Etiket: millet

Tevfik Fikret Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Doğum gününde yazmışım en son. Bugün ise Tevfik Fikret’in ölüm yıl dönümünü anma günü. Nasıl bir hayat yaşamış, bir kez daha analım…

Bugün usta şair Tevfik Fikret’in doğum günü…

Oğlunun kırık bıraktığı kalbiyle daha fazla yaşamaya devam edemedi; yazdığı şiirlerini dünyaya bırakıp göçüp gitti. Belli ki  şair olmanın yolu acı çekmekten ve kalbini hep acıyla  beslemekten geçiyordu. Tevfik de öyle yaptı. Hep kalbinin bir köşesine istiflediği acısıyla dünyadaki hayatını yaşayıp gitti.

Çocukluğu

Tevfik, 24 Aralık 1867’de İstanbul Kadırga semtinde Hacı Hatice Refia Hanım ve Hüseyin Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Mehmed Tevfik adını verdi. Daha sonra Sıdıka adını verecekleri bir kızları da olacaktı.

Refia Hanım, 1822 Yunan ayaklanmasından sonra kimsesiz kalmış ve Osmanlılara sığınıp Müslüman olmuş iki Sakızlı Rum çocuğunun kızıydı. Hüseyin Efendi ise, Çankırı’nın Bayramören ilçesine bağlı Dalkoz köyünden ayrılıp İstanbul’a yerleşmiş Ahmet Ağa’nın oğluydu. Tevfik doğduğu yıl babası, İstanbul’da meclis üyesi ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne memur olmuştu. Tevfik, ilim irfan sahibi ve inançlı bir ailenin içinde büyüyecekti.

Elbette şair olmaya yaraşır acılar yaşamalıydı; bedeller ödenmeliydi. İlk yıkımını henüz 12 yaşındayken yaşadı. Annesi Refia Hanım Hac vazifesine gitmişti. Dönüş yolunda kolera nedeniyle yaşamını yitirdi. Anacığının acısı yüreğini daha köz etmemişti ki, babası saraya jurnal edilerek edilerek Arabistan’a sürgüne gönderildi. Şimdi hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Şükürler olsun dönüp sarılabileceği bir kız kardeşi vardı; ama ikisi de henüz çocuktu. Özellikle annesinin ölümü onu derinden sarsmıştı. Babasının bir gün dönme umudu vardı, ancak annesinin hiç dönülmez bir yolculuğa çıktığını biliyordu. İki kardeş artık anneannesi ve büyük yengesinin bakımı altındaydı.

Babası ise, 19 yıl süren sürgünden hiçbir zaman dönmeyecekti…

Eğitim hayatı

Tevfik, eğitimine Aksaray’daki Mahmudiye  Valide Rüştiyesi’nde başladı. Ziyadesiyle dindar bir ortamda yetişiyordu. Ancak 93 Harbi’nde yaşanan yenilgiden sonra okulu Rumeli’den gelen göçmenlere tahsis edildi. Tevfik’in yeni okulu Galatasaray  Sultanisi olmuştu.

Bu yeni okul, onun hayatının dönüm noktası olacaktı. 11 yıl eğitim alacağı bu okuldaki öğretmenleri, dönemin önde gelen edebiyatçılarından Recaizade Ekrem, Muallim Feyzi ve Muallim Naci gibi isimlerdi. Öğretmenleri ondaki ışığı keşfetmişti. Şiir yazmaya lise yıllarında başlamıştı. Öğretmenlerinin teşvikiyle yazdığı ilk şiiri ise “Tercüman-ı Hakikat”te yayımlandı. Şiiri Nazmi mahlasında yazılmış bir gazel tarzı örneğiydi. Tevfik gelecek vaat ediyordu.

1888’de birincilikle mezun oldu…

İş hayatı

Tevfik, mezun olduğu yıl, Hariciye Nezareti İstişare Odası’nda katip olarak memuriyet hayatına başladı. Kısa bir süre sonra da Maarif Mektubi Kalemi’ne geçmişti. Ancak bir yılını doldurmadan istifa etti.

İş hayatında birçok şeye yetemediği inancına kapılmıştı. Öyle ki, gecikmiş maaşlarının ödenmesini dahi bir maaş bile hak etmediği gerekçesiyle reddetti. Bu eşi benzeri bulunmaz bir dürüstlük olarak görülmüştü. Bu sebepten o istemese de Hazine tarafından topluca ödeme yapılmıştı. Tevfik’in kabul etmeme kararı  kesindi, parayı Göçmenler Komisyonu’na bağışladı.

Daha sonra Sadaret Mektebi Kalemi’nde kısa bir süre çalıştı. Ağustos 1889’da tekrar İstişare Odası’na muavin olarak başladı. Bir yandan da Yüksek Ticaret Okulu’nda Fransızca ve Türkçe dersleri veriyordu.

Şiir konusuna gelince, bir süredir sessizliğini koruyordu. Ama elbet bu sessizliği bozmanın da zamanı gelirdi.

Tevfik Fikret evlendi

Suskunluğu ve işleri devam ededursun, bir kız vardı: 15 yaşında pırıl pırıl Nazime Hanım…

Nazime Hanım, kısa bir süre sonra Trabzon Valisi olacak dayısı Mustafa Bey’in kızıydı. Tevfik ve Nazime 1890’da evlendi. Dayısının evine yerleşti. Haluk adını verecekleri bir oğulları olacaktı.

Bozulan sessizlik

Şiir konusunda kendini kapatmıştı ki, İsmail Safa’nın yönetimindeki Mirsad dergisinde yayımladığı “Bahar” adını verdiği şiiriyle sessizliğini bozdu. Bu öyle bir dönüştü ki, aynı yıl 18 şiirini daha yayımladı. Ayrıca derginin açtığı iki yarışmada da birincili Tevfik’e aitti; ünleniyordu.

Bir yandan da Osmanlı Lisanı Öğretmenliği sınavını kazanmıştı. 1892’de çok sevdiği Mekteb-i Sultani’ye ilkokul üçüncü sınıf Türkçe Öğretmeni olarak atandı. Hayatında bambaşka bir dönem açılmıştı. Hayatında yükselişe geçmişti…

Bir süre sonra Muallim Naci Bey’in ölümü üzerine, Tevfik okulun Edebiyat Öğretmeni oldu. Bu arada şiirlerini yayımladığı Mirsad dergisi kapanmıştı. Şiire de ara vermişti ki, öğretmenlik görevinin ona şiiri de getirmesini sevinçle kucakladı. Arkadaşları Hüseyin Kazım ve Ali Ekrem “Malumat” adını verdikleri bir dergi çıkarıyordu. Elbette başyazarı da Tevfik’ti. İlk şiiri “Tebrik-i Veladet” adını verdiği padişah Abdülhamit’i öven şiiri olmuştu. Bu dönemde yazılan şiirlerde padişaha bağlı bir çizgide ilerliyordu; eski şiirlerine nazaran daha batılı bir tarzda yazıyordu. Dergi, Mayıs 1895’te kapanana kadar Tevfik, 25 şiirini yayımladı.

Sessizliğini bozmuş, hayatının seyrini istediği yöne çevirmişti; ancak yine bir sessizlik dönemi peşi sıra geliyordu. Hükümet bütçede kısıntı yapmaya karar vermişti, memur maaşlarını yüzde 10 kesti. Tevfik bu duruma tepki olarak 1895’te okuldan ayrıldı; inzivaya çekilecekti.

Tevfik Fikret yönetiminde dergi

Öğretmenlerinden Recaizade Ekrem 1895’te Tevfik’i bir bilim dergisi olan “Servet-i Fünun”un sahibi Ahmet İhsan Bey ile tanıştırdı. Derginin bir  edebiyat dergisi olması yönünde ısrarcıydı ve başarmıştı. Servet-i Fünun, 256. Sayıdan itibaren Tevfik Fikret yönetiminde ve bir edebiyat dergisi olarak yayımlanmaya başladı.

Bu yıl tam çok kötü geçecekmiş gibi hissettirirken birden onun yılı oluvermişti. Evet, bir dergisi olmuştu; ama asıl bu yılın en güzel ödülü, oğlu Haluk’tu. Tevfik, baba olmanın tarifsiz duygusunu iliklerine kadar yaşıyordu.

Sanat yaşamının da en verimli zamanıydı şimdi. Şiirlerini “Tevfik Fikret” imzasında yayımlamaya başlamıştı; bir gün onu herkesin şiirleriyle anacağı o isimle.

Bu dergi, yeniliklerle doluydu. Etrafında toplanan yenilikçi bir grup aydın vardı ve bu sanat topluluğunun anılacak adı da oluverecekti. Bu topluluk, sanatta hem biçim hem de içerik bakımından bir atılım yapmayı hedefliyordu. Karamsarlığı ile tanınan bu topluluk, sahip olduğu ağalı dille hareketlerinin adını da “Edebiyat-ı Cedide” (Yeni Edebiyat) koymuştu.

Bu toplulukta Tevfik Fikret dışında, “Halit Ziya, İsmail Safa, Samipaşazade Sezai, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Ahmet Şuayip, Hüseyin Cahit” gibi isimler vardı ve kesinlikle siyasi eylemlerden uzak duruyorlardı. Ancak zamanla Tevfik’in şiirlerinde toplumun kapladığı alan artmaya başladı be Milliyetçilik ön plana çıktı. Hatta 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Türklerin kazandığı zaferden o kadar etkilenmişti ki, kahramanlık şiirleri yazmaya başladı. “Yenişehir Gazilerine” adını verdiği şiirinde adeta dünyaya meydan okuyordu.

Tevfik Fikret’e gözaltı

Tevfik, 1896 yılı biterken Robert Koleji’nde Türkçe Öğretmeni oldu ve bu görevi ölümüne değin sürecekti.

Okul  dışında kalan tüm zamanını dergi için harcıyordu.  O dönemde dostu İsmail Safa’nın evinde Abdülhamit karşıtı bir şiir okudu ve bu şiir onun gözaltına alınmasına sebep oldu. Hemen evi dip köşe arandı; ancak söz konusu şiir bulunamamıştı. Birkaç gün sonra serbest bırakıldı.

Ancak nem kapılmıştı bir kere, Tevfik çok geçmeden Robert Kolej’indeki bir çaya karısıyla birlikte gitmesi gerekçesiyle tekrar gözaltına alındı. Tevfik içten içe çok sıkılıyordu. Tüm bu olaylar onda inziva düşüncesini yine derinleştirmeye başlamıştı.

Arkadaşları Hüseyin Cahit, Hüseyin Kazım ve Mehmet Rauf, Dr. Esat’ın düşüncesini onaylamış, hep birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi destekliyordu. Ancak olumsuz sonuçlanınca Hüseyin Kazım’ın Manisa’daki çiftliğine yerleşmeyi planladılar. Ama Tevfik Fikret bundan da vazgeçmişti. Hâl böyle olunca dostları da vazgeçti.

İlk kitabı

Tevfik, 1900’de ilk kitabı “Rubab-ı Şikeste” (Kırık Saz)’yi yayımladı. Büyük bir ilgiyle karşılandı. Kitabı da dergideki çalışmaları da onun için çok özeldi. Ancak Ahmet İhsan ile dergi yönetiminde düştükleri anlaşmazlık sonrası Tevfik, ertesi yıl topluluktan ayrıldı. Rica etmişti, dergi yönetimini Hüseyin Cahit üstlendi. Ancak birkaç ay sonra Servet-i Fünun, Hüseyin Cahit’in Fransız İhtilali hususunda yaptığı bir çeviri sebebiyle kapatılacak ve grup tamamen dağılacaktı.

Tevfik’in ise elinde biricik kitabı ve Robert Kolej’indeki öğretmenlik görevi kalmıştı.

İnziva düşüncesi – Aşiyan

Servet-i Fünun kapatılmış, arkadaşları İsmail Sfa ve Hüseyin Siret de sürgüne gönderilmişti. Bu baskılı yönetimden dolayı ziyadesiyle karamsardı ki, 1902’de de kız kardeşi Sıdıka’nın ölümüyle sarsıldı.

İstanbul’u ahlaksızlıkla suçlayıp lanetliyordu Tevfik… İşte o meşhur “Sis” şiirini 1902’de İstanbul’un sisler altında olduğu bir günde yazdı.

Bir yandan da göremese de hala babasından haberler geliyordu. Şimdiki sürgün yeri de Irak’tı işte. Ve sonunda 1905’te babasının da ölüm haberini alacaktı. Tüm bunlar Tevfik’in kalbini parça parça etmiş, annesinden kalan közü harlamıştı.

Yıllardır her bir olay karşısında içine düşen şu “inziva” fikri, artık daha da kemiriyordu içini. Bunun için Kadırga’daki konağın satışından elde ettiği parayla Robert Kolej’inin yamacında, Rumelihisarı’nda bir ev yaptırmaya başladı. Sadece yazma yeteneği yoktu  Tevfik’in, resim de yapardı. Bu sefer çizebilme yeteneğini evinin planını çizerken kullandı. Tüm bu süreçle ilgilenmek, onu oyalıyordu. Böylece yüreğini yakanları daha az düşünüyordu. Üç katlı ahşap binanın inşaatı 1905’te tamamlandı. Eşi ve oğlu ile bu evde yaşamaya başladı.

Toplumla arasına bir mesafe koymuştu, bir yandan da mesleğine devam edebiliyordu. Ülkenin gidişatını uzaktan seyredecek ve yeni eserler üretebilecekti. İşte evine bu yüzden “Aşiyan”( yuva) adını verdi. Daha ilk günden vasiyeti, evinin bahçesine gömülmek olmuştu bile.

Tevfik’in gözünde artık “millet,  tarih, din, kahramanlık” gibi konuların yazmak söz konusu olduğunda pek ehemmiyeti kalmamıştı. “Tarih-i Kadîm” şiirini din ve tarihe karşı, “Lahza-i Teahhur”u da 1905’te Ermenilerin Sultan II. Abdülhamid’e düzenledikleri suikasta duyduğu üzüntü sebebiyle yazdı. II. Meşrutiyet’in ilanına kadar da başka şiir yayımlamadı. Derdi günü edebiyat üzerine düşünmekti. Tevfik, Edebiyat-ı Cedide’nin içe dönük boyutunu aşacak bir edebiyat tavrına doğru ilerliyordu…

II. Meşrutiyet

II. Meşrutiyet, Tevfik’in kabuğundan çıkmasını sağlamıştı. İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine ilandan 13 gün önce “Millet Şarkısı” adını verdiği marşı yazdı. Bu marş, devrimin habercisiydi. Meşrutiyetin ilanından sonra da “Rücu” (Geri Alış) adını verdiği şiirle İstanbul’un üzerine üzerine savurduğu lanetin küllerini geri aldı.

Dönüşü muhteşem olmuştu. Var gücüyle yazıyor ve koşturuyordu. Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kazım ile “Tanin” adını verdikleri bir gazete çıkardılar. İlk sayfasında Sis şiiri ve Rücu manzumesi bir aradaydı. Ancak, gazete İttihat ve Terakki’nin yayın organı hâline getirmek istenince, Tevfik gazeteden ayrıldı.

Tevfik’e Maarif Vekilliği teklif ediliyordu; ama o kabul etmedi. Yerine göreve Abdurrahman Şeref getirildi ve onun çağrısı üzerine Tevfik de Mekteb-i Sultani Müdürlüğü’nü kabul etti. 1895’te istifa ederek ayrıldığı okula, 1909’da müdür olarak dönmüştü. Bir yandan da Darülfünun’da Edebiyat dersleri verecekti. Tevfik, okul için yenilik demekti. Okul, Beyoğlu’ndaki bina yandığı için Beylerbeyi’ne taşınmıştı. Tevfik, eski binanın inşasını çok sürmeden tamamlattı.

Ancak getirdiği yenilikler bir kesimin de şikayetine yol açmıştı. Toplantı salonunun mescidin üzerine yaptırması gerekçesiyle basının sivri eleştirilerinin hedefindeydi. Bu sırada “31 Mart Vakası” da patlak vermişti. Tevfik, ayaklananların okulu yıkacakları haberini aldığında, “Sultani’yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır” diye tepki gösterdi. Onları bizzat kendisi okulun önünde beklemeye koyuldu. Hatta bazı kaynaklara göre kendini okulun kapısına zincirlemişti. Ayaklanma bastırılmıştı; Tevfik istifa etmeyi düşünüyordu ki, onu öğrencileri geri döndürdü.

Bir süre daha görevini sürdürdü. Ancak bir süre sonra eski Maarif Nazırının yerine atanan Emrullah Bey ile anlaşmazlığa düşmüştü. Böyle yürümeyeceğinin farkındaydı; 1910’da görevinden kesinlikle istifa etti. Öyle ki, bizzat Emrullah Bey’in ricası dahi onu durdurmadı.

Tevfik, Aşiyan’daki evine inzivaya çekildi ve yalnızca Robert Kolej’indeki derslerine devam etti.

Oğlu Haluk için

Oğlu Haluk’un doğumundan sonra Tevfik’in tek isteği ileride ülkesini bilgisiyle aydınlatacak bir kahraman gibi yetişmesini sağlamaktı. Oğlunu, 14 yaşına geldiğinde, 1909’da, Elektrik Mühendisliği eğitimi alması için İskoçya’nın Glasgow şehrine gönderdi.

Tevfik, arzusunu “Haluk’un Vedâı” ve “Promete” adını verdiği şiirlerinde dile getirdi. Ancak hayat her zaman hayal edildiği gibi olmuyordu elbet. Haluk, yanına yerleştirildiği Hristiyan ailenin etkisiyle din değiştirdi ve babasının düşündüğünden çok farklı bir yaşam sürmeye başladı.

Tevfik, 1911’de “Haluk’un Defteri” adını verdiği bir eser yayımladı. Gençliği tek umudu olarak görüyor ve onlara sesleniyordu. Şiirlerinde onlara çalışkanlığı ve yurt sevgisini öğütlüyordu. Yine aynı yıl “Rubab’ın Cevabı” bir diğer şiir kitabında da konusu halkın acılarıydı.

Haluk ise, evinden ve yurdundan tamamen uzaklaşmıştı. 1913’te Amerika’ya gitti ve ailesine izini kaybettirdi. 1916’da da Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği’nden mezun oldu. Tekrar ülkesine dönmek bir seçenek bile olmamıştı Haluk için. 1943’ten sonra kendisini dine verdi ve rahip olacak; 1965’te de Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi Rahibiyken hayatını kaybedecekti.

Tevfik Fikret’in son zamanları

Tevfik, oğlunun kendisine yaşattıklarına çok üzülüyordu elbette; ama bir yandan da burada hayatı devam ediyordu.

1912’de, Trablusgarp Savaşı nedeniyle Meclisin fethedilmesine karşı öfkesini dökmek için “Doksan Beşe Doğru” şiirini, “Vazife” dergisinde yayımladı. Oldukça sert bir eleştiri dili vardı. Bu eleştiriler, devrin yolsuzluklarını dile getirdiği “Han-ı Yağma” şiirinde de devam etti. “Sancak Şerif Huzurunda” şiiriyle de yanlış bir kararla I. Dünya Savaşı’na girilmesini yeriyordu.

Hâliyle devrin yöneticilerini kızdırmıştı. Muhafazakar kesimler tarafından da ağır eleştirilere maruz kalıyordu. Tevfik, bunlar karşısında müthiş bir moral çöküntüsüne düşmüştü ve çok geçmeden sağlığı bozuldu. Elbette her şeye cevabını da kalemiyle verecekti, nihayetinde o bir şairdi.

Modern bir okul açmak istiyordu ve bir de edebiyat dergisi çıkarmak… Ancak bu projeleri bozulan sağlığı nedeniyle gerçekleşmeyecekti. Son yıllarda kendini çocuk şiirleri yazmaya verdi. Yalın bir dille ve hece ölçüsü kullanarak yazdığı şiirlerini 1914’te “Şermin” adlı kitabında topladı. Kitaba, genç yaşta ölen kardeşi Sıdıka’nın kızı ve eğitimci Mustafa Satı Bey’in kurduğu okulun öğrencileri ilham vermişti…

Tevfik Fikret öldü

Çok inişli çıkışlı bir hayat  yaşamıştı Tevfik. Oğlunun ona yaşattığı hayal kırıklığı kalp kırıklıklarına eklenmiş en büyük darbeydi. Oğlunun kendisine karşı aldığı vefasız tavırları, kalp kırıklıklarının yanında vücudunu da hastalıklara  bırakmıştı. Geçirdi buhranlar ve çaresizlikler peşini hiç bırakmadı. Doktor tedavisini de kabul etmiyordu. Bir nevi kendini ölüme hazırlıyordu. Geçirdiği bir ameliyat sonrasında 19 Ağustos 1915’te hayatını kaybetti.

Vasiyeti Aşiyan’a gömülmekti; ama buranın kimin eline geçeceği konusundaki endişeler sebebiyle Eyüp’teki aile mezarlığına gömüldü. Evi 1945’te müze hâline getirildi ve kabri de 24 Aralık 1961’de, doğum gününde, hep istediği gibi Aşiyan’a taşındı.

Ölümünün ardından

Son haftalarında Aşiyan’a sık sık gelen ve kendisiyle yakın dostluk kurup portrelerini yapan Mihri Müşfik Hanım, ölümünden sonra Tevfik Fikret’in yüzünün ve sağ elinin kalıbını aldı. Bu Türkiye’de bilimsel olarak hazırlanan ilk maske çalışmasıydı.

Ayrıca 1920’lerde Tevfik Fikret’in anısına Galatasaray Lisesi’nin bahçesine bir anma mezarı  yaptırıldı. Rıza Tevfik’in başlattığı bir gelenekle ölümünün ilk yılından başlayarak ölüm yıldönümlerinde evinde anılmaya başlandı. 1918’deki törende, Mustafa Kemal  Atatürk de vardı…

Kırılgan ruhu, yazdığı şiirleri ve oğlunun kırdığı kalbiyle bir Tevfik Fikret geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Meral Akşener Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Çocukluğu

Meral, 18 Temmuz 1956’da İzmit, Gündoğdu’da Sıddıka Hanım ve Tahir Ömer Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Dedeleri 1924’te Yunanistan Makedonyası’ndaki Drama’dan göç etmiş Balkan Türklerindendi ve Kocaeli’ne yerleşmişti. Dedesi Tahir Efendi, Rumeli’nin büyük alimlerinden birisiydi. Savaş ve yokluk yıllarını derinden yaşamışlardı. O günler unutulmasın diye ninesi Balkan Savaşları’nın acı yüklü hikayelerini anlattı hep. Meral hep içli ve meraklı bir çocuktu; gözlerini kocaman kocaman açıp şaşkınlıkla dinlerdi ninesini ve çocuk kalbiyle ne çok üzülürdü. Ama göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak büyümek böyle bir şeydi demek ki, ruhun özümseyene kadar dinlenmeliydi her bir cümle. İşte bu cümleler yıllar sonra ona kim olduğunu anlatan bir hikayenin giriş bölümünü oluşturacaktı…

Çocukluğunun yazları, meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerinde geçti. En çok erik ağaçlarını sevdi. Çocuklar taşlamasın diye akşamlara kadar nöbet tutardı başında. Bir gün kuzu otlatmanın hayalini kuruyordu çocuk aklı; ama kız çocuklarını çobanlığa göndermezlerdi öyle. Büyürken küçük bir oyuncak bebeğe sahip olamamanın verdiği o uhdeyi bilirsiniz, işte öyle bir uhde kaldı bu çobanlık işi çocuk Meral’in içinde.

 

Eğitim hayatı

Ortaokula kadar ailesinin yanındaydı Meral; lise eğitimi için Bursa Kız Öğretmen Lisesi’nin sınavlarını kazanana kadar. Başta özellikle abisi Nihat, yatılı okula gitmesine karşı çıktı. Ama Meral, kafasına koyduğunu yapan, inatçı bir kızdı; Rumelili bir kız olmak bunu gerektirirdi.

1970’te başladı liseye; yatılılıkta en güzel zamanlarını geçirdi. Dayanışmanın ve paylaşmanın lezzetini burada yaşayarak öğrendiler.

Meral, bu yıllarda “Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar” romanlarına duyduğu hayranlıkla hikayeler yazmaya başladı. Lise boyunca arkadaşları tarafından “Ayaklı Kütüphane” olarak anıldı. Çünkü Türk, Rus, ve Batı klasiklerini bir bir tarıyordu.

4 yıl geçti gitti; Meral, 1974’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne başladı. İşte burada yazdığı hikayeler onda bir gün Romancı olma isteğini doğurdu. Fakülte yılları boyunca hep kitap yazabilmenin peşinden koştu. Bunu yıllar sonra bir anı şeklinde şöyle dile getirecekti: “Yoldan geçenleri izler, onların hayatını kurgulardım. Bir gün elinde filesiyle şişman bir kadının peşine düştüm. Çok yavaş yürüyordu. Vefa Lisesi’nin oraya geldik; silahlar patladı. Kadın benden hızlı koşuyor. Bir evin boşluğuna sığındık. Korkudan sarıldı bana. Ailemin kökenini anlatan bir roman yazmak isterdim. Bir roman yazıyorum, ismi Ağla Makyavel Ağla. Bir de Mevlana’nın müridi, Muiniddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun’u yazmak isterdim”.

Meral, bir kitap yazmadı, ancak yıllar sonra siyasi kimliği ile kitaplara konu olacaktı. Sabahattin Önkibar, “Asena: Meral Akşener’in Dünü ve Bugünü” adını verdiği kitabında ondan bahsedecek; Saygı Öztürk de, “Belgelerle Dünden Bugüne 28 Şubat” adlı kitabında Meral Akşener’e de yer verecekti.

Ülkücü Meral Akşener

Meral, aileden öğrenmişti siyasetin varlığını ve o daha lise sıralarındayken başlamıştı merakı. Politika konuları ailenin yemek masası sohbetlerini dahi kapsıyordu. Büyük amcası Hasan Tahsin Argun, İsmet İnönü’nün yakın çevresindendi. Annesinin tarafı ise, DP, AP ve DYP teşkilatında çalışıyordu. Abisi de 12 Eylül’den önce “Kocaeli MHP İl Başkanı” idi.

İşte böyle bir ortamda Meral, gençliğini ülkücü gençler arasında geçirdi. Abisi sayesinde birçok siyasi ismi üniversite zamanlarında tanıdı. Bir zamanlar romanlar yazmak isteyen, ruhu inatçı bir kızdı. Bunlardan vazgeçmedi aslında. Sadece hayat ona başka bir yön sundu ve Meral, üzerine bir de siyaseti ekledi…

Öğretmen Meral Akşener

Meral, mezun olduktan sonra 1979 – 1982 yılları arasında öğretmenlik yaparak çalışma hayatına başladı. 1982’de “Yıldız Teknik Üniversitesi Kocaeli Mühendislik Fakültesi”nde araştırma görevlisi oldu.

Ayrıca “Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Eğitimcilik alanında çalışmalarını sürdürdü. Kocaeli Üniversitesi’ne “İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı” olarak geldi. Ayrıca ilerleyen süreçte “Zübeyde Hanım şehit Aileleri Vakfı”nın kuruluşunda bulundu ve vakfa başkanlık yaptı.

Meral evlendi

Meral’in öğretmenliğe başladığı zamanlardı. Tuncer, komşunun oğluydu. Sevdiler birbirlerini, 1980’de de evlendiler.

Tuncer, Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi ve Makine Mühendisi oldu. Devrimciydi, ama özellikle Meral siyasete atıldıktan sonra eşini de kendi yanına çekti sade bir hayat yaşamayı tercih ettiler.

Bu sade ve mutlu evlilikten 1984’te Fatih adını verdikleri bir oğulları oldu.

İçişleri Bakanı, Meral Akşener

Ailesinin siyasete olan yakınlığı kaçınılmaz son olarak Meral’i de bu fikre yaklaştırmış, daha lise yıllarından onu içine doğru çekmişti. Uzunca bir süre ilgisi ve çalışmaları devam etti. Sonunda 1994 Yerel Seçimlerinde DYP’den “Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı” oldu.

Siyasete ilk olarak 1995’te Tansu Çiller’in Genel Başkanlığı’nı yaptığı DYP’nin “Kadın Kolları Başkanlığı”nı yaparak başladı Meral Akşener ve bu görevi bir yıl sürdürdü. 1995 – 1999 Türkiye Genel Seçimlerinde “DYP Kocaeli Milletvekili” olarak meclise girdi.

28 Haziran 1996’da Necmettin Erbakan’ın başkanlık ettiği Refah Partisi ve DYP koalisyon oluşturarak 54. Türkiye Hükümeti’ni kurdu. 3 Kasım 1996’da Türkiye’yi sarsan bir olay yaşandı; “Susurluk Kazası”. Bu olay akabinde İçişleri Bakanı Mehmet Ağar görevinden istifa etti. Ardından göreve gelen isim, Meral Akşener idi ve bu durumun şaibeli olduğundan bahsediliyordu.

Bu şaibeye neden olan olayın şu olduğu iddiası vardı; DYP lideri Tansu Çiller’e oldukça yakındı Meral. Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller çifti Antalya Beldibi’nde bulunan hazine arazisinde lüks bir otel inşa edeceklerdi. Otelin tüm gelirinin şehit ailelerine bağışlanacağını savunan isimler arasında en yakınında bulunan Meral Akşener de vardı. Yine de çok geçmeden bu lüks otelin işletmesinin Bursalı bir iş adamına verildiği ortaya çıkmıştı.

Ayrıca Meral Akşener göreve koalisyonun iktidarda olduğu hassas bir dönemde gelmişti. Necmettin Erbakan Başbakan, Tansu Çiller Dışişleri Bakanı idi. “28 Şubat 1997” süreci yaşanınca 54. Türkiye Hükümeti dağıldı. Meral Akşener’in görevi de 30 Haziran 1997’de sona erdi. Kısa süreli bir görevdi.

Bu süreçte cesurdu Meral; yeri geldi Refah – DYP Hükümeti’nin en riskli açıklamalarını üstlendi. Üstelik arkasına dönüp baktığında tek bir milletvekili yoktu. Yıllar sonra bu günleri bir röportajında hayıflanarak şu cümlelerle anlatacaktı: “Arkama baktım, bir tek Allah’ın kulu kalmamış. Mecburen tek başına yaptım. Ertesi günlerde partiden istifalar başladı. Milletvekilleri, milletten aldıkları vekaletin hakkını verseler, tam bir dirayetle arkasında dursalar, bugün her şey çok daha farklı olurdu”.

1998’de de başka bir iddia atıldı ortaya; Türkiye’nin haber alma servisi MİT, firarda olan suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın yerini tespit etmişti. Ancak operasyondan hemen önce Alaattin Çakıcı’nın ses kaydı basına sızdı. Ses kaydında, Alaattin Çakıcı, Meral Akşener’in yakalanmadan önce kendisine yerini değiştirmesi için mesaj gönderdiğini iddia ediyordu. Bu kayıt çok konuşuldu…

Siyasette ilerlerken

Meral Akşener biten görevinden sonra 1999 Türkiye Genel Seçimlerinde “DYP İstanbul Milletvekili” olarak tekrar meclise girdi.

4 Temmuz 2001’de de DYP’den istifa etti. Bu sırada Abdullah Gül, Fazilet Partisi’nden kopmuştu. “Recep Tayyip Erdoğan” ile birlikte önderliklerini yaptıkları “yenilikçi kanat” olarak adlandırdıkları bir oluşum kurdular. Meral Akşener de, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının çalışma ofisi de olan “Politik Araştırmalar Merkezi”nde bir basın toplantısı düzenleyerek, bu oluşumun içinde bulunacağını duyurdu.

2002 Türkiye Genel Seçimlerinde DYP, yüzde 9,54 oranında oy alarak barajın altında kaldı. Katıldığı oluşumda, yeni parti kurulumunda oğlu Fatih de parti adı için çalışıyordu. Ancak Meral Akşener, anlaşmazlık sonrası bu yenilikçi oluşumdan ayrıldı. Deneme yanılma yöntemlerinden geçiyor gibiydi…

3 Kasım 2001’de MHP’ye katıldı. 2004 Yerel Seçimlerinde MHP’den “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı”na aday oldu. 2007 Türkiye Genel Seçimlerinde de “MHP İstanbul Milletvekili” olarak meclise girdi. Ayrıca MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de Başdanışmanı idi.

TBMM Başkanvekili Meral Akşener

Meral Akşener, siyasi yaşamında yeni bir yola girmişti. Bir gün kız çocuklarının çoban olamayışını öğrendiğinde içinde kalan uhde, bugün kadın olarak ona bir şeylerin ilkini yaptırma gücü veriyordu sanki.

TBMM’de Türkiye – Çin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu üyesiydi. Meral Akşener, 23. Döneminde, 10 Ağustos 2007’de, Güldal Mumcu ile beraber “TBMM Başkanvekili” seçilen kadın milletvekili oldu. 24. Dönemde bu tekrarlandı; 12 Temmuz 2011’de yine Güldal Mumcu ile beraber “TBMM Başkanvekili” seçildi. Bundan önce en son, 1968’de CHP Muş Milletvekili Hayriye Ayşe Neftçi, TBMM Başkanvekili seçilmişti.

Yurtta Sulh Konseyi

15 Temmuz 2016’da, ülkenin üzerine bir anda kara kara bulutlar çöktü. Acısının tarifi zor bir süreç, şükürler olsun ki Türk Milleti’nin azmi ve iradesi ile başlamadan bastırıldı. Peki bu konudan burada neden bahsetmeli? Meral Akşener’in bu konu ile ilişkisi nedir?

Çünkü kendisine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren darbeci FETÖ, 15 Temmuz’da yönetime el koymaya kalktı. Bundan önceki tarihe dönecek olursak, Meral Akşener de aynı sloganı kullanarak, “Ben başbakan olacağım” açıklamaları yapmıştı. MHP’nin Genel başkanı olma konusunda da ısrarcı ve kararlıydı Meral. MHP’nin başına geçmesi halinde partinin iktidar olacağını ve kendisinin de mutlak surette başbakan olacağını söylemekten geri durmuyordu. Hatta MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin olağan kurultay tarihini belirlemesine rağmen Meral Akşener’in kurultayın bir an önce yapılması yönündeki aceleci tavrı da dikkatlerden kaçmamış; bir puzzelin parçaları gibi akıllarda birleşiyordu.

Darbe girişiminden sonra haliyle haberler ve iddialar da arttı. Meral Akşener’in bir FETÖ projesi olarak ortaya çıktığı konuşuluyordu. “Yurtta sulh, cihanda sulh!” cümlesini dilinden düşürmeyişi ve üzerinden çok zaman geçmeden darbe girişiminin de “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla TRT’den bildirilişi akıllara soru işareti düşürdü. Üstelik 15 Temmuz’dan sonra da sessizliğe gömülmüştü; iddialı konuşmaları, kurduğu bütün cümleler boşlukta yayılan bir duman gibi dağılmış, parçalanmıştı. Oysa 7 Haziran’dan önce FETÖ medyasında yaptığı bir konuşmada; “İktidara geldiğimizde tutuklu polisleri serbest bırakacağım” diye sözler veriyordu ve özellikle ekliyordu; “Fetullahçı değilim, ama olsaydım gururla bunu söylerdim”.

Daha sonra FETÖ darbe girişimini isim vermeden twitterde şu şekilde eleştirdi Meral Akşener: “Ülkemiz darbelerden geçmişte büyük zarar görmüştür. Yapılan kalkışmanın üzerinden milletimizin feraseti ile gelinecektir. Gün demokrasimize sahip çıkma günüdür”.

Devlet Bahçeli de bu konuda sessiz kalmadı: “15 Temmuz’daki bildiride ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ifadesi öne çıkıyor. Hanımefendinin neredeyse her toplantısında ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ifadesini kullanıyor olması tesadüf olamaz”.

İşte bütün bunlardan sonra soğuyan ara daha da gerilerek bozguna uğrayacaktı…

MHP’den ihracı

Meral Akşener, MHP ile bir bütünlük kurmuştu. 2011 ve Haziran 2015 Genel Seçimlerinde MHP İstanbul Milletvekili olarak yine meclisteydi. Ancak Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimlerinde partisinden milletvekili adayı olarak gösterilmedi.

MHP oy kaybetmiş ve mecliste temsil edilen dördüncü parti olmuştu. Meral Akşener, ay sonunda bir basın toplantısı düzenledi ve kurultay talebinde bulundu. Ayrıca “Üzerime düşen her görevi yapmaya hazırım” diye özellikle vurguluyordu. Mahkeme MHP olağanüstü kongresi yapılmasına karar verdi. Meral Akşener de bu olağanüstü kongre için Genel Başkan Adayı oldu. Tarih 15 Mayıs olarak açıklandı. Ancak, MHP de bu kararı tanımadığını bildirdi.

Meral Akşener, 8 Eylül 2016’da partisinden resmen ihraç edildi. 19 Haziran 2016’da Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurdu; ihraç kararına ihtiyati tedbir konulmasını istiyordu. Çocuk aklının nöbet tuttuğu erik ağaçları gibiydi belli ki bu dava, sadece bekledi. 15 Aralık 2016’da Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi davayı reddetti ve Meral Akşener kesinkes partisinden ihraç edilmiş oldu…

Yeni parti kurdu

Meral Akşener, TBMM’de temsil edilecek beşinci partiyi kurmaya karar vermişti. 2017’de Bağımsız Milletvekilleri Ümit Özdağ ve İsmail Ok ile birlikte bu yeni partinin kurulma çalışmalarını hızlandırdı.

İlk iş bunu kamuoyuna duyurmak gerekiyordu. İsmail Ok, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında yeni kuracakları parti ile ilgili soruları cevaplayarak bu görevi tamamladı. Şöyle diyordu açıklamalarında: “Yeni partinin, artık kurulması yönünde tabiri caizse bir yol ayrımına girilmiştir, başlanılmıştır; inşallah Türk Milleti için hayırlı olacaktır. Türk Milleti de bu yeni partide lider olarak, genel başkan olarak Sayın Meral Akşener’i görmektedir.

Sayın Meral Akşener’in liderliğinde, genel başkanlığında Türkiye’de yeni bir parti kurulacaktır…”

Basın açıklamasıyla da resmen tüm yenilikler açıklanmıştı. Meral Akşener’in kuracağı partinin adı “İyi Parti”ydi.

Meral Akşener, İçişleri Bakanlığı’na dilekçesini verdi ve İyi Parti’yi Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, 25 Ekim 2017’de kamuoyuna resmen duyurdu…

Partisinin logosu tartışmalara neden oldu; Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin kurumsal kimliğine benziyordu. Hemen akabinde partinin gelecek seçimlerde barajı geçip geçemeyeceği kulislerde konuşulmaya başlandı. Yapılan anketler pek iç açıcı görünmese de, Meral Akşener’in nasıl bir yol izleyeceği merakla beklenenler arasındaydı.

İşte böyleydi göç ederek bu topraklara gelmiş Balkan kızının hayatı…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,