Etiket: kişiliği

Barbara Cartland Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

(Barbara Cartland 9 Temmuz 1901 – 21 Mayıs 2000)

Dame Barbara Cartland, romantik romanların üretken ve popüler bir yazarıydı. Denenmiş ve test edilmiş bir formülü kullanarak, romantik romanlar için popülist bir talebe dikkat çekti. Yazının dışında, canlı ve enerjik bir kişiliğe sahipti. Giyim tarzıyla da dikkat çekiciydi, renkli giyinmeyi severdi.

1901’de Birmingham, Edgbaston’da doğdu. Babası, Birinci Dünya Savaşı sırasında aileyi zor koşullarda bırakarak öldü. Bununla birlikte, doğal cazibesi, güzelliği ve enerjisi ile 1920’lerin sosyal çevresinde dikkat çekti. Sonuncuyu kabul etmeden önce birçok evlilik teklifini (49 olduğu söyleniyor) geri çevirdi. İronik olarak, ilk evliliği, 6 yıl sonra boşanma ile sonuçlandı. Ancak, Alexander McCorquodale ile ikinci evliliği başarılı oldu ve bu evlilik boyunca iki çocuğu oldu.

Barbara Cartland 1920’lerde, Lord Beaverbrook ile arkadaş oldu. Daily Mail’de, günün meseleleri üzerine yazı yazmak için bir sütun sahibi olduğu pozisyonda çalışmaya başladı. 1923’te ilk romanı Jigsaw’u yazdı. Bu kitabın başarısı yayıncılardan daha fazla talep doğurdu. Yazma formülünü bulmuştu ve yazma etkinliğinin zirvesinde bir iki haftada bir yeni roman dikte edebildi. Yaşamının sonunda, tahmini 723 kitap yazmıştı.

Az sayıda kitap dışında, kitapların çoğu eski moda romantik aşk vizyonuna dayanıyordu. Kadınları erdemin mankenleriydi ve erkekleri eski moda şövalyelik erdemlerine sahipti. Kitaplarının popülerliği inkar edilemedi.

Renkli bir kişiydi ve 1981’de Charles ve Diana Kraliyet Düğünü sırasında tüm ilgileri üzerinde toplamaktan kaçınmak için düğüne katılmadı.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında hem kişisel hem de büyük zarar gördü. Erkek kardeşi Ronald Cartland’ın milletvekili olmasına yardım etti. Daha sonra ağabeyi öldü. Bundan sonra geçici olarak Kanada’ya gitti, ancak savaşa katılmak için İngiltere’ye dönmesi gerektiğini hissetti. Kadınların gönüllü hizmetine katıldı ve St Johns Ambulansında birkaç yıl çalıştı.

Dame Barbara Cartland ulusal bir hazine haline geldi. Bazıları için, belki de önceki zamanların karikatürü – hatta eğlenceli bir figür. Ancak, tüm zamanların en çok satan 10 yazarından biri haline gelmiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Aşık Veysel (Şatıroğlu) Kimdir ve Edebi Kişiliği

Aşık VeyselVeysel Şatıroğlu ya da bilinen ismi ile Aşık Veysel (25 Ekim 1894 – 21 Mart 1973) Türk halk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Ağcakışla bucağının Sivrialan köyünde doğdu. Karaca Ahmet adı ile anılan babası, bu köyün eski ailelerinden Şatıroğulları’na mensup bir çiftçidir, annesinin adı Gülizar’dır. Sivrialan köyünde biri Veysel’in doğduğu, ikincisi yedi yaşına bastığı yıllarda iki defa çiçek hastalığı salgını baş göstermiş; Veysel bu ikinci salgında gözlerini kaybetmiştir. Şair, bu acı kaderini şöyle anlatır:

Genç yaşımda felek vurdu başıma
Aldırdım elimden iki gözümü;
Yeni değmiş idim yedi yaşıma
Kaybettim baharımı, yazımı…

On yaşlarındayken, babası ona, canı sıkılmasın diye bir saz almıştı, Veysel’de şiir ve müzik merakı bundan sonra başladı. Bir ara Kangal’dan köylerine gelen Alâ adında bir saz şairi ona ustalık etti.

I. Dünya Savaşı’nda artık yetişkin bir delikanlı olan Veysel’i en çok üzen olay köydeki bütün akranlarının, akrabasının savaşa gitmelerine karşılık, kendisinin bu kutsal yurt görevinden yoksun bulunuşudur.

Veysel, savaşın sonunda ağabeyisi Alî ile, bağ, bahçe işlerine başladı, bu arada Esma adında bir kızla evlendi. Bir süre sonra eşinin başka bir erkekle kaçışı ona çok acı geldi. Bu olaydan sonra şair, bütün çalışma gücünü kaybedip, kendini bütün bütün sazına verdi. 1931 ‘de Sivas’ta düzenlenen Halk Şairleri Bayramı’na katıldı. Ondan sonraki yıllarda ise artık tam bir «âşık» olarak, vefalı arkadaşı İbrahim’le birlikte, yurdu dolaşmaya başladı.

Veysel, Ankara’ya ilk defa 1933’te gitti. Cumhuriyetin onuncu yıl dönümünde söylediği şiir gazetelerde yayınlandı. Bir ara Köy Enstitülerinde Halk Türküleri öğretmenliği de yaptı. Şair zaman zaman köyünden çıkıp yurdu dolaşır, Ankara’ya, İstanbul’a uğrayıp radyolarda kendine özgü konserler verir.

Veysel’in şiirlerinde, genel olarak, üç tema hâkimdir: yurt ve toprak sevgisi; aşk; pek küçük yaşından beri görememesine rağmen, zengin ve renkli bir tabiat sevgisi… Onun bir özelliği de, gerek sazında gerek sözünde, halk şairlerinin çoğunda görülen, basma kalıp duygulara ,alışılmış söyleyişlere raslanmayışıdır. Kendi yolunda araştırıcı, düşünücü, duyucu bir özelliği vardır; bunun sonucu olarak da Halk şiirine yeni bir zevk ve çeşni getirmiştir. Alabildiğine zengin bir iç dünyası olan şair, bu iç dünyasından sızan hassas, lirizmle dolu ilhamlarını, insanların geniş ışıklı dünyasına, kendini yadırgatmadan, aktarabilme hünerine ulaşabilmiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Bayburtlu Zihni Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Bayburtlu ZihniXIX. yüzyılda yaşamış ünlü halk şairidir. XVIII. yüzyılın sonlarında Bayburt’ta doğdu. Bir süre Erzurum’da, Trabzon’da medrese öğrenimi gördü. 1815’te İstanbul’a gelip on beş yıl kadar burada kaldı. Çeşitli görevlerde, katipliklerde çalıştı, yeniden Bayburt’a döndü. Sonra gene geziye çıktı. Arabistan’a, Mekke’ye gitti. Buradan Mısır’a geçip bir süre de orada kaldı. 1844’te İstanbul’a döndü. O zamanın tanınmış devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’nın yanında kâtiplik yaptı. Reşit Paşa ile birlikte, o zaman bizim olan Akkâ kalesine gitti, İstanbul’a gelişlerinden bir süre sonra bu sefer kesin olarak doğum bölgesine gidip yerleşti. Hopa, Karaağaç, Of kasabalarında mal müdürü olarak görev yaptı. Ömrünün bundan sonraki yıllarını Bayburt, Erzurum, Trabzon arasında dolaşmakla geçirdi. Buralarda da çeşitli küçük devlet hizmetleri gördü. Son olarak Trabzon’dan doğum yeri bulunan Bayburt’a dönerken yolda sıtmaya yakalandı, 1859’da bir köyde öldü.

Biraz medrese öğrenimi gördüğü için divan edebiyatına eğilimli bulunan Bayburtlu Zihni, halk şiirlerinin yanında, hatta halk şiirlerinden daha çok divan edebiyatı şiir türlerinde eserler vermiştir. Bununla birlikte, onun Türk edebiyatındaki yeri, bir divan şairi olarak değil, bir halk ozanı olarak daha belirli, daha önemlidir.

Bayburtlu Zihni’nin şiirlerinde canlı doğa tasvirleri, içli duygular, aşk ve özlem konuları büyük yer tutar. Divan edebiyatı tarzındaki şiirlerinde dil eski, ağır, ötekilerde duru, halka dönüktür. Bayburtlu Zihni’nin, 1828 yılında doğu illerimizi işgal eden düşmanların yaptıkları kötülükleri duygusal bir dille anlatan çok güzel koşmaları vardır. Eserleri Zihni Divanı ve Sergüzeşt-name adlı bir çeşit kişisel, çevre anılarından ibarettir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Erzurumlu Emrah Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Erzurumlu Emrah
XIX. yüzyılın tanınmış halk şairidir. XVIII. yüzyılın son yıllarında, ya da XIX. yüzyılın başlarında doğduğu sanılıyor. Erzurum’da doğmuştur. Nasıl, ne oranda bir öğrenim gördüğü konusunda da yeterli bilgimiz yoktur.

Erzurumlu Emrâh, birçok öteki halk ozanları gibi, dağınık, gezginci bir hayat geçirmiş, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinide, bu arada Sivas, Sinop, Konya, Kastamonu, Niğde dolaylarında dolaştıktan sonra İstanbul’a gelmiştir. Son olarak Niksar’da bulunduğu sırada ölmüştür. Doğum tarihi bilinmeyen Emrâh’ın ölüm tarihi üzerinde de kesinlik yoktur. Kimi kaynaklar 1854’te, kimi kaynaklar ise 1860’ta öldüğünü yazarlar.

Halk şairleri içinde Divan Edebiyatı’na, bu şiir tarzına en çok yönelmiş olanlarından biri de Erzurumlu Emrah’tır. Aruzla yazdığı divan tarzı eserleri oldukça başarılıdır. Bu bakımdan Emrah, Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatı arasında bağlantı kuranlardan biri olarak kabul edilir. Tekke Edebiyatı’na da yönelen, tarikatlardan birine bağlı bulunduğu bilinen Emrah’ın nefes denilen tekke şiirleriyle koşma’ları, özellikle semaileri güçlü eserleridir.

Şiirlerinde en belirli tema olarak aşk, özlem, gurbet, yurt manzaraları yer alır. Birçok şiirleri bestelenmiştir. Emrah’ın şiirleri çeşitli kimseler tarafından zaman zaman derlenip Divan adı altında bastırılmıştır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Marcel Proust Hayatı ve Edebi Kişiliği Hakkında Bilgi

Marcel Proust

Marcel Proust (10 Temmuz 1871 – 18 Kasım 1922, Paris, Fransa)

Ünlü bir Fransız romancısıdır. Bir doktorun oğludur. Alman orduları Paris’i kuşattığı sırada, top sesleri arasında dünyaya geldi. Gerek annesinin, geçirdiği heyecanlarla, arızalı bir doğum yapması, gerek ilk çocukluk ayları, Proust’un sağlık düzenini zedelemişti. 9 yaşındayken önemli bir astıma tutuldu, bir daha da bu hastalıktan kurtulamadı. Ömrü yarı sakat insanlar gibi sürdü gitti. Küçüklüğünde, pamuklar içinde, kapitone odalarda, değerli bir mücevher gibi saklanarak, üzerine titrenerek büyütüldü. Bu kapalı hayat onun çevresine karşı dikkatini keskinleştirdi, gözlem gücünü, hayal gücünü artırdı, hafızasını pekiştirdi.

Marcel Proust, hastalığı yüzünden, düzgün bir öğrenim de görememiştir. İlkbahar, yaz aylarını kıyı şehirlerinde, çevresindekilere imrene imrene geçirirdi. Bu gibi yerlerde çok kalması sayesinde, Fransız toplumunun taşra hayatını yakından tanımış oldu. Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğundan, geçim sıkıntısı diye bir şey bilmiyordu. Tabiata hayrandı. En çok sevdiği şey çiçekti. Yalnız, hastalığı bir çiçek koklamasına bile engeldi.

Marcel Proust bütün avunmasını kitaplarda buluyor, bütün vaktini okumakla geçiriyordu. Üzerinde büyük etki yapacak olan Saint-Simon’un hâtıralarını, çok genç yaşlarda okumuştur. 18 yaşında askere alındı. Hasta olduğu için, askerlik hizmeti de dairelerde geçti. Askerden döndükten sonra, Sorbonne’da felsefe, psikoloji okudu. Bir yandan da «Banquet» (Şölen) dergisinde, ilk yazılarını yayınladı. 1896’da yayınlanmış ilk şiir kitabı olan «Les jours et les plaisirs» (Günler ve Zevkler) bu devrin eseridir. Kitabın ön sözünü Anatole France yazmıştır. Proust, bu kitapla Paris’teki yüksek tabakanın göz bebeği oldu. Yalnız, annesi, babası ölünce, dışarı ile ilgisini hemen tamamiyle kesti. 17 yıl boyunca, gece gündüz demeden çalıştı.

Marcel Proust, bu uzun ve aralıksız çalışma devrinde «A la recherche du temps perdu» (Geçmiş Zaman Peşinde) adını verdiği 15 ciltlik roman serisini hazırladı. Bu serinin ilk eseri olan «Du Cote des Swann» (Swann’ların Semtinden) hiçbir yankı uyandırmadı. İkincisi olan «A l’ombre des jeunes fil les en fleurs» (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde) yazarına hemen Goncourt Akademisi Mükâfatı’nı kazandırdı. Marcel Proust, değeri geç anlaşılmış olmakla birlikte, zafere ulaşmıştı. Yalnız Fransa’da değil, bütün Avrupa’da günün adamı haline geldi. 1922’de zatürreden ölmeden önce, büyük roman serisinin iki cildini daha yayınlamak fırsatını buldu. Son üç cilt ise, ölümünden sonra basılabildi. Kendini işine öylesine vermişti ki, ölmek üzereyken, romanlarındaki kişilerden ölen birinin ölüm halini, kendi denemesine dayanarak, yanındakilere anlatarak kitapta düzeltilmesini istemişti.

Marcel Proust, çağımızın en önemli tahlil romancılarından biridir. Eserini bir yandan Saint-Simon gibi roman kılığında hatıralar olarak, fikir yönünden de Montaigne gibi «deneme» olarak meydana getirmiştir. Gözlem gücünden başka üsluba son derece özenmiş, Fransız dilinin, Flaubert’den sonra en şiirli, en nefis nesrini meydana getirmiştir. Bütün roman serisi, dış dünyanın iç dünyadaki yansımasını, yankısını anlatır. Marcel Proust, yalnız yüzde kalan duyguları, karakter özelliklerini incelemekle kalmamış, önceki ruh tahlilcilerinin başaramadıkları bir mükemmellikte, bilinçaltının derinliklerine înebilmiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Recaizade Mahmut Ekrem Hayatı ve Edebi Kişiliği

Recaizade Mahmut EkremRECAİZADE MAHMUT EKREM (1 Mart 1847, İstanbul – 31 Ocak 1914, İstanbul)

Yakınçağ edebiyatımızın fen ünlü yazarlarından biridir. Eserlerinden çok, tesiri ve yaptığı hizmetlerle tanınmıştır. Takvimhane Nazırı Recai Efendi’nin oğludur. Manzum, mensur bazı edebi eserleri, müzik çalışmaları bulunan Recai Efendi, devrinin ileri gelen aydınlarındandı. Vaniköy’deki yalısında doğan ikinci oğlu Mahmut Ekrem’i çok seviyordu. Ona ilk dersleri kendisi gösterdi. Sonra Beyazıt Rüştiyesi’ne ve «Mekteb-i İrfan»a yolladı.

Recai Efendi, oğlunun subay olmasını istiyordu; onu bu okullardan sonra «Harbiye İdâdisi»ne yazdırdı. Lâkin askerliğe ısınamayan, sağlık durumu da zaten bu mesleğe elverişli olmayan Mahmut Ekrem, bir süre sonra, 15 yaşında, Harbiye’den ayrıldı. Hariciye Mektubi kalemine girdi. Bu sıralarda Fransızca da öğreniyordu. Edebiyata heves etmiş, Divan şiiri tarzında manzumeler yazmaya başlamıştı. Ancak, Namık Kemal’le tanışması, eski şiirden vazgeçip Batı edebiyatına yönelmesini sağladı.

Recaizade, çok genç yaşta tanındı, saygı gördü. Önce yardımcı, sonra asli üye olarak Şûrây-ı Devlet’e (Danıştay’a) girdi. Ayrıca, Mekteb-i Mülkîye ve Galatasaray Sultanisi’nde de Edebiyat okutuyordu. Bu okullardaki derslerinden derleyip düzenlediği notları «Tâlim-i Edebiyat» adı ile bastırdı. Bu eser şiir, edebiyat, sanat, güzellik kavramlarını, o zamana kadar bilinmiş, alışılmış olandan farklı bir şekilde, Batı edebiyatı zevk ve görüşlerine uygun olarak inceliyordu.

1896’da eski öğrencilerinden Ahmet İhsan ve Tevfik Fikret Beyler’le birlikte «Servet-i Fünûn» dergisini bir edebiyat organı haline getirdi. Böylelikle bu derginin adı ile anılan edebiyat hareketinin doğmasını sağlamış oluyordu. Lâkin bahtsız bir adamdı; arka arkaya tattığı üç evlât acısı, özellikle Nijad’ının ölümü kendisini perişan etmişti. Hemen bütün manzumelerinde: «Nijad’a ağlıyayım ben, Nijad’a ağlıyayım» sözlerinin hüzün ve melâli vardır ki sebebi, uğradığı bu çeşit felaketlerdir.

Ekrem Bey, 1908 Meşrutiyeti’nden sonra, önce Evkaf, sonra Maarif nazırlıklarına getirildi. Yalnız, hem özel üzgünlüklerinden, hem de Trablusgarp ve Balkan savaşlarının yurtta yarattığı ıstıraplardan dertli ve bezgindi. Ayan Meclisi’ne geçtikten bir süre sonra öldü. Vasiyeti üzerine, Küçüksu’da oğlu Nijad’ın yanı başına gömüldü.

Mahmut Ekrem Bey, Türk edebiyatının yenileşme, batılılaşma hareketlerinde önemli roller oynamıştır. Yeni edebiyatın bilgi ve kurallarını hazırlayarak, zamanının genç kuşağına öğretip işlemiş, bir yandan da kendi eserleriyle bu yeni edebiyatın örneklerini vermeye çalışmıştır. Şiirlerinde felsefe, din konularına da dokunmuşsa da bunların en başarılıları özel ve öz elemlerini dile getirenleridir. Oldukça başarılı eleştirme örnekleri de vermiş, Namık Kemal’in kurduğu romanı biraz daha geliştirmiş; edebiyat dilinin işlenmesinde emeği geçmiştir. Fikir ve edebiyat tarihimizdeki en büyük hizmeti hem fiilen, hem eserleriyle yaptığı «hocalık»ıdır. Bundan dolayı, kendisine «Üstat Ekrem» denilmiştir.

Oğlu Nijad’a yazdığı mersiyelerden birinden alınan aşağıdaki dörtlük onun onulmaz acısını dile getirir:

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci Kimdir

İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinciİbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci (1866 – 6 Mart 1935, Ankara)

Ünlü bir tiyatro yazarımızdır. Türk tiyatrosuna büyük hizmet etmiş, birçok değerli eser vermiştir. Kendisine soyadı olarak aldığı «Sekizinci» de en sevdiği eserlerinden birinin adıdır. Aynı zamanda Fenerbahçe Spor Kulübünün eski başkanlarından birisidir.

Ahmet Nuri Sekizinci, İstanbul’da Üsküdar’da doğdu. Babası Nuri Sekizinci müstantik Mehmet Refik Bey’di. Ahmet Nuri, bunun için, soyadı kullanılmadığı devirde yazılarını «İbnürrefik» (Refik oğlu) adı ile yayınlamıştır.

Ahmet Nuri Sekizinci, Galatasaray Lisesi’nde okudu, bazı resmî dairelerde çalıştıktan sonra memurluktan çekildi, kendini küçük yaştan beri merak sardığı tiyatroya verdi. 1908’de, Abdülhamit’in fikir, sanat hayatına imkân vermeyen koyu istibdadı yıkıldıktan sonra canlanan tiyatro hayatında Ahmet Nuri Sekizinci de sanat kabiliyetinin gelişmesine imkân buldu.

Bu arada, büyük hürriyet şairi Namık Kemal’ in «Vatan – yahut – Silistre» piyesinin temsillerinde Miralay Sıtkı Bey rolünü büyük başarıyla oynadı.

Darülbedayi’in (bugünkü İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun) kuruluşunda yönetim kurulu üyesi olarak çalışan Ahmet Nuri Sekizinci, Cumhuriyet’ten sonraki Türk sahne hayatında da büyük yararlık göstermiş, bu arada Ankara Halkevi tiyatrosunda rejisörlük etmiştir.

Ahmet Nuri Sekizinci eserlerinin birçoğunu Fransız yazarlarından adapte ederek meydana getirmişse de, bunları dilimize, hayatımıza o kadar güzel uygulamıştır ki, her biri doğrudan doğruya yaratılmış bir sanat eseri değerindedir. «Hisse-i Şayia», «Ceza Kanunu», «Sekizinci», «Nur Baba» bunların başında gelir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Yakup Kadri KaraosmanoğluYakup Kadri Karaosmanoğlu (27 Mart 1889, Kahire, Mısır – 13 Aralık 1974, Ankara)

En büyük romancılarımızdan biridir. Manisa’nın eski bir ailesi olan Karaosmanoğulları’ndan Abdülkadir Bey’in oğludur. Kahire’de doğdu. İlkokulu Manisa’da okudu, orta öğrenimini İzmir’de yaptı. Bir ara ailesiyle Mısır’a gitti, orada bir Fransız kolejine devam etti.

Yakup Kadri, 1908’den sonra kurulan Fecr-i Atî edebî topluluğuna katıldı, nesirleriyle, hikayeleriyle hemen dikkati çekti. Mütareke yıllarında «İkdam» gazetesinin başyazarlığını yaptı. 1922’de yayınladığı «Nur Baba» adlı romanı, Bektaşilik tarikatinin son devirlerde aldığı şekli ve iç yüzünü göstermesi bakımından Bektaşilerin yazar aleyhine düşmanlıklarına yol açtı, epey gürültü kopardı. Bu eser, aynı yıl içinde Kemal-Filim hesabına Muhsin Ertuğrul tarafından, «Boğaziçi Esrarı» adı altında filme çekildi.

Yakup Kadri, ilk hikâyelerinden sonra, Mütareke yıllarının İstanbul’unu tasvir eden «Sodom ve Gomorre» romanında olsun, «Rahmet» adı altında topladığı hikayelerinde olsun, o günkü toplumu acı acı tenkit etmekten geri kalmıyordu. Bir töre ve çevre romanı olan «Kiralık Konak» ta, hele Kurtuluş Savaşı günlerinde köylülerle aydınlar arasındaki uçurumu bütün acılığı ile gösteren «Yaban» da gerçeği olanca çıplaklığı ile tasvir ediyordu. Bu da, kendi aleyhinde fikirler uyanmasına yol açtı.

İkinci devre Millet Meclisi’ne Mardin’den milletvekili seçilen Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya ve arkadaşları ile «Kadro» dergisini kurdu. Daha sonra Tiran (Arnavutluk), Prag (Çekoslovakya), Bern (İsviçre) elçiliklerinde bulundu. Tahran büyükelçisi oldu. 1957’de girdiği seçimleri kazanamadı.

Gerek «Millî Savaş hikâyeleri» nde, gerek Atatürk üzerine yazdığı ve tarzının en güzel eseri olan monografyasında ateşli bir milliyetçi olan Karaosmanoğlu, bütün eserlerinde toplumun bin bir derdi üzerine eğilen bir yazardır. Üslûbu son derece hareketli, duygulu, tahlilleri gayet derin, canlıdır. İçe dönük, ıstıraplı bir gözlemcidir. Romanlarında, hikâyelerinde üslûp sahibi sayılı yazarlardan biridir. Türkçe’nin büyük ustalarındandır. Fıkra, hikâye, roman, tiyatro ve hâtıra tarzında eserler vermiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Yunus Emre Hayatı ve Edebi Kişiliği

Yunus EmreYunus Emre, Türk edebiyatında kendinden sonra gelenler üzerinde en uzun süren etkiye sahip ender kişilerden biridir.

Yaşamı hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Bu bilgilerimizin büyük bir bölümü de efsanelere dayanmaktadır. Efsaneye göre Sivrihisar’a bağlı Sarıköy (Bugün Yunus Emre köyü adını almıştır.)’de doğmuştur. Çiftçilikle uğraşırken Tapduk Emre’ye bağlanarak tasavvuf yoluna girmiştir.

Tapduk Emre’ye kırk yıl hizmet etmiş, evin ihtiyacı olan odunları taşımıştır. O eve bir tek dahi eğri odun getirmemiştir. Tapduk Emre’nin nedeni sorması üzerine “Dağda eğri odun çok; ama senin kapından odunun bile eğrisi giremez.” demesi ünlüdür.

Yunus Emre’nin eğitimi konusu tartışmalıdır. Bazılarına göre okuma yazma bilmeyen bir şairdir, şiirlerini kalbe gelen ilhamla söyler. Bazılarına göreyse düzenli bir medrese öğrenimi görmüş, çağının önemli kültür dillerinden Arapça ve Farsçayı öğrenmiştir; hatta felsefe, tefsir gibi İslami bilimleri bilmektedir. Bu görüşlerden hangisinin doğru olduğunu kestirmek zordur; fakat şiirlerinden de anlaşılacağı gibi onda zengin bir bilgi birikimi vardır.

Yunus Emre’nin doğumu gibi ölüm tarihi ve yeri de tartışmalıdır. Bugün Sivrihisar (Sarıköy), Karaman, Ortaköy, Bursa, Kula, Erzurum – Dutçu (Düzcü) Köyü, İsparta – Keçiborlu, Afyon -Sandıklı, Nallıhan, Ünye, Sivas gibi Anadolu’nun değişik yerlerinde mezarının bulunduğu söylenmektedir. Bunların biri mezar, diğerleri -belki de tamamı- makamdır. Bu insana bu derece sahip çıkılmak istenmesi onun ne derece sevildiğini, benimsendiğini gösterir. Bu sevgiden dolayıdır ki Yunus’un gerçek kişiliği unutulmuş, destani bir kişilik kazanmıştır.

Yunus Emre, Türkistan’da başlayan dinî – tasavvufî Türk edebiyatının Anadolu’daki temsilcisidir. Tasavvufun en karmaşık, açıklanması en zor düşüncelerini büyük bir ustalıkla ve herkesin anlayabileceği biçimde şiirleştirmiştir. Tasavvufun derinliklerine inerek varlık – yokluk, Allah – insan, insan – insan, insan – kendisi arasındaki karşılıklı ilişkileri aydınlatmıştır. Bunu yaparken de daima güzel olan yanları görmeye ve göstermeye çalışmıştır. Yurdundan kopup yeni bir yurda yerleşme uğraşı veren o günün insanına ve onları da aşarak günümüz insanına ümidi, sevgiyi sunmuştur.

Yunus Emre, şiirlerinde hece ve aruzu birlikte kullanmıştır. Heceyle olan şiirlerinde dörtlük ve beyit birimini; aruzla olan şiirlerinde de gazel ve mesnevi biçimini kullanmıştır.

Divan ve Risaletü’n-Nushiyye adıyla iki eseri bulunmaktadır. Di-van’da, Yunus takipçilerinin birçok şiiri Yunus Emre’nin şiirlerine karışmıştır. Gerek dinî – tasavvufî Türk edebiyatında ve gerekse âşık tarzı şiir geleneğinde Yunus’u takip eden pek çok sanatçı olmuştur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Abdülhak Hamit Tarhan Edebi Kişiliği

Abdülhak Hamit Tarhan
ABDÜLHAK HÂMİT TARHAN (1852 -1937)

İstanbul’da doğdu. Özel hocalar elinde yetişti. Bir yıl kadar da Fransa’da okudu.

Şinasî-Namık Kemal-Ziya Paşa ile başlayan yenileşme hareketi Hâmit’le zafere ulaştı. O zamana kadar fazla bir değişikliğe uğramayan Türk şiirine batı şekilleri Hâmit’le geldi.

Hâmit gerek şiir ve gerekse tiyatro eserlerinin iç yapısında önemli yenilikler yaptı.

Hâmit’in sanatında romantik özellikler vardır: Bazen şiiri tiyatrolaştırmış, bazen de tiyatroya öykü öaelliği kazandırmıştır. Ölçü, uyak hatta dil ve cümle kaygısını ikinci plâna atmıştır. Onda zengin bir lirizm, taşkın bir ilham görülür. Başlıca eserleri:

Tiyatroları: Mâcerâ-yı Aşk (dram), Duhter-i Hindû (düz yazı tiyatro), Nesteren (hece ölçüsüyle yazılmış tiyatro), Tarık (düz yazı tiyatro), Eşber (aruzla yazılmış tiyatro), Finten (nazım-düz yazı karışık tiyatro)…

Şiirleri: Sahra, Makber, Bir Sefile’nin Hasbıhâli, Bunlar Odur, Bâlâdan Bir Ses, Tayflar Geçidi, Divâneliklerim (Belde), Ölü vb.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Ahmet Mithat Efendi Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Ahmet Mithat EfendiAHMET MİTHAT EFENDİ (1844 – 1913)

İstanbul’da doğdu. Babasını yitirdiği için küçük yaşta çalışmak zorunda kaldı. Bol bol okuyarak kendini yetiştirdi.

Ülkeyi bir okul, kendini hâce-i evvel (ilkokul hocası) olarak niteleyen Ahmet Mithat Efendi, abece kitaplarından başlayarak, tarih, coğrafya, kimya, biyoloji, iktisat, hukuk, dil, edebiyat gibi pek çok alanda eser verdi. Tevfik Fikret onun için:

“Yalnız koca bir fem (ağız)
Dağ gibi bir âdem.”

sözlerini kullanır ki Ahmet Mithat Efendi’nin çok yazdığına, fakat eserlerinin sanat değerinin bulunmadığına işaret eder. Bu yargıda doğruluk payı vardır. Ahmet Mithat, sanat kaygısı taşımayan “halk için edebiyat” diyen biridir.

Ahmet Mithat’ın romanlarında yazarın varlığı daima hissedilir, çeşitli soru ve yorumlarıyla sürekli olarak okuyucuyla ilişki içindedir. Onun eserlerinde belirli tipler yüceltilir. Bu nedenle kahramanların tanıtımında tarafsız kaldığı söylenemez.

Ahmet Mithat Efendi romanları için çok kolay konu bulur, roman aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmayı hedeflerdi. Bunun için de kolay okunan ve anlaşılan romanlar yazmıştır.

Edebiyatımızda birçok yeni yazarın yetişmesine öncülük etmiş, yaptığı eleştirilerle onlara yol göstermiştir,

İstanbul’da kendi evinde kurduğu matbaasında yazım, dizgi, düzeltme, basım, dağıtım işlerini ailesiyle birlikte gerçekleştiren Ahmet Mithat Efendi, yalnız kafasıyla değil bedeniyle de çalışan biridir.

Yaşamını yazmaya veren Ahmet Mithat’ın kırktan fazla romanı vardır. Eserlerinden bazıları şunlardır:

Öyküleri: Letâif-i Rivâyât, Kıssadan Hisse.

Romanları: Hasan Meiiâh, Hüseyin Feilâh, Feiâtun Bey ile Râkım Efendi, Paris’te Bir Türk, Henüz On Yedi Yaşında, Dürdâne Hanım, Yeniçeriler vb.

Gezi yazısı: Avrupa’da Bir Cevelân.

Tiyatroları: Zîbâ, Çerkeş Özdenleri.

Operet: Çengi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Alphonse Daudet Kimdir (Kısaca)

Alphonse DaudetAlphonse Daudet (13 Mayıs 1840, Nîmes, Fransa – 16 Aralık 1897, Paris, Fransa)

Tanınmış bir Fransız romancısıdır. Nîmes’de doğdu. Çocukluğu zorluklar içinde geçtiğinden okula gidemediği oldu. 1856’da öğretmen yardımcısı olarak çalışmak üzere Alais’deki koleje girdi, ertesi yıl da Paris’e gitti. Burada ilk yazdığı şiirler «Les Amoureuses» (Aşık Kadınlar) adı altında, 1858′ de, yayınlandı. Böylece edebiyat çevresinde kendini tanıtmış olan Daudet «Figaro» gazetesinde çalışmaya başladı.

Daudet’nin roman sayılabilecek ilk uzun eseri 1868’de yayınlanan «Le Petit Chose» (Küçük) tür. Bu eserinde kendi gençlik yıllarını büyük bir içtenlikle ve hüzünle dile getirmiştir. En tanınmış romanı ise 1872’de yayınlanan «Tartarin de Tarascon» (Taraşcon’lu Tartarin) dir. Bu kitapta yarattığı Tartarin adı bir tipin avcı, dağcı ve sömürgeci olmak üzere üç çeşit hayatındaki maceralarını anlatmıştır.

Daudet, edebiyatta realist bir yazar olarak kabul edilir. Fakat gerçekleri duygulu bir şair açısından görmesi onu zamanının realist yazarlarından ayırır. En çok İngiliz romancısı Dickens’in etkisi altında kalmıştır. Fransız edebiyatında o zamana kadar olayları, şahısları, onların davranışlarını, âdet ve alışkanlıklarını anlatmakta bu derece başarı sağlamış başka yazar yetişmemiştir.

Daudet çok sevilen çocuk hikâyeleri de yazmıştır. Karısı da bir romancı olan Daudet’nin evlilik hayatı saadet içinde geçmiştir. Fakat ömrünün son yıllarında uykusuzluk hastalığı çekmiş, 1897’de Paris’te ölmüştür.


Değirmenimden Mektuplar

Ünlü Fransız yazarı Alphonse Daudet yi tanıtan ilk eseri 1866′ da yayınlanan «Değirmenimden Mektuplar» dır. Daudet’nin şiir dolu üslûbu hakkında bir fikir verebilmek için bu eserden «Yıldızlarla Çoban» adındaki hikâyeden bir parça sunuyoruz

Geceyi açıkta geçirmişseniz bilirsiniz ki, herkesin uyuduğu saatlerde, yalnızlığın, sessizliğin içinden esrarlı bir âlem uyanır. O zaman kaynaklar daha tiz perdeden şarkı söyler, göllerde küçük alevler yanar Dağın bütün hayaletleri serbestçe gelir sanki dalların uzadığı, otun yerden bittiği duyuluyormuş gibi, Havada sürtünmeler, fark edilmeyen gürültüler vardır Gündüz canlıların âlemidir, gece, eşyanın cümbüşü Eğer alışık değilseniz, bu sizi korkutur.

Aşağıda pırıl pırıl bir gölden, uzun ve hazin bir çığlık koptu, kıvrım, kıvrım bize doğru yükseldi. O anda sanki işittiğimiz bu feryat yanında bir de ışık götürüyormuş gibi başlarımızın üstünden bir yıldız aktı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Honore de Balzac Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında Edebi Kişiliği Hakkında Bilgi

Honore de Balzac

Honore de Balzac ( 20 Mayıs 1799, Tours, Fransa – 18 Ağustos 1850, Paris, Fransa)

En büyük Fransız romancılarından biridir. Fransa’nın Tours kasabasında doğdu, Paris’te öldü. Asıl soyadı Balssa idi. Once babası bu adı Balzac şekline çevirmiş, sonra 1836’da oğlu da aynı adı benimsemiştir.

Honore de Balzac, Vendome Koleji’nde okudu, sonra Paris’e gitti. Paris’te otuz yaşına kadar pek maceralı bir hayat geçirdi; hayatını kazanmak için birçok işler denedi. 1822 ile 1828 yılları arasında kâh başkaları ile ortaklaşa, kâh türlü takma adlarla eserler yazdı. İlk başarısızlıkların verdiği hırsla bir ara kendi parası ile kitap yayınına, basım işlerine, hurufat dökümcülüğüne heves etti, bu teşebbüslerinde de başarı kazanamadı, gırtlağına kadar borca battı. Ondan sonra kendini tamamen edebiyata verdi.

Balzac’ın beğenip benimsediği için kendi imzasını koyduğu ilk eseri 1829’da yazdığı «Le Dernier Chouan» adlı romanıdır. Bu onun gerçekten de ilk başarılı eseridir. Onu ilk tanıtan romanı ise, Türkçeye «Tılsımlı Deri» adiyle çevrilen «La Peau de Chagrin» romanıdır.

Balzac Nasıl Çalışırdı

İlk romanından itibaren Balzac büyük bir sebatla çalışarak, şaşılacak derecede intizam ve bolluk içinde, devamlı surette eser vermiştir. Günde on ^sekiz saat çalışır, çok sev diği kahveyi, biraz da uyku kaçırdığı ve sinirleri dinlendirdiği için, fincanlar dolusu içerdi, ziyaretlerden ve ziyaretçilerden kaçar. Paris’teki üç, dört evinden birine kapanarak âdeta gizlenirdi. Ancak eserlerinde karak terlerini tahlil etmek istediği kimselerin hayatına girer, yamız onlarla temas ederdi «La Comedie Humaine» umumî başlığı al tında topladığı ve birbirine bağladığı eserle rin sayısı bir tek kafadan ve bir tek kalem den çıktığına ihtimal verilmiyecek kadar faz ladır. Balzac bunları 1830-1847 yılları arasında, yılda bazen dört, beş tane olmak üzere yazmıştır.

Bu dev romancı, eserlerini hazırlarken sarfettiği azami gayret yetmiyormuş gibi, onları basımevine verdikten sonra da, provaları üzerinde de yalnız dizgi yanlışlarını düzeltmekle yetinmez, eserini baştan başa bir kere daha yazıyormuşcasına âdeta temelinden değiştirir, dehasına güvendiğini gösteren bir inatla çalışırdı.

Balzac’ın Sanatı

Toplu olarak «La Comedie Humaine» adını verdiği, o dev ölçüdeki eserler yığınının sayfaları, aile hayatının, taşra hayatının, Paris hayatının, politika hayatının, askerlik hayatının, köy hayatının çeşitli yönleriyle, birbirinden tamamiyle ayrı özellikleriyle, türlü çeşit insan tipleriyle öylesine doludur ki bu romanlar içinde her türlü hayat şartını, her türlü insan tipini, toplumun her sınıfını, her çeşit ihtirası, her meşakkati, günahı, sevabı, her zevki ve her elemi, her meziyeti, her ayıbı bulmak mümkündür.

Balzac, hayatın aşağılık gerçeklerini anlatmaktan zevk almıştır, denilebilir, paraya ve para hırsı konusuna lüzumundan fazla yer vermiştir, kusurlu insan tiplerini eserlerine fazlasiyle doldurmuştur iddiası ileri sürülebilir. Fakat romanlarındaki şahısları gerçek hayatta oldukları gibi göstermeyi o kadar iyi başarmıştır ki onları, gözlerimizin önünde canlanmış gibi görebiliriz, bu tipler bir kere görüldükten sonra da unutulmaz şekilleriyle hayalimizde yaşamaya devam ederler.

Balzac bazı eserlerini çok çabuk yazmıştır. Fakat üslûbunu hazırladığı sahnelerde eşsiz bir kudretle canlandırdığı tiplere uydurmakta, diyalog sanatında büyük başarı göstermiştir. Bugünkü Fransız roman sanatı Balzac’dan başlar, elerler; bu hüküm doğrudur, çünkü Flaubert’ler, Goncourt’lar, Daudet’ler, Zola’lar, Maupassant’lar ve daha pek çokları Balzac’ın açtığı yoldan yürümüşlerdir.

Honore de Balzac, ‘Madame Hanska adında Polonyalı bir kadınla severek evlenmişti; bu sayede, ömrünün son yıllarına kadar devam eden para sıkıntıları biraz hafiflemeye yüz tutacakken ecel yetişti. Esasen Madame Hanska da onunla evlendikten sora, Balzac’ ın nasıl içinden çıkılmaz bir borç batağına dalmış olduğunu daha iyi anlamıştı. Balzac 1850 ağustosunda, 51 yaşında öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Ludwig van Beethoven Hayatı ve Sanatçı Kişiliği

Ludwig van BeethovenLudwig van Beethoven (Aralık 1770, Bonn, Almanya – 26 Mart 1827, Viyana, Avusturya)

Müzik sanatının en ünlü, en büyük bestecilerinden biridir. Flaman aslından müzikçi bir ailenin çocuğu olarak Almanya’ da Bonn şehrinde doğmuştur. Dedesi Ludwig ana yurdu olan Löwen’den göçerek Almanya’ya yerleşmiş, orkestra şefi olarak çalışmıştır. Babası, Bonn Prensliği sarayında şarkıcılık yapmış, hayatının sonuna kadar sanatından ayrılmamıştır.

Beethoven ilk müzik bilgilerini babasından edindi, sonra doğduğu şehirde tanınmış öğretmenlerden Christoph Gottlob Neefe’nin öğrencisi oldu. On üç yaşında prenslik orkestrası üyeliğine kabul edildi, on beş yaşında sarayın ikinci orgçuluğuna getirildi. Bu sırada Breuning ailesinin dostluğunu kazanması bilgi ve görgüsünün artışında önemli rol oynamıştır. Breuning’lerin teşviki ve Prensin yardımiyle 1787 yılında Mozart’tan ders alması için Viyana’ya gönderilen genç sanatçı annesinin ağır hastalığı yüzünden Bonn’a dönmek zorunda kaldı. Bu arada Mozart’la ancak kısa bîr görüşme yapmış, büyük besteci genç Beethoven’in dehasını ilk anlayanlardan biri olmuştur.

Beethoven’in Bonn’a gelişinden kısa süre sonra annesi öldü, sanatçı genç Prens tarafından 1792’de ikinci defa Viyana’ya gönderildi. Bu büyük sanat merkezinde Haydn’ın tavsiyesi üzerine çalışmalarına başladı, çağının Schenk, Albrechtsberger ve Salieri gibi ünlü müzik ustalarından faydalandı. 1795’te ilk üç yaylı çalgılar triosu, Haydn’a ithaf edilen üç piyano sonatı ve ilk piyano konçertosu yayınlandı, bu cüretli eserler etrafında geniş bir bilgi uyandı.

Beethoven 1800 yıllarında kulaklarında beliren bir ârıza üzerine âdeta hayata küsmüş, intiharı bile düşünmüştür. Fakat 1803’ten sonra olayları olduğu gibi kabul ederek insanüstü iradesi ve dehası ile kendisini yaratmaya verdi, birbiri ardı sıra büyük ses anıtları yarattı.

Beethoven’in kulaklarındaki rahatsızlık 1819’da tam bir sağırlık halini almış, onu yavaş yavaş insanlardan uzaklaştırmış, yalnızlığa mahkûm etmişti. Hayatının son yıllarında karşısındakilerîn söylediklerini ancak yazdırmak sureti ile anlayabiliyor, birazcık duyabilmek için boynuz şeklinde uzun borular kullanıyordu.

Beethoven hiç evlenmemiştir. 1826 yılı sonbahar aylarında sağlık durumu birdenbire kötüleşti, ağır bir hastalık yüzünden aylarca yatakta kaldı, fırtınalı bir kış günü son nefesini verdi.

Beethoven’in Sanatı

Beethoven yaşayışı ile tamamen bağımsız, hiçbir göreve akıma bağlı olmayan yeni bir müzikçi tipinin ilk örneği olmuştur. Eserlerini başlıca üç çağa ayırarak incelemek gerekir.

1800 yılına kadar gelen ilk devredeki verimi genel olarak sınırlandırılmış, kapalı bir üslûbun, rokoko sanatının etkisini taşır. 1815 yılına kadar gelen ikinci çağdaki eserleri kalıplardan kurtulmuş, derin his hareketlerinin yankılarını veren yepyeni bir tarzın örnekleridir, Bu çağın özelliklerini belirten eserleri «Eroica», Do minör ve La majör senfonilerle, «Rasumowsky Kuartetleri», «Pathe-tique» adlı piyano sonatıdır. Ölümüne kadar gelen çağ ise muhteşem «Dokuzuncu Senfoni» ve «Missa Solemnis» le, bunlara ek olarak büyük yaylı çalgılar kuartetleriyle romantizme yönelen daha ileri bir çabanın anıtlarını kazandırmıştır.

Beethoven sanatında Mannheim Okulundan başlıyarak Haydn ve Mozart’ın devamı olmuş, bu arada ilk zamanlar Philip Emma-nuel Bach ve Cherubini’nin etkisinde kalmıştır. Fakat daha sonraları belirli bir sınıf ve topluluğa yönelen «klasik» ve «rokoko» tarzlarından sistemli bir şekilde sıyrılmış, müzik sanatını sınıftan kurtararak bütün insanlığa yaymaya çalışmıştır. «Dokuzuncu Senfoni» de müziği çalgıda bırakmıyarak insan sesini de katması bu endişe ve gayesinin açık delilidir. Tekniğinin gücünü daima muhteşem yapıların doğuşunda kullanmış, sağlam ve mantığa dayanan buluşlarla bu yapıları ölmezleştirmiştir. Bağımsızlığa olan eğilimini eserlerinde de belirtmekten çekinmemiş, «Fidelio» operasında olduğu gibi sanatını bu fikrin hizmetine vermiştir.

Beethoven’in XIX. yüzyıl müziği üzerinde çok büyük ve derin etkileri olmuş, Schubert, Schumann, Berlioz, Mendelssohn, Brahms ve Bruckner gibi büyük besteciler ona olan hayranlıklarını eserlerinde gene ona has özellikleri kullanmak suretiyle belirtmişlerdir.

Beethoven’in başlıca eserleri şunlardır:

9 Senfoni (bunlardan 3. Senfoni «Eroica» (Kahramanlık Senfonisi), 5. Senfoni «Kader Senfonisi», 6. Senfoni «Pastorale» (Kır Senfonisi, 9. Senfoni de «Corale» (Korolu Senfoni) olarak tanınır); Prometheus’un Yaradılışı (bale); «Egmont», «Coriolan» uvertürleri; Keman Konçertosu; 5 piyano konçertosu; Uçlü Konçerto (piyano, orkestra, koro); «Fidelio» (opera); «Isa Zeytin Dağında» (oratoryo); ayrıca keman, piyano, viyolonsel için sonatlar ve diğer çeşitli besteler.

Filozof besteci ve Beşinci Senfonisi

Beethoven, müzik çevrelerince filozof besteci olarak tanınır tn sanları çok sevdiği halde, daima onlardan kaçmayı âdet edinen Beethoven, hiçbir kimsenin tesiri altında kalmadan, kendine göre bir felsefe yaratmıştı. Başlangıçta Kader’in insanı daima yenebi leceğine inanmıyordu. Bir dostuna: «Ben istersem Kader’i ya kasından yakalar yere sererim» demişti

«Kadeı Senfonisi» adını taşı yan Beşinci Senfonisi’ni yazmaya başlarken de inancı değişmemişti. Beethoven bu eserini 1808 de tamamladı

Beşinci Senfoni, insanın Ka der’le savaşını anlatır. Kadeı insanın kapısını çalmaktadıı onu hükmü altına almak ıstiye çektir. Şiddetli bir mücadele baş lar, Senfoni, insanoğlunun cen netin koruyucu kanadları altına sığınarak Kadre’e karşı zafer ka zanışını anlatır, huzur ve sükun verici melodilerle sona erer.

Beethoven’in felsefesine göre, insanoğlu ıstıraptan doğan ze kâyla cesaret kazanır, bu cesa ret ona ümit verir. İnsan bu ümitle ebediyete kavuşur,

Beethoven Kader’in üstünlü güne inanmamıştı, fakat sonun da pek acı bir şekilde kaderin esiri oldu, ömrü sağırlığın ıştıra bı içinde sona erdi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Hüseyin Cahit Yalçın Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Hüseyîn Cahit YALÇIN (7 Aralık 1875, Balıkesir – 18 Ekim 1957, İstanbul)

Tanınmış bir edebiyatçı ve gazetecidir. Balıkesir’de doğdu. İlk öğrenimini, babasının memurlukla dolaştığı yerlerde, orta ve yüksek öğrenimini İstanbul’da yaptı. 1896 yılında Mektebi Mülkiye, (Siyasal Bilgiler Okulu) den mezun olduğu sırada çeşitli yazıları ile oldukça tanınmış bulunuyordu. Kısa bir süre Maarif Nezareti Mektubî kaleminde çalıştıktan sonra öğretmenliğe geçti. Bu/ arada, Servet-i Fünun dergisi yazı ailesine katılmıştı. Hikâye ve roman, özellikle tenkid ve tartışma alanlarında yazıyor, çeşitli yönlerden gelen hücumlara karşı Servet-i Fünün edebiyatının savunuculuğunu yapıyordu. 1901 yılında, Servet-i Fünun’da çıkan bir yazısı üzerine dergi kapatılıp topluluk dağılınca, uzunca bir süre kalemi bıraktı. 1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edilir edilmez yeniden basına döndü. Önceleri Tevfik Fikret’in de ortak olduğu, «Ta-nin gazetesini kurdu. Parti ve siyaset hayatına daldı. İstanbul’dan milletvekili seçildi. Mütareke zamanında, birçok Türk aydıniyle birlikte, İngilizler tarafından Malta adasına sürüldü.

Yurda döndükten sonra «Tanin» gazetesini yeniden çıkarmaya başladı. Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda yeni rejime ve idareye karşı aşırı hücumlariyle tanınmıştı. Bu yüzden bir süre Çorum’da oturmaya mecbur edildi. İstanbul’a döndükten sonra uzun zaman siyasetle ilgilenmedi. «Oğlumun Kütüphanesi» genel adı altında Fransızca’dan ve İtalyanca’dan ilmî, edebî, tarihî kitaplar çevirip bastırdı. Yine ilmî, edebî nitelikte «Fikir Hareketleri» adlı bir dergi çıkardı. 1939′ dan sonra yeniden siyasi hayata girdi. Milletvekili seçildi ve «Tanin» gazetesini yayınlamaya başladı. Daha sonra Ulus gazetesi başyazarı oldu. Bu görevde iken 1957 yılı ekiminde öldü.

Hüseyin Cahit Yalçın; gerçek şöhretini Servet-i Fünun’da yapmıştır. Romanda, özellikle hikâyelerinde kuvvetli realisttir. Fikir ve tenkitlerinde ise hareketli, kesin ve ataktır. Bu yüzden hayatı boyunca, defalarca ölüm tehlikesi ile karşılaşmış, sürgüne gönderilmiş ve hapse girmiştir.

Servet-i Fünun topluluğu içinde en gerçekçi, en duru ve doğal dille yazan bir kişi olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın kendi yazdığı ya da çevirdiği 50’den fazla eser bulunmaktadır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,