Etiket: eserlerinin kısa özetleri

Aziz Nesin Hayatı ve Eserleri

aziz nesinAziz Nesin; yazar (İstanbul 1915-İzmir 6 Temmuz 1995). Asıl adı: Mehmet Nusret.

Harp Okulu’nu bitirerek (arada GSA’nın derslerini izleme olanağı buldu) teğmen olarak orduda görev aldı (1939). Takma adla (Vedia Nesin) şiirler yayımlattığı (Yedigün), Millet ve Yeni Adam dergilerine öyküler verdiği dönem, bu yıllarıdır. Üsteğmenken ordudan ayrılıp basın dünyasına girişi (1944) benzeri az görülür, mizah dehasının özel serüvenleri, değişik güçlüklerle başlar. Gazete ve dergilerde çalıştı, dergi yayımının denemesini yaptı (Cumartesi), Sabahattin Ali ile işbirliği yaparak yayımladığı Markopaşa mizah dergisi, Türk kamuoyunda büyük ilgiye ulaştı, politik baskılar yüzünden sık sık ad değiştirmek zorunda kalındı (Malum Paşa, Merhum Paşa, Bizim Paşa, Yeni Baştan, Ali Baba) (1946-1950) ve 1947 sonrasında değişik suçlamalarla ve hep yazıp yayımladıkları yüzünden beş buçuk yılını hapiste geçirdi. Kalem ürünlerini gereğince değerlendirme olanağı bulamadığı dönemlerde geçim için çeşitli işlerde çalıştı. 1962’de yeni bir mizah dergisi denemesi (Zübük) yaptı. 1963’te yayınevi yandı, yeniden kaleminin yarattığı ürünlerine döndü. Arada fıkra yazarlığı (Tan, 1945; Akşam 1958; Tanin 1960; Günaydın 1969…) yaptı. Şiir ve öyküyle başladığı edebiyatın hemen bütün türlerinde etkinlik gösteren, başarı kazanan, ödüllendirilen yazarlığı; hem çok özel bir yetenek zenginliğine, hem çok verimli ve çalışkan bir yazı üreticiliğine, hem çağdaş ve güncel sorumluluktan uzaklaşmayan bilinçli tutumuna bağlıdır, her şeyiyle de özgündür. Başarısını onaylayan uluslararası ödüllerin özelliği onu yalnızca bir mizah ustası sayanları yanlışa götürür. Yurt dışı ödülleri bir yana yurt içinde: Karacan Armağanı, 1969; Çiçu ile TDK Ödülü, 1070; Arkın Çocuk Yayınları’nda ikincilik, 1974; Yaşar ne Yaşar ne Yaşamaz eseriyle Madaralı Roman Ödülü, 1979. Kitapları düzeltmeler ve eklemelerle birçok kez yeniden basıldığı için yalnızca ilk yayın yıllarına göre anılabilecektir. Bu zengin birikim, yazdıklarını okutup izleten, sevdirip benimseten, bir sanat doruğunu belirtir. 1972’den sonra canlandırıp yaşatmaya uğraştığı Nesin Vakfı eğitim kuruluşları ve Nesin Yıllığı, sunularıyla apayrı bir özgünlüktedir.

Öykü ve derlemelerinden: Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1955), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Ölmüş Eşek (1957), Hangi Parti Kazanacak (1957), Mahallenin Kısmeti (1958), Bay Düdük (1958), Nazik Alet (1958), Gıdıgıdı (1959), Aferin (1959), Kördöğüşü (1959), Mahmut ile Nigâr (1959), Gözüne Gözlük (1960), Ah Biz Eşekler (1960), Yüz Liraya Bir Deli (1961), Bir Koltuk Nasıl Devrilir (1961), Biz Adam Olmayız (1962), Sosyalizm Geliyor Savulun (1965), Yeşil Renkli Namus Gazı (1965), Bülbül Yuvası Evler (1968), Vatan Sağolsun (1968), Yaşasın Memleketim, İnsanlar Uyanıyor (1972), Büyük Grev (1978), Hayvan Deyip Geçme (1980), Benim Delilerim (1984), Kalpazanlık Bile Yapılamıyor (1984), Maçinli Kız İçin Ev (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990), Sora Sora Cennet Bulunur, Hoşçakalın (1990), Aşkım Dinimdir (1991).

Romanları: Kadın Olan Erkek (1955), Gol Kralı Sait Hopsait (1957), Erkek Sabahat (1957), Saçkıran (1959), Zübük (1961), Şimdiki Çocuklar Harika (1967), Tatlı Betüş (1974), Yaşar ne Yaşar ne Yaşamaz (1977), Surname (1976), TekYol (1978).

Anıları: Bir Sürgünün Hâtıraları-(1957), Böyle Gelmiş Böyle Gitmez-(1966; II, 1976), Poliste (1977). Masalsı anlatıları: Memleketin Birinde (1953), Hoptirinam (1960), Uyansana Tosunum (1971), Aziz Dededen Masallar.

Fıkra Denemeleri: Nutuk Makinesi (1958), Az Gittik Ve Gittik (1959), Merhaba (1972), Suçlanan ve Aklanan Yazılar (1982).

Tiyatro eserleri: Biraz Gelir misiniz (1958), Bir Şey Yap Met (1958), Toros Canavarı (1963), Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı (1968), Çiçu (1970), Tut Elimden Rovni (1970), Hadi Öldürsene Canikom (1970), Beş Kısa Oyun (1979), Bütün Oyunları Adam Yayınları tarafından yeniden basıldı (1982).

Şiir kitapları: Sondan Başa (1984), Sevgiye On Ölüme Beş Kala (1986). Bir Aşk Var Bir de Ölüm (1991). Antolojisi: Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı (1973); gezi notları: Duyduk Duymadık Demeyin (1976), Dünya Kazan Ben Kepçe (1977), vb. Yazı derlemeleri: Ah Biz Ödlek Aydınlar (1985), çocukla için Nasrettin Hoca Gülütleri (1991), Hazreti Dangalak (taşlamalar, 2. Azizname, 1992).

Başlıca eserlerinin özetleri:
Biraz Gelir misiniz, yazarın ilk oyunu (1958). İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda 1962’de sahnelendi. Bir ülkede bir zamanda Mateh Usta “supi” dediği sazları yapmaktadır. Onun müziğini dinleyen kötülük duygularından arınacaksa da, supinin sesini kimse duyamaz. Yine de Mateh Usta, oğlu ve çırağıyla birlikte çaba harcamayı sürdürür. İleri yaşına karşın ölüme meydan okuyarak açlığın pençesinde düşünerek, sanattan anlamayan varlıklı bir adamın supi için önerdiği büyük paraları çevirir.

Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, yazarın gerçek yaşam anıları. Yazarının bir şiir sunusuyla anasına adadığı eser, çocukluk ve öğrenim yıllarının başlangıcını içerir. Büyük mizah ustasının çevresiyle aile yaşamını gerçeklikle yansıtan kitap, eserlerinin belki de en güçlüsüdür. içtenlik ve doğrulukla taşıdığı öz, hem yurdumuzun bir zaman dilimindeki yazgısını yansıtır, hem yaratıcısının zengin duygu ve düşünce dünyasının özgünlüğünü taşır. Çok etkili bir özdeşleşmeyle okuru kendi dünyasına çekerek unutulmaz etkiler yaratır.

Zübük, yazarın 5. romanı (Kağnı Gölgesindeki İt). Halkımızın saf yüreğiyle, kendini aldatan şarlatanların etkisinde kalmasını; açıkgöz sömürücülerin kazandığı kolay zaferleri başka yazarlarımız da işledi. Zübükzade İbrâm Bey, bir Doğu Anadolu kasabasının siyasal yaşama susamış halkını istediği gibi çekip çeviren bir otoriteye dönüşecek, belediye başkanı ve milletvekili olacaktır. “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış” atasözündeki anlama uygun bir etkilenmeyle Zübük, kişiliğin dışına taşan tutkuların, kuruntuların, rastlantıların elinde kendini hak etmediği düzeylere yükseltir. Yılışık, pişkin, sorumsuz yaratılışlı uydurma kişileşmelere zübükleşme dendi; sözcük toplumdaki yerine yerleşti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Necati Cumalı Hayatı ve Eserleri

Necati CumalıNecati Cumalı; şair ve yazar (İzmir/Urla 1921 – 10 Ocak 2001, İstanbul).

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten (1941) sonra, Ankara’da memurluklar, Urla ve İzmir’de avukatlık yaptı (1950-1957). Paris basın ataşeliğinde bulundu (1957 -1959), İstanbul Radyosu’nda çalıştı (1959-1963), görevli eşiyle birlikte İsrail’de kaldı (1963-1964). Bir Paris yolculuğundan sonra bağımsız yazarlığa bağlanabilmek için İstanbul’a yerleşti (1970), edebiyatın hemen her türüne emek katan verimli çalışkanlığı asıl bu dönemde seçkin ürünlerini verdi. İlk şiirleri Halkevi dergilerinde çıktı (1939) ve kitaplaştı: Kızılçullu Yolu (1943). Uzun süren yedeksubaylık dönemi şiirine değişik konular getirdi; Harbe Gidenin Şarkıları 0945). Duygusal izlenimleri etkili, iyiliklere açık yaratılışı, yalın, güçlü, iyimser şiirlerini besleyen zengin bir kaynak oldu: Mayıs Ayı Notları (1947), Güzel Aydınlık (1951), eklemelerle ilk üç kitabının toplu basımı Denizin İlk Yükselişi (1954); İmbatla Gelen (1955), Güneş Çizgisi (1957), son iki kitabına yeni şiirler katılarak Yağmurlu Deniz (1968, TDK Şiir Ödülü, 1969). Şiirlerinde insanın tükenmez sorunları olan aşk, ayrılık, özlem, yalnızlık, mutluluk arayışı gibi konuların yanı sıra toplum düzensizliği içinde haklar, güzellikler, doğruluklar, harcanışını da aynı değer düzeyinde dile getirdi: Başaklar Gebe (1970), Ceylân Ağıdı (1974), Aç Güneş (Bütün Şiirleri, 1980), Bozkırda Bir Atlı (1981), Yarasın Beyler (1982). En son ürünleriyle bir araya getirecek dizinin ilk cildiyle Tufandan Önce (Bütün Şiirleri I, 1983), Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı (1984), Aşklar Yalnızlıklar (toplu şiirleri) 1985, Kısmeti Kapalı Gençlik (toplu şiirler, II) 1986.

Öykü türünün ustaları arasında eskimez bir yeri olan Cumalı, mesleğinin gözlem fırsatları verdiği Urla-İzmir toprağından insan ve toplum sorunları sergiledi: Yalnız Kadın (1955), Değişik Gözle (1956, Sait Faik Abasıyanık Armağanı, 1957), Susuz Yaz (1962), Ay Büyükken Uyuyamam (1969), Makedonya 1900 (1976; ikinci Kez Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı 1977), Kente İnen Kaplanlar (1976), Revizyonist (1979), Yakub’un Koyunları (1979), Aylı Bıçak (1981).

Şiirle başlayıp öyküde ustalaşan yazarlığı bu türleri bırakmadan roman ve oyunda da seçkin başarılara ulaştı. Tütün Zamanı (1959; ikinci basımda Zeliş 1971), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün (1974) romanları Urla yaşamının yerel yazgılarını yansıtır. Aşka da Gezer (1975) fuar mevsimine özgü hızlı sevişmelerle mutluluk arayışlarını işler. Son öyküleri: Uzun Bir Gece (1991).

1949’da başladığı oyun yazarlığı (Boş Beşik, 1949) yirmiden fazla ürüne sahiptir; üçer üçer kümelenerek altı kitapta toplandı: Oyunlar 1-6 (1969-1977), Yaralı Geyik (1981). Öyküleri, romanları ve oyunlarının bazıları Türk sinemasına başarılı senaryolar oluşturdu; çeşitli ödüller kazandı. Denemelerini toplayan Niçin Aşk (1971), Senin İçin Ey Demokrasi (1976), Etiler Mektupları (1982) kitaplarından başka unutulmaz güzellikte şiir çevirileri (L. Hughe, Apolliuaire…) de vardır. 1940 sonrasında köklü değişikliklerle “Yeni Edebiyat” adını alan dönemin her türde etkili ve başarılı öncüleri arasında özel bir yeri vardır.

Başlıca eserlerinin özetleri:

Derya Gülü, yazarın Oyunlar dizisinin dördüncü cildinde yer alan oyunu. Edebiyatta “sonsuz üçgen” diye adlandırılan üç kişi arasındaki sevgi, tutku, kıskançlık ilişkilerine dayanır. Hepsine geçim sağlayan Derya Gülü, Haşim Kaptan’ın balıkçı kayığının adıdır; onun kadını Meryem ile balıkçı Sinan arasında sevgi ve cinsellik yakınlaşması; Meryem’den yaşlı Kaptan’a yönelen nefret ve kin vardır. Üç bölümlük oyun beklendiği gibi kanlı bir hesaplaşmayla değil, Haşim Kaptan’ın doğal ölümü, Sinan’ın bağımsızlığı yeğlemesi, yoksul, çaresiz Meryem’in paylaşılmaz yalnızlığıyla sonuçlanır.

Makedonya 1900, yazarın 5. öykü kitabı (1976). Kendisinin yaşamadığı bir geçmişin olay, anı ve izlenimlerini -büyüklerinden dinleyerek- öyküleştiren yazar, çok etkili inandırıcı, gerçek ürünlere kavuşur. Büyük ustalık isteyen bu örnekler, bir yandan Rumeli Türklüğünün dramını yansıtırken bir yandan zamanla değeri eksilmez insanlık sorunları sergiler. 11 öykünün hepsi ayrı ayrı güzellikler getirir, okurken doyulmaz haz verir, kusursuz bir anlatı olgunluğu taşır. Biri sinemaya da aktarılan (Dila Hanım) bu unutulmaz öyküler, yazarına Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı ikinci kez kazanmak seçkinliğini getirdi (1977; ilki 1957’de Değişik Gözle kitabıyla).

Mine, yazarın “Oyunlar” dizisinin altıncı cildinde yer alan oyunu. Dar çevrede özel yaşamına göz dikmiş erkekler baskısı altında hiçbir özgürlüğünü kullanamadığı gibi, bedavaya harcanan namus hakkını kendi silahıyla savunmak zorunda kalan çaresiz kadınlığın dramı. Küçücükken bir istasyon müdürüne verilmiş mutsuz Mine, güzelliğinden pay isteyen kasaba delikanlılarının yanlış sanılarına konu edilir, bir umut bile olamayan yazar İlhan’ a sevgi başlangıcı daha ilk adımında köreltilir.

Susuz Yaz, yazarın 3. öykü derlemesi (1962); ilk basımında sekiz öykü içeren kitap, ikinci basımında (1968) üç öyküyle basıldı (Susuz Yaz, Öç, Dağlı ile Muharrem). Uzun öykü Susuz Yaz, yayın yılının ertesinde filme alındı (1963; Berlin Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazandı, (1964); oyunlaştırıldı (1968). Urla dolaylarında (Bademler Köyü) geçen öykü, bir yanıyla yetinmeyen su konusundaki komşular çatışmasını, bu yolda işlenen cinayeti anlatırken, bir yanıyla da kendi yerine kardeşini hapse gönderen Hasan Kocabaş’ın, kardeşi Osman’ın karısını elde etmeye yönelik aşk tutkusunu sergiler. Bahar’ı elde etmek için eşinin hapishanede öldürüldüğüne inandıran Hasan, Osman adı geçen yanlış bir gazete haberine dayanır. Hapisten kurtulup evine dönen Osman, ağabeyi ile karşı karşıya gelince asıl çatışma başlar; evdeki çifteyle zoraki kocasını öldüren Bahar, hem sevdiği erkeği kurtarmış olur, hem ezilmiş kadınlık onurunun öcünü alır. Öç öyküsü, ağabeyi kız kaçırmış olan küçük çoban Mahmut’un hiç suçu yokken kurşunlanışını konu edinir; son öyküde sıkıştırılan Dağlı, bütün olumsuz koşullara karşın kabadayı Muharrem’i haklar. Bu tek çizgili küçük ürünler, kendi yapıları içinde sağlam ve etkiliyseler de Susuz Yaz’daki gibi çözümü güç bir sorunsallığı taşımazlar.

Zeliş, yazarın ilk romanı (Tütün Zamanı 1959); sonraki basımlarında bu adla yayımlandı (1971). Yazarın Urla’ daki avukatlığı (1950-1957) döneminin gerçek olaylarından yola çıkan roman, başka bir erkekle (Bekir) evlendirilmek istenen göçmen kızı Zeliha’ nın (Zeliş), sevdiği erkeği (Cemal) yiğite seçmesine dayanır. Recep Ağa (Kavalalı) yoksulluk sınırındaki yaşamını, kızını varlıklı birine (bağ bahçe-sahibi) vermekle hafifletme umudundayken yetiştirdiği kişinin gönül heveslerinden habersiz görünür. Zeliş ise yaz çardaklarındaki mevsim içinde geleceğinin mutluluğunu sevdiği delikanlının varlığına bağlamıştır. Bu aşk öyküsünün düğümlerine hemen bütün kasabanın ölçü ve birimleri takılır; mutlu bir birleşmeyle sonuçlanan roman, kendini kolayca okutturan hafifliği ve iyimserliğiyle iyi bir örneğin ruh dirliğini verir. Zeliş, evlenme sorumluluğuna hazırladığı Cemal ile birlikte nikâh ve iş göçü hazırladığında yerini bulmuş, dengeli bir gençliği simgeler.

kaynak:nkfu

Etiketler, , ,

Sophokles Hayatı ve Eserleri

SophoklesSophokles; Antik Çağ Yunan tragedya şairidir (Atina/Kolonos İÖ 496-494 ?-Atina İÖ 406).

Varlıklı bir ailenin olanakları içinde yetişti, eksiksiz bir eğitimden geçti, ilgi duyduğu her alanda özel dersler alma yolunu kullandı; sağlıklı sporculuğu, yakışıklı vücudu, müzik bilgisi ve kendine özgü nitelikleriyle en genç yaşında bile öne geçtiği görüldü (Salamis yıldönümü şenliklerinde dinsel tören önderliği, İÖ 480). 28 yaşındaki ilk tragedya birinciliğiyle kendinden önceki usta Aiskhylos’u yenmiş sayıldı (468), bu törensel yarışlara her yıl üçü tragedya biri safir olmak üzere dörder eserle katıldı, yirmiye yakın birincilik kazandı, hiçbir zaman ikincilikten geriye düşmedi. Edebiyat başarıları yanı sıra önemli kamu görevlerini de yürüttü. Eşi Nikostrate’den doğan oğlu İophon’un da başarılı bir tragedya şairi olduğu belirtilir; yasa dışı oğlu Ariston ise, çok sevdiği torunu Genç Sophokles’in (on iki kez ödül kazanmış, kırk tragedya yazan) babasıdır. Perikles ve Herodotos ile yakın ilişki içinde yaşadığı bilinen Sophokles, her anlamda mutlu, verimli, başarılı, etkili bir yaşamın sahibi kabul edilir; yazık ki yazdığı ve adlarıyla konuları bilinen 123 eserinden günümüze yalnızca yedisi ulaşabilmiştir: Aias (450 ?), Antigone (442 ?), Kral Oidipus (Oidipus Tyrannos, 430 ?), Elektra (245?), Trakhiniai (Trakhis Kadınları, 420-410), Philoktetes (409), Oidipus Kolonos’da (Oidipus Epi Kolono, öl.s. torununun ilgisi ile temsil edildi, 401).

Eldeki ürünlerinin tümü 48 yaşından sonra yazdığı olgunluk eserleridir. Yazgıya (kader) karşı direnen, direndiği halde yenilen insanın sorunsalı, Oidipus’da ve Antigone’de izlenebilir. Tragedyada koroyu 15 kişilik kamuoyu birikimine çıkaran, oyuna üçüncü kişiyi katarak diyalog olanağını artırdığı kabul edilen Sophokles, kaynak olarak eski mitosları, lânetlenmiş aileler soyunu, üç birlik kuralına uygunlukla işler. Zamanının tragedya örneklerine göre Poetika adlı eserinde Aristoteles, en son Sophokles’in eserlerinden yola çıkmık görünmektedir.

Başlıca eserlerinin özetleri

Aias, Troya Savaşı’na katılan ve Ak-hilleus’tan sonra Akha Ordusu’nun en yiğit savaşçısı olan Telamon oğlu Sa-lamisli Aias ülkücü bir kahraman olarak ünlüdür, hiçbir çıkar gözetmeden savaşmada önde gelir, Hektor’u bile alt eder. Akhilleus’un ölümünden soma onun tanrısal silahlarını ödül diye alma yarışmasında Agamemnon ile Menelaos’un yan tutan yargılarıyla Odysse-us’un parlak konuşmasına yenilmiş sayılır. Bu haksızlığı bir aşağılanma sayan Aias, geçirdiği bunalım sırasında düşmanlarıyla çarpıştığını sanarak bir sığır sürüsünü haklar. Gerçeğin farkına varınca kendini kılıcının üstüne atarak canına kıyar. Tragedya, ününü ve değerini sonuna kadar koruyamamış olan bir ölümlünün dramım dile getirir.

Antigone, babaları Oidipus’un ayrılışından sonra taht kavgası yüzünden Thebai’ye karşı düzenlenen sefer sırasında kenti savunan Eteokles ile saldıranlar arasında bulunan kardeşi Polyneikes birbirlerini öldürmüşlerdir. Tahta çıkan dayıları Kreon, Eteokles’in törenle gömülmesini, ruhunun sonsuza kadar azap çekmesi için ötekinin açıkta bırakılmasını buyurur. Sözünü dinlemeyenin cezası ölümdür. Kız kardeşi İsmene’nin sessiz kabulüne karşılık Antigone bu yargıyı haksız bulur; ağabeyine duyduğu sevgi ve aile görevi gibi duygularla Polyneikes’in cesedini örter; kendisini yazılı olmayan yasalara uymuş olmak sorumluluğuyla savunur ve diri diri gömülecekken kendini asarak ölümünü çabuklaştırır. Ardından sevgilisi Haimon (Kreon’un oğlu) canına kıydığı gibi Eurydike de (Kreon’un karısı) aynı yolu seçer. Böylece değiştirilmez bir gurur yargısı nice mutsuzluğa yol açmış ve ele hiçbir şey geçmemiştir.

Elektra, babası Agamemnon’a duyduğu büyük sevgiyle (sonraki yıllarda “Elektra Kompleksi” diye adlandırılacaktır) öcünü almayı amaçlayan, anası Klytaimnestra ile onun sevgilisi Aigisthos’a sonsuz bir hmç ve kin duyan Elektra, bir yandan içinde bulunduğu yalnızlık durumunda koro ile birlikte yakınır; bir yandan erkek kardeşi Orestes’i görevi olduğuna inandırdığı öç eylemine kışkırtır, bu arada kız kardeşi Khrysothemis’in edilgin zayıflıklarını kınar. Önüne geçilmez ve vazgeçilmez yasa ve ilkeleri savunduğu için Antigone’ye, öcünü yerde bırakmama ısrarıyla Hamlet’e benzetilen Elektra, bu eserin sürekli sahne kişisidir; Ores-tes, anasıyla onun âşığını öldürünce Erinyslerin elinden kurtulmaya çalışırken Elektra’nın rolü bu noktada biter. Kan davasının simgesi olan Elektra daha pek çok esere konu olan bir yazgı özelliğindedir.

Kral Oidipus, Thebai kral sarayının önünde başlayan oyun (yer birliği), kenti bir canavardan kurtararak kral olmuş Oidipus çevresinde döner (konu birliği), eski kral Laios’u öldürenlerin bulunmasıyla kurtulunacak veba salgınının nedeninin Oidipus’un katilliği olduğunun anlaşılmasıyla 24 saat içinde bitmiş görünür (zaman birliği). Yazgısı için bakıcıların (kâhinler) kötü şeyler söylediği çocuk, ölsün diye ayaklarına şiş batırılarak dağa bırakılmışsa da, yazgının yerine gelmesi için yok olmayıp kurtarılmıştır (Oidipus: Şiş ayaklı demektir). Başka bir kentin kralının oğlu olduğunu sandığı için “babasını öldürüp anasıyla evleneceği” konusundaki yazgıdan kurtulmak için oradan ayrılır; ama yolda asıl babası Laios’u öldürüp asıl kentine kral olurken öz anası îokaste ile de evlenir. Bu gerçeğin (arayan Oidipus’un kendisidir en önce) çeşitli tanıklar ve bakıcıların (kâhinlerin) sözleriyle ortaya çıkışıyla İokaste kendini asarak canına kıyar, daha çok acı çeksin diye Oidipus onun saç iğneleriyle gözlerini kör eder, Thebai’den kovulur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , ,

Yahya Kemal Beyatlı Hayatı – Eserleri

Yahya Kemal Beyatlı; şair ve yazardır (Üsküp 1884-İstanbul 1958).

Doğduğu kentte başladığı ortaöğrenimini İstanbul Vefa İdadisi’nde tamamladı (1902). Abdülhamit dönemi baskısında Paris’e gitme yolunu buldu (1903), dil öğrenimi için hazırlık sınıflarında çalıştıktan sonra Siyasal Bilimler Okulu’na girdi; okulu bitirdiğine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur. 1912’de yurda dönünce öğretmenlik yaptı, Darülfünun’da çeşitli dersler okuttu (1915-1923). Mütareke yıllarındaki gazete yazılarıyla (Eğil Dağlar, 1966), Milli Mücadele’yi desteklediyse de imzasını kullanmadı. Lozan Konferansı’na gönderilen kurulda yer aldı, TBMM’ye Urfa milletvekili olarak katıldı (1923), dışişleriyle ilgili bazı komisyonlarda bulundu. Varşova (1926) ve Madrid’e (1929) ek olarak Lizbon (1931) orta elçilikleri yaptı. Tekirdağ (1935) ve İstanbul milletvekili olarak Meclis’te yer aldı (1943-1946), Pakistan büyükelçisi olarak Karaçi’de bulundu (1948), yaş haddinden emekli olunca (1949) İstanbul’da yaşadı.

Muallim Naci etkisindeki ilk özentileri Servetifünun kopyacılığıyla sürecek gibiyken (İrtikaa, 1902-1903, 6 şiir) yaşamım etkileyecek en önemli dönemeçle Paris’e gitme olanağı buldu. Bu; Hamit, Fikret, Cenap şiirinin etkilerinden uzak kalması, bir Batı dilinin beğenisiyle yeni ufuklara yönelebilmesi demektir. Paris yıllarında Yahya Kemal, kendinden yaşlı Jön Türk kuşaklarının, Fransızcayı daha önce öğrenmiş kişilerin arasında kendi sessiz arayışlarına yöneldi. Klasik Divan Şiirimizi Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla ele alma başarısı, bu yetişme dönemini yayınsız yazma, yaymadan olgunlaştırma, sürekli alıştırma yapma gibi çalışma yöntemlerinden doğar (1903-1918).

İlk şiirleri Yeni Mecmua’da, çıktı (Mart 1918); 1919’da sekiz, 1921’de bir, 1922’de bir şiir yayımladı. O günlerde imparatorluk yıkıma gitmekte, kurtuluş için yollar arayan aydınlar hepsi birbirinden gerçeksiz ve geçersiz ütopyalarla dağılmaktadır: İttihatçı Osmanlılığı, din birliğine dayalı bir İslâm bütünlüğü özlemindeki grup, Batı laikliğinden bilime dayalı çağdaş bir toplum yaratma düşü, Orta Asya kökenine kadar uzanan bir Türkçülük-Turancılık ülküsü. Bu noktada Beyatlı yurt ve ulus için vazgeçilmez tek koşulun kültür ve uygarlık birliği olduğuna inandı. Böylece Yahya Kemal bütün geçersiz düşlerden kurtularak yurt, ulus, yaşam, kültür, dil, sanat, uygarlık alanlarının hepsinde birbiriyle tutarlı yorumlara kavuştu, büyük eserini kusursuz olgunluğa kavuşturdu. Bu çağ sanatçılarının hepsi gibi onun asıl sorunu da dil oldu. Sanatmm doğal öğelerini yok sayamadığı için Milli Edebiyat Akımı’nın getirdiği yadsımaları (aruz vezni, kültür diline girmiş, Arapça Farsça sözcükler, Divan nazım biçimleri, beyit, birim, kafiyelerde yazı dilinden yaralanma yöntemi …) kabul etmedi. Sonunda iki dilde karar kıldı; yaşantısının özlenimleri, çağdaş konular içindeki beğeni ve bilinç özlemini dile getirirken kullanacağı ortalama kültür dili; eski şiiri aynı biçimlerde yenilerken uygulayacağı eski Türkçe. Çünkü Tanzimat’tan bu yana gelen şiir kuşaklarının yanılgısından ayrılmış, geçmişinden koparak Batı’yı izlemek gibi yanlış bir yöne doğrulmamış-tı, ona göre edebiyatımız kendi geleneğinin özü içinde yenilenirdi. Bu geçmişin kökünü de Orta Asya bozkırlarına değil Bizans’ı fetheden Selçuklulara kadar genişletti (Hayal Beste, Alpaslan’ın Ruhuna Gazel) ona göre asıl uygarlık bilişimimiz bugünkü Türkiye topraklan üzerinde gerçekleşmişti. Yahya Kemal sağlığında hiç kitap çıkarmamakla birlikte -ömrünün son yılında- iyice damıtıp düzelttiği şiirlerinin yayımını kabul etti: Salon, Aile, Resimli Hayat Mecmuası, Hayat Mecmuası (1947-1953) ve Hürriyet gazetesinde 11 Mart 1956’dan başlayarak her hafta bir şiir olmak üzere düzenle 16 Haziran 1957’ye kadar. “Mısra haysi-yetimdir” (Dize onurumdur) ilkesine yaslanan bir sanatçılık ülküsü ve ulusunun diliyle birkaç seçkin şiir yazmayı başlıca yaşam amacı sayan Beyatlı’ yı son yüzyılın en etkili, en olgun en üstün Türk şairlerinden biri yapmaya götürdü.

Osmanlı tarih ve şiirine yaslanarak ne-oklasik örnekler verdiği gibi (gazeller, şarkılar, rubailer..) yeni biçimler ve yalınlaştırılmış bir dille de güncel yaşamı izledi. Geçmişe hep bağlı kalan ama güncel bilincini gelecekteki iz-lemden alan sevgiler odaklığında tarih bilincini, yurt bağını, yurttaşlık kaynaşmasını, İstanbul güzelliklerini, aşkı, dostluğu, eski musikimizin seçkinliğini, doğa özelliklerini, ulus sıcaklığını, uygarlık eserlerimizi… işledi. Ok şiiri dışında hep aruzu kullandı, bu alanda kusursuz ve ikmalsiz olmanın yetkin tutumunu sergiledi. Lirik-epik nitelikleri önde gelen, zaman zaman felsefe toplum sorunlarına yaklaşan, ölüm ve sonsuzluk konulannı insanca şiirleştiren eserleri 20. yüzyılda Türk ruhunun en ortak aynası oldu. Rumelihisarı Mezarlığı’na gömüldüğü için Bebek’i oraya bağlayan caddeye ve Gültepe dolaylarındaki bir mahalleye adı verildi. Dostları ve hayranlarının kurduğu Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti’nden başka İstanbul Fetih Cemiyeti’ne bağlı bir yerde Yahya Kemal Enstitüsü kuruldu (1961). Müzesi açıldı (Çarşıkapı Kara Mustafa Paşa Medresesi’nde), bütün eserleri bu enstitünün belgelerine dayanılarak Nihat Sami Banarlı’nın emeğiyle yayımlandı; Maçka’daki heykeli Barbaros Bulvarı yakınında düzenlenen yeni parka taşındı.

Şiir kitapları: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962), Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963). Düzyazı eserleri: Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikâyeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahebeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar Makaleler (1977).

Başlıca eserlerin özetleri:
Açık Deniz, şairin çok zaman yeğlediği Mefûlü Mefâilü Fâilün ölçüsüyle yazılmış şiiri. İki bölüm halinde (18 +18) 36 dizelik düz uyaklıdır (Mesnevi biçimi; AA BB CC..). Genel olarak konu, sanatçının çocukluk düşlerinde beslediği geçmişe özlem, Türklüğün büyüklük dönemlerine duyulan saygı ile Atlantik kıyısında gözlenen bir gelgit olayının yarattığı çağrışım izlenimleridir. Bu esinlenmenin Yahya Kemal Beyatlı’nın Paris öğrenciliği sırasında bir Britanya gezisinde (1910) doğduğunu şairin anı ve söyleşilerinden öğreniyoruz. Beyatlı, Türklüğün, özellikle Osmanlılığın fetih coşkusu sırasında yaşadığı büyük atılım ruhunun benzerini kıyılara vuran okyanus dalgalarında görür; çaba ve başarı yüzyıllarının mutlu eylemiyle denizin karaya saldırısı arasında bir özdeşlik kurar. Bu özlem ve kavuşamama hüznü, “bir bitmeyen susuzluktur”; onu ulaşılmış hiçbir hedef, “hiçbir güzel kıyı” dindiremez.

Aziz İstanbul, İstanbul konusundaki düzyazılarını toplayan kitaptır. Beyatlı’ nın İstanbul’a duyduğu sevgi, saygı duygularıyla İstanbul’un Türk kültür yaşamındaki özel yerini vurgulayan yazılarına (konferans, konuşma, plan notları) yer verilmiştir (20 metin; 1913 -1942 arasındaki ürünleri). Hepsindeki değişmeyen öz; Bizans’ı fetheden Türklüğün bu değişik yerde inançlarına, özelliklerine, kişiliğine özgü yeni olgun bir uygarlık iklimi yaratma başarısına duyulan sevgi ve hayranlıktır.

Edebiyata Dair, şairin edebiyat üzerine yazılarıdır. Sağlığında kitap çıkarmamış olan şairin kendi sanatını da içeren bu konudaki yazıları, özellikle şair satanıtın sorunları üzerindeki klasik ve sağlam savunuları, günümüz için de ışık tutucu değerlerini korumaktadır.

Eğil Dağlar,“İstiklal Harbi Yazıları”. Beyatlı’nın 1921-1922 ve 1924 yıllarında ileri, Tevhid-i Efkâr, Hakimiyet-i Milliye gazeteleriyle Dergâh dergisinde çıkmış 86 yazısı. Bazıları okul kitaplarına da geçmiş olan klasik değerdeki parçalar (Esir Jeminüs ve Altor Şehri, Eğil Dağlar, Üç Tepe…) yakın tarihimizin en bunalımlı bir dönemine de tanıklık eder.

Eski Şiirin Rüzgârlarıyla, şairin ölümünden sonra derlenen 2. şiir kitabıdır. Konularının gerektirdiği dil dikkatiyle, “kendi asırlarının lisanıyle” yazılmış olan şiirler, “Divan şiirinin dil, şekil ve söyleyiş özellikleriyle yaratılmış klasik örneklerdir”. Yavuz Sultan Selim’in savaş zaferlerini destanlaştıran Selimnâme, onar beyitten oluşan yedi bentlik bir terkibibenttir. İkinci bölümde 39 gazel yer alır. Musammatlar bölümünde altı şiir, Şarkılar bölümünde 6, İthafta 2, Kıtalar Beyitler bölümünde 10 kısa şiir vardır. Günümüz okuyucusu bu şiirlerdeki dil ve tarih bilgisinden iyice uzakta kaldığı için kamuoyunca bir daha aranmadı, yeniden basılmadı.

Kendi Gök Kubbemiz, şairin ölümünden sonra kitaplaşan ilk eseridir. Yazarının yaptığı bölümlemeye göre Kendi Gök Kubbemiz’de 33, Yol Düşüncesi başlıklı yerde 23, Vuslat başlıklı son bölümde 25 (toplam 81) şiir yer alır. Kitap birkaç kez basıldı.

Siyasi Hikâyeler, şairin ölümünden sonra derlenen külliyatının 7. kitabıdır. Kitap, Osmanlı tarihine dönük bir merakın bulup öyküleştirdiği ilginç olay ve kişilerin özelliklerini yansıtır. Hemen her dönemde baht açıklıklarını koruyan, en gizli haberleri taşıdıkları için el üstünde tutulan casusluk görevlileri (Şem’i Molla, Vehbi Efendi, İbrahim Salim Efendi…), düşüncelerini safdillikle ve zamansız açıklayan gözdelerin gözden düşüşü (Mehmet Ali Bey: Bir Gözdenin Gafleti), saray entrikaları (Raif Efendinin Katli), hiçbir seçkinlikleri olmadığı halde saray damatlığı yüzünden en büyük görevlere getirilen uysal ve uslu bendeler (Damat Mehmet Paşa), eski dil ve anlatımın kendine özgü lezzetiyle ustaca anlatılmıştır.

Siyasi ve Edebi Portreler, şairin anılar derlemesidir. Kişilikleri, özellikleri, eserleri üzerinde yazarın izlenim ve değerlendirmeleri içeren portreler: Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Halide Edip Hanım, Yakup Kadri, Refik Halit, Ruşen Eşref, Ahmet Naim Bey, Ziya Gökalp ve Enver Paşa, Murad Bey, Ali Kemal, Kıbrıslızade Tevfik, Doktor Nâzım, Bahaettin Şakir, Yusuf Akçura, Şekip Bey, Cemal Paşa, Cavit Bey

kaynak:nkfu

Etiketler, , , ,

Charles Baudelaire Hayatı ve Eserleri

Charles Baudelaire

Charles Baudelaire; Fransız şairidir (Paris 1821-ay. y. 1867).

Orta öğrenimini Lyon’da ve üvey babasının görevlendirildiği (1836) Paris’te yaptı. Dışarıdan sınavlara girerek Louis-Le-Grand Lisesi’ni bitirdi (1840). Hukuk Fakültesi’nin ilk yılında başlayan başıboş ve dağınık bohem yaşantısı ise ölümüne kadar sürdü. Edebiyatçı olma konusundaki kesin kararı, lise Latincesi ile şiir yazabilme yeteneği, her hazzı tatma eğilimiyle Baudelaire, bu yaşlarda kapmış olduğu tahmin edilen frengi, içki düşkünlüğü ve kavruk eğlenceleri yüzünden ailesi için bir sorun oldu. Hindistan’a giden bir vapura bindirildi (1841); yaşamı şiir dünyası için bir özlemler ve hazlar konusu olan bu yolculuğu Güneydoğu Afrika kıyılarında kesip Paris’e döndüğü biliniyor. Bundan sonrası şair için bir süre tam bir özgürlük dilimidir. 22 yaşını doldurduğu (1843) yıldan başlayarak babasından kalan mirası kullanma hakkına sahip oldu. Sorumsuz ve savruk mirasyedilik, gelir getirmez bir şairlik ve yazarlık uğraşıyla birleşip işin içine içki, eğlence ve sefahat karışınca özgürlüğü sınırlandı, baba mirasını kullanma hakkı hukuk önlemleriyle kısıtlandı.

Şiirine konu, imge ve etki kaynağı olan çeşitli uyuşturuculara bu dönemde bağlandığı sanılır. Bir yandan çok zamanlı ve başarılı resim yazıları, sevgisi güçlü müzik yargılarıyla eleştirmen olarak öne çıktı, bir yandan yeteneğine hayran olduğu, ABD’li yazar Edgar Allen Poe’yu (1809-1849) Fransızcaya çevirdi.

Sonunda Poe çevirilerinin yarattığı yankıyla Revue de deux Monde dergisinde 18 şiiri yayımlandı, kitaplaştı: Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) 1857. Genel ahlak ilkelerine aykırı görülerek mahkemeye verilen, içindeki 6 şiirin çıkarılmasıyla para cezasına çarptırılan bu 100 şiirlik ilk baskı, çeşitli yankılar yarattı. Şiire adanan Baudelaire, bazı duygulanım anılarını, düşünsel ürünlerini, buluş ve esinleniş sonuçlarını ara sıra düzyazı biçiminde de üretti. Ne var ki bunların çoğu ancak ölümünden sonra kitaplaştı. Borçlarını ödeyebilecek bir para kaynağı sağlayacak konferanslarının ilgi göreceğini sandığı Belçika’ya gitti (1865). Umduklarının bulamamanın düş kırıklığı ve aşırıya giden alışkanlıklarının yaralarıyla inmeli olarak yurduna döndü (1866); ilgisiz, sevgisiz şefkatsiz bir yalnızlık içinde hastane bakımından yarar umdu; sessizce öldüğü zaman cenazesine katılacak bir avuç arkadaşından başka kimse yoktu.

Şiiri, klasik öğeleri küçümseyip saf dışı bırakmayan gelenekçi olgunluğa yaslanır, romantizmin coşkular ve karşıtlıklar dünyasını yansıtır. Fransızcanın bütün inceliklerini kullanan yetkin bir dil kültürü, bir yetenek ve hırslı bir sanatçı çabası onun büyük şiirini oluşturur.

Başlıca eserleri: Les Epaves (Kalıntılar) 1866, şiirler; Petits Poèmes en Prose (Küçük Mensur Şiirler) 1857-1869, Le Spleen de Paris (Paris Sıkıntısı) düz yazılar, 1869; Curiostités Esthetiques (Estetik İncelikler) 1868, sanat eleştirileri; L’art Romantique (Romantik Sanat 1868); Lettres (1841 -1866; mektuplar) 1905; Bütün eserleri, çeşitli biçimlerde bir araya getirildi. Örneğin; Oeuvres Complèts, 7 cilt, 1868-1870 (Derleyen G. Asselineau) vb. Ayrıca onu konu edinen sayısız esere hazırlandı.

Elem Çiçekleri, şairin bir arkadaşı tarafından bastırılan ilk şiir kitabı (1857). Kentsoylu (burjuva) törelerine iyice karşıt olan sanatçının ağır eleştirileri, başkaldıran yorumlan, çoğunluğun kabul edemediği konulan (uyuşturucular, sevicilik, ölüye tutkunluk, şeytansı bir ten düşkünlüğü) kamuoyunda tepkiler yarattı. Para cezası ve 6 şiirin yasaklanması kararına varan yargılamadan sonra kitap iki kez daha basıldı (1861-1866). Bu basımlarda şairin istediği nedene sonra eklenebildi. Kitaptaki 136 şiirin çoğu Fransız Edebiyatı’nın en klasik değerleri arasında sayılır, bazılarının sanatçının şiir kuramını taşıdığı kabul edilir (Correspondances, Müzik, Yoldan Geçen Bir Yolcuya..) Sınırsız bir doyum arayışını belirleyen kitap toplamı, simgeciliğin (sembolizm) bir bildiri olarak da değerlendirilir.

Kitap Türkçeye ilkin Alişanzade İsmail Hakkı tarafından bu adla çevrildi (1927), Vasfi Mahir Korutürk basımında aynı adı korudu (1957, 1966); Abdullah Rıza Ergüven (1961), Suut Kemal Yetkin (1967), Erdoğan Alkan (1985) seçmelerinde Kötülük Çiçekleri adına dönüştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , ,

İbrahim Şinasi Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

İbrahim Şinasiİbrahim Şinasi; şair ve yazar (İstanbul 1826-ay.y. 1871). Babasını yitirdiği zaman (1828) iki yaşlarında olduğu için anasının ve yakınlarının gözetiminde büyüdü, mahallesinin okulunda öğrenime başladı. Ortaöğretim kurumları bulunmadığı için çocuk yaşta Tophane Kalemi’ne memur oldu, yetim çocuklara gösterilen ilgi ve sevecenlikle oradaki büyüklerinden çeşitli dersler aldı (Arapça, Farsça, kitabet). Fransızca öğrenmek fırsatını buldu. Fransa’da maliye öğrenimine gönderildi (1849). Yurda döndüğü zaman Meclis-i Maarif üyeliğine getirildi (1853-1854). Gazetecilik yaşamına Agâh Efendi’nin (1832-1885) sahipliğindeki Tercüman-ı Ahval gazetesindeki ortaklığıyla girdi (21 Ekim 1860), yirmi altıncı nüshada çıkan bir anlaşmazlıkla buradan ayrılınca kendi gazetesinin hazırlıklarına girişti ve Tasvir-i Efkâr’ı çıkarmaya başladı (27 Haziran 1862). Meclis-i Maarifte ki görevinden ayrılmak zorunda kalınca (1863) yalnız gazetecilik ve kitap basımıyla geçindi, yalnızlık köşesine çekildi, matbaasıyla ilgilendi, bir beyin uru yüzünden öldüğü belirtilir (13 Eylül).

Tanzimat Edebiyatı’nda sanat gücünün yetersizliğine karşın bütün başlangıçlar Şinasi’den çıkar; Şinasi hemen her şeyin ilk ve doğru örneklerini verir. Dil yalınlaşmasının ve düşünce nesrinin (düzyazı), gazete yoluyla çoğunluğa açılan edebiyatın, Batı tiyatrosunun yerli geleneğe yaslanmış ilk doğru örneğinin, folklorlarıyla halka yönelmenin, devlet ve hükümet karşısında bağımsız bir yazarlık kişiliğinin gücüne kavuşan yeni edebiyatçılık görevinin bütün örnekleri Şinasi’dedir.

Basılan ilk eseri Tercüme-i Manzurae’dir (1859). Şair Evlenmesi adlı tek perdelik oyununu ilkin Tercüman-ı Ahval’de tefrika ettirdi (2-5. sayılar; kitap olarak basımı 1860). Şiirlerinden seçmeler {Münhehabat-ı Eş’âr), 1862′ de çıktı. Atasözleri derlemesi ilkin 1863’te basıldı: Durub-i Emsâl-i Osmaniye.

Başlıca eserlerinin özetleri

Durub-ı Emsâl-i Osmaniye, (Osmanlı Atasözleri). Yazarın halkbilim (folklor) araştırması, atasözleri derlemesi (1863). Halk kaynaklarına ve dil yalınlaşmasına yönelişin ilk ürün olan eserde, 1.500 atasözünün yanı sıra 30 kadar deyim ve kullanım örnekleri vardır. ikinci basımında (1870) örnek sayısı 2.500’e çıkar. Şinasi’ni ölümünden sonra Ebüzziya Tevfik, 1.504 atasözü ve bir son deyiş ekleyerek üçüncü kez bastırdı (1887).

Şair Evlenmesi, yazarın bir perdelik komedisi. Türk Edebiyatı’nda ilk tiyatro örneği sayılır. İlkin Tercüman-ı Ahval gazetesinde tefrika edildi (1860. sayı 2-5), aynı yıl kitaplaştı. Yazarının ‘bililtizam lisan-ı avam üzre kaleme alınmış işbu komedya oyunu’ notunu taşıyan eser, tiyatro eserlerinin halkın konuşma diliyle yazılması gerektiğini belirtir. Kişiler kendi bilgi, görgü, deneyimlerine göre konuşturularak dilce bir gerçekçiliğe ulaşılmış; Arapça ve Farsçadan alınmış bazı sözcükler onları benimseyemeyen halkça bozuk olarak söyletilmiştir. Bir yerde ortaoyunu tekniğine de uyan eser, Molière komedilerinden de izler taşır. Konu, karşı evde yaşadığını bildiği güzel bir kızla (Kumru) evlenme dileğinde bulunan şairin (Müştak Bey), aracılarla (Ziba Dudu, Habbe Kadın) sağlamak istediği sonucu yönelmişken karşılaştığı tuzağı sergiler. Nikâhı kıyan (Ebüllaklakatü’l-Enfi) imamın da katıldığı bir oyunla çirkin ve evde kalmış abla gerdeğe konulmak istenir (Sakine Hanım). İşin ayırdına varan Müştak Bey, mahallesinin ortak tanıklığıyla (Batak Ese, Atak Köse, çöpçü ve bekçi) suçlanırken Müştak’ın arkadaşı işbilir Hikmet Bey ortaya çıkar, uygun bir bahşiş rüşvetiyle imamı gerçeği söylemeye yöneltir; görmeden, görüşmeden evlenmenin, vekâlet yöntemiyle nikâh kıydırmanın sakıncalarını eleştiren eser, ilk töre komedisine örnektir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Henri Bergson Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında Henri Bergson Felsefesi

Henri Bergson
Henri Bergson; 
Fransız filozofudur (Paris 1859-ay.y. 1941).

Ecolé Normale Supériure’de okudu, 1881’de felsefe doktoru oldu. Çeşitli okullarda ve College de France’da öğretmenlik yaptı, Fransız Akademisi’ne üye seçildi. 20. yüzyılın en büyük filozofları arasında sayılan Bergson’un felsefesi sezgicilik temeline dayanır. Gerçeğe, mutlak bilgiye akılla değil duyuşla, sevgiyle varılacağını öne süren filozofa göre sezginin kavrayabileceği en temel gerçek “saf süre”dir. Madde, zaman ve hareket ise aslında sürenin algılanma biçimleridir. “Her şey tek bir nokta halinde saf sürede toplanır. Ne var ki yine Bergson’a göre, “bu o kadar katıksız bir küçük noktadır ki hiçbir düşünür onu anlatamaz”. Kendisinin de bu yüzden ömrü boyunca anlaşılamadığını belirten filozof, Matière et Mémoire (Madde ve Bellek) 1896, l’Evolution Créatice (Yaratıcı Evrim) 1907, Durée et Simultanéité (Süre ve Eşanlılık) 1922, gibi eserlerinde süre içinde bilincin işlevini inceledi. “Ona göre, bilinç, geçmişin şimdiki zaman içinde saklanmasıyla geleceğin taklit edilmesinden oluşan bir bellektir.” Dolayısıyla bilincin işlevi eylemi belirleyen bir “seçme”, “karar verme” edimidir. Bergson bu savdan kalkarak “yaşam atılımı” olarak adlandırdığı ve bitkiden hayvana hayvandan insana yükselen, insanda yapıcı ve yaratıcı bir irade olarak ortaya çıkan bir olgunun varlığına işaret eder. “Yaratıcı evrim” ise, filozofa göre, işte bu evrensel süreçtir ve felsefenin görevi bu süreci aydınlatmaktır. Bunu da ancak dış görünüşü kavrayabilen akıl değil asıl gerçeğe uzanabilen sezgi gerçekleştirir. Düşünceci (idealist) felsefeye yeni bir güç katan Bergson; Fransız Sorel, İngiliz Whitehead, Alman Heidegger, İspanyol Unamuno gibi birçok önde gelen filozofu, başta Proust olmak üzere çok sayıda edebiyatçıyı; Belçikalı Dwels-hauress gibi psikologları etkiledi. 1927’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Başlıca eserleri: Essai sur les Données immédiates de la Conscience (Bilincin Doğrudan Verileri Üzerinde Deneme) 1889; Le Rire, Essai sur la Signification du Comique (Gülme, Gülüncün Anlamı Üzerine Deneme) 1900; l’Energie Spirituelle (Zihinsel Enerji) 1919; les Deux Sources de la Morale et de la Réligion (Ahlak ve Dinin İki Kaynağı) 1932; la Pensée el le Mouvant (Düşünce ve Devingen) 1934.

Başlıca eserinin özeti:

Ahlak ve Dinin İki Kaynağı, eserde toplumsallık eğiliminin, insanın yaşama zorunluluğunun bir sonucu olduğu savunulur. Toplumun, insanı ahlaka ve dine zorlayan birtakım gerekleri vardır. İnsan varlığının en önemli yanı olan toplumsallık, insan ödevini yerine getirmeye çağırır. Bu, ahlak ve dinin ilk kaynağıdır. Ödevseverlik, insanın kendini koruma yolu olduğu kadar yaşama zorunluluğuna da uymasıdır. Kişiye itici gelen bu kaynağın sonucu olan din ve ahlak inşam korur. Yaşamı ilerleten içi gücün kaynağını Tanrı’da bulan Bergson, zekâ ve sezginin, ahlak ve dinin iki kaynağını oluşturduğunu, zekânın oluşturduğu ahlakın kapalı toplum ahlakı olduğunu belirtir. Burada özgürlükten değil, yasaların egemenliğinden söz edilebilir. Bu ilk kaynaktan gelen din ve ahlak, dürağan, tutucu, toplumsal ve eskimiştir. İkinci kaynak ise, kişiyi çeken, çağıran insan heyecanıdır. Bu heyecanın yarattığı örnek alma ve taklit etmeciliğin kaynağında, insanların yaratma içgüdüsü bulunur İnsanın yaratma gereksinimini karşılayan ahlak ve din buradan kaynaklanır. Çünkü, sezgiden kaynaklanan bu açık toplum ahlakının içinde, sevgi ve özgürlük egemendir. Buradan gelen ahlak ve din; bireysel, ileriye yönelik ve süreklidir. Kitabın ikinci bölümünde, ölüm korkusundan söz eden Bergson, dinle insan zekâsının ölümü kaçınılmazlık biçiminde algılamasına karşı, doğanın savunucu bir tepkisi olduğunu vurgular.

Bergsonculuk. Fransa dışında önemli etkiler yaratan ve gerçekliğin durağan olmadığı, sürekli değiştiği görüşüyle, bilginin deneysel olması ilkesine dayanan Bergson felsefesi ile pragmacılık arasında önemli benzerlikler vardır. İki görüşü birleştiren bir ortak nokta da insana, kişiliğe önem ve değer vermeleridir. Bergsonculuğun bilgide kuramsal olan sezgiye, pragmacılığın da pratik olana dayanmasına karşın iki görüş, koşutlukları nedeniyle, birlikte anılırlar. Bergson felsefesine tümüyle bağlı kalarak onu işleyen “Bilimin Eleştirisi” adlı eserin yazarı J. Segond, Bergsoncu; Maurice Paradine, Edouard le Roy, Maurice Blondel, Dilthey, J. Dewey ve Croce ise Bergsoncu-Pragmatist çizgide düşünürlerdir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,