Etiket: Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik kimdir aslen nereli kaç yaşında hayatı biyografisi

Şair ve neyzen. Gerçek adı Tevfik Kolaylı‘dır. Neyzenliğinin yanı sıra yergi ve taşlamaları sıkça kullandığı şiirleriyle adını duyuran Tevfik, bu türün Nefi ve Şair Eşref‘ten sonra üçüncü önemli temsilcisi sayılmaktadır. Kara mizahın da ustası olan Tevfik’in şiirleri
Azâb-ı Mukaddes adındaki kitapta toplanmıştır. Toplumsal kuralları hiçe sayan yaşam tarzı ve sınır tanımaz hicivleriyle döneminin en çok dikkat çeken isimlerinden biri olan Tevfik, yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir. Yüz kadar plak dolduran Tevfik’in en ünlü eseri “Nihavent Saz Semaisi“dir.

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || ).push({});

24 Mart 1879‘da rüştiye mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey ve Emine Hanım‘ın çocuğu olarak Bodrum‘da dünyaya geldi. Babasının görevi nedeniyle Urla‘da bulunuyorlardı. Tevfik’in usta bir neyzen olan Berber Kazım‘la tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri olacaktı. Zira Berber Kazım’dan nota ve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletecekti. Neyzen Tevfik’in şiire olan ilgisi de Bodrum’daki çocukluk yıllarına rastlıyordu. Dönemin gezgin saz şairlerinden dinlediği “Leylâ İle Mecnun“, “Tahir İle Zühre“, “Arzu İle Kamber“, “Ferhat İle Şirin” gibi halk hikâyeleri Neyzen’i çok etkiliyordu.

O dönemde ilk sara krizini geçiren Tevfik, okulu bıraktı ancak bir süre sonra babası onu İzmir İdadisi‘ne kaydettirdi. Ancak hastalığı nedeniyle burda da eğitimini tamamlayamayan Tevfik, kendi kendine Farsça öğrendi ve Ney’e duyduğu tutkuyla
İzmir Mevlevihanesi’ne girdi. Burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanışan Tevfik’e Şair Eşref hicvin kapılarını açtı.

1898 yılında, medrese öğrenimi almak için İstanbul‘a taşınan ve Fethiye Medresesi‘ne başlayan Tevfik’in o dönemde ilk şiiri “Muktebes” dergisinde yayımlandı. Okuldan çok Galata ve Kasımpaşa Mevlevihaneleri‘nde zaman geçiren Tevfik, 1902‘de Bektaşi dervişi oldu. Mehmet Akif Ersoy‘la tanıştıktan sonra dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçılarının olduğu entelektüel bir çevreye giren Tevfik, 1901 yılında, cüppe ve şalvar giyilen medresede Akif’in verdiği setre pantolonunu giyince dışlandı ve bu yüzden Fethiye Medresesi’nden ayrıldı. Babasının da arkadaşı olan Musa Kâzım Efendi sayesinde
Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi, İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşakizade Halit Ziya (Halid Ziya Uşaklıgil), Ahmet Rasim, Tanburi Cemil Bey, Hacı Arif Bey ve Yunus Nadi Abalıoğlu gibi edebiyatçılarla tanışan Tevfik bir yandan da Mehmet Akif’ten Farsça ve Fransızca dersleri alıyordu.

Gramofonu Türkiye’de ilk kez, sahibi olduğu “Gülistan Plak Mağazası”nda satan Hâfız Âşir Bey‘le bir plâk kaydeden Tevfik, bir yandan da kendisi gibi istibdata karşı olan arkadaşlarıyla bir araya geliyordu. Sirkeci‘deki Güneş Kıraathanesi’nde toplandıkları bir gün Tevfik’in Jön Türk hareketiyle ilgili düşüncelerini öğrenen Ziya Şakir onu ihbar etti ve Tevfik 15 gün süreyle göz altında tutuldu. Serbest bırakıldıktan sonra Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam eden Tevfik, siyasi baskının artması nedeniyle yurt dışına gitmeye karar verdi. 1902 yılında Mısır‘a giden Tevfik, burda neyzenler kahvehanesi açtı ve plak da doldurdu. Bir dost toplantısında Jön Türklerle ilgili olarak çıkan tartışmada sarhoşluğunun etkisiyle tabancasını ateşlediğinden altı ay hapse mahkum edilen Tevfik, birbuçuk ay sonra özgürlüğüne kavuştu. Tevfik ayrıca Deccal dergisine yazdığı ve Abdülhamit II‘yi hicveden şiirinden dolayı idama mahkum edildi ve bir süre Bektaşi tekkelerinde gizlendi.

II. Meşrutiyet‘in ilânından sonra Mısır‘dan ayrılan Tevfik Çemberlitaş‘ta bir han odasına yerleşti. Ferah Tiyatrosu’nda sahnelenen “Sabah-ı Hürriyet” adlı oyunun İttihat ve Terakki‘ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklanan şair kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. 1910 yılında babasının onaylamadığı ancak annesinin ısrar ettiği bir evlilik yapan Neyzen Tevfik’in Cemile Hanım’la evliliği kızı Leman’ın doğumundan üç ay sonra sona erdi.

Neyzen Tevfik, I. Dünya Savaşı yıllarında, Ahmet Muhtar Paşa‘nın emrinde mehterbaşı olarak askerlik yaparken, Paşa’yla kavga etti ve askerden atıldı. Daha sonra dönemin harbiye nazırı Enver Paşa‘nın yalısında mehter takımının verdiği konserde Romanya kuvvet komutanının ilgisini çeken Tevfik, davetli olarak gittiği ülkede piyano eşliğinde bir konser verdi.

1919 yılında, ilk kitabı “Hiç”i yayınlayan Tevfik, 1923‘te, kardeşi Şefik Kolaylı‘nın bulunduğu Ankara‘ya gitti ve bu dönemde Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nı ve Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü yücelten şiirler yazdı. 1924‘te arkadaşı Hasan Sâit Çelebi‘nin yardımları ile yazdıklarını Azâb-ı Mukaddes adı altında yayımlamaya çalışan şairin bu girişimi başarılı olmayacaktı. Zira iki formadan sonra noktalanan bu çabası şairi oldukça üzecekti.

1926 yılında çok sevdiği Atatürk‘le tanışan Tevfik, bir yıl sonra sara nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi görmeye başladı. 1928 yılında, dostu Mehmet Akif Ersoy‘u görmek için tekrar Mısır‘a giden ve bir yıl kadar Akif’in yanında kalan Tevfik, İstanbul‘a döndükten sonra dönemin valisi ve belediye başkanı Muhiddin Üstündağ‘ın girişimi ile konservatuvarda görevlendirildi.

40’lı yıllarda Mazhar Osman ve Rahmi Duman‘ın çabasıyla Bakırköy Akıl Hastahanesi’nin 21 nolu koğuşu Tevfik’e ayrıldı. Tevfik
9 Mart 1946‘da basın yararına düzenlenen bir konserde verdiği ney resitaliyle şairliği kadar neyzenliğinin de oldukça başarılı olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Daha önce yapmak istediği ancak başarısız bir girişim olarak sonuçlanan “Azâb-ı Mukaddes” isimli kitabının yayımlanması yakın dostlarından İhsan Ada‘nın çabasıyla 1949 yılında gerçekleşti.

1951 yılında “Onu Affettim” adlı bir filmde önemli bir karakteri canlandıran Neyzen Tevfik, daha sonra Suzan Yakar‘la başrollerini paylaştığı “Ağlayan Şarkı” adlı filmde kamera önüne geçti. Bir yıl sonra yakın arkadaşlarının ısrarlarıyla Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesini yapan Tevfik’in hayatı 28 Ocak 1953‘te sona erdi. Cenaze namazı Beşiktaş‘taki
Sinan Paşa Camii‘nde kılınan ünlü şairin cenazesine aralarında devlet adamları, siyasetçiler ve sanatçıların da olduğu büyük bir kalabalık katıldı.

Neyzen Tevfik’ten

Ne ararsın Tanrı ile aramda,

Sen kimsin ki orucumu sorarsın?

Hakikaten gözün yoksa haramda,

Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne,

Yoksa sana bir zararı içerim

İkimizde gelsek kıldan köprüye

Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkün müdür ibadet

Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et…

Senin gibi dürzülerin yüzünden

Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma

Atatürk`e dil uzatma sebepsiz

Sen anandan yine çıkardın amma

Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
Kaynak:Biyografi.info

 

Kaynak: biyografi info

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Neyzen Tevfik Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Neyzen TevfikNeyzen Tevfik KOLAYLI (1879-1953)

Tanınmış bir ney üstadı, hiciv şairidir. Baba yurdu Bafra’nın Kolaylı köyüdür. Rüştiye başöğretmeni Fehmi Efendi’nin oğludur. Bodrum’da doğdu. İlkokulu Bodrum’da bitirdi. Bir yandan da babası ona «Gülistan» ı okutarak Farsça öğrenmesine yardım etti. 8 – 9 yaşlarında bir çocukken Tepecik semti kahvesinde dinlediği bir ney faslından sonra onda bu saza ve müziğe karşı heves uyandı. 5-6 yıl kendi kendine çalıştı. İlk ciddi ney derslerini Urla’da bir berberden aldı.

Neyzen Tevfik’in ilk yazısı, bu sıralarda, İzmir’de yayınlanan «Muktebes» adlı dergide çıkmıştır. Bu, 15-16 yaşlarındayken yazdığı bir gazeldir. Neyzen, İstanbul’a geldikten sonra Mehmet Akif’ten aruz öğrendi. 1919’da, iki küçük şiir kitabı yayınladı: «Hiç» ve «Azâb-ı Mukaddes». Çeşitli dergilerde şiirleri, hicivleri yayınlanıyordu. Bunlar, günlük olaylar üzerine yazılmış küçük parçalardı. İçkiye düşkünlüğü yüzünden, sık sık sinir buhranları geçirir olmuştu.

Neyzen Tevfik, bütün ömrü boyunca yalnız iki beste yapmıştır. İyi ney çalardı. Perdeli bir saz olan neyi, perdesiz bir keman gibi seslerini birbirine bağlıyacak şekilde çalardı. Şiirlerine gelince, çoğu kuru, katı, teknik kusurlarla dolu; buna karşılık ince hicivlerle işlenmiş eserlerdir.

Eserleri: Hiç (Varan 1, 1919); Azab-ı Mukaddes (1949).

NEYZEN TEVFİK’TEN BİR KOŞMA

Hakikat yıldızı şu kah be dünya
Bu çok kısa yoldan dönenler bilir
Bu yolun sırrıdır fırsatlar, sevda
Tutuşup parlayıp sönenler bilir

Aldana aldana gevredi dinim
Kalmadı düşmana, feleğe kinim
Doğruyu söylersem çarpar yeminim
Bu cengi pusuya sinenler bilir

Durma sor halini hastanın sağın
Tabii solacak gülleri bağın
Hayatın içini kara toprağın
Üstünden altına inenler bilir

Geniştir ölçülmez hayalin çölü
Karşımda her diri, söylenen ölü
Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü
Dümensiz gemiye binenler bilir

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Ahmed Arif Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Üniversiteye yeni başlamıştım. Bir şarkı duydum. Daha önce de duyduğuma emindim aslında; ama nedense bu kez başkaydı içime işleyişi. Demek, şimdi de Ahmed Arif’i özümseme zamanıydı…

“Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitmiş

Beni böyle eskitense prangalı hasretin…”

Diyordu şarkıda.

Ahmed Arif, hasretinden prangalar eskitmişti. Yandıkları, sevdikleri, vazgeçtikleri… Her şey yan yana dizilmiş bu 5 sözcüğün içindeydi sanki. Her kültüre bulanmış, ülkesini, memleketini, sevgiyi savunan şiirler yazmıştı…

Çocukluğu

Ahmed, 21 Nisan 1927’de, Diyarbakır Hançepek semtinde bulunan Yağcı Sokak 7 no’lu evde dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Ahmet Hamdi Önal” adını verdi. Annesi Kürt, babası ise Kerkük kökenliydi.

Annesi Sare, Ahmed henüz bebekken hayata veda etti. Ahmed, sekiz kardeşin en küçüğüydü. Bundan sonra hayatı, babasının yeni eşiyle devam edecekti. Babası memurdu ve bu sebepten Diyarbakır’dan sonraki yaşayacağı yer Siverek olmuştu. Bundan sonra da bu taşınmalar devam edecekti.

Çocukluğu boyunca farklı yerlerde yaşayan Ahmed, Arapça, Kürtçe ve Zazaca dillerini çok iyi konuşuyordu. Hatta o kadar iyiydi ki, ilginç bir iddiada ismi geçecekti. Bir gün Ahmed ve arkadaşları oyun oynarken onu izleyen üç adam, Ahmed’in hangi ırka mensup olduğu üzerine bir iddiaya tutuştu. Biri Arap, diğeri Kürt, öteki ise Ahmed’in Zaza olduğunu tahmin ediyordu. Aralarında anlaşamayan bu üçlü, orada bulunan bir esnafa danıştılar. “Bu çocuk nedir?” diye sorup 5’er lira koydular ortaya. O zamanlar 5 lira büyük paraydı tabii ve üçü de kendisinin kazanacağına ziyadesiyle emindi. Esnaf ise onları şöyle yanıtladı: “Üçünüz de yanıldınız, bu çocuk Türk”.

Ahmed, henüz anlamını bildiğinden habersiz, belki de en çok hissederek, adaletin peşindeydi. Haksızlığa tahammül edemeyen, büyümüş de küçülmüş bir çocuktu o. Özellikle sevdikleri söz konusu olduğunda bu yanı şiddetleniyordu. Bu durumun en ilgi çekici yanı ise, o hep sevgi doluydu. Ne kadar sevgi doluysa, o kadar kavgacı bir yönü de vardı. Ama arkadaşları için, okulu için, mahallesi için ederdi kavgasını; tabiatı böyleydi.

Büyüdüğü coğrafya, onun sadece kişiliğin değil, yeteneklerini de şekillendiriyordu. Henüz küçük bir çocukken at binmeye başlamıştı. Oldukça iyi becerdiği bu eylemde ustalaşacaktı da. Bu konuda kesin bir tavrı da oluşacaktı ve yıllar sonra, “Çünkü ben, şahlanmayan ata binmezdim. Kısrak ise, şahlanmaz” diyecekti.

Eğitim hayatı

Okul çağı geldiğinde ailecek Siverek’teydiler ve Ahmed, okuma yazmayı ilkokuldan önce anaokulunda öğrenmişti. Ardından ilkokul kolay geçti. Ortaokulu Urfa’da, liseyi ise yatılı olarak Afyon’da okudu. Ancak lise mezuniyeti Diyarbakır Lisesi’nden oldu. Şiir yazmaya da işte bu sıralarda başladı.

Lise sıraları, şiir sanatını en yoğunluklu icra ettiği zamanlar oldu. İlk şiiri, 1940’ta, “Seçme Şiirler Demeti Dergisi”nde yayımladı. 10 lira telif ücreti bile kazanmıştı. Ancak en büyük kazancı, şiirinin dedesi yaşındaki şair ve ney üstadı Neyzen Tevfik ile bir arada yayımlanıyor olmasıydı.

Ahmed, askerliğini de İstanbul Riva’da yaptıktan sonra üniversite için de Ankara’daydı. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydolmuştu. Bu sırada, 1951 ve 1952’de iki kez TCK 141’e muhalefetten tutuklandı ve bu sebeple de yükseköğrenimini tamamlayamadı.

İlk şiirleri

Ahmed, 1940-1955 yılları arasında başka başka dergilerde şiirlerini yayımladı. 1956’dan sonra Medeniyet, Öncü ve en son da Halkçı gazetelerinde düzeltmen olarak görev aldı. Bu şiirlerde kendine has hayal gücü göze çarpıyor ve lirizm ile Türk Edebiyatı’nda özel bir yer edinmek için ilk adımlarını atıyordu. Bir gün Türkçeyi en iyi kullanan şairler arasında anılacaktı adı.

Şiirlerinde her zaman ezilenden yanaydı ve insanlığı, kardeşliği vurguluyordu. Çeşitli gazetelerde çalışan Ahmed Arif’in, şiirlerinin toplandığı ilk ve tek kitap, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, 1968’de yayımlandı ve korsanları hariç, 23 baskı yaptı. Yine aynı adı verdiği şiir kitabı da 20 binden fazla sattı. Tek kitabıydı; ama 20 yılın birikimiydi. Sonraki baskılarda eklenecek şiirleri de düşünürsek, 50 yıla çıkacaktı bu birikim.

Ahmed Arif, kitabını “Hasretinden Prangalar Eskittim” adıyla yayımlamıştı. Aslında bu isme gelene kadar başka isimler de düşünmüştü.  İlk olarak “Dört Yanım Puşt Zulası” olmasına karar vermişti. Ancak kardeşi ona engel oldu. “Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın” diyordu. Kardeşine hak vermişti, daha sonra “Hasretinden Prangalar Çürüttüm”de karar kılmıştı ki, “çürütmek” kelimesinin kulak tırmaladığını fark etti. “Eskitmek” sözcüğü daha iyi duracaktı…

Otuz Üç Kurşun şiiri

“Günde dört paket Bafra içiyorum” diye açıklardı Ahmed Arif günde dört paket sigara içtiğini. Oysa içerken dahi sigaranın kokusuna tahammülü yoktu. Kendisi bu kadar çok içse de, sigara içilen ortamlardan mümkün olduğunca uzak dururdu. İlerleyen yaşlarda da sigarayı tamamen bırakacaktı. Sigaraya ilginç bir şekilde şiire bağlı olduğu gibi bağlıydı aslında. Sigara uzun vadede verdiği zararla nihayetinde onu öldürmeye yeminliydi. Bir gün, yazdığı şiirle de ölümün eşiğinden dönecekti.

1943’te, Van’da yaşanan, 32 kişinin ölümü ve 1 kişinin yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı sonrasında, Ahmed Arif, bir şiir yazdı. Ona “Otuz Üç Kurşun” adını vermişti. Bir gece geldiler, aldılar onu bu şiirden sebep ve sabaha kadar dövdüler. “Oku!” dediler; okumamıştı. Dövdükten sonra, Ahmed Arif’in gözlerinin yarı kapalı seçebildiği tellerden aşağı bıraktılar onu. Sabah çöpçüler bulacaktı onu. O zamana kadar da sokak köpekleri koklamak için burnunun dibine kadar gelmiş, “Ya beni öldü sanıp yerlerse” diye ödünü koparmıştı…

(Ahmed Arif, Leyla Erbil)

Büyük aşk: Leyla Erbil

Büyük aşktı Ahmed Arif’inki. Onu öyle seviyordu ki, “Sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol” diyordu. Yıllar sonra bu aşk, “Leylim Leylim” kitabında anlatılacaktı. “Ahmed gibi sevmek” diye bir deyim bile oluşabilirdi bu aşktan.

Leyla Erbil’e mektuplar yazıyordu Ahmed Arif ve her mektubun sonunda “Senin” diyordu. Arif’e göre, Leyla’ya doymak korkunç bir ahmaklık olurdu. Sonsuz aşkı, şairliği ile perçinleniyordu. Binlerce yıldır aradığı, hasretini çektiğiydi.

“Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce, ne sonsuz bir duygu bu, bilir misin ki?” dediği Leylası, gün geldi evlendi. 13 Nisan 1955’te, evliliği üzerine bir mektup daha yazdı:

“Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur’’.

Sonra da hep yazmaya devam etti. “İki milyar beş yüz milyon adem evladının seni tanımalarını, öğrenmelerini istiyorum, anlıyor musun?” diyordu.

Sonra istediği oldu; kağıda döktüğü sevgisi, çığlıkları, belki de planladığı gibi, adem evlatları tarafından öğrenildi.

(Eşi Aynur Hanım ile)

Ahmed Arif evlendi

Ahmed Arif, 1967’de, Aynur Hanım ile evlendi. Bu evlilikten, 1972’de, oğulları geldi dünyaya. Ona Filinta adını vermişlerdi ve bu isim, onun hayatında pek çok şey demekti.

Oğlu hayatında sadece ismiyle yer etmemişti. O, hayatındaki her şeyin karşılığıydı. Kendi deyimiyle yaşamındaki en büyük sevinci baba olduğu gün yaşamıştı. Öyle ki, tam 2 yıl oğlunun nüfus kağıdını cebinde, kalbinin üzerinde taşıdı. Sanki içi bolca para dolu bir cüzdan taşır gibiydi. Oğlu vardı artık; oğlu dünyanın en güzel güverciniydi, en güçlü silahı…

Hangi şairleri severdi

Ahmed Arif’in hayranlık duyduğu birçok şair vardı: Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Orhan Veli, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil… Yine de özellikle Cemal Süreya ve Nazım Hikmet onun için bambaşkaydı.

İşte ilk yıllarda hepsinden aldığı feyzle şiirlerini yazıyordu. Onların şiirlerinden besleniyor, düşüyor, kalkıyor; ama illa kaliteli şiirler çıkarıyordu ortaya. Cemal Süreya için “Ama sen ki benim yarı parçamsın. Suyun ötesindeki parçamsın!” diyordu. Nazım Hikmet içinse, “Bir Nazım sarhoşuyum. Ezbere canımı verebilirim” diye anlatıyordu duyduğu sevgisini.

Cahit Külebi’den söz ederken de, “Onun ben “Pembe Mantolu Kıza” şiirini okurken sarhoş olurdum. Kendimden geçerdim” diyordu.

Saygıdan şiirlerini bekletirdi

Ahmed, özellikle lise sıralarında, gençlik döneminde ne çok şiir yazmıştı. Ancak hepsi elinden uçup gitmişti. Defterler dolusuydu halbuki. Gecede en az 8-10 sayfa yazıyordu. “Her biri bir kızda kaldı” diye açıklıyordu bu dönemi. “Birçoğu da poliste… Feri alamadım, vermiyorlar”.

Zamanla şiirlerini bekletmeyi öğrendi. Mesela yirmi yıldır hiç dokunmadığı şiirinden bahsedecekti. “Öylece kalsın” diyordu; “Damıtılsın”. Kesin bir yere takılmıştı çünkü, öyle düşünüyordu. Mutlaka oraya layık, yakışan bir bölüm oluncaya kadar beklemeliydi. “Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben, buna çok saygı duyarım” diye açıklıyordu bunun sebebini.

Hem sonra örnek veriyordu, “Ay Karanlık” adını verdiği şiirinde,

“Maviye

Maviye çalar gözlerin…

Dizesini, belki on yıl, belki de çok, çok daha fazla bekletmişti.

Saygısı boşuna değildi. Çünkü hepsi için, tek tek, beklediğine değdiğini de görecekti.

(Leylim Leylim kitabı)

Rüyalarında bile şiir yazıyordu

Şiir, Ahmed’in hayatında yemek, içmek gibi bir eylemdi. Öyle ki, yazmasa yaşayamaz, bu duygudan uzak kalamazdı. Kendini en verimli hissettiği zaman geceydi. Geceleri şiir yazmayı alışkanlık haline getirmişti artık.

Geceyi de aşıp onu rüyasında yakalayan ilham perileri vardı. Çoğu zaman uykusundan uyanır, rüyasında içine düşen mısraları kağıda dökerdi. Daha çocukluğunda yakalamıştı onu bu rüyalar. O zamandan beridir ki, Ahmed, rüyasında şiir okur, mısralar söylerdi.

Şair Ahmed Arif’in sevilen şiirleri

Ahmed Arif, en güzel yıllarını kendisine çeyrek ekmek verilen parmaklıklar ardında geçirmişti. Polishane, kodes, dam gibi sözcüklerden hiç hoşlanmıyordu. Mahpusluk için en güzel ismin “Makamı Yusuf” olduğunu düşünüyordu. Yusuf Peygamber gibi şerefli bir dava için hapiste kaldığını bildiğinden, bu tabir kesinlikle çok uygundu.

Onun şiirleri, hayatı, aşkı, sevgiliyi karşılıyordu. Hem  o zamanlar şiirin yeri, insanların gözünde bir başkaydı. Öyle ki, insanlar kendini bir şiirle ifade etmek dururken başka bir şeye yeltenmezdi. Ahmed Arif şiirleri de oldukça ilgi görüyordu. Hatta bir öğretmen, nikahında şeker dağıtmak yerine 500 adet Ahmed Arif şiir kitabı almış ve dağıtmıştı.

Ahmed Arif bunu öğrendiğinde utançla karışık bir mahcubiyet yaşadı. Ancak Ahmed Arif artık tanınan bir şairdi. Dergiler de böyle satılıyordu. Örneğin, normalde 500 adet satan Soyut Dergisi, Ahmed Arif’in şiirlerini yayımladığı dönemde 3 bin adet satmıştı…

Ahmed Arif’in sevdikleri

Elbette Ahmed Arif de şairden önce bir insandı ve sevdiği, sevmediği şeyler vardı; onu, Ahmed Arif yapan özel zevkleri.

Mesela sevdiği kitaplarda başı Andre Malraux’tan İnsanlığın Hali çekiyordu. İnanıyordu ki, bu kitap, kendisini çocukluktan, cahillikten kurtarmıştı. Dünyanın kaç bucak olduğunu öyle bir öğretmişti ki, onun hayatı tanıma rehberi işte bu kitaptı. Bundan başka, Tolstoy, Dostoyevski ve Emile Zola’yı da okumalara doyamıyordu.

Sonra Beethoven’den Dokuzuncu Senfoni ve Schubert’ten Dünyayı Dolaşan Şarkı’yı dinlemeye bayılıyordu. Klasik müziğin yanında bir de halk müziğine ilgi duyuyordu. Hemşerisi Şark Bülbülü olarak tanınan Celal Güzelses ve bir de Ruhi Su’ya hayrandı. “Bizim çocuklar, Filinta’nın yaşındakiler rock müzikle, heavy metal dedikleri bir müzikle uğraşıyorlar. Onlarda da bazı güzellikler sezmiyor değilim” de diyordu bir yandan.

Sadece şiir yazmakta iyi değildi elbette. Yemek yapmayı da seviyordu. En iyi yaptığı ve en sevdiği yemek, mercimek çorbasıydı. Bir şölene dönüştürmek istiyorsa, kendi elleriyle çiğköfte yapar, dostlarıyla paylaşırdı. Ayrıca ekmeği ve sütü de özellikle kendisi alırdı.

 

Ahmed Arif şiirleri üzerine çalışmalar

Ahmed Arif, en çok basılan kitaplar listesinde yer alıyordu ve Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi isimler birçok şiirini bestelemiş, onlara bir başka hayat vermişti.

Sonra şiirleri üzerine edebi eleştiriler de vardı. Bunlar arasında 1990’da Ahmet Oktay’ın “Karanfil ve Pranga” adını verdiği çalışma, en detaylısı olarak kabul görmüştü. Bunun yanında Muzaffer İlhan Erdost’un “Üç Şiir” adlı kitabı da yine Ahmed Arif şiirlerini yorumluyor ve çözümlemeler barındırıyordu.

(Ahmed Arif oğlu ile)

Ahmed Arif öldü

Ahmed Arif, emekli olduktan sonra Ankara’da bulunan mütevazı evine çekildi. Her zaman gösterişten ve gürültüden uzak durmuştu. Bu durumu “Çünkü ben doğuluyum” diye açıklıyordu. Aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuktu o…

1983’te anacığı Arife’yi kaybetti. Okutulmamıştı; onun gözünde şirin bir kadındı. Ancak anacığı, oğlunu Ankara’ya gitmiş ve komünist olmuş diye tanımlıyordu.

Velhasıl, artık evinde yalnız yaşıyordu. 2 Haziran 1991’de kalp krizi geçirdi. Kalbi yalnızlığa mı dayanamamıştı, yoksa çok mu yorgundu… Ahmed Arif, hayata gözlerini kapadı…

Ülkesine, memleketine, sevgiliye yazdığı onca şiirle, bir Ahmed Arif geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,