Etiket: efsane

Grimm Kardeşler Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Grimm Kardeşler: Jacob Grimm (1785-1863) ve Wilhelm Grimm (1786-1859), tanınmış iki Alman masal yazarıdır.

Biyografileri ve eserleri birbirine benzedikleri için Grimm Kardeşler olarak adlandırılırlar.

Grimm Kardeşler çeşitli mahalli lehçeleri incelemişler, daha sonra köy köy, kasaba kasaba dolaşarak, akşam sohbetlerinde yüzyıllardan beri anlatılagelen eski Alman şiirlerini, efsanelerini ve masallarını derleyip, edebi bir üslupla yeniden yazıp 1812’den sonra Çocuk ve Yuva Masalları (Kinder und Hausmärchen) adı altında yayınlamışlardır.

Bugün dünyanın her yerinde tanınan ve dinlenen bu masallar, Alman dilinin bütün inceliklerini taşır. Çünkü Grimm Kardeşler, bütün bu masal derlemeleri sırasında Alman dilini bütün teferruatıyla incelemişler ve dilin bugünkü durumunu almasına büyük hizmette bulunmuşlardır.

Grimm kardeşler 4 Ocak 1785 ve 24 Şubat 1786 tarihlerinde memur bir ailede dünyaya gelirler. Grimm kardeşlerin sonrasında üç erkek ve bir kız kardeşleri daha olur. Bu kardeşlerden 1790-1863 tarihleri arasında yaşayan Ludwig Emil Grimm günümüzde de tanınan bir ressam ve grafikçidir. 

Jacop ve Wilhem Grim çocukluk ve okul yıllarını Hanau ve Stainau yöresinde geçiren Grimm kardeşlerin kişilikleri ve aile değerleri çocukluklarını geçirdikleri bu köyde, yaşadıkları yerin atmosferinden etkilenerek gelişir. 

1796’da babaları Philipp Wilhelm Grimm’in ölmesiyle onbir yaşındaki Jacob Grimm bu erken yaşında kendini ailenin küçük reisi olur. 

Bu dönemlerinde Grimm kardeşlerin ekonomik ihtiyaçlarını 10 yıl kadar süreyle Kasselli soylu teyzeleri üstlenir.

Bazı eserleri:Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Külkedisi, Hansel’le Gratel, Rapunzel, Bremen Mızıkacıları, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Uyuyan Güzel 

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mustafa Hiram Abas Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bir suikasta kurban giden hayatın öyküsü bu. İstifasından 2 yıl sonra bir sabah işe giderken çapraz ateşin içinde can verdi Hiram Abas. Ayrıcalıklı çocukluğunun bedelini bu şekilde ödeyecekti belki de.

Aldığı eğitimlerin üstüne yaşadığı hayat, iki istifa ve ardından gelen kanlı ölüm…

Belki de tüm bunlar isminin ağırlığıydı…

Çocukluğu

Hiram, 1932’de İstanbul’da Fatma Roksan Hanım ve Hilmi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ona Mustafa Hiram Abas adını verdiler. İran işgalindeki Güney Azerbaycan’dan kaçan bir aileydi onlar.  Ona bu ismi veren dedesi “Mübarek Galip Eldem” idi. Galip Bey, Hiram’ın anne tarafından dedesiydi ve aynı zamanda “Osman Hamdi Bey”in de yeğeni idi.

İsmi Hiram konmuştu; çünkü bu isim Yahudi efsanelerinin ünlü ismi “Hiram Usta”dan geliyordu. Yapılan araştırmalardan edinilen bilgiye göre aileden gelen bir masonluk vardı.

Hiram, cevval bir çocuktu, pek yerinde durmazdı. Genç delikanlı zamanları geldiğinde akan bu deli kanı boks yaparak dizginlemeye çalışacak, hatta bu sporda başarılı olacak; ufak da olsa şampiyonluklar kazanacaktı.

Hiram, ağır bir isimdi aslında. Belki bundan sebep Hiram’da adının ağırlığıyla yaşayacak, güç gerektiren işlere düşecekti. Çünkü bu ad, tek başına bir efsanenin adıydı.

Hiram efsanesi

Hiram efsanesi, masonluğun kuruluşunu temsil ediyordu. Efsaneye göre, Kral Davud, Kudüs’te Allah’ın evini inşa etmek istiyordu. Bunun için ülkenin dört bir yanından evin yapımında çalıştırmak için 40 bin işçi topladı. İşçilere de “Mason” ismini verdi. Bu “Duvarcı” manasına geliyordu.

Davud her şeyi başlattı, ancak devam ettiremedi. Henüz inşaat devam ederken hayatını kaybetti. Onun yerine de Süleyman geçti. Haliyle her gelen kendince değişiklikler yapacaktı. Süleyman da bu evin adını değiştirdi ve “Süleyman’ın Mabedi” yaptı.

Bu evin inşaatında çalışan ustalardan birinin adı “Adon Hiram Adif” idi. Hiram bir Yahudi’ydi ve dul bir kadının oğluydu. Bilgili ve görgülü biriydi Hiram; çalışkandı. Kendi mahiyetindeki işçilerini çırak, kalfa ve usta diye üçe ayırmıştı. Bilgilerini bölüm bölüm her kesime gerektiği kadarını anlatıyordu. Gerektiği kadardı; çünkü, çıraklar, kalfa ve ustaların, kalfalar da ustaların bildiği sırlara erişmek için bir basamak üste çıkmak zorundaydı. Elbette alacakları ücretler de buna göre değişiyordu.

İnşaat tamamlandığında usta olmayı bekleyen 3 kalfa yeterli başarıyı gösteremediklerinden ustalık mertebesine de erişemedi. Bunun üzerine 3 kalfa ustalığın sırrını Hiram Usta’dan zorla öğrenmeye kalktılar. Hiram Usta’da bilgisine ve ustalığına ihanet etmek istemeyince onu öldürdüler.

Cesedini dağa gömüp mezarının üzerine akasya dalları diktiler ve bundan sonra da bu efsanede yer alan isimler, işaretler, kelimeler birer sembol kabul edildi; masonluk sembolü.

Efsaneye göre, Süleyman Mabedi de buna bağlı olarak Hiram efsanesi de masonluğun temellerinden ikisi demekti…

Eğitim hayatı

Hiram, her zaman ayrıcalıklı ve özel bir çocuk oldu. Orta öğretimini “Saint – Joseph Lisesi”nde tamamladı. Bu okulda misyonerler tarafından çok sıkı bir disiplinle eğitim verildiği bilinirdi. Bu sebepten yabancı okullarda okuyanların lügatında burası “Papaz Mektebi”ydi.

Hiram, üniversite eğitimi için Ankara Üniversitesi Sosyal Bilgiler Fakültesi’ni tercih etti. Hemen ardından müfettişlik görevine başladı ve bu görevini İstanbul’da 18 Mayıs 1967’ye kadar sürdürdü.  Ancak askere gitmeliydi. Yedek subay olarak vatani görevini tamamlayan Hiram, sonra da MİT’e girdi; Batum, Atina ve Beyrut’ta görev yaptı.

Eğitim ile dolu bir çalışma hayatı başlamıştı. Bir süre İstanbul ve Ankara’da sürdürdü görevini. Ardından da CIA’in çeşitli okullarında eğitim aldı. Bu eğitim, 4 yıl sürdü.

İş hayatı

Hiram, eğitimini tamamladıktan sonra 12 Mart 1971’de İstanbul’da görevi başındaydı.

Hiram, 1978’de Namık Kemal Ersun cuntasının tasfiyesiyle ilişkili olarak kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Dönemin TİSK Genel Başkanı Halit Narin’in yanında çalışmaya başladı.

Ülke 12 Eylül döenmini yaşadı. Hiram, 1983’te ikinci kez MİT’e döndü. Tekrar bir süreç başladı, Hiram yine görevinin başındaydı. Ağustos 1986’da Hayri Ündül MİT Müsteşarlığı’na getirildi. Hiram da MİT Müsteşar Yardımcısı görevindeydi.

1986’da Hiram, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın MİT’in sivilleşmesi operasyonunda sembol isim olmuştu. Hiram, çalışmalarını oldukça disiplinli ilerletiyordu. Örneğin, Suriye’nin PKK’yı barındırması üzerine Müslüman Kardeşler Teşkilatı yöneticilerini Türkiye’ye getirtti. Ama en önemli çalışmaları Dev – Sol örgütü üzerineydi. Zaten ömrünün sonu da buradan gelecekti.

Teşkilat bir güç savaşı içine düşmüştü ve Hiram bu savaşı kaybetmişti. 1988’de yayınlanan MİT raporunda sorunlu isim olarak gösterilmişti. Hiram Abas, raporu kaleme alan Mehmet Eymür ile pasif göreve alınmak istendi. Bu olay üzerine Hiram, ikinci kez emekliliğini istedi.

Hiram Abas öldürüldü

Hiram, ikinci kez istifa etmiş ve MİT ile olan bağlantısını kesmişti. Amerikan silah firmalarının Türkiye temsilciliğini yapan bir şirkette çalışıyordu.

26 Eylül 1990 sabahı yine işe gitmek için evden çıktı; ancak gidemedi. Evinin yakınlarında belediye işçisi görünümündeki kişilerin açtığı çapraz ateşin içine düştü. Hiram, kendisine düzenlenen bu suikastta olay yerinde yaşamını yitirdi.

Bu korkunç cinayeti, Hiram’ın bir zamanlar üzerinde çalışmalar yürüttüğü Dev – Sol örgütü üstlendi. Bu cinayetin dosyası faili meçhul davaların arasına karıştı…

Ölümünden sonra

Böylesine şaibeli bir ölümün ardından elbette birçok iddia öne sürüldü ve popüler kültürdeki yerini de aldı; devlet içinde önemli isimlerden biriydi nihayetinde.

Ergenekon Davası iddianamelerinde yer verildi. Ardından gazetelere verilen röportajlardaki iddialara göre, Hiram Abas’ın katili, 3 Mart 1995’te infaz edilip betona gömüldüğü iddia edilen, MİT Ajanı “Tarık Ümit” idi.
Ayrıca 1999’da Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından, Hiram Abas’a özellikle yer verilen bir kitap yazıldı. “Bay Pipo” adını verdikleri bu kitap bir araştırma kitabıydı.

Popüler kültürdeki yerini de “Kurtlar Vadisi” adlı dizide buldu; daha doğrusu bu bir iddiaydı. Dizideki “Aslan Akbey” karakterinin Hiram Abas’ı temsil ettiği düşünülüyordu. Ayrıca dizide yine Tarık Ümit’i canlandırdığı düşünülen “Pala” karakteri de dizide tıpkı Hiram Abas’ın kurban gittiği suikast gibi öldürülmüştü.

MİT mensubu olan kişilerin çok şey bildiği düşünülür, belki de gerçekten çok şey de bilir ve işte bir hayat her şekilde son bulur.

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Müzeyyen Senar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

“Benzemez kimse sana,

Tavrına hayran olayım… “

Bu şarkıyı onun sesinden duyup da bir masada ne çok şeyi ertelediğiniz olmuşsa, tebrikler, siz de kesinlikle gerçek bir Türk Sanat Müziği sevenisiniz demektir.

Çocuk yaşta dinlenir mi dememek lazım, kendimden biliyorum, dinleniyor. Ama insan o şarkının sevincini ya da hüznünü en az genç yaşına geldikten sonra anlamaya başlıyor. Ben onun duygusunu kavramaya başladığımda çocukluk arkadaşımla, çocukluk hayalimizi gerçekleştirmiş, üniversitede o yaz aynı evde yaşamaya başlamıştık. Bir iki Müzeyyen Senar, Zeki Müren dinletileri derken, hop o anlar “Süt – Kek Geceleri”ne dönüşüverdi…

Hayat seni bulunduğun noktadan alıp nereye götürürse götürsün, barındırdığı güzellikler baki. Kekten tatmayalı, sütten yudum almayalı uzun zaman oldu belki. Ama şimdi fonda Müzeyyen Senar, Benzemez Kimse Sana’yı söylerken, hayatında kimseye benzemeyecekleri düşünmek, o kekin tadının başka hiçbir kekte olmayacağını bilmek sonsuzluğun tanımı gibi…

O zaman iyi ki doğdun Müzeyyen Senar…

Çocukluğu

Müzeyyen’in doğumu ile ilgili iki bilgi var. Birincisi, Müzeyyen, 16 Temmuz 1918’de, Bursa’nın Keles ilçesine bağlı Gököz köyünde, Zehra Hanım ve Cerrah lakaplı Mehmet Bey’in üçüncü çocukları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Zeliha Eren” adını verdi.

İkinci bilgi ise, Müzeyyen’in evlatlık olduğu iddiası. R. Erkan Alemdaroğlu’na göre, Müzeyyen, İnegöl’ün Hilmiye köyünde Zeliha Eren adı ile Fatma Hanım ve Reşit Bey’in çocuklarıydı.  Aslında önemli olan hangisinin doğru olduğu değil, Müzeyyen’in hangi yollardan geçip nereye varacağıydı…

Annesi, Bursa’nın Pınarbaşı köyünde büyümüş, güzel sesiyle Kur’an okuyan, keyifli ortamlarda gazel atan, tef çalan güzeller güzeli bir genç kızdı. Babası ise, Bursa Çekirge’de kıraathane işletiyordu. Herkes ona, “Cerrah” diye sesleirdi.

Zehra Hanım’ın dillere destan güzel sesi yönünden Müzeyyen’in de şansı büyüktü. Her bebek ninnilerle uyutulurken, Zehra Hanım, kızını, şarkılar, türküler söyleyerek uykunun kollarına emanet ediyordu. Müzeyyen, iyiden iyiye dillenmeye başladığında, annesine şarkılarında eşlik etmeye başladı. Öyle ki 6 yaşına geldiğinde annesi mevlitlerde Kur’an okurken, o da annesine eşlik ediyor, düğünlerde şarkılar söylüyordu. Eğlenceli, pek şenlikli geçiyordu Müzeyyen’in çocukluğu…

Bir sabah uyandığında kekemeydi

Şarkılarla, türkülerle ve de ilahilerle günler günleri kovalıyordu ki, Müzeyyen bir sabah kekeme olarak uyandı. Ne doktorlar ne de hacı hocalar çare etti küçüğe. Nihayetinde nazar değdiği kanaatine varıldı ve kader deyip kabullenildi. Müzeyyen’in bu hali tam 10 yıl sürdü.
Müzeyyen, konuşurken kekeme de olsa, şarkı söylerken adeta bülbül gibi şakıyordu. Bu durumu fark eden öğretmeni, onun müzikle olan ilgisini yoğunlaştırdı. Müzik, Müzeyyen’in tüm hücrelerine nüfus ediyordu…

Nazardı belki ya da kader kısmet… Sebep her ne ise neydi işte. Müzeyyen, bir gün Müzeyyen Senar olacağı günlerin ilk adımlarını atıyordu. Yıllar sonra bugünleri için şöyle diyecekti: “Eğer kekeme olmasaydım Müzeyyen Senar olamazdım”.


İstanbul yolları

Müzeyyen tüm bunlar yaşandığında 9 yaşındaydı. Annesi Zehra Hanım, kocasıyla geçinemeyeceğini anladığında evini ve küçük kızını bırakıp İstanbul’a gitti; kız kardeşinin yanına.

Müzeyyen’e bir süre babaannesi baktı. Babaannesiyle birlikte, günlüğü bir kuruşa tütün dizdiler de, öyle geçindiler.

Böyle böyle üç yılı tamamladı Müzeyyen. Sonunda dayanamadı ve babasının cebinden 2 lira alarak evden kaçtı. Yarı çocuk, yarı genç kız aklıyla düştü yollara. Doğruca İstanbul’a gitti; Üsküdar’a. Annesine sonunda kavuştu.

Usta hocalarla müzik eğitimi

Okuluna İstanbul’da devam etti Müzeyyen. Mektepte belki okuyamıyordu; ama müsamerelerde bülbül gibi şakıyordu. Burada müzik öğretmeninin ilgisi üzerine Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne gitmeye başladı. Yine bir müsamerede görmüşlerdi onu ve artık hummalı bir eğitim başlıyordu. Buradan sonra da Kadıköy Musiki Cemiyeti, yani Eski Şark Musiki Cemiyeti’ne. Kimler yoktu ki burada, Münir Nurettinler, Mesut Cemiller… Hepsi, ama hepsi oradaydı. Müzeyyen ne kadar farkındaydı bilinmez, ama burası müzikte başarıya giden yolda bir nevi Alice Harikalar Diyarıydı…

Müzik eğitimi, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım ile devam etti. Kemal Bey ve Hayriye Hanım, Müzeyyen’e, “Sen buraya gelme, eve gel” dediler. Sonra bütün bestekarlar da eve gelmeye başladı. Küçüktü, daha çocuktu. Buranın okuldan farkı yoktu onun için. Önlüğü üzerinde müzik öğreniyordu.

Müzeyyen, oldukça güçlü bir sese sahipti. Önce öğretmenleri arasında ünlendi. Sürekli sesi methediliyordu. Ün yayıldıkça devrin önemli üstatlarından Hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak ve Lemi Atlı Müzeyyen’in öğreticilerinden oldu.

Zamanla Müzeyyen sadece sevilen şarkıları değil, kendi bestelerini de söyler hale gelecekti…

Müzeyyen Senar ilk kez sahnede

Müzeyyen, Kemal Niyazi Bey ile İstanbul Radyosu’nda şarkı söylemeye başladı; yıl 1932 idi. Haftada 5 lira alıyordu. Para kazanmaya başlamıştı; ailesine bakıyordu. Her Perşembe onu izleyenler, Müzeyyen’in serçe yüreğindeki heyecanı duymuştu ki radyonun ilgiyle takip edilen programlarından biri oldu. Müzeyyen’in adı böylece geniş kitlelere ulaşmıştı.

Saçında iki kurdele, tir tir titreyen bir kız çocuğu olarak aldılar Müzeyyen’i kendi deyimiyle bahçeye götürdüler. 10 liraya solist olarak çıkardılar. Yıl 1933 idi ve bir daha bu sahneden hiç inmeyeceğini ruhuna fısıldayan görünmez güzel varlıklar vardı sanki…

Müzeyyen’i programda dinleyen isimlerden biri de 10. Yıl Belvü Gazinosu Sahibi, İbrahim Dervişzade idi. 1933 yazında, Müzeyyen Senar’ın adı, yıldızlar programına alınmıştı bile…

Bundan sonra İstanbul’un ünlü gazinolarının kapısı da açılacaktı…

Ayrıca 1938’de Ankara Radyosu kurulduğunda da ilk yayın yapan isimler arasındaydı Müzeyyen Senar. Radyo programları 1941’e kadar devam etti.

Ve solistlik müessesi başladı

Müzeyyen, sahneye çıkmak için “solo” şartı getirmişti. Bu gazino tarihinde solistlik müessesesini başlatan hareket oldu.

Solist Müzeyyen Senar sahneye çıkıyor, tüm hücreleri ile şarkılarını bir başka söylüyordu. “Haydar Haydar”, “Ormancı”, “Benzemez Kimse Sana”… her şarkıda bir başka Müzeyyen doğardı.

Sahnedeyken etkileyen sadece sesi değildi. Aynı zamanda kendine özgü mizansenleri de en az sesi kadar ilgi çekiyordu. Rakı kadehini öyle bir çevirip rakısını içer, elmayı çat diye ortadan öyle bir bölerdi ki, sanki başka kim yapsa bu hareketler iğreti duracaktı…

(Üçüncü eşi Tevfik Hamza ile)

Müzeyyen Senar evlendi

Müzeyyen, tüm ömrü boyunca üç evlilik yapacaktı.

Müzeyyen, hayatı boyunca soyadını taşıyacağı Ali Senar ile 1935’te evlendi. Ancak bu evlilik uzun sürmedi.

1943’te ise ikinci evliliğini Ercüment Işıl ile yaptı. Bu evlilik ona kızı Feraye ve oğlu Ömer’i kazandırdı. Ancak bu evlilik de, iki çocuğa rağmen uzun sürmedi.

1953’te de Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza Bey ile evlendi. Onun da sonu hüsran oldu. Aslında bu kez gerçekten hüsrandı. İşte bu evliliği ve aslında tüm aşk hayatını şöyle özetleyecekti yıllar sonra: “Hiç birinde de gelinlik giymek nasip olmadı bana. Öyle kimselere vurulmadım. Hep adamlar musallat oldu bana. Ben bir kez âşık oldum aslında, o da Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza idi, evlendik, sefire oldum; ama şarkıcı olduğum için istemediler ve bizi ayırdılar. O gerçekten adam gibi adamdı. Hayatımda ilk kez bir erkeğin omuzlarımdan bütün yükü alarak beni sevebileceğini onda gördüm”

Atatürk’ün ilgisini çekti

Müzeyyen’in billur gibi akıp giden sesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatinden kaçmadı. Özellikle Türk Sanat Müziğine duyduğu hayranlıktan, Müzeyyen Senar sesini odağına almıştı. Birçok kez Ata’nın huzurunda, özel meclislerde okudu şarkılarını.

Hal böyle olunca ne anılar biriktiriyordu Müzeyyen. İlk konserini 1936’da Dolmabahçe Sarayı’nda, ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün huzurunda gerçekleştirdi. En çok “Cana rakibi handan edersin” şarkısını beğenmişti…

Müzeyyen kalbinde bu büyülü anın heyecanını taşırken, eve dönüş yolunda kocasıyla tartışmaya başladılar. Kocası meğer kıskanmış onu. Eve geldiklerinde de annesini tartaklamaya kalkıştığında Müzeyyen, vazoyu kaptığı gibi kocasının kafasına geçirdi. Sonra bir zaman geçti ve bu kez de Atatürk ile dans etti diye kavga etmişlerdi. Bu evliliğin ömrünün vefa vermeyeceği ortadaydı. Öyle de oldu, ayrıldılar.

Yıllar sonra Atatürk’ü gördüğü o ilk anı ve heyecanını şöyle dile getiriyordu Müzeyyen Senar: “Sanki bana bir asır gibi gelen yolculuktan sonra saraya vardık. Girdiğimde bu zamana kadar görmediğim ihtişam adeta gözlerimi kör etti. Daha da şaşkın olmuştum. Yaveri takip ettik. Masanın kurulduğu salona girdiğim anda Atatürk’ü gördüm. Bir taraftan dizlerimin bağı çözülmüştü ama sanki uçuyor gibiydim. İçimden, ‘Müzeyyen bu Atatürk ve onu görüyorsun. Rüya mıydı acaba? diyordum. Hayır değildi. Atatürk’ü gördüğümde bayılacaktım… Yüzüne bakamadım”.

Gazino sahnelerine veda

Müzeyyen Senar, Türkiye’nin en ünlü, en özel gazinolarında yıllarca nice başarılı sahne programları gerçekleştirdi. O, Türk Musikisinde yeni bir ses, yeni bir nefesti adeta. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu sahnelerin de sonu geliyordu. Müzeyyen Senar, 1983’te, İstanbul Bebek Gazinosu’nda son konserlerini verdi.

Bundan sonra yalnızca özel anlarda, müzikli özel toplantılarda dinlemek mümkün olacaktı onu…

Bir Ömre Bedel

Müzeyyen Senar, özellikle Rumeli Türküleri konusundaki yetisi ayrıca değerlendirilmeliydi. Ruhuyla bütünleşiyordu bu türküler Müzeyyen’in. Her bir coşkulu nağmeyi ve yahut hüzünlü örgüyü ustalıkla aktarıyordu onu dinleyene…

5 binden fazla çıkardığı plak, gazinolar, özel sahneler bir yana Müzeyyen Senar, 1998’de, Sezen Aksu, Nilüfer, Ajda Pekkan, Tarkan, Şebnem Ferah gibi isimleri bir araya toplayarak “Müzeyyen Senar ile Bir Ömre Bedel” adını verdiği albümü çıkardı.

2001’de ise, son albümüne, “En Son Okuduklarım” adını verdi.

Devlet Sanatçısı Müzeyyen Senar

Müzeyyen Senar, 1998’de Devlet Sanatçısı seçildi. O, Cumhuriyetin Divası idi… En sevilenden, en özel isimlerden biri…

2004’te Sezen Aksu, Müzeyyen Senar’ın 72. Sanat Yılı için bir gece düzenledi. İstanbul Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserde Müzeyyen Senar’a ayrıca Ajda Pekkan, Emel Sayın, Sibel Can, Halit Kıvanç gibi ünlü isimler eşlik etti.

Müzeyyen Senar sesini kaybetti

Müzeyyen Senar, 5 Eylül 2006’da, İstanbul Sarayburnu’nda Sepetçiler Kasrı’nda son konserini verdi. Veda ediyordu Müzeyyen Senar. Ona bu kez kızı Feraye ile birlikte Bülent Ersoy, Adnan Şenses, Erol Evgin, Mediha Şen Sancakoğlu, Ahu Tuğba, Levent Yüksel gibi ünlü isimler sahnede eşlik ediyordu. ,

Bu konserden sadece 21 gün sonra, Müzeyyen Senar, İzmir’deki evinde rahatsızlandı. Beyin enfarktüsü geçirmiş, sol tarafı felçli kalmıştı. Hayati tehlikesi bulunmuyordu. 2007’de, İstanbul’daki Darüşşafaka’da Rehabilitasyon Merkezi’nde Nisan ayına kadar tedavi gördü. Bu tedaviler sonuç vermişti; Müzeyyen Senar, sol ayağının üzerine basabiliyordu.  Bir süre Bodrum’da, kızı Feraye ve oğlu Ömer ile birlikte yaşadı.

Ve sonunda 24 Şubat 2008’de, Feraye, sevenlerine acı haberi verdi: Müzeyyen Senar, sesini kaybetmişti. Ama kendisi bunu bilmiyordu… 22 Temmuz 2008’de ise, sağlık durumunun iyi olduğu açıklaması yapıldı.

Müzeyyen Senar öldü

Müzeyyen Senar artık şarkı söylemiyordu belki, ama her anı müzikti ve onu seven ne çok insan vardı. 30 Ekim 2009’da öğrencisi Bülent Ersoy, Müzeyyen Senar anısına sanat yaşamından fotoğraflarının yer aldığı ve Cumhuriyet Divası: Müzeyyen Senar adını verdiği sergiyi açtı.

Sanatçı doğmuştu o ve yaşam biçimi hep sanat oldu. Ancak elbet onun da yaşamının bir sonu vardı. 8 Şubat 2015’te, 07.30’da, zatürre sebebiyle tedavi gördüğü Ege Üniversitesi Hastanesi’nde hayata gözlerini kapadı. 97 yaşındaydı…

Şarkı söylemek için dünyaya gelmiş naçizane bedeni toprak olmuştu belki; ama bir yandan da her derdin kederin, her zevkin sefanın en güzel sesiydi hala. Ve kuşkusuz, bu sonsuzluğun nişanesiydi. Tüm hayal kırıklıkları, bugüne dek söylediği onca şarkı, yetiştirdiği iki evlat ve tek aşkı ile bir Müzeyyen Senar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,