Etiket: kanser

Tarık Akan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

O bizim “Damat Feritimiz”… Tatlı dilli, güler yüzlü, yakışıklı mı yakışıklı Yeşilçam’ın göz bebeği oyunculardan biri; en sevdiklerimizden. Bugün ölümünün birinci yıl dönümü.

Sevgi, saygı ve özlemle anmak istedim…

Ve bir yıl daha geçti bile…

Özlemle…


Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tarık 13 Aralık 1949’da İstanbul’da annesi Yaşar Hanım ve babası Hüseyin Yaşar Bey’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ebeveynleri ona “Tarık Tahsin Üregil” adını verdi. Bir ablası ve bir abisi vardı.

Babası subaydı ve görevi nedeniyle Tarık, Erzurum Dumlupınar’da çocukluğun yaşadı. İlkokula burada başladı. Ancak babasının tayini Kayseri’ye çıkınca taşındılar ve Tarık, ilkokulu burada tamamladı. Babasının mesleğinden kaynaklı disiplinli ve göçebe bir çocukluk yaşadı.

Babası emekli olduğunda Tarık ortaokul çağına gelmişti. Emeklilikten sonra İstanbul Bakırköy’e taşındılar. Tarık, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı.

Üniversite eğitimi için Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü tercih etti. Buradan sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.


İş deneyimleri ve oyunculuğa adım adım

Tarık, 1970’de “Ses” dergisinin düzenlediği “Sinema Artist” yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Artık sinema için ilk adımını atmıştı ve ardı başarılarla dolu bir şekilde gelecekti.

1971’de ilk kez kamera karşısına geçtiğinde “Filiz Akın” ve “Ekrem Bora” başroldeydi. Tarık, “Emine” filmiyle oyunculuk kariyerine başladı.

Ama oyunculuk yolculuğu başlamadan önce Tarık, Bakırköy plajlarında cankurtaranlık yaptı. Bir yandan da sokaklarda işportacılık yapıyordu.

Gönlü artık sinemadan yanaydı, ancak sinema sektörünün iyi gitmediği 1978 – 1981 yılları arasında buradan para kazanamayacaktı. Bu süreçte de ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticaret yapmaya devam edecekti.


Yeşilçam’a merhaba

Tarık, yönetmen koltuğunda “Mehmet Dinler”in oturduğu, başrollerini “Fatma Girik” ve “Münir Özkul”un paylaştığı 1971 yapımı “Solan Bir Yaprak Gibi” filminde “Murat” karakteri ile Yeşilçam’a merhaba dedi. Bu filmden sonra da adını “Tarık Akan” olarak kullanmay aabaşladı. Ayrıca yine bu yıl “Vefasız”, “Melek mi Şeytan mı?” adlı filmlerde rol oynadı.

Bundan sonra her şey çok hızlı gelişti. 1972’de ilk başrolünü “Hülya Koçyiğit” ile “Beyoğlu Güzeli” filminde oynadı.

1970’te “Ertem Eğilmez” ile tanışmak ona “Ferit” karakterini getirdi ve Tarık, ailemizin Damat Ferit’i oluverdi. Adı Ertem Eğilmez’in her filminde “Ferit” oldu. Bu, Ertem Eğilmez’in ölen oğlunun adıydı. Bu yüzden her filminde “uzun oğlum” diye sevdiği tarık ile oğlunun adını yaşatacaktı…

Giderek Yeşilçam’ın aranan yakışıklı oyuncularından biri oluyordu ve başrolleri paylaştığı kadınlar dönemin hem en ünlü hem de en güzel kadınlarıydı. Tarık, “Türkan Şoray” ile ilk başrolünü de “Sisli Hatıralar”da oynadı; yıl 1972 idi.


İlk büyük başarısı

Tarık, 1972 yapımı “Suçlu”da oynadığında ödüllendirileceği ilk büyük başarısını da yakalamış oldu. Yönetmen koltuğunda Mehmet Dinler oturuyordu ve başrolü “Fatma Belgen” ile paylaşmıştı. Ayrıca film, Tarık’ın oynadığı ilk romantik komediydi.

Bu film, 1973’te Tarık Akan’a “Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü kazandırdı.

Artık oyunculuğu da tescillendiğine göre, Tarık kesinlikle ünlüydü. Uzun boyu, çekici tavırları ve gözden kaçmayacak yakışıklılığıyla Tarık kısa sürede uzun bir yol yürümüştü…


Sevdiğimiz bütün isimlerle bir arada

Tarık, artık başarısına başarı katıyordu. 1972’de oynadığı “Sev Kardeşim” filminde “Adile Naşit, Münir Özkul, Hulusi Kentmen ve Hülya Koçyiğit” gibi güzel isimler de yer alıyordu. Yine aynı yıl “Tatlı Dillim” filminde “Filiz Akın” ile  başroldeydi ve bu film aynı zamanda “Kemal Sunal”ın ilk filmiydi. Aynı zamanda kadroda “Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe” gibi isimler de vardı.

Güzel ve başarılı kadın oyuncularla başrol paylaşmaya da devam ediyordu Tarık. 1972’de “Emel Sayın” ile ilk başrolünü “Feryat” filminde oynadı. Yine de eminim sizin de aklınızda bugün hala “Yalancı Yarim” var Emel Sayın ve Tarık Akan denilince. O naiflik, gözünün ondan başka kimseyi görmeyişi, aşkın sel olup akıp gidişi…

1973’teki isim ise “Necla Nazır”dı ve film de “Umut Dünyası”. 1974’te de “Hale Soygazi” ile “Oh Olsun”


Canım Kardeşim

Her filmi bir başka güzeldi, eminim hepiniz için Yeşilçam filmleri öyledir. Ama yürekleri dağlayan bir film vardı hani, çok bilinen. Hasta küçük kardeşin çok istediği televizyona hepimiz ağlamışızdır içli içli. Çünkü film hakkını vermişti ve gözyaşlarımız boşuna değildi. Yeşilçam klasikleri arasına girdi ve en iyi drama filmlerinden biri oldu.

Evet, “Canım Kardeşim”. 1973’te “Halit Akçatepe” ve dönemin çocuk oyuncusu “Kahraman Kıral” ile başrolü paylaştılar bu filmde.


Mavi Boncuk

Nasıl ki “Yalancı Yarim” unutulmazsa, Emel Sayın ve Tarık Akan bir arada düşünüldüğünde “Mavi Boncuk” da hemen gelir akıllara. Hatta unutulmaz replikleri ve oyuncu kadrosuyla muhtemelen ilk sırayı çeker.

Özellikle Emel Sayın’ın kaçırıldığı sahne hafızalara adeta kazındı. Emel Sayın’ın “yalnız benim için bak yeşil yeşil” diye söylediği o şarkı… “Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey” diye içlenişi… Kemal Sunal’ın “soğuktan kapında donabilirim”leri…

Ah bu filmler, iyi ki vardı…

A bu arada heyecana kapılıp filmin içinde kaybolmuş da tarih bile vermemişim. “Mavi Boncuk”, 1975’te çekildi ve Yeşilçam’ın en iyi filmlerinden biri olarak gösterildi. Bunu söylemek için kadrosu bile yeterliydi çünkü: “Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe…”


Hababam Sınıfı

Gösterime girdiği anda hasılat rekorları kıran ve serisi çekilen o mükemmel filmden bahsetmeden olmaz tabii; “Hababam Sınıfı”

1975’te “Ertem Eğilmez” yönetmenliğinde çekilen film ile her rolde beğendiğimiz Tarık, artık “Damat Ferit”ti. Her karakteri ayrı değerli, her sahnesi ayrı komik film, bugün bile sıkılmadan izlediğimiz klasikler arasında.

Şahsına münhasır karakterler oyuncuların üzerine yapışıp kaldı adeta: “Hafize Ana, Kel Mahmut, İnek Şaban, Güdük Necmi, Tulum Hayri, Hayta İsmail…”


En iyi romantik komedi

Yeşilçam’ın en iyi romantik komedilerinden biri kabul edildi “Ah Nerede”. Filmde “Gülşen Bubikoğlu” ve Tarık Akan başrolü paylaşıyordu. 1975’te vizyona girmiş ve hasılat rekorları kırmıştı.

Çünkü kadın dünyalar güzeliydi ve adam çok yakışıklıydı. Nice hatalar yapmış, ama dönüp doğruyu bulmuştu. Zehra’dan sonra her şey başkaydı ve doğru olan ne varsa o yaşanmalıydı. Yani hayatın ta kendisiydi, aşkın ta kendisi…

Adam sonunda bir binanın tepesine çıktı ve “Seni seviyorum Zehra” diye atladı. Demek ki istenilen aşk böyle bir şeydi ve biz işte bu duyguyu pek sevdik. Bu yüzden “Ah Nerede” en iyi romantik komediler arasına girdi…


Bizim Aile

1976’da Yeşilçam’ın neredeyse bir araya toplandığı bir kadro ile bir film çekildi; “Bizim Aile”. Gerçekten de bir Türk ailesi vardı ekranda. Sevgi sonsuzdu.

Ne mutlu ki, Tarık da işte bu kadrodaydı. Bugün bile hala keyifle izlenen film, klasikler arasındaki yerini aldı.


Romantik komedi yıldızının değişimi

Tarık, oynadığı romantik komedilerle büyük bir ün kazanmıştı. Üstelik bu rollere de çok yakışıyordu. 1976’dan sonra ciddiyetle bir karar aldı ve uyguladı. Artık romantik komedi çizgisinden ayrılıp daha ciddi rollere soyunmaya karar verdi ve henüz 28 yaşındaydı.

İlk iş imajını değiştirdi, bıyık bıraktı. Bir yandan eski tarzına da devam etti, ama ruhunun asi olduğuna karar vermiş ve yeteneğini daha başka filmlerde göstermeye karar vermişti. Ama bunun da hakkını verecekti.

Bıyıklı haliyle oynadığı ilk film, “Baraj” oldu; bir dram, gerilim filmiydi. 1978’de “Cüneyt Arkın” ile oynadığı “Maden” filmi büyük başarı elde etti. Yeşilçam tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

1978’de çekilmeye  başlanmış, 1979’da vizyona giren bir “Zeki Ökten” yapımı olan “Sürü” filminde “Tuncel Kurtiz” ve “Melike Demirağ” ile başrolü paylaştı. Büyük ses getiren bu film de Yeşilçam’ın en iyileri arasına girmeyi başarmıştı. Ancak bu kez tek ödül bu değildi. 12 Ekim 2011 “Altın Portakal Film Festivali”, “Geç Gelen Altın Portakallar Gecesi”nde “En İyi Film Ödülü” aldı. Filmin ödülü tam 31 yıl sonra verilmişti. Çünkü 12 Eylül Darbesi yaşanmış ve 1980’de ödül gecesi yapılamamıştı.

1978’de “Fikret Hakan” ile başrol paylaşma şansı oldu. “Demiryol” adlı bu film, “Altın Portakal Film Festivali”nde 4 dalda ödül aldı. En İyi Erkek Oyuncu ödülü Fikret Hakan’ın oldu.


Darbe dönemi

12 Eylül dönemi birçok alanı olduğu gibi Yeşilçam’ı da yavaşlatmıştı; çok az film çekiliyordu. Tarık da bu sebepten bu süreçte hiçbir filmde rol almadı.

1981’de “Müjde Ar” ile başrol paylaştığı “Deli Kan” filmi ile geri döndü.

Darbeden sonra Almanya’da yaptığı bir konuşmadan dolayı Türkiye’ye döndüğünde tutuklandı ve 2,5 ay cezaevinde kaldı. 31 Mart 1982’de beraat etti.

1982’de yönetmenliğini “Yılmaz Güney ve Şerif Gören”in yaptığı “Yol” filminde “Şerif Sezer” ile başrolü paylaştı. Oldukça ses getirdi. Dönemin yaşananlarını konu alıyordu. Bu filmin yeri ayrıydı. Çükü dünyanın en prestijli ödül törenlerinden biri olan “Cannes Film Festivali”nde en önemli ödül olan “Altın Palmiye”ye layık görüldü. Bu Türkiye için bir ilkti. Böylece dünya çapında izlenmeye başladı, ancak bu sefer de 1983’te Türkiye’de gösterimi yasaklandı. 1999’a kadar da bu yasak devam etti.

1984’te “Zeki Ökten”in yönetmenliğindeki “Pehlivan” filminde oynadı Tarık. Bu film ona “21. Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü getirdi.

Artık sert mizacı iyice oturmuştu yüzüne. Her film ayrı bir başarı demekti. Tarık Akan asla unutulmayacak oyuncular arasına çoktan girmişti…


Tarık Akan evlendi

Onca filmin arasında elbette bir de özel hayatı vardı. Gözler önünde olan yakışıklı bir erkekti ve onun yanında olmak için can atacak çok kadın olurdu. Ancak onun gönlü Yasemin Erkut’u seçti.

Tarık ve Yasemin 1986’da evlendi. Bu evlilikten aynı yıl “Barış Zeki Üregül” adını verdikleri oğulları geldi dünyaya. 1988’de de “Yaşar Özgür ve Özlem Üregül” adını verdikleri ikizleri…

Ancak yine de evlilikleri uzun sürmedi. Tarık ve Yasemin 1989’da boşandı.

Tarık, 1990’da Acun Günay ile birlikte yaşamaya başladı ve bu birliktelik o ölene dek sürdü…


90’larda Tarık Akan

Tarık, 90’larda daha az sinema filminde görüldü, ancak yine de vardı. Ancak bir yenilik vardı. Artık Tarık Akan, televizyon dizilerinde de görülecekti.

1992’de ilk kez “Taşların Sırrı” adlı dizide çıktı seyircisinin karşısına, bir yıl sürdü. Sinema filmleri de devam ediyordu bir yandan, sadece eskisi kadar sık değildi.

2000’e geldiğinde oyunculuğa 2 yıl ara verdi ve 2002’de sinemaya geri döndü. Yine sadece sinema değildi, bir yandan da TRT 1’de yayınlanan “Koçum Benim” adlı gençlik dizisinde oynuyordu.

Bir de “Vizontele” klasikleri var. “Yılmaz Erdoğan” filmlerinden “Vizontele Tuuba”da “Güner Sernikli” rolüyle yer aldı.

2009’da en son “Yol” filminde birlikte rol aldığı “Şerif Sezer” ile bir kez daha “Deli Deli Olma” filminde tekrar karşılaştı ve bu film de oldukça iyi bir hasılat elde etti. Ayrıca bu film Tarık için ayrıca değerliydi. Çünkü filmde gençliğini oğlu “Barış Zeki Üregül” oynuyordu…


Anne kafamda bit var

Tarık, ömrüne 111 sinema filmi ve 4 dizi sığdırdı. İşte bunların yanına bir de kitap iliştiriverdi. Zamanında darbe döneminde ne yaşadıysa onu kaleme aldı ve 2002’de yayınladı.

Kitabı da tıpkı filmleri gibi ilgi çekmişti. Otobiyografi dalında yazdığı “Anne Kafamda Bit Var” onlarca baskı sattı.

Tarık Akan öldü

Artık iyiden iyiye yaş alıyordu ve bir de üstüne akciğer kanseri olmuştu. Sonra tam akciğer kurutuldu derken kanser karaciğere de sıçradı.

16 Eylül 2016’da hayata gözlerini kapadı, 66 yaşındaydı.

Bugün ölümünün yıl dönümü. Tam 1 yıldır yok. Böyle sevilen insanlar hiç ölmüyor aslında ya da insan pek anlayamıyor. İstediğin her an bir filmiyle karşında olabileceğini bilmenin verdiği bir his belki de bu. Ama sonuç olarak o artık hayatta değil ve bir yıl geçti bile…

Zaman gerçekten de çok acımasız. Sanki daha dün ölüm haberini görmüşüm de boğazıma düğümler dolanmış gibi… Hangimizin çocukluk aşkı değildi ki yarattığı karakterler, hangimiz gülüşüne tutulmadık…

Dili, dini, ırkı, inanışı ne olursa olsun insan dediğin başka; ama sanatçı dediğin bambaşka… Bizden farklı olanı sevmemeye hep meyilli yürekler taşıyoruz. Oysa ki hayat senden farklı olanla çeşitlenip güzelleşiyor…

E o zaman Sevgili Damat Ferit, canım Tarık Akan, nurlarda uyu…

Hep yaptığım kapanışlar gibi, bolca özlem ekleyerek bir ucuna, diyorum ki, bir Tarık Akan geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kayahan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Kayahan ( Kayahan Açar ) 29 Mart 1949 tarihinde İzmir’de doğdu.

Küçük hücreli akciğer kanseri nedeniyle bir süre tedavi gören ünlü sanatçı Kayahan, 3 Nisan 2015 tarihinde sabah saatlerinde hayatını kaybetti.

GENÇLİK YILLARI ANKARA’DA GEÇTİ

Çocukluk ve gençlik yıllarına Ankara’da geçiren Kayahan, daha sonraları İstanbul’a yerleşti. İstanbul’dan sonra uzun süre Balıkesir-Gömeç’teki İnta Sevgi Köyü’nde Geceler Caddesi ve Mavilim Caddesi’nin kesiştiği Hülyam Çıkmazı’nda yaşadı. Bu köydeki bütün cadde ve sokaklar, Kayahan’ın şarkılarının isimlerinden oluşmaktadır.

TÜRK POP MÜZİĞİNDE KLASİK BİR İSİM HALİNE GELDİ

Şimdiye kadar üç kırkbeşlik, bir uzunçalar (longplay), onbir kaset ve CD’si müzik arşivlerindeki yerini aldı. İlk olarak Nilüfer’e verdiği unutulmaz şarkılarla ismini duyurmaya başlayan Kayahan, Nilüfer’in de yorumladığı “Geceler”, “Kar Taneleri”, “Esmer Günler” gibi şarkıları ile Türk Pop Müziğinde klasik bir isim haline geldi.

“YOLU SEVGİDEN GEÇEN HERKESLE BİR GÜN BULUŞURUZ”

3 Haziran 1991 tarihinde çıkarttığı “Yemin Ettim” adlı albümüyle satış rekoru kıran Kayahan, “Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz” sloganıyla tanındı. Çocuklar için de şarkılar yazan Kayahan ayrıca bir çocuk programı da yaptı. Ardından 30 Nisan 1992’de “Odalarda Işıksızım” albümünü çıkardı.

GENÇ VE YETENEKLİ İSİMLERLE ÇALIŞTI

Mart 1993’te Raks Müzik etiketli “Son Şarkılarım” adını verdiği albümünde yine kendisine ait on şarkı yer aldı. Düzenlemeleri Erdal Kızılçay’ın yaptığı albümde İskender Paydaş, Hakan Kurşun gibi genç ve yetenekli isimler çalıştı. “Sarı Şekerim”, “Vazgeçmem”, “Aman”, “Kardeşiz Senle” gibi şarkıların öne çıktığı albüm yüksek bir satış grafiği yakaladı.

“BEN ANADOLU ÇOCUĞUYUM”

Kayahan, iki yıl sonra, 1995 yılının Ocak ayının son günlerinde “Benim Penceremden” adlı albümüyle müzik yolculuğunu sürdürdü. Bu albümün sloganı “Sevenleri ayırmayın, sevenler ayrılmayın” olmuştu. Çıkış parçası “Ben Anadolu Çocuğuyum” da kültüren erozyon karşısındaki tepkisini dile getirdi.

“Allah’ım Neydi Günahım” isimli şarkısı ise pek çok sanatçı tarafından seslendirilerek büyük başarı sağladı. Bu albümle birlikte Demet Sağıroğlu’nun ardından müzik dünyasını yeni bir yetenekle tanıştırdı. Bu genç yetenek, 1999’da hayatını birleştireceği İpek Tüter’di.

SEVGİ KAVRAMINA HEP ÖNEM VERDİ

Kayahan, 1996 yılının Temmuz ayında “Canımın Yaprakları” adlı çalışmasını da “Allah kimseyi sevgisiz bırakmasın” sloganıyla piyasaya sundu. Bir insanın sevgiyi, aşkı yitirdiği anda her şeyini kaybetmiş olacağını belirten Kayahan, “Sevgisiz hiçbir şey yapılmaz. Her şeyin başı sevgidir” sözleriyle “sevgi” kavramına verdiği önemi dile getirdi.

17 AĞUSTOS İÇİN ŞARKI YAZDI

1999 yılının Nisan ayında dokuzuncu albümü “Beni Azad Et” müzik marketlerde yerini aldı. Dokuz şarkının yer aldığı çalışmada, “Beni Azad Et”, “Yine Şişe Bitecek”, “Her Yerde Aynı” gibi hit parçalardan oluştu. Yılın büyük bölümünü geçirdiği Gömeç’e olan bağını ise “Gömeç” adlı şarkısında notalara döktü.

26 Kasım 2000 tarihinde “Gönül Sayfam”‘ı piyasaya çıkaran Kayahan, albümünde “Sevdaya Mahsus”, “Kağıttan Kayıklarla”, “Söz Güzelim” gibi duygusal parçaların yanı sıra “Ölmem mi Lazım”, “Aman Beni Unutma”, “Tek Delikli Kaval”, 17 Ağustos deprem felaketi için yazdığı “17 Ağustos”, kızı Aslı Gönül için bestelediği “Ninni” gibi şarkılar yer aldı.

BARIŞ MANÇO İÇİN ŞARKI YAZDI

Kayahan 17 Aralık 2002 tarihinde ise “Ne Oldu Can” albümünü müzikseverlerin beğenisine sundu. Albümde “Ne Oldu Can”, “Bir Aşk Hikayesi”, “Onsuz Olmuyor” parçaları uzun bir süre dillerden düşmeyen parçalar oldu. Satış rekorları kıran Kayahan’ın bu albümünde ise meslektaşı Barış Manço için yazdığı “Bugün Aslında Bayram” parçası ile müziğe, sanatçılara sahip çıkmanın önemini birkez daha vurgulamış oldu.

İLK ÖDÜLÜ “ALTIN PORTAKAL”

Sanatçının ilk büyük ödülü 1986 yılında katıldığı uluslararası Akdeniz Müzik Yarışması’nda “Geceler” adlı şarkısıyla kazandığı “Altın Portakal Ödülü” oldu. 1990 yılında Zagreb,Yugoslavya’da (şimdi Hırvatistan)’da gerçekleştirilen 35. Eurovision Şarkı Yarışması’nda “Gözlerinin Hapsindeyim” adlı şarkısıyla Türkiye’yi temsil etti. 22 ülkenin katıldığı şarkı yarışmasında Demet Sağıroğlu ile şarkısını seslendiren Kayahan, yarışmada Türkiye’yi temsil ederek 21 puan kazandı ve 17. Oldu.

Son onbeş yılda tüm medya kuruluşları tarafından her yıl besteci, söz yazarı ve yorumcu olmak üzere konulan üç daldaki ödüllerin hepsine layık görüldü. 2003 yılında Altın Kelebek Onur ödülü ve “Ne Oldu Can” albümün satış başarısı için Müyap ödülü aldı. 2005 yılında “Kelebeğin Şansı” ve 15 Mart 2007 tarihinde ise “Biriciğime” isimli albümleri çıkardı.

Yurtiçinde ve yurtdışına pek çok konser veren Kayahan, 1992 yılında 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda 160 bini aşkın izleyiciye verdiği konseriyle sevenlerinin hafızalarında yer aldı.

“ŞARKIMI OKUYAMAZSIN” POLEMİĞİ

Bir süre önce Kayahan’la Nilüfer arasındaki “şarkımı okuyamazsın” anlaşmazlığı nedeniyle açılan dava hakkında mahkeme Kayahan’ı haklı görmüş ve Nilüfer’in artık konserlerinde Kayahan şarkılarını seslendiremeyeceği kararına varmıştı.

Uzun süredir arkadaş olan iki ünlü sanatçının arasında yaşanan bu anlaşmazlık basına yansımış olsa da Nilüfer ile geçtiğimiz günlerde tekrar barışan Kayahan, hastalığı süresince Nilüfer’in yanında olduğunu sevenlerine bildirmişti.

21 YIL KANSERLE SAVAŞTI

1990 yılında bacağında çıkan yağ bezesi nedeniyle kansere yakalandığını öğrenen ve üçüncü kez yumuşak doku kanseri tedavisi gören Kayahan, durumunun kötüleşmesi üzerine 25 Mart’ta yoğun bakıma alınmıştı. Hastalığının ilerlemesi sonucu oluşan solunum yetmezliği ve bunun beraberinde gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.

Türk pop müziğine yaptığı katkılar nedeniyle Türk halkının duygu dünyası üzerinde oldukça fazla etkisi bulunan Kayahan’ın ölümü üzerine MHP Lideri Devlet Bahçeli, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu taziye mesajlarını yayınlamıştır.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Melih Kibar Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bu belki de ortak kaderde aynı zamanda Çiğdem Talu’nun da biyografisi. Kesişen 8 yıl 3 günlük ömürleri ile “Yaşadım” diyecek zamanları yaşayan iki aşığın hikayesi. İçinde bolca sevgi ve müzik  barındıran bir hayatın…

İşte tüm hikaye bu noktada; ortak kaderde. Dünyaya geliş sebebini bulmak şansına nail olmakla kalmayıp bir de gerçek aşkı tatmakta…

Şimdi sıcacık bir kahve alın, sindire sindire okuyun derim ben. Bir de naçizane tavsiyem, bahsedeceğim, adı geçen her şarkıyı bir kez de içli içli dinleyin…

İyi ki doğdun Melih Kibar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Melih, 6 Eylül 1951’de, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, İzmir Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde şehrin tüm yollarını asfaltladığından “Asfalt Osman” lakabı ile anılan Osman Kibar idi. Onu anlayan, yeteneklerini keşfedecek bir aileye doğmuştu Melih.

Haliyle onun müziğe olan yatkınlığını keşfetmeleri uzun sürmedi. Melih, stanbul Belediyesi Konservatuarı’na yarı zamanlı piyano bölümüne eğitim almaya başladığında, 8 yaşındaydı. Bu atılmış ilk adımdı ve müzik hayatında hep olacaktı.

Alman Lisesi’nde okurken müzik hayatında daha da geniş bir yer tutmaya başladı. 1970’te okul orkestrası ile birlikte Milliyet Liseler Arası Müzik Yarışması’na katıldı. Melih org çalıyordu ve bu yarışma, onlara, En İyi Beste Ödülü’nü getirdi. Bu da Melih’in gelecekteki enfes besteleri adına alınmış ilk ödüldü aslında. Sadece henüz kimsenin bundan haberi yoktu…

Okul ve müzik bir arada

Gençliğini yaşadığı şu yaşlarda, Melih müziğe daha da düşkün olmaya başlamıştı. Birlikte ödül kazandıkları grup, daha sonra “Dönüşüm” adıyla profesyonel müzik yaşamına adım attığında, Melih de Timur Selçuk ile çalışmaya başlamıştı. Bu yarışma ona, Timur Selçuk ile uzun soluklu bir müzik yaşamı kazandıracaktı.

Hayatında her şey bir aradaydı. Ayakları tutkusuna rağmen yere basıyordu. Hala okulunda başarılı bir öğrenciydi ve bu sırada Robert Koleji Kimya Mühendisliği Bölümü’nü bitirecekti.

Evlilikleri

Melih, ilk kez 1967’de evlendi. Avukat olan Şefika Pekin ile yaptığı bu evlilik, onlara Selin adını verdikleri kızlarını getirdi. Ancak pek fazla sürmedi; boşandılar.

Sonra birazdan uzun uzun değineceğim bir büyük aşk yaşadı; ama o da bitmek zorundaydı…

Sonra İbrani kökenli Ethel ile evlendi Melih. Merve adını verdikleri bir kızları oldu. Ethel, onu anladı, saygı duydu. Bu evlilik, ömürlük olmuştu…

İlk çalışmaları

Melih iyiden iyiye müzik yaşamına da tutunmuştu. 1974’te Timur Selçuk Orkestrası’nın kendi adını taşıyan albümünde org çalan isimdi. Ki bu albümle ilk bestelerini de piyasaya çıkarmıştı. “Panayır Günü” adını verdiği çalışma, birçok Yeşilçam filminde kullanılacak ve hafızalara kazınacaktı…

Film ve oyun müzikleri

Hayatı boyunca müziğin olduğu her alanda adı bir şekilde geçen Melih, birçok film ve oyun müziğine de dokundu piyanosuyla. En önemlisi, 1975’te yayınlanan Hababam Sınıfı filmi için yaptığı müzikti. Bu eser, ona, Altın Portakal’da Film Müziği Ödülü’nü getirdi.

1980’de yayınlanan Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikalinin de bestelerini yaptı. 2000’de yaptığı  Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyunun müzikleri ise, ona Afife Tiyatro Ödüllerinde “En İyi Besteci” ödülünü kazandırdı.

Türkiye ilk kez Eurovision’da

1975’te, Türkiye ilk kez Eurovision Şarkı Yarışması’na katılacaktı. Bunun için TRT elemelerde kullanmak için bir sinyal müziği bestelenmesini istiyordu. Melih Kibar, işte efsaneleşecek Çoban Yıldızı’nı böyle bestelemiş oldu.

Düzenleme Timur Selçuk’a aitti ve orkestrada İstanbul Gelişim Orkestrası vardı. Şarkı öylesine beğenildi ki, yarışmaya giren şarkılardan biri olmadığı bilindiği halde, elemelerde halktan en çok oy olan şarkılar arasında Çoban Yıldızı da geçiyordu. Bundan sonra bu şarkı, Türkiye’de Eurovision’un vazgeçilmez bir parçası haline gelecekti…

(Çiğdem Talu)

Yüz yıl aşkları arasında anılacak bir aşk

Sonra Melih’in tüm hayatını etkileyecek bir aşk çıktı karşısına. Bazı aşklar vardır ki, sanki özellikle anlatılmak için yaşanır. Allah onları birbirine kader edip, özellikle yar eder. Yüz yıl aşkları arasında anılacak aşklardan biri olan Çiğdem Talu, Melih Kibar aşkı da bunlardan biriydi işte. Melih Kibar biyografisi belki de sadece bu aşktan bile oluşabilirdi…

Onlar tanışmadan

Çiğdem ve Melih birbirinden habersiz, tanıştıktan sonra birbirini bilmeden geçecek onca zamana acıyacağını bilmeden, yaşıyordu. Oksijen alıp karbondioksit verebiliyorlardı; dünya dediğin dönüyordu. Ama içinde aşk yoktu…

Çiğdem, aslında İngilizce Öğretmeni’ydi, ancak bir yandan da Edebiyatçı bir aileden gelişi adeta genlerine kodlanmıştı. Çiğdem, ilk roman yazarlarından “Recaizade Mahmut Ekrem”in de torunuydu. Şarkılara söz yazmaya da 1972’de arkadaşının ısrarıyla başladı. İlk zamanlar en azından soyadı kullanılmasın istemişti. Ama ilk söz yazdığı, Nilüfer’in seslendirdiği “Ağlıyorum Yine” şarkısı ile bunun devamının geleceği belliydi.

Melih de aslında Kimya Mühendisi’ydi. Ama o da notalara karşı koyamamıştı. İşte müziğin büyüsü vardı onların aşkının temelinde…

Tesadüfi habersiz tanışma

Eurovision için seçmelere katılan şarkılar arasında Yeliz’in seslendirdiği “Hayalimdeki Adam” şarkısının sözleri Çiğdem’e aitti. Farkında olmadan aynı projede bulunmuşlardı. Bu belki de Çiğdem ve Melih’in ruhlarının onlardan habersiz ilk tanışmasıydı…

Sonra bu tesadüflerin ardı arkası kesilmedi. Bir gün bir yerde yüz yüze gelene kadar birçok yerde tekrar tekrar karşılaştılar. Çiğdem, artık profesyonel olarak söz yazarlığına soyunmuştu. Artık daha çok şarkı dinliyor, kulağını her an müzikle dolduruyordu. Yanından hiç ayırmadığı plak ise, “Çoban Yıldızı”ydı… Bu plağı özel yapan arka yüzündeki “Frehnak” parçasıydı ve Melih Kibar imzalıydı… Çiğdem bu parçayı her dinlediğinde kendinden geçiyordu, adeta gönülden bağlanmıştı bu müziğe…

Sonunda bu besteciyle tanışmak istediğini söyledi Melih’in hocası Timur Selçuk’a. Buram buram duygu yükünün yaşandığı bir tanışmaydı bu. Ama şöyle küçük bir detay var ki, tanışma Çiğdem istemese de olacaktı. Çünkü Marmaris’te yapılacak olan bir festival için Melih’ten beste yapması istenmişti ve elbette bu besteye söz yazacak olan isim de Çiğdem’di. Belki gerçekten kaderdi tanışmaları ya da böylesi daha romantik oluyordu…

Duygu yüklü tanışma

25 Mayıs 1975’te Küçük Bebek sırtlarındaki Cevat Bey köşkünde gerçekleşti o ilk buluşma. Gecenin bir yarısıydı. Mustafa Oğuz, festival için Melih’i alıp Çiğdem’in evine getirmişti. Piyano tuşlarında ahenkle dans eden ellerini uzatırken Melih çoktan düşmüştü inceden bir sızıya… Ama böyle ilk görüşte çapılmalar, aşktan ölüp bitmeler, kapısında yatmalar yoktu; kanlı gözyaşlı bir aşk da değildi onlarınki. Birbirlerine şarkılarla seslenen, asla platonik olduğu söylenemeyen, içleri sıcacık eden bir aşktı bu…

Hikaye asıl şimdi başlıyordu…

Müziğin tadı: İşte Öyle Bir Şey

Çiğdem 36 yaşında bir İngilizce Öğretmeni, Melih de 24 yaşında bir Kimya Mühendisi. İkisi de müziğe olan tutkusuna bir yerden sonra karşı koyamamıştı işte.

Çiğdem sabaha karşı evine misafir olan o çok sevdiği müziğin bestecisini piyano odasına götürdü; plak da kenardaki pikabın üzerindeydi. “Sizin yaşınızda bir insan, böyle bir besteyi nasıl yapar?” diyebildi.

Sonra asıl konularına döndüler, festival için Melih’ten bir beste istiyorlardı. Çiğdem de bir şeyler karalamıştı. Altına günün tarihini attı ve Melih’e verdi. Tanıştıkları saatin simgesiydi o kağıt artık Melih için ve bir ömür çerçeveli bir şekilde evinin baş köşesinde saklayacaktı. Bu arada tanışmalarına vesile olan bu festival hiçbir zaman yapılamadı, ama onlar da bir daha hiç kopmayacaktı.

Bundan sonra Melih her bestesini daha heyecanla yaptı; Çiğdem’in yazdığı sözler daha anlamlıydı sanki. Melih, yaptığı her besteyi dinletmek için koşarak gidiyordu Çiğdem’e… İkisi de aslında müziğin içindeydi elbet. Ama asıl tanıştıktan sonra başladı müziğin tadı. Çünkü Çiğdem, bir gün Melih’e çok basit gibi görünen, ama aslında bir gelecek barındıran şu soruyu sordu:“Senin başka bestelerin yok mu?”

Melih, onca beste arasından çok önce yapmış olduğu, “Hiçbir zaman ne için yaptığımı bilmediğim bir beste” diye tanımladığı o besteyi çaldı Çiğdem’e. Parmakları son notaya dokunduğunda, besteyi neden yaptığını anlayacağından habersizdi. Çiğdem, o çalarken besteyi kasete kaydetmişti bile…

Melih, ne yapacağını sordu; Çiğdem, “Söz yazacağım” diye karşılık verdi. Ertesi gün Çiğdem şarkının sözlerini yazmış ve Melih’i tamamlamıştı. Şarkı sessizce, inceden yapılmış bir anlaşma gibi aralarında duruyordu.

Çiğdem’in sözleri Melih’in müziğine, Melih’in müziği de Çiğdem’in sözlerine adeta hayat vermişti. O şarkı, “İşte Öyle Bir Şey”di…

Çiğdem, aslında içinde çığlıkları bile barındıran sessiz bir adım atmış, tüm hislerini sözlerine akıtmıştı.

“Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma”

Melih de o gece içtiği çayın tadını unutamayacaktı. Kesinlikle bir çay tiryakisiydi ve çayı limonlu severdi. O günden sonra bağlarını hiç koparmayacak ve Çiğdem de Melih’in limonlu çay sevdiğini hiç unutmayacaktı…

Sevdan olmasa

Ağustos 1976’da, “İşte öyle bir şey” Erol Evgin’in sesiyle de taçlanmıştı. Ardından “Sevdan Olmasa” geldi. Plağın ön yüzünde “İşte Öyle Bir Şey”, arka yüzünde de “Sevdan Olmasa” vardı. Çiğdem sözleriyle, Melih de bestesiyle müzik piyasasının gündemine oturmuştu. Dinlemek isteyen herkesle buluşsa da bu sözler de, notalar da aslında iki kişinin arasındaydı. Asla dile getirilmeyen, ama ateşi dünyayı yakmaya yetecek bir aşka sahip iki kişinin şarkısıydı bu.

Ah bu hayat çekilmez diyordu, sen olmasan, sevdan olmasa…

Hayat artık hissedilen duygularla anlam kazanmıştı. Bu aralarında köprü kuran ikinci şarkıydı, ama her şey o kadar yoğun hissediliyordu ki… Sanki yıllardır tanışıyorlardı da birbirlerine çok geç kalmışlardı. Çiğdem şarkıya yazdığı sözlerde artan duygu yükünü emanet etmişti Melih’e. Bir yandan da içinden kopardığı her cümle, zaten daha da yoğunlaşan duygulara dönüşüyordu…

Plak satışlarının patlamasının ardından Çiğdem’de sürpriz kararını açıkladı: “Artık yabancı şarkılara Türkçe söz yazmak yok!” Bu kadar değildi, bundan böyle çalışmalarının tamamını Melih Kibar ile yürüteceğini de özellikle bildiriyordu.

Çevrenin de zaten daha ilk şarkılarında başlamış bir bakışı vardı; Melih acaba Çiğdem’in genç sevgilisi miydi? Aralarında dile getirilmiş duygusal bir ilişki başlamamıştı, ancak Melih’in içine bir kıymık batmaya başlamıştı inceden. Ne olurdu sanki diye düşündü, ne olurdu Çiğdem ondan 12 yaş büyük olmasaydı.

Polonya Müzik Festivali

Bu başarının sarhoşluğunu henüz üzerlerinden atmamışlardı ki, Çiğdem ve Melih Polonya’nın Sopot kentine müzik festivaline gitti. Sopot, onlar için sadece festivalin yapıldığı şehir değil, aynı zamanda aşklarının adının konduğu şehir olacaktı hafızlarında…

Şu cümlelerle anlatacaktı yıllar sonra Melih orada yaşananları Can Dündar’ın belgeselinde:

“Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir, Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı; ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Çünkü bunu salt kadın erkek beraberliği olarak yorumlamaya meyilli insanların olması bizim içimizi acıtıyordu. Çünkü, dışarıdan bakınca “Koca kadın gencecik, bugünkü tabiriyle çıtır, sevgilisi mi var?’ diyecekler. Böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı; bana da ters geliyordu”

İçlerinde kopan fırtınaya daha fazla karşı koyamamışlardı; artık sevgiliydiler. Ama toplum baskısı da tepelerinde kara bulutlar gibi dolanıyor, ikisinin de içine bir sızı bırakıyordu. Ortada bir ilişki varsa, kadının erkekten büyük olması kabul edilemiyordu. Ama işte, gönül de ferman dinlemiyordu…

Evet Çiğdem, Melih’ten 12 yaş daha büyüktü ve hatta bir de evlenip ayrılmıştı. Üstelik bir de kızı vardı. Ama hayat devam ediyordu ve kalp dediğin atıyordu.

Melih’in Londra yolculuğu

Aralarında günden güne büyüyen aşkta ilk kez ayrılacaklardı Çiğdem ve Melih. Artık üniversiteden mezun olmuştu ve Kimya mühendisliği üzerine master yapmak için Londra’ya gidiyordu. Melih, babasıyla birlikte, kalbine oturmuş yumrusuyla uçağa bindi.

Bir fırtına tuttu onları. Gittiği ilk gece, Londra’da kıyamet gibi bir fırtına vardı. Melih, bu fırtınayı şöyle tanımıyordu. “Tarifi namümkün. O fırtınadan nasıl sağ kurtuldum, bilmiyorum”. O gece ölümlerden dönmüştü. Morali oldukça bozuktu, ama yine de korkutmamak için Çiğdem’e bir şey belli etmemişti. Ama üzerindeki stresi de bir türlü atamıyordu. Kaldığı odadan biraz dolaşıp kendine gelmek için dışarı çıktı. Karanlık bir koridorda yürürken ona iyi gelecek şeye çarptı; bu bir piyanoydu. Parmakları neredeyse Melih’e haber vermeden piyanonun tuşları üzerinde gezinmeye başladı. Tüm korkusunu notalarla paylaşıyordu; yeni bir beste yapmıştı bile. Hemen odasına koştu, teybini aldı ve aniden ortaya çıkan bu besteyi kaydetti. Besteyi Çiğdem’e ulaştırması için İstanbul’a dönerken babasına emanet edecekti.

Beste Çiğdem’in eline ulaşmıştı. Belki çok özlediğinden belki de Melih’in notalarda saklanamayan korkulu gecesinden, besteyi büyülenmiş gibi dinledi ve hemen üzerine sözlerini yazıp Melih’e bir mektupla gönderdi.

Melih mektubu açıp okuduğunda ayakta durmakta güçlük çekmişti. İşte o anını şu sözlerle anlatıyordu: “Pembe bir zarfın içinde gelmişti. İlk sayfayı okuduktan sonra besteye yazdığı sözlerin olduğu sayfaya bakınca ben duvara tutundum. Çünkü şarkının adı ‘İçimdeki Fırtına’ydı”.

Melih, uzun zaman telefonun başında bağlanmayı bekledikten sonra Çiğdem’e ulaştı. “Sen bu parçayı nasıl yazdığımı biliyor musun?” diye sordu. Sonra konuşup biraz karşılıklı ağlaştılar. Bu aşk denilen bambaşka bir şeydi. Şöyle de bir temennisi vardı Melih’in: “Allah, insanlara bunu yaşatmalı; çok özel bir şey bu”.

Melih, ona hiçbir şey anlatmasa da belli ki Çiğdem hissetmişti. Gerçek aşk bu muydu?

Aşk yaşanırken

Her ne kadar yaş farkı gerçeği gökten sallanan bir madalyon gibi aralarında dursa da, artık herkes onları birlikte anmayı öğrenmişti. Çiğdem denince Melih, Melih denince Çiğdem ekleniveriyordu yanına. Bu Londra ayrılığına da imkanları el verdiğince çözümler bulmaya çalışıyorlardı. Çiğdem bulduğu her fırsatta Melih’in yanına gitti. Artık aşk, gerçekten aşktı ve soluksuz yaşanmaktaydı…

Plakların gelirini çoğu zaman kendi gelirini de ekleyerek gönderiyordu Melih’e, ona destek oluyordu. Ama daha özeli yeşil bir defteri vardı Çiğdem’in; haklarında çıkan haberleri üzerlerine küçük sevimli notlar ekleyerek Melih’e gönderiyordu. Hatta arada tatlı tatlı takıldıkları da vardı. Bir dergi Melih’in Çiğdem’i bırakıp tatil için İngiltere’ye gittiğini yazmıştı. Çiğdem’de o haberin çıktığı gazete kağıdını kesti ve üzerine şöyle yazdı: “Melih Bey, Melih Bey, bizim burada canımız çıkarken ‘master’ dalgasıyla İngiltere’ye tatile gitmek de ne demek oluyor?”

Aşklarıyla ilgili hakkında çıkan ilk haberi de buradan okudu Melih; “Melih Kibar’ın kendi İngiltere’de, kalbi Çiğdem’de”

Yeni plaklar

Melih’in Londra’da olması aşklarına olmadığı gibi işlerine de engel değildi. Çiğdem ve Melih, bantlaşma yoluyla haberleşerek şarkılarını yapmaya devam etti.

Bir başka notta Çiğdem, Melih’e yaptıkları yeni şarkılardan haber veriyordu: “Çiğdem Talu, sevgili bestecisine kıvançla sunar: 2. Plağımız”.

Çiğden sevgilisini asla yalnız ve habersiz bırakmıyordu. Melih, yıllar sonra yine Can Dündar’ın belgeselinde hislerini aktarırken, şöyle diyecekti: “Hep bir ‘Hadi Koçum’ var”.

O günlerde Çiğdem de bir televizyon programında şöyle demişti: “Hayatımı milattan önce milattan sonra gibi, Melih’ten önce Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum”.

1 yıllık bir ayrılıktı bu aslında. Hem çok büyük özlediler hem de hep bir arada gibi yaşadılar. Bu ayrılık 1976’nın sonunda bitti ve İstanbul’da buluştular. 1977’ye Tarabya’da bir restoranda merhaba dediler. Uzun bir aradan sonra buluşmuşlardı. O gece çekilen fotoğrafın arkasına şöyle yazmıştı Melih:

“İlk defa birlikte girdiğimiz bir sene bu, 1977 yılı. Ne güzel di mi? 365 günün de bu geceki gibi mutlu ve güzel geçmesi, yani ‘hep böyle olması’ dileğiyle…”

Her şey seninle güzel

Artık başarılı bir yaşamları vardı, zirvede sadece onların ismi vardı. Tüm şarkıları ezber ediliyor, gönülden gönüle dolaşıyor; nice aşka tutunacak dal oluyordu.

Çiğdem’in 31 Ekim 1977’deki yaş gününü Melih Kibar, Erol Evgin ve İlhan İrem birlikte yazdıkları bir maniyle kutladı:

“Çiğdem Çiğdem,

Çiçeklerin en güzelisin sen

Bilmem ki bundan başka sana neler söylesem

Şarkılara can veren

İlham meleğimizsin sen”

O geceki doğum günü kutlaması Çiğdem’i çok mutlu etmişti ve ona en güzel şarkılardan birinin sözlerini yazdırdı; “Her şey seninle güzel”

“Her şey seninle güzel,

Olmayacak düşlerin peşinden koşmak bile.

Her şey seninle güzel,

Bu toprak bu taş bile.

İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile”

Çiğdem’in olmayacak dediği düş, hayatının merkezindeydi. İçinden Melih’in aşkıyla dökülen her sözcük dilden dile dolaşan bir şarkı oluverecekti artık… Ama yine de korktukları da oluyordu. Çiğdem, annesi ve kızıyla yaşıyordu, en çok eleştirilen de o oldu. Kimse onların arasında tarifi zor, ama mükemmel bir aşk var demedi. Zamanla bu yaşta kadın kendisinden 12 yaş küçük adamla ne işi var denmeye başladı. Ama o ilişkinin ne anlama geldiğinin, nasıl hassas bir his olduğunun ayırdına Melih bile yıllar sonra varacaktı…

Yine de yaşanan zamanda bu aşk denilen gerçekliği kapalı bir kutuya koyup yüksek bir rafa kaldırmaya karar verdiler. Çünkü Çiğdem, saraylı bir aileden geliyordu. Olmazdı. Bir kadın kendinden yaşça küçük biriyle olamazdı… Onlar da bu çizgiyi koruyup çok iyi iki dost olmayı başarmaya gayret etti. Birlikte şarkılar yazmaya, aşklarını şarkılarda yaşamaya devam ettiler.

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Bir gün Melih, Çiğdem’in evine geldi. Çiğdem, ona piyanonun üzerindeki kağıdı okumasını istedi; “Hisseli Harikalar Kumpanyası” yazıyordu. Melih şaşkınlığını saklayamazken Çiğdem, “Müzikalimiz”i uzata uzata söylemişti.

Hatta şarkı sözlerini yazmıştı bile. Melih bunu fark ettiğinde daha da şaşırdı; “Bu söz bestelenmez” dedi. Çünkü alışkanlığı değişiyordu. Her zaman önce o beste yapar, sonra da Çiğdem sözlerini yazardı. Şimdi bu terslik ona tuhaf geliyordu. Yapamayacağını düşünürken, Çiğdem her zamanki gibi onu destekleyen konuşmalarından birini yaptı. Ne yaptı ne etti, sonunda onu ikna etti. Melih, Çiğdem’i salona gönderdi ve piyanonun başına geçti. Bestesi tamamlanmıştı.

Beklenenden daha çok ilgi görmüştü Hisseli Harikalar Kumpanyası…

Sen başkalarına benzeme sakın

Bu şarkıyı aslında Hisseli Harikalar Kumpanyası içinde bestelemişti Melih; Çiğdem de üzerine o şarkıyı yazdı: “Sen başkalarına benzeme sakın, hep böle kal; hep cana yakın…”

Bu aslında Melih bilmese de bir vedanın hüznünü taşıyordu. Çünkü Çiğdem, kanser olmuştu. Bir gün Melih’i aradı ve “Ben kansermişim” dedi. Aslında ilk kez bu telefon konuşmasından 8 ay önce de gitmişti Çiğdem doktora göğsünde bir şeyler geliyordu eline, ancak doktor bunun süt bezesi olduğunu söyledi. İkinci kez 3 ay sonra gittiğinde de bir şey olmadığını söylemiş, bundan da 5 ay sonra üçüncü kez gittiğinde meme kanseri teşhisi konmuştu.

Melih, Çiğdem’e öyle ulu bir gözle bakıyordu ki, o gücüyle her şeyin üstesinden gelirdi; kanser de neydi ki… Bu yaşananların bir şaka olduğunu düşünmek istiyordu. Ciddiyetini kavramamak için çabaladı. Çünkü Çiğdem’in olmadığı bir hayatı nasıl yaşayacağını bilmiyordu.

Takvimler 1980’leri gösteriyordu. Bu sefer Çiğdem tedavisi için Londra’ya gidiyordu. Ama neşesinden, özellikle Melih’e ulaştırdığı neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Londra’da olduğu zamanlarda Melih’e bir masal ülkesinde olduğunu bildiren, sevimli kartlar yolluyordu.

Melih’e göre, Çiğdem yine aynı Çiğdem’di; sadece kanserle bir arada yaşıyordu, hepsi bu. Ama elbette öyle değildi. Çiğdem, özellikle yazdığı şarkılarda artık hüznünü saklayamıyordu. Melih’in paylaştığı bilgilere göre hayatında en severek yazdığı şarkı sözünü bu zamanlarda yazmıştı: “Koca çınar”

“Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar

Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin?

Öte yandan gurur var, ölesiye gurur var

Seni unutanları sen olsan sever misin?”

Belli ki Çiğdem inceden bir siteme, bir üzüntüye kapılmıştı…

7. yıl dönümü

25 Mayıs 1982’de, yani yedinci yıllarında, bir televizyon stüdyosunda Halit Kıvanç ile birlikte kutladılar. O güne kadar 160’dan fazla şarkı yazmışlardı. Çiğdem’in aslında canı yanıyordu, ama gülümsüyordu ekranda.

Melih, onun kanser olduğunu kabullenmek istemese de, artık fiziksel değişimlerini görüyordu. Kilo almaya başlamıştı ve artık peruk kullanıyordu. Metastaz bütün vücuda yayılmıştı. Tedaviye de para dayanmaz olmuştu. Bu yüzden onu seven tüm dostları bir araya gelip yardım toplamak için bir konser gecesi düzenlediler. 28 Mart 1983’te Şan Tiyatrosu’nda yapılan gecede dönemin tüm sanatçıları ve tabii ki hepsine piyanoda eşlik eden Melih Kibar vardı. Çiğdem de telefonla katılmıştı geceye.

Ama ne yazık ki tüm bu sevgi seli, toplanan para, Çiğdem’i hayatta tutmaya yetemedi. Geç konulan teşhis onu bu hayattan alacaktı.

Birlikte geçen 8 yıl 3 gün

Çiğdem, İstanbul’a döndü. Melih tanışmalarının sekizinci yıl dönümünde görmeye gitti Çiğdem’i. Konuştular, daha doğrusu Melih konuştu, Çiğdem hastalığı el verdiğince tepkisini gösterdi. Melih’e karşısında sanki Çiğdem değil de bir başkası var gibi geliyordu.

Tanışmalarının üzerinden 8 yıl 3 gün geçmişti ki, Çiğdem Talu öldü. Basın Çiğdem’in ölümünü “Şarkılar öksüz kaldı” diye vermişti…

Cenaze Aşiyan Mezarlığı’na gömüldü. Bir vosvosun içinde gitti Melih cenazeye. Ne ölüm haberini aldığında ne de camide hiç ağlamadı. Ama o arabanın içinde, mezarlığa girmeden bir gözyaşı seline kapıldı. Ömrü boyunca unutamayacağı bu an, 4 dakika sürmüştü. Tüm hüznünün, acısının boşaldığı bir andı.

Çiğdem bundan sonra aşkını büyüttüğü şarkılarda yaşayacaktı; Melih ise…

Dünyada ruh eşimizin olduğuna inanmasak yaşamak yine katlanılır olur muydu acaba? Çok sevmeseydik, özlemek nedir bilmeseydik, boşu boşuna yaşamak hissinden uzakta tutabilir miydik bedenimizi ve de ruhumuzu?

Aşk dediğin inceden dokunuyor insanın her bir hücresine. Hele bir de gerçekten bulmuşsak ruh eşimizi, kader yoldaşımızı; siz ne derseniz işte bunun kalıplaşmış adına. Hayat o zaman başlıyor belki de.

İşte öyle bir şey…

Çiğdem’den sonra

Evet, büyük aşkı toprak olmuştu. Ancak sonsuzluk diye bir şey de vardı insanın içinde. Hayat nasıl devam ederse etsin, Melih’in kalbinde, 8 yıl 3 günlük yaşanmışlıklarında hep Çiğdem vardı.

1983’te, İlhan İrem ile çalışmaya başladı. Pencere albümünün müzik direktörlüğünü yapmıştı. Kalbinden söküp atmadığı, kendinden başka kimsenin anlamasına imkan olmayan o Çiğdem aşkıyla sarıldı işlerine.

1986’da, İlhan İrem’in sözlerini yazdığı “Halley”, Klips ve Onlar tarafından yorumlanan şarkının bestesi yine Melih’e aitti. Ve bu beste, Eurovision Türkiye Birinciliği ile Norveç’teki finalde Avrupa dokuzunculuğu getirdi. Bu, bugüne dek Eurovision’da elde edilmiş en büyük başarıydı.

1993’te ise, bu kez Melih, Çiğdem’in kızı Zeynep ile çalışmış, Eurovision’da Arzu Ece’nin seslendirdiği “Sev” şarkısını yazmışlardı. Halley kadar başarı getirmese de, muhtemelen Melih’in içinde ayrı bir yeri vardı.

Ve 2001’de, Melih Kibar, “Yadigar” albümünü yayınladı. İlk yarısında Yaşar, Candan Erçetin, Demet Sağıroğlu gibi isimler ünlü Melih Kibar bestelerini yorumluyor; ikinci yarısı da enstrümantal ilerliyordu.

Melih Kibar öldü

Büyük aşklar izlerini kuşkusuz hep bırakıyordu insanın bedenine ve ruhuna. Melih, Çiğdem’i kanserden kaybetmişti. Şimdi onunla bir ortak kader daha paylaşıyordu.

Melih Kibar, uzun bir süre gördüğü kanser tedavisi sonucu 7 Nisan 2005’te her güzel şeyi çoğaltarak bırakmanın kıvancını yaşayarak hayata veda etti.

İnsan, başını kaldırıp gökyüzüne bakmayı becerse, belki biraz da kibrinden sıyrılsa, hayatının ona öğretecek ne çok şeyi var…

Kalbinde fırtınalar kopartan aşkı, ucunda sihir barındıran parmakları ve geride bıraktığı yüzlerce beste ile bir Melih Kibar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Neşet Ertaş Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Neşet, göçebe yaşadığı çocukluğunun gölgesini hep üzerinde hissederek büyüdü. Ama daha büyük bir gölgesi vardı onun, babası Muharrem Ertaş.

Neşet, kardeşlerinden ayrı bağlıydı babasına. Ruhunun onun ruhuna eş olduğuna inanıyordu. Bir gün “Neşet Ertaş” olacaksa, babasının dağ gibi gölgesi hep üzerinde olmalıydı.

Bir gün Neşet Ertaş olacak, cahilliğini, dünyanın derdine kanışını, bizimle aynı hayatı paylaştığını türküleriyle anlatacaktı. “Kadınlar insandır, biz insanoğlu” diyebilmenin erdemini yaşayacaktı…

Çocukluğu

Neşet, 1938’de Kırşehir Çiçekdağı ilçesine bağlı olan Kırtıllar köyünde 5 çocuğu olan Döne Hanım ve Muharrem Bey’in ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi.

Babası Muharrem Bey saz ustasıydı. Neşet’in de kalbi ve ilgisi daha çocuk yaşlarından babasına dönüktü. Hatta yıllar sonra bir gün hepimizin tanıdığı ve sevdiği Neşet Ertaş olduğunda bu duygusunu şöyle dile getirecekti: “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız”. Gün gelecek, işte bu duygudan çıkmış türküleriyle Neşet, “Bozkırın tezenesi” olarak anılacaktı.

Babasının etkisiyle 5 – 6 yaşlarında bağlama ve keman çalmaya başladı. Bir zaman sonra çalışmak için gittikleri düğünlerde babasına keman çalarak eşlik ediyordu. Üstelik türküler söylemeye başladığında sesinin güzel olduğunu da fark etmişlerdi.

Aslında yerleşik düzenlerinin olduğu yer doğduğu Kırtıllı köyüydü. Ancak çocukluğunun ilk 8 yılı Kırşehir, Niğde, Nevşehir, Kırıkkale, Kayseri, Yozgat ve köylerini gezerek geçirdiler.  Buralarda iş kovalıyorlardı. Bu yüzden okula geç başladı ve sonrası da zaten bölük pörçüktü. Genel bir ifadeyle aslında Neşet okula gidemedi.

8 yaşından sonra ailesi İbikli köyüne yerleşti. Annesini de yine çocukken kaybetti. 12 yaşındaydı. Babası 5 çocukla kalakalmıştı. Üç aylık bebesi dayanamadı, öldü. Acısını bile yollarda, gizli saklı yaşadılar. Yozgat’ın Kırıksoku köyünden Arzu adında bir kadınla tekrar evlendi. Bir süre de bu köyde yaşadılar ve sonra Yerköy ilçesine yerleştiler.

Onun ölümü üzerine Muharrem Bey çocuklarını alarak köyüne yerleşti. Neşet, 14 yaşında çalışmak için köyünden çıkacak ve İstanbul yollarına düşene kadar çocuk yaşları burada geçecekti.

Neşet yıllar sonra, 6 Nisan 1996’da işte sazıyla şöyle anlatacaktı tüm çocukluğunu, aşkını, derdini:

“Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler.

Babama Muharrem, anama Döne
Dediysen atayı bildin dediler.
Dizinde sızıydı anamın derdi,
Tokacı saz yaptı elime verdi,
Yeni bitirmiştim üç ile dördü,
Baban gibi sazcı oldun dediler.
O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk’a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler.
Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler.
Anam Döne İbikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de perişan olunca
Babamgile buradan göçek dediler
Yürüdü göçümüz tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çocuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler.
Yozgat’ın Kırıksoku köyüne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler.
En küçük gardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler.
Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti i
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler.
Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz cümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler.
Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler.
Kırşehir’de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler
Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
Epeyce eğleştim evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler.
Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim gardaş hep Kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulmazsan öldün dediler.
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler”

Köçeklikten saz ustalığına

Abdallarda 5 – 6 yaşına basmış erkek çocukları düğünlere götürülür, boş durmasın diye eline bir zil verilir ve evvela köçeklikle başlardı serüvenleri. Biraz daha yaş aldıklarında da kaşıklarla oynamaya başlatırlardı.

Yaşı artık 11 – 12’yi gören çocuklar yetenekleri varsa çalgılardan birini alır, devam ederdi. İşte çalamıyorsa, söyleyemiyorsa, başka hiçbirine yeteneği yoksa köçeklikle devam ederlerdi.

Neşet de böyle böyle başladı. Babası onun yeteneğini geç olmadan keşfedecekti. 6 yaşındayken zille başladı her şey. Hem köçeklik yaptı hem de zil çalıyordu. Babası saz çalıyordu. Neşet’in de gönlü sazdan yanaydı aslında ama babasının yanında o çalamazdı. Abisi kemandaydı, Neşet de cümbüşe tutuldu.

Bir gün babasıyla sessiz bir bakışmanın ardından bırakana kadar devam etti köçekliğe. Kırıkkale’de bir köye fasıla gittiler. Babası oynamasını teklif etti, Neşet de saygıyla kabul edip hazırlanmaya koyuldu. O sırada bir ses çalındı kulağına “Vah yazık, pek gençmiş”. Neşet, yine saygısını bozmadan zilleri babasının önüne koydu. Babası hiç karşı koymadı, ses etmedi; anladı. Oğlunu tanırdı. Zaten oğlunun düştüğü duruma o da çok içerlemişti.

Ama yine de vardıkları her köyde “Abdallar geldi, Abdallar gitti” diye bahsederlerdi onlardan. Haliyle yadırgamaz olmuşlardı. Bu topraklarda yaşayan her milleti sayarlar da en son “Cingan” derlerdi. İşte Abdallar, Cinganlar’dan bir önce gelirdi.

Neşet de yıllar sonra sazının sözü dinlendiğinde “Dertli Yoldaş” adını verdiği türküsünde şöyle anlatacaktı bu hali:

“Zengin isen ya Bey derler ya Paşa,

Fukara isen ya Abdal derler ya Cingan, haşa”


İstanbul yolları

İstanbul yolları çileli, İstanbul zorlu. Neşet, 14 yaşında sazını aldı, düştü yollara… Aç kaldı, yeri geldi karın tokluğuna çalıştı, gününü kurtardı. Ama bir iş de bulamıyordu. Bir gün yine öylece bir şeyler bulma umuduyla dolanırken “Şençalar Plak” diye bir tabela okudu. Elinde sazı içeri girdi.

O sırada içeride “Behiye Aksoy”un ilk plağı dinleniyordu. İçeriye giren genç delikanlı “Kadri Şençalar”ın dikkatini çekmişti. Sesini dinledi. Sesini de sazını da pek beğenmişti. Neşet’e hemen bir plak okuttu; sonra da Beyoğlu Saz’a götürüp ona program aldı. Böylece inceden bir sahne hayatı başladı.

İlk plak çalışmasını da yine Şençalar Plak’ta yaptı. 1957’de çıkan plak “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adı ile babasına ait bir türküydü. Halk onu bir anda benimsemişti. Plağı, kaset ve konserler takip etti. Artık Anadolu’da dinlenen bir halk ozanıydı. Babası onun bir cevher olduğunu düşünürken yanılmamıştı belli ki.

Neşet, İstanbul’da iki yıl kaldı ve sonra Ankara’ya gitti. Burada bir gazinoda çalışmaya başladı. Hayatını birleştireceği o isimle de burada tanıştı; Leyla…

Neşet Ertaş evlendi

Neşet, ruhu yaşından evvel büyümüş bir çocuktu. Evcilik oynadığı kıza aşık olmuştu, ondan sonrasında da türkülerin etkisinden midir nedir hep aşık kaldı. Bir de babası vardı gözünün önünde en canlı örneği. Gittikleri her yerde aşık oldular. Göze yasak yoktu ya, bir güzel görüp kendilerince sevdalanıyorlardı; sonrası hep saz hep söz…

Bir atasözü haline gelmişti artık; “Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya”. Neşet’e göre kızlarını istedikleriyle evlendirmek için onların önüne çekilmiş bir setti bu. Gençlerdi, gittikleri her köyde bir güzele aşık olurlardı; ama bir Abdal isen buna hakkın yoktu. Abdal dediğin kendi içinde evlenir, çoğalırdı. Diyemezlerdi ki, “Beni bırakın, gönlüm başkasında”

Neşet de diyemedi bir zamanlar gönlü aşka düştüğünde, ama evliliğin kurumuna saygısı vardı o ayrı. Neşet, gönlünde aşkı baki dolanıyordu. Ankara’da çalıştığı gazinoda tanıştı Leyla’yla. Evlenmek istedi.

Babası Muharrem Bey’in de rızası olmadı hiç. Kendilerinden olmayan bir kızla evlendiği için oğluna tepkiliydi. Leyla aslen Bolulu’ydu ve onun ailesi de Neşet’i kabullenememişti. Ama Neşet ve Leyla kimseye kulak asmayıp 1960’ta Ankara’da evlendiler.

Evliliklerinin ilk zamanları mutlulardı aslında. Bu evlilikten Döne ve Canan adında iki kızları ve bir de Hüseyin adında bir oğulları olmuştu.

Neşet askerliğini de evlilikleri sırasında yaptı. Leyla’nın ailesinin de gölgesi iyiden iyiye düşmüştü üstlerine. Daha fazla devam edemediler ve 1968’de ayrıldılar. İkisi de başka yollarda hayatlarına devam ettiler. Ama gönlü türkülerle coşan adam, yine aşkla bir başka yaşayacaktı tabii…

Bu arada Muharrem Bey de oğluna çok üzülmüştü ve ona sazıyla yanık yanık seslendi:

“Evvelde tutmadın Neşet sözümü
Öksüz koydun yavruları kuzunu
Almasaydın Boluların kızını
Son pişmanlık fayda vermez evladım.
Ben Neşet’im diyorsun o da der Leyla
Sebep oldu anası ayırdı böyle
Bir ben söyleyeyim Neşet bir de sen söyle
Atasözü muteberdir evladım
Tükettin ömrümü koymadın özümü
Atasözü tutmayan döver dizini.
Leyla çıkmış konsere takmış pozunu
Bu da bize bir zuldür evladım.
Temiz ruhlu hoş sohbetsin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sebep olanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım
Küsmedim Neşet’im kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana?
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişsin evladım”


Neşet, babasından duyduğu bu sözlere içerlemişti. O da aldı sazını eline, cevabını verdi:

“Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden?
Aslı bozuk deme gel şu insana
Soracak olursan eğer ki benden
Aslı bozuk deme gel şu insana.
Yazımızı felek yazdı Mevla’dan değil
Enin dediklerin a dost evladan değil
Her hata suç bende Leyla’da değil
Aslı bozuk deme gel şu insana.
Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana.
Seni beni kim getirdi cihana
Her oğlu doğurmuştur bir ana
Senin fikrin başka dostluk bahane
Aslı bozuk deme gel şu insana”

Almanya yolları

Neşet, belki yaşadığı aşkın ayrılığının ardından belki de kendi tabiriyle işi gereği biraz fazla alkol alıyordu. Hatta onun deyimiyle almak zorunda kalıyordu. Tabii bu alkolün bir de etkisi olacaktı. 1977 – 1978 yıllarında etkisini parmaklarda uyuşuklukla başlayarak gösterdi. İlk olarak Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördü. Ancak sorunu çözülmemişti. Almanya’da yaşayan kardeşine bir mektup yazdı, derdini anlattı. O da Neşet’e bir davet mektubu gönderdi ve Almanya’ya gitti.

Türkiye’de derdini kimselere diyememişti ve parmaklarının hali hal değildi. Artık çalışamıyordu. Almanya’da kalma izni üç aydı. Başladığı tedavi de işe yaramıştı, daha uzun kalmalıydı. Doktoruna müzisyen olduğu söylendi. Profesyonel müzisyenlere tanınacak bir hak olduğuna dair duyumlar almıştı. Başvuruda bulundu ve Türkiye’deki konumu araştırıldı. Bir sanatçı olduğu teyit edildiğinde Alman Devleti Neşet’in müzisyen olarak ülkede kalmasına izin verdi. Almanya’da müzik yaparak parasını kazandı ve tedavisini de sürdürdü.

Bir süre sonra da çocukların eğitimi ve sanatı için kalmaya karar vermişti Almanya’da. Tedavi olayım dönerim düşüncesiyle aldığı izinle yıllarca kaldı burada. Türkiye yolları göründüğünde yıl 2000 olmuştu. İstanbul’da verdiği bir konserle ülkesine ve sahnesine geri döndü…

Tek Alevi türküsü

Neşet, Alevi olmasına rağmen “Hey erenler Hak aşkına kalkın semah edelim” diye bir tek türkü yaptı.

Oysaki Bektaşi’ydi. Onlar Cami’de imama, Cem’de de dedeye uyarlardı. Buralarda Hak için, dua için, ibadet için ozan deyişleri söylenirdi ve semah dönerlerdi. Sık sık “Allah Allah” diyerek deyişler dualandırılırdı.

İşte Neşet de semahı bir türkü gibi kabul ederek, “Allah Allah” denen yerde başka bir fikrin olmayacağını vurgulamak için söyledi bu semahı. Çünkü o “Ben de kendimce bir ozanım” diyordu.

Neşet Ertaş’a ödüller

Halk ozanına ilk anlamlı ödül dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den geldi. Süleyman Demirel, Neşet Ertaş’a “Devlet Sanatçısı” ünvanını vermek istedi.

Elbette onur duymuştu Neşet Ertaş, ama kabul edemeyeceğini şu sözleriyle açıklamıştı: “Hepimiz bu devletin sanatçısıyız. Ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor. Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım. Bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım”.

Bu davranışı halka daha da yakınlaştırdı onu. Adeta gönüllerindeki yer sağlamlaşmıştı. Daha sonra da UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” kabul edildi.

25 Nisan 2011’de de İTÜ Devlet Konservatuarı tarafından “Fahri Doktora” ünvanına layık görüldü. Ayrıca bununla yetinilmedi bağlamadaki tavrı ve türküleri ders olarak okutuldu.

Zeki Müren’e vefa

Zeki Müren, telifini ödeyip Aşık Ali İzzet’in “Mühür gözlüm” şiirini satın almıştı ve aranjmanını yapıp okumuştu.

Neşet Ertaş, bu şarkıyı ilk kez Zeki Müren’in filminde dinledi. Sazını aldı ve kendi deyimiyle “köylü yüreğinde ezgiledi” ve köy düğünlerinde söyledi. Zeki Müren bunu duymuştu. Bir gün son model bir araba gönderip Neşet Ertaş’ı İzmir Fuarı’na davet etti. Neşet Ertaş gitti ve orada bir ay boyunca çaldı şarkısını. Zeki Müren bir kez olsun telif hakları kendisine ait olan şarkıyı çalıp söylemesi konusunda tek söz etmedi.

Bir gün Zeki Müren gazino patronuyla otururken Neşet Ertaş’ı da davet etti. Yediler, içtiler, söylediler. Türküyü söylemeye ilk Zeki Müren başladı, Neşet Ertaş da yakaladığı yerden devam etti söylemeye. Zeki Müren türkü bittiğinde ayağa kalktı ve “Olmaz böyle ses” diyerek başını duvarlara vurdu. Neşet Ertaş, Zeki Müren’e hep saygı ve minnet duydu.

İzmir’de yaşadığı bu olayın etkisindeydi. Belki de kendisine verilmiş en mükemmel ödülün bu olduğunu hissediyordu. Çocukluğundan beri göçebe bir hayat yaşadıktan sonra sonunda İzmirli olmaya karar verdi. Ömrünün son 16 senesinde İzmir’den ev aldı. Son 3 yılında da İzmir’e yerleşti.

Bu yöndeki duygularını şu şiiriyle anlatmıştı:

“Gezdim tüm dünyayı gördüm
Güzel İzmir sana geldim.
Benim şirin güzel yurdum
Güzel İzmir sana geldim.

Güzelsin asil duruşlu

Medenisin hoşgörülü
Olduğun gibi içli dışlı
Güzel İzmir sana geldim.
Gönüllere ışık saçan
Unutamaz görüp geçen
Gariplere kucak açan
Güzel İzmir sana geldim.
Kimdir necidir sormayan
Kimseyi hakir görmeyen
İnsanlıktan ödün vermeyen
Güzel İzmir sana geldim.
Nice yıllar çok uzağım
Seni seviyor yüreğim

Güzel yurdum son durağım

Güzel İzmir sana geldim”.

Neşet Ertaş öldü

İzmir’de aldığı müstakil evinde yaşıyordu, Neşet Ertaş. Küçük bir bahçe de yapmıştı kendine; 11 – 12 çeşit meyve dalı dikmişti toprağına.

Bir de kanaryası vardı, Almanya’da bırakmıştı. Ama hep bir kanaryası olurdu, sesine ses olsun diye ve onu asla kafese kapatmazdı; kafesin kapısını hep açık tutardı.

Günlerini burada, toprağı kabul ettiği İzmir’de geçiriyordu. Prostat kanseri teşhisi konulmuştu Neşet Ertaş’a. 25 Eylül 2012’de İzmir’de tedavi gördüğü bir hastanede hayatını kaybetti. Naaşını Kırşehir Bağbaşı Mezarlığı’nda toprağa verdiler; babası Muharrem Ertaş’ın yanına.

Mezar taşında ise şöyle yazıyordu: “Sakin ol ha insanoğlu! İncitme canı, her can bir kalp, Hakk’a bağlı. İncitme canı, incitme”

Adı, Kırşehir’in caddelerinde, okullarında yaşatıldı. Hata babası ve kendisinin bir de anıtı yapıldı.

Onu her gün her an bir yerlerden kulağımıza çalınan sesiyle anıyoruz. Ama yine de bugün başka; bugün onun ölüm yıl dönümü…

Türkülerin yavaş yavaş unutulduğu, popüler kültürün her zerresiyle dört yanımızı sardığı günümüzde asla unutulmayacak bir isim, Neşet Ertaş. Çünkü yalandan yüzümüze gülen  dünyanın yaşanırlılığını başka kimse onun kadar içten anlatamaz gibi…

Güzel kalbiyle, hoşgörüsüyle, türküleriyle bir Neşet Ertaş geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Harun Kolçak kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

harun kolçak

90’ların uzun kıvırcık saçlı, güzel sesli, iyi yürekli adamı, Harun Kolçak.

Elbette bir sanatçıyı her zaman önce sesiyle tanıyoruz, sonra başlıyor başka yönlerine de merakımız.

Geçirdiği sanat dolu şanslı çocukluğun üzerine özverili çalışmasıyla adını ve sesini hafızalarımıza kazımayı başardı o. Her şeyden önce iyi kalpliydi. Doğaya aşık, hayvansever ve bir de buna bağlı olarak vejetaryendi. Her koşulda konu ne olursa olsun insanları her konuda duyarlı olmayı aşılamayı misyon edinmişti. Felsefik birçok konuyla ilgilendi. Bunca hayat dolu olmasının sebebi, belki de bunların toplamıydı…

Ama hepsinden öte sevilen, sayılan bir sanatçı oldu…

Çocukluğu

Harun, 15 Temmuz 1955’te İstanbul’da Sanatçı Eşref Kolçak ve Özcan Hanım’ın biricik oğulları olarak dünyaya geldi. Eşref Kolçak hepimizin tanıdığı ünlü sinema oyuncusu olunca, Harun da sanatla birlikte büyüdüğü bir çocukluk geçirdi. Müziğe ilgi duymaya da çocuk yıllarında başladı.

Babasının arkadaşlarını sanat camiası oluşturuyordu. Hal böyle olunca da evlerine girip çıkan insanlar ya oyuncu ya da müzisyendi. Harun’un da sanat dallarından birini seçmesi kaçınılmaz olacak, günün birinde 90’lara damgasını vuran isimler arasında anılacaktı.

Eğitim hayatı

İstanbul’da doğmuş olması hele hele bir de sanatçı bir babanın oğlu olarak doğmuş olması onun için büyük bir şanstı. Eğitim hayatının ilk ve ortaokul kısmını tamamladıktan sonra lise eğitimi için Saint Benoit’e gitti.

Burada bulunduğu zamanlarda gençliğe attığı adımla vücudundaki kan sadece deli akmıyordu. Kanından adeta notalar da geçiyordu. Müzik hayatına ilk adımı bu yıllarda bas gitar çalarak başladı. Müziğin içinde bir tutkuya dönüştüğünü fark ettiğinde de babası Eşref Bey’e döktü içini.

Harun artık okula devam etmek istemiyor, profesyonel olarak müziğe yönelmek istiyordu. Okul hayatı artık bitmişti Harun için. Eşref Bey, oğlunun gözlerindeki kararlılığı gördüğünde ona destek olmayı seçti.

Müziğe başlangıç

O dönemlerde Erkin Koray, Rock müziğin babası olarak tanınıyordu ve Harun ilk çalışmasını onunla yapacak kadar şanslıydı. Erkin Koray’ın 1977 “Tutkusu” albümü için bas gitar çaldı.

1978’de Rıza Silahlıpo, Ritm 68 orkestrasında bas gitaristti. Artık hayatının merkezine müzik vardı.

Bundan sonra askere gitti ve döndüğünde müziğin caz haline yönelecekti. Aydın Esen, Neşet – Nükhet Ruacan, Erol Pekcan gibi ünlü isimlerle çalışarak tecrübe kazandı. Hatta Onno Tunç orkestrasından teklif aldı ve 7 yıl boyunca bu orkestranın bas gitaristi, hatta vokalisti, bir adım sonrasında da solisti olacaktı.

İlk ödüller

Artık sağlam adımlarla ilerlediği müzik yolunda sağlam bir kariyer oluşturuyordu. Üyesi olduğu orkestranın dağılmasıyla vokalistlik yapmaya devam etti. Zerrin Özer ve Aşkın Nur Yengi ile düetler yaptı.

Bu düetler 1987’de ona Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması ve Antalya Akdeniz Müzik Yarışması’nda ödüller kazandırdı.

İlk Harun Kolçak albümü

Harun, 1991’de Onno Tunç ile birlikte ilk albümü “Beni Affet”i çıkardığında “Gir Kanıma” ile büyük bir yükseliş yakaladı. Bugün bile hala dilimizde olan bu şarkı Harun Kolçak’ın 90’larda bize ilk hediyesiydi.

İkinci albümü “En Büyük Aşk” ile de adını 90’lara kazımış oldu. Onno Tunç ile uyumlu bir ikili olmuşlardı. Ancak ölümlü dünyada Onno da öldü ve bundan sonra İskender Paydaş ile çalışacaktı.

Harun Kolçak sadece çalıp söylemedi. Bir yandan da albümündeki ve hatta başka sanatçıların albümlerindeki birçok şarkının da sahibiydi.

İskender Paydaş ile ikinci albümden “En Büyük Aşk, İnsan Gülerken Ağlar ve Derman Olayım” gibi şarkılar için çalışmaya başladılar. Ama asıl ilk çalışmaları 1995’te Harun Kolçak’ın üçüncü albümü “Yanımda Kal” oldu. Albümdeki iki şarkı dışında hepsi Harun Kolçak imzası taşıyordu. Özellikle “Yanımda Kal” en çok ses getiren şarkıydı. Nice aşkların çağrısını dile getiriyordu sanki… Unutulmazlar arasına kaydedildi, birçokları gibi.

13 ülke arasından ödül

Ve tabii ki bu unutulmaz şarkılar da taçlandırıldı. 1996’da Litvanya’da yapılan 13 ülkenin katıldığı “Müzikos Festivalis Nerinos Vasara 96”da “En İyi Erkek Sanatçı” ödülüne layık görüldü.

Yeni görünüm yeni Harun

Harun Kolçak, 1998’de dördüncü albümünü albümünü çıkardı. Ancak üç yıl boyunca sadece albüm çalışması yapmamış görünümünü de yenilemişti. “Teslim Oldum” adını verdiği albümle artık yeni bir görünüme de sahipti. Pop – Rock görünüş tarzında ön plandaydı.

Yine genel anlamda şarkılarının sözlerini kendisi yazmış olsa da, albümde “Sezen Aksu, İskender Paydaş, Eda – Metin Özülkü” gibi isimlerin şarkıları da vardı. Çıkışı için seçtiği şarkı “Günahım Boynuna” oldu. Ayrıca bir de Sezen Aksu imzalı “Yeniden” şarkısında Aşkın Nur Yengi ile düet yaptı.

2000’de “Yaşasın” albümü ile beşinci kez raflardaki yerini aldı. Bu kez de “Şehrazat, Ümit Sayın, Ercüment Vural” gibi isimlerin imzası vardı. Bu albümün bir çıkış şarkısı değil dört şarkısı oldu. “Yaşasın, Rüyalar, Kal Benimle, Derbeder Sevdalı” albümün çıkış şarkıları oldu.

6 yıllık sessizlik

Harun Kolçak 6 yıl kadar bir süre sessiz kaldı. Ama bir yandan da siz de hisseder misiniz bilmem, 90’ların bambaşka bir büyüsü vardı. Müziğin tınısında mı, sözlerin şarkının içine doğru çekmesinden mi bilmiyorum artık, ama bir şey vardı.

Bugün bir şarkıcının albüm yapmadan durabileceği en uzun zaman 2 yıl sanırım. Tabii aradaki süreçte bir de “Single” vs gibi çalışmalarla da kendini unutturmaması gerekiyor. Ama Harun Kolçak 2006’ya kadar sessizdi ve biz onun sesini de sözlerini de hiç unutmadık.

Verdiği aradan 2006’da “Müzisyen” albümüyle döndü, iddialıydı. Yine de bir sonraki albümü için de 6 yıl ara verecekti.

2012’de tekrar çıktı ve “Yeniden Doğuyorum” dedi. Sanki zaten geçen sene de bir başka albümünü de dinlemişiz gibi, “Hoş geldin” deyiverdik. Çıkardığı solo albümle, yıllar öncesinden bildiğimiz o tanıdık, sıcacık sesiyle yine gönlümüz fethetti.

Bundan sonra da Ekim 2013’te “Harun Kolçak & Rock Off” adını verdiği bir grup kurdu. Artık kabuğuna çekilmeye, tekrar araya ayrılıklar koymaya pek niyeti yoktu. Üyelerinin “Can Güney, Orkun Gezer ve Yusuf Tunceli”nin oluşturduğu grubu ilk olarak Okan Bayülgen’in TV programında izledik.

Harun Kolçak böylece çocuk yaşlarımın sanatçısıyken gençliğimi de yakalamış oldu.

Kanserle mücadele

Harun Kolçak 2014’te prostat kanseri olduğunu öğrendi ve ameliyat oldu. Kansere yenik düşmemeye, hep pozitif düşünüp pozitif yaşamaya kararlıydı.

Kanserle olan dansını sosyal medyadan “Ölüm hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik” cümlelerini kurarak gösterdi. Maneviyatını güçlü tutmaya çalışıyor, ruhunu olumsuz her şeyden arındırmasını biliyordu.

Bir şekilde iyi gidiyordu aslında her şey. 2 yıl boyunca müzikten ve iyilikten uzak durmadan yaşadı. Ama 22 Haziran 2016’da hastalığı nüksetti ve hastaneye kaldırıldı.

Oysaki bu süreçte “Çeyrek Asır” albümünü hazırlamış ve raflardaki yerine bırakmıştı. Bu albüm “Aşkın Nur Yengi, Işın Karaca, İrem Derici, Gökhan Türkmen” gibi birçok isimle kendi şarkılarından yaptığı düetlerden oluşuyordu. Kısa sürede çok ilgi gördü ve hatta sosyal medyada en çok bahsedilen konu oldu.

Ama işte hastalık nüksetmişti, bir ameliyat daha oldu. Yeniden iyileşebilme ihtimali olabilirdi belki.

Harun Kolçak öldü

Haziran 2016’da olduğu ameliyattan sonra biraz toparlamıştı. Ama genel anlamda tedavi sürecine bakıldığında zamanla farklı organlarında sorun oluşmaya başladı.

Bir yandan da ne olursa olsun hala pozitifti. Yine bir sosyal medya paylaşımı vardı, çok değil birkaç gün öncesine ait: “Unutma; sen gelecek planları yaparken, hayat da kendi planlarını yapıyor”

Bu cümleyi paylaştığında 15 Temmuz 2017 idi. Yani Harun Kolçak’ın 62. Yaş günü… Hayat gerçekten de planını yapıyordu…

Güzel kalpli adam 19 Temmuz 2017 gecesi hayata gözlerini kapadı. Ölüm sebebi doktorunun açıklamasına göre kanserin yorduğu vücudundan doğan tepki olarak böbrek yetmezliğiydi.

Ama o gün paylaştığı bir cümle daha vardı: “Bugün gelecek yıllarımın en genç günündeyim.”

Galiba en çok hayatı ciddiye alarak, Nazım’ın da dediği gibi, bir sincap kararlılığında yaşamayı bildiği için bunca sevildi ve hayatı dolu dolu yaşadığını hissettirdi.

Güzelliğin, iyiliğin ve sevginin inancıyla kalbini dolduran bu güzel ses de bu dünyadan geçti ve gitti.

Ama nihayetinde geçti; kalbimizden, kulaklarımızdan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,