Etiket: kadın

Cemal Süreya Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Küllerini aşktan doğurup savuran, aşka aşık, özgür ruhunu gökyüzünden dünyaya kolye yapmış şiirleriyle sallandıran adam, Cemal Süreya Seber.

O daha çocukluğundan başladı şiirlerine. Pek içli, duygu yüklüydü ve yeni şeyler öğrenmeye de açtı. Açlığını kalemiyle bastırdı. Çocukken kantinde yazılar yazmaya başlayan Cemal, gürültüyle şiirlerini yazmaya alışacak,  sonra da hep yazarken gürültü arayacaktı mesela.

Kumarla arası asla olmayan Cemal, yazar arkadaşlarıyla birleşip bir poker oynayamayacaktı.

Onun derdi günü sevgiyi kovalamak ve sevda üzerine sözler söylemekti çünkü. Bir aşık gibi aşık oldu hep. Her seferinde ilk kezmiş gibi. Bu yetti de arttı. Hissetti, yaşadı ve her bir duygusunu bize de aktardı.

Acaba biz de feyz alıp böylesine tutkulu sevebilir miyiz diye belki, kim bilir…

Sahi, sevebilir miyiz?

Çocukluğu

Cemal 1931’de Erzincan Pülümür’de Hüseyin Bey ve Gülbeyaz Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesinin ona verdiği asıl isim Cemalettin Seber’di. Zaza Alevi asıllıydı.

Çocukluğunu, 1938 Dersim İsyanı sonrasında babası Bilecik’e sürgün edilene kadar Erzincan’da geçirdi. Pülümür’den yola çıkan Seber ailesi artık Bilecik’te yaşayacaktı. Üstelik buradan başka bir şehre de gidişleri yasaktı.

Annesi Gülbeyaz Hanım tüm bu acıların içinde erken yenildi. Cemalettin de annesinin erken ölümü üzerine İstanbul’a gönderildi. Anne babadan ayrı bir çocukluk ve okul hayatı yaşayacaktı artık Cemalettin. ,

Eğitim hayatı

Cemalettin İstanbul’da ilkokul eğitimine başladı. Daha ilkokul sıralarındayken bir dergi çıkarmaya karar verdi. Şairlik duygusu daha ana kucağından üzerine yapışmış gibiydi, bu isteğe karşı duramıyordu. Çünkü ‘’kalbimin kuşu’’ diye adlandırdığı annesi, ona ’’Kerem ile Aslı’’yı anlattığında düşmüştü gönlüne şiir sevdası.

İşte şimdi de daha boyuna posuna bakmadan dergi çıkarmak istiyordu. Tek engeli de baskı malzemelerinin azlığı, var olanların da kalitesizliğiydi. Ama vazgeçmedi. Sıkı dost olduğu Altan Günalp ile beraber oturup el yazısı ile yazdılar, resimler çizdiler, çıkardılar dergilerini. En büyük destekçileri de Cemalettin’e hayran olan kızlardı…

Müthiş bir kitap kurduydu Cemalettin. Daha ilkokul 3. sınıftaydı ki, ‘’Suç ve Ceza’’ ile ‘’Karamazov Kardeşler’’i defalarca okumuştu.

1942’de Bilecik’e geri getirildi. Aynı dönemde babası tekrar evlenmişti. Bu evlilik Cemalettin için can sıkıcıydı. Kalbinin küçük kuşu ölen çocuk, şimdi de üvey annesi Esma’nın eline mahkum olmuştu. Esma Hanım kız kardeşleri ve Cemalettin’i sürekli dövüyordu. Hatta bir keresinde Cemalettin’i zehirlemeye bile kalkıştı. Cemalettin için hazırladığı yemeklere de cam kırıkları attığı biliniyordu.

Cemalettin ortaokulu burada okudu. Seniha Nemli ile bu sıralarda tanıştı. O an farkında değildi ama yıllar sonra Seniha, ilk eşi olacaktı.

Ortaokulda Cemalettin 100 metre koşu yarışına katıldı ve yarışmada birinci gelmişti. Hediyesi ise kalemdi ve bunun Cemalettin için anlamı büyüktü. Yazma sevdasına düşmüş küçük bir çocuğun ilk dolma kalemiydi bu çünkü ve dünyalara değerdi.

Bu yıllarda bir şey keşfetti Cemalettin. Tüm büyük yazarların üç tane adı vardı, kendisinin neden olmasındı. Keşfetmesiyle kararını vermesi de bir oldu. İlk adını Cemal olarak kısaltıp yanına da Süreyya’yı ekleyecek ve tam adı ‘’Cemal Süreyya Seber’’ olacaktı.

Ortaokuldan sonra Cemalettin babasına haber vermeden sınavlara girdi ve Haydar Paşa Lisesi’ne yatılı – burslu olarak kaydoldu. Cemalettin lisedeyken üvey anne kabusu da bitmişti. Esma Hanım yaşanan bir olaydan sonra evden ayrıldı. Babası da bir süre sonra tekrar evlendi. Ama bir önemi yoktu artık. Cemalettin yazdığı şiirlerin ve okuduklarının da etkisiyle büyüyordu.

Eğitim hayatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Maliye ve İktisat Bölümü’nde tamamladı. Üniversite hayatı ona Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Hasan Basri, Nihat Kemal Eren gibi isimlerle yakın arkadaşlıklar getirmişti.

Sezai Karakoç ile dostlukları tüm fikir ayrılıklarına rağmen daha da sağlam ilerleyecekti. Çünkü sevginin getirdiği dostluk da aşk da böyleydi işte.

Şimdi sormadan da duramıyorum; onlar fikirleri de zikirleri de ne olursa olsun çok iyi dost olmayı bilmişken, bugün onları okuyanlar neden iki kutba ayrılır?

Ya da insan sevmek söz konusuyken neden bir kutba çeker o güzel yüreğini?

İş hayatında Cemal Süreya

Üniversite mezuniyetinden sonra memuriyet hayatına başladı. Şiir hayatı ayrı bir köşedeydi hayatında ve ruhunda. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, Darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı’nda kültür danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu  üyeliği ve 25 yıldan fazla Türk Dil Kurulu üyeliği yaptı.

Bunlardan başka yazı hayatını da memuriyete taşıdı. Emekliliğinde yayınevlerinde danışmanlık ve ansiklopedilerde redaktörlükle çevirmenlik yaptı.

1960 Ağustos’unda çıkardığı Papirüs dergisini yalnızca 4 sayı yayınlayabildi. Pazar Postası, Aydınlık, Yeditepe, Oluşum, Politika gibi birçok yayın kuruluşunda şiir ve yazılarını yazdı.

Şiir hayatı

Şiire yüklediği duygu yüklü anlamla annesinin ona ‘’Kerem ile Aslı’’yı anlattığı zaman başlamış olsa da, fiziksel koşullar lise yıllarındaki aruz denemelerini gösteriyordu. İlk şiirine ‘’Şarkısı Beyaz’’ adını vermişti ve bu şiir 8 Ocak 1953’te ”Mülkiye” dergisinde yayınlanacaktı.

Üniversite yıllarında ise çeşitli takma adlar kullanarak muhtelif dergi ve gazetelerde yazılarını yayımladı.

1950’li yılların başında gelişme gösteren ‘’ikinci yeni hareketi’’ ne katıldı Cemal, ama tam olarak da bu akımla kesiştiremedi kalemini. O daha çok ‘’garip’’ akımının etkisinde gibiydi. Özgür olmalıydı o, Cemal Süreya olabilirdi işte o zaman. Kaleminin özgür olması demek, ruhunun da özgür olması demekti. İşte bu yüzden, Cemal Süreya, kendi özgürlük akımını yarattı. Bununla birlikte şiirde anlamsızlığı savunan görüşleri vardı. Şiir ona göre anlamsız cümlelerin duygular katılarak anlam yüklenmesiyle yazılıyordu.

Karşı çıktığı ne varsa, kalemini onunla besledi. Şiirlerinde erotizm tüm canlılığıyla insanın karşısına dikiliyordu, ama toplumun değerlerini de çiğneyip geçmiyordu. Şiir ona göre ‘’anayasaya aykırı’’ydı.  Hatta doğanın ahlakı kovduğu yerdeydi ve üstelik yasadışıydı.

Bu düşünceyi savunmasından sebep şiirleri hiçbir zaman hikaye barındırmadı. Bunun yerine özel imgelerin oluşturduğu bir söz sanatı açıklarında yüzüyordu.

1953’te ilk şiiri ‘’Şarkısı Beyaz’’ın yayınlanmasının ardından dergilerde karikatürleri de yayınlandı Cemal’in ve kendisini edebiyat dünyasına tanıtan şiirine de ‘’Gül’’ adını vermişti. 1955’te ise bugün onu anmamıza sebep olacak en güzel şiirini yazdı; adı, ‘’Üvercinka’’ydı ve ‘’Dalga, Güzelleme, Üçgenler, Cigarayı Denize Attım, Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm’’ gibi önemli eserleriyle birlikte dergilerde yayınlandı.

Üvercinka

Cemal Süreya biyografisi yazılır da bu şiir hiç atlanır mı?

‘’

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden

En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu  kesmemeye

Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız

Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun

Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez

Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor

Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

…’’

Ben küçük bir kısmını yazabildim. Ama lütfen siz tamamını okuyup kendinizi ödüllendirin.

Cemal Süreya evlendi

Cemal, henüz üniversitedeyken ortaokulda sınıf arkadaşı olan Seniha Nemli ile evlendi. Onlarınki bir nevi çocukluk aşkıydı. 1954’te mezun olmuştu. Ancak Seniha ile evlilikleri de bu süreçte çatırdamaya başladı. 1955’te Ayçe adının verdikleri bir kız çocukları oldu, ama o ilk çıt sesinden sonra evliliklerinin sonu aslında belliydi.

Ayçe’nin doğumundan sonra Cemal’in tayini Müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a çıktı. Evlilikleri bir süre daha devam etti ve sonra ayrıldılar.

Süreyya değil Süreya

Aslında küçük bir çocukken, adı henüz Cemalettin Seber o zamanlar, bir yazarın üç adı olması gerektiğini tespit edip adını Cemal Süreyya Seber olarak değiştirmişti adını.

Ancak iddiaya girmeyi çok seviyordu Cemal. Bir gün arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girdi. Kaybederse soyadındaki ‘’y’’ harflerinden birini sildirecekti. İddiayı kaybetti ve bize de onu Cemal ‘’Süreya’’ olarak tanımak düştü.

Bir harf sildirdiği soyadı, ilk kez 1956’da, ‘’Elma’’ şiirinin imzasında kayda geçmişti.

Cemal Süraya’nın babası öldü

1957’de Cemal’in babası Hüseyin Bey hayatını kaybetti. Elbette bugüne kadar yazdığım birçok biyografinin sahibinin de babası öldü. Ama bu başkaydı. Bu bir babanın ölümünün ardından o mükemmel şiiri yazan Cemal Süreya’nın babasıydı.

Cemal Süreya’yı babasının ölümü çok sarstı ve bütün duygusunu ‘’Sizin Hiç Babanız Öldü mü’’ şiirine akıttı.

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü, kör oldum

Yıkadılar, aldılar, götürdüler

Babamdan ummazdım bunu, kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim, lambanın biri söndü

Gözümün biri söndü, kör oldum

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak

Söylelemesine maviydi, kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına

Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm

Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü

Yüzümden ummazdım bunu, kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

Babasının ölümünün ardından Cemal kendini kalemine daha çok kaptırmıştı. Çok değil bu sarsıcı ölümün üzerinden bir yıl sonra, 1958’de, ”Üvercinka” adını verdiği ilk şiir kitabını çıkardı.

Kitap oldukça ilgi çekti ve 1959’da ‘’Yeditepe Şiir Armağanı’’nı kazandırdı Cemal Süreya’ya. Bu zaman zarfında ‘’Papirüs’’ dergisini de açtı.

Cemal Süreya tekrar evlendi

Cemal, 1967’de dönemin önemli dergilerinden ‘’Yelken’’de çalışan Zuhal Tekkanat ile evlendi. Bu evlilikten Memo Emrah adını verdikleri bir çocukları oldu.

Zuhal bir süre hasta yattı, büyü bir kalp rahatsızlığı vardı. Bu süreçte Cemal Süreya bir an olsun yanından ayrılmadı Zuhal’in. Her an aşkla baktı ona; mektuplar yazdı. Biriktirdiği mektupları daha sonra ‘’Onüç Günün Mektupları’’ adıyla kitaplaştırdı.

Ancak bir yandan da maddi sıkıntı yaşıyorlardı. Cemal memuriyete geri dönmüştü ve ataması da Ankara’ya yapıldı. Ancak Zuhal İstanbul’da kaldı. Bir süre ayrı yaşadılar ve sonunda Zuhal de eşinin yanına gitti.

Yeniden birlikte yaşamaya başlamışlardı ancak bir şeyler oluyordu. Neredeyse buna şiddetli geçimsizlik denebilirdi. Üstelik bir de üstüne her iki taraf da birbirini öldüresiye kıskanıyordu. Bu süreç fazla uzun yaşanamazdı. Sonunda ayrıldılar.

Cemal Süreya’nın hayatı kadınlar ve tutku üzerine kuruluydu adeta. O bekar bir adam olamazdı. Hayatının merkezine aşkı koymuştu bir kere…

1975’te, işte tam da bu sebepten, Cemal üçüncü kez evlendi. Güngör Demiray ile büyük bir aşk yaşadılar ve hemen üzerine evlendiler. Ancak büyük aşkın evliliği sadece bir yıl sürdü.

Bu ayrılık safhasını yaşarken bir ara ikinci eşi Zuhal’le bir kere daha denemek istediler, ancak yine ayrılıkla sonuçlandı.

En sonunda Cemal, bir kitap evinin de sahibi olan Birsen Sağnak ile evlendi. Birsen, hali hazırda 4 çocuğu olan bir kadındı. Toplumun sırtında kambur olarak göreceği bu durumu önemsememişti Cemal. Birsen öylesine şefkat dolu, merhametli bir kadındı ki, Cemal’in bütün çekilmez yanlarına yaklaşmayı iyi bilmişti. Ölene kadar yaşayacağı sol yanı, masumiyetle bulmuştu.

Cemal Süreya yargılandı

Son evliliğine kadar Cemal, birçok devlet kademesinde müfettişlik yaptıktan sonra 1982’de emekli oldu.

Ancak emeklilik ona pek yaramadı, çünkü emeklilik maaşı yetmiyordu. Şükürler olsun ki bu kez evliliğinde bir sorun yoktu. Birsen yuvasının rahatını çok iyi sağlıyordu. Ancak çalışmalıydı.

Bu sebeple bir bankada çalışmaya başladı. Ancak bir süre sonra banka iflas etti ve yargılananlar arasında Cemal Süreya da vardı. Neyse ki, davası beraat ile sonuçlanmıştı.

Büyük aşk, Tomris Uyar

Tomris Uyar’ı edebiyat dünyası gencecik yaşta tanıdı; deneme ve öykü yazarıydı. Gazeteci ve Şair Ülkü Tamer’in biricik karısıydı.

Tomris, Tamer ile evliyken Cemal Süreya’ya aşık oldu. Üstelik Cemal Süreya da evliydi. Birbirleri için eşlerinden boşandılar. Bugün bile edebiyat dünyası bu aşkın tanımını ‘’Türk edebiyatının en verimli aşkı’’ olarak yapar. Üç yılları birlikte geçti. Tomris, 4 evliliğin arasında yaşanmış büyük bir aşktı.

Gerçekten de verimliydi aşkları, çünkü, Cemal Süreya en içli aşk şiirlerini yazıyordu Tomris için.

En güzeli de kuşkusuz ‘’Sayım’’ dı:

Ay ışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni”

Bundan başka hep bir içli, bir acıklıydı Cemal Süreya’nın dizeleri. Adeta aşkı bir morfin gibi alıyordu vücuduna. Yoksa bir adam bir kadına şöyle diyebilir miydi?

Daha nen olayım isterdin

Onursuzunum senin!”

En verimli aşk onlarındı evet, ama Tomris’in hayranı çoktu. Bunlardan sadece üç tanesi şairdi: ”Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever”

Ancak sonradan Turgut Uyar’la evlendi Tomris ve onun çocuğunu doğurdu. Aşkları, hayranlıkları hakkında da asla konuşmadı. Hoş konuşmasa ne çıkar, Cemal Süraya’nın şiirlerinden aşk akıyordu. Edip Cansever de her sene Tomris’in doğum gününde manidar bir şiir yayınlamaktan geri durmuyordu. Her şey gün be gün ortadaydı işte.

Bir gün Cemal Süreya ile ilişkisi sorulduğunda şunları söyledi sadece Tomris: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”
Sadece bu aşkın ömrü üç yıllıktı ve tükenmişti. Geriye de güzel bir dostluk bırakmıştı.

Yine de aşktı bunun adı, geriye dostluk bırakabilirdi tabii, ama öfkesiz de olmazdı. Tomris, Cemal Süreya’nın büyük aşkıydı. Cemal’in kadınlara ve aslında aşka olan düşkünlüğü düşünülürse, bu aşkın haliyle kendisi kadar öfkesi de büyük olacaktı. Bir tartışmanın ardından tutkuyla yazdığı mektupları yırtıp attı. Bu mektuplardaki aşk da böylece onların arasında kaldı.

Aşk kendini her mekanda anımsatırdı. İşte bu yüzden Tomris’le gittiği hiçbir mekana bir daha uğramadı Cemal Süreya…

Bir küçük hikaye daha var aktarmak istediğim. Tomris yakınlarına anlatmış bir zamanlar bu Cemal Süreya anısı. Biz şimdi sosyal medyada görüyoruz sık sık, aşkın tanımı olarak:

Her akşam iş çıkışı hiçbir yere uğramadan eve koşarmış Cemal Süreya. Tomris bir gün, ‘’Biraz gez, dolaş; arkadaşlarınla buluş’’ demiş. Ertesi gün ve ondan sonraki günlerde geç gelmeye başlamış Cemal.

Ama bir akşam örtü silkelemek için cama çıkan Tomris, aşağıda bekleyen Cemal’i fark etmiş. Belli ki zamanını dolduruyormuş. Tomris Uyar bu durumun adını, ‘’Şahsiyet Rötarı’’ koymuş.

Özgür ruhlu şair, Cemal Süreya

Cemal Süreya ruhunu şiirlerinde okuyucusuyla samimiyetle paylaşan bir şairdi. Ancak bunun yanında nesriyle de edebiyatta adında söz ettirmeyi bilmişti.

Bir süre ‘’Politika’’ gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Bu yıllarda ‘’Şapkam Dolu Çiçeklerle’’ adını verdiği deneme kitabını yayımladı.

1977’de de ‘’Emeğin ve Emekçinin Tarihi’’ adlı eserini yayımladığında daha birçok eseriyle birlikte nesirdeki başarısını iyiden iyiye kanıtlamıştı.

‘’Aydınlık’’ gazetesinde de yazdı. 1884’te ‘’Sevda Sözleri’’ adını verdiği en güzel sözlerinden kitap yaptı ve aslında o gün kanıtladı ki, herkesin ‘’en güzel’’ yaptığı bir şeyler vardı. Kimi roman yazar, kimi çok iyi resim yapar, hatta kimi çok iyi küfür ederdi. İşte Cemal Süreya’nın da en güzel yaptığı iş, sevda sözleri söylemekti; şiirler yazmaktı.

Tüm bunların yanında, bir de çocuk yanını gösterdi Cemal Süreya; çocuk edebiyatı ile ayrı bir bağ kurdu. ‘’Çocukça’’ dergisinde ‘’Aritmetik Kuşlar Pekiyi’’ adını verdiği bir köşeden seslendi çocuklara. Bu işin de ustalıkla hakkını vermişti üstelik.

Futbol tutkunu Cemal Süreya

Cemal Süreya çok iyi bir şairdi ve kompozisyon konusunda da en az şiir konusunda olduğu kadar iyiydi. Üstelik bu çocuk yaşlarından beri böyleydi. Herkesin kompozisyon ödevine yetişmekten gocunmayacak kadar çok seviyordu kalemini konuşturmayı. Arası sayılarla hiç iyi olamadı ama. Saatin kaç olduğunu söyleyebildiğinde neredeyse ortaokula geçmişti.

Şiirle haşır neşirken bambaşka bir Cemal Süreya vardı. İşte bir de futbol vardı onu zevklendiren ve rahatlatan. Koyu bir Fenerbahçeli’ydi ve en sevdiği futbolcu da Lefter’di.  Bunun yanında Metin Oktay’ı büyük bir saygı ile seviyordu.

İki takım kurmuşlardı, maç bile yapıyorlardı. ‘’Edebiyatçılar’’, ”Tiyatrocular’’a karşı oluyordu ve her zaman da gol kralı Orhan Kemal’di.

Süreyya Kapınak’ın soyad sahibi, Cemal Süreya

Süreyya Kapınak soyadını değiştirmek istiyordu. Yemekli bir toplantıda şair ve yazar arkadaşlarına bu isteğini anlattı ve onlardan öneri bekledi.

Ancak hiçbir öneri aklına yatmamıştı, ta ki Cemal Süreya’nın önerisini duyana kadar. Cemal Süreya, ona soyadını ‘’Berfe’’ yapması fikrini sundu. Süreyya Kapınak ilk iş bu kelimenin anlamını sordu. Anlamını da öğrendiğinde artık kararını vermişti.

Berfe, Kürtçe’de ‘’kar’’ demekti. Cemal, bu sözcüğü bir gün Ahmed Arif’ten duymuştu. Ahmed Arif bir kızı olsa Berfe koyacaktı adını.

Belki  bir kız çocuğuna kısmet olamadı bu isim hayal edildiği gibi, ama ‘’Süreyya Berfe’’yi yeniden doğurmuştu adeta.

Cemal Süreya öldü

Her biyografide en üzücü başlığım bu olsa gerek. Adeta yıl be yıl birlikte yaşar gibi zaman tünelindeyim sanki ve sevdiğim insanlar bitiş noktasında bir kere daha benim şahitliğimde de ölüyor gibi. Bense uzaktan izliyorum bütün seramoniyi…

Öyle işte, hiç ölmemesi gereken isimlerden biri daha öldü.

Sigara alışkanlığından kurtulmuş olsa da, Cemal Sürey alkolü bir türlü bırakamamıştı. Ama asıl sorun bu değil, oğlu Memo idi.

Memo, günden güne daha bir fütursuz, daha bir savurgan oluyordu. Babasıyla sürekli büyük kavgalar ediyordu. Hatta babasının değerli kitaplarını çalıp sahaflara satıyordu. Cemal Süreya bu durumdan büyük ızdırap duyuyordu.

Memo bir kavgaları sırasında babasını ağır darp etti. Cemal Süreya hastaneye kaldırıldığında vücudunda çok fazla morlukları, yaraları vardı. Ama asıl yarası kalbindeydi ve üzüntüsü neredeyse fiziksel anlamda dahi görülecek kadar vücudundan taşıyordu.

Bu acı artık onu daha fazla yaşatamazdı.

Cemal Süreya, 9 Ocak 1990’da, huzursuz bir şekilde, öldü…

Bence Cemal Süreya, o anda hasretle beklediği kız çocuklarını düşündü. Olmasını çok istediği, ama olmayan iki kız çocuğunu; ‘’Kelime ve Elif’’i. Memo’nun içine bıraktığı acı, bu hasreti harlamış olmalıydı.

İnsan neye sahip olursa olsun, olamadıklarının hasretiyle yaşar ve ölür ya, ne bileyim öyle doğdu benim de içime birden işte. Ya da belki benim de içimi yaktı, Memo’nun yaptıkları.

Ama ne olursa olsun, bu dünyadan bir Cemal Süreya geçti.

Üstelik hayat gerçekten kısa ve kuşlar uçuyordu…

Üstelik boynuyla ve sayılı yerlerinden…

Tüm kara parçalarında…

Ve Afrika hariç olamazdı…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nazım Hikmet Ran Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Doğum ve ölüm tarihi arasında ne çok şey değişti hayatımda; hayatımızda… İnsan ömrüne, aşklarına, vazgeçtiklerine vurgusuydu belki şiirleri. işte bu sebepten bir kere daha öne çekiyorum Nazım Hikmet biyografisini…

Keyifle…

“Nazım Hikmet ve aşkları”nı yazdım; biyografi yazmayacaktım. Ama dayanamadım yine. Aldım aşklarını çocukluğu, yaşadıkları ile yoğurdum; bugün onun doğum günü diye…

Yaşadığı aşklarla, vazgeçtikleriyle, tutunduklarıyla bir Nazım doğdu, yaşadı ve şiirlerini bırakıp gitti bu dünyadan.

Doğum günün kutlu olsun Nazım Hikmet Ran…

 

Çocukluğu

Nazım, 15 Ocak 1902’de Selanik’te Ayşe Celile Hanım ve Hikmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Celile Hanım, Hasan Enver Paşa ve Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa, yani Ludwing Karl Friedrich Detroit’in kızı Leyla Hanım’ın kızıydı; çok iyi Fransızca konuşuyor, piyano çalıyor ve resim yapıyordu. Nazım da annesine çekecek, sanatsal yönü ağır basacaktı.

Babası Hikmet Bey, Çerkez Nazım Paşa’nın oğluydu; Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmıştı. Nazım’a göre, babası Türk’tü. Annesi ise, Alman, Fransız, Gürcü, Polonyalı, Çerkez kökenli idi.

Hikmet Bey, Selanik’in son valisiydi. Nazım henüz çocukken memuriyetten ayrıldı ve ailecek Nazım’ın dedesinin yanına Halep’e yerleştiler. Burada onları yeni bir hayat bekliyordu. Hikmet Bey, yeni işler peşine düştü. Ancak buraya tutunamadılar ve yeni güzergah İstanbul’du. Buradaki iş kurma çalışmalarının da sonucu iflas olmuştu. Hiç hoşuna gitmese de memuriyete geri dönecekti. Fransızca bildiğinden kolayca Hariciye’ye atandı.

Nazım da bu süreçte annesinden aldığı güzelliklerle besleniyor ve büyüyordu…

Eğitim hayatı

Nazım, artık okula gidecek yaşa gelmişti. Eğitim hayatına başladı. Ancak bir şey daha vardı hayatında başlayan.  Nazım, daha küçücük bir çocukken, 3 Temmuz 1913’te, “Feryad-ı Vatan” adını verdiği ilk şiirini yazdı. 1913’te aynı zamanda Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı.

Bir gün aile meclisi toplanmıştı; Bahriye Nazırı Cemal Paşa da oradaydı. Nazım, gururlu tavırlarıyla denizciler için yazdığı kahramanlık şiirini okudu. İşte o an, Nazım’ın Bahriye Mektebi’ne gitmesine karar verildi; Nazım, 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Pek çalışmazdı; ama zeki bir öğrenciydi. Ahlaki tavırları iyiydi, ancak çok sinirli bir yapısı vardı. Genel anlamda öğretmenleri tarafından sevilirdi.  1918’de ise, 26 kişiden sekizinci olarak mezun oldu.

Mezun olur olmaz dönemin okul gemisi Hamidiye’de güverte subayı stajyeri olarak atandı. Ancak aşırıya kaçan tavırları sebebiyle ordu ile ilişiği kesildi.

1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadeleye katılmak için Anadolu’ya gitti. Bu durumdan ailesinin haberi yoktu. Nazım, önce bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı ve daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya gitti. Burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler ve İktisat okuyarak yükseköğrenimini tamamladı.

Moskova’da ilk şiir kitabı

Nazım, Moskova’ya yükseköğrenimi için gelmişti; bir de aşkı Nüzhet vardı. Yıl 1921’di, devrimin ilk yılları yaşanıyordu. Nazım, komünizm ile resmen tanıştı. Bundan sonra hayatındaki her şey bu noktadan merkez alarak hayat çemberini çizecekti.

1924’te ilk şiir kitabı, “28 Kanunisani” yayımlandı. Aynı zamanda sahneye de aktarıldı. Artık Türkiye’ye dönme vakti gelmişti. Türkiye’ye döndü ve Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başladı.

Nazım’ın yazı dili

Nazım, ilk şiirlerini hece ölçüsünde yazmaya başlamıştı. Ancak burada da derli toplu görünen bir başına buyruktu. Çünkü içerik bakımından diğer Hececiler’den başka tarzda yazıyordu.

Şiirleri çoğaldıkça hece ölçüsü ona yetmedi. Şiiri için kendine özgü bir tavır arayışına geçti. Sovyetler Birliği’ne gittiği ilk yıllarda, özellikle 1922 – 1925 yılları arasında bu arayışı zirve yaptı. Hem içerik hem de biçimi bakımından diğer şairlerden farklıydı. Artık serbest ölçü ile yazacaktı.

İlk aşkı Nüzhet

“O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev.

…”

Bu şiir, Nazım’ın ilk aşkını anlatıyordu. Bahçesinde ebruli hanımeli açan o minnacık evde Nazım ile yaşamak isteyen minnacık kadının adı Nüzhet’ti; henüz 15 yaşındaydı. Nüzhet ve Nazım, gazeteci Muhittin Birgen sayesinde tanıştı.

Nüzhet, Tiflis’e gitti. Nazım da hemen ardından yetişti. Moskova Üniversitesi’nde okuyan genç bir delikanlıydı Nazım ve bütün güzel kızların gözü üzerindeydi. Ama yüreği yanmıştı bir kere, kor kor öbeklenmiş, mengenelere sıkıştırılmıştı işte. Böyle bir hissi, ilk kez, Nüzhet’e karşı duyuyordu. Kaçınılmaz son gerçekleşti; Nazım ve Nüzhet, 1921’de evlendi. Anyuta adını verdikleri bir kızları oldu.

Ancak kaçınılmaz başka sonlar da vardı; ayrılık gibi. Nüzhet’in İttihatçı yakın bir akrabası Nazım’a duyduğu öfke ve nefrete engel olamıyor, genç kıza sürekli evine dönmesini söyleyen mektuplar yazıyordu. Çok gençti ve bu kadar baskıyı kaldıramadı Nüzhet. Nazım’ı terk ederek evine döndü…

Hapis istemi ve ömürlük davaları

Bu ilk olmayacaktı; daha hapis yatacağı günler de vardı. Yolunu açmıştı bir kere Nazım. Aydınlık Dergisi’nde yayımlanan şiir ve yazıları başına dert açmıştı. Nazım’ın 15 yıl hapsi isteniyordu. Daha topraklarında mevsim dönmeden Nazım, bu kez de Sovyetler Birliği’ne gitti. Ancak 1928’de Af Kanunu’ndan yararlandığı müjdesini aldığında Türkiye’ye dönebilmişti. Çalışacağı yeni dergi, “Resimli Ay”dı.

Açılışı 1925’te yapmıştı. Daha birçok kere yargılanacaktı. 1938’de orduyu ayaklanma için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 13 yıl İstanbul, Ankara, Bursa Cezaevleri’nde kalacak; 1950’de de af yasasından yararlanıp özgürlüğüne kavuşacaktı.

Ülkeler ayrılığı, Lena

Nazım da Nüzhet’in ardından Türkiye’ye dönmüştü. Ancak yüreği ne bu ayrılığı ne de Nüzhet’in bir profesörle evlendiğini görmeyi kaldırabildi. Moskova’ya geri döndü.

Burada METLA Tiyatrosu’nda Ludmilla Yurçenko ile tanıştı. Onun için adı Lena’ydı. Bir süre sonra evlendiler. Aslında her şey iyi gidiyordu.

Elbet yine ayrılık vakti gelip çatacaktı. 1928’de Nazım’ın Türkiye’ye dönmesi gerekiyordu. Ancak Lena için vize vermediler. Böylece ülkeler arasında sessiz sedasız, şiirlerde çağlayacak bir ayrılık yaşandı.

Ve büyük aşkı Piraye

Piraye, 16 yaşındaydı Sedat Örfi ile evlendiğinde ve şimdi de boşanmıştı işte. 2 çocuklu yalnız bir kadındı. İşte bu dönemde tanıştı Piraye ve Nazım; 1930’da.

Delice bir sevdaydı aralarındaki; tarifsiz bir tutku. Kalbinin kızıl saçlı bacısı olarak tarif ediyordu onu. Ancak evlilikleri sürecinde 13 yıl boyunca Nazım hapisteydi. Kim bilir, belki de onca şiiri yazdıran da işte bu aşkın uzak yaşanışıydı.

Ona mektuplar yazdı; sandıklar, kutular tablolar yaptı Nazım. 24 yaşındaki güzeller güzeli Piraye de Nazım’ı için kitap, temiz çamaşır taşıyordu. Piraye, Nazım’ın tek moral kaynağıydı.

Sonra bir gün, öylesine sıradan bir gün, dayısının kızı Münevver, Nazım’ı ziyarete geldi. İkisi de evliydi. Ancak yine de aralarında bir kıvılcım oluşmasına engel olmamıştı. Ötesi yok, Nazım sırılsıklam âşıktı işte.

1948’de bir af bekleniyordu. Nazım, Münevver’e kocasından boşanmasını söyledi. Birlikte yeni bir hayata başlamayı teklif etti. Piraye’ye de bir mektup yazıp her şeyi olduğu gibi anlattı.

Piraye, her zamanki gibi kocasından gelen aşk mektubunu açtı; ancak okudukları karşısında yıkılmıştı. Yine de hiç ses etmedi ve boşanma isteğini kabul etti.

Ancak işler Nazım’ın planladığı gibi gitmedi. Beklenen af gerçekleşmemişti. Münevver de böyle bir riske girmek istemedi ve kocasına döndü. Nazım da Piraye’yi kaybettiğiyle kaldı.

Ona af dilemek için bir mektup yazdı. Anca Piraye, ölse de aşkından, bir daha Nazım’a hiç dönmedi…

Bir kısmı şöyleydi mektubunun:

“Pirayem, Kızıl saçlı bacım benim,

Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptigim kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ” Gel ” diyecek kadar yüzsüz ve alcaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabilecegimi bilemiyorum. Seninle karşılastığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya calışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim.

…”


Affın ardından Münevver ile Nazım

Piraye ile yaşadığı bu durumdan sonra, nihayet af çıkmıştı. Nazım ile Münevver, evlendi. Bu evlilikten Mehmet Nazım doğdu.

Nazım, daha Mehmet 3 aylıkken Rusya’ya kaçtı. 1951’den sonra da çıkan kararla Türkiye’ye dönmek hayal olmuştu. Münevver, ancak 1961’de İtalyan yazar Joyce Lussu’nun yardımıyla Nazım’ın yanına Varşova’ya gitti. Ancak Nazım, aşktan beslenmeye devam etmiş, burada kendine yeni bir hayat kurmuş, Vera ile evlenmişti…

Nazım vatandaşlıktan çıkartıldı

Bu kez de askerlik bir sorun olup karşısına geçti. Sürekli izlenmiş ve çürüğe ayrılmıştı. Ancak buna rağmen 48 yaşında yeniden askerliğe çağırıldı ve öldürüleceği yolunda duyumlar alıyordu. Başka çare bulamamıştı; Rusya’ya kaçtı. Münevver’i ve oğlunu ardında bırakmıştı. 17 Haziran 1951’de Bakanlar Kurulu, Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkartılmasına karar verdi. Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde, sonra da eşi Vera ile Moskova’da yaşayacaktı.

Doktoru Galina

Nazım, Türkiye’den kaçtığı ilk zamanlarda doktoru Galina Grigoryevna ile evlendi. Nazım’ın hayatını paylaştığı; ama hiç şiir yazmadığı tek kadındı.

Münevver bu aşamayı kaçırmış, Vera ile karşılaşmıştı.

Son aşkı Vera

Nazım ve Vera, 1956’da, Vera henüz 24 yaşında iken tanıştılar; 1960’ta evlendiler. Bundan sonra tüm şiirlerini Vera için yazdı Nazım…

Aşktı, gerçekti. Ölüm gerçekliği ile karşılaşana kadar, Vera ile doyasıya yaşayacaktı aşkını. Vakitleri az kalmıştı aslında. Nazım 3 Haziran 1963’te hayata ve Vera’ya veda edecekti.

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim, kaldım, güldüm, öldüm…”

Nazım Hikmet öldü

3 Haziran 1963 sabahıydı, saat 06.30’u gösteriyordu. Nazım, ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına kadar gazetesini almak için indi. Tam gazetesini almak için eğilmişti ki, kalbi o anda yaşamaktan vazgeçti. Nazım Hikmet, yaşadığı gibi bir sincap kararlığında ve ani ölüvermişti. Vera hep yanıbaşındaydı.

Cansız ve şiir dolu bedeni ünlü Novodevici Mezarlığı’na defnedildi. Ona özel siyah granitten bir mezar taşı tasarlanmıştı. “Rüzgara karşı yürüyen adam” figürü bu siyah taş üzerinde ölümsüzleştirildi.

Ölümünün ardından

Şiirlerinden birçoğu “Cem Karaca, Fikret Kızılok, Fuat Saka, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli” gibi birçok sanatçı tarafından kendilerine özgü bir yorumla bestelendi…

2006’da Bakanlar Kurulu, Türk vatandaşlığından çıkartılmalar üzerine bir düzenleme yapılmasını gündeme getirdi. Bir umut doğmuştu; Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına tekrar alınacaktı. Ancak bunun üzerine Bakanlar Kurulu, bu düzenlemenin sadece yaşayan kişiler için olacağını bildirdi.

2008’in ilk günlerinde, Piraye’nin torunu Kenan Bengü, Piraye’nin sakladığı hatıralar arasında “Dört Güvercin” adlı şiirini ve tamamlanmamış 3 adet roman taslağını bulmuştu. Piraye, aşkının emeği üzerine her şeyi özenle saklamıştı.

5 Ocak 2009’da “Nazım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılması üzerine Bakanlar Kurulu kararını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Nazım Hikmet’in Bakanlar Kurulu onayınca tekrar vatandaşlığa alındığını duyurdu. Bu durum, 10 Ocak 2009’da Resmi Gazetede yayımlandı.

Nazım, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı olmuştu…

Ve kalbine geçiremediği sözlerle, Piraye’siyle, Vera’sıyla, aşkla vücut bulan bir Nazım Hikmet geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tomris Uyar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Tomris Uyar’ın adını duyduğunda hatırına şiir düşmeyen, gönlünden Turgut Uyar’a, Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’e bir selam göndermeyen var mı? Elbette bu bilinen aşlar ve şiirlerin arasında bir öykü yazarı da oldu Tomris Uyar. Üstelik başarılıydı da.

Hayatı ciddiye almayan, sevgiden yorulduğunda yeni bir sevdaya açılmaktan korkmayan bir kadındı. Kuşkusuz onca şiirin gölgesinde, kadın yanı mutluluk duysa da, ağır yükler altındaydı aslında. Dost kaldığı, gönlünü kaptırdığı ve hatta evlendiği şairler, onu hep her an ellerinden uçup gidecek bir kuş edasında sevdiler ve haksız da değillerdi. Tomris, hep açık denizleri tercih ediyordu.

Sonra özgür ruhu ve sahip olunamayan kadın kimliğiyle hayattan göçüp gitme zamanı geldi. Her an aşklarının elinden uçup gidecek hissiyatı veren o yaralı kuş, 15 yıl önce bugün toprak oldu.

Ardında bolca şiir ve öykülerini bırakan Tomris Uyar, güzel kalp, sevgi ve bin özlemle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tomris, 15 Mart 1941’de, Celile Hanım ve Ali Fuat Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Annesi de babası da hukukçuydu. İkisi de edebiyata ayrı düşkündü. Babasının şiir kitapları ve annesinin çevirileri arasında geçen, şaşılmayacak bir sona doğru giden enfes bir çocukluktu onunki.

Eğitim hayatına Taksim’deki Yeni Kolej’de başladı. Ortaokulda ise, İngiliz High School’da idi. Ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne başladı ve buradan 1961’de mezun oldu. Üniversite zamanı geldiğinde, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü tercih etti. Tercihinde etkili olansa, öykü yazmaya çoktan gönlünü kaptırmış olmasıydı.

Öykü yazma isteği

Tomris, gönlüne ilk öykü yazma isteği düştüğünde lise sıralarındaydı. Çocukluğundan beri annesinden, babasından genlerine kodlanan yazarlık, kanını sulandırmaya başlamıştı. Kalbinde yeni bir heyecan dolanıyordu artık.

Tüm lise ve üniversite yıllarını, ilk öykü denemeleriyle geçirdikten sonra Tomris bu sefer de çeviri denemelerine başladı. Öykü yazmaya profesyonel bir şekilde başlamadan önce Türkçeye en ince ayrıntısına kadar hakim olmak istiyordu. Çeviriler de mükemmellik yolundaki zevkli egzersizleriydi.

1962’de, hala bir üniversite öğrencisiyken ilk çevirisi Şekerden Bebek’i (Tagore) tamamladığında, bu çeviri, Varlık dergisinde yayımlandı. Tomris, aileden gelen sevgiyle bir edebiyat tutkunu, bir öykü sevici, nice güzel işler yapacağının muhakkak farkında olmalıydı…

Tomris Uyar evlendi

Onlarınki kolej aşkıydı. Şair Ülkü Tamer ile kısa sürede evlendiler; nasıl da gençtiler. Artık o, Tomris Tamer’di. İlk çevirisini yaptığı sırada da evliydi.

Onların aşkı, ancak ölüm ayırır cinstendi aslında. O talihsiz olay yaşanmasa, belki de gerçekten ölene dek sürecekti. Tamer çiftinin dünyalar güzeli bir kızı oldu. Ona Ekin adını verdiler. Ancak Ekin henüz birkaç aylıkken sütten boğuldu. Bir daha toparlanamadılar. Onları gerçekten de bir ölüm ayırmıştı…

Suya yazılı öyküler

Tomris, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile birlikte Papirüs dergisini kurmuşlardı. Deneme, eleştiri gibi yazılarını da Varlık, Yeni Dergi, Soyut gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımladı.

Tomris, evliliği sırasında “Kristin” adını verdiği, yayımlanacak ilk öyküsünü yazdı ve bu öykü, 1965’te Türk Dili’nde yayımlandı.

“Suya Yazılı” adını verdiği ilk öykü dosyasını ise, 1967’de tamamladı. Dosyanın kaderini belirleyen bir ad seçtiğini bilse, yine de bu adı koyar mıydı acaba? Bu öykü dosyasının tek kopyası, Papirüs Dergisi’nde çıkan yangında kül oldu. Geriye elinde sadece “Kristin” kalmıştı.

Kuşkusuz bu tarifi olmayan bir hayal kırıklığıydı. Aynı yangında Dos Passos’un “USA” çevirisinin 100 sayfası da yanmıştı. Tomris ne öykülerini ne de çevirisini yeniden yazmayı düşündü. O, pişmanlık ya da hayal kırıklığına pabuç bırakmayacak kadar güçlü bir karakterdi. Her zaman şöyle derdi: “Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar için üzülürüm. Bir şeyi ciddi yapan bir insanın bir de kişisel bir ağırlık taşıması gerekmez”.

Durmadı ve yazmaya devam etti. Suya Yazılı’nın ardından yayımladığı ilk kitabına “İpek ve Bakır” adını verdi. Yazdığı öykülerden, 10 öykü derlemesinden oluşan “Yürekte Bukağı” ile 1979’da, “Yaza Yolculuk” ile de 1986’da Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Günlüklerini de “Gündökümü” başlığı ile yayımladı…

İkinci Yeni’nin olmazsa olmazı

Tomris, hiç şiir yazmadı. Ancak İkinci Yeni akımının gözde şairlerinin en özel ilham kaynağı oldu. Duymuşsunuzdur, Tomris Uyar için “Bir akımın ilham kadını” denir. Ne doğru bir tespit aslında. Nasıl taşımış bunca aşkın yükünü yüreğinde.

Önce Cemal Süreya, sonra Turgut Uyar ile fırtınalı bir aşk yaşayacak ve bu durum edebiyatımıza çokça şiir getirecekti. Bunun yanında Edip Cansever’in hayranlığı da yadsınamayacak derecede sürecekti. Tomris Uyar, okuduğumuz onca şiirin sebebi, esin kaynağı olacaktı…

Cemal Süreya ve Tomris Uyar

Ankara’da, Sanatseverler Derneği’nde tanıştılar. İkisi de evliydi. Cemal süreya, Tomris’in kesinlikle keşfedilmeye değer olduğunu düşünüyordu. Şimdilik tek bildiği Ülkü Tamer’le evli ve edebiyata düşkün olduğuydu.

Aralarında bir aşk doğmuştu nihayetinde. İkisi de eşinden boşamış ve 3 yıl sürecek fırtınalı bir aşka tutulmuşlardı. Cemal Süreya bir başka seviyordu Tomris’i. Her akşam hiç zaman eve dönüyor, arkadaşlarıyla buluşmak aklına bile düşmüyordu. Tomris, onun tüm dünyası olmuştu. Öyle düşkündü ki kadınına, her şeyin fazlası zarar olacaktı.

Tomris bir akşam Cemal Süreya’ya bu halinden duyduğu rahatsızlığı açtı. Biraz gezip dolaşmasını, arkadaşlarıyla buluşmasını teklif etti. Bir ilişkinin sağlığı, sosyal hayatın sağlığından geçiyordu. Bu konuşmanın üzerine Cemal Süreya ertesi akşam geç geldi; bir sonraki akşam da. Tomris, tam Cemal’in durumu kavradığını düşünüyordu ki, bir akşam pencereden dışarı bakarken apartman girişinde, arkadaşlarıyla buluşmada (!) olan Cemal Süreya’yı görmüş. Cemal Süreya, Tomris’in kendisiyle konuştuğu zamanın dolmasını bekliyormuş… Tomris ise, bu durumun adını koymuştu: Şahsiyet Rötarı.

Bunun gibi ne çok anı biriktirdikleri, en çok Cemal Süreya’nın aşkı ile dolu bir ilişki yaşadılar. Cemal Süreya, en güzel şiirlerini Tomris için yazdı. Ancak gün gelip de ayrılık vakti geldiğinde, büyük aşkına kendisi hakkında hiçbir şekilde konuşmayacağını söyledi.

Bu konuyla ilgili ikisi de hiç konuşmadı. Eşlerinden birbirleri için boşandıkları yazılsa ya da düşünülse de, bu konu hakkında hep sustular.  Tomris, kendisine Cemal Süreya sorulduğunda şöyle anlatmıştı: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”.


Cemal Süreya’nın aşkını döktüğü şiirlerden biri şöyleydi:

“Ayışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğunda öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni…”

Turgut Uyar ve Tomris Uyar

Turgut Uyar ile tanışmasını şöyle anlatıyordu Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu”.

Bu aşk, Tomris Uyar’ın en uzun ilişkisiydi; evleneceklerdi de.  Bu kez başka değil, bambaşkaydı. Turgut Uyar’ın kendisine duyduğu aşkı, “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım” diye anlatıyordu.

Gerçekten de yoruldu sonra Tomris. Onun sadece dünyaya açılan penceresi olmadığının, artık bir parçasına dönüştüğünün farkındaydı. Yine de bu aşk, soluksuz devam etti. Tomris, Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nda soluksuz beklediği, soluksuz sevdiğiydi.

1969’da evlendiler ve bu evlilik, onlara Hayri Turgut adını verdikleri oğullarını hediye etti. Ne olursa olsun bu aşk da fırtınalı geçti. Bu ikisinin de sanatçı olmasından kaynaklanıyor olmalıydı. 1985’te, Turgut Uyar bu dünyadan göçene kadar bu aşk devam etti.

Turgut Uyar, bir şiirinde şöyle sesleniyordu sevgili eşine:

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz
Kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz
Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için
Dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor
Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
Ne var ki ıslanır gider coskunluğum durmadan
Durmadan
Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
Seni övdüğüm zaman
Güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
Seni övdüğüm zaman

Edip Cansever’in Tomris Uyar hayranlığı

Edip Cansever, Tomris’e karşı konulmaz büyük bir hayranlık duyuyordu. Üstelik Turgut Uyar’ın da en yakın dostuydu.

Bu hayranlık, edebiyat dünyasının çok yakından bildiği ancak üzerinde durmadığı bir gizli hayranlıktı. Her yıl düzenli olarak 15 Mart’ta, Tomris’in doğum gününde bir şiir yayımlıyor, bıkmadan usanmadan vazgeçemediği hayranlığını anlatıyordu.

Tomris ise, Edip Cansever için “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana” diyordu.

Böyleydi işte, Edip Cansever’in deyimiyle Tomris rakıyı severdi, Edip de onu. Yıllarca sessizliğini koruyan Tomris, ölümünden kısa bir süre önce Edip’in kendisini daha çok etkilediğini itiraf ediyordu. Yine de eleştirmen tavrını bir kenara bırakamadan, “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair…” olarak tanımlayacaktı Edip Cansever’i.

Edip Cansever, şiirlerinden birinde Tomris Uyar’a sonsuz hayranlığını bir şiirinde şöyle anlatıyordu:

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet’nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Yok bir yanıtın ”nereye” diyenlere

Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler’den Hisar’a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.


Tomris Uyar öldü

Tomris, öyküleri ve şiirlere sebep aşkları, dostluklarıyla dolu dolu 62 yıl geçirdi. Ancak 62 yaşında yakalandığı yemek borusu kanseri onu sonunda soluksuz bıraktı ve Tomris Uyar 4 Temmuz 2003’te ardında nice güzellikler bırakarak hayata gözlerini kapadı.

Acaba benim için yazılsaydı bunca şiir onun kadar nesnel bakmayı başarabilir miyim diye düşünüp durdum yazı boyunca. Hiçbir şey ciddiye alınmamalı diyordu bir yandan Tomris Uyar. Bir yandan adına nice şiirler yazılıyordu ve bir yandan da, o aslında evladını kaybetmiş, üstüne bu sebepten evliliğini yitirmiş acılı bir kadındı. Yazmak da ilham kaynağı olmak da hayatının ayrılmaz bir parçasıydı, evet. Ama acaba madalyonun bir de öteki yüzü vardı da, Tomris Uyar, acısından yazarak kaçıyor ve ünlü şairlerin ilham kaynağı olmaktan mı besleniyordu. Oysa okuduğu şiirler kendine yazılıyordu ve o, bir tanesini dahi okurken kibre ve gurura kapılmayı düşünmemişti.

İşte tüm bunlardan mütevellit, iyi öyküleri, İkinci Yeni Şiiri’ne yadsınamaz katkısı ile sıra dışı bir kadın, Tomris Uyar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Sabiha Gökçen Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Bugüne en çok yakışacak isimlerden biri de kuşkusuz Sabiha Gökçen.

Bazen kalbimizin kuzeyini çocuk yaşta bulmaya mecbur oluruz ve hayat da bize karşı hamlesini yapar. Ne mutlu ona ki, Sabiha, kendi şansını kendisi yaratabilmiş; Atatürk’ün karşısına çıkıp hayallerinden bahsedebilmişti. Bundan sonrası iki kalbin doğru yerde duruşu ve ortak istekleriyle ilgiliydi işte…

O gün bir kadın doğdu yeryüzüne; adı Sabiha Gökçen oldu. Çok güzel işler başaracak, birçok ilke imza atacaktı…

Günümüz kutlu olsun diye…

Sevgimle…

(Atatürk’ün manevi kızları (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra)

Çocukluğu

Sabiha, 22 Mart 1913’te Bursa’da, Hayriye Hanım ve Bursa Vilayet Başkatibi Hafız Mustafa İzzet Bey’in kızı olarak dünyaya geldi.  Öncesinde Edirne Defterdarı olan Hafız Mustafa İzzet Bey, “Jön Türk” olduğu gerekçesiyle Bursa’ya sürülmüştü. Sabiha’nın hayatı bu şehirde başlamıştı ve burada şekillenecekti.

Hayatı aslında anne ve babasını kaybettiği zaman başladı. Onlar Sabiha daha çok küçükken ölmüştü. Sabiha’nın bakımını da abisi Neşet üstlendi.

Her insanın hayatında bir köşe başı dönüşü vardı; keskin ve baş döndüren dönüşler. Sabiha’nın köşe başından dönüşü 1925’te, henüz 12 yaşındayken gerçekleşti. Atatürk ile tanışmıştı.

Mustafa Kemal Atatürk, 1925’te Bursa ziyareti sırasında Hünkar Köşkü’nde kalıyordu ve bu köşk Sabiha’nın yaşadığı eve çok yakındı. Ne yaptı etti, sonunda Atatürk’e ulaştı ve okumayı e kadar çok istediğini iletti. Çakmak çakmak gözleri, Ata’nın gözlerinde parladı. Hayat şimdi yeniden başlıyordu. Atatürk, abisinden izin aldı ve Sabiha’yı evlat edinerek Ankara’ya götürdü. Anne ve babasını kaybettiğinde yaşadığı yıkım, Türkiye’nin Atatürk’ünde onarım bulacaktı…

Eğitim hayatı

Sabiha, belki de hayatının en güzel zamanlarını yaşıyordu manevi babasının yanında. Önce Çankaya İlkokulu’yla gerçekleşti okuma hayali. Ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitimine devam etti.

Son derece başarılı bir öğrencilik sürdürürken rahatsızlandı ve öğrenimini yarıda bıraktı. Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü.

Bir yandan da yeni bir dil öğrenmek için çaba sarf ediyordu. Fransızcasını geliştirmek için bir süre Paris’te yaşadı. Bu cesaret yüklü uçarı hallerinin bir gün meslek seçiminde de onu etkileyeceğinden henüz habersizdi…

Havacılık alanında kariyer

Atatürk, 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu üzerine, Sabiha’ya Gökçen soyadını verdi. Sabiha Gökçen, bir yıl sonra havalarda süzülmeye merak salacaktı…

1935 yılıydı. Türkkuşu’nun açılış töreninde planör gösterileri düzenlenmişti. Sabiha, işte o anda, oracıkta havacılığın tutkusuna kapıldı. Heyecanı Mustafa Kemal’i de etkilemiş olacak ki, kızına destek verdi. Sabiha, 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na kaydoldu. Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini aldı.

Kendisiyle gurur duyuyordu Sabiha, çok mutluydu. Çok mutlu ve başarılı! Öyle ki, 7 erkek öğrenciyle birlikte altı aylık yüksek planörcülük eğitimi için Kırım’a gönderildi. Eğitimini burada, “Koktebel Yüksek Planör Okulu”nda tamamladı.

Hâlâ ne çok hayali ve planları vardı. Şimdi hedefinde Moskova’da motorlu uçak okuluna gitmek vardı. Ancak bu sırada manevi kız kardeşi Zehra’nın ölümü ile sarsıldı. Planını bozdu ve ülkesine döndü.

Hayata küsmüştü Sabiha. Bir süre dünyayla bağını kopardı. Onu içine düştüğü girdaptan çıkaracak bir tek isim vardı; Mustafa Kemal. Manevi babasının ısrarları ile kendini toparladı ve yeniden çalışmaya başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı.

25 Şubat 1936’da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı.

Atatürk kızı ile gurur duyuyordu. Eğitimi boyunca gösterdiği gayret ve edindiği başarılardan dolayı hissettiği mutluluğu Sabiha’ya şöyle aktarmıştı: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin”.

Atatürk, kızı üzerinde kararını vermişti. Ancak o yıllarda kızlar askerî okullara alınmıyordu. Bu sebepten ona özel bir üniforma hazırlandı ve Eskişehir Uçuş Okulu’nda 1936 – 1937 döneminde 11 aylık özel bir eğitim aldı. Bu eğitim sırasında ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç da yanındaydı. Brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev aldı. Bu sırada Trakya ve Ege manevralarına da katıldı.

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu

1937’de Tunceli’de bir ayaklanma çıktı. Bu ayaklanmayı bastırmak için de Dersim Harekatı başlatıldı. İşte bu harekatın hava saldırısı safhasında yer alan Sabiha, dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmuştu.

Bu harekatta kadının şans verildiğinde neler yapabileceğini kanıtlamıştı Sabiha. Önce kendine, sonra babasına ve sonra tüm dünyaya. Başarısı ödülsüz de bırakılmadı. Harekatta göstermiş olduğu üstün başarı sebebiyle, kendisine, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın da katılımıyla “Türk Hava Kurumu Murassa Madalyası” (iftihar) takdim edildi. 30 Ağustos 1937’de askerî uçuş brövesi aldı.

Harekatın sonucunda çok insan öldürülmüştü. Bu da acı bir gerçekti. Sabiha Gökçen, yıllar sonra 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği röportajda savaşın ortasında yaptıklarını şöyle açıklayacaktı: “Canlı ne görürseniz ateş edin! emirini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk”.

Atatürk’ün emri ile Hatay sınırında

Sabiha Gökçen, artık bir savaş pilotuydu. 1937’de, Fransa’nın Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yönündeki haberler Ankara’ya kadar ulaşmıştı. Her devlet adamının yüzünde sert ifadeler uyandıran bu haber karşısında Atatürk’ün emriyle Sabiha Gökçen bir kez daha üniformasını giydi.

Sabiha, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve kararlı bir şekilde “Hatay’ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız” dedi. Yaşanan bu olayın ardından yine Atatürk’ün emriyle Sabiha tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Yasa gereği bir gün hapis dahi yattı.

Atatürk’ün planı tutmuştu. Sabiha Gökçen’in kararlı duruşu ile Fransızlara gözdağı verilmişti…

Göklerin kızı: Sabiha Gökçen

Ankara’da bulunan Balkan Paktı heyeti üyeleri, Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra, kendisini uçakla başkentlerine davet etti. Bu davet üzerine Sabiha Gökçen, 1938’de uçağıyla beş günlük bir Balkan Turu’na çıktı. Atatürk’ün özel arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi.

Vultee tipği bir uçakla İstanbul’dan Atina’ya, ardından Sofya ve Belgrad’a ulaştı. Bu tur sırasında Sabiha Gökçen’e Yugoslav Genelkurmay Başkanı “Beyaz Kartal” nişanı verdi.

Özel istek üzerine Bükreş’te bir de gösteri uçuşu yaptı ve 22 Haziran’da turunun 6. Gününde İstanbul’a indi. Bu tur, basında büyük yer edindi. Her yerde Sabiha Gökçen’den “Göklerin Kızı” diye bahsediliyordu. Bu kez ünü tamamen dünyaya ulaşmıştı işte.

Atatürk’ün ölümünün ardından

10 Kasım 1938’de, tüm Türkiye’yi yasa boğan o haber alındı; Atatürk ölmüştü. Dünyada dahi yas oluşturacak bu haber, elbette en çok kızını üzmüştü.

Manevi babasının ölümünün ardından hayatını yeniden düzenlemeye koyulmalıydı. İlk iş kadınların orduda görev yapmasına ilişkin bir yasa çıkmadığından ordudan ayrıldı. Türkkuşu Uçuş Okulu’na başöğretmen tayin edilmişti. Kendisi gibi cevval pilotlar yetiştirmenin gayretine düştü. Bu görevi 1955’e kadar sürdürdü. Bu süreçte Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu’nun da üyesiydi. Tüm hayatı boyunca 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu.

Sabiha Gökçen evlendi

Sabiha, Hava Okulu’nda Askerî Coğrafya ve Topoğrafya Öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile 1940’ta evlendi. Kocasına kendi soyadını vermişti.

Ancak evlilikleri sadece 3 yıl sürecekti. Sabiha, kocasını 12 Ocak 1943’te kaybetti.

Gururlu son uçuş

Sabiha Gökçen, 1953 ve 1959’da, ABD’ye davet edildi. Türk toplumu ve özellikle de Türk kadının tanıtmak için büyük bir Amerika turu düzenledi. Kadınları temsil eden tüm başarılarının izlerini alnında gururla taşıdı.

1996’da, 83 yaşındayken Fransız Pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağı ile uçtu. Bu onun son uçuşuydu. 1996’da havacılık kariyerinde en büyük ödülü aldı. Amerikan Hava Kurmay Koleji’nin mezuniyet töreninde düzenlenen “Kartallar Toplantısı”nda onur konuğu olarak katıldı. Maxwell Hava Üssü’nde “Dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri” seçilmişti. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı olmanın gururunu da yaşamıştı.

Sabiha Gökçen öldü

Sabiha, 3 Mart 2001’de, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde genel rahatsızlıkları sebebiyle tedavi görmeye başlamıştı. Bir ay kadar süren tedavinin ardından, midesinde kanama ve beyninde pıhtı oluşumu görüldü. 22 Mart 2001, saat 08.15’te kalp ve solunum durması sonucunda hayata gözlerini kapadı.

Kadının elinin hamuru ile hiçbir işe karışmaması savının hep gözde olduğu şu dünyada Sabiha Gökçen, kocaman kalbinde biriktirdiği cesareti ile şu hayatta bir savaş pilotu olarak yer aldı. Kimselerin cesaret edemediğine yeltenmiş, susup kabullenmesi gereken ne varsa püskürmüştü. Belki bunun için bazen çok acımasız olduğu zamanlardan da geçti. Ancak bu hayatta kalıcı izler bıraktığı da bir gerçekti…

Gökyüzünde ruhunun kanatları ile uçan, manevi babasını da kalbini de gururlandıran bir Sabiha Gökçen geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,