Etiket: filmleri ve sinema kariyeri hakkında bilgi.

Gary Cooper Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Gary CooperGary Cooper; İngiliz kökenli Amerikalı sinema oyuncusudur (Montana/Helena 1901 – Los Angeles 1961).

Los Angeles’ta sinema çevrelerine girdi. Rudolph Valentino’nun Kartal filminde figüranlığa başladı. 1926’da Barbaa Worth’ün Zaferinde oynadığı küçük rolle dikkati çekti. Mamoulian yönetimindeki City Streets (Şehir Sokakları) 1931 ve F. Borazage yönetimindeki A Farajwell to Arms (Silahlara Veda) 1933 ile sanatım geliştirdi. Büyük serüven filmlerinden ince salon güldürülerine kadar her türe yatkın oyunuyla geniş kitlelerce sevildi. 1941’de, Sergeant York (Çavuş York) ve 1952’de High Noon (Kahraman Şerif) ile iki kez “en iyi oyuncu” Oscar’ı kazandı.

Başlıca filmleri: Morocco (Fas) 1930; If I had a Million (Bir Milyonum Olsaydı) 1932; Lives of a Bengal Lancer (Bengal Mızraklı Süvarileri) 1935; Mr. Deeds Goes to Town (Mr. Deeds Kente Gidiyor) 1936; The General Died at Dawn (General Şafakta Öldü) 1937; The Plainsman (Bufalo Bill) 1937; The Adventures of Marco Polo (Marco Polo’nun Serüvenleri) 1938; Beau Geste (1939), The Westerner (Batılı Adam) 1940; Meet John Doe (John Doe’yu Tanıyın) 1941; For Whom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) 1943; Saratoga Trunk (Saratoga Sandığı) 1944; Cloak and Dageer (Örtü ve Kama) 1946; Fountainhead (Pınarbaşı) 1949; Distant-Drums (Uzak Davullar) 1951; Vera Cruz (İstiklal Kahramanları) 1954; Friendly Persuasion (Dostça Kandırış) 1956; Love in the Afternoon (Öğleden Sonra Aşk) 1957; The Hanging Tree (İdam Ağacı) 1959.

9

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Marlon Brando Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Marlon Brando Marlon Brando; ABD’li sinema ve tiyatro oyuncusudur (Nebraska/Omaha 1924-2004).

New York’ta Yeni Toplumsal Araştırmalar Okulu’nda, Stella Adler’ in “Dramatic Workshop”ında, öğrenim gördü. Broadway’de ilk kez 1944’te, Remember Mama (Annemi Anımsıyorum) oyunuyla göründü. 1947’de, Elia Kazan’ın sahnelediği Arzu Tramvayı ile ünlendi. 1950’de The Man (Erkekler) filmiyle sinemaya geçti. 1954’te, Rıhtımlar Üstünde filmindeki rolüyle hem Cannes Şenliği, hem de “en iyi oyuncu” Oscarı’nı kazandı. Bu ödülü Baba filmiyle ikinci kez aldı. Stanislavski’nin psikolojik gerçekçi oyunculuk yöntemini uygulayarak, Amerikan sinemasında devrim yaptı, ardından gelen oyuncu kuşağını derinden etkiledi. Yönettiği tek film One Eyed Jacks (Aşk ve İntikam). Yıllardır Kızılderililerin haklarını koruma uğraşı vermektedir.

Tiyatroda: Trucline Cafe (Trucline Kahvesi) 1946; Candida (1946), A Flag is Born (Bir Bayrak Doğuyor) 1946.

Başlıca filmleri: A Streetcar Named Desire (Arzu Tramvayı) 1951; Viva Zapata (1952), Julius Caesar (1953), On The Waterfront (Rıhtımlar Üstünde) 95AThe Teahouse of the August-Moon (Çayhane) 1956; Sayanora (1957); The Young Lions (Genç Aslanlar) 1958; The Ugly American (Çirkin Amerikalı) 1963; The Chase (Kaçaklar) 1966; A Countess from Hong Kong (Hong Konglu Kontes 1967); Queimada (İsyan) 1970; The Godfather (Baba) 1972; Ultimo Tango a Parici (Paris’te Son Tango) 1973; The Missouri Breaks (Missouri Kayalıkları) 1976; Superman (1978); Appocalypse Now (Kıyamet) 1979; Formula (1986); A Dry White Seasot (Kuru Beyaz Bir Mevsim) 1989; The Freshmean (1990); Christopher Columbus The Discovery (Kristof Ko-lomb, Keşif) 1992.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Brigitte Bardot Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Brigitte BardotBrigitte Bardot; Fransız sinema oyuncusudur (Paris 1934).

Kısa bir süre dans ve oyunculuk eğitimi gördükten sonra modelliğe başladı. İlk filmi Futures Vedettedi (Geleceğin Yıldızlan) 1954’te çevirdi. Ününü, ilk eşi Roger Vadim yönetiminde çevirdiği Et Dieu Créa la Femme (Ve Allah Kadını Yarattı) 1956 filmiyle yaptı. Çağdaş kadın cinselliğinin en büyük iki simgesinden biri olarak (öteki Marilyn Monroe), sinema dünyasında olay yarattı. 1970’lerde sinemadan uzaklaştıktan sonra, çevre koruma, özellikle soyu tükenmekte olan hayvanların korunması çalışmalarıyla dünya kamuoyunun dikkatini çekti. Fransız sinemasına yaptığı hizmetlerden dolayı Nisan 1985’te Légion d’Honere nişanı ile ödüllendirildi.

Başlıca filmleri; Une Parisienne (Parisli Kız) 1957; En Cas de Malheur (Tehlike Anında) 1957; la Femme et le Pantin (Kadın ve Kuklası); la Vérité (Hakikat); La Vie Priée (Özel Yaşam) 1962; Le Mépris (Nefret) 1963; Viva Maria (1965); Shalako (1968); les Pétroleuses (Petrolcüler) 1971; Ou Si Don Juan Etait Une Femme (Don Juan Kadm Olsaydı) 1973.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Peter Finch Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Peter FinchPeter Finch;İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusudur (Londra 1916 – ay. y. 1977).

Gerçek adı William MitchelL Liseyi Avustralya’da bitirdikten sonra tiyatroya başladı. 1936-1948 arasında yedi filmde rol aldı. Ayrıca Sydney Radyosu’nun en beğenilen oyuncuları arasına girdi. Mesleğini, 1949’da yerleştiği İngiltere’de sürdürerek uluslararası yıldız oldu. İki kez “en iyi erkek oyuncu” ödülü kazandı: 1961 Berlin Film Şenliği’nde, No Love for Johnie (Johnie’ye Aşk Yok) ve 1976′ da, Network (Şebeke) ile Oscar.Başlıca filmleri: Elephant Walk (Fil Yürüyüşü) 1954, The Nun’s Story (Rahibenin Öyküsü) 1959, I Thank a Fool (Bir Budalaya Teşekkür) 1962, The Pumpkin Eater (Kabak Yiyici) 1964, Far From the Madding Crowd (Bir Aşk Yetmez) 1967, The Legend of Lylah Clare (Dişi Şeytan) 1968, Sunday Bloody Sunday (Kanlı Pazar) 1971, Krasnaya Palatka (Kırmızı Çadır) 1971, Lost Horizon (Kayıp Ufuklar) 1973, The Abdication (Tahttan Çekilmek) 1973.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

David Niven Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

David NivenDavid Niven; İngiliz sinema oyuncusudur. (Kirriemuir/İskoçya 1909-Chate-au d’Oex/İsviçre 1983).

İlk filmi Rose Marie’den (1936) başlayarak birçok Hollywood filminde sıradan rollere çıktı. Arada İngiliz filmlerinde de oynadı: (Dinner at the Ritz- Ritz’de Akşam Yemeği, 1937). 1939’da ABD’ye döndü, çeşitli savaş filmlerinde rol aldı: The First of the Few 1942, The Way Ahead 1944 vb. Savaştan sonra İngiltere’deki film çalışmalarına daha çok zaman ayırdı. Askeri konulu rollerdeki başarısına karşın, kibar-atak, romantik başrollerde çok büyük başarılar kazandı. Ayrıca, üstün komedi yeteneğinin yanı sıra, soğuk İngiliz centilmeni tipini birçok filmde ustaca canlandırdı: Around the World in Eighty Days (Seksen Günde Devrialem) 1956, My Man Godfrey (Sevimli Erkeğim) 1957 ve The Pink Panter (Pembe Panter) 1954.Separate Tables (Ayrı Masalar) 1958, filmindeki sahte subay rolüyle, “en iyi erkek oyuncu” Oscar’ını kazandı. 1971’de yayınladığı özyaşamöyküsü The Moon’s a Ballon (Ay Bir Balondur) çok satan kitaplar arasına girdi.

Öteki başlıca filmleri: Dawn Patrol (Şafak Devriyesi) 1938, Wuthering Heights (Ölmeyen Aşk) 1939, The Perfect Marriage (Kusursuzluk Evlilik) 1946, A Kiss in the Dark (Karanlıkta Bir Öpüş) 1949, The Moon is Blue (Ay Mavidir) 1953, The Little Hut (Küçük Kulübe) 1957, Bonjour Tristesse (Günaydın Hüzün) 1958, The Guns of Navorone (Navoron’un Topları) 1961, Fiftyfive Days at Pekin (Pekin’de Elli Beş Gün) 1963, Lady L. (1965), Prudence and the Pili (Bilmediğin Hapı Yutma) 1969, Konig, Dame, Bube (Yaklaş Ama Soyunma) 1972, Paper Tiger (Kâğıt Kaplan) 1974, Escape to Athena (Athena’ya Kaçış) 1978, Sea Wolwes (Deniz Kurtları) 1980.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Osman Fahir Seden Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Osman Fahir SedenOsman Fahir Seden;Türk film yönetmeni, yapımcısı ve senaryo yazarıdır (İstanbul, 1924-29 Ağustos 1998).

Kemal Film’in kurucularından Kemal Seden’in oğlu olan Osman Fahir Seden, İstanbul Alman Lisesi’nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni (1945) bitirdi. Sinemaya, yabancı filmleri türkçeleştirme işiyle başladı. Daha sonra yapımcılık ve senaryo yazarlığı yaptı. 1955’te Kanlarıyla Ödediler filmiyle yönetmenliğe başladı. Çoğunlukla yönettiği filmlerin senaryolarını yazan, ayrıca başka yönetmenlere de senaryo üreten Osman Fahir Seden oyuncu olarak da birçok filmde rol aldı.

1950 yıllarında Lütfi Akad ile başlayan “Sinemacılar Dönemi”nin en belirgin temsilcilerinden biri olan Osman Fahir Seden, uzun süre Akad’a yapımcılık ve senaryo yazarlığı yaptı; bu nedenle, yönettiği ilk filmlerinde Akad’ın etkileri açıkça görülür. Osman Fahir Seden’in ikinci dönemindeyse Amerikan filmlerinin etkileri vardır. Çoğunlukla duygusal komedilerle melodramlarında bu etkilenme açıkça görülür.

1955’ten sonra Zeki Müren’in oynadığı filmlere imzasını atan Osman Fahir Seden, 1962’den sonra piyasanın istekleri doğrultusunda çocuk filmlerine yöneldi. Sinemanın hemen hemen bütün türlerinde film yaptı.

Osman Fahir Seden’in yönettiği filmlerin ortak özelliği, iyilerle kötüler arasındaki çatışmanın rahat, akıcı, sıkmayan ama buna karşılık işlevsel olmayan bir biçimsellikte görüntülenmiş olmasıdır. Düşman Yolları Kesti (1959), İki Aşk Arasında (1961) ve Çalıkuşu (1966) adlı filmleri, gerçekleştirdiği yüzü aşkın film arasında ilk anımsananlardır.

BAŞLICA FİLMLERİ

Kanlarıyla Ödediler (1955); İntikam Alevi (1956); Berduş (1956); Bir Avuç Toprak (1957); Düşman Yollan Kesti (1959); Kırık Plak (1959); Namus Uğruna (1960); İki Aşk Arasında (1961); Mahalleye Gelen Gelin (1961); Ayşecik Yavru Melek (1962); Badem Şekeri (1963); Çalıkuşu (1966); Bana Annemi Anlat (1971); Yirmi Yıl Sonra (1972); Gazi Kadın (1972); Çirkin Dünya (1974); Devlerin Aşkı (1975); Şeref Sözü (1977); İyi Aile Çocuğu (1978); İnsan Sevince (1979); Beş Parasız Adam (1980); Bir Damla Ateş (1981); Haram (1983); Nefret (1984).

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Ava Gardner Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Ava GardnerAva Gardner; ABD’li kadın sinema oyuncusudur (Kuzey Carolina/Smithfield 1922 – Londra 1990).

Asıl adı Lucy Johnson. Çocukluğu yoksulluk içinde geçtiğinden yeterli eğitim göremedi. Bir MGM ilgilisinin eline geçen fotoğrafı beğenilerek sınavla sinema anlaşması yaptı: We Were Dancing (Dansediyorduk) 1942. Uzun meslek yaşamını daha çok güzelliğine yaslanarak sürdürdü. Üç kez evlendi; Mickey Rooney (1942-1944), Arthie Shaw (1945-1947), Frank Sinatra (1954-1957). Yaşamının son yıllarını İspanya ve İngiltere’de geçirdi.

Başlıca filmleri: Lost Angel (Kayıp Melek) 1944, The Killers (Katiller) 1946, The Hucksters (Sokak Satıcıları) 1947, One Touchez of Venus (Modern Venüs) 1948, Pandora and the Flying Dutchman (Pandora ve Uçan Hollandalı) 1951, The Snows of Kilimanjaro (Kilimanjaro’nun Karları) 1952, Mogambo (1953), The Barefoot Contessa (Çıplak Ayaklı Kontes) 1954, The Little Hut (Küçük Kulübe) 1957, The Soon Also Rises (Yarın da Güneş Doğacak) 1957, The Naked Maja (Çıplak Maya) 1959, Pekin’de 55 Gün (1963), The Night of İguana (İguanna Geceleri) 1964, The Bible (İncil) 1966, Earthquake (Deprem) 1974, The Cassandra Crossing (Kas-sandra Geçidi) 1977, City on Fire (Yangın) 1979, Harem (1985-TV dizisi).

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Jack Lemmon Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jack LemmonJack Lemmon; ABD’li sinema oyuncusu, yönetmendir (Boston 1925 – Los Angeles 2001).

Harvard Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Çocuk yaşta radyo oyunlarında ve sahnede rol aldı, daha sonra Broadway sahnelerinde oynadı. Sinemaya 1945′ te, George Cukor’un It Should Happen to You (Şöhret Delisi) filmiyle geçti Komedi filmleriyle ünlenmesine karşı, dram türünde de başarılı kompozisyonlar çizdi. Mister Roberts (Belalı Kaptan) 1955, ile “en iyi yardımcı oyuncu”, Save the Tiger (Kaplanı Kurtar) 1973, ile “en iyi erkek oyuncu” Oscar’ını; The China Syndrome (Dünyanın Kaderi) 1979, Missing (Kayıp) 1983, filmleriyle Cannes Film Festivali “en iyi erkek oyuncu”, Glengarry Glen Ross (1992) ile Venedik Film Şenliği “en iyi erkek oyuncu” ödüllerini kazandı.

Öteki başlıca filmleri: Phjfft (Alevli Halka) 1954, My sister Eileen (Kızkardeşim Helen) 1955, Fire Down Below (Çıplak Ayaklı Dansöz) 1957, Some Like İt Hot (Bazıları Sıcak Sever) 1959, The Apartment (Garsonyer) 1959, Days of Wine and Roses (Gül ve Şarap) 1962, İrmala Douce (Tatlı İrma) 1963, The Great Race (Büyük Yarış) 1965, How To Murder Your Wife? (Karınızı Nasıl Öldürürsünüz) 1964, April Fools (Bana Sevdiğini Söyle) 1969, Out Of Towners (İki Taşralı) 1970, Avanti (Dokunma Gıdıklanırım) 1972, Remake/The Front Page (Baş Sayfa) 1974, Airport 77 (Kartal Battı) 1978, Macaroni (1985), That’s Life (İşte Hayat) 1986, The Murder Of Mary Phagon (Mary Phagon’un Ölümü) 1987, Dad (Babacığım) 1989, J.F.K. (J. F. Kennedy) 1991.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

John Cassavetes Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

John CassavetesJohn Cassavetes; (9.12.1929 – 3.2.1989)

New York’ta doğan Cassavetes orta halli Yunanlı bir göçmen ailesinin oğluydu. Cassavetes koleji bitirdikten sonra New York’ta Academy of Dramatic Arts’ta (Dram Sanatları Akademisi) eğitim gördü ve 1953’te mezun oldu.

1953’ten Sonra: Oyunculuk Yılları Cassavetes tahsilini bitirdikten sonra, doğduğu kentte değişik tiyatrolarda oyunculuk yaparken bir yandan da televizyon çalışmaları yaptı. 1953’ten sonra rol aldığı filmlerde tipi nedeniyle daha çok kötü adamı canlandırdı. 50’li yıllarda sinema oyuncusu olarak en büyük başarısını, Martin Ritt’in yönetimi altında çevirdiği ve arkadaşının öldürülmesi üzerine öç alan adamı canlandırdığı ırkçılık karşıtı Edge of the City (Kentin Varoşları, 1957) adlı filmle kazandı.

1958: Hollywood’dan Ayrılması Cassavetes 1958’de beyazların egemen olduğu bir toplumda yaşayan bir zenci ailesini ele aldığı Shadows (Gölgeler) adlı filmle ilk yönetmenlik çalışmasını yapmış oldu. 16 mm olarak çektiği yarı belgesel siyah/beyaz filmin senaryosu yoktu. Doğaçlama olarak yaptığı bu çalışmayla Cassavetes kendisini ABD film yapımcılarının oyun kurallarını hiçe saymış addediyordu. Sinemacılıkta alışılmadık biçimine rağmen beğenildiği için, Shadows filmi Off-Hollywood (Hollywood Dışı) denilen bağımsız prodüksiyonlar açısından, zamanla bir anahtar yapıt haline geldi. Bu filmin seyirciler tarafından tutulmasının nedeni, 50’li yılların sonunda ABD’de popüler olmaya başlayan Fransız “Nouvelle Vague” (Yeni Dalga) akımına (gerçekçi oyun, kişisel stil) yakınlığıdır.

1968: İkinci Prodüksiyonu Shadows filmiyle ulaştığı büyük başarı, Cassavetes’in büyük bir yapımcı şirketiyle kontrat imzalaması için basamak oldu. İki film projesinin yönetmenliğini üstlenmek üzere şirketle anlaştığı halde, film yapımında her türlü bağımsızlığı kuşkuyla karşılayan Hollywood sistemiyle bağdaşamadığı için, yalnız bir filmi tamamlayabildi. Bunun üzerine Cassavetes, bundan böyle kendi filmlerini ancak kendi rejisi altında gerçekleştirmeye karar verdi. Bu iş için gerekli parayı kazanabilmek için de Hollywood yapımı filmlerde oyunculuk yaptı. Cassavetes ilk filminden on yıl sonra, senaryosu da kendisine ait olan ikinci filmini tamamlayabildi. Artık çözülmek üzere olan 14 yıllık bir evliliği derinliğine ele alan Faces (Yüzler 1968) adlı bu film, ilk haliyle 14 saatlik bir seyirlikti. Kısaltılmış 130 dakikalık şekli Cassavetes’e üç Oscar adaylığı getirdiği gibi, bundan sonraki projesi için kasasını da doldurdu. Husbands (Kocalar, 1970) adlı film, bir arkadaşlarının ölümünü anlamsız birtakım faaliyetlerle hazmetmeye çalışan üç erkeğin öyküsüdür.

1970’ten Sonra: Toplumsal Gerçeğin Suretleri Bu dönem içerisinde Cassavetes görünürde özel öykülerle, Amerikan toplumunun durumunu yansıttığı birçok film çevirdi: Hayatı olabildiğince gerçeğe sadık olarak canlandırabilmek için dramatik gerilim öğesini arka plana itti. Minnie and Moskowit (Minnie ile Moskowitz, 1971) adlı filminde dışlanmış iki insanın duygusal portresini çizdi. 1974’te çektiği A Woman Under the Influence (Etki Altındaki Bir Kadın) filminde vasat Amerikalı ailede kadının durumunu irdeledi. Üçte biri el kamerasıyla çekilen bu filmin kahramanı Mabel, kendi benliğini bulmasına olanak tanımayan, evli kadın ve annelik rolünden memnun değildir.

1980’den Sonra: Konuların Genişlemesi 1980 yılında çektiği Gloria adlı filmde Cassavetes ilk kez kişilerin psikolojik portreleri yanında gerilim ve aksiyona da yer verdi. Bu filmde eski bir fahişe, bir Mafya baskınında sağ kalabilen tek kişiyi -altı yaşındaki bir oğlanı- kurtarıp serseri yatağı büyük kentte kaçacak bir delik arar. Bu film Berlin Film Şenliğinde Altın Ayı ile ödüllendirildi. Cassavetes ikinci ödülünü 1984’te Love Streams (Aşk Irmakları) adlı dramıyla kazandı. Buhranlı zamanlarında birbirlerine destek olmaya çalışan iki insanın psikolojik bir incelemesi olan bu filmde Cassavetes 1958’den beri evli bulunduğu ve hemen hemen bütün filmlerinde kadın başrol oyunculuğunu üstlenen Gena Rowlands ile ilk defa birlikte kameranın önüne geçti. Cassavetes’in son yönetmenlik çalışması Big Trouble (Büyük Bela, 1985) filmi oldu. Para ve başarıya ulaşma konusunu işleyen bu kara komedide para sıkıntısı içinde olan bir sigorta temsilcisi başarısız bir baskında, aslında parasını çalmayı tasarladığı şirketin kurtarıcısı rolüne itilir.

Cassavetes 59 yaşında Los Angeles/Kaliforniya’da sirozdan öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Jean Cocteau Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean CocteauJean Maurice Eugene Clement Cocteau; (5.7.1889 – 11.10.1963)

Fransa’da Maisons-Laffitte’de dünyaya gözlerini açan Cocteau, Birinci Dünya Savaşı sıralarında tanıdığı besteci Erik Satie aracılığıyla entellektüel çevrelere girebildi. Hayat arkadaşı Raymond Radiguet’nin ölümünden (1923) duyduğu acıyla afyona alışan Cocteau bağımlılığından kurtulmak için tedavi gördükten (1928/29) sonra, kendisini büyük bir şevkle sinema çalışmalarına verdi.

1930’dan Sonra: Başlıca Konusu Sanatsal Açıdan Varolmak Le sang d’un poete (Şairin Kanı, 1930) adlı ilk filmine Cocteau senaryo yazan ve yönetmen olarak imza attığı gibi, kurgu işini de üstlendi. İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in yapıtlarından esinlenerek, ekspresyonist tablolarla sanatçının çalışmaları konusunda mecaz dolu kıyaslamayı geliştirdi. Bu filmin kahramanı, sihirli bir aynadan atladıktan sonra hem kendi hayal ürünü olan kişilere, hem de etten kemikten gerçek esin perisine rastlayan bir şairdir. Yaklaşımla uzaklaşma arasında gidip gelen çok eziyetli bir süreçten sonra, şair ile esin perisi sonunda birbirlerine kavuşurlar. Cocteau bu yapıtını aslında bir çizgi film olarak gerçekleştirmeyi düşündüyse de sonradan trük çekimlerle ve yabancılaştırma efektleriyle çok etkili bir biçimde hazırladığı gerçek bir canlandırma biçimini tercih etti.

1948: Armağan Olarak Yapılan Film Cocteau, Jean Marais’ye olan dostluğundan dolayı 1948 yılında Les parenls terribles (Müthiş Aile) adlı tiyatro eserini sinemaya uyarladı. Bu filmde, tesadüfen babasının herkesten gizlediği metresiyle evlenmeye kalkan bir genç, istemeyerek aile fertleri arasına nifak sokar. Cocteau olayları tam anlamıyla dramatize edebilmek için kişilerin duygularını en etkileyici biçimde perdeye yansıtacak yakın plan çekimlere sık sık başvuruyordu. Kendisine ait trajik tiyatro yapıtlarından l.’aigle â deux tetes’i (İki Başlı Kartal, 1948) de sinemaya uyarladı. Bu filminde diyaloglara kuvvet vererek ve görüntüleri arka planda bırakarak, bir krallığın sarayına gelip kraliçeye âşık olan, ama düş kırıklığına uğratılınca esas görevi suikastçiliğe dönen bir anarşistin öyküsü anlatılmaktadır.

1950: İki Dünya Arasındaki Şair En iddialı ve ünlü yapıtı, Le sang d’un poete (Şairin Kanı) adlı eserinin konusuyla bağlantı kurduğu. Orphee adlı filmidir. Cocteau burada, Orpheus ve Eurydike’yi konu eden Yunan efsanesini ele alarak savaş sonrası yıllarının Parisi’ne taşıdı. Burada, çok ünlü bir şair Orpheus’u canlandırır ve Eurydike ile evli olduğu halde, ölümü ve suçlular dünyasını sembolize eden gizemli bir prensesin cazibesine kapılır. İki kadın arasındaki bu aykırılık, aynı zamanda gerçek dünyayla hayali dünya arasındaki savaştır ve Cocteau için sanatçının temel sorununu sembolize eder. Bu yapıt, bilinçli olarak kullanılan çok sayılı trük çekimleri ve yabancılaştırma efektleriyle seyircileri cezbetti.

1959: Film Olarak Vasiyet Le Teslament d’Orphee (Orpheus’un Vasiyeti, 1959) sanatçıların varoluş ve kendilerini buluş sürecini irdeleyen üçlemenin son noktasını oluşturdu. Cocteau son olarak yönettiği filmi, kendi servetini ve François Truffaut’dan aldığı paraları kullanarak finanse etti. 1955’ten beri Academie Française’in üyesi olan Cocteau, son derece kişisel bir yapıt olan bu filmde kendi kendini oynadı ve hayatında önemli olan kişilere bir geçit resmi yaptırdı. Diğerleri yanında Pablo Picasso, Jean-Pierre Leaud, Yul Brynner ve Maria Casares ayrı ayrı sekanslarda göründüler. Cocteau bu filmde yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların semeresini ve anlamını sorguluyor. Ancak, ne zaman ciddi ve ne zaman alaycı olduğu çoğu zaman anlaşılmamaktadır. Fransa’nın en etkin, ileri gelen sanatçılarından biri olan Cocteau 74 yaşında Paris yakınlarında Milly-la-Foret’de bu dünyadan göçtü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Walter Elias Disney Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

walt-disneyWalter Elias Disney; (5.12.1901 – 15.12.1966)

Chicago’da dünyaya gelen Disney, Kansas City Art Institute’te (Sanat Enstitüsü) resim ve karikatür eğitimi aldı. Önceleri bir reklam stüdyosunda çalışan Disney, resim sanatçısı Ub Iwerks ile tanışınca onunla birlikte Hollywood’da bir şirket kurdu. Disney sinema işine Alice in Cartoonland (Alice Çizgi Film Diyarında, 1924/25) adlı bir dizi çizgi filmle girdi. Disney 1928’de, Iwerks tarafından gerçekleştirilen Mickey Mouse (Miki Fare) tipini yaratınca çok büyük bir başarı kaydetti.

1928: Miki Şarkı Söylüyor ve Konuşuyor Sesli filmin getirdiği olanaklara hayran olan Disney, Miki Fare’li üçüncü filmi olan Steamboat Willie’yi (İstimbot Willie) seslendirmeye karar verdi. Bu tür bir öncülük çalışması doğal olarak çok masraflı olacaktı ve şirketin işletmeciliğini üstlenen Disney’in ağabeyi Roy bu işe hiç yanaşmak istemedi. Gelgelelim ki, Walt Disney’in mükemmeli arayışı ve cesareti sayesinde, bu film sesli olarak gösterime girdi ve çizgiye dökülmüş gag’ların dil ve müzikle birleşmesi, seyircinin hayranlığını kazanarak Disney’in haklı olduğunu ortaya çıkardı.

1929: Müzikli Masallar Disney’in, resimlerin hareketini müziğin ritmine uydurma arzusu Silly Symphonies (Sersem Senfoniler) adlı dizide mükemmelliğe erişti. The Skeleton Dance (İskelet Dansı, 1929) ile başlayan ve The Ugly Duckling (Çirkin Ördek Yavrusu, 1938) ile biten bu kısa filmlerden 70 tanesi sinemalarda gösterime girdi. Bu filmlerin aşağı yukarı yarısı konusunu masal ve efsanelerden almıştı. Bu yapımların ayırıcı özelliği, canlandırılan çizgi film tiplerinin ifade gücünün müzikle belirginleştirilmesinde saklıydı. 1932 yılında Flowers and Trees (Çiçekler ve Ağaçlar) adlı filmle Technicolor metoduna dayanan ilk renkli çizgi film çekilmiş oldu. Disney kazandığı paralarla 30’lu yılların başında Disney Stüdyosunu kurabildi. 1934 yılında Disney Stüdyolarında 700 kişi çalışıyordu. Bu çalışmalara paralel olarak çizgi film figürlerinin yoğun bir biçimde pazarlanması işine girişildi. Bu tipler, kendi çizgi film dizilerinin kahramanları olarak, oyuncak endüstrisi tarafından benimsendiler ve ürün reklamcıları tarafından keşfedildiler.

1937: Gişe Rekoru Kıran Film: Pamuk Prenses Silly Symphonies dizisindeki tasarım 1937’de akşam saatlerini dolduran ilk renkli ve sesli çizgi film olan Snow White and the Seven Dwarfs’da (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler) sürdürüldü. Disney 1934’te bütün servetini bu projeye yatırmaya karar verdi. Bu film, tamamlanıncaya kadar 1,5 milyon dolara malolmuş ve Disney Stüdyolarını iflasın eşiğine getirmişti. Grimm Kardeşlerin masalını çizgi filme çevirmek için 570 ressam 1 milyonu aşkın resmi tek tek çizdiler. Eleştirmenlerin oybirliğiyle filmi methetmeleri, Disney’in çizgi film yapımcılığındaki üstünlüğünün tartışmasız kabulüne yol açtı. Büyük kitlelerin sinema gişelerinde yığılmaları sonucu Disney bu filmiyle 8 milyon dolardan fazla para kazandı.

1940: Pop-Art’ın Stereofonik Öncüsü Disney 1940’ta en son yeniliği sayılan Fantasia (Fantazya, 1940) filmiyle, ünlü bestecilerin müziklerini çizgi figürlerle göz önüne getirme fikrini yeniden ele aldı. Bu film her biri tanınmış müzik parçalarıyla beslenen ve bu müziği içeriksel olarak yineleyen, ya da daha doğrusu yorumlayan, birbirinden çok farklı sekiz sekanstan oluşmaktadır. Canlandırma yelpazesi “Saatlerin Dansı”ndaki hayvan balelerinden Tocca-ta and Fugue ‘deki soyut ve ekspresyonist (dışavurumcu) renk oyunlarına kadar yayılmaktadır. Seslendirme stereofonik olarak gerçekleştirildiği halde, teknik donanım eksikliği yüzünden ancak tek tük sinemada seyircilere sunulabildi. Eleştirmenlerin tepkisi çekimserlikle olumsuzluk arası bir düzeydeydi. Fantasia ancak 60’lı yıllarda Pop-Art neslinin kült filmi olma aşamasına erişebildi. Başlarına gelen bu parasal darbe ancak aynı anda gösterime giren ve gişe rekoru kıran Pinocchio (Pinokyo, 1940) ile dengelenebildi.

1950: Sonraki Geleneksel Yapıtları Disney Stüdyoları örneğin Bambi (1942), Alice in Wonderland (Alis Harikalar Diyarında, 1951), Mary Poppins (1964) gibi başarılı çizgi filmler üretmeyi sürdürürken, Disney, Treasure Island (Define Adası, 1950) ile başlayarak, geleneksel film ve belgesellere yoğunlaştı. Bu arada tanınmış edebi, eserleri sinemaya uyarlamayı yeğliyordu. Bu yapıtları, tıpkı doğa ile ilgili sayısız belgesel çalışması gibi, ailece izlenmeye ve televizyonda değerlendirilmeye yönelikti. Disney’in vizyon gücü bundan böyle film çalışmalarından çok, Kaliforniya’da kurulacak Disneyland üzerinde yoğunlaştı. Şehir planlamacılığı gözetilerek inşa edilecek bir hayal kent olarak tasarlanan Disneyland 1955’te açıldı. Disney 1966’da Burbank/Kaliforniya’da 65 yaşında hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Edward Dmytryk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Edward DmytrykEdward Dmytryk; (4.9.1908 – 01.07.1999)

Ukraynalı göçmenlerin oğlu olan Luciano Scripanti, Grand Forks/British Columbia’da (Kanada) doğdu. 15 yaşına geldiği zaman Hollywood’daki Paramount filmcilik şirketi için çalışmaya başladı.

30’lu Yılları Paramount İçin Çalışması Teknik Üniversiteyi bitirdikten sonra 30’lu yılların sonuna kadar gösterimci ve kurgucu olarak çalıştı. 1935’te Edward Dmytryk takma adını kullanarak The Hawk (Şahin) adlı filmle ilk yönetmenlik denemesini ortaya koydu. 1939’dan sonra tamamen yönetmenlik işine yoğunlaştı ve The Falcon adlı dizi filmlere çok sayıda bölüm çekti. Hitler’s Children (1943) adlı politik eğilimli filmiyle seyircinin dikkatini çekti.

1944: “Kara Seri” Klasikleri Dmytryk, Raymond Chandler’in romanından sinemaya uyarladığı Murder, my Sweet (1944) ile zirveye çıkmayı başardı. Romana sıkı sıkıya bağlı kalarak çevirdiği bu filmle, eleştirmenlerin çoğuna göre bütün zamanların en iyi Philip Marlowe filmini çekmiş oldu. Dmytryk, bu karanlık öykünün boğucu atmosferini yansıtmak için ışık ve gölgeyi büyük bir ustalıkla kullandı.

1947: Avın Başlangıcı Dmytryk Crossfire (İki Ateş Arasında, 1947) adlı filmiyle en büyük başarısını elde etti. Bu filminde Amerikalıların kazanılan savaştan sonra körü körüne kapıldıkları iyimserliği eleştirel bir biçimde sorgulayarak ülkede var olan ırkçı/milliyetçi eğilimlere dikkatleri çekti. Sonucu: Yönetmen meslektaşlarından biri Dmytryk’in adını “HUAC” Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komisyonu”na verdi. İfade vermek üzere komisyonun önüne çağrılan Dmytryk, HUAC’yi anayasal bulmadıkları için ifade vermeyi reddeden on sinemacıdan oluşan “Hollywood Ten” grubuna katılmış oldu. Bu gruptakiler bunun üzerine Kongre’yi hiçe saymak suçuyla mahkemeye verilerek değişik para ve hapis cezalarına çarptırıldılar. Bunun ardından kopan kışkırtıcı Komünist sürgün avı üzerine Dmytryk çalıştığı RKO Filmcilik Şirketindeki işini kaybetti.

1949-51: İngiltere Yılları İngiltere’ye yerleşen Dmytryk, orada, aralarında Cive Us This Day (1949) adlı toplumsal/eleştirel işçi dramı da olmak üzere, birçok film çalışması gerçekleştirdi. Dmytryk bu filmde New York’ta yaşayan İtalyan göçmeni bir karı-kocanın öyküsünü anlatır. Hayatları boyunca sahip olmayı düşledikleri evi, karısı ancak kocası bir kazada ölünce, aldığı tazminat parasıyla alabilecek tir. Otantik yerleşim bölgelerinde çekilmediği halde, Dmytryk bu filminde Amerikan metropolü New York’un kirli arka avlu atmosferini gerçeğe tam sadık bir biçimde yakalayabildi.

1951: McCarthy Adaletinin Ağır Basması Dmytryk 1951 yılında, pasaportunu yeniletebilmek için ABD’ye dönmek zorunda kalınca komünist avcıları yönetmene darbeyi indirdiler. îfade vermemekte direndiği takdirde altı aylık bir hapis cezası alacağını belirttiler. Dmytryk baskıya boyun eğdi. Önceki ifadesini geri aldı ve eski meslektaşlarını ihbar ettikten sonra adı “kara listeden silindi. Bu olaydan sonra enikonu rahatsız edilmeksizin çalışmasına izin verildi.

1954: Yumuşatılmış Büyük Prodüksiyonları Cömert bütçeleri sayesinde Dmytryk 1954’ten sonra çok masraflı birkaç büyük film çekebildi. Aralarında başrolü Humphrey Bogart’ın üstlendiği The Caine Mutiny (Gemide İsyan, 1954) de vardı. Gerçi bu filmin çok başarılı olmasında rejisinden ziyade, gemi mürettebatının başkaldırdığı nörotik kaptan rolündeki Bogart’ın göz kamaştırıcı performansı yatmaktaydı. Dmytryk’in 50’li yılların ortasından sonra çektiği filmlerde, gene kritik konular işlenmesine rağmen, eski filmlerine kıyasla çok daha yumuşak bir ifade göze çarpmaktadır. The Left Hand of God (Allahın Sol Eli, 1955) adlı sinemaskopik film ile Spencer Tracy’nin oynadığı The Mountain (Dağ, 1956) çok iyi iş yaptı. Dmytryk 70’li yılların ortasına kadar sürekli film çevirdi. Bunların içinde en çok dikkate değer yapıtı, Gregory Peck’in amnezi kurbanı cinayet sanığı rolünü üstlendiği Mirage (1964) adlı heyecan dolu gerilim filmidir. Dmytryk 1975 yılında sinemacılıktan çekildikten sonra 1978’de “Yaşam Cehennem de Olsa Yaşamak Kötü Değil” adıyla özgeçmişini yayınladı. 80’li yıllarda, aralarında yönetmenlik, kurgu ve oyunculuk konusundaki “Sinemacılık Üzerine” adlı yapıtının da bulunduğu mesleki kitaplar kaleme alan Dmytryk, 1999’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Carl Theodor Dreyer Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Carl Theodor DreyerCarl Theodor Dreyer; (3.2.1889 – 20.3.1968)

Kopenhag’da dünyaya gelen Dreyer başlangıçta gazeteci olarak çalıştı. Önceleri yalnız boş zamanlarında senaryo yazan genç, 1912’den sonra tümüyle bu alana yöneldi. Yaklaşık iki düzine film senaryosu yazdıktan sonra Praesidenten (Başkan, 1918) adlı, ilk yönetmenlik denemesi olan filmini çekebilmek için gerekli parasal desteği sağlayabildi.

1920’den Sonra: Stüdyosuz Çalışma Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik sefalet yüzünden Danimarka sinema endüstrisi buhranlı bir döneme girince, Dreyer ikinci uzun metrajlı filmini İsveç’te çevirdi. 17. yüzyılda bir kasabada geçen Prastankarı (Papazın Dul Karısı, 1920) adlı filmde, eski geleneklere uyarak, kendisinden önceki papazın dul karısıyla evlenmek zorunda kalan papazın öyküsü anlatılmaktadır. Bu filmi bir atölyesi olmaksızın çeken Dreyer, tabiatı da konusuna kattı. Yönetmenin yakın plan çekimle sunduğu insan yüzüne karşı duyduğu ilgi, burada da sezilmektedir.

1922’den Sonra: Almanya ve Fransa’da Başarılar David Wark Griffith’in Intolerance (Hoşgörüsüzlük, 1916) adlı yapıtından esinlenen Dreyer, 1921’de Blade of satans bog (Şeytanın Kitabından Sayfalar) adlı filmi gerçekleştirdi. Dreyer, kendisine örnek aldığı Amerikalı yönetmenin çalışmasına benzer bir biçimde, dört epizod halinde insanın her zaman kötünün tehdidi altında kalışını göstermektedir. Bunu izleyen iki filmini, Die Gezeichneten’i (1922) ve homoe–tik aşk motifini işlediği Michael’ı (1923) Almanya’da çevirdi.

Du skal aere din hustru (1925) adlı filminde Dreyer konu ve tarz açısından, sıradan insanın alelade bir gününü konu eden o dönemin Fransız sinemasını örnek aldı. Karısı tedavi için evden uzaklaşmışken, hafif bir baskı altında huysuzluğundan vazgeçen despot bir aile reisini örnek alarak, Dreyer, burjuva bir ailenin hayatını göz önüne sermektedir. Bu filmle, kadın haklarını gözetmese de, günlük yaşam kavgasında kendini kanıtlayan kadına övgüler yağdırır.

1928: Jan Dark’ın Tutkusu Dreyer’in komedisi Fransa’da çok tutulunca, bir Fransız film şirketi Dreyer’e ünlü bir kadının yaşamöyküsünü beyazperdede göstermesi için bir öneri getirdi. Dreyer de tarihsel gerçeklere harfi harfine sadık kalarak Jan Dark’ı La passion de Jeanne d’Arc (1928) filmiyle yeniden ele aldı. Uzun metinleri de içeren bu filmin başlıca çekim yöntemleri arasında, başoyuncuların yakın plan çekimleri de yer almaktadır. Bu alanda da olabilecek en gerçek sonuçlara ulaşabilmek için, Dreyer oyuncuları yorgunluktan yıkılıncaya dek zorluyordu. Daha önce kozmetik reklamlarında modellik yapmış olan kadın başoyuncu Maria Folconette, bu filmde sinema tarihinin en parlak performanslarından birini sundu.

1932: Korku Filmi Dreyer L’etrange aventure de David Cray (Vampir) adlı ilk sesli filmiyle 1932’de korku filmi tarzına önemli bir katkıda bulundu. Bu vampir filminin finansmanı, Julian West takma adıyla başrolü de üstlenen, Hollandalı film meraklısı Nicolas de Gunzberg tarafından karşılandı. Sanatsal nitelikleri açısından üstün bir yapıt olmasına karşın, bu film seyirciler tarafından tutulmadı.

Dreyer bir sonraki yapıtını ancak on bir yıl sonra gerçekleştirebildi. Ortaçağda geçen Vredensdag (1943) adlı dram dar kafalılığın sonuçlarını irdelemektedir. Dreyer çok titiz bir kompozisyonla, bir papazın cadı olmasından kuşkulanan bir kadını ardına düşenlerin eline teslim etmesiyle birlikte kendi ailesinin nasıl mahva sürüklendiğini göstermektedir.

1945’ten Sonra: Ticari Sinemaya Veda Etmesi Dreyer ticari sinemaya ödün vermeye yanaşmayınca savaştan sonra topu topu üç film çevirebildi. Hristiyanlığın değişik yorumlarını irdelediği Ordet (Söz, 1954) adlı filmi, bunların içinde en çok tanınanıdır. Stüdyo kulisleri kullanılmaksızın küçük bir köyde çekilen bu film Venedik Film Festivalinde 1955’te Altın Aslan ödülünü aldı. Dreyer’in filmlerinden kazandığı parayla geçinmesi mümkün olmadığından, Danimarka hükümeti 50’li yılların sonunda kendisini devlete ait bir sinemanın işletmeciliğiyle görevlendirerek maaşa bağladı. Dreyer’in Gerimde (1964) adlı son yapıtı, kendisine yüklenmek istenen rollerden hiçbirini kabul etmek istemeyen kadının direnişini işlemektedir. En çok gerçekleştirmek istediği projesi, tsa ile ilgili bir filmi Dreyer ne yazık ki gerçekleştiremedi. Gerekli parasal yardım için devletten tahsisat çıktıktan kısa bir müddet sonra, Dreyer 79 yaşında Kopenhag’ta öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Abel Gance Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Abel GanceAbel Gance; (25.10.1889 – 10.11.1981)

Paris’te bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Gance, liseyi bitirdikten sonra hukuk fakültesine yazıldıysa da tahsilini tamamlamadı. Bir avukatın yanında çalışmakla beraber “güzel sanatlar”da da şansını denedi. Bir taraftan şiirlerini yayınlayıp tiyatro için piyes yazarken, diğer taraftan da küçük rollerle oyunculuğu denedi. Gance 1908’de ilk senaryosunu yazdı ve bir yıl sonra Leon Perrets’in yönettiği Moliere (1909) filminde ilk sinema rolünü üstlendi.

1915: İlk Deneyler Gance kendi filmlerini çekebilmek için gerekli parayı, 1910’da Leon Gaumont için senaryolar yazarak kazandı. 1911’de “Le film français” (Fransız Filmi) adlı prodüksiyon şirketini kurdu ve aynı yıl La Digue ou pour sauver la Hollande (Bent) adlı ilk filmini çevirdi. Daha sonraki yıllarda bol bol kısa film çekti. Bunların arasında bulunan La Folie du Docteur Tube (1915) filminde Gance, ilk kez sinema için yeni ifade araçları kullanmayı denedi. Örneğin kamerayı sübjektif bir biçimde ayarlayarak oyuncuların bakış açısından olayı vermeye çalıştı ve biçimleri değiştiren dev aynalar kullanarak bir ruh hastasının görüş şeklini inandırıcı bir biçimde yansıttı.

1918: Savaş Karşıtı Filmi Gance Birinci Dünya Savaşı boyunca Fransız ordusu için propaganda filmleri çekti. İlk başarısını 1918’de J’accuse (İtham Ediyorum) adlı filmiyle elde etti. Devlet tarafından finanse edildiği halde, Gance bu yapıtıyla bir propaganda filmi değil, savaşa karşı bir suçlama (savaşta zina önemini yitirir) niteliğinde olan bir film çekti. Gance’ın figüran olarak kullandığı askerler, çekim çalışmaları bitince cepheye dönmek zorundaydılar. Kendilerini bekleyen ölümden emin olan askerlerin yüzündeki korkulu ifade filme iç ezici bir gerçeklik katıyordu. Aynı durum, Gance’ın siperlerde hayatta kalmak için verilen savaşı tespit etmek üzere kullandığı el kamerası için de söz konusuydu.

1922’den Sonra: Yeni Yollar Arayışında Gance 20’li yıllarda sinema sanatının öncülerinden biri olarak gelişmesini sürdürdü. Bir makinist ailesini konu aldığı La Roue (Tekerlek, 1922) adlı birkaç saatlik melodramda Gance, lokomotifin hızlı gidişini mümkün olduğunca doğala yakın bir biçimde beyazperdeye aksettirebilmek için (ayrı ayrı pozisyonların sonradan kesilip yeniden monte edildiği kontrast montajı denilen) hızlı montaj tekniğini kullandı.

1925/26: Napoleon Aslında dokuz saatlik bir film olan Napoleon ile sinema tarihinde 1925/26’da bir dönüm noktasına gelindi. Gance Fransız imparatorunun hayatını konu alan toplam altı film çekmeyi planlamakla beraber, parasal nedenlerle, ancak prolog sayılabilecek ilk filmi gerçekleştirebildi. Bu filme yatırım yapan Alman sanayicisi Hugo Stin-nes filmin çekim çalışmaları bitirilmeden öldü. Filmin tamamlanabilmesi için çalışanlar ücretlerinin büyük bir bölümünü bağışladılar. Gance, kendisi tarafından icat edilen, aynı anda yan yana üç projeksiyona olanak tanıyan bir geniş perde metodu kullandı. Bununla, ancak 23 yıl sonra geliştirilecek olan Sinemaskop tekniğini vaktinden evvel kullanmış oldu. Gance kamerayı hareketli nesneler üzerine tespit etmekle o zamana kadar bilinmeyen bir ritim elde etmeyi başardı. Ne yazık ki Napoleon filmi, gösterime girdikten birkaç ay sonra (1927) sesli filmin ortaya çıkması yüzünden, beklenen başarıya ulaşamadı.

1929’dan Sonra: Sesli Filmler Gance sesli film zamanında da sinemanın devrimcisi olmaya devam etti. La fin du monde (Dünyanın Sonu) adlı filminde, daha çok müzik ve değişik seslere öncelik tanıyarak az sayıda diyalogla yetindi. 1929/30 sıralannda çekilen bu film yönetmeninin kötümser dünya görüşünü de açığa vuruyordu. Buna göre insanlığı tehdit eden büyük felakete rağmen insanlar barışmaya hazır değildir. 1933’ten beri Odette Verite ile evli ve bir kız çocuğu sahibi olan Gance Un grand amour de Beethoven (Beethoven’in Büyük Aşkı) adlı filminde, 1936’da stereo efektler kullandı. 20 yıl sonra da Magirama’da geniş ekran teknikleriyle deneysel çalışmalar yaptı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu Gance’in yapıtlarına da bir duraklama getirdi. Hırslı projeleriyle yapımcıları korkutunca, filmlerini finanse edecek kimse bulamadı. Gance’ın vermek zorunda kaldığı ödünler filmlerine yaramadı. 1962’de gösterime giren Cyrano et d’Artagnan adlı filmi, gençlik yıllarında çevirdiği filmlerin kalitesine erişemedi ve son sinema çalışması oldu. Gance 1981 yılında, 92 yaşında Paris’te öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

David Wark Griffith Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

David Wark GriffithDavid Wark Griffith; (22.1.1875 – 23.7.1948)

La Grange/Kentucky’de dünyaya gelen Griffith, Amerikan İç Savaşı kahramanlarından albay “Roaring Jake” Griffith’in oğludur. Konfedere güçlerin yanında savaşan albay babası, savaştan sonra fakir düştü ve David on yaşındayken öldü. David, babasının ölümünden sonra ayakçı olarak ve şurada burada bulduğu geçici işlerle ailesinin geçimine katkıda bulundu.

1900 Sıralarında: Gezgin Oyuncu Yazar ve özellikle oyun yazarı olma isteğini Griffith ne yazık ki gerçekleştiremedi. Bunun yerine gezgin tiyatro topluluklarıyla oyuncu olarak ABD’yi boydan boya katetti. Böyle “adi” bir işle hayatını kazanmak zorunda olmaktan utanan Griffith, sahnede “Lawrence Griffith” adını kullandı. 1906 yılında evlendikten sonra yeniden parasal darboğaza giren Griffith, 1907’de bir sinema prodüksiyon şirketinde işe girdiyse de senaryoları kimsenin ilgisini çekemedi.

1910’dan Sonra: Uzun Metrajlı Film Uzmanı Griffith bir yıl sonra Biograph Company şirketiyle sinema oyuncusu olarak bir kontrat imzaladı. Bizzat yönetmenlik yapmak isteği olumlu karşılandı ve 1908’de The Adverture’s of Dolly adlı filmi yönetmesine olanak tanındı. Bu filmle beraber, Griffith’in kameraman G.W. “Billy” Bitzer ile 1924’e kadar sürecek olan işbirliği de başlamış oldu. Griffith’in ilk yönetmenlik çalışması son derece başarılı oldu ve küçücük yapımcı firmanın Hollywood’un en başta gelen şirketlerinden biri olmasını sağladı. Bunun üzerine yaratıcı direktörlüğe getirilen Griffith, yılın sonuna kadar 50 tane tek perdelik, yani o dönemde yapılagelen 10 dakikalık kısa film çevirdi. 1911’den sonra gerçek adını kullanan Griffith, çalıştığı Biograph şirketinde bundan sonraki beş yıl içinde sinemaya sayısız yenilik getirdi: İlk kez oyuncuların yakın plan pozlarını kullandı (For Love of Gold, 1908) ve iki perdelik, yani 20 dakikalık ilk filmleri çekti. Griffith Biograph’ı 1913 yılında bıraktığında 50 dakikalık uzun film çekimlerinde uzmanlaşmıştı.

1915: The Birth of a Nation (Bir Milletin Doğuşu) 1914’te kendi film prodüksiyon şirketini kuran Griffith, bir yıl sonra, sinema tarihinin o güne dek çekilmiş en pahalı, en başarılı ve en uzun filmi olan The Birth of a Nation (1915) filmini çekti. Çevrilme masrafı olarak 30.000 dolar öngörülüp bunun üç mislini harcatan bu film 18 milyon dolar gelir sağladı. Amerikan îç Savaşının ve Zencilerle Beyazlar arasındaki savaşın öyküsünü anlatan 160 dakikalık bu film senaryosuz gerçekleştirildi. Griffith bu filmde savaş sahnelerini bütün deh- • şetiyle beyazperdeye aksettirebilmek amacıyla aşırı geniş planlar ve detay çekimleri kullandı, gerilim derecesini artırmak için de paralel montaj uyguladı. Filmin seyirciler tarafından çok beğenilmesine karşın, her zaman kafasında geniş kenarlı şapkasıyla çekim çalışmalarını yöneten Griffith, çok sert eleştiriler aldı. Güneylilere üstünlük tanıyan görüşü yüzünden ırkçılığı kışkırtmakla suçlandı.

1916: Intolerance (Hoşgörüsüzlük) Irkçılık suçlamalarıyla derinden yaralanan Griffith, 1916’da çektiği Intolerance (Hoşgörüsüzlük) ile daha fazla hoşgörüyü savunan ateşli bir eser gerçekleştirdi. Üç buçuk saat süren bu destanda Griffith, sabit bir balondan yönettiği 1.000 kadar figüran kullandı. Birbirine paralel olarak anlatılan dört epizodtan oluşan bu film fiyaskoyla sonuçlandı. Bir kere seyirciler alışık olmadıkları bu anlatım türünü benimseyemediler; diğer taraftansa ABD tam Birinci Dünya Savaşı’na girmek üzereydi ve bu yüzden pasifist sloganlara hiç mi hiç gereksinim duyulmuyordu.

1931: Sesli Filmin icat Edilmesiyle Saf Dışı Kalması Griffith Charlie Chaplin, Mary Pickford ve Douglas Fairbanks ile birlikte 1919 yılında United Artists adlı film şirketini kurdu. Broken Blossoms (Kırık Tomurcuklar/Kırık Çiçek, 1919) adlı filminde ırklar arasındaki engellerin ötesinde bir aşkın öyküsünü anlatır. Bu film başanlı olunca Griffith iki film daha çevirdi. 1924 yılında, parasal sıkıntıları yüzünden bağımsız film yapımcılığını bırakmak zorunda kaldı.

Tümüyle reddettiği sesli filmin gönüllerde taht kurmasıyla, kariyerinin kaçınılmaz sonunu önceleri bir süre için durdurabildi. 1930’da çevirdiği biyografik film Abraham Lincoln seyircilerin büyük ilgisiyle karşılaştı. Ama aradan bir yıl bile geçmeden çevirdiği The Struggle (Mücadele) adlı film, kariyerinin sonunu hazırladı. Film dağıtım şirketi, filmi gösterime girdiği geceden sonra programdan çekti. Griffith sinema çalışmalarım küskün bir adam olarak bıraktı ve çok çabuk unutuldu. 73 yaşında da New York’ta fakir bir adam olarak öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Veit Harlan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Veit HarlanVeit Harlan; (22.9.1899 – 13.4.1964)

Berlin’de dünyaya gözlerini açan Harlan, 16 yaşında ilk kez tiyatro oyuncusu olarak sahneye çıktı ve sinemada ilk rollerini üstlendi. On iki yıl Berliner Staatstheater (Berlin Devlet Tiyatrosu) kadrosunda, başka sanatçılar ve bu arada Werner Kraus ve Gustaf Gründgens ile birlikte yer aldı.

1936’dan Sonra: Jannings Sayesinde Kariyer Yapması 1936’da Harlan tarafından çekilen Marie, die Magd adlı melodram Emil Jannings’in dikkatini yönetmen Harlan’m üzerine çekti; Jannings onu Gerhart Hauptmann’ın “Vor Sonnenuntergang” (Güneş Batarken) adlı eserini sinemaya uyarlaması için angaje etti. Der Herrscher (1937) adlı bu yapıt “biçimsel ve içeriksel nitelikleri” sayesinde ulusal film ödülünü aldı. 3. Reich’in propaganda bakanı Joseph Goebbels, yönetmeni başarısından dolayı şahsen kutlamak için, yanına çağırdı. Bunun arkasından Harlan çalışmalarını tamamen Nasyonal Sosyalistlerin hizmetine hasretti. Harlan’ın seyirci nezdindeki ilk başarısı Max Halbe’nin tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı Jugend (1938) adlı yapıtı kilise karşıtı, Polonya aleyhtarı bir dramdı.

1940: Jud Süss (Yahudi Süss) Üçüncü Reich’ın en kötü şöhretli ve vahim sonuçlar doğrudan bu propaganda filmi, 1733-37 yıllarında Württemberg Dükü’nün maliye danışmanı olarak işleri çok büyük bir beceriyle yürüten yarı Yahudi Joseph Süss Oppenheimer’in, tarihsel doğruluğu kesin olan, yaşam öyküsüne dayanmaktadır. Yahudi Süss bu esnada, ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan diet meclisi üyelerinin düşmanlığını kazanmış ve dük öldükten sonra, Süss de ölüme mahkûm edilmişti. Harlan, Süss’ü entrikacı ve komplocu olarak göstermekle, filminde tarihsel gerçekleri değiştirdi. Filmin amacı Harlan tarafından kirli, rüşvet yiyici yaratıklar olarak gösterilen Yahudilerin kötü, şeytansı kişiler olduklarını kanıtlamaktı. Harlan, savaş bittikten sonra filmin ırkçılık yanlarını küçültmeye çalıştı. Buradaki sinizmin doruk noktası, figüranların özellikle Varşova Gettosunda oturanlardan seçilerek kameranın önüne getirilmiş olmasıydı.

1942: “Topyekûn Savaş”a Yol Hazırlayıcı 1942’de gerçekleştirilen Der grosse König adlı filmde de Harlan II. Frederik’in Avusturyalıları Torgau’da yenmesi olayını anlatarak tarihsel bir olayı sundu. Burada esasında yapmak istediği, Alman Kralıyla, Führer Hitler arasındaki paralelliği göstermekti; her ne kadar doğruluğu tarihsel olarak garanti edilen kralın şivesiyle Fransızca ifade şeklinin önce Almancalaştırılması gerektiyse de. Frederik kendisine pek inanmayan bir çevrede bir peygambermişçesine kendinden emin olarak sonunda zafere koşmayı başarır. Halk kendisine itiraz etmeksizin itaat etmek ve fedakârlık yapmak zorundadır. Goebbels, bu yapıtı, savaşın sevk ve idaresinin daha sert bir şekilde ele alınması ve başlatılması için, fevkalade uygun bulmuştu. Bayraklı, davullu, resmi geçitli kitle sahneleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) göz kamaştırıcı resmi geçitlerini anımsatan bu ustalıklı kurgusu için, Harlan, Emil Jannings ve Gustav von Ucicky’den sonra, Alman sinemasının “Onur Yüzüğü” ile ödüllendirilen üçüncü yönetmen oldu.

1945: Halkın Dayanması İçin Atılan Sloganlar 1943’lerin ortasında Goebbels, Harlan’a Kolberg adlı filmi gerçekleştirerek, yurtta ve cephede birlik olan bir halkın bütün düşmanlarını yenebileceğini göstermesi için talimat verdi. Masrafları 8 milyon Reichsmark’ı bulan ve seyredilmesi sabır isteyen bu filmin arka planında 1806/07 Fransız-Alman Savaşında geçen bir epizod bulunmaktadır. Burada Pome-ranya’da küçük bir liman kasabası olan Kolberg’in NapolĞon birliklerine karşı gösterdiği direnç konu edilmektedir. Filmde kasaba sakinleri saldırıya geçen düşmanı püskürtür; oysa gerçekte Fransız askerleri kasabaya girmişler ve ancak İngiliz birlikleri Kolberg’in yardımına yetiştikleri zaman, silahlan bırakmayı kabul etmişlerdi. Harlan iki yıl süren çekim çalışmaları sırasında katliam sahneleri için 200.000 asker kullandı. Bu film ilk defa, Alman birliklerinin aylardan beri Müttefik Kuvvetler tarafından kuşatılmış bulundukları Fransız La Rochelle kasabasında 30.1.1945 tarihinde gösterime girdi. Bu filmin prömiyeri bir gün sonra yıkık Berlin’de yinelendi.

1945’ten Sonra: Kuşkulu Dönüş İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Harlan insanlığa karşı suç işlemekten yargılandı. İstemeyerek Nazi’lerin suç ortaklığına itildiğini ileri sürerek kendisini savundu. Temize çıkan Harlan, ceza olarak beş yıl meslekten uzak tutuldu. 1950’de yeniden film çevirmeye başlayan Harlan, önceleri melodram türünde filmlere eğildiyse de 50’li yılların ortasından sonra yeniden şüphe uyandırıcı (toplumsal) siyasal eğilimli filmler çekti. Örneğin Verrat an Deutschland (1954) adlı casusluk filmi ve Anders als Du und leh (1957) adlı eşcinsellik karşıtı filmi gibi. Harlan 1964 yılında .64 yaşında Capri’de (İtalya) öldü. Ölümünden sonra yayınlanan “Im Schatten meiner Filme” (Filmlerimin Gölgesinde) adlı otobiyografisinde Harlan yeniden, pek de inandırıcı olmayan bir biçimde, savunmasını yapar ve bir Nazi film yapımcısı olarak taşıdığı önemi küçümser.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Howard Hawks Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Howard HawksHoward Hawks; (30.5.1896 – 26.12.1977)

Bir kâğıt fabrikatörünün üç oğlundan en büyüğü olan Hawks, Goshen/Indiana’da doğup Güney Kaliforniya’da büyüdü. Kolejden mezun olduktan sonra makine mühendisliğinden diploma alan Hawks, Birinci Dünya Savaşı’nda Amerikan Hava Kuvvetlerinde pilot teğmen olarak hizmet gördü.

1918’den Sonra: Sinemada Birinci Dünya Savaşı bitince önceleri bir uçak fabrikasında çalışan Hawks, 1918 yılında sinemaya aksesuara (sahne donatımcısı) olarak adım attı. Bunu izleyen dört yıl boyunca da kurgucu, senaryo yazarı ve prodüksiyon şefi olarak çalıştı. Miras yoluyla paraya kavuşan Hawks, 1922’den sonra Comedy Shorts (Kısa Komedi) denilen eğlendirici, kısa sessiz filmler çevirdi. Hawks 1926’da The Road to Glory adlı ilk uzun metrajlı filmini, kendi senaryosuna uygun olarak gerçekleştirdi. Altı yıl sonra, Amerikan gangster filminin prototipi olan Scarface (Yaralı Yüz, 1932) filmiyle büyük sansasyon uyandırdı. Tony Camonte (Paul Muni) adlı küçük bir hırsızın çok kudretli mafya patronluğuna yükselmesini anlatan öykü, klan şefi Al Capone’ın yaşam öyküsüne dayanıyordu.

1932’den Sonra: Tüm Türlerde Ürün Vermesi Hawks, Hollywood Stüdyo Sistemiyle çok iyi uyuşabildi ve tüm türlerdeki filmleri büyük bir ustalıkla uyarladı. Özellikle, açık deniz balıkçılarının hayatını anlattığı Tiger Shark adlı 1932 yılında çevirdiği üçgen öyküsünde bu becerisini ortaya döktü.

Hawks, 30’lu yılların sonuna doğru “Screwball Comedies” denilen, öncelikle sözlü esprilerden gücünü alan ve sakar erkeklerin, iki ayağı yere basan, gerçekçi kadınlar tarafından şaşırtıl-dığı komedi filmlerinin en başarılı yönetmenleri arasında yerini aldı. Havvks’ın bu türdeki başarısı, 1938-52 arasında birlikte beş film çevirdikleri Cary Grant ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılıydı. Bunların arasında en çok ünlenen filmi Bringing Up Baby (Tehlikeli Bebek, 1938) oldu. Burada müzesi için bağış toplayan bir antropologun planlan milyonerin yeğeni (Katherine Hepburn) tarafından sürekli olarak baltalanır.

1946: Kara Dizi’nin Başyapıtı Hawks 1944’te ilk kez Humphrey Bogart ile Lauren Bacall adlı oyuncu karı-kocayı To Have and Have Not (Malik Olmak veya Olmamak) filmiyle kamera önüne getirdikten iki yıl sonra, aynı oyuncularla Kara Dizi’nin en seçkin yapıtlarından biri olan Raymond Chandler’in romanından sinemaya uyarlanan The Big Sleep (Büyük Uyku/Birleşen Kalpler) adlı filmi gerçekleştirdi. Bu filmde özel dedektif Philip Marlovve bir generale şantaj yapan insanı ararken, sonunda zorlukla kaçabildiği bir entrika ve ahlaksızlık labirentine düşer. Hawks bu filmi, romanın pesimist havasına bağlı kalarak, son derece kısa ve özlü bir biçimde kurguladı.

1948: İlk Kez Dünya Çapında Başarıya Kavuşması Red River (Kızıl Irmak/Kanlı Nehir) adlı filmiyle Hawks, başoyuncusu John Wayne’ın yontulmamış, kaba adam imajına sahip olmasını sağladı. Bu filmde kaçık bir çiftlik sahibi sığır sürüsünü her ne pahasına olursa olsun, gideceği yere ulaştırır. Zorlu sürü gütme işini tasvir tarzıyla Hawks, aksiyon filmi türündeki ustalığını kanıtladı. Yönetmen, on bir yıl sonra Rio Bravo (Kahramanlar Şehri, 1959) filmiyle yeniden Wayne ile beraber çalıştı.

1970: Bir Western Filmiyle Sinemaya Veda Etmesi Rio Lobo Hawks’ın son filmi oldu. Burada emekli bir subay (John Wayne) bir kasabayı suçlulardan temizler. 1974 yılında Şeref Oscar’ıyla ödüllendirilen Hawks, üç yıl sonra Palm Springs/Kaliforniya’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Eugene Curran Kelly Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

gene kellyEugene Curran Kelly; (23.8.1912 – 2.2.1996)

Pittsburgh’de dünyaya gelen Kelly, önce Pennsylvania Devlet Üniversitesinde ekonomi tahsil etti. 1935 yılında Hollywood’da dansçı olarak anlaşmalı bir iş almaya çalışan Kelly, giriş testlerinde başarı gösteremedi. 1938 yılında New York’a taşınan Kelly, Broadway’de danslarıyla büyük sükse yaptı ve film yapımcısı David O. Selznick kendisiyle bir iş kontratı imzaladı. For Me and My Girl (İkimiz İçin, 1942) adlı ilk filminden sonra Metro-Goldwyn-Mayer kendisini ayarttı. Christmas Holiday (Noel Tatili, 1944) ve Three Muskeleers (Üç Silahşörler, 1948) gibi uzun metrajlı filmlerdeki rolleriyle kısa zamanda Hollywood’da starlığa yükseldi.

1949: Müzikallerde Yeni Akımlar On the Town (Denizciler Geliyor/Şen Denizciler, 1949) başarılı ikili Gene Kelly ile Stanley Donen’in birlikte yaptıkları ilk ortak yönetmenlik çalışması oldu. Bu filmde Kelly, Frank Sinatra ve Jules Munshin, karadaki izinlerini New York’ta geçiren ve iki genç kızla beraber kentin altını üstüne getiren üç denizciyi canlandırıyor. Bu filmde hareketli olaylar, hızlı tempolu müzik ve etkileyici dans numaralarıyla zarif bir biçimde iç içe geçmiş ve böylece bu iki öğe kendi başına filmin bir ara sahnesi olmaktan çıkıp, birer parçası haline getirilmiştir. Bu öykü turistik bir New York gezisi niteliğindeydi ve seyircileri nükteli buluşlarıyla güldürüyordu. Örneğin, Ann Miller’in Doğa Tarihi Müzesindeki ilkel insanın önünde step dansı yapması gibi. Dansın, filmin konusuyla iç içe geçmesi, 1951 yılında Kelly’nin koreograf ve oyuncu olarak çalışmalarına katıldığı Vincente Minnelli’nin An American in Paris (Paris’te Bir Amerikalı) adlı müzikalinin doğmasına yol açtı. Sekiz tane Oscar’la ödüllendirilen bu yapıt, yalnız şarkı ve dans gösterilerinden ibaretti, konuşma şeklinde diyaloglar filmde yoktu,

1952: Dünya Çapında Etkileyici Bir Başarı Kelly/Donen ikilisinin en ünlü yapıtı Singin’ in the Rain (Yağmur Altında, 1952) oldu. Filmde, sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla eski bir sessiz film oyuncusunun (Kelly) şarkıcı ve dansçı olarak parlamasına karşın, zor bir aşk ilişkisine düşüşü eşsiz bir rahatlıkla anlatılıyor. Büyük paralara mal olan dekorlar, Kelly’nin koreografık tasarımlarını gerçekleştirebilmesi için gerekli hareket serbestliğine izin veriyordu. Aşkını, bardaktan boşanırcasına bir yağmur altında dans ederek ilan eden Kelly’nin bu dansı sinema tarihine geçti. 1955’te gerçekleştirdiği Invilation lo the Dance (Dansa Davet) büyük umutlarla çevrilen, hiç konuşma içermeyen bir filmdi. Üç kısa aşk öyküsünü sadece dans ve pantomimle canlandırdığı bu deneysel çalışma, ABD’de tutulmamakla beraber, Avrupa seyircisi üzerindeki cazibesi büyüktü; Berlin Film Şenliğinde de ödüllendirildi.

1961: Yönetmenliğe Geçişi Gigot (1961) filmiyle başlayarak 60’lı yıllardan itibaren yalnız film yönetmenliğiyle ilgilendi. Başarılı olamayan müzikal dışı türden bu filmde Kelly, terk edilen bir kızla ilgilenen iyi kalpli, herkesin alay ettiği dilsiz bir adamın dokunaklı öyküsünü anlatır. Rejisörlükte başlangıçta çektiği acemiliklerden 1970′ te çevirdiği The Cheyenne Social Club adlı filmle tamamen kurtuldu. Bu çok başarılı western komedisinde bu tarzın ana öğeleriyle alay ediyordu. Başrollerde oynattığı iki Western kahramanı, Henry Fonda ve James Stewart, miras yoluyla bir randevuevine konan iki kovboy olarak kendi star kültleriyle alay ediyorlardı.

1968: Müzikalin Geç Gelen Başarısı Kelly’nin en çok ilgilendiği alan her Zaman müzikal filmler olmuştur. Senaryosu da kendine ait olan son müzikali Hello Dolly’de (Cici Kız, 1969) bütün yeteneklerini bir kez daha kullandı. Gösterişli dekorlarla donattığı filmin zengin şarkı ve dans gösterilerini renkli olarak gerçekleştirdi. Başrol oyunculuğunu üstlenen şarkıcı ve Broadway oyuncusu Barbra Streisand, bu müzikalle kendisine sinema dünyasında sağlam bir yer edindi. Gişe gelirlerinin doyurucu olmasına karşın Kelly aslında yapmak istediğini yapamamıştı. Bu eseriyle kaybolan müzikal geleneğini yeniden canlandırmak istediyse de, seyircilerin değişen zevkleri karşısında başarısızlığa uğradı. Uzun zaman sesi çıkmayan Kelly, 1980’de Xanadu adlı müzikalde yeniden bir rol aldı. Bir yıl sonra caz trompetçisi Louis Armstrong‘un hayatını anlatan Satchmo müzikalinin prömiyeri New York’ta Broadway’de yapıldı. Kelly 1996 yılında 83 yaşında hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Buster Keaton Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Buster KeatonBuster Keaton;(4.10.1896 – 1.2.1966)

Keaton iki varyete sanatçısının oğlu olarak Piqua/Kansas’ta dünyaya geldi. Henüz üç yaşındayken, annesi ve babasıyla sahneye çıkmaya başladı. 1917 yılında akrobasiden sinemaya geçti. Döneminin en ünlü komedyenlerinden biri olan Roscoe “Fatty” Arbuckle, Keaton’u komedi filmleri için keşfetti. Keaton aynı yıl içinde The Butcher Boy (Kasap Çırağı, 1917) adlı kısa filmle oyunculuk kariyerine başladı. Sonraki yıllarda da Keaton her zaman Ar-buckle’ın, orijinal stilinin gelişmesinde çok önemli bir rol oynadığını belirtti.

1920-23: Yeni Komik Kahraman Keaton 1920 sıralarında kendi senaryolarını yazıp yönetmenliğe başladı. Keaton komik adam tiplemesini 19 kısa filmle geliştirdi. Kahramanları tüyler ürpertici olaylar karşısında bile, yüz ifadeleri değişmeksizin, her zaman soğukkanlılıklarını koruyor; savaşçı ruhlarından dolayı olmasa da, hedeflerini soğukkanlılıkla saptadıktan ya da çok temiz yürekli oldukları için de sonunda galip geliyorlardı. Bu dönemdeki kısa filmleri arasında Neighbours (Komşular, 1920), The Playhouse (Tiyatro, 1921) ve Day Dreams (Düşler, 1922) bulunmaktadır. Arkadaşı Arbuckle’ın bir cinayet olayına karışmasından sonra, Keaton 1921’de onun stüdyosunu devraldı. Bundan böyle bir sanatçı olarak sınırsız özgürlüğe sahipti ve filmlerini, herhangi bir yapımcı firmanın kuralları ya da söz hakkı olmaksızın gerçekleştirebildi.

1923: Uzun Metrajlı Filmlere Başlaması Keaton 18 ay gibi kısa bir zamanda, aralarında The Paleface de (Soluk Benizli, 1921) olmak üzere, ilk dört uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu filmde Buster kelebek avlarken, kendisini öldürmek isteyen Kızılderililerin eline düşer. Ne var ki Buster, topraklarına el koymak isteyen bir petrol şirketine karşı onların haklarını koruyunca, Kızılderililerin reisi kendisine kızını verir. Keaton 1924 yılında çevirdiği Sherlock junior (Sheriock’un Oğlu) filmiyle trük tekniği alanındaki yeteneğini de kanıtladı. Bu filmin bir sekansında bir film göstericisi, gösterdiği filmlerde rüyasında rol alır. Keaton aynı yıl çevirdiği The Navigator (Denizci, 1924) filminde denize açılan beceriksiz milyoner çocuğu rolündeydi. Bu filmi seyircilerin büyük beğenisini kazandı.

1926: En Başarılı Yapıtı The General (General) sinema tarihinin tartışmasız doruk noktalarından biridir. Düşman birlikleri, kendi karısıyla birlikte lokomotifini de kaçırınca, makinist iç savaş kahramanına dönüşür. Bu filme Üstünlük kazandıran nitelikler arasında Keaton için tipik olan, realizmi yakalama çabası ve esprilerin ustaca arka arkaya dizilmiş olması sayılabilir. Buna karşın, film ilk gösterime girdiği gece izleyicilerde büyük bir ilgi uyandıramadı.

1928: Sonun Başlangıcı MGM Stüdyolarının müdürü Joseph P. Schenck, Kcaton’u 1928 yılında, kendi stüdyosunu kapatması ve MGM’ın stan olması için ikna etti. Film stüdyosunun katı kuralları Keaton’un sanat özgürlüğünü oldukça kısıtladı. Alışık olduğu çalışma yöntemine zıt olarak, sabit bir senaryoya uymak zorunda kalıyor ve doğaçlama yeteneğini kullanamıyordu. Bu yüzden, MGM için çevirdiği filmler arasında bir tek The Cameraman (Kameraman, 1928) nitelikleri açısından o zamana kadar yaptığı filmlere yaklaşabildi. Mesleki zorluklara özel hayatındaki aksilikler de eklendi. Karısı ondan boşandı ve Keaton kendini alkole verdi. MGM Keaton’un işine 1933’te son verince, oyuncu önemsiz stüdyolar için aynı derecede önemsiz filmler çevirmeye başladı.

40 lı Yıllar: Acıklı Çöküşü 1938’de yeniden MGM için çalışma şansına erişti. Değişik komediler için gag’lar yazdığı halde, çoğu zaman filmin başında ya da sonunda adı bile zikredilmiyordu. Komedi filmlerinde oynadığı ufak yardımcı rollerde de aynı durumla karşılaşıyordu. Billy Wilder’in Sunset Boulevard (Sunset Bulvarı, 1950) ve Charlie Chaplin’in Limelight (Sahne Işıkları, 1952) filmlerindeki kısa rolleri neredeyse otobiyografik diye nitelendirilebilir. Her iki filmde de bir zamanların sinema aslarının içler acısı çöküşü işleniyordu.

50’lerin sonuna doğru Hollywood, Keaton’un sinema için taşıdığı önemi hatırlayabildi. The Buster Keaton Story (Buster Keaton’ın Öyküsü) adlı biyografik filmle Sidney Sheldon 1957’de Keaton’a bir anıt dikmek istedi ama eser sanatçıyı yeterince onurlandırmaktan uzaktı. Film başarılı olunca, kârında pay sahibi olan Keaton’un maddi sıkıntıları sona erdi ve ufak çapta da olsa, sinemaya dönüşünü kutlayabildi. Senaryosunu Samuel Beckett’in yazdığı sessiz film Film (1965) gibi birkaç ayrıcalıklı yapıt dışında, rolleri oldukça önemsizdi. “Taş Surat” Keaton 1966 yılında, 70 yaşında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Stanley Kubrick Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Stanley KubrickStanley Kubrick; (26.7.1928 – 7.03.1999)

New York’un Bronx mahallesinde doğan Kubrick orta halli bir Amerikalı Yahudi ailesinin oğludur. Liseye devam ederken fotoğrafçılıktaki yeteneğiyle göze batmaya başlamıştı. Kubrick 14 yaşındayken, başkan Roosevelt’in ölüm haberini veren manşet karşısında yıkılmış bir gazete satıcısını gösteren bir fotoğrafını ünlü “Look” dergisine sattı. Üç yıl sonra “Look” dergisi Kubrick’i foto muhabiri olarak angaje etti.

1953: İlk Uzun Metrajlı Filmi 1947’de eski sınıf arkadaşı Taba Metz’le evlenen, 1952’de ondan boşanan ve aynı yıl dansöz Ruth Sobotka ile evlenen Kubrick, fotoğrafçılık mesleğiyle tatmin olmadı. İstifasını verdi ve 1950’de Walter Cartier adlı boksör hakkında Day of the Fight adlı belgesel bir film çekti. Bir yıl sonra The Flying Padre adlı belgeseli gerçekleştirdi.

Kubrick’in ilk uzun metrajlı filmi 1953 yılında arkadaşları ve ailesi tarafından finanse edildi. Fear and Desire adlı filminde Kubrick, düşman hatlarının arkasına düşen bir grup askerin verdikleri yaşam savaşını anlatır. Kubrick filmlerinin çoğuna egemen olan esas konu, yani düşman bir dünyada maddi ve manevi temelleri elinden alınan insanın kendisini anlayabilmek için verdiği savaş, bu filminde çok belirgin bir biçimde görülmektedir.

1957: Hollywood’da Başarısızlığa Uğraması Killer’s Kiss (1953) ve The Killing (Son Darbe, 1956) adlı filmlerden sonra Hollywood kendi kendini yetiştirmiş olan bu yönetmenin farkına vardı. Kubrick 1957’de Paths of Glory (Zafer Yollan) adlı filmiyle savaşa ve militarizme karşı ateşli bir suçlama ortaya koydu. Bu filmin başarılı olacağından emin olan başoyuncusu Kirk Douglas, film için ücret istemeyerek gişe gelirinden pay istedi. Eleştirmenlerin çok övdükleri bu yapıt, seyirci tarafından tutulmayınca Douglas’ın eli boş kaldı. Kubrick 1958’de Paths of Glory’de rol alan sinema oyuncusu Susan Christian ile üçüncü evliliğini yaptı.

1960: İngiltere’ye Taşınması 1959 yılında Douglas, Kubrick’i Spartacus adlı tarihi filmin yönetmenliğini üstlenmesi için ikna etti. Böylelikle, Kubrick’in senaryosu ve son biçimi üzerinde etkili olmadığı tek filmi gerçekleştirilmiş oldu. Bunların dışında bütün önemli işleri kendisi üstlendi. Kamera, kurgu, ışık, reji, prodüksiyon ve reklam kampanyası kişisel olarak Kubrick’ten soruluyordu. Vladimir Nabokov’un cinselliğin ön planda olduğu romanından 1961 ‘de sinemaya uyarladığı Lolila adlı film Amerikan film stüdyoları tarafından reddedilince, Kubrick 1960’ta İngiltere’ye taşındı.

1964’ten Sonra: Bütün Film Türleri İçin Ölçüt Dr. Slrangelove, or: How 1 Learned lo Stop Worrying and Love the Bomb (Dr. Garipaşk) adlı filmiyle Kubrick 1964’te yeniden militarizmi eleştirmeye başladı. Fakat bu defa, silahlanma yarışını konu aldığı ve atom felaketiyle bitirdiği filminde taşlamayı araç olarak kullandı. Kubrick, bu filmiyle siyasal taşlama için nasıl bir ölçüt ortaya koyduysa, bundan sonraki filmleriyle de ait oldukları türlerde dönüm noktaları oluşturdu.

2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası, 1965-68) adlı bilimkurgu filminde o tarihe kadar böylesine mükemmel bir biçimde hiç uygulanmamış olan birçok özel efektle seyircileri etkiledi. A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) adlı filmiyle Kubrick şiddet yanlısı bir toplumun fütürist (gelecekçi) bir masalını anlatmaktadır.

Barry Lyndon (1973-75) ile zengin kostümlü tarih filmine el atar. Evlenerek sonradan zenginleşen ve sonunda bir hiç olan İrlandalı bir erkeğin yaşamöyküsünü anlatır. Dört tane Oscar ile ödüllendirilen bu yapıtta perfeksiyonist Kubrick, sahneleri Çağdaş ressamların tablolarını andıracak biçimde düzenledi. 1979’da Stephen King ‘in romanından sinemaya uyarladığı Shining ile korku/gerilim türüne geçer. Bu filmde, bir zamanlar öğretmenlik yapmış olan bir adam, sakin sakin roman yazabilmek için ailesiyle birlikte dağ başında ıssız bir eve taşınır, ama burada yavaş yavaş aklını oynatır ve karısıyla oğlunu öldürmek zorunda olduğu saplantısına tutulur. Eleştirmenler bu yapıtın düş sekanslarını çok beğenerek özel bir ilgi gösterdiler.

1987: Yeniden Savaş Karşıtı Bir Film Kubrick 1987’de Full Metal Jacket adlı yapıtıyla ilk filmlerine bir dönüş yaptı. Bu savaş karşıtı filmin konusu her ne kadar Vietnam Savaşı sıralarında geçiyorsa da, Kubrick savaş sahnelerinin geçtiği mekânların ve aktörlerin adlarını bilhassa belirtmedi. İnsanların nasıl alçakça savaş makineleri ve katil düzeyine düşürüldüklerini göstermek istedi. Bu film sırasıyla askerlerin eğitimini ve arkasından, ikinci bölümde savaşa sürülmelerini ve anlamsız, vahşice öldürme olayını gözler önüne sermektedir. Kubrick, son filmi Eyes Wide Shut’ı (Gözü Tamamen Kapalı, 1999) çektikten kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Fritz Lang Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Fritz LangFritz Lang;(5.12.1890 – 2.8.1976)

Viyanalı bir mimarın oğlu olan Lang, 1907’de doğduğu kentte mimarlık ve resim eğitimine başladı. 1910’dan sonra, geçimini rasgele işlerle sağladığı Çin,. Japonya, Kuzey Afrika ve Rusya’ya gitti. Avrupa’ya dönünce Münih ve Paris Sanat Akademilerinde eğitimini sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan Lang, Avusturya ordusunun birlikleri için sahnelenen oyunlarda da rol aldı. Savaşta yaralanan Lang, Viyana’da nekahat dönemini geçirirken yazdığı senaryolarla (örneğin “Hilde Warren und der Tod”, 1917) dikkatleri çekti.

1933’ten Sonra: Berlin’deki Çalışmaları Avrupa’nın başta gelen sinema merkezi Berlin’e giden Lang, burada 1919 yılında melodramatik bir aşk öyküsü olan Halbblut adlı ilk filmini çevirdi. Die Spinnen (Örümcekler) adlı serüven serisi (1919/20) geniş seyirci kitleleri tarafından tanınmasını sağladı. Der müde Tod (Yorgun Ölüm, 1921) adlı filmi özellikle ışık ve göle oyunlarıyla ve ayrıca arka planların çok etkili bir biçimde kullanılmasıyla dikkatleri çekti. Lang’ın ifade gücü açısından çok etkileyici olan görüntüleri pek çok yönetmene ekspresyonist (dışavurumcu) filmleri için kıstas olmuştur. Bu filmin senaryosu Lang’ın 1922’den beri evli bulunduğu karısı Thea von Harbou tarafından yazıldı. Lang 1933’e kadar eşiyle birlikte her yıl büyük bir film ortaya çıkardı.

İki bölümlük Dr. Mabuse, der Spieler Cambler (Doktor Mabuse, 1922) adlı kriminel filmde Lang, toplumsal eleştirel film yapmak konusundaki tutkusunu vurgulamış oldu. İpnotize edici yetenekleriyle kudretini büsbütün artıran Dr. Mabuse adlı esrarengiz caninin öyküsü, sonraları Lang’ın Das Testamenr des Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’ın Vasiyeti, 1932) ve Die 1000 Augen des Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’in Maceraları, 1960) adlı iki filmiyle sürüp gitti.

1927: Metropolis Bu arada en başta gelen Alman yönetmeni pozisyonuna erişen Lang’a, çevireceği büyük bir film için Ufa şirketi her türlü özgürlük hakkını tanıdı. Yedi milyon Marka malolan ve politik bir bilimkurgu olan Metropolis (1927), ekspresyonist (dışavurumcu) Alman filminin klasikleri arasında sayılmaktadır. Bu filmde anlatılan, aşkları sayesinde, topluma egemen olan üst tabaka ile sömürülen işçi kitleleri arasındaki aykırılıkları yenebilen, birbirini seven iki kişinin öyküsünü banal bulan eleştirmenler, trük tekniği açısından yeni kıstaslar getiren, halk kalabalığını gösteren kitle sahnelerinin yoğunluğunu ve gücünü övmekten geri kalmadılar. Bu yüzden Melropolis sinema tarihinin ilk bilimkurgu filmlerinden biri olarak yerini aldı.

1931’den Sonra: Nazilerden Gelen İş Teklifleri Başrolde Peter Lorre’yi kovalanan çocuk katili rolünde oynattığı, M (1931) adlı yapıt, Lang’ın ilk sesli film çalışmasıydı. Değişik sesleri, melodileri ve dili, gerilimi yükseltmek amacıyla kullanmakta çok ustaydı. Naziler kendi davaları için kazanmak istedikleri yönetmene çok çekici öneriler getirince -örneğin devletin propaganda bakanı Joseph Goebbels kendisine devlet sinema müdürlüğüne getirilebileceğini ima etmişti-Lang 1933’te Fransa’ya kaçtı. Karısı aynı yıl içinde NSDAP’ye (Nasyonal Sosyalist Alman işçi Partisi) üye oldu ve Lang’dan boşandı.

1935’ten Sonra: Hollywood’daki Başarıları Lang kısa bir süre Paris’te sürgünde kaldıktan sonra, 1935’te Hollywood’da bulunan Metro-Goldwyn-Mayer şirketinden bir teklif aldı. İlk yapıtı Fury (Öfke, 1936) maden işçileri dünyasında geçer ve linç adaleti konusunu işler. Lang, bu filmiyle önceki başanlanna çok yumuşak bir geçiş yapabildi. You Only Live Once (Günahsız Katiller, 1937) adlı filmiyle yeniden küçük adamdan yana oldu. Bu filmde Henry Fonda haksız yere suçlanarak sonunda katil olan adamı canlandırmaktadır. The Return of Frank James (Frank James’in Dönüşü, 1940) ve Western Union (Çöl Devleri, 1941) adlı başarılı Western filmlerinde yönetmen çok yönlülüğünü vurguladı. Senaryosunu Bertolt Brecht ile birlikte yazdığı Hangmen Also Die (Cellatlar da Ölür, 1942) adlı film, Böhmen ve Maehren eyaletleri bakanı Reinhard Heydrich’in Prag’da öldürülmesi olayını konu almaktadır.

1956: Almanya’ya Dönüşü ABD’deki çalışma koşullarından memnun kalmayan Lang, 1956’da Almanya’ya dönerek Der Tiger von Eschnapur/Das indisehe Grabmal (Hint Kaplanı/Hint Mezarı) adlı iki bölümlük zengin renkli serüven filmini çekti. Bu film geniş seyirci kitlesi tarafından çok beğenilmekle beraber, Lang bu yapıtıyla sanatsal nitelikleri açısından eski filmlerini yakalayamadı. Godard 1963’te çevirdiği Le mepris (Nefret) adlı filmiyle Lang’a bir anıt dikti. Bu filmde Lang, 20’li yılların başta gelen Alman yönetmenlerinden birisi olarak kendini canlandırmaktadır. 60’lı yılların ortasında ABD’ye dönen Lang yaşlılık yıllarını orada geçirdi. Son yıllarında gözleri hemen hemen hiç görmeyen Lang, 85 yaşında Los Angeles’te öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Ernst Lubitsch Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Ernst LubitschErnst Lubitsch; (28.1.1892 – 30.11.1947)

Lubitsch, hali vakti yerinde, tekstil ticaretiyle uğraşan bir ailenin dört çocuğundan en küçüğü olarak, çocukluğunu Berlin’de geçirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra 1908’de bir kumaş mağazasına çırak olarak giren Lubitsch, bir taraftan da oyunculuk dersleri aldı. Önceleri filmlerde küçük rollere çıkan genç, 1911 yılında Berlin’de Deutsches Theater’de (Alman Tiyatrosu) Max Reinhardt’ın topluluğuna girdi. Tiyatroda edindiği bu deneyimler, kendisine sonradan meslek edineceği yönetmenlikteki başarısı açısından çok esaslı bir temel oluşturdu. 1914’ten sonra çevirdiği ilk filmleri, daha çok, kendisinin de başrolleri üstlendiği, komedilerdi.

1919: Tarihi Bir Filmle Başarıyı Yakalaması Komedilerle sağladığı başarılar Lubitsch’e, başta zengin kostümlü tarihi filmler olmak üzere, büyük filmlerde yönetmenlik yapma şansını getirdi. Başrollerde Pola Negri ile Emil Jannings’in oynadığı, XV. Louis’nin metresini konu alan Madame du Barry (1919) adlı destan, öncelikle ikna edici rejisi açısından beğeni kazandı. Oyuncuları yönetmedeki üstün becerisi sayesinde Lubitsch, konu içindeki kişilerin motivasyonlarını çok etkili bir biçimde ortaya çıkartmayı başardı. Başrollerde Henny Porten ile Emil Jannings’in oynadığı İngiltere Kralı VIII. Henri’nin karılarından biri hakkında çevirdiği Anna Boleyn (1920) ile de aynı kaliteyi yakalayabildi.

1923-29: Sessiz Film Komedileri Kalabalık sahnelere egemenliği sayesinde Lubitsch, ABD’de kısa zamanda, ünlü Amerikalı anıtsal film yönetmenine benzetilerek, “Avrupalı David Wark Griffith” olarak anılmaya başladı. Lubitsch 1923 yılında Hollywood’da bir anlaşma imzaladı. Amerika’da ilk çektiği film Rosita (1923), Lubitsch’in Amerikan sessiz sinemasının büyük starı Mary Pickford ile anlaşamaması yüzünden, büyük yankılar uyandıramadı. Lubitsch, ancak ondan sonra, türünün doruğuna ulaştırdığı popüler komediye yoğunlaşınca, yeniden büyük başarılar elde etti. Asla p…ografiye kaçmayan, açık saçık’ esprili yapıtlarını kolaylıkla ve hafif alaylı bir göz kırpış-la gerçekleştiriyordu. Bu “Lubitsch-Touch” (“Lubitsch Dokunuşu”) çok kısa zamanda yönetmenin markası haline geldi ve komedi filmlerine yeni kıstaslar getirdi. Başrolde Pola Negri’yi oynattığı, yüksek sosyetenin aşk hayatına ilişkin bir fars olan Forbidden Paradise (Yasak Cennet, 1924) Lubitsch’in 20’li yıllarda çektiği en seçkin filmler arasında yerini almakta ve yönetmenin sözlü esprileri sessiz filmde ifade etmekteki yeteneğini ortaya çıkarmaktadır. Lubitsch, 1922’den beri evli bulunduğu ilk karısı Helene Krause’den 1930’da boşandı.

1930’dan Sonra: Operet Filmleri Sesli filmin icat edilmesiyle Lubitsch için yepyeni sanatsal ifade olanakları doğmuş oldu. Maurice Chevalier ve Jeanette MacDonald ile çevirdiği Love Parade (Aşk Resmigeçidi, 1929) ile sahne operetinden uyarlanmamış, kendine ait ilk operet filmini gerçekleştirdi. Daha sonraki operetlerinde olduğu gibi, Lubitsch burada da şarkılarla müziği konunun içine yerleştirmeye çalıştı. Monte Carlo (1930) ve The Merry Widow (Şen Dul, 1934) gibi sevilen operet filmlerinde Lubitsch ironik mizah anlayışını geliştirdi.

1936’dan Sonra: Komediler ve Taşlamalar Tekrar tekrar yeni düşüncelerle ve e–tik imalarla seyirciyi şaşırtan, Miriam Hopkins ve Herbert Marshall ile çevirdiği dolandırıcılık komedisi Trouble in Paradise (Cennette Fırtına, 1932) Lubitsch’in kariyerindeki en göz kamaştırıcı yapıtlardan biri sayılmakta ve kendisi tarafından da en iyi filmi olarak kabul edilmektedir. Çok açıkgöz, kurnaz bir çift, varlıklı genç bir kadının servetine göz dikerek parasını ele geçirmeye uğraşır bu filmde. 1933’te çevirdiği, sosyetenin ahlak kavramlarını alaya aldığı, açık saçık bir üçlü aşk öyküsü olan Design for Living adlı filmde de yönetmen üstünlüğünü gösterdi. Bu filmde reklam resimleri çizen genç bir kadın iki sanatçıya birden ilgi gösterir. Bu ilişkiler yüzünden ortaya çıkan çelişik durumlarla başa çıkamayınca, çareyi burjuva bir evliliğe sığınmakta bulursa da, bu evlilikten yine iki dostunun sayesinde kurtulur.

1935 yılında Alman vatandaşlığından çıkarılan Lubitsch, aynı yıl Vivian Gaye ile evlendi, ondan bir kız çocuğu sahibi oldu ve 1943’te de boşandı. 1944’te de Amerikan vatandaşlığına geçti. 1935 yılında Paramount Film şirketinin prodüksiyon müdürlüğüne getirilen Lubitsch, 1938’den sonra serbest film yapımcısı olarak çalışmaya başladı. Jack Benny ve Carole Lombard ile çevirdiği To be or not to Be (Olmak veya Olmamak, 1942) ile Nasyonal Sosyalizmin muhteşem bir taşlamasını seyircinin beğenisine sundu.

1942 yılında geçirdiği ilk kalp krizinden sonra toparlanması uzun bir müddet aldı. 1947 yılının Mart ayında Şeref Oscarı ile ödüllendirilen Lubitsch, 8 ay sonra Hollywood’da 55 yaşında ikinci kalp krizine yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Sergio Leone Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Sergio LeoneSergio Leone; (3.1.1929 – 30.4.1989)

Leone Roberto Roberti adı altında isim yapan bir sessiz film yönetmeniyle aktris bir annenin oğlu olarak Roma’da doğdu. Leone hukuk tahsiline devam ederken bir taraftan da senaryo yazdı. Annesiyle babasının meslekleri dolayısıyla Leone de sonunda sinemacılık işine girdi.

1948’den Sonra: Reji Asistanlığı Aralarında Vittorio de Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” (1948) filmi ve İtalya’nın Cinecittâ Film Stüdyolarında çevrilen çok sayıda Amerikan prodüksiyonları da olmak üzere, Leone on yıldan fazla yönetmen asistanlığı yaptı. Kendi başına yaptığı ilk yönetmenlik çalışmasını bir rastlantıya borçludur. Yönetmen asistanı olarak angaje edildiği halde, aniden “Pompei’nin Son Günleri” (1959) filminin çekimlerini yapan yönetmen Mario Bonnard’ın yerine geçmek zorunda kaldı. Leone’nin kendi başına ilk yönetmenlik çalışmasını üstlendiği II Colosso di Rodi’de (Rodos Canavarı, 1960) tarihi bir filmdi. Bu film antik devirde dünyanın altıncı harikası olarak kabul edilen Rodos limanı girişindeki dev Helios heykelini konu almaktadır. Bu yapıt, 50’li yılların sonuyla 60’lı yılların başında İtalya’da yapılan ve film piyasasına yağan tipik kostümlü tarihi filmlerden biriydi.

1964: İtalyan Western’in Doğuşu “Bir Avuç Dolar” (1964) adlı western Leone’nin uluslararası arenada tanınmasını sağladı. Bu filmde çaptan düşmüş tabancalı bir kahraman, birbirine düşman iki aile arasındaki entrikalara karışır ve sonunda her ikisini de ortadan kaldırır. Seyircide yeterince bir yankı uyandırmadığı için önceleri yalnız küçük sinemalarda gösterilen bu film, ağızdan ağıza yapılan propaganda sayesinde sonunda hiç umulmadık bir başarı elde etti. Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın Yocimbo (1960) adlı yapıtından esinlenen Leone, klasik western filminin kurallarını ve iyi ile kötü arasındaki kesin ayrımı tamamen bıraktı. Filmin kahramanı kendi kendine savaşır ve düşmanlarından daha katı ve vahşi olduğu için galip gelir. Her türlü Vahşi Batı romantizminden uzak, güneşte kavrulmuş manzara çekimleri filmin karamsar içeriğini büsbütün artırıyordu. İntikam almaya yeminli yapayalnız kahraman (diğer adıyla Clint Easwood), Spagetti Western adı altında İtalya’da yapılan sayısız western prodüksiyonuna yepyeni bir kahraman tiplemesini getirdi. Sonraki iki yıl içinde Leone bizzat iki tane “Dolar Film” daha çevirdi.

1968: Western Klasikleri Leone 1968’de çevirdiği C’era una volta il Wesl (Batı’da Kan Var) adlı filmle sinema tarihinin en büyük westernlerinden birini yaratmış oldu. Bu filmde eski bir fahişe (Claudia Cardinale) yeni bir hayata başlamak isterken ailesi öldürülür. Bir yabancı (Charles Bronson) kadının ailesini öldüren çete ve çetenin başı (Henry Fonda) ile çatışmaya girer. Bu film de örnek alınacak kahramanlar sunmadığı halde, Leone, burada pekala var olan iyi ve kötü arasındaki ayırımla Amerikalı western yapımcılarına ödün vermiş oldu. Bu filmin gerilimi, seyirciyi soluk soluğa bırakan aksiyondan çok, olayların akışını uzatan, uzun soluklu sahnelerle sağlandı. Gerilim öğesini ustalıkla destekleyen Ennio Morricone’nin müziği de filmin büyük başarısında önemli bir etken oldu.

Leone’nin çektiği son western Ciu la testa (Yabandan Gelen Adam, 1971) Meksika İhtilalini fon olarak alır. Leone, burada İtalyan westernlerin karakteristikleri olan aşırı vahşeti ve sinizmi abartır.

Tamamen westernden kurtulamadığını 1973’te görüyoruz. Leone, yapımcılığını da üstlendiği, Tonio Valerii’nin yönettiği II mio nome e Nessuno adlı western parodisinin senaryosunu yazdı.

1984: Amerika’ya Bakışı On yıllık bir sessizlikten sonra Leone 1984’te Once Upon a Time in America (Bir Zamanlar Amerika) adlı üç buçuk saatlik destansı gangster filmiyle sinema dünyasına geri döndü. Leone, çapraşık geri dönüşlerle Noodles (Robert De Niro) adlı gangsterin yaşamından üç yılı gösterir. Noodles 1922’de cinayet işledikten sonra hapishaneye atılır, 1933’te fiyaskoyla sonuçlanan bir banka soygunundan sonra kaçar, 1968’de geri döndüğünde eski arkadaşının (James Wood) bu arada siyasette kariyer yaptığını öğrenir. Erkekler arasındaki arkadaşlığı ve suçlular alemindeki iktidar kavgalarını anlatan bu destan “Amerikan Düşü”ne bir veda niteliğindeydi.

Leone, son projesi olan İkinci Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad Savaşını fon olarak aldığı bir aşk hikâyesini gerçekleştiremeden, 60 yaşında Roma’da geçirdiği enfarktüse yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Max Ophüls Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Max OphülsMax Ophüls; (6.5.1902- 26.3.1957)

Ophüls, ticaretle uğraşan Yahudi bir ailenin oğlu olarak Maximilian Oppenheimer adıyla Saarbrücken’de dünyaya geldi. Aralarında Wiener Burgtheater’dekiler de olmak üzere, 1923’te ilk defa sahne yapıtlarının yönetmenliğini üstleninceye kadar, tiyatro oyunculuğu yaptı. Ophüls 20’li yılların sonunda Rus film yapımcısı Anatole Litvak’ın asistanı ve diyalog yönetmeni olarak Berlin’de sinema dünyasına adım attı.

1932/33: İlk Başarıları Oppenheimer, Bedrich Smetana’nın operasından beyazperdeye uyarladığı Die verkaufte Braul (Satılmış Nişanlı, 1932) adlı ilk filmiyle hemen dikkatleri çekebildi. Ertesi yıl, Arthur Schnitzler’den sinemaya uyarladığı Liebelei (Flört) ile iddialı bir yönetmen olduğunu kanıtladı. Yapıtlarının çoğunda olduğu gibi, burada da konu Viyana’da geçer. Aşkı gürültülü patırtılı bir oyun olarak ele alan Oppenheimer, Schnitzler örneğindeki sosyal eleştiriyi arka plana iterek, kendisi için çok tipik olan, aşk nereye kadar gerçekleştirilebilir sorusuna eğildi.

1933’ten Sonra: Stilini Mükemmelleştirmesi Oppenheimer Yahudi asıllı olduğu için Üçüncü Reich Al-manyası’nda takibata uğradı. 1933’te Almanya’yı terk etti ve Paris’e göç ederek adını Ophüls olarak değiştirdi. 1938’de de Fransız uyruğuna alındı. Ophüls 1940’a kadar Fransa, italya ve Hollanda’da toplam olarak on tane uzun metrajlı film çevirdi. Bunların içinde en çok tanınan 1934’te tamamlanan La signora di tutli (Herkesin Divası) adlı filmidir. Tanınmış bir sinema yıldızı, intihara teşebbüs ettikten sonra, yapayalnız ölmeden önce, hayatını bir daha gözünün önünden geçirir. Bu yapıtta Ophüls stilinin biçimsel özellikleri ilk defa tam anlamıyla ortaya çıkmaktadır. Olayın dramatik yönü uzun, karmaşık ama aynı zamanda akıcı kamera hareketleriyle olduğu kadar, araya konan müzikle de vurgulanır. Bunların yanı sıra uzak geçmişe geri dönüşler, hedef gözetilerek yapılan ışık ve gölge düzenlemeleri ve itinalı dekorlar yer almaktadır.

1940: Engellerle Dolu Hollywood Fransa Alman ordu birlikleri tarafından kısmen işgal edilince, Ophüls 1940 yılında ailesiyle birlikte İsviçre’ye kaçtı. Mülteci statüsü tartışmalara açık olduğu için Ophüls bu memleketten sınırdışı edildi ve ABD’ye göçmen olarak gitti. Ne var ki ilk yıllarda sinemada iş alamadı. Ancak 1946’da, Ophuls’ün Liebelei (Flört) adlı filminden etkilenmiş olan yönetmen Preston Sturges’ın kendisine arka çıkmasıyla, Hollywood’da ilk film projesini alabildi. Sturges ile fikir ayrılığına düşünce Ophüls bu projeyi iade etmek zorunda bırakıldı. İki yıl sonra da Letter from an Unknown Woman (Meçhul Bir Kadından Mektup) adlı aşk trajedisini çevirdi. Bu filmde, aradan birkaç yıl geçtikten sonra, çocuğunun babası tarafından hatırlanmayan bir kadının yaşamla ilgili hayalleri yıkılıyor. Ophüls 1949’da “Kara Dizi” filmleri stilinde The Recktess Moment (Fedakâr Anne) adlı filmi çevirdi. Bu film, bir şantaj olayının içine çekilen bir kadını konu edinen, kriminal bir melodramdır. Kızının âşığını öldürdüğünden emin olan anne, cesedi yok eder, kendisini görenler tarafından şantajla karşı karşıya bırakılır ama sonunda suçlu adama âşık olur.

1949’dan Sonra: Fransa’da Sinemacılığın Doruğuna Çıkması Ophüls fiyaskoyla biten bir film projesinden sonra Fransa’ya dönüp başyapıtlarının çoğuna burada imza attı. Yeniden Arthur Schnitzler’in bir yapıtından sinemaya uyarladığı La Ronde (Aşk Zinciri, 1950) ile bir başlangıç yaptı. Neşeli, romantik bir aşk filmi olan bu yapıtı, ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle, önceleri birkaç ülkede sansüre uğradı. Ophüls, aşkın varyasyonları çevresindeki sahnelerden ibaret olan filmin ana motifini yapı, biçim ve içerikle ustaca kaynaştırır. Kişiler birbirlerine rastlarlar, ayrılırlar ve yeniden bir araya gelirler. Çok sayıda yönetmen sonraları metinlerinde ya da motiflerinin tümünde Ophüls’ün stilini benimsedi. Örneğin Fransız yönetmen Robert Bresson’un L’Argent (Para, 1982/83) ve Otar losseliani’nin Die Günstlinge des Mondes (Ayın Gözdeleri, 1984) filmlerinde yaptıkları gibi. Ophüls’ün son filmi Lola Monlez (1955), sirkte teşhir edilip para karşılığında skandallarla dolu hayatını anlatan gizemli bir dansözün öyküsünü konu alır. Ophüls bu yapıtında döneminin teknik olanaklarından oyun oynarcasına bir rahatlıkla, tümüyle yararlandı. Örneğin, bazı sekanslarda çok rafine bakış açılarıyla optik olarak küçülttüğü Cinemascope geniş ekranı uyguladı. Estetik açıdan son derece iddialı olan bu çalışma ticari bir fiyasko oldu. Bunun neticesi olarak, yıllarca filmin, 40 dakika kadar kısaltılmış ve kronolojisi değiştirilmiş “seyirciye uygun” olarak hazırlanmış kopyaları kullanıldı. Film tamamlandıktan iki yıl sonra Ophüls Hamburg’ta geçirdiği bir enfarktüs sonunda hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Pier Paolo Pasolini Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Pier Paolo PasoliniPier Paolo Pasolini; (5.3.1922 – 2.11.1975)

Bir subayın oğlu olan Pasolini, İtalya’nın değişik garnizon kentlerinde büyüdü. Doğduğu kent Bologna’da Latin Dilleri, Edebiyat ve Sanat Tarihi okudu. 1942’de Friaul lehçesiyle “Casarsa’nın Öyküsü” adı altında yazdığı ilk şiir kitabını yayınladı.

1947’den Sonra: Adalet Sistemiyle Çatışma Savaş biter bitmez Pasolini üniversite tahsilini tamamlayarak Casarsa yakınlarında Valvasone’de ortaokul öğretmenliğine atandı. 1947’de katıldığı Komünist Partisinden, reşit olmayan bir erkek çocuğunu baştan çıkardığı suçlamasıyla ihbar edilince, iki yıl sonra atıldı. Aynı zamanda devlet memurluğunu da elinden aldılar. 1955’te yayınladığı “Ragazzi di vira” (Hayat Kızları) adlı romanı ahlaksızlığı yayan yazılar içerdiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı.

1961’den Sonra: “Alt Proletarya” Dünyası Aralarında Federico Fellini de olmak üzere, birçok yönetmen için sayısız senaryo yazan Pasolini, 1961’de ilk kez kendi filmini çevirebildi. Accatone (Dilenci) adlı filmi Roma’nın banliyölerindeki sefil mahallelerde oturan insanlara, yani Pasolini’nin deyişiyle “alt proletarya”ya ilişkin bir yapıttı. Bu filmde, ilk defa bir kadını gerçekten seven, artık namuslu bir iş yapmaya çalışırken bunda başarılı olamayan ve bir hırsızlık seferinden sonra kaza geçirip ölen bir muhabbet tellalının öyküsü belgesel dakikliğiyle anlatılmaktadır. Pasolini, imtiyazlı olmayan insanlara hiçbir şans tanımayan bir toplumu eleştirmeye bir sonraki filmi Mamma Roma’da (1962) da devam eder. Bu filmde oğlunun sosyal sınıf atlaması için çaba gösteren bir fahişe, geçmişi yüzünden bu arzusunu gerçekleştiremez.

1964’ten Sonra: Dini Mesajlar Pasolini belgesel malzemesinden üç film çevirdikten sonra, 1964’te Il vangelo secondo Matteo (Aziz Matyas’a Göre incil) adlı Matyas İncili’nin değişik bir versiyonunu filme çekti. Pasolini bu malzemeyi orijinal yapıtına sadık kalarak beyazperdeye uyarlarken tavizsiz bir hayırseverlik ve sosyal taahhütler için savaşan ve bu yüzden hükümet makamlarına meydan okuyan bir İsa sundu. Hıristiyan ve Marksist kanıtlarla insanlık için giriştiği savaşı Pasolini 1965’te Uccellacci e uccetlini (Şahinler ve Serçeler) adlı filminde de sürdürür. Yürüyüşe çıkan bir baba ile oğlu, kendilerini bir zaman yolculuğuna gönderen ve içinde bulundukları durumu açıklayan, konuşan, çok bilmiş bir kargaya rastlarlar. Bu şiirsel filmin sonunda kendilerine verilen nasihatlerden sıkılan baba-oğul kuşu yerler.

Pasolini 60’lı yıllarda sinema çalışmalarına paralel olarak çok sayıda tiyatro yapıtına da imza attı. Bunlardan biri olan Teorema-Aşkın Geometrisi adlı piyesini romanlaştırdıktan sonra 1968 yılında beyazperdeye de uyarladı.

1970’ten Sonra: Aşk Ön Planda Pasolini’nin yapıtları 60’lı yılların sonundan başlayarak genellikle dünya edebiyatına dayandırılmakla beraber, seksüel öğelere de yer verirler. Bocaccio’nun “II Decameron” adlı öykülerinden sinemaya uyarladığı sekiz epizod yüzünden 1970’de Pasolini, uluslararası seks filmi yapımlarına öykünmekle suçlandı. Geoffrey Chaucer’ın Ortaçağ’da yazdığı kafiyeli epos “The Canterbury Tales”den sinemaya uyarladığı I raconti di Canterbury (Canterbury Öyküleri, 1971) filmi için Pasolini 1972 Berlin Sinema Şenliğinde Altın Ayı ödülünü kazandı.

Marquis de Sade’ın yapıtındaki motiflerden yararlandığı Salo o le 120 giornate di Sodoma (Salo ya da Sodom’un 120 Günü, 1975) adlı son filmiyle Pasolini yeniden ateşli tartışmalara yol açtı. Garda Gölü kıyısında Mussolini’nin Salö Cumhuriyeti’nde geçen bu filminde Pasolini seksüel şiddetle faşizm arasında yakın bir bağlantı kurdu. Yörenin ileri gelenlerinden dört soylu, Faşist yardakçıların yardımıyla kız ve erkek çocuklardan oluşan bir grubu zorla bir şatoya kapatır ve öldürünceye dek işkenceye tabi tutarlar. Alçaltılmayı bütün açıklığıyla gözler önüne sererken Pasolini dayanıklılığın sınırlarını zorlamıştır.

Eşcinsel olduğunu hiçbir zaman saklanmamış olan Pasolini bu filmin gösterime girdiğini ve akabinde kopan kıyameti göremedi. Pasolini 1 Kasım 1975’i 2 Kasıma bağlayan gecede açığa kavuşturulamayan nedenlerle Roma’nın banliyösü Ostia’da “faili meçhul” bir cinayete kurban gitti. Katilin, filmlerinin çoğunda hedef aldığı “alt proletarya” sınıfına mensup birisinin olması kuvvetle muhtemeldir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Nicholas Ray Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Nicholas RayNicholas Ray; (7.8.1911 – 16.6.1976)

Ray, Raymond Nicholas Kienzle adıyla Galesville/Wisconsin’de dünyaya geldi. Önceleri Şikago Üniversitesi’nde mimarlık okuyan Ray, sonradan Elia Kazan, Martin Ritt ve John Houseman ile birlikte yönetmen ve oyuncu olarak değişik sahne projelerine imza attı. İlk filmi, iki sevgilinin polisten kaçışını anlatan, They Live by Night (Dönülemeyen Yol, 1947) adlı kriminal bir melodramdı.

1949: Ciddi Toplumsal Eleştiriler Knock on Any Door (Cinayet Mahkemesi, 1949) adlı mahkeme dramı, Ray’ın, bireyin gerçeği ve kişisel tatmini çaresizlik içinde arayışını anlattığı bir dizi filmin ilkidir. Humphrey Bogart hem bu filmde, hem de bir senaristin cinayetle suçlanma öyküsünün anlatıldığı bir yıl sonraki In a Lonely Place (Tehlike İşareti) adlı filmde başrolü üstlendi. Konusu hemen hemen baştan sona bir odanın içinde geçen bu psikolojik inceleme, Ray’ın film yapımcılığı anlayışıyla çelişen, Hollywood’un kazanç yoğunluklu zihniyetiyle hesaplaşmasıdır.

1951’den Sonra: Hollywood’un Karışması Ray sonraki filmi On Dangerous Ground’a (1951) yapımcıların arzusuna uyarak mutlu bir son koymak zorunda kaldı. Japonlara karşı çarpışan ABD deniz kuvvetlerine mensup pilotları konu alan Flying Leathernecks (Guadalkanal Kahramanları, 1952) adlı vahşi sava; filminde Ray’ın izine neredeyse rastlamak bile mümkün değil. Bunu izleyen yıllarda da sanatsal özgürlük hakkını ısrarla talep eden Ray ile yapımcıları arasında tekrar tekrar sürtüşmeler oldu. Örneğin Johnny Guilar (1954) filminin gerçekleştirilmesinde olduğu gibi.

1955: Bir Neslin Filmi Jimmy tiplemesi (James Dean), bir nesle mensup bütün gençlerin duygularına tercüman olduğu için Rebel Without a Cause (Asi Gençlik, 1955) Ray’ın en ünlü filmi oldu. Bu filmde iki insan öldüğü halde, Jimmy ile kız arkadaşının (Natalie Wood) büyüklerin dünyasına kabul edilmesiyle, Ray bu filme de mutlu bir son vermiş oldu. Bu yapıt içeriksel gücünün yanında renkli oluşuyla ve o tarihte yeni olan sinemaskop boyutuyla ayrıcalık kazandı. Ray’ın bir sonraki projesi olan Jesse James adlı tabancalı kahramanın hayatının filmleştirilmesi, bitmek üzereyken rezaletle sonuçlandı. Yapımcılarla bir türlü anlaşamayan Ray bu film yüzünden Hollywood’u terk etti.

1960: Şöhretin Bedeli Avrupa’ya yerleşince sanatsal açıdan daha özgür olabileceğini uman Ray, burada da aradığını bulamadı. Ray Avrupa’da nitelik açısından ABD’deki yapıtlarına asla yaklaşamayan iki film çevirdi. Hollywood yapımcıları karşısında eğilmeyişi yüzünden sinemaseverler arasında çoktandır bir mit haline gelmiş olan Ray, 60’lı yılların sonunda New York State University (Devlet Üniversitesi) Sinema Bilimleri Fakültesine doçent olarak atandı. Wim Wenders 1980’de çevirdiği Lightning Over Water (Sudaki Yıldırım) adlı filmle Ray’e bir anıt dikti. Wenders, Ray ile birlikte yaptığı bu çalışmayla hem film yapımcılığı ve sinema konusunda, hem de ağır kanser hastası olan yönetmenin son haftalarına ilişkin yarı belgesel bir film gerçekleştirmiş oldu. Ray 67 yaşında New York’ta hastalığına yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Satyacit Ray Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Satyacit RaySatyacit Ray; (2.5.1921- 23.4.1992)

Ray, Kalküta’da, içinden nesiller boyunca birçok sanatçının çıktığı Bengalli ünlü bir ailenin oğlu olarak dünyaya gözlerini açtı. Ray önce Kalkuta Üniversitesinde tabiat ve ekonomi bilimleri okudu, 1940’ta da sanat tarihi okumak üzere Rabindranath Tagore’nin Santiniketan’daki okuluna geçti. Şair/filozof Tagore, Hint gelenekleriyle Batı kültürü arasında bir iletişim kurmaya çalışıyordu. 1942’de Kalküta’ya dönen Ray, on yıl boyunca bir İngiliz reklam ajansında tasarımcı olarak çalıştı.

1942: Boş Zamanlarında Sinemayla Uğraşması Boş zamanlarında senaryo yazmaya başlayan Ray, Tagore’nin romanlarından birini sinemaya uyarlamak için de bir senaryo yazdı. Ray, film yapımcılarının isteklerine göre değişiklik yapmayı kabul etmeyince, bu proje suya düştü. Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1947 yılında Ray, Chidananda Das Gupta ile beraber Kalküta’mn ilk film şirketini kurdu ve Hintlilerin bağımsız olarak sinema alanında çalışmaları için mücadele verdi. Bibhuti Bhusan Banerjee’nin “Pather Pançali” adlı romanını resimlemek için aldığı sipariş, Ray’e bu konuyu filmleştirmesi için fikir verdi. 1949 yılında The river (Rüya Gibi Geçti, 1951) filmini çevirmek için Hindistan’a gelen Jean Renoir, Ray’ı bu konuda destekledi. Ne var ki Ray’ın düşlediği bu projeyi gerçekleştirmeden önce Vittorio de Sica’nın neorealist klasik filmi “Bisiklet Hırsızları”nı (1948) gördüğü Londra’ya bir iş seyahati yapması gerekiyordu.

1952-59: Apu Üçlemesi Ray, gerçeği olabildiğince otantik olarak yansıtabilmek için İtalyan neorealizm stiline uygun olarak, yani stüdyo dışında orijinal mekânlarda çekim yapmak istiyordu. Çekim çalışmalarını önce kendi olanaklarıyla karşılamakla beraber, film çalışmaları bitmeden, parası tükendi. Bunun üzerine Ray, bitmiş filmi Hindistan sanatına ilişkin bir sergi çerçevesinde sunmayı planlayan New York Museum of Modern Art’a (Modern Sanat Müzesi) yardım için başvurdu. Bu girişiminde başarılı da oldu. Müze araya girince Hindistan hükümeti sonunda gerekli parayı tahsis etti. 1955’te gösterime giren Pather Pançali (Yol Türküsü) adlı film Ray’ın dünya çapında tanınmasını sağladı. Fakir bir ailenin çocuğu olan küçük Apu’nun öyküsü, birkaç tane uluslararası ödüle layık görülünce, Ray’e sanatsal ve parasal bağımsızlığın yolu göründü. 1959’a kadar Apu’yu ömrünün sonraki duraklarında gösteren dizinin iki bölümü daha çekildi.

70’li Yılları Siyasal Çalışmaları Ray yapıtlarına senaryo yazarı, yönetmen ve besteci olarak imza atınca, kontrolü de tümüyle kendisine ait olduğundan, tam anlamıyla kendi isteklerini uygulayabiliyordu. Başoyuncularının içinden geçenleri perdeye aksettirmek için çok uğraşan Ray’ın filmleri, çağdaş Hint sinemasından bu bakımdan çok büyük farklılık gösteriyorlardı. Ray’ın filmleri 70’li yılların başına kadar, giderek siyasete yöneldiler. Örneğin Aranyer din Ratri (Ormanda Günler ve Geceler, 1969) ve Aşanti Sanket (Uzakta Gürleyen Gök, 1972). Bu filmlerden sonra tipik stilinden uzaklaşan Ray, yapıtlarında geçmişe dönüşler, hızlı kesim ve montaj gibi modern öğeler uyguluyordu.

80’li Yılların Ortasından Sonra: Yaşlılık Yapıtları Ray ancak son filmlerinde başlangıçta kullandığı yöntemlerine döndü. 1905 yılının Hindistan’ında iki erkek arasında kalan bir kadının öyküsünü anlatan Ghare baire (Ev ile Dünya, 1984) adlı filmiyle Ray, yeniden Tagore’nin bir romanını sinemaya uyarladı. Bu filmin çekim çalışmaları sürerken iki kere enfarktüs geçiren Ray filmi bitiremedi. Oğlu Sandip babasının talimatına göre filmi tamamladı. Bunu izleyen yıllarda Ray, oğlunun birkaç kısa televizyon filmi için senaryolar yazdı. 1989 yılında film yapımcılığına dönen Ray, son filmi Ganaşalru’yu (Halk Düşmanı) çektikten sonra, 1992’de 70 yaşında yaşama veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Carol Reed Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Carol ReedCarol Reed; (30.12.1906 – 26.4.1976)

Londra’da dünyaya gelen Reed, oyunculuk eğitimini bitirdikten sonra tiyatroya girdi. İngiltere’nin değişik başkent tiyatrolarında çalıştıktan sonra Reed, 1927’de polisiye roman yazan Edgar Wallace’ın yapıtlarını sahnelemek üzere sahne müdürlüğüne atandı. 30’lu yılların başında sinemaya geçen Reed, Basil Dean tarafından reji asistanı olarak işe alınmadan önce, diyalog yönetmeni olarak çalıştı.

1939’dan Sonra: Toplumsal Eleştirel Gerçekçilik Reed’in 1934/35’te gerçekleştirdiği ilk filmi Midshipman Easy dikkatleri pek çekemedi. Reed dört yıl sonra A. J. Cronin’in bir romanından sinemaya uyarladığı The Stars Look Down (Yıldızlar Bakarken) adlı filmiyle İngiliz Sinemasının büyük ümidi oldu. Duygusal efektlere ihtiyaç duymayan bu sosyal/eleştirel yapıt, yüzyılın başından başlayarak 30’lu yılların ortasına kadar İngiliz maden işçilerinin hayatını anlatır. David ile Joe yıllar sonra tekrar karşılaştıkları zaman, Joe artık bir maden şirketinin müdürüdür. Joe para hırsı yüzünden bir kazaya sebep olunca, David bundan böyle maden işçilerinin hakkını korumak için savaşmaya karar verir. Reed için karakteristik olan bu gerçekçi stil The Way Ahead (1944) adlı savaş filmine de damgasını basmıştı. Reed, bu filminde orduya alınan sekiz İngiliz’in kaderini röportajımsı bir tarzda beyazperdeye yansıttı. Burada Reed için önemli olan gerilim dolu bir aksiyondan ziyade söz konusu durumlar için tipik olanları aksettirmesiydi.

1949: Gerilim Filmiyle Dünya Çapında Başarılı Olması Odd Man Out (Ölümden Kuvvetli, 1947) Reed’in ilk polisiye filmidir. Bu yapıt, o yıllarda nazik bir konu olan İrlanda meselesini fon olarak kullandığından seyircinin ilgisini pek çekmedi. İrlanda bağımsızlık hareketinin liderlerinden Johnny (James Mason), bir banka soygunu sırasında vurularak yaralanır ama kaçmayı başarır. Sevgilisi, Johnny’nin kaçmasına yardım edemeyeceğini anlayınca, birlikte kurşun yağmurunda ölmeleri için polisi kışkırtır. Reed bu filmdeki gerilimi birbirine paralel iki olayı, yani bir taraftan Johnny’nin kaçışını, diğer taraftansa sevgilisinin Johnny’yi takipçilerinden kurtarmak için verdiği mücadeleyi, göstermek suretiyle sağladı. Reed 1949’da Graham Greene’in bir öyküsünden sinemaya uyarladığı, siyasal ağırlığı daha hafif olan The Third Man (Üçüncü Adam) adlı gerilim filmiyle dünya çapında bir başarıya imza attı. Bu filmde bir yazar (Joseph Cotten) işgal altındaki ve bölünmüş bir Viyana’da öldüğü iddia edilen arkadaşı Harry Lime’ı (Orson Welles) aramaya koyulur. Aradan çok geçmeden Lime’in hayatta olup penisilin kaçakçılığı yaptığını öğrenir. Orijinal mekânlarda çekilen bu film Viyana’nm savaş sonrası atmosferini inandırıcı bir biçimde yakalayabildi. Reed’in ışık ve gölge oyunlarıyla oluşturduğu sürekli tehdit unsuru olağanüstüydü.

1956’dan Sonra: Edebiyattan Sinema Uyarlamaları Reed’in bir sonraki filmi olan The Outcast of the Islands (Adalar Sürgünü. 1951) Joseph Conrad’ın ilk romanlarından bir film uyarlamasıdır. Bu filmde Endonezya Adalarında dolandırıcılıklara karışarak başarısızlığa uğrayan bir İngiliz’in öyküsü anlatılmaktadır. Reed 1953′ te, dünya çapında başarıya ulaştığı “Üçüncü Adam”ınkine benzer bir konuya el attı: The Man Between (Aradaki Adam) adlı film savaş sonrası Berlin’de geçer. Ne var ki Doğu ile Batı arasındaki siyasi çete savaşını anlatan, soğukkanlılıkla kurgulanmış olan bu film yerel havayı yeterince inandırıcı bir biçimde veremedi. Bu arada İngiltere Kraliyet Ailesi tarafından asalet unvanıyla taltif edilmiş olan Reed, 1956’da ABD’deki ilk filmini çevirdi. Burt Lancaster, Tony Curtis ve Gina Lollobrigida ile çekilen Trapeze (Trapez) sirk artistleri dünyasında geçen bir öyküdür ve Reed burada bir kez daha çevresel koşulları aslına uygun olarak beyazperdeye uyarlamadaki ustalığını gözler önüne serdi.

1960’da Our Man in Havana (Havana’daki Casus) adlı taşlamalı ajan öyküsüyle yeniden Graham Greene’in edebi bir yapıtına başvurmuş oldu. Bir elektrik süpürgesi şirketinin temsilciliğini yapan bir adam (Alec Guinness) ajan olarak tutulunca, uydurma raporlarıyla gizli servisin kanlı operasyonlara girişmesine sebep olur. 1960’ta gösterime giren bu film yaklaşmakta olan Küba krizi yüzünden büyük bir başarı kaydedemedi.

60’lı Yıllarda: Eğlendirici Filmler 60’lı yılların başlamasıyla Reed, önceki sinema yapıtlarının kalitesine asla yaklaşamayan ticari filmler çevirdi. Bununla beraber, Charles Dickens’in romanı “Oliver Twist”ten müzikal olarak beyazperdeye uyarladığı Oliver (1968) altı tane Oscar ödülü aldı. 1970 yılında Reed The Last Warrior ile tek Western filmini sundu. 1972’de bir evlilik krizini anlatan komedisi Follow Me son filmi oldu. Reed dört yıl sonra 69 yaşında Londra’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jean Renoir Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean RenoirJean Renoir; (15.9.1894 – 12.2.1979)

Empresyonist ressam Auguste Renoir‘ın oğlu olan Jean Renoir, Paris’in sanatçı mahallesi Montmartre’da dünyaya geldi. 1919’da babasının modellerinden biri olan Andre Heuschling ile evlendi. Karı-koca, Erich von Stroheim ile Charlie Chaplin’in filmlerinden etkilenerek filmciliğe başlamadan önce, seramik sanatçısı olarak hayatlarını kazanıyorlardı. Renoir, babasının tablolarından bazılarını satarak kurduğu film prodüksiyon şirketinin kuruluş sermayesini 1924’te bir araya getirebildi. Karısı adını Catherine Hessling olarak değiştirdi ve o tarihten itibaren Renoir’ın filmlerinin başrol oyunculuğunu üstlendi.

1924: Stilinin Şekillenmesi Renoir önceleri o yıllarda moda olan öncü (avant-garde) sinemaya yöneldi. Örneğin bir nehir teknesinde yaşayan öksüz bir kızın öyküsünü anlattığı, ilk yönetmenlik denemesi olan La fille de l’eau’da (Su Kızı, 1924) olduğu gibi. Emile Zola‘nın romanından sinemaya uyarladığı yüksek bütçeli Nana (1926) adlı filminde Renoir, ilk defa realist bir kişilik tasvirine yer verdi. Bu filmin başarısızlığa uğramasıyla iflasa sürüklenen Renoir, bundan sonraki yıllarda gerçekleştirdiği projelerinde prodüktörlerin arzularına boyun eğmek zorunda kaldı. İlk sesli filmi olan On purge bebe’yi (1931) tamamen seyircinin zevkine göre uyarladı. Mizah dolu bir anlayışla filme ses efektleri kattı. Bu film büyük beğeni kazanınca, Renoir ondan sonraki projelerini kendi tasarımlarına uygun olarak gerçekleştirebildi.

1931: Parasal Bağımsızlık 1931’de çektiği La chienne (Dişi Köpek), “film noir” (kara film) öncülerinden biriydi. Kuşkulu bir tip olan bir kızla yaşadığı ilişki yüzünden toplumdaki itibarını kaybeden bir banka veznedarının öyküsünü anlatan bu filmde Renoir’ı ünlü yapan teknik özellikler göze çarpıyordu. Bunların arasında orijinal mekânlarda kaydettiği doğal seslerle, vals adımıyla dahi dans edebilen, hareketli kamera sayılabilir. Toni (1934) ve Le erime de Monsieur Lange’da (Mösyö Lange’ın Suçu, 1935) Renoir’ın giderek politikaya karşı duyduğu ilgi sezilmektedir. Sosyal farkların doğurduğu sonuçlan iç karartıcı bir biçimde anlatabilmek için Renoir, 40’lı yıllarda gelişen İtalyan Yeni-Gerçekçiliğini zamanından önce kullandı. Birinci Dünya Savaşını fon alarak ordudaki sınıf ayrımcılığının etkilerini anlattığı La grande illusion (Harp Esirleri/Büyük Aldanış, 1937) adlı barışçı filmiyle Renoir en büyük ticari başarısına ulaştı.

1939: Başyapıtı Renoir La regle du jeu (Oyunun Kuralı) adlı yapıtında sanatsal film ile toplumsal eleştiriyi mükemmel bir biçimde birleştirdi. Soylularla uşakların yazlık bir sarayda geçen bir davette dışarıya karşı sergiledikleri geleneklere uyma çabasına karşın ikiyüzlülükleri acımasızca ortaya serilmektedir. 45 yaşındaki Renoir İtalya’da yanda kalan bir film projesinin ardından (1940) ABD’ye göç etti.

1949: Amerika Döneminin Başlangıcı Renoir Hollywood’da çevirdiği filmlerde sanatsal açıdan savaş öncesi filmlerinin kalitesini yakalayamadı. Yine de sürgündeki hayatına alışmaya çalışırken, Amerikan film yapımcılık tarzına uymayı oldukça iyi becerdi. Bu dönemin doruk noktasını The Diary of a Chambermaid (Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi, 1946) adlı filmi oluşturmaktadır.

1950: Yaşlılık Yapıtı Fransız yönetmen son yapıtlarında ilk başyapıtlarına yaklaştıysa da bunlarda eski filmlerindeki yoğunluğun eksikliği kendini hissettirmektedir. Renoir 1951’de Ganj nehrindeki hayatla ilgili olarak Hindistan’da çektiği The River (Rüya Gibi Geçti) adlı filmin çalışmaları bitince, bundan böyle daha çok tanınmış oyuncularla beraber çalışacağı Avrupa’ya döndü.

Renoir 1969’da Le petit theatre de Jean Renoir (Jean Renoir’ın Küçük Tiyatrosu) ile sinemadan çekildi. Anılarını tamamladıktan sonra, 1975’te sinemaya yaşam boyu katkılarından dolayı Şeref Oscarı ile ödüllendirilen yönetmen 85 yaşında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Siodmak Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert SiodmakRobert Siodmak; (8.8.1900 – 10.3.1973)

Siodmak Memphis/Tennessee’de dünyaya gözlerini açtı. 1901 yılında ailesiyle birlikte Almanya’ya giderek orada yerleşti ve sonradan Marburg Üniversitesinde okudu. Siodmak 1925’te Ufa film şirketine girdi ve 1929’da Edgar G. Ulmer ile birlikte Menschen am Sonntag (Bir Pazar Gününde İnsanlar) adlı filmi yönetti. Bu filmde işçilerin hayatındaki 24 saat uydurma bir belgeselle göz önüne seriliyordu. Birkaç çalışma daha yaptıktan sonra, Yahudi kökenli Siodmak iltica etmek zorunda kaldı. Önce Paris’e giden yönetmen, nihayet 1941 yılında Hollywood,’a geçerek B-Filmleriyle ayakta kalmaya çalıştı.

1944: İlk Başarıları 1941’de ortaya çıkan “Kara Dizi” Siodmak’ın başarıyı yakalamasını sağlayarak en ünlü yapıtlarına damgasını bastı. 1944’te çevirdiği Christmas Holiday (Noel Tatili) ve Phantom Lady (Hayali Bayan) adlı filmleri gişe rekorları kırdı. Her iki yapıtında da kadınlar ön plandadır. Christmas Holiday’de işlediği cinayet yüzünden çöken çaresiz, depresif bir kadın, baş kahraman olarak seyircinin karşısına çıkmaktadır. Phantom Lady’de suçsuz olduğu halde sanık muamelesi gören şefini kendi soruşturmaları sayesinde kurtaran bir sekreter kızın öyküsü anlatılmaktadır. Siodmak bu filmiyle karanlık görüntülerle gerilim yaratma ve çok övülen Amerikan sisteminde madalyonun hiç de parlak olmayan öbür tarafını açığa çıkarmadaki yeteneğini ilk defa gösterdi.

1946: Dramaturjik Başyapıtları The Killers (Yeraltı Dünyasının İntikamcıları, 1946) adlı filmiyle Siodmak en ünlü yapıtına imzasını attı. Bu film “Kara Dizi”nin doruk noktalarından biri olarak kabul edilmekte ve bu akımın tipik öğelerini kendinde birleştirmektedir. Bu film, ad belirtilmeksizin kendilerine verilen öldürme emri üzerine, ortadan kaldırdıkları kurbanın geçmişini araştıran ve işverenlerini bulup şantaj yapan kiralık iki katilin öyküsünü anlatır. Siodmak bu filminde Ava Gardner’ı kurbanın’ kurnaz, vicdansız sevgilisi ve katilleri görevlendiren kadın olarak ön plana çıkarttı. The Spiral Staircase (Döner Merdiven, 1946) filminde dilsiz bir kadın bir dizi cinayet işlemiş profesyonel bir katil tarafından tehdit edilir. Siodmak burada esrarengiz ışıklandırma efektleriyle bilinmeyen katilin çevresinde soluk kesici bir şaşırtmaca oyunu geliştirdi. Bu film, sonraki yıllarda pek çok psikolojik gerilim filmi için örnek olarak kullanıldı. The Dark Mirror (Siyah Ayna, 1946) filminde psikopat bir kadın işlediği cinayeti ikiz kardeşine yıkmaya çalışır.

1952: Zengin Dekorlu Filme Geçiş Siodmak son Hollywood prodüksiyonu olan The Crimson Pirate (Kızıl Korsan, 1952) adlı korsan filmiyle “Kara Seri”den ayrılıp renk cümbüşü içindeki zengin dekorların önünde film çekti. Burada Burt Lancaster bir silah yapımcısıyla birleşerek asilerin liderini kötü niyetli bir baronun elinden kurtarır.

1953: Avrupa’ya Dönüşü 1953’te ABD’den ayrılan Siodmak Fransa’da Le grand jeu (Büyük Oyun, 1954) adlı filmi gerçekleştirdi. İki kadın arasında kalan ve işlediği suçlar yüzünden huzur bulamayan bir avukatın öyküsünün analtıldığı, itinayla kurgulanmış bu film Siodmak’ın kırklı yıllardaki büyük filmlerine yaklaşamadı. Almanya’ya döndükten sonra Gerhart Hauptmann’ın bir tiyatro yapıtından esinlenen Die Ratten (Fareler, 1955) adlı filmi çevirdi. Başkasına ait bir bebeği kocasına kendi bebeği olarak yutturan bir kadının öyküsü Kaiser Wilhelm döneminden modern zamana aktarılınca inhanıhrlığmı yitirdi.

1957: Son Başarısı Siodmak, Nachts wenn der Teufel kam (Şeytan Geceleyin Gelince, 1957) adlı filminde son kez, kendisine sinema tarihinde bir yer garantileyen bütün üstünlüklerini uyguladı. Nazi zamanında geçen toplumsal eleştiri niteliğindeki bu film gerçek bir olaya dayanıyordu. Bir komiser, gelip geçici işlerde çalışan bir işçinin toplu cinayetler işlediğini bilmekle beraber, Aryen ırktan ırz düşmanı bir katilin dava edilmesi toplumsal açıdan uygun düşmeyeceği için, bir SS mensubunun emri üzerine soruşturmalarının sonuçlarını açıklayamaz. Komiser doğu cephesine sürülür ve suçlu yargılanmadan SS tarafından ortadan kaldırılır. Siodmak bu gerilim dolu, boğucu öyküyü 20’li ve 30’lu yılların dışavurumcu Alman sinemasının araçlarıyla kurguladı.

Bu başarıdan sonra Siodmak, başrolde Orson Welles’i oynattığı ve Felix Dahn’ın romanından sinemaya uyarladığı Kamp um Rom (Roma Savaşı, 1968/69) adlı iki bölümlük yapıtıyla bir daha zengin dekorlu bir filmle şansını denedi. Ne var ki büyük bir bütçeyle çevrilmiş olan bu film bu arada değişmiş yani Amerikanlaşmış seyirci kitlelerinin zevkine uymadı ve yapılan yatırımlar sinema gişelerinden kazançla dönmedi. Siodmak 1973 yılında, 72 yaşında Locarno’da öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Douglas Sirk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Douglas SirkDouglas Sirk;(26.4.1900 – 14.1.1987)

İskandinavya’da Detlef Sierck adıyla dünyaya gelen Sirk, eğitimini tamamladıktan sonra gazeteci olarak çalıştı. 1923’te Almanya’ya yerleşti. Hamburg, Miinih ve Je-na’da tiyatro bilimleri okudu. 30’lu yılların ortasına kadar sahne oyuncusu ve tiyatro müdürü olarak isim yaptı. Sierck Nasyonal Sosyalizmi reddettiğini hiçbir zaman saklamadığı halde, 1934’te Ufa film şirketinden, sinema yönetmenliği yapması için bir teklif aldı.

1935-37: Ufa Filmleriyle Başarılar Yanlış anlamalar üzerine kumlu bir yergi komedisi olan ilk filmi April, April’den (Nisan, Nisan, 1935) sonra Sierck Ufa şirketi için, aralarında Willy Birgel ile Lil Dagover gibi, seyirciler üzerinde mıknatıs etkisi yaratan ünlü oyuncuların rol aldığı, Schlussakkord (Son Akor, 1936) adlı melodramı ve başta Zaran Leander’i film yıldızlığına çıkarttığı Zu Neuen Uf em (Yeni Sahillerde, 1937) ve La Habanera adlı iki yapıt olmak üzere, çok başarılı filmler çevirdi. Sierck 1937 yılında politik nedenlerle Almanya’dan ayrıldı. Fransa ve Hollanda Üzerinden ABD’ye gelerek adını Douglas Sirk olarak değiştirdi.

1944: Hollywood’da Adını Duyurması Kendisine önerilen çok sayıda film projesi gerçekleşmeyince. Sirk, önce senaryo yazan olarak hayatını kazanmaya çalıştı. Ancak 1943 yılında Metro-Goldwyn-Mayer (MGM) için Hollyvvood’da ilk projesini gerçekleştirebildi. Hitler’s Madman (Hitler’in Celladı) adlı filmi Böhmen/Maehren eyaletleri Reichs protektör yardımcısı Reinhard Heydrich’i konu almaktadır. Bir sonraki filmi Summer Storm (Yaz Fırtınası, 1944) ile Sirk ABD’de ilk başarısına ulaştı. Sonraki filmleri de seyircinin zevkine tam uymakla beraber, Sirk bununla yetinmeyip filmin konusuna yaşadıktan dönemle ilgili eleştirel düşüncelerini serpiştirdi. Sirk’in 1949’da Almanya’ya dönüşü hatalı bir karardı; kendi ifadesine göre, insanlann Nasyonal Sosyalizm dönemindekinden farklı herhangi bir bilinç değişmesine uğramadıklarını tespit etmişti. Sirk Hollywood’a dönerek Universal Studios ile çalışmaya başladı.

1954’den Sonra: Hollywood’da İkinci Kez Başarıyı Yakalaması 50’li yıllarda nispeten daha az başarılı olan birkaç film çektikten sonra, Sirk, The Magnificenl Obsession (Mukaddes Istırap, 1954) ile bir dizi başarılı melodramın ilkine imza attı. Bu filmde olduğu gibi, sonraki pek çok filminde de başrolü üstlenen Rock Hudson’un kariyeri üzerinde, Sirk’in çok büyük ve olumlu etkisi oldu. Çoğu zaman son derece klişeleşmiş olan bu filmlerde Sirk konunun inanılabilirliğinden çok, toplumsal eleştiriye önem veriyordu. Bu film türü için yönlendirici olan, ifade gücü açısından etkili bir film ve renk dili geliştirdi. Örneğin All that Heaven Allows (Aşktan Kaçılmaz/Her Şey Senin için, 1955) adlı filmin finalinde, başrol oyuncusu Jane Wyman, bütün aksiliklere karşın, daha genç olan sevgilisinin yanında kalmaya karar verdiğinde, rüzgârın salladığı ağaçlar genç kadının içindeki fırtınaları temsil eder.

Sirk’in son filmi Imitalion of Life (Sahte Mutluluk/Zehirli Hayat, 1959) aynı zamanda ticari açıdan da yönetmenin en başarılı yapıtı oldu.

Bu filmin çekim çalışmaları tamamlanınca, Sirk sinema işinden çekilip İsviçre’ye yerleşti. Ondan sonra sadece bir defa, My Life for Zarah Leander (1986) adlı filmde oyuncu olarak, sinemayla teması oldu. Ertesi yıl, 86 yaşında Lugano yakınlarında Rugiviala’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Victor Sjöström Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Victor SjöströmVictor Sjöström;(20.9.1879 – 3.1.1960)

Silbodal’da dünyaya gelen ve çocukluğundan beri oyuncu olmak isteyen Sjöström, 1912’de sinemaya geçti ve bir yıl sonra dört filme yönetmen olarak imza attı.

1916: İsveç Sessiz Filminin Dönüm Noktası Sjöström 1916’da çevirdiği Terje Vigen ile İsveç Sessiz Filminin tanınmasını sağladı. Hendrik Ibsen’in bir baladından (manzum masal) sinemaya uyarlanan bu yapıt, insanın kendisine yapılan haksızlıkları affedebilme yeteneğini konu almaktadır. Burada bir balıkçı denizde arızalanan bir yatın yardımına koşar. Teknenin kaptanını görünce, kendi karısıyla çocuğunun ölümünden sorumlu olan adam olduğunu anladığı halde, kendisinden yardımını esirgemez. Napolyon dönemi Fransası ile Büyük Britanya’nın arasındaki ekonomik savaşı fon olarak alan bu filmin hemen hemen tümü, enginliği Sjöström tarafından dramaturjik bir ustalıkla yansıtılan denizde ya da deniz kenarında geçer.

1917: Dramaturjik Araç Olarak Doğa Görüntüleri Bir sonraki yapıtı olan Berg-Eyvind och hans hustru’da (Kanun Kaçağı ve Karısı, 1917) da Sjöström doğayı kendi başına bir unsur olarak konunun içine soktu. Konusu İzlanda’da geçen bu filmin manzaraları, aynı zamanda film kahramanlarının ruhsal durumlarını yansıtmaktaydı. Sjöström, yapıtlarının çoğunda yaptığı gibi, burada da başrolü kendisi üstlendi. Bir serseri, zengin bir dulun âşığı olur. Rakibi, serserinin geçmişini açıklayınca, âşıklar, köylülerin düşmanca davranışlarından kurtulmak için dağlara kaçarlar ve çaresizlikten, tek çocuklarını uçurumdan attıktan sonra, kendileri de ölümü seçerler. Sjöström, giderek dağların ıssızlığına çekilen bu iki insanı perdeye yansıtırken uzun kamera ayarlamaları ve lirik bir anlatım kullandı. Şahane doğa çekimleri sayesinde Sjöström “sinemanın peyzaj ressamı” olarak ün saldı.

1918-21: Selma Lagerlöf’ün Yapıtlarından Uyarlamalar Sjöström, 1918’de en iddialı projesini hayata geçirip Selma Lagerlöf’ün iki bölümlük romanı “Jerusalem”i (Kudüs) sinemaya uyarlamaya başladı. Aslında bu yapıtı, toplam yedi saat sürecek olan beş filmle beyazperdeye aksettirmek istedi. Ne var ki kendisi ancak üç bölümü tamamlayabildi; diziyi Gustaf Morlander bitirdi. Lagerlöf’ün romanının ilk bölümleri Ingmars sönerna I + II adlı filmin esasım oluşturdu. Sevgilisi Ingmar kendisiyle evlenmek istemediği için, Britta doğmamış çocuğunu öldürür. Britta hapishaneden çıktıktan sonra, hatasını anlayan Ingmar kendisiyle evlenmek ister. Sjöström, doğağüstü kuvvetleri yansıtabilmek için trük sekanslardan yararlanarak ustalıkla kompoze ettiği görüntüler kullandı. 19I9’da filmin devamı olan Karin Ingmarsdotter’i gerçekleştirdi. Sjöström 1920/21 ‘de yine Lagerlöf’ün bir romanından Körkarlen adlı filmini çekti. Bu filmde Ecel yılbaşı gecesi, işlediği günah yüzünden ölecek ve ertesi yıl arabacılığını üstlenecek olan bir günahkâr arar. Bu romantik filmde Sjöström için tipik olan doğa görüntüleri arka plana geçirilerek ışık ayarlamaları ve çift ışıklandırmayla, fantastik/mistik bir atmosfer yaratıldı.

1923-30: ABD’deki Çalışmaları 1923’te Hollywood’a giden Sjöström burada dokuz film çevirdi. Bunların arasında en çok ünlenen yapıtı, Greta Garbo ile çevirdiği The Divine Woman (Tapılacak Kadın, 1927) oldu. Greta Garbo bu filmde aşkta sunduğu hizmetler parlak bir sahne kariyeriyle ödüllendirilen genç kadını oynadı. Garbo, 1925 yılında Sjöström’ün memleketlisi Mauritz Stiller ile ABD’ye gelmişti. Stiller, Sjöström’ün yanında, İsveç Sessiz Filminin başta gelen temsilcileri arasında yer almaktadır.

Sjöström, ABD’de sinemayla ilgili düşüncelerini gerçekleştirebilmek için umduğu olanakları bulamadı, İsveç’te çektiği filmlere ne ticari başarı, ne de kalite açısından yaklaşabildi.

1938’den Sonra: Yönetmenlikten Çekilmesi 1930 yılında geri döndüğü İsveç’te, Sjöström ancak bir tek film daha, Markurells i wadköping’i (Babalar ve Oğullar, 1930) çevirebildi. Yedi yıl sonra da İngiltere’de Under the Red Robe (Kırmızı Palto) adı altındaki son yönetmenlik çalışmasını gerçekleştirdi. Sjöström, 1938’den sonra yalnız oyunculuk yaptı. 1943’te Svensk Film industri’nin sanat müdürlüğünü üstlenerek, başta, filmlerinde sık sık oyuncu olarak göründüğü Ingmar Bergman olmak üzere, genç yönetmenleri destekledi. Bergman’m Smultronstallet (Yaban Çilekleri, 1957) adlı filminde 77 yaşındaki Sjöström, bir araba gezisinde hayallere yer vermeyen, hayatının bilançosunu çıkartan tıp profesörü olarak çok parlak bir oyun çıkarttı. Üç yıl sonra da Stockholm’da dünyaya veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Wolfgang Staudte Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Wolfgang StaudteWolfgang Staudte; (9.10.1906 – 19.1.1984)

Saarbrücken’li oyuncu bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Staudte Berlin’de büyüdü. Mühendislik tahsilini tamamlamadan bırakan Staudte, 1926 yılında Berlin Halk Sahnesinde (Volksbühne) oyunculuğa başladı. Beş yıl sonra da sinemada ilk rolünü alabildi. Üçüncü Reich döneminde radyo spikerliği ve dublörlük yapan Staudte, reklam ve belgesel alanlarındaki çalışmaları sayesinde yönetmenliğe geçebildi. 1943’te Akrobat schö-ö-ö-n adlı ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdikten sonra, 1945’e kadar çok sayıda eğlendirici hafif film çekti.

1946’dan Sonra: DEFA Yapımları Staudte 1946 yılında Die Mörder sind unter uns (Katiller Aramızda) adlı filmiyle çağdaş eleştirel filmler dizisini başlatmış oldu. Almanya’da savaştan sonra çekilen ilk film olma özelliğini taşıyan bu yapıt, Sovyet işgal bölgesinde kurulan DEFA film şirketi tarafından üretildi. Staudte bu filminde güçlü ve gerçekçi ifadesiyle savaştan dönen bir doktorun öyküsünü anlattı. Doktor, harabeye dönmüş Berlin kentinde, bu arada fabrikatörlüğe başlamış olan ve Almanların işgali sırasında Polonya’daki rehineleri vurdurtan eski bir Alman subayına rastlar. Doktorun adaleti kendi başına uygulamasıyla biten bu filmin sonunu Staudte Sovyet askeri yönetiminin baskısı üzerine değiştirmek zorunda kaldı. Yeni versiyonunda vaktiyle toplama kampında tutuklu bulunan bir kadın, doktorun bu cinayeti işlemesini önler. Staudte burada aktif suçlularla kolektif suça ortaklıklarını kabullenenler arasında bir ayırım yaparken, Rotation (Dönüşüm, 1949) adlı filminde Nasyonal Sosyalizmin politik ve ideolojik kökenlerine iner. Burada, başlangıçta Nasyonal Sosyalizme hayranlık duyduğu halde sonradan bu ideolojiye sırt çeviren bir baba, oğlu tarafından ihbar edilir.

Staudte, Heinrich Mann’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Der Untertan (Yurttaş) adlı filmiyle, 1951’de Faşizm ve aktif bir rol oynamadan parti mensubu olanlar konusuna çok inandırıcı bir biçimde açıklık getirmiştir. Staudte karikatürize ettiği abartılı öğelerle, kontrast açısından zengin görüntü montajları ve perspektif değişimleriyle bu romanın taşlamalı havasını tam anlamıyla yakalayabildi. Diederich Hessling (Werner Peters) adlı küçük burjuvanın hayatını örnek alarak Kaiser Wilhelm İmparatorluğundaki otoriter gelişmenin Nasyonal Sosyalizmin doğmasına kaynaklık eden nedenlerden biri olduğunu gösterdi.

1956’dan Sonra: BRD (Federal Almanya Cumhuriyeti) BRD’ye taşındıktan sonra verdiği ilk yapıt, Ger-hart Hauptmann’ın sahne eserinden sinemaya uyarladığı Rose Bernd (1956) oldu. Aralarında “Yaşasın Yurtseverlik” konusunu taşladığı Kanonenserenade (1958) ve Heinrich Spoerl’den uyarladığı Der Maulkorb (1958) adlı filmlerin de bulunduğu birkaç komediden sonra, Staudte, DEFA’da çektiği filmlere ayrıcalık kazandıran çağdaş eleştirel, hümanist düşüncelerini yeniden anımsadı. Başrollerde Martin Held ve Walter Giller’i oynattığı Nazi rejimi zamanındaki eski hukukçuların görevlerine devam edebilmeleri konusundaki filmi Rosen für den Staatsanwalt (1959) ile savaşın son günlerinde intihar eden bir asker kaçağının (Götz George) ve ölümünden sorumlu olanların karamsar öyküsünü anlattığı Kirmes (1960) adlı filmleri Staudte’nin en parlak yapıtları arasında sayılmaktadır. Burada babasının çiftliğine sığman genç, babasının korkaklığına kurban gider. Arkasından da Naziler tarafından ölüme zorlanır.

Bunu izleyen yıllarda Staudte daha çok basmakalıp, klişeleşmiş karakterler kullandığı için DEFA filmlerindeki inandırıcılığı yakalayamadı. 60’lı yılların ortasında Auschwitz davaları ve filizlenmekte olan öğrenci hareketleriyle Nazi suçları ve faşizmin nedenleri konusunda kamunun fikir alışverişi başlayınca, Staudte halkı aydınlatma hevesinden vazgeçip Ganovenehre (1966) ve Die Herren mit der weissen Weste (1969) gibi suya sabuna dokunmayan dolandırıcılık komedileri çekti.

1970’ten Sonra: Televizyon Yapımları 70’li yılların başlamasıyla birlikte Staudte hemen hemen yalnız televizyon için çalışmaya başladı. Gustav Knuth’un rol aldığı Der eiserne Gustav adlı diziyi çektiği gibi, Der Kommissar ve Hansjörg Felmy’yi Komiser Haferkamp rolünde gördüğümüz Tatort gibi dizilere bölümler yaptı. Jack London’un romanlarından sinemaya uyarlanan çok bölümlü Der Seewolf (Deniz Kurdu, 1972) ve Lockruf des Goldes (Altının Cazibesi, 1975) adlı filmler seyircinin büyük beğenisini kazandılar. Staudte ayrıca senkronizasyon rejisörlüğü de yaptı. Yönetmenin son sinema çalışması 1978 de çektiği Zwischengleis adlı film oldu. Burada 31 yaşındaki bir erkeği intihara sürükleyen nedenlerin aranışında yeniden savaş sonrası yıllara bir dönüş yapar yönetmen. Ingmar Zeissberg adlı oyuncu ile evli olan Staudte, 1984 yılında Zigarski/Slovenya’da film çekim çalışmaları sırasında öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Josef von Sternberg Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Josef von SternbergJosef von Sternberg;(29.5.1894 – 22.12.1969)

Viyanalı Yahudi bir ailenin oğlu olan Sternberg, 1908 yılında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. 17 yaşındayken film göstericisi olarak iş buldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce kurgucu olarak çalışan Sternberg savaş sıralarında orduda fotoğrafçı olarak hizmet verdi. 1919’da ilk kez reji asistanlığı yaptı. The Mystery of the Yellow Moon adlı filmlerine bir aristokratın katılmasıyla daha büyük bir ciddiyet kazandırabileceklerini uman film yapımcıları, jenerikte Sternberg’in adının önüne “von” sözcüğünü eklediler. ABD’de Almanların sevilmemesine karşın, Sternberg adını değiştirmedi.

1925: Maceralı İlk Filmi The Salvation Hunters (1925) adlı filmde ilk kez başrolde oynamayı aklına koyan oyuncu George K. Arthur, Sternberg’e, ilk filmini finanse edebileceğini bildirdi. Bu filmde bir karı-koca ile öksüz bir çocuk daha iyi yaşam koşullan ararlar. Bu filmin prömiyeri başarısızlıkla sonuçlandığı halde, Charlie Chaplin’in film göstericisi bu filmi patronuna gösterdi. Bu filme bayılan Chaplin’in kurucuları arasında bulunduğu United Artists adlı film şirketi, Sternberg’in filmini satın aldı. Ayrıca Sternberg’i kendisine bir film hazırlaması için angaje etti, ama bu film hiçbir zaman gerçekleştirilemedi.

1927-30: Orta Derecede Başarılar 1927 yılında New York’ta birbirinin rakibi iki gangsterin iktidar kavgalarını anlatan Underworld adlı melodramatik gangster filmini gerçekleştirdi. Bu dünyanın çok canlı bir biçimde anlatılışı ve karamsar atmosferi, bu filmin 30’lu yıllarda çok sayıda gangster filmine örnek olmasını sağladı. Sternberg’in Hollywood film işletmeciliğiyle kızgın bir hesaplaşması olan The Last Command (1928) sansasyon yarattı. Kendi ifadesine göre filmin senaryosu Ernst Lubitsch’e aitti ama jenerikteki takma adı Lajos Biro idi. Sternberg 1930’da ilk sesli yapıtı olan Thunderbolt adlı bir gangster filmi çevirdi.

1930-35: Dietrich Dönemi O zamana kadar Hollywood’da yetenekli ve yenilikçi bir yöntetmen olarak takdir edilen Sternberg, 1930’da uluslararası üne kavuştu. Bu başarı, Sternberg’in keşfettiği ve Heinrich Mann’ın “Professor Unrat” adlı romanından sinemaya uyarlanan Der blaue Engel (Mavi Melek) adlı filmde ilk rolünü oynayan Marlene Dietrich ile ayrılmaz bir biçimde ilişkiliydi. Dietrich’in gece kulübü şarkıcısı Lola Lola’yı e–tik bir oyunla canlandırması ve Friedrich Hollaender’in bestelediği şarkıları kısık sesiyle yorumlaması, 30’lu yılların tartışmasız seks sembolü olmasına yol açtı. Sternberg romanın erkek kahramanını önemli bazı açılardan değiştirdi. Edebi örnekteki profesör dar kafalı, seksüel açıdan tutuk, iktidar peşinde biri iken, Sternberg onu antipatik olmayan eksantrik ve trajik bir kahraman haline getirdi.

Almanya’da çektiği bu ilk ve tek filmin başarısından sonra Dietrich ile birlikte ABD’ye giden Sternberg, bunu izleyen beş yıl içinde Paramount şirketi için Dietrich’in rol aldığı ve Dietrich için tasarlanmış olan birkaç film çevirdi. Dietrich her zaman vamp rolündeydi. Güdümlü ışık ve ışık perdelerinin uygulanmasıyla yapay bir hale gelen bu filmlerin hiçbiri “Mavi Melek” düzeyine erişemedi. Paramount 1935’te bu egzantrik yönetmenle yaptığı kontratı feshetti. Hollywood’da kalan Dietrich, sonradan başka yönetmenler altında komedyen olarak da yetenekli olduğunu kanıtlayabildi.

1945’ten Sonra: Damlaya Damlaya Gelen İş Teklifleri Sternberg İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, aralarında milyoner Howard Hughes’ın siparişi üzerine 1950’de çekilen ve sonradan tanınmayacak hale getirilen Jet Pilot filmi de olmak üzere, ancak üç film daha çevirdi. Sternberg’in son yapıtı The Saga of Anatahan oldu. Bu filmde Pasifik’te bir adada mahsur kalan Japon askerleri İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra da, savaşın hâlâ sürdüğüne inanırlar ve adada bulunan tek kadın için birbirlerine girerler. Sinemacılıktan uzaklaştıktan sonra da Hollywood’da yaşayan Sternberg, 75 yaşında bir enfarktüse yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Andrey Tarkovski Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Andrey TarkovskiAndrey Tarkovski; (4.4.1932 – 26.12.1986)

Savras’ta dünyaya gelen Tarkovski, lirik eserleriyle ünlenen şair Arseniy Tarkovski’nin oğluydu. Tarkovski üniversitede müzik, resim, heykeltraşlık, oryantalizm (şarkiyat) ve jeoloji eğitimi gördükten sonra, 1954’te Moskova Devlet Sinema Enstitüsüne başvurdu. Bu okulda 1934’te Sovyet sinemasının son sessiz filmini çeviren, hayranlık duyduğu yönetmen Michail Romm’un öğrencisi oldu.

1962: Savaş Karşıtı Filmi Tarkovski 1960 yılında, Katok i skripka adlı tez çalışmasıyla Sinema Enstitüsündeki eğitimini tamamladı. İki yıl sonra Venedik Film Şenliğinde Altın Aslan ödülünü alan İvanovo Deitsvo (îvan’ın Çocukluğu) adlı ilk uzun metrajlı filmi gösterime girdi. Çaylak yönetmen bu savaş karşıtı filminde savaşın yıktığı bir çocukluğu gözler önüne serdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet birlikleri on iki yaşındaki İvan’ı yakalarlar. Bir yüzbaşı, ordu için gözcülük yapan İvan’ı okula göndermek ister ama bunu kabul etmeyen çocuk, ailesiyle birlikte Almanların eline düşer. Savaşın getirdiği dehşetin çocuk ruhunda yaptığı değişiklikleri göstermek için Tarkovski yadırgatıcı düş ve fantazi sekansları kullandı.

1969: Sansür Tarkovski’nin bir sonraki filmi Andrey Rublev (1969) ortaçağda yaşamış olan ikona ressamı Andrey Rublev’in yaşamöyküsünü konu almaktadır. Bu film tamamlandıktan sonra Sovyet makamlarınca yasaklandı çünkü bu yapıt -resmi açıklamaya göre- o günkü Rusya’nın deforme edilmiş bir portresini sunmaktaydı. Oysa sansürün gerçek nedeni, filmin dinsel içeriğine ve sanatçının özgürlüğüne ilişkin savunmaya karşı gösterilen bir tepkiydi. Tarkovski bu üç saatlik sinemaskop filmini siyah/beyaz olarak gerçekleştirmekle beraber, Rublev’in ikonalarını gösteren bitiş sahnelerini renkli olarak sundu.

1972: İlk Bilimkurgu Filmi Tarkovski 1972’de çevirdiği Soljaris (Solaris) adlı yapıtıyla Stanislavv Lem’in bilim-kurgu romanını sinemaya uyarlamış oldu. Yönetmenin insanlığın geleceğine ilişkin inancını irdelediği bu filmde bilim adamlarının Solaris adlı gezegeni araştırmaları söz konusudur. Bu gezegen de bilim adamlarını geçmişleriyle karşı karşıya getiren bir plazmayla çevrilidir. Tarkovski bu temel motifi, başrol oyunculann uzun diyaloglarla insanların edindikleri tecrübelerin sınırlarını sorguladıkları, esrarengiz ve çok yönlü yapıtında kullandı.

Serkalo (Ayna) adlı filminde Tarkovski Sovyetler Birliği’nde 1930-75 yıllan arasında yaşanan toplumsal ve tarihsel devrimleri yansıttı. Yıkılmak üzere olan evliliğini kurtarmaya çalışan bir adam çocukluk anılarına boğulur. Son derece simgesel olan bu eserinde Tarkovski kullandığı geriye dönüşlerle ve düş sekanslarıyla zaman kavramını silikleştirdi. Bu yapıtı da sansür makamlarınca fazla “sübjektif’ bulundu. 1979’da bilimkurgu tarzına döndü. Stalker adlı filmde bir bilim adamıyla bir yazar, bir göktaşının çarpmasıyla sözde gizemli güçlere kavuşan yasak bir bölgeye giderler. Bu yolculuk insanın bilinçaltına bir seyahate dönüşür. Çözümlenmesi zor olan bu yapıttaki şiirsel düş dünyalarına çok derin bir pesimizm hakimdir.

1983’ten Sonra: Yurdundan Uzakta Ülkesinin kültürden sorumlu yüksek memurlarıyla sürekli olarak sürtüşmelere giren Tarkovski, 1983 yılında Batı Avrupa’ya yaptığı bir seyahatten yurduna dönmedi. Aynı yıl içinde İtalya’da Nostalghia adlı filmini gerekleştirdi. Bu filmde bir gazeteci, 19. yüzyılda İtalya’da çalışmış olan bir Rus bestecisinin izini sürerken, bu araştırma hayatın manasını anlamaya yönelik bir arayışa dönüşür. Yazar bu yolculuğunda yakında batacak olan dUnya saplantı-sıyla aklını bozmuş ve medeniyeti itham eden tuhaf bir adama rastlar. Çok etkileyici görüntülerin kullanıldığı bu filmin melankolik temel havası, Tarkovski’nin yurduna duyduğu özlemi anlatmaktadır. Kanser hastalığıyla savaşan yönetmen 1989’da son filmi olan Offret’i (Kurban) çevirdi. Bu filmde ıssız bir yere çekilmiş olan İsveçli bir aydın birden bire bir felaket (nükleer savaş) haberiyle allak bullak olur. Ertesi gün, her şeyin eski haline dönmesi koşuluyla, kendini feda etmeye yemin eder. Bu film, ürkütücü atmosferine rağmen, sonunda, bireyin fedakârlık etmesi suretiyle, yeni bir başlangıç olasılığına ilişkin umutları kuvvetlendirir. Tarkovski Paris’te 54 yaşında hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jacques Tati Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jacques TatiJacques Tati; (9.10.1907 – 4.11.1982)

Jacques Tatischeff, Rus asıllı bir çerçeve imalatçısının oğlu olarak Paris’te doğdu. Söylentilere bakılırsa, büyükbabası Çarın generallerinden biriydi. Saint-Germain-en-Laye lisesinde okurken, tutkulu bir rugby ve tenis oyuncusu olan Tatischeff, spora olan yatkınlığıyla dikkatleri çekti. Liseyi bitirdikten sonra Londra’da resim çerçeveciliği üstüne eğitim gördü ve 20’li yılların sonuna doğru ebeveyninin dükkânında antika çerçeve satıcılığı yaptı.

1931’den Sonra: Varyete Oyunculuğu Tatischeff, küçüklüğünden beri insanları dikkatle gözlemlemeyi ve alışkanlıklarını incelemeyi zevkli bir alışkanlık haline getirmişti. Arkasından da onların küçük ve büyük zaaflarıyla inceden inceye matrak geçiyordu. Arkadaşlar arasında yaptığı bir iki parodi gösterisi büyük bir beğeniyle karşılanınca, Tatischeff komedyenlikteki yeteneğini profesyonel olarak değerlendirmeye karar verdi. Adını Tati olarak kısaltan Jacques, sporcuları alaya aldığı bir pantomim gösteri biçimi geliştirdi. Fransız kadın yazar Colette, Tati’yi Paris’te küçük bir sanat merkezinde izledikten ve beğenisini pohpohlayıcı sözlerle belirttikten sonra, Tati’nin yükselişi artık kaçınılmazdı. 1934 yılında varyete sanatçısı Mistinguette ve şarkıcı Maurice Chevalier ile birlikte sahne aldı.

Fakat Tati’nin emeli yalnızca sahneyi fethetmekten ibaret değildi – sesli filmde de bir yere gelmek istiyordu. 1931’de Oscar, champion de tennis (Tenis Şampiyonu Oscar) adlı ilk kısa filmini gerçekleştirebildi. 30’lu yılların ortasına kadar dört film daha çektiyse de, seyircinin ilgisini çekemedi.

1947: Şenlik Günü Tati, savaş yıllarını taşrada Indre ilinin kırsal atmosferinde geçirdi. Sainte Sev&re kasabasının halkı, insanları akşamları oyalaması için çektiği ilk film için, ideal ekibi oluşturdu. Kâra ortak ettiği birkaç arkadaşıyla birlikte 1947’de çektiği Jour de fete (Şenlik Günü) filminde Tati yönetmenliği, senaryo yazarlığını ve başoyunculuğu şahsında birleştirdi. Bu filmde bir taşra panayırını fon olarak kullanıp Amerikan posta servisinin randımanlı çalışmalarından etkilenerek işini en mükemmel hale getirmeyi amaçlayan ama sonunda yalnız büyük karışıklıklara sebep olan sevimli postacının öyküsünü anlatır. Tati’nin ilk filminde bile, insanların zayıf yönlerini ortaya çıkartmakla beraber, asla yaralayıcı olmayan, kendine özgü mizah yeteneği sezilmektedir. Bireyin, teknolojinin sinsiliği ve küçük tuzakları karşısındaki savaşı, Tati’nin günlük hayatı ne denli dikkatle incelediğinin ve mizah dolu bir anlayışla beyazperdeye aktardığının göstergesidir. Esasında filmi renkli çekmek isteyen Tati, parasal sorunlar yüzünden filme ancak bir iki renkli sekans katabildi. 1963’te bu yapıtını yeniden gözden geçirerek konuyu bir çerçeveye oturttu.

1953: Hulot’nun İlk Defa Ortaya Çıkışı Tati ilk yapıtı için Fransız Sinema ödülünü almakla beraber uluslararası bir başarıya ancak, tatil geleneklerinin bir taşlaması niteliğinde olan Les vacances de Monsieur Hulot (1953) adlı filmle ulaşabildi. Tatilini geçirmekte olduğu bir pansiyonda kendisini sevdirmeye çalışırken yanlış anlamalara ve küçük felaketlere neden olan, beceriksiz Monsieur Hulot’nun serüvenlerini anlatır Tati bu filminde. İlk filminde olduğu gibi, burada da sayısız espriyi zayıf bir konu çerçevesinde yan yana dizer. Çıkarılan sesler, dramaturji açısından, konuşulan sözlerle aynı ağırlıktadır. Tati’nin kendisi de, kısa bir “Hulot” dışında, pantomim alanındaki yetenekleriyle yetinmektedir.

Sonraki filmi olan M on Oncle’da (Amcam, 1958) Monsieur Hulot tipi yeniden hayat buldu. Ailesiyle birlikte kentte tümüyle otomatik bir evde yaşayan küçük yeğeniyle ilgilenen Hulot, teknolojik çağın ve aynı zamanda insani sıcaklığını yitirmiş bir dünyanın sinsiliklerine karşı modern bir Sancho Panza gibi savaşır. Mon Oncle 1959’da en iyi yabancı film dalında Oscar ile ödüllendirildi.

1965’ten Sonra: Parasal Başarısızlıklar Elde ettiği bu başarıdan cesaretlenen Tati, 1965’te kendi olanaklarına oranla 15 milyon Frank gibi çok yüksek bir bütçeyle yeni bir film çevirmeye kalkıştı; fakat Hulot’nun üçüncü kez ortaya çıktığı Playtime (Oyun Zamanı), umulan seyirci kitlesini sinema salonlarına çekemedi. Bu film, modern dünya metropolü Paris’in yaşamını karikatürize etmektedir. Hulot’lu son film, insanların otomobilden ne derece garip bir biçimde yararlandıklarını anlatan, Trafic (1970) adlı taşlamalı bir komedidir. Eski varyete skeçlerinin Parade (Geçit Resmi) adı altında bir video montajından oluşan Tati’nin son eseri, 1974’te seyirci karşısına çıktı. 1982 yılında 75 yaşında Paris’te ölen Tati, elindeki film projesini tamamlayamadı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

François Truffaut Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

François TruffautFrançois Truffaut; (6.2.1932 – 21.10.1984)

Paris’te bir teknik ressamın oğlu olarak dünyaya gelen Truffaut, okuldan çok sinemaya gitmekten hoşlanan asi bir öğrenciydi. Birkaç kez ıslahevine girdikten, orada burada bulduğu işlerde çalıştıktan ve ordudan onursuz bir şekilde terhis olduktan sonra, Truffaut 1951’de “Cahiets du Cinema” dergisine girdi. Burada çalışırken Fransız Sinemasının acımasız eleştirmeni olarak isim yaptı. Film konusunda ilk pratik deneyimlerini 1956’da Roberto Rossellini’nin reji asistanlığını yaparken edindi. 1957 yılında da kendi prodüksiyon şirketini kurdu.

1959’dan Sonra: Otobiyografilere Başlaması Truffaut da, “Nouvelle Vague” temsilcilerinin çoğu gibi, film zanaatı konusunda kendi kendini yetiştirdi. Radikal bir biçimde “Auteur filmi” kavramını savunmakla, gerçeği ve genel olarak geçerliliği kabul ettirebilmesi açısından, yönetmenin hayat tecrübelerinden yararlanmasını ve kendine özgü bir stil uygulamasını bekliyordu. Truffaut’nun ilk filmi Les quatres cents coups (400 Darbe, 1959) da bu düşünüşe uygun olarak, otobiyografik çocukluk anılarım göz önüne sermektedir. Antoine Doinel (Jean-Pierre Leaud) tiplemesi ile dört film daha çevirerek sinema tarihinde eşsiz bir biyografi dizisi üretmiş oldu.

Truffaut’nun Tirez sur le pianiste (Piyanisti Vurun, 1960) adlı ikinci filmi, yabancılaştırılmış bir biçimde Amerikalıların 40’lı yıllardaki Kara Dizisine dayanmaktadır. Truffaut 1961’de, filmlerinin çoğu için karakteristik olan bir konuya Jules et Jim (Unutulmayan Sevgili) filminde başvurdu. Burada aşkın karmaşıklığına kapılan bir insan kendi duygularıyla başa çıkmak zorunda kalır.

1965’ten Sonra: Değişik Konular Truffaut 60’lı yılların ortasından sonra konu ve stil açısından büyük bir çeşitlilik gösterdi. 1966’da Ray Bradbury’nin romanı “Fahrenheit 451″i sinemaya uyarlayarak bilimkurgu film türüne el attı. Bir yıl sonra da Hitchcocok ve Chab-rol’un etkisinde kalarak çevirdiği La Mariee etait en noir (Siyah Gelinlik, 1968) adlı filminde öç almak için beş erkeği öldüren bir kadın (Jeanne Moreau) konu edilmektedir.

1971’den Sonra: Duygu Dünyasından Çeşitlemeler Les deux Anglaises el le continent (İki İngiliz Kızı) adlı filmle Truffaut 1971’de, bundan böyle hep değişik, yeni biçimlerle gözler önüne sereceği “aşk” konusuna döndü. Başoyuncularını ve çoğu zaman şaşırtıcı olan gelişimlerini ironik bir biçimde uzaktan gözetlerken, zamana dayanıklı filmler yarattı. Özellikle “amour fou” denilen tutkulu aşkla çok yakından ilgileniyordu. L’histoire d’Adele H. (Adele H.’nın Öyküsü, 1975) filminde genç bir kadın (Isabelle Adjani) kendisini giderek bir subaya karşı duyduğu aşka, karşılık görmeksizin, kaptırır. 1977 yılında gerçekleştirdiği L’homme qui amait les femmes (Kadınları Seven Adam) adlı komedide kadınlara ve özellikle kadın bacaklarına tutku derecesinde düşkün olan bir erkeğin öyküsü anlatılmaktadır. La chambre verte (Yeşil Oda, 1978) adlı felsefi sayılabilecek, ve -birçok filminde olduğu gi-bi- başrolü bizzat üstlendiği filmde ölümden sonra da süren aşk söz konusudur.

1983: Kara Dizi’ye Saygı Truffaut 1980’de Alman işgali sırasında bir tiyatroda olup bitenleri anlattığı Le dernier Metro (Son Metro) ile eski tiyatro stiline aşkını ilan etti. 1973 yılında La nuit americaine (Güneşte Gece) adlı filmiyle de sinemaya saygısını sunan bir yapıt vermişti. Truffaut’nun son yapıtı olan Vivement dimanche (Neşeli Pazar) adlı siyah/beyaz filmi bir sekreterin öyküsünü anlatmaktadır. Başrolünde Truffaut’nun hayat arkadaşı Fanny Ardant’m oynadığı bu filmde, genç bir sekreter cinayetle suçlanan patronunu kurtarır. Truffaut bir yıl sonra, 52 yaşında Neuilly-sur-Seine’de hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Luchino Visconti Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Luchino ViscontiLuchino Visconti; (2.11.1906 – 17.3.1976)

Milano’da dünyaya gözlerini açan Visconti İtalya’nın eski soylu ailelerinden birine mensuptu. Birkaç kez evden kaçmaya yeltendikten sonra Cenova’da yatılı bir okula verildi. Bu okuldan 18 yaşında ayrılan Visconti, Pinerolo’da bir süvari okuluna yazıldı. 20’li yılların ortasında da babasının çiftliğinde at yetiştirmeye başladı. 1936’da Paris’e taşınan Visconti, burada, kendisini asistan olarak angaje eden yönetmen Jean Renoir ile tanıştı. 1939 yılında da İtalya’ya döndü.

1942: Neorealizmin Başlangıcı Visconti 40’lı yılların başında filmin “katıksız gerçeği” yansıtmasını talep eden “Cinema” dergisinin yazarlarıyla tanıştı. Ossessione (Tutku, 1942) adlı ilk filmiyle Visconti bu talebi yerine getirmiş oldu. Bu filmi Amerikalı yazar James M. Cain’in “The Postman always rings twice” (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) adlı polisiye romanından sinemaya uyarladı. Çağdaş İtalyan sineması için tipik olan temiz, kahraman insanların yerine, Visconti burada tutkularının esiri olan üçlü bir ilişki içindeki insanların öyküsünü anlattı. Konuyu pitoresk bir dekor önünde sunmayıp kuru bir manzara seçti. Sansür bu filmi tümüyle yasaklamadan önce, sayısız yerinden kesilmesini istedi. Buna karşın, gösterime girdiği gece ilk kez “Neorealizm” kavramının kullanıldığı bu yapıt, İtalyan Sinemasında aynı ad altında kurulan akım üzerinde etkin bir rol oynadı.

1943’ten Sonra: Tiyatro Çalışmaları Kendisine başka film projeleri gerçekleştirmesi için fırsat tanınmadığı için, Visconti, öncelikle Fransız oyunlarını sahneye koyduğu tiyatroya geçti. 1947/48’de La terra trema (Yer Sarsılıyor) adı altındaki ikinci filmini gerçekleştirdiyse de, Sicilya şivesiyle çekilen ve fakir balıkçıların sorunlarını konu alan bu yapıtı parasal açıdan fiyasko ile sonuçlandı. Bellissima (1951) adlı filmi de aynı akıbete uğradı.

1953-63: Ağırlık Noktası: Tarih Senso (Günahkâr Gönüller, 1953/54) ile Neorealizme uygun tarihi bir film çevirdi. Burada aşkı için memleketini satan bir kadın, taptığı adam tarafından aldatılır. Bu yapıt, sadece, ödüllendirildiği Venedik Film Şenliğinde tam olarak görülebildi. Festivalden döner dönmez İtalyan sansür makamlarınca önemli ölçüde kısaltılması talep edildi.

Visconti, Rocco e i suoi fratelti (Düşman Kardeşler/Rocco ve Kardeşleri) adlı filmiyle 1960 yılında gerek konu, gerekse stil açısından ilk yapıtlarına döndü. Birbirine hiç benzemeyen ve birinin kendisini kardeşi için feda ettiği iki erkek kardeşin dramı, aynı zamanda daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak için geri kalmış Güney İtalya’dan büyük kente taşınan bir ailenin öyküsüdür. Visconti 1962’de II gattopardo (Leopar) adlı filmiyle yeniden tarihi bir konuya el attı. Garibaldi’nin birleşmiş bir İtalya için verdiği mücadeleyi fon alarak muhafazakâr bir prensi ömek gösterip kendi sözleriyle “bir toplumun sahneden çekilmesini” anlatmaktadır.

1968-72: Almanya İle İlgili Konular Albert Camus’nün bir romanından sinemaya uyarladığı La straniero (Yabancı, 1967) adlı filmin başarısızlığa uğramasından sonra Visconti, 1968-72 yıllarında Alman sorunlarını ele alan bir üçleme gerçekleştirdi. Bu yapıtı tamamlandıktan sonra fiziksel bir çöküntü yaşadı ve çalışmalarına bir yıl ara vermek zorunda kaldı.

1974-76: Son Yapıtları Gruppo di famiglia in un interno (Aile Toplantısı) adlı filmiyle Visconti 1974 yılında İtalya’yı tehdit eden Neo-Faşist devrimi konu aldı. 1975/76’da çevirdiği L’innocente (Masumiyet) adlı son yapıtında filmleri için tipik olan, zamanı kalmamış ve geçmişten kopmayı beceremeyen kahramanını yeniden sunar. Visconti, Roma’da ölünceye kadar bu filmin kurgusuyla uğraştı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Wiene Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert WieneRobert Wiene; (16.11.1880 – 17.7.1938)

Dresden’de doğan Wiene’nin sanat kariyeri 1910 sıralarında doğduğu kentte ve Berlin’de başladı. 1914’te senarist olarak film yapımcısı Otto Messter’in yanında çalışmaya başladı. Wiene, senaryolarını da yazdığı ve sessiz film yıldızı Henny Porten’e göre ayarlanan ilk yapıtlarını Messter’in siparişi üzerine gerçekleştirdi. Aralarında Der Sekretaer der Koniğin (Kraliçenin Sekreteri, 1916) ve Die Raeuberbraut (Haydutun Nişanlısı, 1916) bulunmaktadır. Wiene 1918’de Wiener Sascha-Film şirketinde prodüksiyon ve sanat müdürü olarak çalışmaya başladı.

1920: İlk Ekspresyonist (Dışavurumcu) Filmi Carl Meyer ile Hans Janowitz’in senaryosuna göre çevirdiği Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, 1920) adlı iç karartıcı dramla, çağdaş edebiyat ve resim sanatına egemen olan ekspresyonizm stilini sinemaya da uygulamış oldu. Normallikle deliliğin karışımından oluşan bu filmde genç bir adam, Caligari adlı ipnotizmacının Cesare adlı medyumu aracılığıyla birkaç insanı öldürttüğünü öğrenir. Caligari’nin gerçekten, genç adamın kapatılmış olduğu akıl hastanesinin müdürü olduğu anlaşılır. Bu filmde kullanılan dekorlarla kamera yönetimi, sessiz Alman filminin stili için önder oldular. Geometrik şekillerle deforme edilmiş perspektifler, sivri açılarla koyu gölgeler dış dünyayı bir delinin kâbusu gibi göstermekteydi. Siegfried Kracauer bu yapıtı 40’lı yılların sonunda otoritenin methiyesi olarak yorumladı ve bunda Nasyonal Sosyalizm diktatörlüğünün ilk işaretlerini gördüğünü ileri sürdü.

Daha sonraki yapıtı Genuine’de (1920) Wiene dışavurumcu tarzın araçlarını geliştirmeye çalıştı. Kan açlığı yüzünden bir aileyi mahva sürükleyen, gizli bir tarikata mensup bir kadının öyküsünün anlatıldığı bu film, kalitesi açısından pek çok tartışmaya yol açmıştır.

1923’ten Sonra: Bir Katilin Çektiği Azap Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” adlı romanından sinemaya uyarladığı Raskolnikov (1923) filminde de Wiene dışavurumcu öğelere başvurdu. Moskova Sanat Tiyatrosunun oyuncularının rol aldığı bu filmde Wiene, işlediği suçu cinayet olarak görmeyen fakat yavaş yavaş yüklendiği suçun büyüklüğünü kavrayan bir katilin dramını psikolojik bir araştırma olarak yakın plân çekimlerle gözler önüne serdi. Bu arada Raskolnikov’un vizyonları dekorun biçimsel oyunlarıyla örtüşmektedir. Alt başlığı “Ein Film der Manschen” (İnsanlara Ait Bir Film) olarak belirtilen I.N.R.I. (1923) filminde de bir katilin çektiği azap konu edilmektedir. Wiene burada düelloya davet ettiği insanı öldüren idealist bir komünistin psikolojik sıkıntılarını İsa’nın çektiği acılarla bir arada sundu. Wiene bu filminde stil yönünden İsa’nın çarmıha gerilişini tasvir eden belli başlı sanat eserlerini örnek aldı ve kalabalık sahnelerin etkisine güvendi. Yedi bölümlük bu film izleyiciler-ce çok tutulmakla beraber, eleştirmenler Wiene’nin burada sinemanın olanaklarını, hümanist bir mesaj uğruna, yani insanları siyasette şiddet kullanmamaya davet etmek için, ikinci plana ittiğini ileri sürdüler.

1930’dan Sonra: Sesli Filmde Yeraltı Dünyası Wiene 1930’da çektiği Der Andere (Öteki Adam) adlı psikolojik dramla ilk sesli filmini çekmiş oldu. Burada şizofren bir avukat geceleri suçlular arasında dolaşır. Yeraltı dünyasını son derece gerçekçi bir biçimde çizdiği bu filmin başarısı üzerine, Wiene bir sonraki yapıtı olan Panik in Chicago (Şikago’da Panik, 1931) filminin konusunu da yeraltı dünyasından seçti. Filmin kahramanı, bir çete üyesini öldürmekle suçlandığı için polisten kaçmak zorundadır. Bu filmin çekiciliği, sözde yasa adamı olan polisin hareketlerini dolandırıcıların yasadışı davranışlarıyla karşı karşıya getirmesinde yatmaktadır. Wiene’nin bu yapıtından sonra konusunu yine suçlular dünyasından seçtiği Taifun (Tayfun, 1933) adlı filmi, bozguncu bir zihniyet taşıdığı bahanesiyle, Naziler tarafından yasaklandı. Wiene bunun üzerine Fransa’ya göç etti. Adı geçen filmi 1934 yılında, anlam açısından tamamen çarpıtılmış şekliyle Polizeiakte 909 adı altında Alman sinemalarında oynatıldı. Almanya dışındaki koşullarla kolay kolay başa çıkamayan Wiene’nin eski yaratıcılığı, başka bir ülkeye göç etmesiyle etkinliğini yitirmiş gibiydi. Birinci Dünya Savaşı patlamadan bir akşam önce Saraybosna’da yer alan suikast) fon olarak kullanarak çevirdiği, bir aşk öyküsü olan Ultimatum adlı filmin çekim çalışmaları sırasında Wiene, 57 yaşında, Paris’te yaşamını yitirdi. Amerikalı yönetmen Robert Siodmak bu filmi tamamladı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

William Wyler Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

William WylerWilliam Wyler; (1.7.1902 – 27.7.1981)

Alman/İsviçreli bir anne-babanın oğlu olan Wyler Mühlhausen/Alsas’ta dünyaya geldi. Paris’te erkek giyimi konusunda eğitim gördü. 1920 yılında, Universal Studios’un başkanı olan amcası Carl Laemmle ile Hollywood’a gitti. Bir reklam ajansında çalıştıktan sonra Wyler 1925’te Crook Busters adlı kısa westerni çekmeye fırsat buldu. 1935’ten sonra edebi uyarlamalara eğildi ve güvenilir bir zanaatçı olarak isim yaptı.

1937: Gangster Filmiyle Üne Kavuşması Sidney Kingley’in bir romanından sinemaya uyarlanan Dead End (Çıkmaz Sokak, 1937), New York’un yoksul mahallelerindeki hayatı konu alır. Filmin aslında yoksul mahallelerdeki insanların giderek nasıl kabalaştıklarını göstermesi tasarlanmışsa da, Wyler, kendilerine meydan okunan bütün durumlarla güzellikle ve akıllıca başa çıkabilen komik karakterler yaratarak bu iddiayı tersine çevirdi. Bu filmin olağanüstü başarısı, sonraları değişik yönetmenler tarafından ele alınan Dead End Kids (Çıkmaz Sokağın Çocukları) adlı bir dizinin çıkmasına neden oldu.

1938-42: Mükemmel Melodramlar Jezebel (1938) Wyler’in yönettiği ilk melodram oldu. Amerika’nın güney eyaletlerinde geçen ve egosantrik genç bir kadının öyküsünü anlatan bu yapıtı Wyler, tamamen filme ifade gücüyle damgasını basan başkadın oyuncusu Bette Davis’e göre tasarladı. Bunu izleyen yıllarda sık sık bir arada çalışan Wyler ve Davis, The Little Foxes (Öldürünceye Kadar/Küçük Tilkiler, 1941) ile, gerçekleştirdikleri melodramların doruğuna ve aynı zamanda son noktasına ulaştılar. Burada yine Amerika’nın güney eyaletlerinden birinde gaddar bir kadın kocasının katili olur. Bu filmin çekim çalışmaları sırasında yönetmenle baş kadın oyuncusu arasında, sahnelerin düzenlenmesi konusunda tartışmalar çıkınca, uyumlu çalışma ortamı bozuldu. Wyler İkinci Dünya Savaşı sırasında Mrs. Miniver (1942) adlı filmi çevirdi. Hollywood’un propaganda filmleri arasında yerini alan ve bir İngiliz annenin Almanların Londra’ya düzenledikleri hava saldırıları sırasındaki kahramanca hayatını konu alan bu yapıt, Wyler’e birinci Oscar ödülünü kazandırdı.

1956: Savaş Sonrası Yıllarının Eleştirel Takdiri Wyler, gönüllü olarak yazıldığı Amerikan ordusundan terhis edilir edilmez, kendisine ikinci Oscar ödülünü kazandıracak olan The Best Years of our Lives (Hayatımızın En Güzel Yılları, 1946) filminin çalışmalarına başladı. Üç ayrı örnekle, ordudan terhis edilen askerlerin yeniden topluma uyum sağlamalarıyla ilgili sorunları ele alan Wyler, yapımcıların baskısı üzerine filmine mutlu bir son getirmek zorunda kaldı. Daha sonraki yapıtı The Heiress (Miras, 1949) ile yeniden melodram tarzına bir dönüş yaptı. Hayal kırıklığına uğrayınca aşkı intikam hırsına dönüşen bir kadının öyküsünü anlatan bu zengin dekorlu film yüzyılın başında New York’ta geçer. Wyler bu filmi bir tiyatro eseri gibi sahneleyerek kostümleri ve dekorları ön plana çıkardı.

1951-56: Psikoloji ve Şiddet 50’li yılların başlamasıyla Wyler sayısız gangster ve polisiye filmi çevirdi. Detective Story (Karakolda, 1951) adlı filminde “Kara Dizi” tarzında, suçlulara karşı duyduğu nefret patolojik bir hal alan bir polisin portresini çizdi. The Desperate Hours (Umutsuz Zamanlar, 1955) ile Wyler, döneminin en iyi polisiye filmlerinden birini gerçekleştirdi. Burada canilerden oluşan bir çete vasat bir Amerikan ailesine sığınır. Wyler birinci derecede, kendini aşmak zorunda kalan temiz yürekli aile babasıyla ona hiç güvenmeyen, çılgın gangster şefi arasındaki ikili mücadeleyle ilgileniyordu. Friendly Persuasion (Kan Dökmeyeceksin, 1956) adlı filminde de olağandışı durumlarda şiddet kullanılması gereksinimi işleniyordu.

1959/1967: Wyler İçin Tipik Olmayan İki Yapıt Wyler 1959 yılında 50.000’den fazla figüran kullanarak sessiz film klasiklerinden Ben Hur’un sesli versiyonunu çekti. On bir tane Oscar ile ödüllendirilen bu filmin doruk noktasını, orijinalinde de olduğu gibi, dört atlı zafer arabasının yarışması oluşturdu. Funny Girl (Komik Kız, 1967) adlı müzikal film Wyler’in son büyük başarısı oldu. Yabancısı olduğu bu türde Wyler, aynı adlı Broadvvay piyesini mükemmel bir biçimde sinemaya uyarlamakta çok başarılı oldu. Wyler bu filmi, başarısız bir şarkıcıyı sahnede de başrolü üstlenerek canlandıran Barbara Streisand’a göre tasarladı. 67 yaşındaki Wyler sinema zanaatındaki büyük ustalığını bir kez daha The Liberation of L. B. Jones adlı ırkçılık karşıtı dramla kanıtladı. 1981 yılında Los Angeles’te hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Altman Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert AltmanRobert Altman; (20.2.1925 – 20.11.2006)

Kansas City’de doğan Altman Missouri Üniversitesi mühendislik fakültesinden mezun oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda hava kuvvetlerinde savaşa katıldıktan sonra 1947 yılında Kansas City’de endüstri filmleri konusunda en başta gelen yapımcı firmalardan biri olan Calvin Company’de iş buldu. Altman 1957’de ilk yapıtlarını verdi. Yeniyetmeleri konu eden The Delinquents (Suçlular) adlı uzun metrajlı film ile, ünlü yıldız için belgesel bir anı niteliğindeki The James Dean Story’yi (James Dean öyküsü) gerçekleştirdi. 1957’yi izleyen on yıl içerisinde Altman televizyon için çalıştı ve aralarında Alfred Hitchcock Presents (Alfred Hitchcock Sunar) ve Bonanza gibi dizilerin de bulunduğu dizi filmler çekti. Bunları uyarlarken Altman kendine has inatçılığından vazgeçmediği için, kendi filmlerini gerçekleştirmek için fırsat bulamadı.

1966: Başarıya Giden Yol Countdown (Geriye Doğru Sayma) adlı bilim-kurgu filmi Amerikalıların aya ayak basma olayını 1966 yılında vaktinden evvel sunmuş oldu. Bir sonraki yapıtı That Cold Day in the Park (Parkta Soğuk Bir Gün, 1969) Altman’ın daha sonraki filmleri için de tipik olan öğeler içermektedir. Bu filmde genç bir serseriyi evine alıp boşuna onu baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda öldürülen zengin bir kadının öyküsü anlatılmaktadır. Altman’ın sunduğu dengesiz tipler, tıpkı Fransızların Nouvelle Vague (Yeni Dalga) filmlerindeki baş karakterler gibi, sözleriyle birbirlerine ulaşamazlar.

Altman’ın bir sonraki filmi olan M.A.S.H. (1969) Cannes’da Altın Palmiye ile ödüllendirilerek yönetmenini üne kavuşturdu. Bu taşlama Kore savaşının dehşeti içerisinde, vazifelerini yerine getirmekten çok, zevk ile sefahat peşinde olan bir grup sinik askeri doktorun öyküsünü sunmaktadır. Bu filmin sağladığı başarı Altman’ın Lion’s Gate adlı kendi prodüksiyon şirketini kurmasını mümkün kıldı.

1970-79: Doruk Noktaları Altman’ın eleştirmenler nezdindeki başarısı McCabe and Mrs. Miller (McCabe ve Bayan Miller, 1971) gibi filmlerle sürüp gittiği halde, şiddet öğesini abartılı bir biçimde içerdiği için, filmleri ticari açıdan verimli olamadı. Yönetmen bu şekilde Thieves Like Us (Bizim Gibi Hırsızlar, 1973) filmiyle rüyalar beldesi Amerika’nın arka avlularında azıcık mutluluk ve huzur arayan, küçük insanların portresini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Ancak 1975’te Nashville adlı filmle yeniden çok başarılı oldu. Bu filmde zalim politikacılarla açıkgözlerin, bir folk müziği yarışmasına katılan şarkıcıların popülerliğinden nasıl yararlanmaya çalıştıkları göz önüne serilmektedir. Bir yıl sonra çevirdiği Three Women (Üç Kadın) adlı dramda kendilerini kullanan erkek dünyasından uzaklaşıp sonunda başarısızlığa uğrayan Kaliforniyalı üç kadına rastgele bir günlerinde eşlik eder. Sissy Spacek ile Janice Rule’ın yanında oynayan başoyunculardan biri, Shelly Duvall, gösterdiği performans için Cannes Film Festivalinde en iyi kadın oyuncu dalında ödül aldı.

Altman kendi filmlerini gerçekleştirdiği gibi, genç film yapımcılarını da himaye etti. Bu bağlamda, sonradan da sürekli olarak desteklediği Kanadalı yönetmen Alan Rudolph’ın Welcome in Los Angeles (Los Angelese Hoşgeldiniz) filminin yapımcılığını 1976 yılında üstlendi. Altman 70’li yılları, gelecekle ilgili sıkıntılı bir vizyon sunan Quintet (Beşli, 1978) filmiyle bitirdi. Bu filmde yıkıntılardan ibaret ıssız, mahşeri bir dünyada ölümcül bir oyun için bir araya gelmiş olan beş kişiden ancak bir tanesinin sağ kalabildiği gösterilmektedir.

1981: Tiyatro ve Tiyatro Filmleri Altman 1981’de Lion’s Gate film şirketindeki hisselerini satarak tiyatro yapımcılığına yöneldi. Sahneye koyduğu eserlerinden bazılarını sinemaya uyarladı. Örneğin Come Back To The Five and Dime Jimmy Dean (Geri Dön Jimmy Dean, 1982) adlı oda tiyatrosu piyesi gibi. Bunu izleyen yıllarda tiyatroya adapte ettiği eserler arasında nörotik bir kadınla aynı derecede nörotik, biseksüel bir erkeğin birbirlerine âşık oldukları, Beyond Therapy (Yararsız Tedavi, 1987) adlı sivri komedi kayda değerdir. Her ikisi, kendilerine eşlik eden doktorları tarafından engellenirler.

1991: Sinemaya Şahane Dönüşü Yapıtlarının gişe gelirleri kastedilerek sık sık düşük bütçeli film yapımcısı olarak isimlendirilen Altman, 90’lı yılların başında seyirci tarafından çok tutulan iki yapıtla ortaya çıktı. The Player (Oyuncu, 1991) adlı filmle, düşlediği kariyeri bir cinayete rağmen gerçekleştirebilen genç bir film yapımcısının öyküsüyle, Hollywood’a hüzünlü bir anıt dikti. Bir partide figüran olarak kendi kendilerini canlandıran yaklaşık 70 büyük Hollywood starının bu filmde rol alması filme canlılık kattı. Short Cuts (Sosyeteden insan Manzaraları, 1993) yeniden Amerikan toplumunun anlayışlı, maske düşürücü ve aynı zamanda bedbin bir panoramasıydı. Kendisini herkesten ayn biri olarak gören Altman, olayların yan yana ve iç içe aktığı bu filmiyle 60’lı yılların sonundan beri ikinci kez Hollywood yönetmenlerinin en iyileri arasına girmeyi başardı. Uluslararası moda dünyasını hicvettiği Prit-â-porter (Hazır Giyim, 1994) filmiyle de ününü pekiştirdi. Kansas City (1996), Gun (1997), The Gingerbread Man (1998), Cookie’s Fortune (1999) ve Another City, Not My Own (1999) Altman’ın son filmlerindendir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Bresson Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert BressonRobert Bresson; (25.9.1907 – 18.12.1999)

Bresson, Bromont-Lamothe/Auvergne’de dünyaya gözlerini açtı. Edebiyat, ve doktora derecesiyle bitirdiği felsefe tahsilinden sonra ressam olmayı istedi. Ama 30’lu yılların başında sinema branşına geçip senaryo yazan olarak işe başladı. Bir yıl sonra, günümüzde kayıp yapıtlar arasında yerini alan Les affaires publiques (1934) adlı kara komediyle ilk kez kendi başına yönetmenliği denedi. İkinci Dünya Savaşı patlak verince, Bresson diğer projelerini gerçekleştiremedi. Bresson Haziran 1940 – Nisan 1941 tarihleri arasında savaş esiri olarak Almanların elinde kaldı.

1943: Biçimsel Melodram Bresson, hayatını bir katilin ruhunu kurtarmaya adayan rahibe adayının öyküsünü anlatan Les anges du peche (Günah Melekleri, 1943) adlı ilk uzun metrajlı filminde, kendisini sonradan üne kavuşturacak olan stilistik elemanları kullandı. Öyküsünü anlatırken heybetli anlatım şekillerine iltifat etmediği gibi olay ve görüntülerden her türlü gereksiz detayı attı. Sonraki filmlerinden farklı olarak, burada ve bir sonraki filmi Les Dames du Bois de Boulogne’da (Boulogne Ormanı Hanımları, 1945) profesyonel oyuncularla çalıştı ve müziği, belirli hedefleri göz önünde bulundurarak kullandı. O zamana göre hiç alışılmadık stiline karşın, Bresson’un bu tarzdaki ilk filmi ticari açıdan başarı kaydetti.

1950: Ödün Vermeyen Sanatçı Le journal d’un cure de campagne (Bir Taşra Papazının Güncesi, 1950) adlı yapıtında Bresson ilk filmlerinde başlattığı stilini en uç noktasına kadar götürdü. Kanserden ölen ve işini sürdürürken başına gelen sıkıcı olayları günlüğüne yazan papazın öyküsünü anlatırken, Bresson yalnız amatör oyuncularla çalıştı ve onlardan konuşmalarına coşku katmamalarını istedi. Yönetmenin anlayışına göre, böyle bir oyun tarzı yapay bir biçimde ortaya konulan heyecandan daha etkiliydi. Onun gösterim biçimi de alışılmış sinema yapıt-larındakinden farklıydı. Örneğin Bresson pek çok çekimde, başoyuncuyu yazdığını okurken gösterdiği esnada, buna paralel olarak sadece oyuncunun yazı yazan elini gösteriyordu. Fon müziğini hiç kullanmazdı; ancak gösterilen durumla ilgili doğal seslere yer verirdi. Bu filmin aşırı derecede yadırganması yüzünden Bresson, bir sonraki filmini ancak altı yıl sonra gerçekleştirebildi.

5O’li Yılların Ortasından Sonra: “Nouvelle Vague”ın Gözdesi Un condamne â mort s’esl echappe (Bir İdam Mahkûmu Kaçtı, 1956) filminde firarla ilgili olarak yapılan hazırlıkları inceden inceye göstermekle, Bresson stilistik ilkelerine tıpkı Pickpocket’daki (Yankesici, 1959) gibi inatla bağlılığını sürdürdü. Bu filmde Bresson özellikle işlenmesi zor karakter araştırmasında tipik biçimsel diliyle (yakın ve detay çekimleri, monolog şeklinde anlatı; yöntemi gibi) çok usta bir yankesicinin öyküsünü anlatır. Fakat unutulmamalıdır ki Fransız yönetmen için önemli olan psikolojik içyüzünü göstermekten çok, insan hayatındaki genel sorunların ortaya dökülmesiydi. Bresson stilini en mükemmel şekliyle Le Proces de Jeanne d’Arc (Jeanne d’Arc’ın Yargılanması, 1962) adlı filmiyle gerçekleştirebildi. Bu filmi kesin bir şekilde belgesel bir stilde uyarlamakla “Nouvelle Vague” (Yeni Dalga) yönetmenlerinin takdirini kazandı. Bresson bu filmiyle bu akımın şart koştuğu, anlatılanların gerçeğe uygunluğu ile bilinçli sübjektif bir gösterim tarzını en ince detayına varıncaya kadar, yerine getirmişti.

60’lı ve 70’li yıllarda Bresson, genellikle başoyuncunun intihar etmesiyle sonuçlanan, değişik acı öykülerin anlatıldığı bir dizi film çekti. Böylelikle Une femme douce (Yumuşak Bir Kadın, 1968/69) filminde evli bir kadının kendini öldürmesi çok sayıda geçmişe dönüşlerle (flashback) göz önüne serilmektedir. Le diable probablement (Olasılıkla Şeytan, 1977) adlı filmde bir adam kendi katilini görevlendirir.

1982: Başarılı Son Bresson L’argent (Para, 1982) adlı son filminde o güne kadar yaptığı çalışmalarda kullandığı özellikleri bir daha birleştirerek, bu yapıtını, sinemanın tiyatro ile fotoğraf sanatının bir bileşiminden çok, müzikle resmin karma bir biçimi olduğuna ilişkin inanışına göre gerçekleştirdi. Yapıtlarının çoğunda olduğu gibi, burada da insanın insani olmayan bir medeniyette suçluluğa itilerek yaşamasının çaresizliği konu edilmektedir. Elden ele geçen bir tomar paranın gayet sıkı olarak düşünülmüş öyküsüyle Bresson, ucunda birkaç insanın mahva sürüklendiği bir halka tasarlamış oldu. Bu film tamamlandıktan sonra Bresson meslek yaşamından elini ayağını çekti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Luis Buñuel Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Luis BuñuelLuis Buñuel; (22.2.1900 – 29.7.1983)

Calanda/Aragon eyaletinde dünyaya gelen Bufiuel, üst kesimden bir katolik ailenin çocuğuydu. Bunuel bir Cizvit okulundaki öğrenimini tamamladıktan sonra Madrid’de tarımbilim, daha sonra felsefe, edebiyat ve tabiat bilimleri okudu. 20’li yılların başında, aralarında Federico Garcia Lorca ile Salvador Dali‘nin de bulunduğu, felsefeci Jose Ortega y Gasset’in çevresindeki entellektüel grubuyla tanıştı. Bunuel 1925’te tahsilini yarıda keserek Paris’e taşındı.

1928’den Başlayarak: ‘Avant-garde’cılık (Öncü Akım) Bunuel 1926 yılında AcadSmie du Cingma’ya yazıldı ve yardımcı yönetmen olarak çalışmaya başladı. Bunuel, 1928’de Paris’e taşınan Dali ile birlikte ‘avant-garde’ filmin elit yapıtları arasında sayılan iki çalışma yaptı. Un chien andalou (Endülüs Köpeği, 1928) sürrealistik fotoğraf sekanslarından ibaret olup bir kadın gözünü kesen jilet sahnesiyle seyircileri şoke etti. L’âge dor (Altın Çağ, 1930) filminde Bunuel bağlantılı bir konu kullanmaya gerek görmedi. Film, askerlere, kiliseye ve aileye saldırdığı gerekçesiyle yasaklandı. Bunuel’in bir sonraki yapıtı olan Las Hurdas/Tierra sin pan (Kıraç Topraklar/Ekmeksiz Toprak, 1932) adlı sosyal eleştirel sefalet röportajının da İspanya’da gösterilmesi yasaklandı.

30’lu Yılların Ortasında: ABD’de Bunuel iki Amerikalı film şirketi için uzun metrajlı filmlerin senkronizasyon işlerini yaptıktan sonra, İspanya’nın cumhuriyetçi hükümeti tarafından görevlendirilerek Hollywood’da propaganda filmleri çekti. Franco birliklerinin zaferinden sonra işsiz kalan Bunuel, 1941 yılında New York’ta Museum of Modern Art’ta (Modern Sanat Müzesi) iş buldu. Bunuel hiçbir zaman komünist partiye mensup olmadığı halde, Dali‘nin kendisini komünist olarak ihbar etmesi üzerine işini kaybetti.

1948’den Sonra: Meksika’da Hollywood’da yönetmen olarak kendisine bir yer edinmek için yaptığı bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlanınca, Bunuel 1948’de Meksika’ya geçti. İki yıl sonra, Mexico City’nin fukara mahallelerinde yaşayan gençlerin umarsız yaşantılarını çıplak gerçeklikleriyle ortaya koyan Los Olvidados (Unutulmuşlar, 1950) filmi gösterime girdi. Daha sonraki filmlerinde de olduğu gibi, Bufiuel, sosyal koşullar değişmedikçe, yardımseverliğin hiçbir işe yaramadığı tezini savunmaktadır. Fahişelerle hırsızların arasında yaşayıp onlara yardımcı olmak isteyen bir papazın öyküsü olan Nazarin (1958), ateist Bunuel’in dinle ilgili ilk çalışmasıdır. Üç yıl sonra gerçekleştirdiği Viridiana adlı filminde de Bufluel, yerine getirilmemiş dinsel ideallere kafa yormaktadır. Fakirler için bir barınak kuran rahibe adayı genç kadının öyküsü, Bunuel’in savaştan sonra İspanya’da çekmesine izin verilen ilk filmdir.

1963’ten Sonra: Fransa’daki Çalışmaları Bunuel, Fransa’da gerçekleştirdiği filmlerinde kâh toplumsal/eleştirel konular seçiyor, kâh toplumsal sınıfların ve burjuvazinin korkutucu tablolarını çiziyordu. Ay-
rıca din ve metafizik ile ilgili konuları işliyordu: Örneğin La voie lacıâe (Samanyolu, 1968) filminde olduğu gibi. En büyük başarısına, ertesi yıl en iyi yabancı film dalında Oscar ile ödüllendirilen Le charme discret de la bourgeoisie (Burjuvazinin Gizli Çekiciliği) adlı filmle 1972 yılında ulaştı.

1977 yılında çevirdiği Cet obscur objet du desir (Arzunun Şu Karanlık Nesnesi) adlı son filmi yaşlı bir işadamıyla genç bir kız arasındaki aşağılatıcı ilişkiyi anlatmaktadır. Bu filmin çekim çalışmaları bitince Bunuel meslek hayatını bıraktı. Ünlü yönetmen 1983 yılında, 83 yaşında Mexico City’de siroz hastalığına yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Claude Chabrol Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Claude ChabrolClaude Chabrol;(24.6.1930 – 12.9.2010)

Paris’te doğan Chabrol bu kentin üniversitesinde eczacılık ve edebiyat fakültelerinde eğitim gördü. Eğitimini tamamladıktan sonra Twentieth Century Fox şirketinin Paris bürosunda halkla ilişkiler alanında çalıştı. Sinemaya tutkun olan genç Chabrol, 50’li yılların başında “Cahiers du cinema” adlı sinema dergisini çıkartan, aralarında Jean-Luc Godard, François Truffaut, Jacques Rivette ve Eric Rohmer’in de bulunduğu, genç sinema eleştirmenleri grubuna katıldı.

1957/58: “Nouvelle Vaguc”ın (Yeni Dalga) Doğuşu Karısının mirasa konmasıyla eline yüklüce bir miktar para geçen Chabrol, film eleştirmenliğinden film yapımcılığına geçebildi. Le beau Serge (1957/58) ilk uzun metrajlı filmiydi. Ücra bir köyde yaşayan insanların ahlak çöküntüsünü çok etkili bir biçimde işleyen, siyah/beyaz çekilen bu dram “Nouvelle Vague” akımını doğurdu. Bu filmle “Cahiers” dergisi eleştirmenlerinin getirdiği “auteur” kuramı ilk kez hayata geçirilmiş oldu: Senaryoya bağlı yapıtın yerine yönetmenin sübjektif stilini ortaya koyan yapıtın geçmesi isteniyordu. Bu kurama göre yönetmen filmin yaratıcısıydı. Chabrol’un görünürde sağlam burjuva ilişkilerinin arkasında saklanan karanlık uçurumlara karşı duyduğu ilgi, onu kendisine örnek seçtiği Alfred Hitchcock’a yaklaştırıyordu. Sonraki filmlerinde de bu motifi tekrar tekrar kullandı.

1958: Ticari Başarılar Chabrol’un ülkenin başkenti Paris’te hafifmeşrep yaşamları yüzünden sonunda ölüme giden iki üniversite öğrencisinin öyküsünü anlattığı Les Cousins (Yeğenler, 1958) adlı ikinci filmi seyircinin büyük beğenisini kazandı. Chabrol bu filmden kazandığı paralarla kendi yapım şirketini kurdu. Yönetmen sonraki iki filminde de çok şey vaadeden stilini sürdürdü. A double tour (Tehlikeli Rabıtalar, 1959) ve Les bormes femmes (1959/60) adlı filmlerde cinayet işleyen, göze batmayan psikopatlar konu edilmektedir.

1962: Başarı Grafiğinin Düşmesi Parisli kadın katili Landru’nun yaşam öyküsünü dile getiren Landru (Kadın Katili, 1962) filmi, seyirci tarafından tutulmayınca Chabrol para sıkıntısına düştü. Gerçekleştirmek istediği projeleri finanse edecek kimseleri bulamayınca sipariş üzerine çalışmak zorunda kaldı. Bu sıralarda kalite açısından eleştirmenleri hayal kırıklığına uğratan bir dizi casusluk ve gerilim filmi çevirdi.

60’lı Yılların Sonu/70’li Yılların Başı: İyi Bir Dönem Chabrol, 1968′ den sonra çektiği filmlerde -ilk yapıtlarına benzer biçimde- karı-koca, aile, köy gibi kapalı birimler içerisindeki cinayetleri anlatır. Genellikle ikinci eşi Stephane Audran tarafından canlandırılan kadın baş kahramanlar başta olmak üzere, psikolojik bir öngörü ve titizlikle, onları cinayet suçuna götüren motifleri oya gibi işler Chabrol.

1975: Sinema-Televizyon-Sinema 70’li yılların ikinci yansında yeniden parasal sıkıntıya düşen Chabrol, televizyon çalışmalarına yöneldiyse de bu işler kendisini devamlı olarak tatmin etmekten uzaktı. 1982’de Georges Simenon’un romanından sinemaya uyarladığı, kendi karısını öldürdükten sonra önüne geçilmez bir dürtüyle cinayet işlemeyi sürdüren adamın (Michel Serrault) çok parlak bir karakter araştırması olan Les fanlömes du chapelier adlı filmiyle, dikkatleri çeken bir geri dönüş yaptı. 1984-86 yılları arasında, aralarında Poulet au vinaigre (Sirkeli Tavuk) de olmak üzere, Chabrol, Hitchcock tarzında üç tane gerilim filmi çevirdi.

1988’den Sonra: Kadınları Anlatan Filmler Düşman işgali altındaki Fransa’da kürtaj yaparak geçimini sağlayan ve bu nedenle idam edilen bir kadının otantik öyküsünü anlattığı Une affaire de femmes (Bir Kadın Hikâyesi, 1988) adlı filmiyle Chabrol, ünlendiği film dalına, yani kadınları aşırılığa ve suça sürükleyen durumları kılı kırk yararak anlattığı konulara dönmüş oldu.

1993’ten Sonra: Chabrol, 1993’te L’enfer ve L’oeil de Vichy, 1995’de La ceremonie (Seremoni), 1997’de Rien ne va plus (Hırsız ve Çırağı), 1999’da da Au coeur du mensonge adlı filmleri çekti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Francis Ford Coppola Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Francis Ford CoppolaFrancis Ford Coppola;(7.4.1939)

Film bestecisi Carmine Coppola ile oyuncu bir annenin oğlu olarak Detroit/Michigan’da dünyaya gelen Coppola Kaliforniya ve New York’ta büyüdü. Sinema tutkusu bir hastalık sayesinde ortaya çıktı. Coppola sekiz yaşındayken geçirdiği çocuk felci yüzünden aylarca hastanede yatmak zorunda kalınca oradaki sinema gösterileri hayatındaki tek değişiklik oldu. Çocuk iyileştikten sonra annesiyle babası kendisine 8 mm’lik bir süper kamera armağan ettiler.

1958’den Sonra: Roger Corman’ın Öğrencisi New York’ta tiyatro bilimleri tahsilini tamamlayan Coppola 1958’de UCLA (University of California in Los Angeles) üniversitenin sinema bölümünde eğitimini sürdürdü. Orada okurken 50’li yılların sonunda B-filmleri olarak bilinen -yani düşük bir bütçeyle kısa zamanda tamamlanan- sinema türünü yeniden canlandırmakla meşgul olan yönetmen Roger Corman ile tanıştı. Coppola yönetmen asistanlığıyla kameramanlıktan başlayarak yönetmenliğin yolunu tuttu. 1961’de, senaryosu da kendine ait, ilk filmi olan Tonight for Sure adlı vvestern komedisini çekti. Bir yıl sonra Dementia 13 adlı korku filmini çevirdi.

1966: Giderlerin Kısılmasıyla Başlayan Kariyeri 1964’ten beri sahne dekoratörü Eleanor Neil ile evli ve üç çocuk sahibi olan Coppola, 1966 yılında Yon’re a Big Boy Now adlı ilk uzun metrajlı filmini tamamladı. Bu eserde gençlerin sorunları ele alınmaktadır. Bu filmi çok masrafsız bir çalışma olarak gösterime girince, Coppola Fred Astaire’in son müzikal filmi olan Finian’s Rainbow (Finian’ın Gökkuşağı, 1967) filminin yönetimiyle görevlendirildi. Coppola aynı yıl içinde, hiç de küçümsenecek bir ücret olmayan, haftada 300 dolar karşılığında senaryo yazarlığı yapmak üzere, UÇLA üniversitesinden ayrıldı. 1970’te Patton (General Patton) filmi için yazdığı senaryo Coppola’ya Oscar ödülünü kazandırınca, işinin ehli olduğu kesinleşti.

1971/74: Mafya Destanlarıyla Dünya Çapında Üne Kavuşması Coppola en büyük başarısını parasal sıkıntılarına borçludur. The Godfather (Baba, 1971) filmini yönetmeyi kabul etti. Başrolde Marlon Brando‘nun oynadığı Carleone aile klanını konu alan bu üç buçuk saatlik Mafya destanı dünya çapında başarı kazandı. Üç yıl sonra, ustalıkla araya sokulmuş geriye dönüşlerle birinci bölümde olup bitenleri de anlatan The Godfather II (Baba II) birinci filmin devamı olarak daha da büyük bir gişe rekoru kırmayı başardı. (Her iki filmin gişe geliri 300 milyon dolar civarındadır). Bu iki film Coppola’nın gelecekteki çalışmaları için yol gösterici oldu. Dekorlarda aşırı lükse kaçtı ve film bütçelerini keyfince aştı.

1974’ten Sonra: Sinema Krallığı Düşleri Coppola kazandığı paralarla bağımsız sanatçı-prodüktör olmak için kurduğu düşü gerçekleştirmek istedi ve birkaç film şirketiyle kendi dağıtım şebekesini kurdu. Bunun yanı sıra genç yeteneklere destek oldu ve aralarında The Great Gatsby’ninki (Büyük Gatsby, 1974) de bulunmak üzere, senaryolar yazdı. Filipin’in balta girmemiş ormanlarında 18 aylık bir çekim süresinden sonra, Coppola’nın Vietnam Savaşını irdelediği Apocalypse Now (Kıyamet, 1979) adlı filmi gösterime girdi. Yaklaşık 30 milyon dolara mal olan film, bir taraftan savaşın dehşetini aksettirirken diğer taraftan da insan ruhunun derinliklerini araştıran bir yolculuktu. 1980 yılında yedi milyon doları bulan bir para karşılığında satın aldığı Hollywood General Studios şirketinin adını Coppola “American Zoetrope” olarak değiştirdi. Fakat ne yazık ki yaratıcılıktaki aşırılıkları Coppola’yı iflasa sürüklemekte gecikmedi. En modern teknikle çevrilen ve bu nedenle de oldukça kısır bir seyirlik olan One from the Heart (Yürekten Biri, 1981) adlı aşk filmiyle uğradığı yıkım (masraf: 27 milyon dolar, gişe geliri: 1 milyon dolar) sonrası stüdyosunu satmak zorunda kaldı.

1990’dan Sonra: Geri Dönüş The Outsiders (Sokaktakiler, 1982) ve Mickey Rourke’ı üne kavuşturan Rumble Fish (Siyam Balığı, 1983) adlı filmlerinin konuları yeniden gençlik sorunlarına yönelikti. Oldukça küçük bütçelerle gerçekleştirdiği bu iki filmden sonra, Coppola 1984’te ölçüsüzlükleriyle yeniden bir skandala sebep oldu. 20’li/30’lu yıllarda Harlem’in ünlü caz kulübünü konu alan Cotton Club (1984) adlı filmin yapımcıları bütçeyi aşan Coppola’yı dava ettiler. Bu parasal zorluk Coppola’yı bir daha zirveye fırlattı. Coppola, başrolde Al Pacino’nun oynadığı Godfather (Baba) filminin üçüncü bölümünü çekmeyi kabul etti ve yeniden sinema gişelerinin dolmasına sebep oldu. Bram Stoker’in vampir romanını sinemaya uyarladığı Dracula (1992) zengin sahneleri sayesinde başarılı oldu. Coppola, daha sonra Jack (1996) ve The Rainmaker (Yağmurcu, 1997) adlı filmleri çekti

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

David Cronenberg Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

David CronenbergDavid Cronenberg;(15.3.1943)

Cronenberg büyüdüğü Toronto kentinin üniversitesinde İngilizce ve tabiat bilimleri okudu. Bilimsel bilgileri ileride yöneteceği filmlerin önemli öğelerini oluşturacaktı. Cronenberg henüz 23 yaşındayken ilk kısa metrajlı filmini çekti. Yedi dakikalık The Transfer (1966) ve bir yıl sonra gerçekleştirdiği on dört dakikalık From the Drain adlı filmlerinin yönetmenliğini, senaryo yazarlığını, kamera çalışmalarını ve kurgu işlerini üstlendi. Oldukça kısa olan ilk seyirlikleri, 1969’da çektiği Stereo ile 1970’te çektiği Crimes of the Future deneyden hoşlanan, ifade açısından kuvvetli stilini yansıtmaktadır.

1975: İğrençliğin Egemenliği 70’li yılların başında Fransız televizyonu için birkaç kısa metrajlı film çektikten sonra Cronenberg 1975’te, kendisi gibi Kanadalı olan yönetmen Ivan Reitman ile birlikte The Parasite Murders (Parazit Cinayetleri) adlı, ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu şoke edici filmde bir bilim adamı bir kadına tedavi amacıyla parazitler emplante eder. Tedavi başarısızlıkla sonuçlanır ve kadın hasta, aşka susamış bir canavara dönüşerek başka insanları öldüren parazitler kusar. Cronenberg aşırılığa kaçan bu stilini ondan sonraki filmi Rabid’de (1977) de sürdürdü. Bu film, önceki parazit öyküsünün devamı havasın-dadır. Burada da bir kadın bir ameliyat (cilt transplantasyonu) nedeniyle cinayet işleyen bir yaratığa dönüşür. Kadının koltuk altından, erkeklerin kanını emdiği, erkeklik organına benzer bir diken çıkar. Kadının kurbanları delirerek canavarlaşırlar. Tanınmış oyuncularla (Oliver Reed, Samantha Eggar) çevirdiği ilk film olan The Brood (1979) bu öyküsünün değişik bir varyasyonudur.

1982’den Sonra: Toplumsal Yönler Videodrome (1982) bir konu değişikliğinin sinyalini verdi. Cronenberg’in bu çalışmasında ilk kez iğrendirici şok efektler ön planda olmayıp, aşırı medya tüketiciliğinin tehlikeleri irdelenmekteydi. Bu filmde bir televizyon yapımcısı halüsinasyonlara ve beyninde kendisini ölüme götüren bir tümör oluşmasına neden olan bir programla karşı karşıya kalır. Bir sonraki filmi Dead Zone’du (Ölü Bölge, 1983) geleceği görebilen bir öğretmen, patlamak üzere olan bir atom savaşını bir suikastle önlemeye çalışır. Stephen King’in romanından sinemaya uyarladığı bu yapıtta Cronenberg, bol imalı bir anlatımla ABD’nin siyasal havasım eleştirmektedir.

1986: Klasik Bir Korku Filminin Yeniden Çevrilmesi 1958’de Kurt Neumann’ın yönetimi altında gerçekleştirilen The Fly (Sinek) adlı bilimkurgu korku filmini Cronenberg 1986 yılında muazzam teknik külfetlerle ve 13 milyonu bulan hiç de küçümsenmeyecek bir bütçeyle yeniden çevrildi. Bu filmde Jeff Goldblum, kendi üzerinde yaptığı bir deneyde kendi molekülleri bir sineğin molekülleriyle karışan araştırıcı bilim adamını canlandırırken çok parlak bir performans gösterdi. Bundan böyle giderek canavar bir sineğe dönüşen bilim adamı, bu değişimden dolayı insan olarak çok büyük acılar çekmektedir. Bu film Cronenberg’in ticari açıdan ilk büyük başarısıdır. Bu film yalnız tipik korku filmi seyircisini sinemaya çekmekle kalmayıp filmin psikolojik derinliğini ve mükemmel yapılış tarzını merak edip beğenen kimselerin sinemaya gelmesini sağladı.

1988’den Sonra: Seksüel Tutku Biçimleri 1988’de gerçekleştirilen Dead Ringers adlı filmin ayırıcı nitelikleri arasında rengin çok iyi kullanılmış, dekorların titizlikle stilize edilmiş olması ve mükemmel bir kamera çalışması sayılabilir. Cronenberg bu yapıtıyla dokunaklı olduğu kadar korku da uyandıran bir film yaratmış oldu. Burada kullandığı öykü, Cronenberg ‘in bir gazetede okuduğu gerçek bir olaya dayanan bir haber esas alınarak yazıldı.

Her ikisi de jinekolog olan tek yumurta ikizi erkek kardeşler (Jeremy Irons ikili bir rolde) ruhsal açıdan öylesine iç içe ve birbirlerine bağımlı durumdadırlar ki birinin seksüel saplantıları her iki erkeği çöküntüye uğratır. Cronenberg 1992’de William S. Burrough’un kült romanından sinemaya uyarladığı Naked Lunch (Çıplak Şölen) ile oldukça başına buyruk bir film ortaya çıkardı. Korkutucu ve itici görüntüleri karıştırarak bir taraftan bu edebi eserin oluşumunu aydınlatırken, diğer taraftan da yazarının uyuşturucu alışkanlığını büyülen-meyle bağımlılık arasında ince bir sınır çizgisi olarak belirtti. 1993’te çevirdiği M. Butterfly’du yeniden tutkunun neden olduğu psikolojik çöküntü konu edilmektedir. Bir İngiliz, Çinli bir kadına tutulurken karşısındakinin aslında komünist rejim için casusluk yapan bir erkek olduğunun farkına bile varmaz. J.-G. Ballard’ın “Çarpışma” adlı romanından uyarlayıp senaryosunu yazdığı ve yönettiği Crash (1996) adlı film de Cronenberg’in yankı uyandıran çalışmalarından biri oldu. Sonrasında ses getiren çalışması ise 2007 yılındaki Eastern Promises (Şark Vaatleri) dir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Blake Edwards Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Blake EdwardsBlake Edwards;(26.7.1922 – 15.12.2010)

Edwards, William Blake McEdwards adıyla Tulsa/Oklahoma’da dünyaya geldi. Üç yaşındaki küçücük bir çocukken annesiyle babası boşandılar. Birlikte yaşadıkları, annesinin ikinci kocası Hollywood’da prodüksiyon şefi olarak çalışıyordu. Okul tatillerinde üvey babasıyla birlikte film stüdyolarına giden Blake, bu şekilde filmlerin nasıl çevrildiklerini izleyerek öğrenme fırsatını buldu.

1942’den Sonra: Oyuncu ve Senaryo Yazarı Edwards, 20 yaşına basınca ilk defa oyuncu olarak iş buldu. Sahil güvenlik birliğine hizmet verdiği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Edwards, filmlerde küçük roller almakla birlikte, giderek daha çok senaryo yazarlığına yoğunlaştı. Sonralan televizyona da uyarladığı Richard Diamond: Private Detective adlı radyofonik oyun serisiyle kayda değer ilk başarısına ulaştı ve kısa zamanda aranan bir dizi yazan oldu.

1959-63: Baş Döndürücü Bir Hızla Üne Kavuşması Edwards 1955’te, aslında mekanik beceriden başka bir nitelik taşımayan Bring Your Smile Atong adlı ilk filmini çekti. Fakat Edwards, aradan yalnız dört yıl geçtikten sonra, komedi filmleri konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunu kanıtladı. Operation Petticoat (Donanmanın Melekleri, 1959) filminde bir subay (Cary Grant), her ne pahasına olursa olsun, hasarlı bir denizaltı gemisinin hurdaya ayrılmasını önlemeye çalışır.

Bu filmin başarısı üzerine Edwards’a üst üste iki filmin yönetmenliği verildi. Truman Capote’nin romanından sinemaya uyarlanan Breakfast at Tiffany’s (Çılgınlar Kraliçesi, 1961) adlı filmde taşradan gelen bir genç kız (Audrey Hepburn) zengin bir erkekle flört ettikten sonra kendisini isimsiz bir yazarın kollarında bulur. Days of Wine and Roses (Gül ve Şarap, 1962) bir halkla ilişkiler yöneticisinin alkolikliğini konu alan bir melodramdır. Her iki film seyircilerde büyük yankılar uyandırınca Edwards, 60’lı yılların başında Hollywood’un belli başlı yönetmenlerinden biri olarak yerini buldu.

1963: Pink Panther (Pembe Panter) Dizisinin Başlangıcı 1963 yılında çevrilen The Pink Panther (Pembe Panter) filminde Peter Sellers hafif şapşal müfettiş Clouseau rolünü üstlendi. Esprili diyalogları sessiz film döneminin bürlesk tarzıyla birleştirdiği, bir elmas çevresinde dönen bu polisiye komedi ile Edwards en büyük başarısına ulaştı. Yeniden müfettiş ciouseau’yu sunan A Shot in the Dark (Karanlık Bir Çığlık, 1964) ve yüzyıl başındaki bir araba yarışını anlatan The Greal Race (Büyük Yarış, 1964) adlı sonraki yapıtları da milyonlarca seyirciyi sinemaya çekti. 1967’de Edwards’ın pek katkısı olmadan başka bir yönetmen tarafından gerçekleştirilen lnspector Clouseau müfettiş Clouseau’yu üçüncü defa beyazperdeye getirdi.

60’lı Yılların Sonundan İtibaren: Kriz Birinci sınıf bir zamanlama ve birleşik öğelerle sivrilen komedileriyle bu branşın teminatı olarak görülen Edwards, 60’lı yılların sonunda bu türden uzaklaşarak daha ciddi filmlere eğildi. Prodüksiyon şirketleri Edwards’ı’n filmlerini keyiflerince kısalttıkları için ünlü yönetmen parasal darboğazlardan sonra sanatsal açıdan da inişe geçti. Bu dönemde ağır depresyonlar yaşayan Edwards, ilk evliliğinin bozulmasıyla (1967) da çok sarsıldı.

1975: Pembe Panter ile Dönüşü Bundan böyle filmlerinin çoğunda kadın başrolünü üstlenecek olan oyuncu Julie Andrews ile 1969’da evlenen Edwards, krizi atlatabildi. Pembe Panter filminin devamında oynamayı kabul eden Sellers ile yeniden beraber çalışınca, Edwards Hollywood’un Büyükleri arasına geri dönebildi. 1975’te çevirdiği Return of the Pink Panther’i (Pembe Panter’in Dönüşü) dizinin Sellers’lı üç filmi daha izledi. 1979’da çevirdiği Ten (On) filmiyle Edwards, Sellers olmadan da başarılı olabileceğini kanıtladı. Bu arada, kendi filmlerini üretmesini sağlayacak parasal olanaklara kavuşmuştu.

80’li Yıllardan Sonra: Çıkışlar ve İnişler 80’li yıllarda Edwards’ın filmlerinde belirli bir burukluk sezilmekle birlikte, o yine de esprili diyalogları ve günlük yaşamın aksiliklerini sunmaktaki ustalığım hiç yitirmedi. Victor/Victoria (1982) ve Switch (Eskiden Erkektim, 1991) adlı filmlerinde cinsiyet rolleriyle cinsiyet değiştirme konularım işledi. Blind Date (Kör Talih) adlı filmiyle 1987 yılında Bruce Willis’in oyuncu olarak ilk kez başarıya ulaşmasını sağladı. Diğer taraftan başrolde Roberto Begnini’nin oynadığı yeni bir Pembe Panter, Son of the Pink Panther (Pembe Panter’in Oğlu, 1993) ilgi çekemedi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Stephen Frears Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Stephen FrearsStephen Frears; (20.6.1941)

Frears, Leicester’de fizikçi bir babayla sosyal hizmetler görevlisi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Annesinin işi nedeniyle toplumdaki marjinal grupların sorunlarını çok küçük bir yaşta öğrendi. Frears, Cambridge Üniversitesinde hukuk okurken öğrenci tiyatrosunda da çalıştı.

1965’ten Sonra: Sinema Çalışmaları Frears 1963 yılında eğitimini tamamladıktan sonra avukatlık yapmak için bir istek duymadı ve İngiliz televizyon kanalı BBC’de iş bulmak umuduyla Londra’ya gitti. Bu isteği gerçekleşmeyince Frears, tiyatro alanında değişik işlerde çalıştı. 1965 yılında sinema yönetmeni Karel Reisz’in dikkatini çeken Frears, yönetmenin asistanı oldu. Frears İngiliz sinemasını içine düştüğü uyuşukluktan kurtarmak amacıyla 50’li yılların sonunda “Free Cinema” adı altında başlatılan akımın bayraktarlarından biriydi. Frears Güney Afrika’daki ırk ayrımını konu alan politik bir yapıt olan “Burning” adlı ilk filmini 1967’de gerçekleştirdi. 1971’de Neville Smith ile birlikte çevirdiği ikinci filmi Gumshoe’dan (Dedektif) sonra, İngiliz hükümetinin tasarruf önlemlerine kurban edilen sinema teşvik fonu kısılınca filmlerinin finansman işleri aksadı ve Frears uzunca bir süre sinema için film çekimine ara verdi.

1972-84: Televizyon Yönetmenliği Bundan böyle televizyon için çalışan Frears, orijinal konularıyla göze çarpan, toplumsal/eleştirel televizyon oyunları sahneleyerek kendisine kısa zamanda bir isim yaptı. İngiliz hükümeti 70’li yılların sonunda medya politikasını değiştirip sinemayı yeniden teşvik edince Frears’ın televizyon filmlerinden bazıları sonradan beyazperdeye de geçti.

1985: Uluslararası Başarılar Frears, 13 yıllık bir aradan sonra ilk kez 1984 yılında The Hit adlı filmi kendi başına çevirdi. Konusu daha çok İspanya’da geçen, polisiye ile “road-movie” karışımından oluşan bu başarılı filmin konusu, yıllardan sonra kendilerini ele veren kişiden intikam alan birkaç katilin öyküsüdür. Uluslararası üne bir yıl sonra My Beautiful Launderette (Benim Güzel Çamaşırhanem) adlı filmiyle kavuştu. Aslında televizyon için tasarlanmış olan bu yapıt, Frears’ın senaryo yazarı Hanif Kureishi’nin uzun ısrarları sonunda sinema için kullanıldı. Toplumun dışladığı insanlara ilişkin olan bu komedide Londra’da yaşayan Pakistanlı bir erkekle bir İngiliz erkeği arasındaki ilişki anlatılmaktadır. Bu iki insan bir çamaşırhane açarak sosyal sınıf atlamayı başarırlar. Frears bu filmiyle 80’li yılların başında İngiltere başkentinde yozlaşmış olan hayatı gözler önüne sererken ırkçılığı ve eşcinsellere karşı takınılan hoşgörüsüzlüğü de bol bol eleştirir.

1986/87: İngilizlere İlişkin Konular Frears’ın bundan sonraki iki filminde de toplumun dışladığı tipler ele alınmaktadır. Prick Up Your Ears (1987) adlı filmi, 1967’de hayat arkadaşı erkek tarafından dövülerek öldürülen oyun yazan Joe Orton’un biyografisine dayanmakta ve iki erkek arasındaki evliliğin nasıl cehenneme dönüştüğünü göstermektedir. Bu film Londra’nın 60’lı yıllarına ait bir dönem portresiyken, 1987’de çektiği Sammy and Rosie Gel Laid filmiyle de Frears, Thatcher döneminin İngiltere’sini anlatır. Yine Kureishi ile birlikte gerçekleştirdiği bu iki film de Pakistanlı göçmenlerin hayatını konu alır. Bu filmin politik öğesi
Frears’ın “bad guy” (kötü adam) olarak adlandırılmasına neden oldu.

1989: Oscar Ödülü Hollywood 80’li yılların sonuna doğru “New British Cinema” (Yeni İngiliz Sineması) denilen akımın sivrilen temsilcisini farketti. 1988’de ABD’ye giden Frears, burada ilk defa tarihi bir konuya eğilerek Choderlos de Laclos adlı Fransız yazarın mektup şeklinde yazılmış romanını sinemaya uyarladı. Dangerous Liaisons (Tehlikeli İlişkiler) adlı bu film tam üç tane Oscar ödülü alınca Frears yeni yeni iş teklifleri almakta gecikmedi. 1990’da The Grifters adlı gangster filmini çekti. Frears 1993 yılında vatanı İngiltere’ye dönmekle kalmayıp sinemadaki kökenlerine de dönmüş oldu. Snappers adlı filmiyle orta sınıfa mensup İrlandalı bir ailenin eğlendirici portresini çizdi. Burada, Amerika’daki prodüksiyonlarının tersine, eskisi gibi, yüzü eskimemiş, genç oyuncularla çalıştı. Frears, 1996’da Mary Reilly ve The Van, 1998’de de The Hi-Lo Country adlı filmleri çekti.

2006 yılında başrolünü Helen Mirren’ın oynadığı The Queen (Kraliçe) filmini çekti.Film en iyi film dalında Oscar’a aday olmuştur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jean-Luc Godard Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean-Luc GodardJean-Luc Godard; (3.12.1930)

Paris’te doğan Godard İsviçre’de büyüdü. Paris’te Sorbonne Üniversitesinde etnoloji okudu. 1950 yılında kısa filmlerinde rol aldığı Jacques Rivette ve Eric Rohmer ile birlikte “La Gazette du Cinema” adlı kısa ömürlü dergiyi çıkarttı. 1952’de “Cahiers du Cinema” dergisi için film eleştirileri yazmaya başladı. 1954-58 arasında, ilki Operation beton (1954) olmak üzere çok sayıda kısa metrajlı film çekti.

1959: “Nouvelle Vague” Dönemi Godard ilk uzun metrajlı filmi A bout de souffle (Serseri Âşıklar, 1959) adlı yapıtıyla “Nouvelle Vague”ın stilini oluşturan filmlerinden birini sunmuş oldu. Başrollerinde Jean-Paul Belmondo ile Jean Seberg’ın oynadığı bu yapıt, gerilim ve komedi öğelerini birleştirirken, geleneksel olmayan parça parça anlatım tarzıyla da sivrildi. Bu filmde küçük bir dolandırıcıyı sevgilisi polise ihbar eder. Godard’ın ekibinde “Nouvelle Vague” öncülerinden iki kişi daha vardı: Senaryo yazarı François Truffaut ve teknik danışmanı Claude Chabrol. Bu filmden sonraki yapıtı Le petit soldat (Küçük Asker, 1960), Fransa’nın da karıştığı Cezayir savaşını eleştirdiği için, resmi makamlarca birkaç yıl yasaklandı. Godard bundan sonraki filmlerinde stilini mükemmelleştirdi. Örneğin, ilk kez ara başlıklarla çalıştığı Une femme est une femme (Kadın Kadındır, 1960/61) adlı filminde ve yönetmenlik çalışmalarıyla ilgili düşüncelerini yansıttığı Le mepris’de (Nefret, 1963) olduğu gibi. Filmin konusu Godard için her zaman ikinci planda kalıyordu; onun için önemli olan kendi düşüncelerini yansıtmasıydı. Baş kahramanları çoğu zaman hem kendi kendilerine, hem de dış dünyalarına yabancılaşmış durumdadırlar, sonuna kadar toplumun dışında kalırlar ve çoğu zaman da onları trajik bir son bekler. Pierrot le fou (1965) adlı filmi, burjuva hayattan kaçmayı beceremeyen bir erkeğin öyküsüyle buna kesin bir örnektir.

Weekend (Hafta Sonu, 1967) adlı filminde, çok abartüı ve saçma bir biçimde de olsa, yine aynı konuyu işledi. Burada hafta sonunda gezmeye giden bir karı-koca, toplumun zengin tabakası görünümü altında pusuda bekleyen yıkıcı güçlerle karşı karşıya kalır. Godard, uçurumun kenarında bulunan bir dünya sunmaktadır. Bu filmin en ünlü sahnesi, arka planda çok yüksek volumlu bir gürültü eşliğinde kameranın yaklaşık on dakika kadar bir otomobil konvoyu üzerinde gidip geldiği sahnedir.

1968: Devrimci Politik Yıllar Godard, 60’lı yılların sonundaki öğrenci hareketlerine aktif bir biçimde katıldi. Siyaset, filmlerine giderek hakim olurken, Godard anladığımız manada bir konuya yer vermedi bu dönemde çektiği filmlerde. Film yapımcısı olarak edindiği tecrübelerin özeti olan Tout va bien (Herşey Yolunda, 1972) filmine başoyuncu olarak, solcu olarak bilinen Yves Montand ile Jane Fonda’yı seçti. Letter to Jane (Jane’e Bir Mektup, 1972) adlı filmde Jean-Pierre Gorin ile Godard, Jane Fonda’nın Vietnam’da çekilmiş bir fotoğrafının gazetede çıkmasıyla yarattığı siyasal etkileri analiz ederler.

1975’ten Sonra: Video Alanında Deneyler Godard 1975 yılında Paris’i terk ederek üçüncü eşi Anne-Marie Migville ile Grenoble’a yerleşti ve orada Sonimage adlı bir video prodüksiyon firması kurdu. Deneysel düşüncelerini televizyon video filmlerinde daha iyi uyarlayabileceğine ve daha önemlisi bu şekilde daha büyük kitlelere hitap edebileceğine inandığı için, Godard, bundan böyle daha çok bu medyayla çalıştı. Sonradan sinemalarda da gösterime giren Numiro 2 (1975) adlı video filminde birkaç konu birbirine paralel olarak aynı zamanda ekranda göründü. Godard burada kendisinin sinemadaki gelişimini de yansıtmış oldu.

1980’den Sonra: Geriye Bakış Godard 80’li yılların başlamasıyla stil açısından 60’lı yıllarda ve 70’Ii yılların başında çevirdiği filmlere bir dönüş yaptı. Sauve qui peut-La vie (Herkes Başının Çaresine Baksın, 1980) adlı filmi sinemacılık mesleğinin irdelendiği bir yapıttır. Bu yansıtmalarını bundan sonraki filmlerinde de sürdürdü. Prenom Carmen (Adı Carmen, 1983) adlı filminde Carmen öyküsünün öğelerini, en çok sevdiği temaları oluşturan suçluluk ve sinemacılık konularıyla birleştirdi. Passion (Çile, 1982) adlı filminde parası bittiği için çalışmalarını sürdüremeyen bir yönetmenin öyküsü anlatılmaktadır. Je vous salue Marie (Meryem ve Yusuf, 1984) adlı filmi Vatikan’ın, Godard’ın Meryem Ana öyküsünü günümüze uyarlamasını Tanrı’ya küfür addederek reddetmesiyle, gazete manşetlerine geçti. Nouvelle Vague (Yeni Dalga, 1990) adlı filmiyle Godard, sinema denen medyanın yaşam ve doğa üzerindeki anlamını yorulmaksızın irdelediği yapıtlarına bir yenisini eklemiş oldu. Özyaşamsal portre denemesi JLG’den (1995) sonra Forever Mozart (Daima Mozart, 1996), The old place (1998) ve L’eloge de l’amour (1999) filmlerini çekti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Peter Greenaway Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Peter GreenawayPeter Greenaway; (5.4.1942)

Newport/Wales’de dünyaya gözlerini açan Greenaway İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ailesiyle birlikte Londra’ya taşındı ve bu kentte büyüdü. Bir işadamı ve tutku derecesinde ormancılığa meraklı olan babası, Greenaway’e doğa aşkını aşıladı. 14 yaşındayken ressam olmaya karar veren Greenaway, liseyi bitirdikten sonra Walthamstow College’da sanat ve resim eğitimi gördü. İlk kişisel sergisini 1964’te açtı.

1965’ten Sonra: Kısa Filmler 60’lı yılların ortasında yapımcılığını üstlendiği kısa filmler, tıpkı tabloları ve mimari çizimleri gibi strüktüralizmin etkisi altındaydı. Buna örnek olarak Train (1966), Tree (1966), Five Post-cards from Capital Cities (1967) filmleri gösterilebilir. Greenaway, 1966’da, daha sonraki projelerini gerçekleştirebilmek üzere para kazanmak amacıyla, “Central Office Of Information”da kurgucu olarak çalışmaya başladı. Sanatsal açıdan iddialı filmlerinde tekrar tekrar aynı objenin çok çeşitli varyasyonlarını, çok katı, tekdüze bir resim ritmi içinde yanyana koydu. Burada strüktüralizmin felsefi yönüne işaret etti. örneğin Water (1975) adlı yapıtında değişik dere akışlarını, akan suyun çıkardığı doğal sesler eşliğinde, aralıksız resim dizileri şeklinde gösterdi.

1978: Seyircinin Büyük İlgisi İlk uzunca yapıtlarını uluslararası festivallerde sununca seyirci kitlesi Greenaway’ın egzantrik/inatçı fikirleriyle ilk kez oldukça geniş ölçüde tanıştı. Vertical Features Remake (1978) adlı filmde ölmüş bir yönetmenin bıraktığı film malzemesi çeşitli metotlarla yeniden kurulmaya çalışılır. Greenaway hayali/belgesel bir çerçeve konusunun içine yerleştirdiği belli sayıdaki bir dizi dikey objeyi (örneğin ağaçlar, tekne direkleri vb.) tekrar tekrar gösterir. The Falls (1980) adlı yapıtında sebebi bilinmeyen nedenlerle şiddet kullanılarak öldürülmüş olan 92 kişinin gerçek vakasını (185 dakikada) destansı bir yoğunlukla anlattı. Söz konusu bütün insanların soyadı “Fail” hecesiyle başlıyordu.

1982: İlk Uzun Metrajlı Filmi İlk uzun metrajlı filmi olan The Draughtman’s Contract Greenaway’ın biçimsel yasallıkla oynadığı oyunun mantıklı devamı niteliğindeydi. Muhteşem, barok bir dekoru fon olarak kullanarak seyirciye göz kırpıp, onu bir cinayete ait ipuçlarını bulmak üzere bir tür saklambaç oyununun içine çeker. Greenaway’in, değişik kamera ayarlarıyla İngiliz ustalarının tablolarını anımsatan sanatsal resimleri, çağdaş müziği İngiliz Barok müziğiyle bağdaştıran İngiliz bestecisi Michael Nyman’ın müziğiyle bütünleşmiş oldu. Daha sonraki yapıtlarında da Greenaway sık sık Nyman ile beraber çalıştı.

1985’ten Sonra: Stilinin Varyasyonları 1987’de The Belly of an Architect adı altında tamamladığı yapıt, eleştirmenlerin oybirliğiyle verdiği karara göre İngiliz Sanat Sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edildiği halde, Greenaway ilk uzun metrajlı filmindeki başarısını daha sonraki yapıtlarında sürdüremedi. Bu film Roma mimarisinin büyük bir titizlikle oluşturulmuş bir kompozisyonunda hayat bulmaktadır. Eserlerinin çoğunda olduğu gibi, burada da sadakatsizlik, hastalık, entrika ve ölüm gibi konular biçimsel görünüşün arkasında kalmaktadır.

Drowning By Numbers (1988) filmiyle Greenaway stilini eğlendirici ve hafif bir biçimde sürdürmeyi başardı. Sayıları l’den 100’e kadar filmin konusuna işleyerek filmi sekanslara ayırdı. Daha sonraki yapıtı The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover (Aşçı, Hırsız, Hırsızın Karısı ve Onun Aşığı, 1989) sadece eski filmlerinin tekrarından ibaret olduğu halde, Greenaway’ın ABD’de ilk mütevazı başarısını oluşturmaktadır. Greenaway, 80’li yılların ortasından sonra, sinema çalışmaları yanı sıra, önemli müzelerde sanat sergileri düzenleyerek de ünlendi. 90 lı yıllarda The pillow books (Tuval Bedenler, 1996), The Bridge (1997) ve Eight and half women (1999) adlı filmleri çekti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,