Etiket: İslamiyet

Necip Fazıl Kısakürek Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yaramazlıklarla dolu bir çocukluk, ardından bohem bir hayat ve sonrasında küllerinden doğan bir dava adamı… Hayatı boyunca kendi hatalarının bedelini ödedi Necip Fazıl. Aynalar şiirinde şöyle dile getiriyordu kendisine kızgınlığını:

“Suratımda her suç, bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!”

Aklına sığmayan fikirleri, hep düşünmekten kaçma çabaları, hayran olduğu kadınlara yazıp sonradan reddettiği şiirler, Paris ve İstanbul’daki o sefil zamanlar; eksiği yok fazlası çok bu zamanlardı bu cezaların sebebi.

İşte tüm bu bedeller, cezalar ve elbette ödülleri arasında dolu dolu yaşadı şiirleriyle yaşadı Necip Fazıl. Dün öldü; bugün de doğdu. Bugün “İyi ki doğdun” demek için ona bütün cümlelerim…

İyi ki doğdun Necip Fazıl…

Çocukluğu

Necip, 26 Mayıs 1904’te, İstanbul Çemberlitaş’taki konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona, büyükbabası Necip Efendi’den mütevellit “Ahmet Necip” adını verdi.

Necip Efendi, bir zamanlar Halep Vilayetine bağlı bir sancak olan Maraş’ın Müftüsüydü. Halep valisi Salim Paşa, bir gün Maraş’a geldiğinde onu Necip Efendi konağında ağırladı. Zekasına ve terbiyesine hayran kaldığı oğlu Mehmet Hilmi Efendi’yi babasını ikna ederek yanında İstanbul’a götürdü. Burada yüksek tahsil yapan Mehmet Hilmi Efendi iyi konumlara geldi ve ardından Salim Paşa’nın kızı Zafer Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Necip Fazıl’ın babası Abdülbaki Fazıl Bey geldi dünyaya. Çemberlitaş’taki bu konak köklenecek, bir gün Necip Fazıl da işte burada açacaktı dünyaya gözlerini. Böylesine köklü, kalabalık ve varlıklı bir aileye doğmuştu işte.

Necip doğduğunda babası bir hukuk öğrencisiydi. Daha sonraki yıllarda Bursa’da Âzâ Mülazımlığı, Gebze Savcılığı ve Kadıköy Hakimliği görevlerinde bulundu. Annesi Mediha Hanım ise, ailesinin tek çocuğuydu.

Bir konakta doğduğundan şanslıydı Necip. Dedesi, ninesi herkes bir arada büyük bir ailenin içindeydi. Ancak 15’ine varana kadar önemli hastalıklarla boğuşacaktı. Bir yandan da çok yaramaz, ele avuca p sığmazdı Necip. Yerinde duramayan bu haşarı çocuk, bir gün kireci kaymak zannedip yiyerek ecel terleri döktürürken, bir gün denize düşüp boğulma tehlikesi geçirerek yürekleri ağızlara getiriyordu. Bir gün de kendisine ömürlük iz bırakacak bir yaramazlığa yeltendi. Babasının arabası tamir ediliyordu ve Necip neyin merakına düştüyse eğilip tekerin altına kafasını soktu. Bir kez daha ölümün kıyısından dönmüştü. Alnına bir yarık açmış, ömürlük mührünü kondurmuştu.

Yaramazlıkları artık bu küçük çocuğun boyunu aşmıştı. 4 yaşında mıydı; belki 5. Ancak durdurmak mümkün olmuyordu. Necip, ninesine “Cici Anne” diye sesleniyordu. Necip’ten en fazla nasibini alan da cici annesiydi. Bu kadıncağızın en büyük korkusu ölümdü ve torunu yakında onun eceli olacaktı. Çözümü Necip’in önüne sepet sepet romanı, bir oyuncak edasında yığmakta buldu. Torununun kitaplarla uysallaşacağını düşünüyordu. Okumayı ona bu yaşlarda dedesi öğretti. Çok geçmeden Necip tutkulu bir okuyucu haline geldi. Hatta sabahlara kadar okuma alışkanlığı ona bugünlerden miras kalacaktı.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardı tabii. Ninesi elbette çözümü kitaplarda aramakla doğru bir adım atmıştı. Ancak can havli ve ölüm stresiyle kitapların türünü seçmeye vakti kalmamış olacak ki, Necip, çocuk aklıyla okuduklarının altından kalkamadı. Elbette ki, romanlar küçük bir çocuk için çok fazlaydı. Bu yaramaz çocuk sebebini, ne istediğini bilmeden sadece ağlıyordu artık. Neyse ki sorunu erken fark ettiler ve Necip’e kitapları yasakladılar…

Eğitim hayatı

Necip’in pek çok farklı okulda geçecek ilköğretim hayatına, Gedikpaşa’daki Fransız Frerler Mektebi’nde başladı. 1912’de Amerikan Koleji’ne kaydoldu; ancak yaramazlıkları bu okulda kabul edilmedi ve Necip atıldı. Buradan Büyükdere’deki Emin Efendi Mahalle Mektebi’ne; sonra da yatılı bir okul olan Rehber-i İttihat Mektebi’ne devam etti. Daha sonra çok iyi dost olacağı Peyami Safa ile de burada tanıştılar.

Tabii Necip bu okulda da pek uzun kalamadı. Bir sonraki durağı da Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi oldu. Bu kez de seferberlik nedeniyle Gebze’ye gidildi ve Aydınlı Köyü’nün ilk mektebi yeni okulu oldu. Bu sırada kız kardeşi Sema öldü; henüz 5 yaşındaydı. Annesi bu büyük acıya dayanamadı ve vereme tutuldu; ailecek Heybeliada’ya taşındılar. Necip de ilköğrenimini nihayet Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı.

Uzun soluklu bir ilköğrenimin ardından Necip, 1916’da, sınavla Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhâne’ye (Deniz Harp Okulu) girmeye hak kazandı. Tabii artık genç bir delikanlı olma yolundaydı. Yaramazlıkları da duruldu. Beş yıl bu okulda öğrenim görmeyi başarabilmişti. Burada Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görevliydi. Yıllar sonra Necip Fazıl’ın zıt kutbunda yer alacak Nazım Hikmet Ran da aynı okulda iki üst sınıfta öğrenciydi…

Şiir yazmaya da işte bu okulda başladı. Tek nüshalık elle yazılmış “Nihal” adını verdiği bir dergi çıkararak ilk yayımcılık faaliyetini de başlattı. Okumak onun için çok önemliydi. Yabanı romanları da okumayı istiyordu. Okulda çok iyi derecede İngilizce öğrenerek Oscar Wilde, William Shakespeare, Lord Byron gibi yazarların eserlerini orijinallerinden okudu.

Ahmet Necip olan adı da yine bu okulda Necip Fazıl olarak değiştirdi.

İstanbul’un işgali sırasında annesi ile Erzurum’daki büyük dayısının yanına gittiler. Babası ise, ölmüştü…

Bir küçük dişlenmiş elmanın hüznü

Selma minicikti ve hep minicik de kalacaktı. Bundan habersizdi Necip şimdi aktaracaklarımı yaşarken. Necip, minicikken fark etmediği kız kardeşini yaşı ilerledikçe hayatının merkezine oturttu; en büyük vicdan azabı olacaktı.

Necip’in vicdan azabı, Selma’nın masumluğu bir küçük dişlenmiş elmadan geçiyordu. Necip, bir gün büyükbabasından kıpkızıl bir lira çeyreği koparmıştı o gün. Ballandıra ballandıra Selma’ya da gösterdi. Minik Selma’nın elinde de henüz ilk ısırığını aldığı mini mini dişlerinin izlerini bıraktığı bir elma vardı.

Lira çeyrek Selma’nın gözlerinde ışıldamıştı adeta. “Bu elmayı sana vereyim de, o parayı bana ver. Biraz ısırdım; ama ziyanı yok değil mi?” dedi.

Necip, parıl parıl lira çeyreğini Selma’ya verdi; ama elmayı da aldı. Sonra ne yaptığını anladığında çok dövündü. “Niçin o da senin olsun!” diyemediğinin acısını hissetti hep. Hayatının ilk büyük vicdan azabını yüreğinin derinliklerine mühürledi. Hele 5 yaşında hayatını kaybettiğinde o mühür, daha da derinlere saplandı.

Konağın selamlık kapısından küçücük tabutunda beyaz gelin tülleri uçuşan Selma’yı uğurlarken yüreğinde hissettiği o tarifsiz acı, Selma’nın minik dişlerinin elmanın üzerinde bıraktığı izler kadar yaktı yüreğini. O gün, o elmayı dişleriyle bölüp yuttuğunu sandığı lokmalarsa, o tabutun karşısında boğazında düğümlenivermişti…

Şairliğe karar verdiği an

Annesine verem teşhisi konmuştu ve hastanede kalıyordu. Necip annesini ziyarete gitti. Hemen annesinin yanındaki yatakta yatan genç kızın şiirlerini çok seviyordu annesi. Annesi bayılıyordu onun şiirlerine. Beyaz yatak üzerinde duran siyah kaplı, küçük, eski deftere baktı ve sonra bir an oğlunun gözlerini taradı: “Senin” dedi; “Şair olmanı ne kadar isterdim”.

Necip, o anda annesinin dileğinin 12 yaşına kadar farkında olmadan içinde besleyip büyüttüğü bir istek olduğunu fark etti. Şiir, meğer onun için varlık hikmetinin ta kendisiydi.

Gözlerini, hastane odasının penceresinden gördüğü savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı sessizce kararını verdi: “Şair olacağım!”

Oldu da…

Darülfünûn ve Paris zamanları

İşgaller, kayıplar… Hayatından eksilen çok şey vardı. O, en çok şiir yamaya ve annesine düşkündü. Şiirlerini yazmaya devam etti. Bir de eğitimini tamamlamaya gayret ediyordu.

1921’de, Darülfünûn’un Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girdi. Burada da Ahmet Haşim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi dönemin ünlü ve önemli edebiyatçıları ile tanıştır. Yeni Mecmua’da ilk şiirlerini yayımlamaya başladı.

Lise ve Darülfünûn öğrencileri arasından eğitim hayatlarını devam ettirmek üzere Avrupa ülkelerine öğrenciler gönderilmesi planlanıyordu. 1924’te Maarif Vekaleti gidecek ilk grubu belirlemek için sınav açtı. Necip, gösterdiği başarı ile üniversitedeki eğitimini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi.

Paris’te Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne girmişti. Burada da sezgici ve mistik filozof Henri Bergson ile tanıştı. Ancak çocukluğundan kalma yaramaz yönü onu yine dürtmeye başlamıştı ve bu kez bir çocuk değildi. Paris’te bohem bir hayata yönelmişti ve kumara da ilgi duymaya başlamıştı. Çünkü kağıtların verdiği benzersizdi. Bir kadın bile bu denli ipeksi bir tene sahip olamazdı. Necip, kağıtlara her dokunduğunda işte bunu hissediyordu. “Kabur faresi” diye betimlediği bu hayatta kumar, onun için vazgeçilmez ve benzersiz olandı. Aslında kumarın asıl yaptığı şey, onu düşünmekten uzaklaştırıyordu. Gel gör ki, bu illet yüzünden Paris’i şöyle bir gündüz gözüyle de görememişti.

Ah o kumar, Necip’in zayıf yönü oluvermişti. Bir yılın sonunda bursu kesildi ve Necip, yurduna dönmek zorunda kaldı.

Çalışma hayatı ve ilk kitapları

Necip, Paris’teki bohem hayatını İstanbul’da da sürdürmeye devam etti; şiirlerine de. 1925’te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı yayımladı.

Elbette para kazanmak için de çalışması gerekiyordu. Bankacılık yeni yeni kendini gösteren bir meslekti. Bir Hollanda Bankası “Bahr-i Sefit”te çalışmaya başladı. Daha sonra Osmanlı Bankası’na geçti. Kısa süre de olsa Ceyhan, İstanbul, Giresun şubelerinde çalıştı. İkinci şiir kitabı “Kaldırımlar”ı da 1928’de yayımladı. Bu kitapla Necip Fazıl adını duyurmuştu, büyük hayranlık topladı.

1929 yazının sonlarına doğru Ankara’ya gitti ve burada İş Bankası’nda “Umum Muhasebe Şefi” olarak çalışmaya başladı. Burada 9 yıl çalışarak müfettişliğe kadar yükseldi. Buradaki yaşamı sırasında siyasal elit ve aydınlarla yakın ilişkiler kurdu. Özellikle Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile sürekli bir aradalardı.

1931-1933 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi ve tekrar Ankara’ya döndü. Hemen “Ben ve Ötesi” adını verdiği üçüncü şiir kitabını çıkardı. Artık ününün zirvesine ulaşmıştı. Dergilerde yayımladığı hikaye yazılarını da “Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil” adını verdiği kitapta topladı.

Hayatının dönüm noktası

Necip Fazıl, Nakş’i Şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştığında bohem hayatının döngüsünü tamamlamış oldu; bu hayatının dönüm noktasıydı. Necip Fazıl, Abdülhakîm Arvâsî ile Eyüp Sultan’daki Pierre Loti Mezarlığı’nın yanındaki Kaşgari Murtaza Efendi Camii’ndeki sohbetleri sayesinde yadsınamayacak bir fikir ve zihniyet dönüşümü yaşadı. Bu tanışmayı ve sonrasını Necip Fazıl, bir milat kabul etti ve bu tasavvuf şiirlerine de yansıdı.

Bu tasavvufi dönüşümün üzerine hayatında yeni bir dönem açtı ve bu dönemde 1935’te ilk önemli eseri “Tohum” tiyatro oyununu yazdı. İslamcılık ve Türklük vurgusu ön plandaydı. Bu eseri, Muhsin Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneledi.

1936’da bir kültür-sanat dergisi olan “Ağaç Mecmuası”nı çıkarmaya başladı. İlk sayısı 14 Mart’ta Ankara’da basılan dergi, ilk altı aydan sonra İstanbul’da çıkarılmaya başlandı.

1937’de “Bir Adam Yaratmak” adını verdiği piyesini tamamladı. İlk kez 1937-38 sezonunda yine Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü.

Büyük Doğu Marşı

1938 başlarında yeni bir milli marş yazılması gündemdeydi. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı beğenilmemiş, onun yerine bir Milli Marş yazılması isteniyordu.

Ulus Gazetesi, bu sebeple bir müsabaka açtı. “Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazar; ama bir garip adamdır, yazmaz” diyorlardı. Yine de teklif götürdüler. Necip Fazıl; “Akif’in ruhuna ve eserine hürmetim var. Fakat içinde hiçbir has isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartıyla milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billurlaştırmak isterim. Razı mısınız? Öyleyse durdurun müsabakayı!” şeklinde cevap verdi.

Gazete, müsabakayı durdurdu. Bunun üzerine Necip Fazıl, “Büyük Doğu Marşı”nı yazdı. Şöyleydi şiirin dizeleri:

“Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, Kılavuz’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!”

Şiirine verdiği bu isim, daha sonra çıkaracağı dergiye de isim olacaktı: “Büyük Doğu”.

Bankacılıktan istifa

Necip Fazıl, 1938 sonbaharında bankacılıktan istifa etti. Haber Gazetesi’ne giderek gazeteciliğe başladı. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarı’nda öğretim üyeliğine atandı. Kısa bir süre bu görevi yürüten Necip Fazıl, İstanbul’da bir göreve yerleşmek istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı ve Robert Koleji’nde Edebiyat Öğretmenliği yaptı.

1934’te yaşadığı buhranlı dönemi anlatan, “Çile” adını verdiği şiirini 1939’da yayımladı. 1940’ta da TDK hesabına Namık Kemal’in 100. Doğum yıldönümü dolayısıyla, onun şairliği, romancılığı, oyun yazarlığı, fikir adamlığı konularında “Namık Kemal” adını verdiği eserinde yerden yere vurdu.

Necip Fazıl evlendi

Necip Fazıl, 1941’de, Fatma Neslihan Balaban ile evlendi. Bu evlilikten Mehmet, Ömer, Osman adını verdikleri üç oğlu; Ayşe ve Zeynep adını verdikleri 2 kızları oldu.

Henüz 1 yıllık evliydi ki, 1942 kışında yeniden askerlik yapmak üzere 45 gün süre için Erzurum’a gönderildi. Askerde kaleme aldığı siyasi bir yazı kaleme aldı. Bu yazı ona ilk hapis cezasını getirdi; Sultanahmet Cezaevi’nde yattı.

Necip Fazıl’ın siyasi yönü

1943, Necip Fazıl’ın siyasal tavrını yazılarına dökmeye başladığı yıl oldu. Muhalefet anlayışını ifade etmek için kullandığı araç ise, 17 Eylül 1943’te ilk sayısını çıkardığı Büyük Doğu Dergisi oldu; o dönemde çıkarılan tek İslamcı dergiydi.

İlk zamanlar dönemin ünlü isimleri de yer aldı bu dergide. Ancak daha sonra Necip Fazıl’ın “B.A.B, İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa, Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA, Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir…” takma adlarla yazdığı yazılar dergide büyük yer kaplamaya başladı.

Büyük Doğu ilk kez Aralık 1943’te “dini neşriyat yapmak ve rejimi beğenmemek” gerekçesiyle birkaç aylığına kapatıldı ve bu süreçte Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki işinden de kovuldu.

Dergi, Şubat’ta tekrar yayımlanmaya başladı. Ancak “rejime itaatsizliği teşvik” suçlamasıyla Mayıs 1944’te Bakanlar Kurulu’nun kararıyla kapatıldı. Necip Fazıl, ikinci kez ikinci askerliğe sevk edildi ve Eğirdir’e sürüldü.

2 Kasım 1945’te “Büyük Doğu” yeniden yayımlanmaya başlandı. Artık dergi daha çok dini yazılara yer veriyordu. Yazıların çoğu “Adıdeğmez” mahlasını kullanan Necip Fazıl’ın kaleminden çıkıyordu. Dergisinin üst üste kapatılmalarından sonra radikalleşen Necip Fazıl, 4 Aralık 1945’te gerçekleşen Tan baskını sırasında, olayları Vakit Yurdu adı verilen binanın penceresinden izledi. Kendisine sevgi gösterisi yaparak binanın önünden geçen gençleri alkışlamayı da ihmal etmedi.

Büyük Doğu, 13 Aralık 1946 tarihli sayısındaki yazısı nedeniyle bir kez daha kapatıldı. Dergide tefrika edilmeye başlanmış olan “Sır” isimli piyesi, “milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla Necip Fazıl’ın mahkemeye çıkarılmasına sebep oldu.

1947 baharında Büyük Doğu tekrar faaliyete geçti. Ancak 6 Haziran’da Rıza Tevfik’e ait Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirin yayımlanması sebebiyle dergi, mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı ve Necip Fazıl yine tutuklandı. Derginin sahibi görünen  eşi Neslihan Hanım ile birlikte Padişahlık Propagandası Yapmak – Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret’ten yargılanan Necip Fazıl, 1 ay 3 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat etti. Bu tarihten sonra dergide sadece İslamcılığı öven yazılar değil; Yahudilik, Masonluk, komünizm düşmanlığı içeren yazılar da yayımlanmaya başlandı.

Yine 1947’de Büyük Doğu’nun çıkmadığı bir dönemde Necip Fazıl, “Borazan” adlı mizah dergisini üç sayı çıkardı. Hakkındaki beraat kararı 1948’de temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu. Necip fazıl da geçimini sağlamak için evindeki tüm eşyaları satmak zorunda kaldı.

Büyük Doğu Cemiyeti

Necip Fazıl, Büyük Doğu ismini benimsemişti. 28 Haziran 1949’da, Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu ve derneğin başkanı oldu.

Derneğin ilk şubesi, 1950’de, Kayseri’de açıldı. Kayseri’deki açılışa katılan Necip Fazıl, İstanbul’a döndükten sonra, bir yazısı nedeniyle bir kere daha tutuklandı. “Türklüğe Hakaret Davası”nda verilmiş beraat kararı Nisan’da Temyiz Mahkemesi tarafından bozulunca, eşi Neslihan Hanım ile birlikte hapse girdi. Demokrat Parti’nin çıkardığı Af Kanunu ile hapishaneden serbest bırakılan ilk kişi oldu; 15 Temmuz’da serbest bırakıldı.

18 Ağustos 1950’de Büyük Doğu’yu yeniden çıkarmaya başladı. Necip Fazıl, dergide özellikle Adnan Menderes’e, partiyi İslam ekseninde geliştirmesini öneren açık mektuplar yazıyordu. Yine aynı yıl cemiyetin şubelerini Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya ve Diyarbakır’da açmaya devam etti.

Hapis süreçleri

Gençliğindeki kumar tutkusu, yine onu ele geçiriyordu sanki. 22 Mart 1951’de “Kumarhane Baskını” olarak anılan olayda Beyoğlu’nda bir kumarhaneye düzenlenen baskında yakalandı, 18 saat karakolda tutuldu. Daha sonra orada bulunma sebeplerini sıralayan Necip Fazıl, bunun Demokrat Parti’nin bir komplosu olduğunu savundu.

30 Mart 1951’de dergi 51. Sayıya ulaştı. Henüz bayilere dağıtılmamıştı ki, hakkında toplatılma kararı çıktı. Necip Fazıl, bu sayıda yer alan imzasız bir yazısı nedeniyle tutuklandı ve 19 gün tutuklu kaldı.

Ani bir kararla 26 Mayıs 1951’de Büyük Doğu Cemiyeti’ni feshetti. Bir parti kurmaya hazırlanıyordu. Haziran 1951’de dergiye ara verdi. Son sayıda “Müslüman Türklerin günlük gazetesi çıkacak” diye duyurdu. Günlük Büyük Doğu Gazetesi, 16 Kasım 1951’de yayımlanmaya başladı.

1957’de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları bulunan Necip Fazıl, 8 ay 4 gün daha hapis yattı.

1960 darbesinden sonra 6 Haziran’da Necip Fazıl evinden alındı. 4.5 ay Balmumcu garnizonunda tutulduktan sonra Basın Affı ile tahliye edildi. Ancak bu kez de Atatürk’e hakaret içerdiği iddia edilen bir yazısı ile mahkumiyet kararı o Balmumcu’da bulunduğu sürede kesinleştiğinden, tahliye edildiği gün tekrar tutuklandı; 1 yıl 65 günlük cezasını doldurdu ve 18 Aralık 1961’de tahliye edildi.

Son 20 yılı

Tahliye edildikten sonra, önce “Yeni İstiklal”, sonra “Son Posta” gazetelerinde yazarlığa başladı. 1963-1964’te Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konferanslar vermeye başladı. 1965’te “b.d Fikir Kulübü”nü kurdu. Konferanslar, günlük yazılar, gazetelerde tefrikalarla Necip Fazıl çalışmalarını sürdürmeye devam etti.

1973’te Hac vazifesini terine getirdi. Yine aynı yıl oğlu Mehmet’e “Büyük Doğu Yayınevi”ni kurdurdu. “Esselâm” adlı manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı. 1978’de de “SON DEVRE Büyük Doğu” dergisini çıkardı.

26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı, Necip Fazıl’ı “Şairler Sultanı” ilan ederken yine 1982’de yayımlanan “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” adlı eserleri münasebetiyle “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” olarak anıldı.

“İman ve İslam Atlası” adını verdiği eserini yazmak için 1981’de Erenköy’deki evinde odasına kapandı. Yeni bir parti kurmak üzere bulunan Turgut Özal’ı sık sık odasına kabul etti; tavsiyelerde bulundu.

8 Temmuz 1981’de Atatürk’ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giydi. Karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onaylandı. “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” davaya konu olan kitabıydı ve herhangi bir suç unsuru içermediği mahkemenin atadığı bilirkişi tarafından rapor edildi. Ancak Necip Fazıl, yine de “Atatürk’e hakaret etmeye meyilli olmak” gerekçesiyle mahkum edildi…

Necip Fazıl öldü

Tüm hataları, kendinde eksik buldukları, pişman olduklarının yanında bir muazzam sanat adamı oldu Necip Fazıl. Başta hece şiiri olmak üzere Türk şiirine damga vuran şiirleri, Necip Fazıl’ın aynı zamanda tüm zarafetini de gözler önüne serdi. Türk şiirine yeni bir anlam ve bambaşka bir renk kattı.

25 Mayıs 1983’te de bir çilehane olarak değerlendirdiği bu dünyadan şiirlerini bırakarak göçtü, gitti. Ardında belki birçok şiir bıraktı; ama onun ilk otuz yılından yola çıkarak yazdığı ve yaşadığı hayatını şu iki mısra açıklıyordu:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…”

Uçurtman hangi bulutta takılı kaldı bilemiyorum. Umarım sonsuzluğu keşfetmişsindir. Zira sanata bıraktığın her etki, senin gibi güzel insanların güzel eserleriyle birleşip sonsuzluğa yol aldı. Hayatın her aşamasında her duygunun karşılığını yaşayarak öğrenen ve nihayetinde yazan bir Necip Fazıl geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sezai Karakoç Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Dostu Cemal Süreya, ona, yarattığı mistik şiir tarzından ötürü “Sezo” diyordu ve onu, “Mehmet Akif ve Necip Fazıl karışımı şair” olarak tanımlıyordu.

Düşüncesi, yaşam tarzı ve şiirleri ile Türk şiirinin yaşayan efsanesi oldu. Özellikle Monna Rosa ile birlikte anılan Sezai Karakoç, belki de sanatta hayalini bile kurmadığı o yere geldiğinden bu konuda bir ego taşımıyordu. Bu sebepten layık görüldüğü ödülleri ret edebiliyordu belki. O, layık görülmüş olmanın mutluluğunu yaşamayı tercih ediyordu…

Çocukluğu

Sezai, 1933 baharında, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde, Emine Hanım ve Yasin Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Muhammed Sezai” adını verdi. Ancak bu isim Nüfus Müdürlüğü’nde yaşanan bir yanlışlık sonrasında “Ahmet Sezai” olarak kaydedildi…

Annesi Emine Hanım, oğlunun doğduğu zamanı Gülan ayında bir günde diye tanımlıyordu hep. Gülan, Mayıs’ın eski söylenişiydi; güllerin açıldığı aydı. Sezai, yıkılmış ve yeniden doğmaya çalışan bir toplumun içinde, yeniden kendini bulmaya çalışan ailesine yeni bir nefes olarak gelmişti. Her şey baharı işaret ediyordu; Sezai’nin gelişi, onların umudu, güzelliğiydi.

Adını da eskilerin bir güzellemesinden almıştı. “İsim semadan gelir” derdi eskiler; bu durumda hepimizin adı, bir ilahi armağandı. Sezai doğdu, Kur’an-ı Kerim açıldı ve ismi böyle kondu. Her bebeğin bir adı bir de mahlası olurdu. Adı Muhammed, mahlasıysa Sezai olarak belirlenmişti. Ancak resmiyette herkes onu Ahmet Sezai olarak tanıyacaktı.

Zülküf Dağı’nın eteğindeki o küçük kasabanın, Ergani’nin ortasında bir evdi Sezai’nin doğduğu ev. Babası Yasin Bey, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde savaşırken Ruslara esir düşmüş, orta halli bir tüccardı; annesi Emine Hanım ise, ev hanımı. Çok evleri vardı aslında ailesinin. Ne zaman ki maddi durumları bozuldu, Yasin Bey, evleri birer birer satmaya başlayacaktı…

Sezai, henüz 2 yaşını doldurmamıştı ki, ailecek bakırdan bir kasabaya, Madene taşındılar. Buradaki evleri, oldukça yüksek bir tepeye konumlanmıştı. Burası ile ilgili kadınlar arasında dillendirilen bir efsane vardı; tepedeki ev, cinliydi. Bu varlıklar, küçük Sezai’ye de musallat olacaktı…

Bir gün Sezai, odada yalnızken yarı karanlıkta, süslü elbiseler giyinmiş bir cin gördü ya da gördüğünü sanıyordu. Anlatabildiği kadarıyla onları, düğün yapmakta ve gelin götürmekte olan birileri olarak tanımlıyordu. Küçük aklı fazlasıyla karışmıştı. Yaşadıklarından çok etkilendi Sezai. Bu olay, tüm sanat yaşamını etkileyecek olan mistisizm konusunda ona görünen ilk kesitti. İleride çocuk yaşından sıyrılıp sanata soyunduğunda Sezai, yaşadığı bu mistik olayı ve Maden kasabasını şu cümlelerle anlatacaktı:

“Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Antalyalı genç kıza mektup’ yazısında ilk sanat zevkini Ergani madeninde 2-3 yaşlarında bir kış günü pencereden izlediği kar yağışı olarak algıladığını söyler. Bende ilk sanat algılarımı Maden’de aldım diyebilirim”.

Eğitim hayatı

Sezai, 1938’de Ergani’de, 3 aylık ilkokul öncesi ihtiyat sınıfı ile eğitim hayatına başladı; 1944’te ise, ilkokulu, yine Ergani’de tamamladı. Ardından parasız yatılı olarak Maraş Ortaokulu’na kaydoldu. Sanat da inceden pencereden sızan ilk ışık huzmesi gibi hayatına bu sırada sızmaya başladı…

1947’de tamamladığı ortaokulun ardından, yine parasız yatılı olarak lise öğrenimine Gaziantep’te başladı. 1950’de mezun olduğu lisenin ardından da felsefe okuma isteğiyle İstanbul’a geldi. Ancak o her ne kadar felsefe okumak istese de, babası, Sezai’nin İlahiyat Fakültesi’ne gitmesini istiyordu.

Sezai, kendi imkanlarının okula yetmeyeceğinin farkındaydı. Ancak istediğinden vazgeçmek de istemiyordu. Parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sınavına girdi. Sonuçları beklerken de felsefe için kaydını yaptırdı. Sınavı kazanamazsa felsefe tahsili yapacaktı.

Sezai, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandı ve 1955’te, yükseköğrenimini fakültenin mali şubesinden mezun olarak tamamladı.

İş hayatı

Mezun olur olmaz, mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nın Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümü’ne atandı.

Ardından maliye müfettişliği sınavına giren Sezai, bu sınavı da başarıyla verdi ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcısı olarak göreve başladı. 1959’da, İstanbul’da Gelirler Kontrolü idi. Bir dönem Ankara’ya çağırılıp Yeğenbey Vergi Dairesi’nde görev alsa da, kısa bir süre sonra İstanbul’daki görevine tekrar getirildi.

Gezerken çalışıyor gibiydi. Görevi vesilesiyle Anadolu’yu karış karış gezip birçok yeri özel olarak da inceleme fırsatı buldu. Tüm bu gözlemler şiirlerinde ortaya çıkacaktı. İstanbul’daki görevine 1960-1961 döneminde askerlik sebebiyle ara verdi ve bittiğinde tekrar işinin başındaydı.

1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa etti. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görevde bulunmadı.

Erken uyanış

Sezai, Maraş Ortaokulu’na parasız yatılı kaydolmuştu. Başını kaldırıp da okula baktığında hissettiği şey ve bu şehrin tanımı çok netti onun için. Yıllar sonra “Maraş, çocuk yüreğimin ateş aldığı yer; belki ondan öncesi bir rüyaydı, bu ateş, Maraş’ta yanmaya başladı” diye aktaracaktı tüm duygusunu.

Okula geldi. Karşısında hayatında ilk kez gördüğü kaloriferli bina duruyordu. Yine ilk kez bir zeytin ağacını da burada görecek, ona dokunacaktı.

Bir de kitaplar vardı; kısıtlı bir harçlığı olmasına rağmen hiç aldırmadan aldığı kitaplar… İşte bu kitaplar sayesinde divan şiirleri ezberlemeye başladı. Evet, henüz ortaokula giden küçük bir çocuktu; bendnameler ezberliyor, Mesnevi’yi anlamaya çalışıyordu. Kendi deyimiyle bu, “Çok erken bir uyanma”ydı.

Şiir yazmaya başlarken

Divan şiirleri ezberlediği bir eğitim – öğretim yılını geride bırakmış, okul yaz tatiline girmişti; Sezai, Ergani’ye döndü.

Bir arkadaşı, elindeki gazeteyi “Savaş bitti” diye ona uzattı. Ağustos 1945’te, atom bombası atılmış ve savaş sona ermişti. Bu yaz tatillerinden birinde, ilk şiirlerini yazmaya, ilk eserlerini vermeye başladı. Halbuki sanatçı olmayı planlamıyordu. Onun idealinde, bilim yolunda hizmet etmek vardı. Bazen hayat planı senin yerine yapıveriyordu işte…

Bir ölüm bin ölüm

Sezai, ortaokulu başarıyla bitirmişti. Oldukça başarılı bir okul hayatı vardı. Bu sefer yönünü Gaziantep’e dönmüştü. Lise sıralarında özellikle serpilen bir genç olarak disiplinli oluşuyla ünlüydü. Kendi halinde ve disiplinli bir şekilde ilerlediği yolunda, ilgi alanlarını da genişletmeye karar vermişti. Divan şiirlerinden sonra Batı Edebiyatı’nı incelemeye başladı. Shakespeare’in piyesleri favorisiydi. Sonra Andre Gide’nin Dünya Nimetleri’ni, Dohame’mi, Verter’i ve daha fazlasını okudu.

Lise yaz tatiline girdiğinde hemşerisi olan bir sınıf arkadaşıyla memlekete dönmek için trene bindiler. Yolculuk sırasında rastladıkları bir tanıdıkları isim vermeden İstanbul’da bir hemşerilerinin öldüğünü ve cenazesini kaldırdıklarını anlatıyordu. Seazi’nin gözlerinden bir anda birkaç damla yaş düştü. Adres vermemişti, evet. Ama Sezai biliyordu. O ev, onların eviydi ve ölen kişi de Sezai’nin askerdeki ağabeyiydi.

Sezai, trenden yüreği yanarak uzun süre dağlara, ovalara, yamaçlara, tünellere baktı. Trenin ıslak kömür tozları, gözyaşlarına karışıyordu. Bu ölümle ilk tanışmasıydı…

Necip Fazıllı yıllar

Sezai’nin lise zamanları, Necip Fazıl ve Büyük Doğu’yu takip ettiği zamanlardı. Bir gün, cesaret edip Necip Fazıl’a bir mektup yazdı ve içine Mehmet Levendoğlu imzasıyla yazdığı “Sabır” adlı şiirini de ekledi. Ailesinin lakabı Levendoğlu olduğundan bu ismi kullanmıştı. 16 yaşındaydı.

Dergiye gelen 300 şiir arasından Sezai’nin “Sabır” şiiri seçildi ve dergide yayımlandı…

Sabır

Yeter

Bunca sabır!

Kır

Hududu

Mehmedim!

Kader

Dokudu

Kilim;

Ser

Odaya!

İlim:

Merdiven daya

Çık aya!

İman:

Al eline bastonu;

Sonu

Sonsuz(a)

Yürü

Sürü sürü

(Yalan)ı yara yara

Var (Var)a.

(Muazzez Akkaya)

Efsane aşk, efsane şiir

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya, sınıf arkadaşıydı. Bu sınıfta bir güzel kız da vardı: Muazzez Akkaya.

Sezai, Muazzez’e büyük bir aşkla bağlanmıştı. Ona hep şiirler yazıyor; kitaplar hediye ediyordu. Sezai’de tutku halini alan bu aşk, Monna Rosa ve Ping-pong Masası adlı iki şiir olarak ortaya çıktı. Özellikle Ping-pong Masası, bu aşkı fiziken de tanımlıyor gibiydi. Çünkü Muazzez, gayet iyi pingpong oynayan bir genç kızdı.

Bunun aksine Monna Rosa akrostişi ise, bir gün dillere destan olacaktı.

Muazzez’e bağlı bir isim daha vardı; Cemal Süreya. İlk zamanlar Muazzez, mantosunun cebinde şiirler buluyor; ancak bunların nereden geldiğini bilmiyordu. Bir gün sınıfa girdiğinde, Cemal Süreya’yı montunun cebine yazdığı şiirlerden birini tahtaya yazarken buldu. Artık pek de gizli olmayan ikinci aşığı vardı.

Monna Rosa nasıl ünlendi

20 Nisan 1952’de, Pazar günü, sınıfça bir kır gezisi düzenlediler. 19’undaydı Sezai, ikinci sınıftaydı. Arkadaşları, Sezai’nin Monna Rosa’yı okuması konusunda ısrarcıydı. Onları kıramadı ve okudu. Bir üst sınıftan arkadaşı Cevat Geray, bu şiiri Sezai’den yazılı olarak istedi. Arkadaşından habersiz şiiri, Hisar Dergisi’ndeki arkadaşlarına göstermek niyetindeydi. Hisar’dan beklediği ilgiyle karşılaşmıştı Geray. Monna Rosa, Hisar’da yayımlanmış ve çok ilgi çekmişti. Ardından şiiri Mülkiye Dergisi de yayımladı.

Bu şiir, gerçek duyguların, gerçek bir aşkın hikayesiydi. Sezai Karakoç bunu yalanlarken, Muazzez Akkaya doğruluyordu. Monna Rosa, belki aşk ile yazılmıştı; ama bu aşk, reelde yaşanmadı.

Sezai Karakoç, bu şiirin sadece sanat için yazıldığını şöyle açıklamıştı: “Bu şiir gittikçe beni dünyasına çekmekteydi. Gül kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. Monna Rosa böyle doğdu, modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. Rosa bilindiği gibi gül demektir. Böylece aşağılanan gül kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.

Monna Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp bir takım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. Dante’nin ilahi komedyasında geçen Beatris’in gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve bir takım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır.”

İşte o meşhur şiir;

Mona Rosa

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister.

Ah senin yüzünden kana batacak.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

*

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Mona Rosa bugün bende bir hal var.

Yağmur iri iri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

*

Açma pencereni perdeleri çek,

Mona Rosa seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek.

Anla Mona Rosa ben bir deliyim.

Açma pencereni perdeleri çek.

*

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,

Bende çıkar güneş aydınlığına.

Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.

Seni hatırlatır her zaman bana.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

*

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

*

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Ellerinden belli olur bir kadın,

Denizin dibinde geziyor gibi.

Ellerin, ellerin ve parmakların.

*

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

*

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine.

Kiminin rengi ak kiminin sarı.

Ah beni vursalar bir kuş yerine.

Akşamları gelir incir kuşları.

*

Ki ben Mona Rosa bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni.

O masum bakışların su kenarında.

Ki ben Mona Rosa bulurum seni.

*

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza.

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

*

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı

Alev alev sardı her tarafımı.

Artık inan bana muhacir kızı.

*

Yağmurdan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.

Yağmurdan sonra büyürmüş başak.

*

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kuş tüyüne.

Bir tüy ki can verir gülümsesen,

Bir tüy ki kapalı geceye güne.

Altın bilezikler o kokulu ten.

Kandan elbiseler

Tarih 6 Ocak 1959’u gösteriyordu ki, Sirkeci Faciası yaşandı. O sırada Sezai de, Mesevet Kıraathanesi’nde oturuyordu. Bir anda her şey çözülmüştü; bir insanın ayakkabısının bağcığı, çay bardağını tutan parmakların gücü, koşmaya yeltenen dizlerin bağı…

Bu olayda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sezai ise yaralandığı için kendini şanslı saymalıydı.

Ölüm ve annesinin hatırası arasında yaşadığı faciadan duyumsadıklarını yazdığı şiirine “Ben Kandan Elbiseler Giydim Hiç Değiştirsinler İstemedim” demişti.

“Kendinden birşeyler kattın,

Güzelleştirdin ölümü de.

Ellerinin içiyle aydınlattın.

Ölüm ne demektir anladım.

Yer değiştiren ben değildim.

Farklılaşan sendin.

Sendin bana gelen aynalarla,

Sendin bana gelen sendin.

Artık ölebilirdim.

Bütün İstanbul şahidim.

Ben kandan elbiseler giydim,

Bundan senin haberin var mı?”

Bu süreçte bir yandan da şiir kitabını basıma hazırlıyordu Sezai. Ancak bütün şiirlerini basmaya parası yetmeyeceğinden onları ikiye ayırdı. Daha metafizik ve ferdi olanları, arkadaşları Doğan Yel ve Cafer Canlı’dan borç alarak yayımladı. Uğruna kandan elbiseler giydiği kitabına “Körfez” adını verdi ve faciayla aynı yıl basılmıştı.

Aşkı yitirdi

Ve aşık oldu Sezai. Bahar gelmişti gönlüne. Doğduğu zaman gibi aylardan Gülan’dı. İçinde boy vermeye hazır o mükemmel çiçeğin ilk tohumunu atmıştı. Hayatını sevdiği bu kadınla birleştirmek istiyordu. Babasına, nişanlanmaya niyetlendiğini belirten bir mektup yazdı.

Ancak babasından gelen cevap, kalbini acıtmıştı. Hissettiği acının tarifi yok gibiydi. Yine de hislerini bir şiire dökebilmişti. Şiirine Rüzgar adını verdi ve evlilik konusunu da kapattı; ömrü boyunca…

Rüzgâr

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr…

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar…

*

O ceviz dalları, o asma, o dut,

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut…

Yangından yangına arda kalmış tut.

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

Şiir ve Sezai Karakoç

Sezai Karakoç, şiirler yazmaya genç yaşta başlamıştı. Ardından şiirle ilgili görüşlerini yazmaya başladığında şiir anlayışını da yazdı. Hatta bu konudaki düşüncelerini içeren 3 kitaba, “Edebiyat Yazıları” adını verdi. Sezai Karakoç, Türk şiirinde kendine özgü bir yer kazanmıştı.

Şiirin genel çizgilerini “Pergünt üçgeni” adını verdiği üç ilk ile açıklıyordu. Peer Gynt, Norveçli Yazar Henrik İbsen’in en ünlü oyunlarındandı. Sezai Karakoç da, bu oyunu şiire uyarlamıştı.

1 – Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır”.

2 – Şair, kendine yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli”.

3 – Şair, kendinden memnun olmalı: “Eserin şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeye kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. ‘Beni andırıyor, ah, beni o’ demeli”.

Onun şiiri, Türk şiiri geleneksel yapısı itibarıyla metafizik bir şiir olarak tanımlanıyordu. Ancak bu tanım Tanzimat’tan sonra değişti. Yine de kendisinden sonra metafizik şiir konusunda birçok isim anılsa da, (YTÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldız’ın tespitiyle) Türk şiirini metafizik bir esasta oturan isim kesinlikle Sezai Karakoç idi. Çünkü o, bunu modern şiirin diliyle yapıyordu. Üstelik Batı Edebiyatı’nı da iyi incelemiş bir şairdi. Modern sanattaki soyutlamanın İslam anlayışına uygun olduğu düşüncesindeydi ve şiirlerini bu yönde geliştirdi.

Ona göre şair de, şiiri soyutlamada bırakırsa eksik bırakmış demekti. Tamamlanması için mutlaka şairin tekrar somutlaştırması, yani soyutlaştırdığı kavramı, tekrar bir bağlama oturtması gerekiyordu.

İkinci Yeni doğuyor

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya çok iyi iki dosttu ve bir dönem işleri gereği farklı şehirlerde yaşamaları gerekti. Fikir paylaşımlarını mektuplaşarak sürdürmeye devam ediyorlardı. Ne zaman yeni bir şiir yazsalar, hemen bir mektubun ucuna iliştirilip paylaşılıyor ve yorumlanıyordu. Bir gün, Sezai, Cemal Süreya’ya, “Balkon” adını verdiği şiirini gönderdi. Cemal Süreya şiire hayran kalmıştı. Dayanamamıştı ve sonuç olarak birkaç gün sonra Pazar Postası adlı dergi Sezai Karakoç’un önündeydi. Dergide Cemal Süreya’ya mektubundan pasajlarla birlikte Balkon şiirini de gördü. Cemal Süreya’nın yaptığı karşısında öfkesi çok büyüktü Sezai Karakoç’un. Hemen kaleme kağıda sarıldı ve çok sert bir mektup yazdı arkadaşına. Ancak birkaç gün sonra mektup kendisine geri döndü. Öfkesinden Cemal Süreya’nın adresini eksik yazmıştı. ,

Bir mektup yazdı. Cemal Süreya’ya, “Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım; mektup geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma!” diyordu.

Cemal Süreya’nın yaptığı her ne kadar Sezai’yi kızdırsa da yeni yollar açacaktı. Çünkü daha sonra Muzaffer İlhan Erdost, Garip Akımı’na karşıt bir dil oluşturan yeni bir şiir akımının oluştuğunu haber veriyordu ve onun da isim babası Sezai Karakoç olacaktı. “İkinci Yeni” olarak kararlaştırılan akımın şiir üslubunun ise, “Yeni – Gerçekçi Şiir” olarak anılmasını istemişti.

Balkon şiiri ise şöyleydi:

Balkon

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon,

Ölümün cesur körfezidir evlerde.

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların,

Anneler anneler elleri balkonların demirinde.

*

İçimde ve evlerde balkon,

Bir tabut kadar yer tutar.

Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen,

Şezlongunuza uzanın ölü.

*

Gelecek zamanlarda,

Ölüleri balkonlara gömecekleri

İnsan rahat etmeyecek,

Öldükten sonra da.

*

Bana sormayın böyle nereye,

Koşa koşa gidiyorum,

Alnından öpmeye gidiyorum,

Evleri balkonsuz yapan mimarları.

Necip Fazıl’ın ardından

1983 Mayıs’ında Necip Fazıl’ın ölüm haberini alır Sezai. Bir Mayıs ayı daha içi yanıyordu. Cenazeye katıldı ve bu hayatında hissettiği en büyük keder anlarından biriydi. Maraş’ta olduğu zamanlarda en büyük sevinci, Gaziantep’te rehberi, Ankara’da en yakını, Malatya’da ise artık dert ortağı olmuştu. O kadar üzgündü ki, sadece sustu.

“… Ve yüzyılımıza şeref olan şiir saati durdu…” deyip, susmaktan başka yolunun olmadığını anlattı.

Çalışmaları ve görüşleri

Onun varlığını tanımlamada kullandığı terim, İslamiyet idi. Kendisi ve çevresindekiler İslam’ı çağa uydurmaktansa, çağın İslam’a uyması gerektiği görüşündeydiler. O, dini varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi olarak görüyordu. Benimsediği ve şiirle harmanladığı bu görüşe de Diriliş adını vermişti. Tüm bunları düşündüğünde ve bir dergi kurmak istediğinde 30’ndaydı.

Sezai Karakoç, İstanbul’da 1960’ta Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi’ni kurmuştu. Dergi, 27 Mayıs 1960 darbesi sebebiyle ancak iki sayı çıkarabildi. 30’lu yaşlarını sürmeye başladığında ise, Sezai Karakoç’un daha hassas bir ruhu vardı. Öyle ki, çimenlere basmaya dahi çekiniyordu. İlerleyen zamanlarda Diriliş Dergisi’ni daha kapsamlı bir şekilde çıkarmak için çalışacaktı. Dergi, ara arakapanıp tekrar açılarak 1988’e kadar varlığını sürdürdü.

Kendi deyimiyle, “Amaç üç kelimeyle özetlenirse, hakikat, adalet ve fazilettir”.

Karakoç, 1961 – 1964 yılları arasında Pazar Postası, Yeni İstiklal dergilerinde; 1964 – 1967 yılları arasında Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisi’nde, şiir, eleştiri ve denemelerini yayımladı. Büyük Doğu, bir zamanlar onun için hayal bile olamazken, şimdi Necip Fazıl ile kurulmuş bir dostluğu vardı. İnsan, ulaşamadığında nasıl da uzaktı tüm yollar…

1990’da, amblemini güller açan gül ağacı olarak belirlediği Diriliş Partisi’ni kurdu. Bu partinin başkanlığını 7 yıl yürütecekti. 19 Mart 1997’de üst üste iki kez genel seçime giremediği için, Diriliş Partisi kapatıldı.

2007’de, bu kez Yüce Diriliş Partisi’ni kurdu.

Emeklilik yılları ve ödülleri

Sezai Karakoç, memuriyet hayatından emekli olduğunda, hiçbir ortaklığa girmeden, ortaya bir sermaye koymadan, parasız pulsuz dergi, gazete çıkarmaya başlamıştı. Özellikle eserlerini, kendi yayınevinden başka bir yerde yayımlamama konusunda kararlıydı. Tüm hayatı boyunca kimseden bir şey istememe konusunu kendisine ilke edinmişti. Yetişen genç kuşak da, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su kadar, Sezai Karakoç’un Diriliş’i de etkiliydi.

1968’de, MTTB Milli Hizmet Madalyası; 1970’de, Sürgün Macar Yazarlar Gümüş Madalya Ödülü; 1982’de, Yazarlar Birliği Hikaye Ödülü; 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü; 1991’de de Dünya Kültür ve Sanat Akademisi Ödülleri’ni layık görüldü. Ancak Sezai Karakoç, bu ödüllerin hiçbirini kabul etmedi.

2006’da, Sezai Karakoç, Kültür Bakanlığı Özel Ödülü’ne layık görüldü. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işleri için harcanmasını, diğer kısmınınsa bildirdiği adres gönderilmesini rica ettiğini açıklayan bir mektup yazdı.

2011’de ise, Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ancak bu ödülü de reddetti.

Mütevazılıkta sınırı olmayan, varlığının sebebi İslam konusunda ısrarcı bir Sezai Karakoç geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,