Etiket: hayal gücü

Stephen King Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Korku kitapları ve filmlerine benim gibi belirli bir mesafe uzaklıktan bakıyorsanız dahi en az birini okumuş ya da izlemişsinizdir. Öyleyse her hâlükârda Stephen King’den bir şeylere rastlamışsınız demektir.

Kariyeri boyunca “Hayvan Mezarlığı”, “Kujo”, “Sadist” gibi birçok korku romanına imza atarak ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturan King’in, bunun yanında masalsı bir fantezi kitabı olan “Ejderha’nın Gözü” ve “Kara Kule” gibi eserleri en çok ilgi görenler arasındaydı.

“Esaretin Bedeli” ve “Yeşil Yol” gibi başyapıt kabul edilen sinema filmlerinin de yazarı o. Hayran olmamak, sevmemek ne mümkün. Her koşulda her bir kalbin ince bir noktasına dokunmayı öyle güzel başarmış ki… Kuşkusuz en büyük başarısı işte bu yöndeydi; Stephen King, “sinematografik roman” tarzındaki çalışmalarıyla dokunmadık kalp bırakmadı…

Ve bugün 71 yaşına girdi. Cümlelerin etkisinde ve bambaşka bir kafayla geçmiş 71 yıl… Ama iyi ama kötü günler geçirdi elbet; her insan kadar. Onu, başkalarından ayıransa, sadece bakmıyordu, görüyordu da. Onu bize bunca sevdiren de, gördüklerinden sonrasını bizimle paylaşması oldu…

İyi ki doğdun Stephen King…

Korku dolu nice yaşlara…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Stephen, 21 Eylül 1947’de, ABD’de Portland, Maine’de, Nellie Ruth Pillsbury ve Donald Edwin çiftinin oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi, ona “Stephen Edwin King” adını verdi. gözlerini açtığı hayat, ona, her insana yaptığı gibi bazen sevinç, bazen gözyaşı getirecekti…

King çifti boşandığında Stephen, henüz 2 yaşındaydı ve kardeşi David ile birlikte annesinde kaldı. Anne ile baba arasında mekik dokuyan o çocuklardan biriydi. Hem uzayan yollar, hem başa çıkmak zorunda kaldığı ikiye bölünmüş duygularıyla attı adımlarını. Annesi Portland Maine, babası da, Indiana Fort Wayne’de yaşıyordu.

Annesi ve David ile Durham’a taşındığında ise, Stephen, 11’indeydi. Lise bitene kadar süren eğitimini burada tamamladı. 1966’da artık üniversite için bir tercih yapması gerektiğinde, Orono Maine Üniversitesi’nde, Bilim okumaya başladı…

 

Yazmaya başladığı yıllar

Stephen’i yazmaya teşvik eden, babasına ait olduğunu öğrendiği H. P. Lovecraft’ın “The Lurker Of The Threshold” öykü kitabı idi. Bu kitabı, bir yaramaz çocuk edasında evlerinin tavan arasında bulmuştu. Üzerinde de bir iblis resmi vardı.

Okuduğunda öylesine etkilenmişti ki, anne ve baba arasında ikiye bölünmüş hayatında Stephen, içinden çıkamadığı her bir duygunun çözümünü yazmakta buldu. İlk hikayelerini yazmaya başladığında, 16’sında gencecik bir delikanlıydı. Başkalarının okumaya başlaması için henüz zamana ihtiyacı vardı; ama belli ki bu durum ona iyi geliyordu. Üstelik yetenekliydi de.

Yazdığı bu hikayeleri yayımlamak için 1967’de bir fırsat doğduğunda, ilk profesyonel kısa öykü satışını, “The Glass Floor” adını verdiği öyküsüyle, Starling Mystery Stories’e yaptı.

1970’de üniversiteden mezun olduğunda ise, iş bulamamıştı; bir laboratuvarda geçici olarak gördüğü bir işe başladı. Bir yandan da yazmaya devam ediyordu. Artık dergilerde de yayımlıyordu hikayelerini. İşte bir hikayeci olarak tanınmaya da bu sırada başladı…

Bu arada ilk yazmaya başladığında “Richard Bachman” adını kullanıyordu. Bu imza ile yazdığı ilk kitaba “Rage” adını vermişti; sınıf arkadaşını silahla vuran bir lise öğrencisini anlatıyordu. Ancak daha sonra Jeffrey Lyne Cox adlı bir lise öğrencisi, sınıf arkadaşlarını esir aldı ve bu kitaptan etkilendiği ortaya çıktı. Buna benzer bir olay üç kez daha tekrar edince, bu kitabın Amerika’da bir daha basılmamak üzere yasaklandı.

Stephen King, daha sonra kendi kimliğiyle yazmaya karar verdiğinde, Bachman’ı, kanser sebebinden ölümüyle emekliye ayırdı.

(Stephen King ve ailesi – 1979)

Stephen King evlendi

Stephen ve Tabitha Spruce, üniversitede tanıştı. Belki ses getirmiyordu; ama özünde sakin ve tutkulu bir aşk doğmuştu aralarında.

1970’te üniversiteden mezun olduktan bir yıl sonra bu aşkı evlilikle taçlandırdılar. Bu evlilikten Owen ve Joe Hill adını verdikleri iki oğulları ile Naomi adını verdikleri bir kızları oldu.

“Televizyon fena değil, ona karşı değilim, ama insanı dünyadan koparıp yalnızca kendi camına bağlamasını sevmiyorum. En azından o bakımdan radyo daha iyiydi”. Bu cümle, Stephen King’in “Yeşil Yol” sinematografik romanından. Gerçekten de böyle düşünüyordu aslında. Öyle ki, Tabitha ile Maine’deki evlerinde kendi kurdukları üç radyo istasyonu vardı…

İlk romanı ve hızlanan hayat

Üniversiteden sonra hemen iş bulamamıştı; ancak hikayeleri vardı. Tabii onlar da bir yere kadardı. Neyse ki 1971’in sonunda Main’de bulunan Hamden Koleji’nde öğretmen olarak çalışmaya başladı. Elbette yazarlık konusunda kendini geliştirecek yollar aramaya da devam ediyordu.

Yazmayı sürdürdü ve nihayet 1973 baharında “Carrie” (Göz) adını verdiği ilk romanını yayımladı. Aslında Carrie’yi öncelikle bir hikaye olarak kaleme almıştı. Sonra nedense memnun kalmadı ve kaldırıp attı. Ancak sevgili karısı Tabitha, hikayedeki potansiyeli görmüştü. Stephen’i yazmaya devam etmesi konusunda yüreklendirdi. Bu roman, işte böyle ortaya çıktı. Basılacağı sırada da Stephen, elbette romanını karısı Tabitha’ya adadı.

Resmi olarak atılmış bu büyük adımla artık daha da özgüvenliydi. Romanı çıkar çıkmaz yenisini yazmaya başlamıştı bile. Bunun için Colorado’ya taşındı ve “Shining” (Medyum) adını verdiği romanını tamamladığında, ki bu bir yıl sürmüştü, tekrar evine, Maine’ye döndü. Yıl dolmadan üçüncü romanı “The Stand”i de (Mahşer) yayımladı.

Daha sonra BBC’ye verdiği bir röportajda açıklayacaktı ki, o güne dek yarattığı karakterler içinde kendisine en yakın olanı, “Medyum” romanındaki “Jack Torrance” idi. Romanını yazdığı sıralarda, kendisi de tıpkı Jack gibi, sürekli içiyordu. Yazdığı dönemi yansıtan en belirgin özellik buydu.

Evet, 80’li yıllar, Stephen’in alkole düşkün olduğu zamanlardı. Hatta “The Onion”, yayınladığı bir makalede, Stephen King’in “Şeffaf” adlı romanını nasıl yazdığını hatırlamadığı iddiasında bulundu. Stephen, bu iddiayı kabullenmiş, sadece o değil, “Kujo” da dahil nasıl yazdığını hatırlamadığı birçok romanı olduğunu itiraf etmişti…

Stephen King yükselişte

Yazarlıkta sağlam adımlarla ilerleyen Stephen, maddi açıdan da iyi duruma gelmişti. 1977’de yeni bir eve taşındılar. Şehir değiştirmediler, ancak evleri bir öncekinden çok daha iyiydi.

1980’den sonra da, kendini tamamen yazarlığa adadı. Adeta seri üretimde bir makine gibiydi. “The Dead Zone” (Çağrı), “Fşrestarter” (Tepki), “Pet Sematary” (Hayvan Mezarlığı), “The Dark Half” (Hayatı Emanet Karanlık), “Needful Things” (Ruhlar Dükkanı), “Rose Madder” (Çılgınlığın Ötesi), adını verdiği birçok roman ve hikayesini art arda yazdı.

1981’de, “Dance Macarebe” adını verdiği eserini yayımladı. Dilimize çevrilmeyen bu eser, Amerikan Edebiyat ve Sineması’nda korkunun nasıl işlendiğini karşılaştırmalı analizlerle ayrıntılı bir şekilde anlatıyordu. Bu eseriyle “Hugo B. N. Ödülü”ne layık görüldü. 1999’da da, “Bag of Bones” adlı romanıyla da, “Bram Stoker Ödülü”nü kazandı.

Her zaman kimsenin görmediğini gören gözü sayesinde böylesine başarılı ilerliyordu kuşkusuz Stephen. Mesela ünlü romanı “O”daki dehşet saçan palyaçoyu ortaya çıkarırken, Mc Donalds’ın maskotu, Ronald Mc Donald’dan esinlenmişti…

En merak uyandıran serisi “The Dark Tower”i (Kara Kule) ise, 1982’de yazmaya başladı. Büyük yankı uyandıracak eserlerin hazırlık aşaması hiç kuşkusuz meşakkatli oluyordu. Stephen, bu seriyi 2004’te tamamladı.

Film olan kitaplar

1967’de resmi olarak başlattığı yazarlık kariyerine bugün hala devam eden Stephen, edebiyata 60’tan fazla roman ve hikaye kazandırdı. Bu eserlerin öylesine etkileyici bir yönü vardı ki, birçoğu beyaz perdeye uyarlandı. Uyarlamalarla birlikte dizi veya film haline getirilmiş öyküleri de 70’i aştı…

İlk sinema uyarlaması, 1976’da Brian dfe Palma tarafından çekilen “Carrie” idi. En çok bilinenlerinden ilki ise, 1980’de çekilen, yönetmen koltuğunda Stanley Kubrick’in bulunduğu “Shining” oldu. Ardından en çok beğeni toplayanlar arasında, 1990’da “Misery”, 1994’te “The Shawshank Redemption”, 1999’da “Green Mile” (Yeşil Yol) – ki başrolünde Tom Hanks vardı – 2004’te “Secret Window” (Gizli Pencere) – başrolde Johnny Deep – 2007’de “1408” – başrolde John Cusack ve Samuel Jackson –  yine 2007’de “The Mist” geldi.

Sinema ve TV sektörü için adeta bulunmaz bir madendi o. Hal böyle olunca, adı en zengin yazarlar arasında anılıyordu. Neredeyse bütün kitaplarının dilimize çevrilmesi ve alt yazılı filmler ile Stephen King, edebiyatımızda bir parçamız oldu. Öyle ki Türkiye’de hayran kulüpleri dahi kuruldu. Onun roman ve filmlerini böylesine çekici kılan, orta sınıfın saygın insanlarının sessiz dünyasını, şehir merkezinden uzak kasabaların doğasını, inançlı kimseleri ve daha nicesini en ufacık bir ayrıntıyı dahi atlamadan anlatıyor olmasıydı. Şehrin karmaşasından kopmuyor, ama gündelik yaşamı da ihmal etmiyordu. Böylece Amerika toplumunu tam kalbinden fethediyordu. Evrensel yaralara bastığı parmak, kuşkusuz onun sesinin daha geniş coğrafyalarda yankılanmasını sağlamıştı. Bazen de coğrafya tek başına kader olmayabiliyordu işte. İnsan ulaşmak istediği coğrafya ile kendi kaderini, kendisi yazabiliyordu.

13 sayısına takıntısı

Bir Başak Burcu’nun nelere ne kadar takıntılı olabileceğinin sınırı yok kuşkusuz. Stephen King de, Triskaidekafobi ile başı dertte olanlardan. Ancak bu takıntı onun hayatına öyle bir yerleşmiş ki, Stephen, 13 sayısından kesinlikle korkuyor. Bu korkusunu ise, şöyle açıklıyor:

“13 sayısı söz konusu olduğunda omurgamda aşağı yukarı hareket eden o ürperti asla geçmez. Yazarken 13. ya da 13’ün katı olan bir sayfaya geldiğimde asla durmam, ‘güvenli’ bir rakama kadar yazmaya devam ederim. 13 yerine 12 adım atmış olmak için evimin merdivenindeki son iki basamağı tek adımda çıkarım. Okurken 94., 193., 382. ya da rakamları toplamı 13 yapan hiçbir sayfada durmam”.

Bugün Stephen King

Stephen King, 2002’de, kendisini tekrar ettiğini düşündüğü için yazarlığı bıraktığını açıklamıştı. Tabii hayal gücü hala işliyordu ve yazmayı durduramazdı. Elbette yaptığı açıklamasına aldırış etmeden yeni eserler vermeye devam etti. Son olarak 2016’da, “End Of Watch”ı yayımladı.

Belli ki Stephen King yazmaktan hiç vazgeçmeyecek. Kuşkusuz biz de onu okumaktan ve hayal gücünün hayatımıza katacaklarını beklemekten…

Gerilim ve korkuyu hayatımıza nakşetmiş, hayal gücü gözlerinden fışkıran, alanında uzman kimliğiyle bir Stephen King geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

J.K Rowling Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Onun için pop yıldızlarının sahip olduğu türden bir şöhrete sahip olduğu söyleniyor. Öyle ya J. K. Rowling, sadece kitap yazarak dolar milyarderi olmuş ilk yazar.

Kuşkusuz Joanne, büyücülük dünyasının farkında olmadığı, evine gelen bir davetiye üzerine sıkıcı hayatından uçarak uzaklaşan çocuğu yazarken, bu hikayeye çok da uzak değildi. Tüm bu his, bu yazdıkları, onun hayatı ve hayalleri arasında bir yerdeydi. Hayalini kurduğu o hayatı yazmıştı Joanne ve küçük büyük herkesin kalbine dokunmuştu. Çünkü aşinası olduğu bu hayatın samimisiydi.

Zorlu geçen şu çocukluk yıllarına bir selam çaktı ve yeni bir yola çıktı Joanne. Bir kere geldiği şu hayat, biraz da onun rotasından geçmeliydi. Nihayet her şey umduğu gibi ilerlediğinde, Joanne, artık kıskanılan o isim olmuştu. Büyük Britanya Kraliçesi’ne bile fark atacak bir servete, yapmaktan mutlu olduğu yeteneği sayesinde kavuştu: Yazmak.

52 yıl önce bugün dünyaya gelen Joanne, dünyaya geliş sebebini bulmuştu belli ki. O zaman iyi ki doğdun J. K. Rowling! Hayal gücümüze bir Harry Potter kattığın için teşekkürler…

(Annesi ve kardeşi ile)

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Joanne, 31 Temmuz 1965’te, Chipping Sodburry, İngiltere’de, Anne Volant ve Peter’in çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Joanne Kathleen” adını verdi.

Çilli suratı, tombul vücudu ve şişe dibi gözlükleriyle Joanne, silik bir çocuktu. Hangi spor aktivitesine katılsa başarısız olurdu ve belki de bu sebepten her zaman içine kapanıktı. Bir çocuk olarak onu en mutlu eden şey Di diye hitap ettikleri küçük kız kardeşi Dianne ile Wye Nehri kıyısında keşif gezilerine çıkmaktı. İşte bu geziler, onun hayal gücünü geliştirecekti.

Liseyi Wyedean Comprehensive’de okudu ve ardından yüksek öğrenimi için Exeter Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na kaydoldu.

Eğitim hayatını tamamladığında Londra’ya yerleşti. İki dil biliyordu; İnsan Hakları Örgütü’nde sekreter olarak çalışmaya başladı…

Peki ya tüm bunların zamana yayılan duygulu kısmı?

İlk hikaye: Tavşan

Joanne, ilk hikayesini kardeşi Di için yazmış ve ona Tavşan adını vermişti. Henüz 6 yaşındaydı…

Kardeşiyle şu çocukluk yaşlarında en çok istedikleri şey canlı bir tavşanları olmasıydı. İşte bu istek ateşledi hayal gücünü. İnce espriler ve biraz da umut yüklü hikayesinde Di, bir tavşan deliğine düşüyor ve tavşan ailesi onu çileklerle besleyerek misafir ediyordu…

Bu hikaye, Joanne’nin ilk emeğiydi.

Joanne’nin öğretmen korkusu

Okula başladığı zamanlar Joanne için tam anlamıyla kabus günleriydi. Bir kere Rowling ailesi, kızlarının doğduğu yerden, Winterbourne’ye taşındı. Joanne gibi özel bir çocuğu ilk etkileyen şey bu olmuştu.

İkincisi sınıfındaki çocuklar. Üçüncüsü ve en etkilisi de, öğretmeni Bayan Morgan. Joanne, Bayan Morgan’dan fena halde nefret ediyordu. Çünkü Bayan Morgan, öğrencilerini kendince zeka kapasitelerine göre hak ettikleri yere oturtuyordu ve bu durum Joanne’ye ziyadesiyle korkunç geliyordu, ki öyleydi de.

Joanne, yeni okulundan nefret ediyordu. Oturduğu sıra öğretmen kürsüsünün en sağındaydı ve bu zekanın en gerisinin onda olduğu anlamını taşıyordu. Ezildiğini fazlasıyla hissederek geçen zor bir yılın ardından Joanne ikinci yılında nispeten akıllı bir sıraya terfi ettiğinde kendini bir nebze daha iyi hissediyordu. Ancak bu durum da çok uzun sürmedi. Bu kez de arkadaşlarının hedefindeydi; kıskançlığa, öfkeye bulanmıştı her yanı…

Çocuklukta bir soyadı klişesi

Rowling, İngilizcede “yuvarlanan” anlamına gelen Rolling sözcüğüyle kafiyeliydi ve bu çocuklar için mükemmel bir malzemeydi. Çünkü Joanne’nin soyadı demekti ve Joanne tombul bir çocuktu. Onun o yuvarlanan görüntüsü, belli ki diğer çocukları çok eğlendiriyordu.

Bir de “Potter”ler vardı. Joanne’nin dahil olduğu arkadaş gurubunda bulunan biri kız biri erkek iki kardeşin soyadıydı bu. Kendisiyle soyadıyla ilgili dalga geçiledursun, onlar Joanne’nin gözünde kusursuz bir soyadına sahipti.

Elbette her üç çocuktan biri buna benzer bir hikaye yaşıyordu. Çünkü çocuklar acımasızdı. Onlar sevginin safını bildiği gibi kalp kırmanın da, öfkelendirmenin de safını biliyordu. Joanne’nin de bu soyadı macerası bir yana, Potter soyadı, duyduğu hayranlık onunla uzun yıllara uzanacak ve hatta şöhretli bir yazarlık serüveninin kapılarını açacaktı…

J. K. Rowling'in hayat hikayesi

Teneffüslerde anlatılan hikayeler

Joanne, ilkokuldan sonra Wyedean Okulu’na devam etti. İstisnasız her teneffüs kendisi gibi okulun pek popüler olmayan kesiminden olan arkadaşlarını çevresine toplar ve onlara hikayelerini anlatmaya başlardı. Bu hikayeler, gerçekte yapmaya asla cesaret edemeyeceği şeylerdi.

Sonra zaman ilerdi. Joanne büyüyordu ve büyürken ilk iş kavanoz dipli gözlüklerinden kurtuldu. Artık kontak lens kullanıyordu. Yıllar sonra bu konuda tatlı bir de itirafta bulunacaktı Joanne. Şükürler olsun ki gözlüklerini çıkarmıştı. Böylece lensler, en çok o gözlüklü zamanlarında suratına yumruk yemek üzerine geliştirdiği paranoyasının önüne geçecekti.

J. K. Rowling'in hayat hikayesi

Hep yazdı, ama paylaşmadı

Tüm ergenlik zamanlarında Joanne için en özel eylem yazmak oldu. Sürekli yazıyor, ancak kesinlikle kimseyle paylaşmıyordu. Başlangıç olarak sadece gözlüklerinden sıyrılmıştı, yoksa çekingen yanı onun yansıyan ruhu olmaya devam ediyordu.

Bu sırada üniversite seçimi zamanı gelmişti. Ailesine göre en doğru karar Exeter Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı idi. Ailesinin yönlendirmesi ile üniversite tercihi de bu şekilde sonuçlandı; Joanne Exeter Üniversitesinden mezun oldu.

Büyük bir hata olarak değerlendirdiği bu tercih için ise çok sonra şöyle bir değerlendirmede bulunacaktı: ‘‘Onlar, yabancı lisanın, iyi bir sekreterin kariyerinde elzem olduğu fikrinden yola çıkıyorlardı. Oysa bir türlü organize olmayı beceremeyen bendeniz, bu dünyada sekreterlik yapabilecek son kişiyim’’.

Sekreterlik Joanne’ye göre bir meslek değildi işte. Uzun süren toplantılarda not tutma görevinden çoktan sıyrılmış oluyor ve elindeki not kağıtlarına hayal dünyasındaki hikayeleri karalamaya başlıyordu. Hal böyle olunca bu sekreterlik işi pek uzun sürmedi.

Yıllar sonra bu kısa süreli işin güzel tarafını da açıklayacaktı. Bu süreç ona hikayelerini daktilo ile yazma imkanı vermişti ve bu Joanne için bulunmaz nimetti.

Yazarlığa adım adım

Sekreterlik mesleğini zirvede bırakmıştı ve şimdi yeni bir iş yapması gerekiyordu. Ancak yazarlık işini de iyiden iyiye kafasına taktığından edebi çalışmalarını sürdürmesine imkan tanıyacak bir iş de olmalıydı. Bunun üzerine eğitici olabileceğine karar verdi ve İngilizce Öğretmeni olarak Portekiz’e gitti.

Yazıyor, yazıyor ancak bir türlü beğenemiyordu. Çok kötü bulduğu için kimselere göstermediği iki romanını yok etmişti. Onu tanıyacağımız Harry Potter aksine bu iki romanı, yetişkinler için yazmıştı.

(İlk eşi ve kızı)

Özel hayatı

Joanne, Portekiz’de, televizyon muhabirliği yapan, bu ülkenin vatandaşı Jorge Arantes ile tanıştı. Çift 16 Ekim 1992’de evlendi ve 27 Temmuz 1993’te Joanne, anne oldu. Kızlarına Jessica adını veren çift, 1995’te boşandı.

Artık bekar bir anneydi. Boşanma aşamasında kız kardeşine de yakın olmak için Edinburgh’a taşındı. İlk kitabını işte burada bulunan Nicolson’s Cafe adlı bir kafede yazdı. Bir yandan da Edinburgh Üniversitesi’nde yüksek lisansa başlamıştı ve 1996’da mezun oldu.

Sadece kızı, kitabı ve okulu arasında geçen yıllardan sonra Joanne, 26 Aralık 2001’de, Neil Murray adında bir doktorla Pertshire’deki evinde küçük bir törenle evlendi.

2001 yılı aynı zamanda Harry Potter roman serisinin film serisine dönüşmeye başladığı yıl oldu. Harry Potter ve Felsefe Taşı yayınlanan ilk filmdi ve kuşkusuz kitaplarının satışına da katkısı büyük olacaktı.

Bu evlilikten 23 Mart 2003’te David adını verdikleri bir çocukları oldu. Joanne’nin üç çocuğu olması gibi bir hayali vardı. 23 Ocak 2005’te Mackenzie Jean adını verdikleri kızıyla bu hayali de gerçekleşmiş oldu.

(Kafenin bugünkü kullanımı)

Harry Potter yolculuğu

Joanne, Manchester’den Londra’ya bir uzun tren yolculuğunda düşürdü kalbine Harry Potter’in karakterini. Hemen kafasında hikayenin peşine düştü. Çünkü Harry’i çok net bir şekilde gördüğüne emindi. Onun kesinlikle bir büyücü olduğunu biliyordu ve büyücülük okulunun nasıl bir yer olduğunu hayal etmeye başladı. Raylar üzerinde hızla dönen tekerler, hızın gücü… Şu anda her şey onun için ilham kaynağıydı. Öyle ki bu yolculuk sona erdiğinde Joanne trenden inerken karakterlerin çoğunu planlamıştı ve 7 kitaptan oluşan bir roman serisi yazacağının biliyordu.

Müthiş bir heyecan sarmıştı bedenini. Kuşkusuz bu Joanne’nin hayatında yaptığı en anlamlı yolculuktu. Fikrini hemen hayata geçirdi. Elbette öyle karar verdiği an kadar kolay olmayacaktı. Romanını yazmak için oturduğu kafelerde ona eşlik eden bir küçük bebeği vardı. Romanını yazarken, masanın yanına yerleştirdiği pusetinde uyuta uyuta büyüttü küçük kızını Joanne ve Felsefe Taşı 5 yılın sonunda bitti. Bu sürenin 4 yılı içinde hem çalışıyor hem de serinin diğer kitaplarının konusunu düşünüyordu. Kuşkusuz kızından sonra hayatının en değerli varlıkları olacaktı.

Sırlar Odası 2 yılını alacaktı, ki hala öğretmenlik yapmaya da devam ediyordu bu sürede. Azkaban Tutsağı ise 1 yıl sürecekti. Giderek daha da profesyonelleşmekti bu galiba. Joanne’nin en hızlı yazdığı kitabı ise, Ateş Kadehi olacaktı.

Kitaplar her ne kadar çocuk kitabı kategorisinde basılsa da, yıllar sonra bu seriyi herkes okumaya başladığında “Kitaplarda yer alan tamamen bana ait bir espri anlayışı” diye açıklayacaktı yetişkinlerin de yadsınamayan ilgisini. İyiyle kötünün mücadelesini düşünerek kurguladığı bu hikaye, yaş fark etmeksizin herkesin beğenisini kazanacaktı…

(Hermione)

Kendinden bir parça

Bir röportajında ona fikirleri nereden bulduğu sorulduğunda, “Keşke fikirleri nereden bulduğumu bilseydim, gider orada yaşardım” diye yanıtlamıştı Joanne. Yine de bilmemekten memnundu aslında. Belki de büyüsü buradaydı. Bazen bir şeylerin açıklamasını bildiğinde gizemli olduğu zamanlardaki kadar ballı lokma tatlısı olmayabiliyordu. Bu hayatın Joanne’ye geri yansımasıydı; aynadan aksinin muntazam yansıması. Bu işin eğlencesinin bozulmaması en doğrusuydu.

Yine de karşı konulmaz bir istekle, en çok Harry, Hagrid ve Profesör Lupin ile tanışmak istiyordu. Kurguladığı kötü karakterler de dahil hepsini çok seviyordu elbet. En nötr kalabildiği ise, Hermione idi. Çünkü onu zaten tanıyordu; Hermione, kendi çocukluğuydu…

Harry Potter ile gelen şöhret

Yazmak için geçirdiği 5 yılın lezzetini de yadsıyamazdı elbet Joanne; ama bütün bu serüven boyunca en mutlu olduğu an, kuşkusuz yazdıklarının basılacağını öğrendiği o muhteşem andı. Joanne, fenomen bir yazar olmak üzereydi.

Joanne, belki hayalinin bile ötesinde bir şöhrete kavuşmuştu. Kavanoz dipli gözlüklerinin, tombul vücudunun intikamını alır gibi hissetmiş miydi acaba hiç?

Adı ilk kitabının basımında yayımcısının fikri ile J. K. Rowling şeklinde yer aldı. Çünkü yayınevi erkek okuyucuların, kadın bir yazarı okumaktan çekineceğini düşünüyordu. Yazarın erkek olduğu izlenimini uyandırmak okunmasını sağlayacaktı. Yayınevi bile Joanne’nin bu kadar okunacağını muhtemelen tahmin edemezdi. Çünkü Harry Potter serisi tüm dünyada 400 milyon sattı…

Joanne, Charles Dickens’ten sonra, ilk kez kapılarda ucu bucağı görünmeyen kuyruklar oluşturan bir yazar olmuştu. Katıldığı okuma günlerinde bile tablo giderek ilginçleşebiliyordu. Çünkü söz konusu J. K. Rowling olduğunda, bu küçük okuma etkinliği, 16 bin kişinin doldurduğu stadyumlara taşınabiliyor, dev ekranlara ihtiyaç duyulabiliyordu.

Öyle ki bu şöhret giderek Joanne’yi bunaltan bir hal alıyordu…

Sıkılmaya başladığında

Bu sıkılma aşamasını şöyle anlatmıştı Joanne: ‘‘İlk iki sene, başıma gelenleri idrak etmeye çalışmakla geçti. Epey zorlandım. Şimdilerdeyse, bütün bu patırtının günün birinde biteceği düşüncesiyle avunmaya çalışıyorum’’.

Aslında bu şımarıklık değildi. Sadece Joanne, kafelerde yazarken kendini rahat hissediyordu ve bundan mahrum kalmak istemiyordu, hepsi bu.

Galiba hepsi en sevdiğimiz kitaplar hakkında hissiyatımızla ilgili. Hepimiz okuduğumuz kitaplar bizim için yazılmış olsun istiyoruz. Joanne de kendisine hayıflanan küçük bir kızdan sonra daha net anlamıştı bu durumu. Edinburgh’daki bir imza günündelerdi ve yanına yanaşan küçük kız: “Burası neden bu kadar kalabalık?” diye söylendi Joanne’ye. Çünkü küçük kıza göre Harry Potter sadece onun kitabıydı ve bu kadar insanın burada olması anlamsızdı.

Ancak hayat yine de bazı alışkanlıkları döngüsü içine alma konusunda ustalığını gösteriyordu. Zaman geçti, J. K. Rowling, kendi içine bürünmek istedikçe artan şöhretine alışmanın yollarını buldu. Neyse ki Edinburgh’daki insanlar bu konuda onu çok zorlamıyordu…

Başarılı günler

Joanne, kitaplarının muhteşem satışlarından sonra kitap yazarak dolar milyarderi olan ilk yazar olarak tarihe geçti. Ayrıca bunun yanında onun için Birleşik Krallık’ın en zengin kadını olarak da anılıyordu.

Edindiği bu servetle Uluslararası PEN Kulübü’nü kurdu.

Parmaklarıyla bütünleşen kalemindeki sihre inanan Joanne hala yazmaya, üretmeye devam ediyor. Hayallerde yaşamanın sağlıklı olan yanını keşfetmenin huzuruyla da muhtemelen hep yazmaya devam edecek.

Sınırsız hayal gücü ile büyüleyen, küçük büyük herkesin sevgilisi bir J. K. Rowling geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tom Robbins Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Tom Robbins’i ilk “Parfümün Dansı” ile tanımıştım. Bir pancardan almamız gereken enfes dersten bahsediyordu. Tam olarak şöyleydi: “İnsan, yanağındaki ilahi renge; içindeki doğal pembeliğe sarılmalı yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmakta, insanın masmavi kesildiğinin rengidir; çivit kadar mavi…”

Tom Robbins’in dediği gibi, “Doğduğumuz zaman yusyuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur; ama yavaş yavaş bizi ana-babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman pis bir kahverengi tonunda çıkarız”.

Şimdi fark ediyorum ki, Tom aslında yaşadıklarından bahsediyordu. Sadece hayal gücü ziyadesiyle kuvvetliydi ve kurduğu cümleler bizi önce sarsıyordu, sonra algılıyordu insan bütünü. Kendinden yola çıkarak hepimizin hayatından bahsediyordu Tom Robbins. Bir pancar gibi keskin kalabilmenin ve daha fazlasının inceliklerini öğretmek istiyordu. Sadece algı dünyamıza neyi, hangi sırada aldığımızla ilgiliydi Tom Robbins’i anlama sürecimiz…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tom, 22 Temmuz 1932’de, Kuzey Carolina’nın Blowing Rock kasabasında, George Thomas Robbins ve Katherine D’Avalon’un oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona Thomas Eugene adını verdi. Babası idareci, annesi ise, bir hemşireydi.

Yetişkin zamanlarında çocukluğu sorulduğunda, bu günleri “biraz kıro” olarak tanımlayacaktı. Çocukluğu hem sıradan bir çocuk kadar yaramaz, hem de hemen büyümek isteyen bir yetişkin gibi arafta geçiyordu.

Yıllar geçmiş, üniversiteye başlama vakti gelmişti. Pek parlak bir öğrencilik hayatı olmadı. Ancak bir yandan da oldukça zekiydi. 1954’te, Washington’da ve Virginia’nın Lexington kasabasında bulunan Lee Üniversitesi’ne gazetecilik öğrenimine başladı.

Disiplin konusunda sorunlu bir öğrenciydi Tom. Okulda öğrenci birliğinde görevliydi. Ancak disiplin problemi sebebiyle bu görevden alındı. Bunu kabul etmek istemeyen Tom, okulu bıraktı…

Değişen zamanlar

Tom, okuldan ayrıldıktan sonra otostop yaparak gezmeye başladı. New York’ta noktaladığı gezgin hayatı ona yeni bir bakış açısı ve bir dinginlik kazandırdı. Tom, ilk şiirlerini yazmaya başlamıştı.

1957’de askerlik çağrısını almıştı. Tom, askerlik görevini yerine getirmek için Amerikan Hava Kuvvetleri’ne katıldı. İki yıl Kore’de meteorolojist olarak görev aldıktan sonra, 1959’da terhis oldu. Sivil hayatına Virginia’nın Richmond kasabasında tekrar başladı. Değişen ne çok şey vardı aslında. Hepsinden önce, Tom, büyüyordu…

Bir gün Tim Robbins ile karıştırılacak kadar ismini duyuracaktı. Hatta bu durum ona bir röportajında sorulduğunda şöyle cevaplayacaktı: “Evet, bizi bir harf ve onun fazladan kazandığı bir kaç milyon dolar ayırıyor”.

Edebiyat dünyası, eğlenceli bir yazarı bağrına basacaktı…

Çalışmaları

Tom, artık bambaşka bir insan gibiydi. Bir kere disiplinle ilgili sorununu çözmüş görünüyordu. 1960’ta, daha sonra adı Virginia Commonwealth Üniversitesi olarak değişecek olan Rchmond Enstitüsü’nün Sanat Bölümü’ne girdi. Bir yandan da üniversitenin gazetesinde editörlük yapıyordu. Yazdığı şiirler, onu yeniliyordu.

Daha önce bir anlık kararla okulu bırakan Tom, şimdi mezundu ve üstüne yüksek lisans yapmak da istiyordu. Bunun için Seattle’deki Washington Üniversitesi’nin Uzak Doğu Bölümü’ne girdi. Seattle’de geçirdiği zaman ona ayrıca The Seattle Times ve Seattle Post – Intelligencer gazetelerinde çalışma fırsatı da vermişti.

1965 – 1967 yılları arasında bir de, underground bir radyo şovu yaptı. Şov için bir The Doors eleştirisi de yazıyordu. Gerçek edebi dili işte şimdi oluşmaya başlamıştı. En azından Tom, sürecini böyle yorumluyordu.

Dur Bir Mola Ver

Yazmak işi, Tom için giderek daha da önem kazanıyordu. İlk romanını yayımladığında yıl 1971’di ve Tom, kitabına “Dur Bir Mola Ver” adını verdi. Kitap hakkında yapılan yorumlar olumluydu. Ancak bir sonraki romanı “Even Cowgirls Get The Blues”, büyük ilgi gördü ve bu kitap başyapıt oldu.

Tom Robbins, rüştünü ispatlamış bir yazardı artık. Hikaye anlatma konusunda oldukça yetenekliydi ve bu durumu şöyle açıklıyordu:

“Vaizlerin ve polislerin soyundan geliyorum. Polislerin doğuştan yalan söyleme yeteneğine sahip oldukları ve vaizlerin de doğa üstü hikayeler anlatmakta bir numara olduğu bir gerçek iken, ben de sanırım benden bekleneni yapıyorum”.

İlham kaynakları

Acaba kendisi de geldiği noktaya şaşıyor muydu? İnsan hayatı düz bir zemin üzerinde değildi işte. Durumlar her an değişiyordu. Üniversiteden ayrılan o gençle şimdiki başarısına alkış tutanları izleyen olgun adam aynı kişiydi.

Tom, pek çok şiir ve hikaye ile 8 de roman yayımlayacaktı. Tüm yazdıklarında etkisi aşikar olan isim ise, gerçek hayatında da arkadaşı olan yazar Terence McKenna idi. Onun kitabındaki kuramların benzerlerine Tom’un eserlerinde de rastlamak mümkündü.

Tom, aynı zamanda Osho’nun da büyük hayranıydı. Yakın arkadaşı Timothy Leary de esin kaynağıydı. “Parfümün Dansı” romanındaki Wiggs Dannyboy karakteri, Timothy’den izler taşıyordu.

Tüm eserlerinde ve hayatında Tom’un odağında şiirsel hikayeler vardı. Her zaman gülümsemek için sebep bulanabilecek romanlar yazacaktı. Kurguladığı her karakter nihayetinde bir gariplik barındırıyordu. Tom, onlara özellikle filozofik özellikler yüklüyordu…

Mükemmel yanı

Tom Robbins, giderek mükemmel bir isme dönüşüyordu. Kuşkusuz bunu da mükemmeliyetçi yanına borçluydu. 1980-1990 yılları arasında katkıda bulunduğu GQ, The New York Times, Playboy gibi dergilerden arkadaş edindiği meslektaşı Michael Dare, onun bu yönünü şöyle tanımlayacaktı:

“O, yazmaya başladığında her şey sakince işler. Önce bir cümle yazar. Sonra aynı cümleyi defalarca yeniden yazar. Her harfinin mükemmelliğinden emin olmak ister”.

Attığı her adımın, yazdığı her sözcüğün mükemmel olduğundan emin olmak isteyen Tom, öyle kelimeleri bir araya getiriyordu ki, onu okuduğunuzda, gayriihtiyari elinizdeki kitabın bir filminin çekilmesini diliyordunuz. 1993 yılında da onlardan biri film oluverdi. “Kovboy Kızlar da Hüzünlenir” kitabı, “Dişi Kovboylar da Hüzünlenir” adıyla, yönetmen koltuğunda Gus Van Sant ile bir filme dönüştü. Başrolde ise, Uma Thurman vardı.

Yazım anlayışı

Tom Robbins, yazma konusundaki tarzını oyuncul romanlar olarak belirlemişti. “Oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir” görüşünü ön plana çıkarmak için çılgınlık derecesinde kelimelerle oynuyordu. Onun yazıları için aslolan ilke, mutluluktu. Hayatın ciddi yanlarını da inkar etmiyordu; ancak o, tam bir mutluluk savunucusuydu.

Romanlarında özenle seçtiği kelimeler, nasıl oluyor da bir şölene dönüşüveriyordu? Kelime oyunlarındaki edepsiz seçimleri, ara sözleri, zıtlık oluşturduğu bölümleri ve alakasız sonuçları ile Tom Robbins, bir bütünü sergiliyordu.

Bunun yanında Tom Robbins, insanoğlunu tatmin etmenin en iyi yolu hakkında toplumda yer alan varsayımları da sorguluyordu. Ayrıca, mistik Doğu dinleri, Yeni Fizik, panteizm gibi alternatif düşünceleri de ustalıkla bir araya getiriyordu.

Bugün

Her koşulda mutluluk ilkesinin savunucusu olarak tanınan Tom Robbins, 1987’den beri, karısı Alexa D’Avalon ve köpekleri Blini Tomato Titanium ile birlikte La Conner’de yaşıyor.

Daha önceki evliliklerinden olan çocukları, Rip, Kirk ve Fleetwood sayesinde üç kez de baba oldu Tom.

Yürüttüğü özel hayatının yanında, yazma işi de devam ediyor tabii. İnsana sarhoşluk hissi veren hayal gücü ve cümleleriyle bir Tom Robbins geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,