Etiket: memuriyet

Ümit Yaşar Oğuzcan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yaşamaktan çok ölümü seven, şiirleri kadar intihar girişimleri ile de tanınan, oğlunun ölümü ile şiirdeki gidişatını da hayatı gibi ölüme yönlendiren adam, Ümit Yaşar Oğuzcan.

Ömrü boyunca melankoli bir adam olacaktı. Çocukluğu boyunca yaşadıkları, sonrasında ailesine de getirecekleri ile gözler önünde yaşayacağı bir hayat vardı önünde.

Memuriyet yaparak yaşamlarını geçindirmesinin yanında ünlü bir şair olarak da tanınacaktı. Bugün onu bize sevdiren şiirleri, aslında melankoli hayatının yansımasından çıkacaktı.

Çocukluğu ve hayatı

Ümit Yaşar 22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta, Güzide Hanım ve Memur Lütfü Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Akdeniz’in sıcaklığında doğmuştu. Gerçekten de sıcakkanlı bir çocuktu. Belki bu yönüydü ileride onu melankoliye itecek olan.

O her zaman hayatını doldurması gereken bir çile olarak gördü. Çünkü çocukluğu kazalarla ve sakatlıklarla geçti. 3 yaşına kadar aslında her şey normaldi. 3 yaşında ayağını kırdığında zincirleme bir süreci de başlatmış olduğunun kimse farkında değildi.

4 yaşında mangala oturmuştu. 5 yaşına geldiğinde 20 basamaklı bir taş merdivenden yuvarlanışı ve sonrası çok acılıydı. 7 yaşında başına evdeki sandığın kapağını düşürdü. Yine bu dönemde kızamık geçiriyordu ve çok ateşli geçirdiği bu hastalık sonucu kekeme oldu.

14 yaşında apandisit, 19 yaşında böbrek, 30 yaşında da bademcik ameliyatı oldu. Çocukluğu, gençliği ve sonrası bir şekilde talihsizliklerle doluydu.

Aslında bunca zamanlık serüveni düşünürsek, kendi adına ne yaşamış olursa olsun, Ümit Yaşar kesinlikle bu dünyayı şereflendiren insanlar arasındaydı.

Eğitim Hayatı

Ümit Yaşar babasının memuriyeti sebebiyle şehir şehir dolaşarak bitirdi okulları…

1937’de Eskişehir İlkokulu’ndan, 1940’da Konya Askeri Ortaokulu’ndan mezun oldu. Lise eğitimini ise, Eskişehir Ticaret Lisesi’nde tamamladı. 1946 yılında artık liseden mezun olmuştu ve hemen işe başlayabilirdi.

Ümit Yaşar’ın iş hayatı

Ümit Yaşar liseyi bitirir bitirmez Osmanlı Bankası’nda işe başladı.

Sonraki adresi Türkiye İş Bankası oldu. 1948 – 1960 yılları arasında bir bankacı olarak Adana, Ankara, İstanbul’u dolaştı.

Kısa bir süre Yapı Kredi’de de çalıştıktan sonra İstanbul Akbank Genel Müdürlüğü’ne Krediler İkinci Müdürü olarak atandı. Buradan sonraki durak da, Türkiye İş Bankası Yayınları Müşavirliği oldu.

Bu mesleği terfileriyle 30 yıl sürdürecekti. Tipik bir memur hayatı vardı diyebiliriz, şairliğe soyunmasaydı eğer. Ama içinde tutamadığı cümleleri şiir olup döküldü kaleminden.

Mesleğinde otuzuncu yılını doldurduğunda, Ümit Yaşar Türkiye İş Bankası Halkla İlişkiler Müdür Yardımcısı görevindeydi. 1977 Haziran’ında kendi isteğiyle emekli oldu.

Ümit Yaşar’ın şiirle buluşması

Bir yandan memurluk görevi yürütüyor olsa da, o aslında bir şairdi. Bugün onu şiirleriyle tanıyıp seviyorsak, bunu içinde tutamadığı cümlelere ve yaşadığı melankolik hayata borçluyuz.

Ümit Yaşar aslında 9 – 10 yaşlarında kendisi küçük ama kalbi kocaman bir çocuk olarak, anne babasının da teşviğiyle şiire heveslenmişti. Annesi dönemin ünlü şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in tüm şiirlerini ezbere bilirdi ve babası da onu evin ikinci adamı olarak görüyordu. Duvarda ünlü şairin çerçeveli bir fotoğrafı dahi vardı ve evden şiir sesleri eksik olmazdı. Böyle bir evde yaşıyorken Ümit’in şairliğe soyunmaktan başka yolu yoktu.

Ümit Yaşar ve şiir serüveni

Ümit Yaşar, şiir hayatına 1940’da şiirlerinin Yedigün dergisinde yayınlanmasıyla başladı. O zaman gencecik bir lise öğrencisiydi ve bu onun ilk adımıydı. Bu adımı İstanbul, Büyük Doğu, Varlık, Yücel, Türk’e Doğru, Hisar, Çığır, Toprak ve daha başka bir sürü dergi takip etti. Adımlar birleşip uzun yol koşusunu oluşturuyordu.

İlk şiir kitabı ‘’İnsanoğlu’’ 1947’de yayınlandı. 1975’e gelindiğinde 50 kitap çıkarmıştı. Bunlardan 33’ü şiir, 4’ü düz yazı, 13’ü antoloji ve biyografik eserdi. Bunlardan başka, şiir plakları, şarkı sözleri ve yergileriyle de ününe katkıda bulundu.

Kitap çalışmaları boyunca yayıncılık işleriyle de ilgilendi. 1960’da kendi adını verdiği bir yayınevi kurdu. 1965’te ise sadece üç sayı olsa da, ‘’Yergi – Dergi’’ adlı bir hiciv – mizah dergisi çıkardı. 1979’da İstanbul’da, eşi Ulufer ile ‘’Ümit Yaşar Sanat Galerisi’’ni kurdu ve birlikte yönettiler.

Ümit Yaşar, şiirlerinde özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’in etkisindeydi. En az onun kadar duyarlıydı şiire karşı. Daha çok aşk, ayrılık, özlem üzerine yazarken hayat onu oğlunun ölümüyle sınadığında şiirdeki yönünü acı ve ölüm temalarına çevirecekti.

Ümit Yaşar bu çalkantılı süreci 5 döneme ayırıyordu: Uyanış (1941 – 1954), Arayış (1954 – 1960), Çalkalanış (1960 – 1964), Kaynayış (1964 – 1970) ve Duruluş ( 1970 – 1982).

Ümit Yaşar evlendi

Ümit Yaşar hayatını anlatsa roman olur cinsinden görmedi hiçbir zaman. Ona göre hayatı sadece şiir olabilirdi; baştan sona anlamlı bir şiir.

İşte o şiirin en heyecanlı dizesinde Ümit Yaşar, 22 yaşındaydı. Ulufer (Özhan) ve Ümit evlendi. Bu evlilikten Vedat ve Lütfü adını verdikleri iki evlatları oldu.

Evlendiğini yine şiirle anlatıyordu kendine:

Yaşı varır yirmi ikiye
İçkiyi sigarayı kadını öğrenir
Çöker omuzlarına maişet derdi
Gece gündüz şiir yazar bir yandan
Yazar ya…

Kavak yelleri eser başında
Değmez ayakları yere bir türlü
Bu arada evlenir nasılsa
Çoluk çocuk sahibi olur
Olur ya…

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ruhu

Ümit Yaşar’ın babası Lütfü Bey de şairdi. Oğlu kadar tanınmasa da yazdıkları kayda değerdi.

Ümit Yaşar hayatını melankoli yaşıyordu. Öyle ki, sürekli intihara kalkışıyordu. Hatta bir dönem bu intiharların reklam amaçlı olduğu dahi konuşuldu.

Ancak aile cephesinde durum hiç iç açıcı değildi. Özellikle babası oğlunun bu durumu karşısında fazlasıyla üzgündü.

Üzüntüsünü şu dizelerle dile getirmişti:

Bak bu dünya ne güzel, bu sitem niye.

Ettim ben adımı sana hediye.

Mutluyum ey oğul babanım diye,

Çarptırma hicvinle cezaya beni.


Oğlu Vedat’ın Ümit Yaşar’ı cezalandırışı

Ümit Yaşar belki de tam bir ölüm seviciydi. ‘Yaşamdan çok ölümü seviyorum’’ diyerek bunu sürekli dile getiriyordu. Bu durum da intiharla sonuçlanıyordu.

Halbuki onu seven çok insan vardı. Bir dönem onun şiirleriyle, şarkı sözleriyle aşık olmuş, sevgilisinden ayrılmış, ayrılık acısını yaşamıştı. Ama o nedense tatmin olmuyordu.

Sonunda oğlu Vedat ona intiharın nasıl edileceğini öğretti. Belli ki, bu durum onun da psikolojisini bozmuştu.

Vedat henüz 18 yaşındayken bir fincan kahve ve ardından bir fincan da konyak içip bedenini Galata Kulesi’nin tepesinden boşluğa bıraktı. Gencecik bedenini bu şekilde ölüme sürüklemek babasına verdiği en büyük cezaydı. Sürekli intihar denemeleri yapan Ümit Yaşar’ın oğlu, hayatını kendisi sonlandırmıştı.

Bir rivayete göre bir de not bırakmıştı giderken babasına: ‘’Baba, intihar öyle edilmez, böyle edilir’’ Bu kuşkusuz bir babanın en acılı imtihanıydı.

Ümit Yaşar’ın Vedat’ın ardından yazdıkları

Açarken ufkunda güller alevden

Çıktı her günkü gibi gülerek evden

Kimseye belli etmedi içindeki yangını

Yürüdü kendinden emin, sonsuzluğa doğru

Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel

Bir fincan kahve, bir kadeh konyak

Ölüm yolcusunun son arzusu buydu

Bir adam düştü Galata Kulesi’nden

Bu adam benim oğlumdu.

Artık Vedat yoktu ve bir daha asla olamayacaktı. Ümit Yaşar işte o gün çocukluğu boyunca yaşadığı tüm kazaların etkisini aynı anda hissetti bedeninde. İçinden geçenleri kalbinde tutamazdı. Bundan sonra yazacakları ölüm ve acı temalı olacaktı. Bugüne kadar ölüm arzusuyla yaşadığı hayatının geriye kalanını onu yaşarken öldürmüş gibi yaşayacaktı belli ki.

Ümit Yaşar Oğuzcan öldü

Ümit Yaşar, 4 Kasım 1984’te nihayet hasretle beklediği ölüme kavuştu.

Oğlunun onu cezalandırışı gibi belki o da yaşayarak kendini cezalandırmıştı. Kendi bencil dünyamıza dönersem, şiirleri, yazıları, şarkılarıyla bir Ümit Yaşar geçti bu dünyadan deyip sevinebilirim.

Yaşadıkları, yaşarken hissettikleri ne olursa olsun bugün hala onun şiirleriyle yaşadığımız gerçeği değişmiyor. Hem sonra normal olsaydı yaşadıkları, şair de olamazdı. Bence bütün duygusal anlamda ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Öyle ki, o bir şairdi ve biz onun şiirleri sevdik, sevildik, ayrıldık, barıştık… Hiç bilmese de, o hepimizin hayatına bir şekilde dokundu.

En sevdiğim şiirinden bir kuple ile kapatıyorum bu aklı karışık, gönlü güzel adamın biyografisini…

Tanrının bıraktığı yerden biz başlayalım
Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
Yaklaş bana
Seninle kardeş değiliz

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , ,

Hüseyin Nihal Atsız Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Atlıyı atından indirecek üslupla yazılar yazan adam, Hüseyin Nihal Atsız.

Arkasından böyle cümleler kurdurtacak kadar dik duruş sergilenmiş bir hayat, kuşkusuz ki çok az insanın başardığı bir yaşam şeklidir. Ne mutlu ki, Hüseyin Nihal bunu başarmış ve umarım ki hayata mutlu veda etmiştir.

Bunca dik duruşun getirdiği bedeller muhakkak ki onun da canını yaktı. Ama anne ve babasının ona sunduklarının üzerine ekleyebildikleriyle, o aslında belli ki kendi gözünden güzel bir hayat yaşadı. Memuriyeti, yazdıkları, övdükleri ve yerdikleriyle o bir bütündü.

Dilerim hayatı boyunca hissettiği her duygunun karşılığını sonsuz yaşadı…

Çocukluğu ve ailesi

Hüseyin, 12 Ocak 1905’te Kadıköy İstanbuL’da Mehmet Nail Bey ve Fatma Zehra Hanım’ın ilk çocukları olarak dünyaya geldi.

Babası Mehmet Nail Bey, Gümüşhane ilinin Torul kazasında bulunan Midi köyünün Çiftçioğulları ailesindendi ve Deniz Güverte Binbaşısı idi. Büyük büyük dedelerinin başlattığı denizcilik, onun da mesleği olmuştu. 1877 ve 1944 yılları arasında yaşayan Mehmet Nail Bey, Osmanlı donanmasına girmiş ve Deniz Kuvvetleri’nden Deniz Güverte Binbaşısı olarak emekli olmuştur.

Annesi Fatma Zehra Hanım ise Trabzon’un Kadığılları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı idi.

Mehmet Nail Bey ve Fatma Zehra Hanım severek evlenmiş bir çiftti. Ancak Fatma Zehra 1930’da damar sertliğinden öldü. Babası, Hüseyin ve 2 kardeşi Fatma Zehra Hanım’ın olmadığı bir dünyada kaldılar. Annesini kaybettiğinde Hüseyin, 25 yaşındaydı, ama yine de duygusal adamın hali başkaydı.

Mehmet Nail Bey bir yıl sonra tekrar evlendi. Evlendiği kadının adı, yine Fatma Zehra idi. Bir yıl sonra bir kızları oldu. Ancak iki yıl sonra geçimsizlik sebebiyle ayrıldılar.

Eğitimi hayatı

Hüseyin, ilk öğrenimini neredeyse Kadıköy’de o okuldan bu okula geçerek tamamladı. Orta öğreniminde ise Kadıköy ve İstanbul Sultanileri, yani İstanbul Lisesi’ndeydi. Mezuniyetini tamamladığında Askeri Tıbbiye’ye kayıt oldu.

Askeri Tıbbiye zamanlarında Türkçülük akımının etkisine de girmişti. 3. sınıfa geçmişti ki, Ziya Gökalp’in cenaze töreninin gecesinde bu fikre ters düşen kişilerle bir kavgaya tutuştu. Bugünden yadigar kalan bir anlaşmazlık ile Arap asıllı Mesut Süreyya Efendi adında bir teğmene selam vermediği gerekçesiyle okuldan atıldı. Tarih, 4 Mart 1925’ti.

Bu yaşananların ardından üç ay Kabataş Erkek Lisesi’nde yardımcı öğretmenlik yaptı. Öğrenimine zorunlu olarak verdiği bir sondan sonra tekrar üniversite yollarına dönene kadar bir de Deniz Yolları’na ait Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda Katip muavini olarak çalıştı.

Üniversite eğitimi

Hüseyin, Askeri Tıbbiye’den atıldıktan sonra bir yıl ara verdi ve 1926’da İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümü’ne ve yatılı kısım olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydoldu. Ancak yine zamanı değildi belli ki. Çünkü bir hafta sonra askere çağırıldı. İstanbul Taşkışla 5. Piyade Alayı’na er olarak gitti.

Askerliği 9 ay sürecekti. Askerlik dönüşünde okul mezuniyeti için çalışmalarına devam etti. Neredeyse başlamadan bırakmak zorunda kaldığı yerden yeniden başlamalıydı.

Arkadaşı Ahmet Naci ile “Anadolu’da Türklere Ait Yer İsimleri” adını verdikleri bir makale hazırladılar ve bu makale Türkiyat Mecmuası İkinci cildinde yayınlandı.

Bu adımları hocası Mehmet Fuad Köprülü’nün dikkatinden kaçmadı. Bu vesileyle Hüseyin, 1930’da Edirneli Nazmi’nin divanı üzerine mezuniyet çalışması yaptı. Aynı yıl mezun oldu.

Not: Hüseyin Nihal Atlı’nın tezi; Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lügati, 1930, 111 s, Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no.82’dir.

Asistan Hüseyin Nihal

Hüseyin, sonunda mezun olabilmişti. Aynı zamanda Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Yüksek Muallim Mektebi’ni de bitirdiği için liselerde yapması zorunlu olan mecburi hizmetlerden muaf tutulması için elinden geleni yaptı. Bunların sonucunda da Hüseyin’e ilk profesyonel işini verdi. Hüseyin, 25 Ocak 1931’de hocasının asistanı oldu.

Bu dönemler ayrıca yazma merakının iyiden iyiye nüksettiği zamanlardı. İlk profesyonel işinin ardından 15 Mayıs 1931 – 25 Eylül 1932 tarihleri arasında “Atsız Mecmua” yı çıkardı. Hocasıyla yanında “Zeki Velidi Togani, Abdülkadir İnan” gibi isimlerle bir kadro oluşturmuş ve yayın hayatına ilk adımını atmıştı. Bu adım her şeyden öte Cumhuriyet dönemi Türkçülük akımının öncüsü oldu.

Hüseyin Nihal evlendi

Mehpare Hanım 1931’de Darülfünun’un Felsefe Bölümü’nden mezun olduğunda yolları Hüseyin Nihal ile kesişti. Aynı yıl evlendiler.

Bu evlilikten bir çocukları olmadı ve sadece 4 yıl sürebildi. İlk evliliğiydi, ancak son olmayacaktı.

Hüseyin Nihal’in yazım hayatı

Hüseyin Nihal kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını kendi dergisi “Atsız Mecmua”da yayınladı. Yazılarını “H. Nihal”, hikayelerini ise “Y.D.” imzasıyla yayınlıyordu. Yazmak onun için kendini ifade etme biçimiydi. Ancak tepkileri üzerine çekecek hareketleri de vardı.

Temmuz 1932’de Ankara’da Birinci Türk Tarih Kongresi toplandı. Dr. Reşid Galib, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan hakkında eleştirilerde bulundu. Bu eleştirilere cevaben Hüseyin Nihal, içinde sonradan ikinci eşi olacak olan Bedriye Atsız ve Pertev Boratav’ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile “Dr. Galib’e, Prof. Dr. Togan’ın talebesi olmakla iftihar ederiz” yazılı bir telgraf ile protesto etti. Dr. Galib bunun üzerine daha da tepkili olacaktı.

Hüseyin Nihal yazmaya devam ededursun, Dr. Galib 19 Eylül 1932’de Maarif Vekili oldu. Bir süre sonra Mehmet Fuad Köprülü de dekanlıktan ayrıldı. Bunun üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanı Ali Muzaffer Bey oldu. Dr. Galib de elindeki hakları kullanmakta gecikmedi. Hüseyin Nihal’in dergisindeki 17. Makaleyi (Darülfünun Kara – Yüz Kızartacak Listesi) sebep göstererek Dekanlığa baskı yaptı ve 13 Mart 1933’te Hüseyin Nihal’in asistanlık görevine son verdi.

Ancak Hüseyin Nihal’in bu duruma karşı tepkisi de fevri oldu. Birkaç gün sonra Edebiyat Fakültesi Dekanını yakalayıp insanların gözü önünde hırpaladı. Bu hadisenin üzerinde fazla durulmadı ve ceza almadı. Ancak görülen o ki, bir daha böyle bir işinin olmama ihtimalini neredeyse kesin kılmıştı.

Hüseyin Nihal’in memuriyet zamanları

Üniversite asistanlığından çıkarılışının ardından Hüseyin Nihal’in tayini Türkçe Öğretmeni olarak Malatya Ortaokulu’na çıktı. Burada sadece Nisan ve Temmuz 1933 ayları arasında görev yaptı. Bir sonraki atamasının yapıldığı yer Edirne Lisesi Edebiyat Öğretmenliği idi. Ancak burada da Eylül – Aralık 1933 zaman aralığı kadar kaldı. Bir süre öğretmenliğine ara verildi.

Edirne’ye geldiği zamanlarda, 5 Kasım 1933, “Atsız Mecmua” nın devamı niteliğinde aylık olarak çıkaracağı Türkçü akımının etkisindeki “Orhun” dergisini yayımladı. Ancak burada da dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Çünkü dergide “Türk Tarih Kurumu”nun çıkardığı, lisede ders kitabı olarak okutulan dört cilt halindeki bu kitaplarda bulduğunu iddia ettiği yanlışlar konusunda ağır eleştirilerde bulunuyordu. Bu sebeple 28 Aralık 1933’te Bakanlık emrine alındı. Dergi de dokuzuncu sayısının yayınlanmasının ardından, 16 Temmuz 1934’te kapatıldı.

Dokuz ay boyunca dergisiyle birlikte Bakanlık gözetiminde kalan Hüseyin Nihal, 9 Eylül 1934’te Türkçe Öğretmeni olarak Kasımpaşa’da bulunan Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na atandı. İlk kez burada uzun kalabilecekti. 4 yıl kaldı, ancak 4 yılın sonunda 1 Temmuz 1938’de görevinden ihraç edildi.

Artık özel eğitim kurumlarına yönelmişti. 1937 – 1939 yılları arasında Özel Yüce – Ülkü Lisesi’nde görev yaptı. 19 Mayıs 1939 – 7 Nisan 1944 yılları arasında da Boğaziçi Lisesi’nde bulundu. Buradaki görevinde iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper’in teşvikiyle “Orhun” dergisini kaldığı 10. Sayıdan itibaren 1 Ekim 1943’te yeniden yayınlamaya başladı. Ancak sadece 7 sayı yayınlanacak ve 1 Nisan 1944’te kapanacaktı.

Hüseyin Nihal ikinci kez evlendi

Hüseyin Nihal, Şubat 1936’da ikinci kez Bedriye Hanım ile evlendi. Çiftin bu evlilikten 4 Kasım 1939’da Yağmur ve 14 Temmuz 1946’da da Buğra adını verdikleri iki oğulları oldu. Ayrıca bir de Kaniye adında evlatlık kızı vardı.

Aslında mutlu ve çocuklu bir evlilikleri vardı. Ancak çift 35 yıllık evliliklerini Mart 1975’te sonlandırdı.

II. Dünya Savaşı dönemi

Hüseyin Nihal haliyle II. Dünya savaşının içinden geçiyordu ve Türkiye’de komünist düşünce ve faaliyetlerin arttığını düşünüyordu. “Orhun” dergisinin Mart 1944’deki 15. Sayısında Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 meclis konuşmasındaki şu cümlelerine hitaben bir açık mektup yayınladı: “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.”

Çok geçmeden bir sonraki ay 16. Sayıda ikinci açık mektubunu da yayınladı. Bu mektubun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i komünistleri kolladığını ileri sürerek istifaya çağırdı. Hatta bu mektup Türkçü düşünceyi destekleyen kişiler arasında büyük bir kaosa sebep oldu. İstanbul ve Ankara’nın öncülüğünde birçok şehir antikonünist gösterilere ev sahipliği yaptı. Hasan Ali Yücel de tüm bu kaosa sebep olan Hüseyin Nihal’in Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine 7 Nisan 1944’te son verdi.

Orhun dergisi tekrar kapatıldı

Tüm bu kaosun ışığında Orhun dergisi de zaten en fazla 16. Sayısını görebildi ve Bakanlar Kurulu kararınca ikinci kez kapatıldı. Hüseyin Nihal aleyhinde dava da açıldı, çünkü Sabahattin Ali’ye “vatan haini” diyordu.

Hüseyin Nihal de bu durum üzerine dava için Ankara’ya gitti. Trenden indiğinde istasyonda onu Türkçü gençler karşıladı. Hüseyin Nihal’in aleyhindeki hakaret davasının ilk oturumu 26 Nisan 1944’te yapıldı ve olaylı bir gün oldu. Üniversite öğrencilerinin varlığı belli ki ortamı geriyordu. Bu sebeple 3 Mayıs 1944’te yapılan ikinci oturuma öğrenciler kabul edilmedi. Ancak bu karar öğrencileri yıldırmadı ve kapı önünde yapılan eylemler sonucu birçok sayıda öğrenci gözaltına alındı.

9 Mayıs karar oturumunda Hüseyin Nihal, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına mahkum edildi. Ancak Hakim “milli tahrik” olduğu görüşüyle cezayı 4 aya indirdi ve erteledi.

Irkçılık – Turancılık davası

1944 yılı 19 Mayıs törenlerinde dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hüseyin Nihal ve arkadaşlarını ağır bir şekilde eleştiren nutkunu söyledi. Bunun üzerine Hüseyin Nihal ve 34 arkadaşı 1 Numaralı İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. Alparslan Türkeş’in de aralarında bulunduğu birçok önemli isim ifade verdi.

Irkçılık – Turancılık davası adı verilen bu yargılama 7 Eylül 1944’te başladı ve mahkeme haftada 3 gün 65 oturum şeklinde devam etti. 29 Mart 1945 tarihinde mahkeme sonuçlandı. Hüseyin Nihal, 6 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Hüseyin Nihal bu kararın temyizini istedi ve Askeri Yargıtay mahkemenin kararını esastan bozdu.

Sonuçta Hüseyin Nihal, bir buçuk yıl kadar ceza çekti ve 23 Ekim 1945’te tahliye edildi.

Hüseyin Nihal’in işsizlik zamanları

Hüseyin Nihal bir süre işsiz kaldı. Özellikle Ekim 1945 – Temmuz 1949 yılları arasında geçinmek için kitaplarını satmak zorunda kaldı. Hatta öyle ki, yazmaya devam etse de kendi adını kullanarak kitap yayınlayamayacağının dahi farkına varmıştı. Bu sebepten bir süreliğine Türkiye Yayınevi’nde iş bulduğunda Türk – Rus savaşlarını özetlediği kitabı “Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir” i “Sururi Ermete” adlı kişinin kimliği ile yayınladı.

Neyse ki zamanla kaderi yüzüne gülecekti. Sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Milli Eğitim Bakanı oldu ve böylece işsizliği de sona erdi. Arkadaşının vasıtasıyla 25 Temmuz 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi’ne “Uzman” olarak tayin edildi.

Burada görevini sürdürdüğü sıralarda Demokrat Parti iktidara gelmişti. Bu sefer de Hüseyin Nihal, 21 Eylül 1950’de Edebiyat Öğretmeni olarak Haydarpaşa Lisesi’ne atandı. Ancak yazmaya ve konuşmaya devam ediyor, sivri dilinden kaçış mümkün olmuyordu. Ancak şu bir gerçek ki, bir şekilde bir şeylerin bedelini de ödüyordu.

4 Mayıs 1952’de Hüseyin Nihal, Ankara Atatürk Lisesi’nde “Türkiye’nin Kurtuluşu” adlı bir konferans düzenledi. Bunun üzerine Cumhuriyet gazetesi de aleyhine haberler yayınlamakta gecikmedi. Bir adım sonrasında da Bakanlık tarafından hakkında soruşturma açılmıştı. Aslında verdiği konferansın bilimsel olduğu tespit edildi, ama yine de Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden 13 Mayıs 1952’de “muvakkat” kaydı ile alınarak Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine geri gönderildi.

Hüseyin Nihal emekli oldu

Tüm yaşadıklarının üstüne bu son süreç onu daha da yormuştu. Kütüphanedeki görevine dönüşünden sonra 31 Mayıs 1952’de emekliliğini istedi. Ancak 1 Nisan 1969 tarihine kadar bu kütüphanede çalışmaya devam etti. Bu süre onun en uzun memuriyet zamanını kapsıyordu.

Belli ki durulmuş ya da kitapların içinde olmak ona iyi gelmişti.

Olgunluk dönemi yazarlığı

Ne yaşarsa yaşasın bir şekilde yazmaya ve yazdıklarını yayınlamaya devam etti. 1950 – 1952 yılları arasında haftalık olarak çıkan “Orkun” dergisinde başyazarlık yaptı. Artık daha tecrübeliydi ve daha sağlam adımları vardı. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği’nin genel başkanlığını da bu sebepten üstlendi.

1964’te “Ötüken” dergisini yayınlamaya başladı ve ölene kadar da devam edecekti. Elbette bu zaman dilimlerinde bir yandan da Hüseyin Nihal kendi olmaya devam edecekti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, bir gün Gaziantep’e giderken bir işçinin kendisine kurduğu “İdareciler Araplara toprak veriyor, biz Türklere vermiyor” cümleye karşılık, “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” dedi.

Hüseyin Nihal bu konuyu dergisinde işlemekte gecikmedi. Nisan 1967’de Ötüken’in 40. Sayısından başlayarak “Konuşmalar – I”, “Konuşmalar – II” derken 48. Sayıya kadar bölümlere özel isimler vererek yazmaya devam etti. Bu makalelerde ortak düşünce olarak Marksistlerin Doğu bölgelerde çalışmalar yaptığını iddia ediyordu. Haliyle sonunda hakkında soruşturma açıldı.

İlk aşamada hakkında hiçbir suçlama bulunmasa da, Ankara sokakları Hüseyin Nihal adına hazırlanan bildirgelerle donatılıyordu. En nihayetinde Hasan Dinçer’in Adalet Bakanı olduğu dönemde Bakanlık tahkikat başlatıldı ve Hüseyin Nihal ömrü hayatında bir kere daha mahkeme yüzü gördü.

Dava 6 yıl boyunca devam etti ve uzun duruşmalardan sonra Hüseyin Nihal ve derginin Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kavabek’in on beşer ay hapsi istendi. Ancak karar temyiz edildi ve Yargıtay tarafından bozuldu. Fakat mahkeme kararda ısrar etti. Bunun üzerine mahkumiyet kararı kesinleşti.

Hüseyin Nihal hasta oldu

Karar kesinleşmişti, ancak Hüseyin Nihal’in kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan şikayetle Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne yatışı yapıldı. Hatta hakkında “cezaevine konulamaz” raporu bile verildi. Ama Adli Tıp sadece 4 aylık bir süreci kabul etti. Bu sebepten rapor “Reviri olan bir cezaevinde kalabilir” olarak yeniden düzenlendi.

Böylece İnfaz Savcılığı 14 Kasım 1973’te Hüseyin Nihal’i evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi’ne yerleştirdi. Buradan da Sağmalcılar Cezaevi’ne nakledilecekti.

Kesinleşen 15 aylık cezasını çekmek için artık hapisteydi. Ancak bir grup üniversite hocası ve öğrenciler Cumhurbaşkanlığı’na Hüseyin Nihal’in affedilmesi için başvuruda bulundu. Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de kendi yetkisini kullanarak Hüseyin Nihal’in cezasını affetti. 22 Ocak 1974’te tahliye olan Hüseyin Nihal böylece sadece 2,5 ay hapiste kalmış oldu.

Hüseyin Nihal öldü

Kasım 1975’te Hüseyin Nihal hasta olduğunu hissederek hastaneye gitti. Ancak yapılan testler sonucunda herhangi bir şey çıkmadı. Oysaki daha önceden birçok şikayetle hastanede yatmışlığı vardı.

10 Aralık 1975’te akşam saatlerinde geçirdiği kalp krizi geçirdi. Ancak gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamadı. Ertesi günün akşamında Hüseyin Nihal bir kriz daha geçirdi ve kalbi dünkü kadar güçlü duramamıştı. Hüseyin Nihal, 11 Aralık 1975’te kalp krizi sebebiyle öldü.

13 Aralık Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. İşte bugün Kadıköy Osmanağa Camii’nde kılınan İkindi namazının ardından kılınan cenaze namazı ile cansız bedeni Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Şöyle bir anekdot da var cenaze gününden: Cenaze namazının ardından İmam “Merhumu nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunda içlerinden Fethi Gemuhluoğlu’nun cevabı olabildiğince yüksek sesle geldi; “Bu musalla taşı, Hüseyin Nihal Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, Hoca Efendi.”

Ruhun şad olsun sevgili Hüseyin Nihal Atsız…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,