Etiket: Edip Cansever

Edip Cansever Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün Edip Cansever’in ölüm yıl dönümü; şairlikten başka hiçbir iş bilmeyen o güzel adamın. Hangi ismin biyografisini yazsam onun tesirinde bütün günüm. Bugün de payıma o ve onun güzel şiirleri düştü.

Onun mutlu olmak için sadece şiire ihtiyacı vardı. Bu mutluluğun en fazla bir gün süreceğinin gerçeğini savunuyordu üstelik. Kim bilir, Edip Cansever’in de dediği gibi, belki hakkımız olan mutluluk limiti bu kadarcıktı. Öyleyse değmez miydi? İnsan kendisini mutlu eden şey neyse onun peşinden gitmeli. Gidebilsin ki, dünyanın döndüğünü kalbinde hissedebilsin; basit bir baş dönmesi gibi akıp gitmesin zaman…

Yaşamak için her şiirden, her şarkıdan, bizi “biz” hissettiren her olgudan öğrenecek ne çok şeyimiz var ve insan bunu her seferinde bir kez daha, bıkmadan, usanmadan fark ediyormuş meğer…

Ve iyi ki…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Edip, 8 Ağustos 1928’de, İstanbul Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’nde Pembe Hanım ve Fazlı Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası ve annesi, Çankırı’nın Atkaracalar İlçesindendiler. Fazlı Bey, askerliğini İstanbul’da yapmış ve burada ticareti de keşfetmişti. Yavaş yavaş başladığı ticaret, Kapalıçarşı, Uzunköprü, Keşan ve başka birçok yerde panayır ve sergilerde alım satım yaptı. Sonunda kendi dükkanını açarak ailesini geçindirdi.

Edip doğduktan sonra aile, Haseki’de bir eve taşındı. Bir türlü sevemediği çocukluk zamanlarını, bu mahalleyi, evlerinde olanları, gün gelip de şu günler geçmiş olduğunda her şeyi, “Ben Ruhi Bey, Nasılım” adını verdiği şiir kitabında anlatacaktı. Ama daha vardı o günlerin gelmesine. Önce sevemediği şu yerde çelimsiz bir çocuk olarak günlerini doldurmalıydı…

Açık kumral saçları, kaburgalarının sayıldığı cılız bedeniyle küçücük bir çocuktu Edip ve gelecekte bir şair olacağı gerçeğine bakılırsa bulunduğu ev bakımından şanssızdı. Çünkü onların evinde uçaklar hakkında bir resimli kitap dışında hiç kitap yoktu. İçindeki bu tılsımı kendisinin keşfetmesi gerekecekti.

(Ayten, Edip, Edibe, Perihan)

II. Dünya Savaşı’nın başladığı dönemde, annesi, babası ve üç kız kardeşiyle Fatih’te bir apartmana taşındılar. Okula başladığı yıllardı ve Edip, artık okumayı biliyordu; okumanın lezzetini de. Semtindeki Millet Kütüphanesi’ne giderek eski “Sanat” dergisi ciltlerini okurdu. Bir şeyler okumanın içine bıraktığı ferahlık paha biçilemezdi.

Sevemediği çocukluğunun içinde sevdiği şeyler de vardı elbette. Erik ağaçlarından çaldığı lezzetini başka yerde bulamayacağı erikleri seviyordu mesela. Şehzade Camii’nin içinde bisiklet kiraladıkları zaman dilimlerini, sıcak yaz günlerinde arsalarda gösterilerini izlediği cambazları, itfaiye binasındaki müzeyi; ama en çok yağmurlu havalarda sinema kapılarında bilet almayı severdi.

Kumkapı Ortaokulu ve İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Daha sonra yükseköğrenim için Yüksek Ticaret Okulu’na da girdi, ancak devam etmedi.

Neyse ki kendini çabuk tanımıştı ve her şeyi hızlı öğreniyordu. İlk şiirlerini yazmaya başladığında ortaokulun ikinci sınıfındaydı. Edip, neleri sevdiğini erken keşfetmişti. Bir çocuk dergisinde bile yayımlandı ilk şiiri…

Erken başlayan iş hayatı

Edip, eğitim hayatını tamamlamadan iş hayatına atıldı. Hayat, onun için erken başlamıştı. 1950’de İstanbul Kapalıçarşı’da ticaret ile başladı çalışmaya. Baba mesleği, bir anda onun da ekmek kapısı oluvermişti. Elbette bir yandan da şiir vardı; ondan hayatı boyunca hiç vazgeçmeyecekti.

Ancak erken atıldığı bu iş hayatı, daha başka şeyleri de hayatına erkenden getirecekti; çok değil, 1-2 yılı vardı…

Şiirle ilk dansı

Edip’in şu hayatta en çok değer verdiği şey yazdığı ve hatta yazmadığı, yazma ihtimali bulunan şiirlerdi. En çok bu konuda çalışıyordu ve istekliydi.

İlk olarak yazığı şiirleri, 1944’te, gencecik bir delikanlıyken “İstanbul” adlı bir dergide yayımladı. Başka dergilerde de şiirlerini yayımlamaya devam etti.

17-18 yaşlarındaydı. Ahmet Hamdi Tanpınar, komşuları Nigar Hanım’ın kardeşiydi ve Edip, ilk şiirlerini ona gösterdi. Tanpınar’ın yorumu, “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel; ama hiçbiri şiir değil” oldu ve karşısında bu işe gönül verdiğini hissettiren Edip’e uzun uzun resme nasıl bakması gerektiğini anlattı. Hemen eve döndü. Elinde bir sürü resimle gelmişti. Öğrendiklerini uygulama zamanıydı. Uzun uzun bakmalardan sonra, sonradan yayımladığında pişman olacağı, “İkindi Üstü” şiirini yazdı.

Yazacağı şiirlerin daha ilk adımlarıydı bunlar…

(Mefharet Hanım ve Edip Cansever)

Edip Cansever evlendi

Hayatında erken başlayan şeylerden biri de evlilikti. 19’unda evliydi Edip; 20’sinde de baba olmuş gencecik bir adamdı. Mefharet ve Edip, kızlarına Nuran adını verdiler.

Hem ev geçindirmek zorundaydı; bir yandan da şiire tutkunluğu ömürlüktü. 1954’te bir yangında her şey kül olana kadar babadan kalma küçük dükkanda halı ticareti yaptı. Bir yandan ticareti, “Yıllar önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum” diye tanımlıyor bir yandan da hiç sevmiyordu. Kapalıçarşı’yı, sınıf ayrımının en somut gözlemlendiği yer olarak görüyor, orada her şeye sadece para değeri için bakılacağını anlatıyordu. En az çocukluk zamanları kadar mutsuzdu bu işten. Neyse ki şiir vardı; onu özgürleştiriyordu…

Tek mutluluk şiir yazmak

Edip, 1951’de arkadaşlarıyla birlikte “Nokta” adını verdikleri bir dergi çıkardı. 1950’lerde şiirlerini farklı bir tarzda kaleme aldı. İlk kitabından itibaren ilgi çekmişti; ancak daha sonra da yarattığı farklılık, edebiyat çevrelerince fark edilmeye başlandı. Şiire, tüm gelenekleri yerle bir eden bir akım, yeni bir soluk getiriyordu Edip Cansever. Hep şiir yazdı; ama bu fark edilme sürecinde şiir hakkında düşüncelerini açıkladığı düzyazılar da yazdı.

Onu şiire yaklaştıran olay kuşkusuz 1954’te meydana gelen Büyük Kapalıçarşı Yangınıydı. Bu yangında dükkanı tamamen yandı. Sigortadan aldığı para da yeni bir dükkan açmaya yetmeyecek kadar azdı; kendine bir ortak buldu. Birkaç ay sonra ortağı Edip’e asma katta istediği kadar çalışabileceğini, kendisinin de alım satım işleriyle ilgilenebileceğini söyledi. Bu, Edip’in hayatındaki en güzel müjdelerden biriydi. Dokuz kitabını Kapalıçarşı’da, bu küçük dükkanın asma katında kendine kurduğu yaşam alanında yazdı. Çalışma alanı denmemeliydi, çünkü burası, onun nefes aldığı, mutluluğu duyumsadığı yerdi. Yıllar sonra bugünleri düşündüğünde hep şöyle iç geçirdi: “Ya o yangın olmasaydı…”

Çünkü Edip Cansever için tek mutluluk, şiir yazmaktı. Biliyordu, bir şiirin verdiği mutluluk, ömürlük olmayacaktı. Olsa olsa bir gün sürerdi. Olsundu; “Belki de bütün mutlulukların toplamı bu kadarcıktır” diyordu kendi kendine…

Edip Cansever, sadece şiir yazan bir şairdi. Şiir yazmadığı zamanlar, zaten onun mutsuzluk zamanlarıydı.  Şiir dışında hiçbir şey yazmamış, hatta başka hiçbir şey yapmamıştı. Neredeyse okumaktan başka olumlu hiçbir şey yapmıyordu; yapamazdı. Çocukluğundaki o uçakların resimlerinin olduğu tek kitabı saymazsak, kaçırdığı ne çok kitap olmuştu. Açığı kapatmalıydı belki de…

(Tomris Uyar)

Tomris Uyar’a hayranlığı

Edebiyat dünyasının bilinen gerçeklerindendi Edip Cansever’in Tomris Uyar’a hayranlığı. İnce bir çizgide yürüdü bu duygusu için. İnce ve istikrarlı. Öyle ki, Edip, her 15 Mart’ta Tomris Uyar’ın yeni yaşı için bir şiir yazdı, yayımladı; hayranlığını bıkmadan usanmadan dile getirdi.

Onlardan bir tanesinde şöyle diyordu, bir kuplecik bırakıyorum:

Şu dizeleri yazmıştır onun için;

“Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç

Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de

Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle

Ve yarışırsa ancak Monet’nin

Kadınlarına yaraşan giysilerinle

Gördüm de

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

…”

Tomris Uyar ise, onun bu hayranlık dolu dizeleri karşısında şöyle demişti:

”Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana”.

Edebi yönü

Edip Cansever, II. Yeni Hareketi içinde yer alıyordu; hatta en önemli isimlerindendi. Şiirlerinde kapalı diye tabir edilen bir anlayışı benimsemişti. Şiiri için bir kişi seçer, onun üzerinden soyut ve somut arasında ani geçişli bir dansa soyunurdu. Hiç dans etti mi ya da sever miydi bilmiyorum; ama onu nedense böyle hayal ediyorum…

Şiirdeki tüm kalıpları yıkmış, ele avuca sığmadan yazıyordu. Mesela “Masa Da Masaymış Ha” çok güzel bir örnek. Masa gibi somut bir nesne üzerinden birçok fikri kapalı, bir yanda da apaçık bir şekilde kaleme aldı. Öyle ki bu şiirle, Edip Cansever’in yaşamdan anladığını, dünya görüşünü kavramak hiç de zor değildi. Çünkü insanlar ve nesneler arasında derin bir bağ vardı. Onun şiirlerini okurken bir tiyatro izliyormuş hissine de kapılmanız, belki bu sebeptendi. Tabii tiyatro diyaloglarını, özellikle de Klasik Yunan üslubu tiyatro diyaloglarının varlığı dışında.

O, şiiri yazmıyor, aslında yaşıyordu…

Masa Da Masaymış Ha

Adam yaşama sevinci içinde

Masaya anahtarlarını koydu.

Bakır kaseye çiçekleri koydu.

Sütünü, yumurtasını koydu.

Pencereden gelen ışığı koydu.

Bisiklet sesini, çıkrık sesini,

Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu.

Adam masaya,

Aklında olup bitenleri koydu.

Ne yapmak istiyordu hayatta,

İşte onu koydu.

Kimi seviyordu, kimi sevmiyordu,

Adam masaya onları da koydu.

Üç kere üç dokuz ederdi;

Adam koydu masaya dokuzu.

Pencere yanındaydı, gökyüzü yanında

Uzandı masaya sonsuzu koydu.

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür

Masaya biranın dökülüşünü koydu.

Uykusunu koydu, uyanıklığını koydu.

Tokluğunu, açlığını koydu.

Masa da masaymış ha!

Bana mısın demedi bu kadar yüke!

Bir iki sallandı durdu,

Adam ha babam koyuyordu…


Kitapları ve ödülleri

1957’de “Yerçekimli Laranfil” adını verdiği kitabını yayımladı Edip Cansever. Bu kitaptaki şiirler çok ilgi görmüştü. Öyle ki, ona, 1958’de “Yeditepe Şiir Armağanı”nı kazandırdı. II. Yeni’nin neredeyse tüm özellikleri bu kitapta vardı. Artık Türk Şiiri yeni bir boyut kazanmıştı.

1964’te Mehmet Fuat’ın yönettiği “Yeni Dergi”nin yayın hayatına girdi. Fuat, bu dergide özellikle II. Yenicileri toplamıştı. Edip Cansever, bu dergiye en sadık olan isimlerden biriydi; söz konusu şiir olduğunda hep olduğu gibi. Dergi, 1975’te kapandığından Edip Cansever şiirleri, 1978 – 1980 yılları arasında çıkan, Enis Batur’un yönettiği “Yazı” dergisinde yer alacaktı. 1979’da Doğan Hızlan’ın yönettiği “Hürriyet Gösteri” ve 1981’de yayımlanmaya başlayan “Adam Sanat”ın ilk sayısı da alacaktı bu özel şiirlerden nasibini…

1966 – 1970 yılları arasında da Cemal Süreya’nın Papirüs dergisinde yayımladı şiirlerini. Onun için önemli olan şiirlerini yazıyor ve yayımlıyor olmaktı. Ancak sevdiği insanlarla, şiir gibi özel bir nokta da buluşuyor olmak da ayrı bir keyifti.

1976’ya kadar Kapalıçarşı’daki turistik eşya ve halı ticareti yaptığı dükkanla olan bağını tamamen kopardı ve artık sadece şiir vardı. Bu yıl, kendisi için de Türk Edebiyatı için de bambaşka bir noktada duran kitabını yayımladı: “Ben Ruhi Bey, Nasılım”. O da hak ettiği somut değeri bir yıl içinde buldu; 1977’de TDK Şiir Ödülü’nü aldı.

Son olarak “Yeniden” adını verdiği kitapla tüm şiirlerini bir araya getirdi. Bu kez de 1982’de “Sedat Simavi Edebiyat Ödülü”ne layık görüldü.

Edip Cansever öldü

Edip Cansever neredeyse şiir orada, şiire meze olacak malzemeler neredeyse Edip Cansever de oradaydı. Artık kışları İstanbul’da, yazları da Bodrum’da yaşamaya karar verdi. Bir Edebiyatçı standartlara göre bu şekilde yaşamalıydı galiba.

1986’da İlhan Berk’in de yardımıyla küçük bir ev aldı ve Mayıs ayında eşiyle birlikte Bodrum’a gittiler. Burada beyin kanaması geçirdiği teşhis edilince apar topar İstanbul’a tedaviye getirildi. Ancak çok geçti. Usta Şair, 28 Mayıs’ta hayata veda etti.

Acaba şiirlerine de etti mi diye merak etmeden duramıyor insan… Yani hani annelerin çocuklarını ölse de bırakmadığı inancı vardır ya, sanki Edip Cansever de şiirlerine aynı duyguyla bağlıydı hissiyatındayım şu an.

Öyle ya Cemal Süreya da bir şiirinde şöyle demez mi ardından:
“Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.

Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever”.

Belki de bu mümkündür; fazla şiirden ölmüştür, kim bilir. Şiire bağlılığı ile anılan, hayatı yaşama rehberi olarak şiiri kullanan ve bunu sıradan bir eylemmişçesine tüm doğallığıyla yapan bir Edip Cansever geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , ,

Tomris Uyar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Tomris Uyar’ın adını duyduğunda hatırına şiir düşmeyen, gönlünden Turgut Uyar’a, Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’e bir selam göndermeyen var mı? Elbette bu bilinen aşlar ve şiirlerin arasında bir öykü yazarı da oldu Tomris Uyar. Üstelik başarılıydı da.

Hayatı ciddiye almayan, sevgiden yorulduğunda yeni bir sevdaya açılmaktan korkmayan bir kadındı. Kuşkusuz onca şiirin gölgesinde, kadın yanı mutluluk duysa da, ağır yükler altındaydı aslında. Dost kaldığı, gönlünü kaptırdığı ve hatta evlendiği şairler, onu hep her an ellerinden uçup gidecek bir kuş edasında sevdiler ve haksız da değillerdi. Tomris, hep açık denizleri tercih ediyordu.

Sonra özgür ruhu ve sahip olunamayan kadın kimliğiyle hayattan göçüp gitme zamanı geldi. Her an aşklarının elinden uçup gidecek hissiyatı veren o yaralı kuş, 15 yıl önce bugün toprak oldu.

Ardında bolca şiir ve öykülerini bırakan Tomris Uyar, güzel kalp, sevgi ve bin özlemle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tomris, 15 Mart 1941’de, Celile Hanım ve Ali Fuat Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Annesi de babası da hukukçuydu. İkisi de edebiyata ayrı düşkündü. Babasının şiir kitapları ve annesinin çevirileri arasında geçen, şaşılmayacak bir sona doğru giden enfes bir çocukluktu onunki.

Eğitim hayatına Taksim’deki Yeni Kolej’de başladı. Ortaokulda ise, İngiliz High School’da idi. Ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne başladı ve buradan 1961’de mezun oldu. Üniversite zamanı geldiğinde, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü tercih etti. Tercihinde etkili olansa, öykü yazmaya çoktan gönlünü kaptırmış olmasıydı.

Öykü yazma isteği

Tomris, gönlüne ilk öykü yazma isteği düştüğünde lise sıralarındaydı. Çocukluğundan beri annesinden, babasından genlerine kodlanan yazarlık, kanını sulandırmaya başlamıştı. Kalbinde yeni bir heyecan dolanıyordu artık.

Tüm lise ve üniversite yıllarını, ilk öykü denemeleriyle geçirdikten sonra Tomris bu sefer de çeviri denemelerine başladı. Öykü yazmaya profesyonel bir şekilde başlamadan önce Türkçeye en ince ayrıntısına kadar hakim olmak istiyordu. Çeviriler de mükemmellik yolundaki zevkli egzersizleriydi.

1962’de, hala bir üniversite öğrencisiyken ilk çevirisi Şekerden Bebek’i (Tagore) tamamladığında, bu çeviri, Varlık dergisinde yayımlandı. Tomris, aileden gelen sevgiyle bir edebiyat tutkunu, bir öykü sevici, nice güzel işler yapacağının muhakkak farkında olmalıydı…

Tomris Uyar evlendi

Onlarınki kolej aşkıydı. Şair Ülkü Tamer ile kısa sürede evlendiler; nasıl da gençtiler. Artık o, Tomris Tamer’di. İlk çevirisini yaptığı sırada da evliydi.

Onların aşkı, ancak ölüm ayırır cinstendi aslında. O talihsiz olay yaşanmasa, belki de gerçekten ölene dek sürecekti. Tamer çiftinin dünyalar güzeli bir kızı oldu. Ona Ekin adını verdiler. Ancak Ekin henüz birkaç aylıkken sütten boğuldu. Bir daha toparlanamadılar. Onları gerçekten de bir ölüm ayırmıştı…

Suya yazılı öyküler

Tomris, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile birlikte Papirüs dergisini kurmuşlardı. Deneme, eleştiri gibi yazılarını da Varlık, Yeni Dergi, Soyut gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımladı.

Tomris, evliliği sırasında “Kristin” adını verdiği, yayımlanacak ilk öyküsünü yazdı ve bu öykü, 1965’te Türk Dili’nde yayımlandı.

“Suya Yazılı” adını verdiği ilk öykü dosyasını ise, 1967’de tamamladı. Dosyanın kaderini belirleyen bir ad seçtiğini bilse, yine de bu adı koyar mıydı acaba? Bu öykü dosyasının tek kopyası, Papirüs Dergisi’nde çıkan yangında kül oldu. Geriye elinde sadece “Kristin” kalmıştı.

Kuşkusuz bu tarifi olmayan bir hayal kırıklığıydı. Aynı yangında Dos Passos’un “USA” çevirisinin 100 sayfası da yanmıştı. Tomris ne öykülerini ne de çevirisini yeniden yazmayı düşündü. O, pişmanlık ya da hayal kırıklığına pabuç bırakmayacak kadar güçlü bir karakterdi. Her zaman şöyle derdi: “Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar için üzülürüm. Bir şeyi ciddi yapan bir insanın bir de kişisel bir ağırlık taşıması gerekmez”.

Durmadı ve yazmaya devam etti. Suya Yazılı’nın ardından yayımladığı ilk kitabına “İpek ve Bakır” adını verdi. Yazdığı öykülerden, 10 öykü derlemesinden oluşan “Yürekte Bukağı” ile 1979’da, “Yaza Yolculuk” ile de 1986’da Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Günlüklerini de “Gündökümü” başlığı ile yayımladı…

İkinci Yeni’nin olmazsa olmazı

Tomris, hiç şiir yazmadı. Ancak İkinci Yeni akımının gözde şairlerinin en özel ilham kaynağı oldu. Duymuşsunuzdur, Tomris Uyar için “Bir akımın ilham kadını” denir. Ne doğru bir tespit aslında. Nasıl taşımış bunca aşkın yükünü yüreğinde.

Önce Cemal Süreya, sonra Turgut Uyar ile fırtınalı bir aşk yaşayacak ve bu durum edebiyatımıza çokça şiir getirecekti. Bunun yanında Edip Cansever’in hayranlığı da yadsınamayacak derecede sürecekti. Tomris Uyar, okuduğumuz onca şiirin sebebi, esin kaynağı olacaktı…

Cemal Süreya ve Tomris Uyar

Ankara’da, Sanatseverler Derneği’nde tanıştılar. İkisi de evliydi. Cemal süreya, Tomris’in kesinlikle keşfedilmeye değer olduğunu düşünüyordu. Şimdilik tek bildiği Ülkü Tamer’le evli ve edebiyata düşkün olduğuydu.

Aralarında bir aşk doğmuştu nihayetinde. İkisi de eşinden boşamış ve 3 yıl sürecek fırtınalı bir aşka tutulmuşlardı. Cemal Süreya bir başka seviyordu Tomris’i. Her akşam hiç zaman eve dönüyor, arkadaşlarıyla buluşmak aklına bile düşmüyordu. Tomris, onun tüm dünyası olmuştu. Öyle düşkündü ki kadınına, her şeyin fazlası zarar olacaktı.

Tomris bir akşam Cemal Süreya’ya bu halinden duyduğu rahatsızlığı açtı. Biraz gezip dolaşmasını, arkadaşlarıyla buluşmasını teklif etti. Bir ilişkinin sağlığı, sosyal hayatın sağlığından geçiyordu. Bu konuşmanın üzerine Cemal Süreya ertesi akşam geç geldi; bir sonraki akşam da. Tomris, tam Cemal’in durumu kavradığını düşünüyordu ki, bir akşam pencereden dışarı bakarken apartman girişinde, arkadaşlarıyla buluşmada (!) olan Cemal Süreya’yı görmüş. Cemal Süreya, Tomris’in kendisiyle konuştuğu zamanın dolmasını bekliyormuş… Tomris ise, bu durumun adını koymuştu: Şahsiyet Rötarı.

Bunun gibi ne çok anı biriktirdikleri, en çok Cemal Süreya’nın aşkı ile dolu bir ilişki yaşadılar. Cemal Süreya, en güzel şiirlerini Tomris için yazdı. Ancak gün gelip de ayrılık vakti geldiğinde, büyük aşkına kendisi hakkında hiçbir şekilde konuşmayacağını söyledi.

Bu konuyla ilgili ikisi de hiç konuşmadı. Eşlerinden birbirleri için boşandıkları yazılsa ya da düşünülse de, bu konu hakkında hep sustular.  Tomris, kendisine Cemal Süreya sorulduğunda şöyle anlatmıştı: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”.


Cemal Süreya’nın aşkını döktüğü şiirlerden biri şöyleydi:

“Ayışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğunda öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni…”

Turgut Uyar ve Tomris Uyar

Turgut Uyar ile tanışmasını şöyle anlatıyordu Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu”.

Bu aşk, Tomris Uyar’ın en uzun ilişkisiydi; evleneceklerdi de.  Bu kez başka değil, bambaşkaydı. Turgut Uyar’ın kendisine duyduğu aşkı, “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım” diye anlatıyordu.

Gerçekten de yoruldu sonra Tomris. Onun sadece dünyaya açılan penceresi olmadığının, artık bir parçasına dönüştüğünün farkındaydı. Yine de bu aşk, soluksuz devam etti. Tomris, Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nda soluksuz beklediği, soluksuz sevdiğiydi.

1969’da evlendiler ve bu evlilik, onlara Hayri Turgut adını verdikleri oğullarını hediye etti. Ne olursa olsun bu aşk da fırtınalı geçti. Bu ikisinin de sanatçı olmasından kaynaklanıyor olmalıydı. 1985’te, Turgut Uyar bu dünyadan göçene kadar bu aşk devam etti.

Turgut Uyar, bir şiirinde şöyle sesleniyordu sevgili eşine:

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz
Kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz
Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için
Dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor
Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
Ne var ki ıslanır gider coskunluğum durmadan
Durmadan
Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
Seni övdüğüm zaman
Güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
Seni övdüğüm zaman

Edip Cansever’in Tomris Uyar hayranlığı

Edip Cansever, Tomris’e karşı konulmaz büyük bir hayranlık duyuyordu. Üstelik Turgut Uyar’ın da en yakın dostuydu.

Bu hayranlık, edebiyat dünyasının çok yakından bildiği ancak üzerinde durmadığı bir gizli hayranlıktı. Her yıl düzenli olarak 15 Mart’ta, Tomris’in doğum gününde bir şiir yayımlıyor, bıkmadan usanmadan vazgeçemediği hayranlığını anlatıyordu.

Tomris ise, Edip Cansever için “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana” diyordu.

Böyleydi işte, Edip Cansever’in deyimiyle Tomris rakıyı severdi, Edip de onu. Yıllarca sessizliğini koruyan Tomris, ölümünden kısa bir süre önce Edip’in kendisini daha çok etkilediğini itiraf ediyordu. Yine de eleştirmen tavrını bir kenara bırakamadan, “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair…” olarak tanımlayacaktı Edip Cansever’i.

Edip Cansever, şiirlerinden birinde Tomris Uyar’a sonsuz hayranlığını bir şiirinde şöyle anlatıyordu:

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet’nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Yok bir yanıtın ”nereye” diyenlere

Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler’den Hisar’a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.


Tomris Uyar öldü

Tomris, öyküleri ve şiirlere sebep aşkları, dostluklarıyla dolu dolu 62 yıl geçirdi. Ancak 62 yaşında yakalandığı yemek borusu kanseri onu sonunda soluksuz bıraktı ve Tomris Uyar 4 Temmuz 2003’te ardında nice güzellikler bırakarak hayata gözlerini kapadı.

Acaba benim için yazılsaydı bunca şiir onun kadar nesnel bakmayı başarabilir miyim diye düşünüp durdum yazı boyunca. Hiçbir şey ciddiye alınmamalı diyordu bir yandan Tomris Uyar. Bir yandan adına nice şiirler yazılıyordu ve bir yandan da, o aslında evladını kaybetmiş, üstüne bu sebepten evliliğini yitirmiş acılı bir kadındı. Yazmak da ilham kaynağı olmak da hayatının ayrılmaz bir parçasıydı, evet. Ama acaba madalyonun bir de öteki yüzü vardı da, Tomris Uyar, acısından yazarak kaçıyor ve ünlü şairlerin ilham kaynağı olmaktan mı besleniyordu. Oysa okuduğu şiirler kendine yazılıyordu ve o, bir tanesini dahi okurken kibre ve gurura kapılmayı düşünmemişti.

İşte tüm bunlardan mütevellit, iyi öyküleri, İkinci Yeni Şiiri’ne yadsınamaz katkısı ile sıra dışı bir kadın, Tomris Uyar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,