalmış Bir Muhasebe” başlığını attığı yazısı Yenigün Gazetesi’nde yayımlandı. “Fırsat Yoksulu” takma adını kullanmıştı. Artık 12. Sınıfa geçmişti. Hocalarının bir yazısına yaptığı eleştiri sonrasında Cemil’in milliyetçi tutumu, onu, okulu terk etmek zorunda bırakmıştı; lise diplomasını alamadı.

1936’da, İstanbul’a giderek Pertevniyal Lisesi’ne kaydoldu. Öğretmenleri, İhsan Kongar, Keysa İdalı, Nurullah Ataç gibi değerli isimlerdi. Burada bir de Nazım Hikmet ve Kerim Sadi başta olmak üzere dönemin solcu aydınlarıyla da tanıştı.

Bir yandan da geçim sıkıntısı çekiyordu. Hatay’a dönmekten başka çaresi yoktu. Artık iş hayatı başlamalıydı…

İş hayatı

Cemil, döner dönmez Haymaseki köyüne ilkokul öğretmeni olarak çalışmak için gitti. Burada dokuz ay çalıştıktan sonra aynı yıl, 1937’de, İskenderun’a dönü ve Tercüme Bürosu’na Reis Muavini oldu. Ancak beklenmedik bir telefonla görevi son buldu. Cemil Meriç de artık kendini “sosyalist” olarak tanımlıyordu.

1938’deki görev yeri Batı Ayrancı Köyündeki ilkokuldu. Daha sonra Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, Belediye’de katiplik gibi geçici işler yaptı.

Hatay, Türkiye topraklarına yeni dahil edilmişti. Nisan 1939’da, Hatay Hükümeti’ni devirmek iddiasıyla tutuklandı; Cemil Meriç, komünizm propagandası yapıyordu. Çıktığı mahkemede Marksist olduğunu söyledi. Bu kelime, bir Türk Mahkemesinde ilk kez o gün telaffuz edilmişti. Antakya’da idam talebiyle yargılanan Cemil Meriç, üç buçuk ay sonra beraat etti.

Hala okumak istiyordu. Birkaç yıl ara vermek zorunda kalmıştı ancak bir yolunu bulur bulmaz da üniversiteye kaydolabilmek istiyordu. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’na burslu olarak kabul edildi. Ancak burada da aradığını bulamamıştı. Öyle çok kitap okuyordu ki, diğerlerinden fazlaca önce olduğu muhakkaktı. Amfide en arkaya oturuyor, dersi oradan dinliyordu. Bir dersten sonra hocası Sabri Esat Siyavuşgil, ona, derslere girmeye ihtiyacı olmadığını, okula gelmesi gerekmediğini söyledi.

Bir yandan da yazmaya ve yazdıklarını yayımlamaya devam ediyordu. 1941’den itibaren yazılarını, İnsan, Gün, Yücel Ayın Bibliyografyası dergilerinde yayımladı.

Cemil Meriç evlendi

Cemil, kime gönlünü açıp evlenmek istese reddedilen bir delikanlıydı. Bu konu artık içinde kabuk bağlamaz bir yaraya döndü.

Belki de vazgeçmişti. Tam bu sırada dostu Kerim Sadi’nin ısrarıyla öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanıştı. Ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulundu. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net oldu: “Cesaretimi takdir edersiniz”.

Evet, evlenmişlerdi. Az bir zaman sonra Cemil, 1942’de Elazığ Lisesi’ne Fransızca Öğretmeni olarak atandı.

1942’de, Elazığ Lisesi’ne Fransızca Öğretmeni olarak atandı Cemil. Burada bir süre görevini yerine getirdi. Ancak eşinin tayini Elazığ’a bir türlü çıkmıyordu. Daha da önemlisi eşi, iki kez hamile kalmış; ama bu doğum sağlıklı ilerleyememişti. Eşinin

İstanbul’da doğum yapabileceğinin anlaşılması üzerine Cemil, öğretmenlikten istifa etti ve İstanbul’a gittiler. 1 Nisan 1945’te oğulları Mahmut Ali dünyaya geldi. 16 Aralık 1946’da doğan kızlarına da Ümit adını verdiler.

İstanbul Üniversitesi’nde Fransızca Okutmanlık

Cemil, 1946’da İstanbul Üniversitesi’ne Fransızca Okutman olarak geri döndü. Bu görevi, 1974’te emekli olana kadar devam edecekti.

1947 yılı boyunca Yirminci Asır Dergisi’nde yazılarını yayımladı. 1948’de Victor Hugo’nun Hermani adlı piyesini manzum olarak tercüme etti. 1952 – 1954 yılları arasında da Işık Lisesi’nde Fransızca dersleri verdi.

Her koşulda okuyordu

Cemil, eğer işinde ya da evinde değilse bilirdiniz ki kütüphanedeydi. Kütüphanesi, onun hayatının en özel alanında bulunuyordu. Ancak elbette kütüphanesi dışında da bir özel hayatı vardı. Sadece kütüphanesi daha özeldi hepsi bu. Kütüphanesine girerken kirli giysilerinden sıyrılıo tertemiz giyinen Machiavelli’nin gözünden bakıyordu o da kütüphanesine; kutsaldı.

Cemil, daha çok kitaplarıyla olmayı tercih ediyordu. Gece ya da gündüz, onun için fark etmiyordu. Öyle ki, Cemil geceleri gözleri görmediğinden masanın üzerine bir sandalye koyar, ışığa mümkün olduğunca yaklaşır ve böyle okurdu. Bu şekilde yapmalıydı. Çünkü kordon alacak parası yoktu; tüm parasını çoktan kitaba vermişti. Gözleri de daha fazla dayanamayacaktı…

Cemil, aydın arkadaşlarıyla buluşur; Nisvaz ya da Elit pastanelerinde hoş sohbetli vakit geçirirdi. Salah Birsel, takdirini “Elit’e gelenlerin en bilgilisi, en kültürlüsüdür Cemil Meriç!” diye dile getiriyordu…

Görme yetisini tamamen yitirdi

1953’te, Cemil’in görme yetisi hissedilir derecede azalmıştı. 12,5 derece miyop ve kuvvetli hipermetrop onu çok zorluyordu.

1954 baharında geçirdiği bir kaza geçirdi Cemil. Aile dostları Ahmet Çipe’yi ziyaret ettikleri bir günün sonunda, merdivenlerden düştü. Eşine yönelttiği “Fevziye, hiçbir şey görmüyorum. Elektirikler mi kesik?” sorusundan sonra herkesin yüzünde acı gerçeğin yansıması vardı. Cemil Meriç, artık tamamen kördü.

Geçirdiği birkaç başarısız ameliyatın ardından Cemil, 1955’te tek başına Marsilya’ya giden bir vapura bindi. Oradan da umut ederek Paris’e gitti. 6 ay süren bir tedavinin ardından umutları tükendiğinde evine döndü. “Dante cehennemi anlayamamış dostum” diye tanımlıyordu yaşadığını…

Artık küçücük bir ışık huzmesi dahi yoktu ve Cemil, bir daha okuyup yazamayacağını düşünerek bunalıma girdi. Kitaplarını okşuyor, sayfalarını kokluyor ve sürekli hüngür hüngür ağlıyordu. Ama arkadaşları vardı ve bu kez çocukluğunda yaptığı gibi onlardan kaçmayacağını biliyordu. Çevresinde ona destek verenler sayesinde göremeyen bir insan olarak, okuma yazmayı yeniden öğrendi.

En üretken zamanları

Evet, Cemil Meriç artık göremiyordu ve bir daha da göremeyecekti. Ama aslında gördüğü çok daha fazla ve güzel şey vardı. Belki artık gökyüzünü, güneşi, bulutu göremeyecekti; ama görüyorum diyenden çok daha fazlasıyla her şeyi tanımlayabilirdi.

En üretken çağı başlamıştı Cemil Meriç’in. Sadece yanında insanlara ihtiyaç duyuyordu o kadar. Çevresindekilere Fransızca ve İngilizce metinleri okutuyor ve sözlü olarak yaptığı çevirileri de yardımcılarına yazdırıyordu.

1963’te, Edebiyat Fakültesi’nin Sosyoloji Bölümü’nde, emekliliğine kadar sürdüreceği, Sosyoloji ve Kültür Tarihi dersleri vermeye başladı. Yine 1963’te yirmi yıl boyunca aralıklarla yazmaya devam edeceği günlüklerinin ilkine, ilk cümlesini yazdı.

Bir dünya edebiyatı yazma düşüncesine dalmıştı. Yola da İran Edebiyatı ile başlamayı düşünse de yönünü değiştirdi ve 1964’te ilk telif kitabı “Hint Edebiyatı”nı yayımladı. 4 yıllık bir çalışmanın sonucu olan bu eser, Doğu medeniyetlerine karşı önyargıların yıkılmasını amaçlıyordu. “Bir Dünya’nın Eşiğinde” adıyla iki kez daha basıldı.

Daha sonra yüzünü Doğu’dan Batı’ya döndü. Batı düşüncesinin önemli bir yönünü aydınlatma amacıyla sosyalizmin temelini atan ve sosyolojinin kurucusu olan Saint Simon hakkında bir eser yazdı. Bir süre yayınevlerinin basmayı istemediği bu eseri, 1967’de Can Yayınları bastı.

1965-1973 yılları arasında çeşitli dergilerde yazıları ve çevirilerini yayımlayan Cemil Meriç, Hisar Dergisi’nde “Fildişi Kuleden” başlığı ile denemeler yazdı. 1974’te İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden emekli olan Cemil Meriç, birikimlerini kitaplaştırmaya karar verdi.

Yine 1974’te, Türkiye Milli Kültür Vakfı’ndan fikir dalında ödüle layık görüldü.

1976’da, “Bu Ülke” adını verdiği kitabını yayımladı. Cemil Meriç, kendisinin fikir, kültür ve edebiyat konularına dair aforizmalarından oluşan bu eserini, “Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim” diye tanımlıyordu.

Yine 1976’da, medeniyet kavramını tartıştığı “Umran’dan Uygarlığa” adını verdiği eserini yayımladı.

1978-1984 yılları arasında çoğu Kubbealtı Cemiyeti’nde düzenlenen konferanslar vererek birikimlerini sözlü olarak da paylaştı. 1980’de kaleme aldığı, bir edebiyat ve düşünce tarihi niteliği taşıyan “Kırk Ambar” adını verdiği eseri ile “Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü”nü aldı.

1981’de Ankara Yazarlar Birliği, Cemil Meriç’i, “Yılın Yazarı” seçti. Yine 1981’de, “Bir Facianın Hikayesi” adını verdiği yarı derleme yarı telif eserinde, yakın tarihin yeni muhasebesini yaptı.

Cemil Meriç’in acı kaybı

41 yıl boyunca Fevziye Hanım ile aynı yastığa baş koydu Cemil Meriç. Kendisine ömrünü adayan, onun her haline saygı duyan bir kadınla evli olduğu için çok şanslı olduğunu biliyordu.

Cemil Meriç, Antakya’ya ablasını ziyareti sırasında Lamia Hanım ile tanıştı. Antakya Lisesi’nde İngilizce Öğretmeniydi. Cemil Meriç’in hayatındaki yeri çok özeldi. Fevziye Hanım, bu özel durumu anladı ve saygı duydu…

Fevziye Hanım, 10 Mart 1983’te öldü. Cemil Meriç de tamamen içine kapandı…

Oğluyla Caddebostan’da vakit geçirdiği bir günün sonunda Cemil Meriç fenalaştı. Gelen titreme atağının ardından Haydarpaşa Hastanesi’ne yatırıldı ve doktorlar, felçli olduğu haberini verdi. Bir süre sonra da zatürre oldu ve ardından kalp krizi geçirdi. Prof. Dr. Aram Sukyasyan’ın uyguladığı tedavi sonucunda hayata döndü.

Tüm bu süreçte de Lamia Hanım, Cemil Meriç’in bakımını üstlendi. Hiçbir karşılık beklemedi ve onu hiç yalnız bırakmadı.

Cemil Meriç öldü

Meriç’in hastalığından sonra Feneryolu’nda bir daireye taşındılar. Felçli olduktan sonra bambaşka biri oldu Cemil Meriç. Sürekli yataktaydı. Yine de kötümser değildi. Hatta daha iyimser biri oldu. Ziyaretine gelen kimseyi geri çevirmiyordu; hasta haliyle bile her soruyu cevaplıyordu.

Ömrünün sonuna yaklaşırken Cemil Meriç, yemek yerken dahi yoruluyordu. Neredeyse sadece suyla besleniyordu. Doktorlar yeni bir tedavi uygulamaya başlamıştı ki, 1987’de, 12 Haziran’ı, 13 Haziran’a bağlayan gece 00.25’te 70 yıllık hayata veda etti.

Düşünceleri, eserleri ve kitaplara olan düşkünlüğüyle bir Cemil Meriç geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş
[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,