Etiket: ödül

Sezer Sezin Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Sevgi dolu kalbi, hep gördüğümüz güçlü kadın rolleri ve artık erkeksi tavırları kendisiyle özdeşleştirmeyi başarmış kadın, Sezer Sezin.

Kim olduğuna ve bundan sonra ne olacağına karar verdiğinde daha çocuktu yaşı. Küçücükken bir anda tiyatro sahnesinde Kral’ın kızı olarak devleşiverdi ve yıllar sonra da hepimizin severek izlediği Şoför Nebahat oldu, Canımız Nebahat abla…

O erkeksi tavırlar, sert mizacı ve buna inat bakışının altından sızan sıcacık ışık hüzmesi ile o tam anlamıyla bir kadındı. Bize kendini sevdirmeyi bildi. Tek kötü yanı sinemaya erken veda edecekti, tıpkı erken başladığı gibi…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Sezer, 25 Ekim 1929’da İstanbul Eyüp’de doğduğunda anne ve babası ona Mesure Sezen adını verdi. Ama sanat yaşamına erkenden başlayacak olan Mesure, soyadını adı olarak kullanacaktı.

Sezer, ele avuca sığmayan çok yetenekli bir çocuktu. İlk ve ortaokula Eyüp’te gitti. Ancak bundan sonrasına devam etmedi. Okulu bıraktı. 90’ların furyası bunu gerektiriyordu sanırım. Yeteneği neredeyse ona yöneldi. Tıpkı dün yazdığım Harun Kolçak gibi.

Oyunculuğa ilgi duyuyordu. Bu sebepten tiyatroyla başladı ve bunun yanında bale dersleri de alacaktı.

Tiyatroyla ilk adım

İlk kez sahneye 1940’ta Eminönü Halkevi Tiyatrosu’nda çıktı. Henüz 11 yaşındaydı ve “Kral Oidipus” adlı oyunda Kralın kızını oynuyordu.

Henüz bir çocuktu ve hayat onun için erken başlamıştı. Bütün bunlar ona bir oyun gibi geliyordu belki. Ama ne olursa olsun, sonuçta adını Yeşilçam’a yazdıracaktı.

Sinemaya giriş

1944’te sinemaya ilk adımını attı. Bundan sonrası pek şenlikli olacak, herkes bu güzel kızı tanıyacaktı. İlk filmi 1944 yapımı “Hürriyet Apartmanı” oldu. 1945’te ise iki filmde oynadı, “Yayla Kartalı” ve “Köroğlu”. Küçük rollerde yer alıyordu. Bu bir bakıma çocuk yaşta olduğu düşünülürse, iyi bir şeydi. Yavaş yavaş, sağlam adımlarla ilerleyecekti.

Sezer, yine 1945’te Atilla Revüsü’nün “Bale Grubu”na katıldı. Bu gruptan Bakanların en büyük revüsü diye bahsediliyordu.

1946’da ise henüz 15 yaşında yeni yetme bir genç kızken “Vedat Örfi Bengü” ile birlikte “Sezer Tiyatrosu”nu kurdu. Bu tiyatro sadece bir yıl açık kalacaktı, ama nihayetinde bu cesur bir adımdı ve bu bir yıl boyunca da turneler yaptı.

Sezer’in sinemadaki yükselişi

Sezer, sinemada yükselişini 1948’de yani 17 yaşındayken yaşadı. 1948 yapımı “Damga” ile ciddi bir adım atmıştı. “Seyfi Havaeri”nin yönetmen koltuğuna oturduğu filmde Sezer, başrolü “Memduh Ün” ile paylaştı.

1949’da Lütfi Akad’ın yönettiği “Vurun Kahpeye” ile de herkesin tanıdığı ünlü biri olmuştu. Bundan sonra 1952 yapımı “Tahir ile Zühre” ve “Arzu ile Kamber” filmlerinde başrol oynadı.

Sezer Sezin evlendi

Sezer, “Tahir ile Zühre” ve “Arzu ile Kamber” filminde Kenan Artun ile başrolü paylaştı. Film çekimleri için Bağdat’talardı ve filmde başlayan aşkın sonu evlilikle taçlandı.

Geri döndüklerinde, hiç zaman kaybetmeden hemen evlendiler. Bu evlilikten Sezer’in çocuğu olmadı. 1963’te  de boşandılar.

Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödülü

Sezer Sezin, “Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Semih Evin” gibi Türk sinemasının önemli yönetmenlerinin en iyi çıkış yapan filmlerindeki isimdi.

Sanki oynadığı film çıkış yapıyor, yönetmenine de uğur getiriyordu. İşte tüm bu filmlerin toplamındaki başarısından ötürü Sezer Sezin’i, 1955’te “Film Dostları Derneği”, “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülüne layık gördü

Giderek başarısını kanıtlıyordu Sezer. 1956’da kendisi gibi oyuncu eşi Kenan Artun ve İlham Filmer ile “Türk Eksport Film” şirketini kurdular ve bu şirketin prodüksüyonu ile 3 film çektiler.

Bu üç filmden biri olan “Kıbrıs’ın Belası Kızıl EOKA”, Kıbrıs sorununa değiniyordu ve bu konuda çekilmiş ilk filmdi. Ama Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan yumuşama ile film gösterimi fazla uzun sürmedi.

Şoför Nebahat

Bu hitap Sezer Sezin’in 1960’ta “Şoför Nebahat” isimli filmindeki rolünden sonra dillere pelesenk oldu. Hatta muhtemelen çoğumuz Sezer Sezin’i asıl bu rolle hahtırlar bugün.

Öyle ki, filmdeki Nebahat karakterinin erkeksi tavırlarını kendisiyle harmanlaması çok sevildi. Bundan böyle kendisine sonradan verdiği ismin yerini dahi alacak bir isim kazanmıştı, Şoför Nebahat.

Film çok beğenilmişti. Ee çok beğenilen şeylerin tadını damakta bırakmak olmaz. Bu sebepten 1964 – 1965’te iki devam filmi çekildi.

Sezer’in yıllar önce bir röportajında belirttiği üzere bu tipleme aslında “Atilla İlhan”a aitti. Ama Sezer’e de bir başka yakışmıştı. Zaten tüm sinema hayatı için şöyle bir genelleme yapabiliriz ki, Sezer Sezin hep güçlü kadın rollerindeydi.  Sadece içlerinde “Şoför Nebahat” biraz daha fazla sevildi.

İkinci En Başarılı Kadın Oyuncu ödülü

Sezer ikinci kez bu ödüle layık görülüyordu. Sadece bu sefer ödülü İzmir’den alacaktı. 1962’de oynadığı “Üç Tekerlekli Bisiklet” filmindeki başarısından dolayı, 1965 “İzmir Film Festivali”nde, “En Başarılı Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.

Bundan başka bir de yabancı ortalığı olan bir filmde rol aldı. Sezer, 1963’te “L’immortelle” yani çevirisiyle “Ölümsüz Kadın” filminde oynadı. Bu film İstanbul’da çekiliyordu, ancak İtalyan – Fransız – Türk ortak yapımı bir filmdi.

Sezer Sezin tekrar evlendi

Sezer Sezin, 1965’te ikinci kez Üner İlsever ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı oldu.

Sezer, eşiyle birlikte “Kadıköy İl Tiyatrosu”nu kurdu. Sevdiği adamları işine ortak etmeyi, onlarla beraber çalışmayı seviyordu belli ki.

Altın Portakal Onur Ödülü

Sezer, ilk önce 1967’de sinemayı bıraktı. 1970’lerin ortalarında da tiyatroya veda etti ve sonra da deri ticaretine atıldı.

Ama yine de sanat hayatı onu unutmadı. 1984’de “21. Altın Portakal Film Festivali”nde “Onur Ödülü” Sezer Sezin’e verildi. Yine 1993’te “12. İstanbul Film Festivali”nde “Jüri Onur Ödülü”ne  layık görüldü.

O ne kadar oyunculuğu bıraktığını söylese de geçmişinin başarıları hala ödüllendiriliyordu.

40 yıl aradan sonra yeniden

Sezer Sezin 40 yıl sonra yeniden kamera karşısındaydı. Bir nevi jübilesini yaptı. 2007’de Safa Önal’ın yönetmen koltuğuna oturduğu “Hicran Sokağı” adlı dram filminde konuk oyuncu olarak rol aldı.

2008’de ise “Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali”nde “Sinema Onur Ödülü” ile ödüllendirildi.

Sezer Sezin öldü

2014’te Sezer Sezin yaşlılığa bağlı enfeksiyon tedavisi görmeye başladı. Bunun yanında Alzheimer de yakasına yapışmıştı.

Üç yıl boyunca devam eden tedavi sürecine dün yenik düştü. 20 Temmuz 2017’de yaşlılığı sebebiyle hayata gözlerini kapadı.

Güçlü kadın modelini canlandırdığı filmlerinin dışında, güçlüydü; yeryüzündeki her kadın kadar. Bize kendini sevdiren, erkeksi tavırlarıyla gönlümüzü çelen kadın, yolun ışık olsun.

Bu dünyadan güçlü, sevgi dolu bir kadın geçti. Adı, Mesure idi; Sezer idi; ama hepimize göre en çok Şoför Nebahat idi.

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

 

 

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tarık Akan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

O bizim “Damat Feritimiz”… Tatlı dilli, güler yüzlü, yakışıklı mı yakışıklı Yeşilçam’ın göz bebeği oyunculardan biri; en sevdiklerimizden. Bugün ölümünün birinci yıl dönümü.

Sevgi, saygı ve özlemle anmak istedim…

Ve bir yıl daha geçti bile…

Özlemle…


Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tarık 13 Aralık 1949’da İstanbul’da annesi Yaşar Hanım ve babası Hüseyin Yaşar Bey’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ebeveynleri ona “Tarık Tahsin Üregil” adını verdi. Bir ablası ve bir abisi vardı.

Babası subaydı ve görevi nedeniyle Tarık, Erzurum Dumlupınar’da çocukluğun yaşadı. İlkokula burada başladı. Ancak babasının tayini Kayseri’ye çıkınca taşındılar ve Tarık, ilkokulu burada tamamladı. Babasının mesleğinden kaynaklı disiplinli ve göçebe bir çocukluk yaşadı.

Babası emekli olduğunda Tarık ortaokul çağına gelmişti. Emeklilikten sonra İstanbul Bakırköy’e taşındılar. Tarık, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı.

Üniversite eğitimi için Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü tercih etti. Buradan sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.


İş deneyimleri ve oyunculuğa adım adım

Tarık, 1970’de “Ses” dergisinin düzenlediği “Sinema Artist” yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Artık sinema için ilk adımını atmıştı ve ardı başarılarla dolu bir şekilde gelecekti.

1971’de ilk kez kamera karşısına geçtiğinde “Filiz Akın” ve “Ekrem Bora” başroldeydi. Tarık, “Emine” filmiyle oyunculuk kariyerine başladı.

Ama oyunculuk yolculuğu başlamadan önce Tarık, Bakırköy plajlarında cankurtaranlık yaptı. Bir yandan da sokaklarda işportacılık yapıyordu.

Gönlü artık sinemadan yanaydı, ancak sinema sektörünün iyi gitmediği 1978 – 1981 yılları arasında buradan para kazanamayacaktı. Bu süreçte de ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticaret yapmaya devam edecekti.


Yeşilçam’a merhaba

Tarık, yönetmen koltuğunda “Mehmet Dinler”in oturduğu, başrollerini “Fatma Girik” ve “Münir Özkul”un paylaştığı 1971 yapımı “Solan Bir Yaprak Gibi” filminde “Murat” karakteri ile Yeşilçam’a merhaba dedi. Bu filmden sonra da adını “Tarık Akan” olarak kullanmay aabaşladı. Ayrıca yine bu yıl “Vefasız”, “Melek mi Şeytan mı?” adlı filmlerde rol oynadı.

Bundan sonra her şey çok hızlı gelişti. 1972’de ilk başrolünü “Hülya Koçyiğit” ile “Beyoğlu Güzeli” filminde oynadı.

1970’te “Ertem Eğilmez” ile tanışmak ona “Ferit” karakterini getirdi ve Tarık, ailemizin Damat Ferit’i oluverdi. Adı Ertem Eğilmez’in her filminde “Ferit” oldu. Bu, Ertem Eğilmez’in ölen oğlunun adıydı. Bu yüzden her filminde “uzun oğlum” diye sevdiği tarık ile oğlunun adını yaşatacaktı…

Giderek Yeşilçam’ın aranan yakışıklı oyuncularından biri oluyordu ve başrolleri paylaştığı kadınlar dönemin hem en ünlü hem de en güzel kadınlarıydı. Tarık, “Türkan Şoray” ile ilk başrolünü de “Sisli Hatıralar”da oynadı; yıl 1972 idi.


İlk büyük başarısı

Tarık, 1972 yapımı “Suçlu”da oynadığında ödüllendirileceği ilk büyük başarısını da yakalamış oldu. Yönetmen koltuğunda Mehmet Dinler oturuyordu ve başrolü “Fatma Belgen” ile paylaşmıştı. Ayrıca film, Tarık’ın oynadığı ilk romantik komediydi.

Bu film, 1973’te Tarık Akan’a “Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü kazandırdı.

Artık oyunculuğu da tescillendiğine göre, Tarık kesinlikle ünlüydü. Uzun boyu, çekici tavırları ve gözden kaçmayacak yakışıklılığıyla Tarık kısa sürede uzun bir yol yürümüştü…


Sevdiğimiz bütün isimlerle bir arada

Tarık, artık başarısına başarı katıyordu. 1972’de oynadığı “Sev Kardeşim” filminde “Adile Naşit, Münir Özkul, Hulusi Kentmen ve Hülya Koçyiğit” gibi güzel isimler de yer alıyordu. Yine aynı yıl “Tatlı Dillim” filminde “Filiz Akın” ile  başroldeydi ve bu film aynı zamanda “Kemal Sunal”ın ilk filmiydi. Aynı zamanda kadroda “Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe” gibi isimler de vardı.

Güzel ve başarılı kadın oyuncularla başrol paylaşmaya da devam ediyordu Tarık. 1972’de “Emel Sayın” ile ilk başrolünü “Feryat” filminde oynadı. Yine de eminim sizin de aklınızda bugün hala “Yalancı Yarim” var Emel Sayın ve Tarık Akan denilince. O naiflik, gözünün ondan başka kimseyi görmeyişi, aşkın sel olup akıp gidişi…

1973’teki isim ise “Necla Nazır”dı ve film de “Umut Dünyası”. 1974’te de “Hale Soygazi” ile “Oh Olsun”


Canım Kardeşim

Her filmi bir başka güzeldi, eminim hepiniz için Yeşilçam filmleri öyledir. Ama yürekleri dağlayan bir film vardı hani, çok bilinen. Hasta küçük kardeşin çok istediği televizyona hepimiz ağlamışızdır içli içli. Çünkü film hakkını vermişti ve gözyaşlarımız boşuna değildi. Yeşilçam klasikleri arasına girdi ve en iyi drama filmlerinden biri oldu.

Evet, “Canım Kardeşim”. 1973’te “Halit Akçatepe” ve dönemin çocuk oyuncusu “Kahraman Kıral” ile başrolü paylaştılar bu filmde.


Mavi Boncuk

Nasıl ki “Yalancı Yarim” unutulmazsa, Emel Sayın ve Tarık Akan bir arada düşünüldüğünde “Mavi Boncuk” da hemen gelir akıllara. Hatta unutulmaz replikleri ve oyuncu kadrosuyla muhtemelen ilk sırayı çeker.

Özellikle Emel Sayın’ın kaçırıldığı sahne hafızalara adeta kazındı. Emel Sayın’ın “yalnız benim için bak yeşil yeşil” diye söylediği o şarkı… “Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey” diye içlenişi… Kemal Sunal’ın “soğuktan kapında donabilirim”leri…

Ah bu filmler, iyi ki vardı…

A bu arada heyecana kapılıp filmin içinde kaybolmuş da tarih bile vermemişim. “Mavi Boncuk”, 1975’te çekildi ve Yeşilçam’ın en iyi filmlerinden biri olarak gösterildi. Bunu söylemek için kadrosu bile yeterliydi çünkü: “Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe…”


Hababam Sınıfı

Gösterime girdiği anda hasılat rekorları kıran ve serisi çekilen o mükemmel filmden bahsetmeden olmaz tabii; “Hababam Sınıfı”

1975’te “Ertem Eğilmez” yönetmenliğinde çekilen film ile her rolde beğendiğimiz Tarık, artık “Damat Ferit”ti. Her karakteri ayrı değerli, her sahnesi ayrı komik film, bugün bile sıkılmadan izlediğimiz klasikler arasında.

Şahsına münhasır karakterler oyuncuların üzerine yapışıp kaldı adeta: “Hafize Ana, Kel Mahmut, İnek Şaban, Güdük Necmi, Tulum Hayri, Hayta İsmail…”


En iyi romantik komedi

Yeşilçam’ın en iyi romantik komedilerinden biri kabul edildi “Ah Nerede”. Filmde “Gülşen Bubikoğlu” ve Tarık Akan başrolü paylaşıyordu. 1975’te vizyona girmiş ve hasılat rekorları kırmıştı.

Çünkü kadın dünyalar güzeliydi ve adam çok yakışıklıydı. Nice hatalar yapmış, ama dönüp doğruyu bulmuştu. Zehra’dan sonra her şey başkaydı ve doğru olan ne varsa o yaşanmalıydı. Yani hayatın ta kendisiydi, aşkın ta kendisi…

Adam sonunda bir binanın tepesine çıktı ve “Seni seviyorum Zehra” diye atladı. Demek ki istenilen aşk böyle bir şeydi ve biz işte bu duyguyu pek sevdik. Bu yüzden “Ah Nerede” en iyi romantik komediler arasına girdi…


Bizim Aile

1976’da Yeşilçam’ın neredeyse bir araya toplandığı bir kadro ile bir film çekildi; “Bizim Aile”. Gerçekten de bir Türk ailesi vardı ekranda. Sevgi sonsuzdu.

Ne mutlu ki, Tarık da işte bu kadrodaydı. Bugün bile hala keyifle izlenen film, klasikler arasındaki yerini aldı.


Romantik komedi yıldızının değişimi

Tarık, oynadığı romantik komedilerle büyük bir ün kazanmıştı. Üstelik bu rollere de çok yakışıyordu. 1976’dan sonra ciddiyetle bir karar aldı ve uyguladı. Artık romantik komedi çizgisinden ayrılıp daha ciddi rollere soyunmaya karar verdi ve henüz 28 yaşındaydı.

İlk iş imajını değiştirdi, bıyık bıraktı. Bir yandan eski tarzına da devam etti, ama ruhunun asi olduğuna karar vermiş ve yeteneğini daha başka filmlerde göstermeye karar vermişti. Ama bunun da hakkını verecekti.

Bıyıklı haliyle oynadığı ilk film, “Baraj” oldu; bir dram, gerilim filmiydi. 1978’de “Cüneyt Arkın” ile oynadığı “Maden” filmi büyük başarı elde etti. Yeşilçam tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

1978’de çekilmeye  başlanmış, 1979’da vizyona giren bir “Zeki Ökten” yapımı olan “Sürü” filminde “Tuncel Kurtiz” ve “Melike Demirağ” ile başrolü paylaştı. Büyük ses getiren bu film de Yeşilçam’ın en iyileri arasına girmeyi başarmıştı. Ancak bu kez tek ödül bu değildi. 12 Ekim 2011 “Altın Portakal Film Festivali”, “Geç Gelen Altın Portakallar Gecesi”nde “En İyi Film Ödülü” aldı. Filmin ödülü tam 31 yıl sonra verilmişti. Çünkü 12 Eylül Darbesi yaşanmış ve 1980’de ödül gecesi yapılamamıştı.

1978’de “Fikret Hakan” ile başrol paylaşma şansı oldu. “Demiryol” adlı bu film, “Altın Portakal Film Festivali”nde 4 dalda ödül aldı. En İyi Erkek Oyuncu ödülü Fikret Hakan’ın oldu.


Darbe dönemi

12 Eylül dönemi birçok alanı olduğu gibi Yeşilçam’ı da yavaşlatmıştı; çok az film çekiliyordu. Tarık da bu sebepten bu süreçte hiçbir filmde rol almadı.

1981’de “Müjde Ar” ile başrol paylaştığı “Deli Kan” filmi ile geri döndü.

Darbeden sonra Almanya’da yaptığı bir konuşmadan dolayı Türkiye’ye döndüğünde tutuklandı ve 2,5 ay cezaevinde kaldı. 31 Mart 1982’de beraat etti.

1982’de yönetmenliğini “Yılmaz Güney ve Şerif Gören”in yaptığı “Yol” filminde “Şerif Sezer” ile başrolü paylaştı. Oldukça ses getirdi. Dönemin yaşananlarını konu alıyordu. Bu filmin yeri ayrıydı. Çükü dünyanın en prestijli ödül törenlerinden biri olan “Cannes Film Festivali”nde en önemli ödül olan “Altın Palmiye”ye layık görüldü. Bu Türkiye için bir ilkti. Böylece dünya çapında izlenmeye başladı, ancak bu sefer de 1983’te Türkiye’de gösterimi yasaklandı. 1999’a kadar da bu yasak devam etti.

1984’te “Zeki Ökten”in yönetmenliğindeki “Pehlivan” filminde oynadı Tarık. Bu film ona “21. Altın Portakal Film Festivali”nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü getirdi.

Artık sert mizacı iyice oturmuştu yüzüne. Her film ayrı bir başarı demekti. Tarık Akan asla unutulmayacak oyuncular arasına çoktan girmişti…


Tarık Akan evlendi

Onca filmin arasında elbette bir de özel hayatı vardı. Gözler önünde olan yakışıklı bir erkekti ve onun yanında olmak için can atacak çok kadın olurdu. Ancak onun gönlü Yasemin Erkut’u seçti.

Tarık ve Yasemin 1986’da evlendi. Bu evlilikten aynı yıl “Barış Zeki Üregül” adını verdikleri oğulları geldi dünyaya. 1988’de de “Yaşar Özgür ve Özlem Üregül” adını verdikleri ikizleri…

Ancak yine de evlilikleri uzun sürmedi. Tarık ve Yasemin 1989’da boşandı.

Tarık, 1990’da Acun Günay ile birlikte yaşamaya başladı ve bu birliktelik o ölene dek sürdü…


90’larda Tarık Akan

Tarık, 90’larda daha az sinema filminde görüldü, ancak yine de vardı. Ancak bir yenilik vardı. Artık Tarık Akan, televizyon dizilerinde de görülecekti.

1992’de ilk kez “Taşların Sırrı” adlı dizide çıktı seyircisinin karşısına, bir yıl sürdü. Sinema filmleri de devam ediyordu bir yandan, sadece eskisi kadar sık değildi.

2000’e geldiğinde oyunculuğa 2 yıl ara verdi ve 2002’de sinemaya geri döndü. Yine sadece sinema değildi, bir yandan da TRT 1’de yayınlanan “Koçum Benim” adlı gençlik dizisinde oynuyordu.

Bir de “Vizontele” klasikleri var. “Yılmaz Erdoğan” filmlerinden “Vizontele Tuuba”da “Güner Sernikli” rolüyle yer aldı.

2009’da en son “Yol” filminde birlikte rol aldığı “Şerif Sezer” ile bir kez daha “Deli Deli Olma” filminde tekrar karşılaştı ve bu film de oldukça iyi bir hasılat elde etti. Ayrıca bu film Tarık için ayrıca değerliydi. Çünkü filmde gençliğini oğlu “Barış Zeki Üregül” oynuyordu…


Anne kafamda bit var

Tarık, ömrüne 111 sinema filmi ve 4 dizi sığdırdı. İşte bunların yanına bir de kitap iliştiriverdi. Zamanında darbe döneminde ne yaşadıysa onu kaleme aldı ve 2002’de yayınladı.

Kitabı da tıpkı filmleri gibi ilgi çekmişti. Otobiyografi dalında yazdığı “Anne Kafamda Bit Var” onlarca baskı sattı.

Tarık Akan öldü

Artık iyiden iyiye yaş alıyordu ve bir de üstüne akciğer kanseri olmuştu. Sonra tam akciğer kurutuldu derken kanser karaciğere de sıçradı.

16 Eylül 2016’da hayata gözlerini kapadı, 66 yaşındaydı.

Bugün ölümünün yıl dönümü. Tam 1 yıldır yok. Böyle sevilen insanlar hiç ölmüyor aslında ya da insan pek anlayamıyor. İstediğin her an bir filmiyle karşında olabileceğini bilmenin verdiği bir his belki de bu. Ama sonuç olarak o artık hayatta değil ve bir yıl geçti bile…

Zaman gerçekten de çok acımasız. Sanki daha dün ölüm haberini görmüşüm de boğazıma düğümler dolanmış gibi… Hangimizin çocukluk aşkı değildi ki yarattığı karakterler, hangimiz gülüşüne tutulmadık…

Dili, dini, ırkı, inanışı ne olursa olsun insan dediğin başka; ama sanatçı dediğin bambaşka… Bizden farklı olanı sevmemeye hep meyilli yürekler taşıyoruz. Oysa ki hayat senden farklı olanla çeşitlenip güzelleşiyor…

E o zaman Sevgili Damat Ferit, canım Tarık Akan, nurlarda uyu…

Hep yaptığım kapanışlar gibi, bolca özlem ekleyerek bir ucuna, diyorum ki, bir Tarık Akan geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Alp Saul Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün menüde bir yazar, ressam, oyuncu ya da siyasetçi yok; bir girişimcinin hayatının ve başarısının hikayesi var.

Alp Saul, güzel eşi ve iki çocuğunun yanında çok güzel başarılar sığdırmış hayatına. Üstelik sadece başarılarla yetinmemiş, bir de melek yatırımcı olup insanlara da olanaklar sağlamış.

Tebrik ve takdir ederek yazıma geçebilirim o zaman.

Keyifli okumalar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Alp, 1971’de İstanbul’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini “Robert Koleji”nde tamamladı. Aldığı kolej eğitiminin hakkını vermiş, üniversite eğitimi için Amerika’ya gitmişti. 1994’te “University of Virginia”da Makine Mühendisliği Bölümü’nden dereceyle mezun oldu.

Alp kendini bugüne başarılı bir iş adamı olarak taşıyacak, adını bir markanın başlığı altında duyuracaktı. Çocukluğunda ona sunulan eğitim fırsatlarını iyi değerlendirmiş ve başarmıştı…

Alp Saul güvenlik sektöründe

Alp, mezun olur olmaz başarı yolunda adımlarını atmaya başlamıştı. Küçük bir çocukken nasıl okul sıralarında kendini öne atıyorsa şimdi de bedenini iş hayatında güvenlik sektörünün ortasına fütursuzca bırakmıştı; alacak çok yolu, kazanacağı çok başarısı ve elbette kabartacağı çok koltuk vardı.

1995’te iki arkadaşı ile birlikte elektronik güvenlik sistemine atılmaya karar verdi ve ortaya “Pronet” firması çıktı. Yıllar sürecek bir güvenlik ağının ilk adımı olan “Pronet Güvenlik Sistem ve Servis Hizmetleri Ltd.” firmasını konut ve ticari işletmeler için kurdu. Bu adımı 2006 yılında izleyen “Pronet Güvenlik ve Danışmanlık Hizmetleri A.Ş” oldu; Pronet Grup, güvenlik görevlisi alanına girmeye karar vermişti. Bugün hâlâ fiziki güvenlik çalışmalarına devam eden bu şirket, güvenlik konusunda ilk tercih edilen markalardan biri oldu.

Medya şirketi kuruculuğu

Alp Saul, girişimcilik konusunda iddialı adımlarla ilerlerken 2002’de güvenlik sektörünün yanına medyayı da ekledi; “Next Generation Media” şirketini kurdu.

Bu şirket, Türkiye’de alışveriş merkezlerinde, metro istasyonlarında, havalimanlarında, kısacası kamuya açık tüm alanlarda her an gözümüze çarpan, dijital ekranlar üzerinden içerik ve reklam yayını yapan medya şirketinden başkası değildi.

2014’te Next Generation Media, en büyük yerel outdoor şirketlerinden birine satıldı.

Fırsat sitesi kurdu

Teknoloji geliştikçe Alp Saul da girişimcilik ruhunu bu yönde ilerletmeye devam ediyordu. Sonunda 2009’da bir fırsat sitesi olarak kurulan “Grupanya”ya 2010’da Cem Sertoğlu ile birlikte yüzde 50 ortak oldu.

Girişimci ruhu ile hayata geçirdiği Grupanya da, internet üzerinden yapılan alışverişlerde başı çeken sitelerden biri olmuştu.

Melek yatırımcı, Alp Saul

Alp Saul, Nisan 2010’da Grupanya’ya yaptığı yatırımın ardından CEO görevini de üstlenmişti. Aynı zamanda melek yatırımcı olarak varlığını sürdürmeye devam ederken, bugün 4 şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı da yürütüyordu.

Ayrıca “GESİDER (Güvenlik Endüstrisi Sanayicileri ve İşadamları Derneği) Yönetim Kurulu üyeliği, Endeavor Yönetim Kurulu üyeliği” ve “TOBB Genç Girişimciler Derneği” üyeliğini de başlatmıştı.  Ek olarak yerel “YPO” bölümünün “Eğitim Başkanlığı”nı da yürütmekteydi.

Ödülleri

Alp Saul, 2007’de “Milliyet Gazetesi ve Ernst&Young” tarafından düzenlenen “Yılın Girişimcisi” yarışmasında son 5 finalist arasında bulunmuştu.

Ayrıca birçok eğitim kurumu tarafından da birçok kez “Yılın Girişimcisi” seçildi.

Onun ödülü şüphesiz ki kazandığı başarıydı. Bir de hayatın ona hediye ettiği bir eş ve 2 çocuk…

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Attila İlhan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 11 Ekim 2017; “Kaptan” öleli tam 12 yıl oldu. 12 yıldır yeni hiçbir şey yazmadı. Ama yine de biz onu hiç unutmadık.

Çok sevdiğimiz biri ölünce kendimize bahaneler buluruz ya hani. Ben de onun öldüğünde babasına kavuşmuş olduğunu ve gülümsediğini düşünmek istiyorum. Ne tuhaf, Franz Kafka için de tam tersini dilemiştim. Hayat her zaman aynı yerden baktırmıyor insana. Ama neyse ki onlar var oldular ve cümleleri sonsuza kadar var…

Attila İlhan’ı, yazdıklarını, sonsuz sevgi ve minnetle anıyorum.

Ölüm yıl dönümünde yazdıklarımdan bu yana aylar geçmiş; Attila İlhan bugün 93 yaşında. İyi ki doğdun yüreği, kalemi güzel adam…

Çocukluğu

Attila, 15 Haziran 1925’te İzmir Menemen’de, Memnune Perihan Hanım ve Bedri Bey’in oğlu olarak  doğduğunda ailesi ona “Attila Hamdi İlhan” adını verdi. Attila, baba tarafından kökenleri Kafkaslara dayanıyordu.

Bedri Bey, döneminin yenilikleri pek ciddiye almayan, aruzla şiirler yazan bir Divan şairiydi. Evde hep şiir hakimdi. Bu yüzden Attila, naif ve şiire düşkün bir çocuk olarak büyüdü.

Bir gün kendisi ünlü bir şair ve yazar, kardeşi “Çolpan İlhan” ise, ünlü bir oyuncu olacaktı…

Eğitim hayatı

Attila, okul hayatına İzmir’de, Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu’nda başladı. Daha sonra da Karşıyaka Orta Mektebi’ne devam etti.

Şiirle yatıp şiirle kalkan, kendi halinde bir çocuktu. Lisenin ilk senesine kadar da her şey normal seyrediyordu. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıftayken, bir gün, mektuplaştığı kıza yazdığı mektuplardan biri ele geçti. Aslında iki kanı kaynayan gencin masumane cümlelerini içeriyordu. Ama ucuna iliştirilmiş bir Nazım Hikmet şiiri de vardı. 1941 Şubatı’ydı; Attila tutuklandı.

Ülkenin aldığı bazı kararlar vardı. Nazım, yasaklıydı. Attila, üç hafta gözaltında kaldıktan sonra, iki ay da hapiste yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge de çıkartılmıştı adına. Eğitim hayatına zorunlu bir ara vermişti.

Danıştay kararı 1944’te bozdu ve Attila okuma hakkını kazanır kazanmaz İstanbul Işık Lisesi’ne kayıt edildi.

1946’da liseden mezun olduğunda, üniversite tercihi İstanbul Hukuk Fakültesi’nden yanaydı. Aslında başarılı bir öğrenci olmuştu hep. Ama yine de mezuniyetini alamadı. Onun gönlü kelimelerin dansından yanaydı. Bir mumun alevinde kelimelerini coşturmaktan başka gayesi yoktu.

Şiire ilk aşk

Attila, babasından aldığı bayrağı taşımaya niyet etmiş, kalemini defterini almış, ilk şiirini yazmıştı. “İlkbahar”. Kalemi küçücük parmaklarına yük olacak yaştaydı. Attila ilk şiirini yazdığında, henüz ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiydi.

Babasıyla aralarında Attila kalemi ilk eline aldığında gizlice yapılmış bir anlaşma belirdi. Her şey aşikardı, ama kimse bir cümle kurup dile getirmedi. İlk şiirini babasına okumuştu; bedri bey beğenmedi, hatta “Böyle şiir olmaz” dedi. Oğlunun şiirlerini pek beğenmezdi ya da beğenisini diline dolamazdı. Sadece Divan şiiri kurallarına uygun şiirlerini okuyordu Attila’nın, Bedri Bey. Onu da mümkün mertebe gizlemeye özen göstererek…

Hapiste kaldığı dönemde kendini daha çok hissettirmişti aralarındaki o sessiz anlaşma. Babası ona hiç tepki göstermedi. Sadece bir telgraf çekti: “Üzülme geçer”.

Bilirdi Attila babasının sevgisini, şiire karşı ölçülü duruşunu. Belli ki eğer oğlunun da gönlü düşecekse şiire, bunu layıkıyla yapmasını istiyordu.

Attila bu naiflikle, hele babası böyle şiirle dolaşırken evin içinde, annesi bunca hayranken babasına, nasıl gönlü kaymasındı şiire! Annesi evindeki erkeklerin durumundan özellikle memnundu. O Nedim’i severdi, ezbere bilirdi. Çünkü Bedri Bey, ilk gecelerinde okumuştu Memnune Hanım’a…

İlk takdirini lise son sınıfa giderken aldı Attila. Amcası ondan gizli, “Cebbaroğlu Mehemmed” adını verdiği şiirini CHP Şiir Armağanı Yarışması’na gönderdi. Pek çok ünlü ismin şiiri de vardı yarışmada. Attila onları geride bırakarak ikincilik ödülünü kazandı.

Bu, Attila’nın yazmak konusunda cesaret kazandığı olaydı. Daha incelikli, daha düşkün yazdı artık şiirlerini, yazılarını. Üniversitede “Yığın” ve “Gün” dergilerinde ilk kez şiirlerini yayınlamaya başladı.

1948’de de “Duvar” adını verdiği ilk şiir kitabını, kendi imkanlarıyla, yayımladı…

Nazım’a gönül verdi

Attila, 1948’de ilk kez yurt dışına çıktı. Henüz üniversite ikinci sınıftaydı. Paris’te Nazım Hikmet’i kurtarma hareketi başlatılmıştı. Ön saflardaki yerini almak için düştü Paris yollarına.

Koşulları zor günlerdi. Ama biliyordu, bu onun tercihiydi. Yıllarca yazdığı her şiirin, her metnin karakterlerini işte burada şahit oldukları, gözlemledikleri belirleyecekti.

Nazım’ın yeri onda ayrıydı. Şiire babasından aldığı hevesle başlamış, ama kendini bulana kadar hep Nazım’ın izini sürmüştü. Hatta belki yeri gelmiş taklit etmişti. İşte babasının kızdığı da buydu aslında; kendisini örnek almasını çok istemişti.

Attila aslında başlarda halk şiiri yazdı. Sonra Divan şiirleri okudu. Hatta aruz ölçüsüne heves edip 200 kadar gazel de yazdı. Ama sonra gönlünü Nazım’ın yoğurt yiyişine kaptırdı; ta ki kendi soluğunu keşfedene kadar 150 Nazım kokan şiir yazdı…

Fransa günleri

Attila, 1951’de Gerçek gazetesinde yazdığı bir yazıdan dolayı soruşturmaya uğramıştı. Bu olayın ardından Paris’e tekrar gitti. Bu kez Nazım’a sadece sevgi duyarak, kendi yolunu bilerek…

Attila, bu yıllarda Fransızcayı öğrendi. Sonra Maksizm ile tanıştı. Paris – İstanbul – İzmir arasında adeta mekik dokuyordu.

Bu gidiş gelişler, yazmaktan hiç vazgeçemeyişler ona bir ün kazandırmıştı. Yine bir yandan sürüncemede olan Hukuk Fakültesi’ni de bu süreçte tamamlamak istiyordu. Ancak gönlünü kaptırdığı çok fazla meslek vardı. Son sınıftayken gazeteciliğe başladı ve fakülteyi yürütemeyeceğini anladı. Sonra sinema merakına kapıldı. Bütün bunlar sökülen bir çorap gibi birbirini takip ediyordu. 1953’te “Vatan” gazetesinde kelimelerini sinema eleştirileri için kullanmaya başladı.

Sinema ve Attila İlhan

Attila, 1957’de Erzincan’da askerliğini yaptı ve İstanbul’a döndü. Kalemi bu dönemde sinema sektörüne ağırlık vermek niyetindeydi.

15 kadar senaryo yazdı. Ancak imzasını Ali Kaptanoğlu olarak atıyordu. Azımsanmayacak bir rakamdı aslında. Ama içini coşturacak o hissi sinemada bulamamıştı. 1960’da tekrar Paris’e gitti. Televizyonculuğu bir de incelemek istiyordu.

Babası öldü

Attila, televizyonculuk gayesiyle düştüğü Paris yollarından, gözünün nuru babacığının ölüm haberi ile döndü. İzmir’e döndü. Ona bütün hayatını yaşamak için gayesini bulmasına sessiz saygısıyla olanak veren babası, artık hayatta değildi…

Bu haberin ardından şehrinden ayrılamadı. Önündeki 8 yılı İzmir’de geçirdi Attila. Bu dönemde Demokrat İzmir gazetesinin genel yayın yönetmeni olarak görev aldı ve başyazar olarak yazdı.

Yine bu dönemde kitaplar yazmaya da devam etti. “Yasak Sevişmek” ve “Aynanın İçindekiler” dizisinden “Bıçağın Ucu” adlı eserimi yayımladı.

Ben sana mecburum

“Ben sana mecburum” adını verdiği, hepimizin diline pelesenk olmuş, hafızalarına kazınmış o mükemmel şiiri, aynı zamanda kitabın da adı olmuştu. “Ben sana mecburum” 1960’da basıldı. Benim gibi bir 90 kuşağının bile ezberinde olan bu aşk kokan şiir kadar mükemmeldi kitaptaki diğer şiirler de.

Attila İlhan’ın olduğu her yer aşk, her yer tutkuydu… Ama bu kitapta sadece aşk yoktu; gerilim de vardı, siyaset de, özgürlüğe duyulan özlem de, sınırsızlığın direnişi de… İstanbul’un semtlerinde dolanıp, Paris’te tanık olduğu insanlara tutunup, Cezayir’de kurşuna dizilmişti. İşte hepsi Attila İlhan’dı; her yanı sade ve sadece, insan.

Aşkın ne manaya geldiğini hissettiğim günden beri bu şiirin varlığını bilmek ne güzel. Ustaya minnetle, bir kuplecik buraya bırakayım; ama siz tamamını hissederek okuyun olur mu?

“Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum…”

Attila İlhan evlendi

Onca şiire hayat veren, aşkı kelimelerle yaşayan adam, Attila, Biket İlhan ile 1968’de evlendi.

Bu evlilik 15 yıl sürdü ve çiftin hiç çocuğu olmadı.

Televizyon işleri

1970’lerde Türkiye’de televizyon yayını başlamıştı. Attila’nın da senaryo yazma merakı alev aldı ve çalışmalara başladı.

“Kartallar Yüksek Uçar, Sekiz Sütuna Manşet ve Yarın Artık Bugündü” izleyicisinin beğenisini kazanan diziler oldu.

Söz konusu yazmaksa, her alanda iyi olabileceğini kanıtlamıştı.

İstanbul’a yerleşti

Attila, 1973’te Ankara’ya taşındı. Burada “Bilgi Yayınevi”nin danışmanlığını yapacaktı. 1981’e kadar burada kaldı.

Bu süreçte “Sırtlan Payı” ve “Yaraya Tuz Basmak” adını verdiği eserlerini yazdı. “Fena Halde Leman” adını verdiği romanını tamamladıktan sonra da İstanbul’a yerleşti.

İstanbul’da yaşamaya başladığında Gazeteci kimliğine bürünmüştü. 2 Mart 1982’de “Milliyet”te yazmaya başladı ve 15 Kasım 1987’ye kadar devam etti. Daha sonra “Gelişim Yayınları” ile sürdürdü çalışmalarını.

1993 – 1996 yılları arasında sürdürdüğü “Meydan” gazetesindeki görevine başlamadan önce bir süre Güneş gazetesinde de yazdı.

1996’dan 2005’e kadar “Cumhuriyet” gazetesinde yazdı, bu son gazete olacaktı.

Romanları

Attila İlhan’ın yayınlanan ilk romanı, “Sokaktaki Adam”dı. Ama kimsenin bilmediği, gün yüzüne çıkarmadığı 10 romanı vardı. O yayınlamasa da hep yazdı.

Yine de bunun bir sebebi olmalıydı. Yıllar sonra 1996 Haziran’da, bir söyleşide şu cümlelerle anlatacaktı bu sebebi: “Birçok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki, yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatır. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır.”

Attila İlhan, romanlarında şehir insanını anlatıyordu. En çok İstanbul ve İzmir vardı kitaplarında, elbette bir de Paris. Ancak bununla yetinmedi. Batı kültürünün Türkiye’de nasıl yansıdığını kurguladığı karakterlerle anlattı.

Bir küçük nokta var. Onun tamamen kişiliğiyle, bir gününü nasıl yaşadığıyla ilgili. Attila, her gün 10.00’da kafede oluyordu ve 12:00’de evine dönüyordu. İşte böylesine muntazam bir düzen içinde yazılıyordu onca eser. Bu özelliğini huy haline çok küçük yaşlarda getirmişti. Çünkü ne varsa sorumluluk adına, çocuk yaşta öğrenmişti. Ama belli ki hamurunda da vardı.

Ödülleri

Çok özel bir kalemdi o. Elbette ödülleri de olacaktı…

İlk ödülü en başında bahsettiğim gibi 1946’daki “CHP Şiir Armağanı Yarışması”nda ikincilik oldu. 1974’te “Tutuklunun Günlüğü” ile “TDK Şiir Ödülü” ve “Sırtlan Payı” ile de “Yunus Nadi Roman Armağanı”na layık görüldü.

2003’te “Sertel Demokrasi Ödülü”nü aldı.

2007’de ise, o hayatta yokken, “Attila İlhan Bilim ve Sanat Kültür Vakfı” kuruldu…

Ayrıca adına konmuş bir de ödül var; “Attila İlhan Edebiyat Ödülleri”.


Attila İlhan öldü

Attila, ilk kez kalp krizi geçirdiğinde takvimlerin mührü 1985’i gösteriyordu. Hissetmeye, çok sevmeye, çok kızmaya doyuramadığı kalbi işte o zamanlar yorulmaya başladı; çok erkendi.

Ne sigara kullanıyordu ne de alkolden haz ederdi; kendi deyimiyle “Temiz çocuk”tu. Sadece Fransa’da mecburen şarap içmişti. Öğrencilerin doldurduğu lokantalar bile sürahiyle şarap veriyordu.

Burayı bir röportajında anlatmış Attila: “Su yok mu?’ diye sordum. “Fransa’da suyu inekler içer” demişlerdi. Biz de içtik, ama 10 gün oteli bulamadım”

Bir de enfarktüsten sonra reçeteyle viski içti. Oysa yine kendi deyimiyle “Cenabetin” kokusunu da sevmezdi. Doktorlar ilaç diyordu; bakalım, içiyordu.

2004’e kadar hassasiyetle gelen kalbi, artık hastaydı. Tüm ömrü boyunca iki kez kalp krizi geçirdi. İkincisinde tarih 10 Ekim 2005’i gösteriyordu ve bu kez sondu.

Attila İlhan, öldü; 80 yaşındaydı. Ölümü kayıtlara 11 Ekim 2005 olarak geçti.

Aşka doyamayışıyla, yazdığı her cümleyle, gamzelendiği her gülüşle, hep çok sevişle bir Attila İlhan geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nejat Uygur Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

En son ölüm yıl dönümün için anmışız seni; ama bugün senden bahsetmek daha güzel. Çünkü bugün “İyi ki doğdun! İyi ki seni tanıdık!” dediğimiz o güzel gün…

Bugün hepimizin babası Nejat Uygur’un sonsuzluğa uğurlanışının yıl dönümü. Hep kahkahalarla anılmak isteyen bir adam olarak doğmadı belki, gülmenin değerini anlaması zamanını aldı. Ama olsun bunu bilerek ve hatta yıllarca yaşamış olarak doğdu.

Televizyonda çocuk aklımla tekrar yayınlarını izlerdim tiyatro gösterilerinin. Tabii şimdi internet daha yaygın kullanılıyor. Ama ne bileyim, Nejat Baba’nın hakkında daha detaylı bilgilere ulaşıp, bir de hayatını yazma imkânı bulunca kendimi 90’lar kuşağından olduğum için ayrıca şanslı hissettim. Dilerim miras bıraktığı kahkahalar bir gün hepimizi sarar.

İyi ki o güzel gönlünle var oldun Nejat Baba!

İyi ki bu dünyadan o güzel kahkahanla geçtin!

İyi ki dünyaya geliş nedenini, sen zamanından önce buldun…

Keyifli okumalar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Nejat, 10 Ağustos 1927’de Kilis’te Fikret Naciye Hanım ve Behzat Bey’in ortanca çocuğu olarak dünyaya geldi. Naciye Hanım öğretmen, Behzat Bey de subaydı.

Babasının görevi dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli şehirlerini görerek büyüdü. İlkokula Siirt’te başladı; Ezine ve İntepe’de devam ederek tamamladı. Her müsamerede rol alan bir çocuktu. İlkokulu tamamladıktan sonra, Nejat, ailesinin gezdiği şehirler dolayısıyla ortaokulu Sarıyer ve Çanakkale’den geçerek Manisa’da tamamladı.

Farkındalığı yüksek bir çocuktu Nejat. Mesleğine bile karar vermişti, pilot olacaktı. Çocuk aklı, uçmanın gizemini keşfetmiş, bunu bir an önce gerçekleştirmenin peşindeydi. Üstelik abisi Zeki Ayhan’da kapılmıştı bu sevdaya. Bir gün abisiyle karar verdiler; uçacaklardı. Manisa’da oldukları yıllardı. Yatak çarşaflarını alıp olanca güçleriyle uç uca bağladı iki kardeş. Planları da hazırdı; yüksek bir yer bulup oradan uçacaklardı.

Gözlerine kestirdikleri, uçmaya yetecek kadar gördükleri bir yüksekliğe çıktılar. Tecrübe pilotu elbette abiydi; önce o atlayacaktı. Gözü kara Zeki Ayhan, hiç düşünmeden kendini boşluğa bıraktı ve… Yere çakıldı! Abisinin uçacağını büyük bir hevesle bekleyen Nejat da bu manzara karşısında dersini almış bir şekilde abisinin yanına ayaklarını kullanarak indi; Zeki’nin ayağı kırılmıştı. Pilotluğun düşündükleri gibi bir şey olmadığına acı bir şekilde karar verdiler böylece…

Nejat’ın kurduğu hayaller bitmeyecek, bir gün “Nejat Uygur” olmak istediğini anlayana kadar başka hülyalara da dalacaktı. Zeki Ayhan da, Türkiye’de Deniz Kuvvetleri’nde Tabip Albayı olacak; emekliliğinden sonra da Amerika’ya yerleşecek ve ünlü bir beyin cerrahı olarak anılacaktı…

Nejat, 1943’te, Sarıyer Halkevi’nde boksla spor yapmaya başladı. Büyümek için çırpınan gencecik bedeni ringe çıkmakla yetinmedi; atletizme, sonra su topuna da merak sardı derken aynı zamanda iyi bir at binicisi de oldu.

Tüm bu çocukluk zamanlarından sonra, Nejat, “Güzel Sanatlar Akademisi, Heykel Bölümü”ne girdi. Hâlâ kendini tam olarak keşfetmiş değildi; mezun olmadı. Onu bekleyen bambaşka bir hayat vardı, hissediyordu.

İnsanların yüzünü güldürme tutkusu

Nejat’ın gençlik döneminde herkeste Amerika’ya gitme isteği çok yoğun bir şekilde seyrediyordu. Nejat uçamamıştı belki ama yüzen bir geminin içinde olabilirdi; Nejat, gemici olabilirdi…

Hiç vakit kaybetmeden bir liman cüzdanı çıkarttı ve gemici oldu. Bu gemicilikte başlayan bir serüvenle Nejat’ın aslında insanların yüzünü güldürmeye tutkuyla bağlanışının hikâyesi olacaktı.

Mesela Panama şilebinde çalıştı. Gemide kimsenin canı sıkılmıyordu; çünkü Nejat oradaydı. Onun anlattığı fıkralar, yaptığı taklitler herkesi öylesine güldürüyordu ki… Bu gülüşler, Nejat’ın da içini ısıtıyordu.

Sonra askere gitti. Mekân ve Nejat’ın görevleri değişiyordu belki, ama değişmeyen bir şey vardı: İnsanların yüzündeki gülüş! Nejat, artık ne yapmak istediğine karar vermişti. Nerede olursa olsun, O, hep insanları güldüren yüz olmalıydı.

Bu tutku içinde büyüdü, büyüdü, büyüdü ve kocaman bir tutku oldu…

Tiyatroya başlarken

Nejat, Sarıyer Halkevi’nde sadece spora başlamadı; hayatını geçireceği uzun soluklu mesleğinin ilk adımını da burada “Avni Dilligil Tiyarosu”nda attı. Ustalarından bir diğeri de ünlü tuluat sanatçısı “Ahmet Yekta” idi.

Artık ne yapmak istediğini biliyordu ve bunun için nerede bulunması gerektiğini de. 1949’dakurduğu “Nejat Uygur Tiyatrosu” profesyonel olarak oyunculuk yaşamını başlattı. Ömrümüze ömür katacak kahkahaların yayılmasının da başlangıcıydı bu.

En güzel yanı, onu keşfeden biri yoktu. O, Nejat olarak Nejat’ın iç dünyasını, kim olduğunu ve daha da önemlisi kim olmak istediğini keşfetti. Örnek aldığı, çok sevdiği emektar tiyatrocular oldu elbet. Bunlardan en özeli, “İsmail Dümbüllü”ydü. 60’lı yıllarda, Şehzadebaşı’ndaki “Güneş Sineması”nda oynuyordu Nejat. Yılbaşlarında, Ramazan zamanlarında İsmail Dümbüllü, hep onu izlemeye gelir ve takdirini de alkışını da, hatta gururunu da esirgemezdi.

Nejat, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun içine doğmuş ve onun her bir harfini hissederek yutuyordu. Ailesinin, sevenlerinin, senin, benim, herkesin ondan öğrenecek çok şeyi vardı ve bu öğretiler gülüşlerle taşındığından asla zamanın içinde kaybolmayacaktı…

Nejat evlendi

Nejat ve Necla, 1950’de evlendi. Bu evlilikten, 13 yıl süren Anadolu turneleri sürecinde, deyim yerindeyse, aslanlar gibi beş oğulları oldu. Onlara, “Ahmet, Süheyl, Süha, Kemal ve Behzat” adını verdiler. Süheyl ve Süha ikizdi.

Nejat, gülüşlerinin verdiği tatla eğlenceli; tiyatro yapmanın verdiği sorumlulukla da otoriter bir babaydı. Bu ince çizgiyi çocuklarına öyle doğru aktarmıştı ki, çocukları onun sevgisinden asla şüphe etmedi.

Ne şanslı çocuklardı… Bazı akşamlar ya plak dinlerler ya da film izlerlerdi mutlaka hep beraber. Çocukları haftanın iki üç günü babaları eve film getirecek diye, heyecanla beklerdi. Bazı akşamlar da, ki buna ve fotoğrafına bayılıyorum, bütün aile kitap okurlardı.

Çocuklukları, kulislerden oyunları izleyerek ve otel odalarında geçti. Oyuncu anne ve babaya sahip olmak böyle bir şeydi demek. Bu geçen zamandan sonra babasının izinden giden, Nejat Uygur’un deyimiyle, “Armut ağacının dibine düşmüş” olan çocukları Süheyl ve Behzat oldu. Bugün tanınan ve hala tiyatro yapmaya devam eden mükemmel kardeşler…

,

Tiyatronun zor olduğu zamanlar

Nejat Uygur’un tiyatro yolculuğu 60 yıldan fazla sürecekti ve bu yıllar öyle kolay, hep gülerek geçemezdi. Hayatın kanuna, insanın doğasına uymazdı bir kere.

Onun tiyatrosu, iki darbe dönemini de gördü. Hatta bir turne sırasında darbe olunca, baktı ki ekibi aç kalıyor Celal Bayar’ın maskını yapıp satmaya başladı. Yapmasın da ne yapsındı; sadece soyadını taşıyan ailesinden sorumlu değildi ki. İyi bir tiyatrocu olarak ayakta kalmanın, iyi bir insan olmanın zorlukları olacaktı elbet.

1974’te de İzmir’delerdi tiyatro için. Kıbrıs çıkarması oldu ve karartma olduğu için bütün tiyatrolar ayrıldı. Ama Nejat Uygur, tiyatroyu kapatmadı; oyununu mavi ışıkta oynadı. Bu sefer çocukları büyümüş, birer genç olarak yanındalardı, gücünü daha sağlam buluyordu kalbinde. Yeri geldi elbisesini sattı, oyuncuların yevmiyelerini ödedi; asla işinin başından ayrılmadı. Çünkü insanların en çok ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu biliyordu; gülmek!

Çocuklarına da, eğitiminden geçen bütün oyunculara da ayırım yapmaksızın aynı öğüdü verdi Nejat Uygur: “Bu işi yapacaksanız kesinlikle pes etmeyeceksiniz; meşakkatli bir iştir”.

Nejat Uyur görüşü

Komedi, toplumun sorunlarına ve sıkıntılarına değinmenin en etkin yoluydu. Türk Tiyatrosu’nda hicvin yeri hep oldu; ama Nejat, hep daha çok pencere açıp bakmak gerektiğine inandı. Mizahını yapacağın siyasetçi her kimse, o da bu mizaha gülebiliyorsa, işin içinde hakaret yoksa tamamdı.

Başka türlüsünü asla yapmazdı.

Televizyonda tiyatro

Nejat Uygur, asla sıradan bir oyuncu değildi. Çünkü O, sanata devrim niteliğinde yenilikler kazandırdı. Bugün her birimizin severek izlediği televizyon programlarının önünü açan isimdi O. “Evinde Tiyatro” diye girdi söze önce. Televizyonunu açan herkes, bilet almada tiyatro izleyebilecekti. Madem bu televizyon denen merete bu kadar çabuk bağlanılmıştı; bari işin rengi kahkahalara boğulsundu.

Hem artık sinemanın da tiyatronun da yerini almıştı bu televizyon. Ekonomik imkânlar daraldıkça insanlar eğlenceyi bu küçük kutuda bulmuştu. Nejat Uygur da, tiyatronun kurtuluş biletinin bu kutuda olduğunu fark etti ve televizyona programlar hazırladı.

Ayrıca bir döneme de “Devekuşu Kabare” gibi büyük oyunları video kasetleri damga vurdu. Yeni bir çağ başlamıştı tiyatro için. Nejat Uygur, tiyatro formatında televizyon programları ile bir akşam vakti, ailecek çay-çekirdek ya da meyve keyfi yaparken ekrandan yüzümüzü güldürecekti.

Onunla en çok özdeşleşen oyunları ise, “Minti Minti” ve elbette “Cibali Karakolu” olacaktı…

Filmleri

Nejat Uygur, gerçekten “efsane” diye anılacak mükemmel bir isimdi. 60 yılı aşkın sanat hayatı boyunca, 2 kez ABD, 4 kez Avrupa ve 35 yıla yakın da Anadolu turnesi yaptı. Ona göre tiyatro denilen şey sadece İstanbul, Ankara, İzmir’de değil; her yerde, her insana yapılmalıydı. Sonuçta herkesin canı candı, patlıcan değil.

Televizyonda da yine tiyatrodan kopmadan bulundu tabii; ama sinemada da bulundu. Tunç Başaran’ın yönetmen koltuğuna oturduğu 1970 yapımı siyah beyaz bir film olan “Cafer Bey”de, başrol oynadı. 1971’de “Cafer Bey İyi, Fakir ve Kibar”da başroldeydi ve bu sefer bir Feyzi Tuna filmiydi. Ardından 1974’te “Cafer’in Nargilesi” ile yine başroldeydi ve bu kez bir Fikret Uçak filmi olarak tamamlandı.

2000’lere geldiğimizde yaş almış; ama performansından hiçbir şey kaybetmemiş usta bir sanatçıydı Nejat Uygur. 2004’te Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele Tuuba”sında; 2007’de de Mahsun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” filminde oynadı.

Ödülleri

Sanat yaşamı boyunca 50’den fazla ödül aldı büyük ustamız, babamız Nejat Uygur. Ben günümüze yakın olanlarından bahsetmek istiyorum.

1998’de Kültür Bakanlığı, Nejat Uygur’a “Devlet Sanatçısı” unvanını layık gördü, ki bunu kesinlikle hak etmişti.

1999’da “22. Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri’nde “Belkıs Dilligil Onur Ödülü”nü aldı. Hocasının adının verildiği bir ödül töreninde ödül almak çok onur verici olsa gerekti. 2006’da “Kemal Sunal Kültür Sanat Ödülü” gecesinde “En İyi Tiyatrocu” seçildi. 2007’de ise, “Altın Kelebek TV Yıldızları Yarışması, Tiyatroya Destek Yılı Özel Ödülü”nü büyük ustaya uygun gördü…

Nejat Uygur öldü

Nejat Baba, 10 Eylül 2007’de, beyin damarlarında meydana gelen bir tıkanıklık sebebiyle vücudunun sol tarafında oluşan kısmi felç geçirdi. Verilen bilgilere göre, sol kolunu hareket ettiremiyor, bacağını ise çok az hareket ettirebiliyordu. Ancak konuşması ve yüzünde oluşan kaymaya rağmen gözlerindeki gülüşte bir şey değişmemişti.

Daha sonra, bir zaman sonra işte, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler bir açıklama yaparak babanın artık geçmişiyle yaşadığını söylediler. Anneleri Necla Hanım, bir an olsun elini bırakmadı sevgilisinin. Gözlerinin içine hep sevgisiyle, aşkıyla baktı…

31 Ocak 2005’te hayatını kaybeden İsmail Hakkı Şen’in cenazesinde ona uzatılan bir mikrofona şunları söylemişti Nejat Baba: “Bir bakmışsınız benim cenazemde başka sanatçılarla röportaj yapmışsınız. Gün gelecek bütün tiyatro sanatçıları İsmail Hakkı Şen gibi, benim gibi ölecek. Tiyatro perdesi üstümüze üstümüze yıkılacak hatta. Seyirci üzülmesin. Ben ve benim arkadaşlarım, onların bütün kederini alıp götürecek. Onlara sadece gülmek kalacak”.

Sonra böyle oldu işte. Nejat Uygur, 18 Kasım 2013 saat 19.57’de, solunum yetmezliği sonucu Kavacık’ta bir hastanede tiyatro perdesinin üzerine örtülmesiyle dünyaya gözlerini kapadı; 86 yaşındaydı. Cenazesi Teşvikiye Camii’nden kaldırıldı ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Söylenecek ne çok sözcük var; hepsi gerekli, hepsi boş gibi. Şimdi tam da onun istediği gibi üzülmek vakti değil aslında. Bir gün öldüğünde bütün yaşamı boyunca olduğu gibi sadece ailesini değil, bizleri de düşünmüş sonuçta. Şimdi sadece onu güzel güzel anma, dualar gönderme vakti…

Bol gülüşü, içten kahkahaları, hepimizi düşünen o güzel kalbiyle bir Nejat Uygur geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Ve son söz, ustaya ait olsun istiyorum ve kendisinin cümlesiyle iletiyorum:

“Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, ortancaların da alnından öperim”.

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Michael Jackson kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

michael jackson

Özel bir yetenek olarak doğan ve gerçekten böyle olduğunu tüm dünyaya kanıtlayan, muhteşem sesi ve kendine özgü dansıyla ayda yürüyen adam, Michael Jackson.

Çocuk yaşlarında yeteneğini gözler önüne sermeyi becerdi. Babasının müziğe duyduğu aşk, tüm çocuklarında filizlendi. Ama en çok Michael’da hayat buldu. Michael, tüm dünyanın tanıdığı biri olduğuna, o artık Pop’un kralıydı…

Her ne kadar çocukluğunu yaşayamamış olmak hayatında büyük bir eksiklik oluştursa da ya da adı en zayıf olduğu yerden skandallara karışsa da Michael, sadece döneminin değil, tüm zamanların efsane sanatçısı olarak adını altın harflerle yazdırdı.

Bir insanı sevmek ya da sevmemek kişisel bir tercih elbet. Ama Michael Jackson denildiğinde akan suların duruşu birçok şeyin ifade ediliş şekli gibi sanki…

Çocukluğu ve müzik

Michael, 29 Ağustos 1958’de Amerika’nın Indiana eyaletinde Katherine ve Joseph çiftinin yedinci çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ona Michael Joseph Jackson adı verildi. Babası Joseph fabrika işçisiydi. Bir yandan da müziğe müthiş bir tutkuyla bağlıydı. Gitar çalarak boş zamanlarını değerlendirirdi. Joseph’in toplamda 9 çocuğu oldu ve onlara müziğe aşık olmayı öğretti.

Müzik ailenin ruhunu yücelten en temel olguydu hayatlarında. 60’lı yılların başında baba Joseph, oğulları “Jackie, Jermaine ve Tito” ile “The Jacksons” adlı müzik grubunu kurdu. Daha sonra “The Jacksons” kulüplerde şarkı söylemeye ve yarışmalara katılmaya başladı.

Michael diğer kardeşlerine göre müziğe ilgi duymaya çok erken yaşlarda başladı ve babası yeteneğini keşfetmişti. Özellikle solo performansları muhteşemdi. Bu yüzden 1963’te henüz 6 yaşındayken kardeşi Marlon ile birlikte gruba dahil edildi. Grubun adı da “The Jacksons 5” olarak değişti.

Müzik Michael’in hayatına eğitimi ve işi bir arada getirmişti. Hayatı artık tamamen müzik üzerine kurulacaktı.

The Jackson 5 yükseliyor

Grup Michael’in özellikle solo performanslarından besleniyordu. Çünkü çok özel bir ses ve dans yeteneği vardı. 1968’e kadar The Jackson 5 amatör olarak çalışmalarına devam etti. Gece kulüpleri ve barlarda çıkıyorlardı.

Sonra bir gün Harlem – New York’taki Apollo Tiyatrosu’nda düzenlenen yarışmaya katıldılar ve birinci oldular. O dönem en ünlü R&B plak şirketi Motown’du ve The Jackson 5, şirketin kurucusu Berry Gordy’nin ilgisini çekmişti.

Grup 1968’de Motown ile anlaşma imzaladı ve Kaliforniya’ya taşındı. Yükselişi fazlasıyla hızlıydı.

İlk albümleri

Motown plak şirketi anlaşmaları doğrultusunda albümleri çıkarmaya başladı. Menajerleri ise, Suzanne de Passe idi. İlk dört teklileri, “I Want You Back, ABC, The Love You Save ve I’ll Be There” listelerde bir numara olmuştu. The Jackson 5 hızla kendisinin ötesinde bir üne kavuşuyordu. 70’lerin başına Zenci pop ve Soul vokal gruplarının dünya çapındaki temsilcisiydi.

Bütün bu ün, bu yükseliş aslında Michael’e bağlıydı. Michael, müziği içinde biriktirmiş de dansıyla harmanlayıp insanlara sunuyor gibiydi. Güçlü sesi ve kendine özgü dansı grubu ilk sıralara taşıyan en büyük etkendi. İşte bu durum bir süre sonra Michael’i kendi kulvarında yalnız koşmaya itecek, grubundan ayrı Michael Jackson olarak tanınacaktı.

1971 – 1976 yılları arasında hala grubuna bağlı kalıp Motown ile anlaşma yaparak solo albümler çıkardı. “Got To Be There, Ben, Music and Me ve Forever Michael” adlı solo albümleri ile kişisel kariyerine hızlı bir başlangıç yaptı.

The Jackson 5 çizgi film

1971’de, grup zirvedeyken, Walt Disney Pictures çizgi filmini yaptı. Çizgi filmin de yayınlanması ile Jackson kardeşlerin ünü tüm dünyada yankılanmıştı.

1972’de dünyaya açılan konserlerine İngiltere’den başladılar. Nereye giderlerse kapalı gişe çıkıyorlardı sahneye. The Jackson 5, sınır tanımıyordu.

Plak şirketi değişikliği

Her şey aslında çok iyi gidiyorken 1973’ten sonra grubun satışlarında bir düşüş yaşanmaya başladı. Matown bu konudan oldukça rahatsızdı ve kontrolü ele almak istedi. Bundan sonra sadece şirketin seçtiği şarkıları söylemeleri konusunda baskı yapıyordu. The Jackson 5, daha fazla katlanmak istemedi. 1976’da şirketten ayrılma kararı aldı. Yeni sözleşmesini de “Epic Records” ile yaptı.

Ancak bu şirket değişikliği sırasında kardeşlerden Jarmaine Motown’da kaldı. Çünkü şirketin sahibi Berry Gordy’nin kızı ile evliydi. Grup isim hakkını da kaybetti. Jackson kardeşler, ayrılan kardeş Jarmaine’nin yerine en küçük kardeşleri Randy’i gruba aldı ve grubun adı yeniden “The Jacksons” oldu.

The Jacksons için yeni dönem

Grup yenilenince kariyer süreci de yenilendi. Artık “The Jacksons” olarak yeni bir sayfa açmışlardı. Michael ise, zirveyi zorluyordu.

The Jacksons, kısa zamanda kendini toparladı. 1976 – 1984 yılları arasında daha çok kendi parçalarından yaptıkları albümleri ve teklileri ile kariyerlerini oluşturdular. Epic Records’tan 6 albüm çıkardılar, ama en çok sevileni 1978 “Destiny” oldu. Bu, The Jacksons’un en başarılı albümlerinden biriydi.

“Destiny”, Michael için de ayrıca önem kazanmıştı. Çünkü bu albümde birçok şarkı Michael Jackson imzası taşıyordu ve dünya çapında beğeni toplamıştı. İşte Michael bu albümle anladı ki, yetenekleri şarkı söylemek ve dans etmekle sınırlı değildi. “Destiny” iki milyondan fazla sattı ve özellikle Michael Jackson’un ününe ün kattı.

Michael müzikal filmde

Michael, şöhret basamaklarında hızlı adımlar atarken farklı lezzetleri de tattı. 1978’de “The Witz” adlı müzikalde “korkuluğu” canlandırıyordu. “The Witz”, “Oz Büyücüsü” hikayesinden uyarlanmıştı. O dönem aşk yaşadıkları iddia edilen Diana Ross de bu müzikaldeydi.

Bu müzikal Michael’in hayatında bir değerdi. Çünkü bu sırada müzikalde yer alacak şarkıları aranje eden Quincy Jones ile tanıştı. Bu tanışma Michael’in gelecekti başarısı için güzel bir adımdı. Gerçek bir adım daha atıp film devam ederken bir ortaklık kurdular. Birlikte Michael’in bağımsız ilk solo albümünü yapacaklardı.

İlk bağımsız solo albüm

Michael’in ilk bağımsız solo albümü “Off The Wall”, Epic Records’tan çıktı ve yapımcılığını üstlenen isim de, Quincy Jones idi. Bu albüm dünya çapında ses getiren bütün şarkıları içeriyordu. En hit şarkılardan “Don’t Stop ‘Til You Get Enough, Of The Wall, Rock With You, She’s Out Of My Life” albümün satış rakamalrının yükselmesinde kuşkusuz büyük rol oynamış ve Michael,  pop müziğin idolü haline getirmişlerdi.

Bu gözle görülse de manevi bir kazanımdı. Bir de somut ödüller vardı elbet. Michael, 1980’de American Music Awards tarafından 3 dalda da ödüle layık görüldü: “En İyi Soul / R&B Albüm – Of The Wall, En İyi Soul  / R&B Erkek Sanatçı – Michael Jackson, En İyi Soul / R&B Şarkı – Don’t Stop ‘Til You Get Enough”.

Bunlar daha başlangıçtı. 1980 Şubat’ında ilk Grammy ödülünü, “En İyi R&B Erkek Vokal” dalında “Don’t Stop ‘Til You Get Enough” şarkısıyla aldı.

Bu kadar ödüle layık görülecek kadar dünya çapındaki bir beğeninin özel bir sebebi vardı aslında. Quincy normalde bir jazz müzisyeniydi ve albümlerde genelde altyapıya bu müzik türünü yerleştirirdi. Ama bu albümde bununla yetinmemiş, Michael’in yeteneğini keşfetmişti. İşte bu yüzden albümün altyapısını düzenlerken disco ve funky tarzı ritimleri de kullandı. Böylece Michael Jackson’a özel bir müzik türünün ortaya çıkmasını sağlamıştı.

Bu özel müzik ona beraberinde özel bir ün getirdi. Bundan sonra Michael’den söz edilirken “pop idolü” sözcüğü kullanılacaktı.

Michael, solo albümünün başarısına sevinirken kardeşleriyle çalışmaya da devam etti. 1980’de “The Jacksons” ile “Triump” adlı albümü yaptı. Besteleri ve sözleriyle tüm ilgi yine Michael’in üzerinde toplanmıştı. Özellikle “Can You Feel It” şarkısına çekilen klip çok beğenildi. Michael dans yeteneği ile bir kere daha herkesi büyülemişti. Bir gün dans türleri arasına girecek oluşu bu günlerden belliydi.

Dönüm noktası albüm

1982, Michael için bir dönüm noktasıydı. Çünkü neredeyse bugün adını andığımızda aklımıza gelen şarkıların olduğu albümü çıkarmıştı. Yapımcılığını üstlenen isim, dostluğunu pekiştirdiği Quincy idi ve “Thriller” adını verdiği albüm yine Epic Records’tan çıktı.

Albüm arka arkaya tekli halinde piyasaya sürüldü ve istisnasız her şarkısı hit oldu. “Beat It, Wanna Be Starting Something, Billie Jean” gibi bugün de bildiğimiz şarkılarıyla satış rekorları kırdı.

Şarkıların beğenileceği şüphesizdi, bir de bunun yanında dört hit şarkısı için kısa film tadında ilginç klipler çekti. Bu klipler ile kendine özgü olduğunu ve işlerini hep bu şekilde yapacağını kanıtlamıştı. Hatta bir ilk de yaşanıyordu; MTV ilk kez “Billie Jean” bir siyahi şarkıcının klibini yayınlamıştı.

Özellikle fantastik bir konuyla kurgulanan “Thriller” şarkısına çekilen 13 dakikalık klibi ile kelimenin tam anlamıyla patlama yaptı. Klibi Michael Jackson dansıyla adeta bir şölene dönüşüyordu. Çok beğenilmesinin ardından klip VHS formatında piyasaya sürüldü ve böyle Michael bir satış rekoru daha kırdı.

Moonwalk

Motown’un 25. Kuruluş yıldönümünde “The Jacksons” olarak “Billie Jean”i seslendirdiler. Michael şarkıyı söylerken yine dans ediyordu ve yaptığı “moonwalk” hareketi oldukça ilgi çekmişti. Klibindeki koreografi ile de adeta ilham kaynağıydı. Bugünden sonra “moonwalk” Michael Jackson imzası niteliğinde dans tarihine yazıldı.

“Thriller” albümü ile 37 hafta zirvedeydi. Haliyle bu başarı ödülleri de beraberinde getirdi.

1984’te Michael Jackson Grammy ödülleri için tam 12 dalda aday gösterildi ve bunlardan 8 tanesini alarak geceden ayrıldı. Ödüllerden 7 tanesi “Thriller” albümü, 1 tanesi de 1982’de söylediği “Someone In The Dark” içindi.  Ayrıca o gece, bir gecede en çok ödül alan sanatçı ünvanını da kazanmış oldu.

“Thriller” 1984’te Micahael Jackson’a “8 Amerikan Müzik Ödülü, 4 Amerikan Video Ödülü, 3 MTV Video Müzik Ödülü ve Üstün Başarı Ödülü” kazandırdı.

Talihsiz kaza

Michael, ödüllere doyamadığı dönemde şöhretin beraberinde getirdiği reklam tekliflerinden birini değerlendirmişti. Kardeşleriyle birlikte Pepsi’nin reklamları için anlaşma imzaladı. Ancak çekimde, reklam filminin bir parçası olan havai fişek gösterisi sırasında Michael’in saçları alev aldı ve cildinde ciddi hasarlar oluştu.

Michael başına gelenlerin sebebinin ihmalkarlık olduğunu düşünüyordu ve şirketi sorumlu tutuyordu. Bu sebepten tazminat davası açtı ve dava lehine sonuçlandı. Michael davadan kazandığı dudak uçuklatan rakamı tedavisinin yapıldığı hastaneye bağışladı.

Michael Jackson’a övgüler

“Thiller” albümünün sarhoşluğu devam ededursun Michael kardeşleriyle “Victory” adını verdikleri bir albüm çıkardı. Jackson kardeşlerin en başarılı albümlerinden biri daha piyasadaydı ve bu albümde de Michael’e ait birçok şarkı vardı. Şüphesiz ki, hepsi hit olacaktı.

“Victory” ile 5 aylık bir turneye çıktılar. Michael, turneden gelecek kazancın tamamını bağışlayacaklarını duyurmuştu. Michael’e bu davranışına karşılık bir jest yapıldı; Hollywood Yıldızlar geçidine “Michael Jackson” adı da eklendi. Turneden elde edilen gelir ise 5 milyon doları bulmuştu.

1985’te Michael, “Beat It” şarkısını televizyon ve diğer yayın organlarında alkollü araba kullanımına karşı yürütülen kampanyalarda kullanılması için bağışladı. Bunun jesti olarak da dönemin devlet başkanı Ronald Reagan tarafından Beyaz Saray’a davet edildi.

Bundan sonraki yıllarda da Michael, birçok sosyal sorumluluk projesinde öncü oldu. “USA for Africa” kampanyasında Afrika’daki açlık için “Lionel Richie” ile “We Are The World” şarkısını yazdı. Bu şarkı dünya çapında en çok satış yapan tekli olma özelliğini bugün bile taşıyor ve ayrıca “Tina Turner, Ray Charles, Bob Dylan” gibi bir çok ünlü isim tarafından da seslendirildi. Aynı zamanda Michael ve Lionel’e Grammy ödülü de kazandırdı.

Her sorumluluk projesinin sonunda bir yerden teşekkürünü alıyordu. Ancak eleştirileceği zamanlar da uzak değildi.

Michael Jackson’a eleştiriler

1985, Michael için övgü dolu olduğu kadar, eleştirileriyle de yakasındaydı. “Beatles” grubunun 200’den fazla şarkısının telif hakkına sahip olan ATV Müzik’in büyük bir hissesini satın alışı hakkında büyük tartışmalara sebep oldu. En sert tepkiyi müzayedeyi düzenleyen yakın arkadaşı, söz yazarı Paul McCartney’den gördü. Bu olay dostluklarını sarsmakla kalmamış, birlikte yazdığı şarkıların da sonunu getirmişti.

Bu tartışmalar maalesef burada bitmedi. Bazı basın mensupları artık Michael’den alaycı bir tavırla bahsediyordu. Uzun süre yaşamak için Elephant Man’ın kemiklerini satın almaya çalıştığından, ilginç tavırlarından bahsederken artık adını kullanmak yerine onu “Wacko Jacko” gibi bir lakapla anıyorlardı.

Yeni albüm

Dengeler hayatın içinde sürekli değişiyordu sonuçta. Bir gün övülürken diğer bir gün yerilmek olağan olabiliyordu. Michael de hayatına devam etti ve yeni albümler yaptı.

1987’de yine aynı yapımcı ve plak şirketiyle çalışarak “Bad” albümünü çıkardı. Bu albüm, Amerikan Müzik tarihinde beş şarkısı da; “Bad, The Way You Make Me Feel, Man In The Mirror, Dirty Diana ve I Just Can’t Stop Loving You”, Amerikan Müzik listesinde zirveye yerleşen ilk albümdü.

2008’deki son bilgiye göre albüm, Amerika’da 8 milyon, dünya çapında da 30 milyon kopya sattı.

Michael’in estetik ameliyatları

“Bad” albümünün tanıtımından sonra, Michael Pepsi sponsorluğunda 16 aylık uzun bir turneye çıktı. Bu ilk solo Michale Jackson turnesiydi ve toplamda 123 konser verdi. Bir yandan da Pepsi reklamları ile ekranlardaydı.

Turne bitiminde Michael, “Bad” şarksı için “Martin Scorsese”in yönetmen koltuğuna oturmasıyla kısa film tadında bir klip daha çekti. 18 dakikalık videoda şarkıdan daha ön planda olan şey ise Michael Jackson’un yeni görüntüsüydü. Michael Jackson’un artık yeni bir rengi vardı.

Medya, Michael Jackson’un siyahi olmaktan utandığı için ten rengini beyazlatmak istediğini yazdı. Hatta burun estetiği, alın kaldırma, dudak inceltme gibi daha başka operasyonlar da geçirdiğinden bahsediyorlardı. Basında tam bir sansasyon yaratan bu değişim de klibin satışını olumsuz etkilemedi.

Michael estetik operasyonlar hakkında konuşmak yerine yazmayı tercih etti. 1988’de Moonwalk adını verdiği otobiyografisinde sadece iki estetik operasyon geçirdiğini, çenesindeki yaralardan dolayı da cildi için ayrıca cerrahi işlem uygulandığını yazdı.

1980’li yıllarda, “Thriller” albümünün çıktığı zamanlarda, Michael’in teninde değişiklikler olmaya başladı. Siyah olan teni bölge bölge beyazlamaya başlamıştı. Michael, vitiligo hastalığına yakalanmıştı. Hastalık en belirgin olarak yüzünde ve kaval kemiği bölgesinde kendini gösteriyordu. 1987’ye kadar bunu siyah makyaj ile kapatarak sakladı. Ancak beyaz bölgeler giderek artıyordu. Bu sefer de beyaz makyaj uygulamaya başlandı. Ancak 1988’de artık makyaja gerek duymayacak kadar beyazlamıştı, burnunun üstünde de bir leke vardı. Kaval kemiğinde ise büyük yaralar olmuştu.

Michael sonradan yaptığı bir açıklamada bu hastalığın babasının ailesinde de görüldüğünü söyledi. Ama doktorlara göre hastalık kalıtsal değildi. Bazıları ise 1982’den itibaren Michael’e verilen ilaçların onu beyazlattığını iddia etti.

Müziğin kralı

1988’de yönetmen koltuğunda “Jerry Kramer ve Colin Chilvers”ın oturduğu ve Michael Jackson’a “Kellie Parker, Brandon Adams ve Sean Lennon” eşlik etti. Şaşırtıcı bir sonuç yoktu, film beklenen ilgiyi görmüştü. Hatta VHS sürümleri bile bir milyon satışla rekor kırdı.

Bundan sonra Michael Jackson Pop, Rock ve Soul müziğin kralı ilan edildi ve dünya çapında bir ünle idol haline geldi.

Geç yaşanan çocukluk

Son filmin başarısını da hanesine gururla yazmıştı. Ancak bir yandan da şöhretin kötü yanlarından sıkılmıştı. Hakkında sürekli türetilerek çoğalan dedikodular, peşini bırakmayan sorular, kameralar derken Michael, Hayvenhurst’ta ailesiyle beraber yaşadığı evi terk etti.

Yaşamak için Neverland çiftliğini satın aldı. 2700 dönümlük alana kurulu bu çiftlikte gözlerden uzak yaşayabilecekti. Üstelik yaşayamadığı çocukluğu için de planları vardı. Bu koca çiftliği bir çocuğun içinde olmaktan mutlu olacağı bir yere çevirdi. Hayvanat bahçesi, lunapark, küçük bir göl…

Bu satırları yazarken İstanbul’u da sel götürüyor bu arada. Cümlelerimden cama vuran dolunun sesiyle ayrıldım. Halbuki ben Michael’in o küçük gölde kağıttan gemiler yüzdürdüğünü hayal ediyordum…

90’larda Michael Jackson

1991’de Michael, astronomik bir rakam üzerinden Sony şirketi ile anlaştı, sözleşmeleri 15 yıllıktı. Bu süreçte 6 albüm ve bir de film yapacaklardı. Michael Jackson’a sağladığı gelir dudak uçuklatan cinstendi ve haliyle bu çok konuşuldu.

Kasım 1991’de “Dangerous” adını verdiği yeni albümünü çıkardı.

90’lar Michael’e yaramıştı. “Black and White” albümünün hit parçasıydı ve klibi olay oldu. Çünkü klibinde cinsellik, şiddet ve ırkçılık gibi konulara değiniliyordu. Özellikle son sahneler büyük ses getirmişti. Klibinin bu kadar büyük olay olması sebebiyle Michael, bir basın bülteni yayınladı ve derin üzüntülerini iletti. Sansasyon yaratan kısımları çıkarttı.

Cümlelerinden bir bölümde şöyle diyordu: “Ben yalnızca dürüst olmak isteyen, insanları mutlu etmeye çalışan biriyim. Tanrı’nın bana ihsan ettiği yeteneğim aracılığıyla onlara biraz olsun “kaçış duygusu” vermek amacım. Kalbim burada işte. Tüm yapmak istediğim bu…”

Bunca olaydan sonra bile Michael Jackson gerçeği değişmedi ve albümün diğer parçaları; “Remember The Time, In The Closet, Jam” gibi şarkıları hit oldu. Hatta bir sonraki albümü “History”i çıkarana kadar dünya çapında 22 milyon satış yaptı.

Michael Jackson ile bir akşam yemeği

1992’de MTV, kanalının ilk uluslararası yarışmasını yayınlamaya başladı. Yarışmaya dünyanın her yerinden isteyen herkes katılabiliyordu ve ödül de Michael Jackson ile bir yemeğiydi. Yarışma büyük ilgi görmüştü. Talihliler Michael’in “In The Closet” şarkısının klip çekiminde toplandı.

1993’te de ABC kanalı, “The Jackson: An American Dream”i yayınladı. Program Jackson kardeşlerin gerçek hayat hikayelerinden bahsediyordu. Gerçekten de bir rüya gerçek hayatla buluşmuştu. İşte Jackson kardeşlerin bu kadar sevilmesinin ardında yatan bu gerçeklikti.

Yılın Hümanisti: Michael Jackson

1993’te Michael Jackson bir sosyal sorumluluk projesine daha imza attı. “Heal The World Foundation” adında, amacı çocukların daha iyi ve eşit yaşam koşullarına sahip olmaları ve topluma yararlı bir birey haline gelmelerini sağlamak olan bir fon kurdu.

Yardıma ve ilgiye muhtaç çocuklar, eğlenmeleri için Michael’in Neverland çiftliğine getiriliyorlardı. Michael bir yandan da bu fonun kazancını sağlamak için 67 konser verdi. 1993 Superbowl maçının devre arasında verdiği mini konser ile 100 milyon kişiye ekranlarından ulaşarak o zamana kadar elde edilmiş en büyük izlenme rekorunu kırdı.

Bu başarıları da ödülsüz kalmadı: Şubat’taki 35. Grammy ödülleri gecesinde “Yaşayan Efsane” ödülüne layık görüldü. Ayrıca Mart’ta, Soul Train, onu “Yılın Hümanisti” ödülü ile gururlandırdı.

Albüm serisi

Michael bu kez seri albüm yapacaktı. “History: Past, Present and Future” adını verdiği yeni albümünün başlangıcı olan “History Begins”i Haziran 1995’te çıkardı. Albüm 15 eski hit parçasının cover edilmiş haliydi. Albümün ilk teklisi, kız kardeşi Janet Jackson ile birlikte söylediği “Scream”, büyük liste başarısı sağladı. Bu parçaya tüm zamanların en pahalı videosu niteliğinde bir klip çekti.

Jackson kardeşler, bu şarkı ile MTV Video Müzik Ödülleri’nde farklı kategorilerde 3 ödül aldı.

Serinin ikinci bölümüne de “History Continues” adını verdi. Bu sefer 15 yeni şarkısı vardı.

Ödüller bir yana, “They Don’t Care About Us” şarkısındaki anti – semitik ifadelerden dolayı Yahudilerin tepkisini çekti. Albümden dördüncü tekli olarak çıkacağı zaman sözleri düzenlemelerde müziğe uygun bir şekilde değiştirildi.

Michael Jackson evlendi

Michael Jackson Rock’n Roll’un kralı Elvis Presley’in kızı, Lisa Mary ile büyük aşk yaşadı. 1994’ün sonlarında evlendiler. Michael, aşık bir adamdı. Disneyland’daki balayında ikisinin de ayakları yerden kesilmişti. Gondola binip, binlerce sterlinlik oyuncaklar aldılar. Lisa’nın deyimiyle Michael tutkulu bir aşıktı.

Bu kadar aşktan mıdır bilinmez bu evlilik yalnızca 18 ay sürdü. Hiç çocukları olmadı.

İkinci evliliği

Bu evliliğin bitişinin üzerinden çok geçmemişti ki, 1996’da “History” için dünya turnesine çıkan Michael, konserler devam ederken, arada bir zamanda, Sydney’de Deborah Jeanne Rowe ile evlendi.

Bu evlilikten Prince Michael ı ve Prince Michael II adında iki erkek çocukları ve bir de Paris Michael adında bir kız çocukları oldu. Ancak Michael’in bu evliliği de çok uzun sürmedi. Hatta çift 1999’da olaylı bir şekilde boşandı.

Michael Jackson çocuklarını yıllarca kameralardan maskeler ya da çeşitli örtülerle sakladı. Bir de muhtemelen hepimizin hatırladığı o sahne, Berlin’de bulunduğu zamanlarda minik oğlunu balkondan sallamasıyla hafızalara kazındı ve büyük eleştiriler aldı. Asıl sansasyon boşanırken çocukların velayet davasıydı. Bu dava 2006’da sonuçlanacaktı. Mahkeme eşlerin çocukları üzerindeki haklarını sınırlandırma kararı aldı.

Eleştirilerin başlangıcı 1996 Brit Ödülleri gecesindeki sahnesine dayanıyordu. Çünkü Michael sahneye çıktığında “Earth Song” şarkısını beyazlar içinde etrafını saran birçok çocukla birlikte söyledi ve iki ağaç arasında kollarını açtığı bir figürü de oradaydı. Bu olay üzerine kendisini Mesih ilan ettiği eleştirilerine maruz kaldı. O günden sonra yaşanan her olaydan sonra eleştirilerin devamı da elbette gelmişti.

En uzun klip

1997’de History albümünün hit parçalarını remixledi ve “Blood On The Floor: History In The Mix” adıyla çıkardı. Albüm yine büyük ilgi gördü

Michael Jackson bu albümünü “Elton John”a ithaf etti. “Is It Scary ve Ghost” için Stephen King ile birlikte yazdığı ve Stan Winston tarafından yönetilen bir klip çekti. Bu klip 35 dakikalık süresiyle en uzun müzik videosuydu ve yine hak ettiği ilgiyi gördü.

Milenyumda Michael Jackson

Her devrin adamı olup yine de ilgisini asla yitirmeyen bir sanatçı olmak nasıl bir duyguydu acaba? Düşünüyorum da ben ipin ucunu 90’lardan yakaladım. Her 10 yılda bir devir değişti, ama o hem ayak uydurdu hem de hep kendine özgüydü.

Michael, 2001’de 13 ülkenin birden pop müzik listesinin zirvesine oturacak “Invincible” adını verdiği albümünü çıkardı. Milenyumda “You Rock My World, Butterflies ve Cry” gibi hit şarkılarıyla fırtına olmuş dünyada esiyordu. Bunca başarıyı görünce dünyanın ötesine de ulaştığını düşünmeden edemiyor insan tabii.

Bu sırada müzik şirketi Sony ile anlaşmaları doluyordu ve aslında albüm çıkmadan önce Michael şirket sahibi Tommy Mottola’yı uyarmıştı, sözleşmeyi yenilemeyecekti. Bu sebeple araları açıldı.

Yasal prosedür işleme girdi ve albümle ilgili tüm promosyonlar ve teklilerin satışı iptal edildi. Bundan sonrasında da olay giderek çirkinleşti. Michael, Tommy’nin Afrika kökenli Amerikan sanatçılara saygısız davrandığını ve şirketin siyahi artistleri çıkarları doğrultusunda kullandığını iddia etti. Sony ise bu iddiaları yalanladı. 15 yıllık bir çalışma sonrasında ayrılık fazlasıyla yıpratıcı olmuştu.

Otuzuncu yıl partisi

Michael Jackson, Eylül 2001’de solo kariyerinin otuzuncu yılı şerefine, Madison Square Garden’de bir parti verdi. Partide yakın dostu Elizabeth Taylor, bir zamanların çocuk yıldızı Macaulay Culkin ve Chris Tucker de vardı. Geceye katılan “Usher, Withney Houston, Destiny’s Child, Gloria Estefan, Shaggy” gibi ünlü isimler kimi zaman Michael Jackson’un unutulmaz şarkılarını, kimi zaman da kendi şarkıların söyleyerek geceyi renklendirdiler. Hatta N’sync ve Britnry Spears, Michael Jackson ile düet yapma şansını yakaladı.

Gecede Jackson kardeşler olarak da bir gösteri sundular. Bu gece Michael Jackson’ın gerçekten de “King of Pop” ünvanını layıkıyla taşıdığının kanıtı oldu.

Çocuk istismarı iddiaları

Michael 2003’te “Resurrection” adını verdiği bir albüm çıkaracağını duyurdu. Hatta albümün promosyonunu da kısa bir filmle yaptı.

Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Mart 2003’te “Xscape” şarkısının çıkacağını her mecradan duyurmasına rağmen bilinmeyen sebeplerden dolayı bu çıkış iptal edildi. Ama yıl sonuna doğru hit olan şarkılarından oluşan “Number Ones” albümünü CD ve DVD formatında, üstelik Sony etiketiyle çıkardı. Bu albüm 8 milyondan fazla sattı.

Tüm bunlar yaşanırken bir yandan da Michael Jackson’ın çocuk istismarcısı olduğu yönünde iddialar gündeme gelmişti ve tutuklandı. Bu olaylara karşı üzüntüsünü şu sözlerle açıklıyordu: “Beni gerçekten tanıyan herkes şunu iyi bilir ki, çocuklar hayatımdaki her şeyden önce gelir ve bir çocuğa asla zarar veremem”

Eski şarkılarını bir arada topladığı albüme sadece bir tane “One More Chance” adını verdiği yeni bir şarkı eklemişti. İşte bu şarkının klip çekimleri sırasında çocuk istismarı iddiaları sebebiyle ikinci kez tutuklandı. Ancak yine serbest bırakıldı.

Çocukluğunu hiç yaşayamamış biri olarak muhtemelen üzüntüsü çok derindi. Bir açıklamasında şöyle bir cümle kullandı: “Yatağımı erkek çocuklarıyla paylaştım, ancak bunda cinsel yön olmadı”

İddialar devam ederken bir haber daha duyuruldu; Michael dinini değiştirmiş ve Müslüman olmuştu. 2005’te ise bir camii yaptırdığı söylendi.

Hakkında yayınlanan haberler ne olursa olsun iddiaların ardı arkası kesilmedi. Ağustos 2004’te VH1 Müzik kanalı, Michael’ın hayatını anlatan görsel bir biyografiyi “Man In The Mirror: The Michael Jackson Story” adıyla yayınladı. Garvin Arviso, tekrar gündeme gelen çocuk istismarı iddialarını tekrar gündeme getirmişti. Dönemin ünlü Rap şarkıcısı Eminem de “Just Lose It” şarkısıyla Garvin Arviso’ya karşı gönderme yaptı. Artık tartışmalar başını almış gidiyordu ki, Michael sessizliğini bozdu. Bir açıklama yapıp verdiği kararları hayata geçirdi.

 

Michael Jackson Bahreyn’de

Haziran 2005’e kadar hakkında açılmış 10 dava vardı. Michael, hakkında açılmış davaların hepsinden beraat etti.

Kaliforniya, Santa Maria’da çıktığı mahkemede aklandıktan sonra Prens Şeyh Salman bin Hamed Halife’nin daveti üzerine Bahreyn’e uçtu. Neverland çiftliğini satıp tamamen Bahreyn’e yerleşiyordu. Avukatı Thomas Mesereau, bu bilgiyi doğrulamıştı. Michael yaşadıklarından sonra stres ve zararlı alışkanlıklarına bağlı olarak çok fazla kilo vermişti; bu mutsuzluk onu yiyip bitiriyordu. O da hayati bir karar verip zor anlarında onu yalnız bırakmayan dostlarının yanına taşınmayı tercih etti.

Bu onun için doğru bir karardı. Çünkü kısa sürede sağlığını toparladı ve yeni şarkılar yapmaya bile başladı. “I Have This Dream” şarkısını burada, Katrina Kasırgası mağdurları için yazdı mesela. Hatta şarkıyı “Snopp Dog, Jermaine Jackson, Ciara” gibi ünlü isimler hep birlikte seslendirdi. Ancak bilinmeyen sebeplerden şarkı yayınlanmadı.

Elmas ödülü

Michael, Nisan 2006’da İngiliz Müzik Yapımcısı Guy Holmes ile 2007’de çıkmasını planladığı albümü için, tek albümlük bir sözleşme yaptı.

Mayıs 2006’da, Tokyo’da, MTV Japonya Lokasyonu’nun düzenlediği Video Müzik Ödülleri gecesinde, 35. Grammy’den sonra bir kez daha “Yaşayan Efsane” ödülüne layık görüldü. Bir yandan da bu gece uzun bir aradan sonra Michael, ilk defa ekrana çıkmıştı.

8 dalda ödüle daha layık görülmüştü; ödüllerini Guiness Dünya Rekorları Londra ofisinde aldı. Ayrıca 100 milyondan fazla satışa ulaştığı için, Dünya Müzik Ödülleri’nde “Elmas Ödül”ün sahibi de yine Michael Jackson idi.

Thriller 25

2008, Michael’in en çok ses getiren albümü Thriller’in 25. Senesiydi. Bu sebeple Şubat 2008’de 25. Yıla özel, “Thriller 25” adını verdiği albümünü çıkardı. İlk “Thriller” albümündeki şarkılara ek olarak, 8 şarkı daha vardı bu albümde.

Özel albümünün piyasaya çıkmasıyla bir zamanlar ses getirmiş ama hala sıcaklığını koruyan “Thriller, Beat It ve Billie Jean” kısa filmleri de DVD formatıyla yeniden çıktı. “Thriller 25” albümü, böylece Amerika’da 2, Birleşik Krallık’ta 3. Sıraya yerleşti.

Mart 2009’da Londra’da bir basın açıklaması yaptı. Michael, 8 Temmuz’da başlayarak Londra’da 50 konser vereceğini ve bunların Londra için son konserler olacağını duyurdu. Ancak bu konserleri veremeyecekti…

Michael Jackson öldü

Michael, Los Angeles’teki evinde yanında doktoru ve yardımcıları ile beraberdi. Londra’da vereceği konser için hazırlıklar yapıyordu. Provalar sırasında biraz dinlenmek için odasına çekildi. Ancak sabah saatlerinde birden fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı.

Nefes darlığı yaşıyordu ve sonra bilinci kapanarak komaya girdi. Ancak müdahaleler çözüm vermiyordu Michael’ın kalbi durmuştu. Michael Jackson, 25 Haziran 2009, saat 14:26’da, Los Angeles’te kalbinin durması sonucunda hayata gözlerini kapadı.

Ölümünden sonra otopsisi yapıldı. Otopsi sonuçlarına göre Michael gayet sağlıklıydı. Asıl ölüm nedeni ise, kullandığı kuvvetli anestezi ilaçlarıydı.


Michael Jackson’ı anma töreni

Michael, ölmeden 2 gün önce son provasını “Staples Center”de yapmıştı. 7 Temmuz 2009’da da anma töreninin burada yapılmasına karar verildi. Tüm ailesi ve çocukları oradaydı. Ünlü isimler de katılmıştı ve tabii ki hayranları onu yalnız bırakmadı. Ölümü de en az yaşamı kadar afilliydi. Bu tören dünyada en çok izlenen cenaze töreni ve TV olayı olarak tarihe geçecekti. Tüm ailesi onun için sahnedeydi.

Bu kadar ünlü ve seviliyor olmanın getirdiği zorluklar, Michael öldükten sonra bile son bulmadı. Ölüm haberinin üzerinden çok geçmemişti ki, onun hala yaşadığını iddia eden asılsız haberler geldi gündeme. Bir kısım hayranı buna inanmayı tercih etti. Belki de çok sevdikleri Michael Jackson’ın öldüğünü kabullenmek istemediklerindendir, kim bilir.

Şubat 2011’de Michael Jackson’ın ölümüyle ilgili doktoruna dava da açıldı ve dava 8 Kasım’da sonuçlandı. Ölümüne sebep verdiği gerekçesiyle Conrad Murray’ın lisansı elinden alındı ve 4 yıl hapis cezası aldı. Çünkü, Conrad, Michael’a ölümcül olabilecek düzeyde ve ameliyatlarda kullanılan anestetik ilacı gerekli ekipmanı olmadan verip bir de üstüne onu alarmlı bir monitörle izlememişti. Sevgilisiyle telefonla konuşmak için dışarıda olduğu sırada Michael fenalaştı. Ancak bu sefer de yanlış ilk yardım uyguladı. Conrad, kasıtsız bir şekilde Michael’ı öldürmüştü.

Öyle ya da böyle Michael, bir şekilde öldü ve artık bu dünyada değil. Ama sanki hala buralardaymış gibi hissediyor insan sesini duyunca… Ölümsüzlüğün formülü aslında böyle bir şey olsa gerek.

Bu dünyadan bir Michael Jackson geçti diyebilmenin gururu var içimde…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

 

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,