Meral, 18 Temmuz 1956’da İzmit, Gündoğdu’da Sıddıka Hanım ve Tahir Ömer Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Dedeleri 1924’te Yunanistan Makedonyası’ndaki Drama’dan göç etmiş Balkan Türklerindendi ve Kocaeli’ne yerleşmişti. Dedesi Tahir Efendi, Rumeli’nin büyük alimlerinden birisiydi. Savaş ve yokluk yıllarını derinden yaşamışlardı. O günler unutulmasın diye ninesi Balkan Savaşları’nın acı yüklü hikayelerini anlattı hep. Meral hep içli ve meraklı bir çocuktu; gözlerini kocaman kocaman açıp şaşkınlıkla dinlerdi ninesini ve çocuk kalbiyle ne çok üzülürdü. Ama göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak büyümek böyle bir şeydi demek ki, ruhun özümseyene kadar dinlenmeliydi her bir cümle. İşte bu cümleler yıllar sonra ona kim olduğunu anlatan bir hikayenin giriş bölümünü oluşturacaktı…
Çocukluğunun yazları, meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerinde geçti. En çok erik ağaçlarını sevdi. Çocuklar taşlamasın diye akşamlara kadar nöbet tutardı başında. Bir gün kuzu otlatmanın hayalini kuruyordu çocuk aklı; ama kız çocuklarını çobanlığa göndermezlerdi öyle. Büyürken küçük bir oyuncak bebeğe sahip olamamanın verdiği o uhdeyi bilirsiniz, işte öyle bir uhde kaldı bu çobanlık işi çocuk Meral’in içinde.
Ortaokula kadar ailesinin yanındaydı Meral; lise eğitimi için Bursa Kız Öğretmen Lisesi’nin sınavlarını kazanana kadar. Başta özellikle abisi Nihat, yatılı okula gitmesine karşı çıktı. Ama Meral, kafasına koyduğunu yapan, inatçı bir kızdı; Rumelili bir kız olmak bunu gerektirirdi.
1970’te başladı liseye; yatılılıkta en güzel zamanlarını geçirdi. Dayanışmanın ve paylaşmanın lezzetini burada yaşayarak öğrendiler.
Meral, bu yıllarda “Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar” romanlarına duyduğu hayranlıkla hikayeler yazmaya başladı. Lise boyunca arkadaşları tarafından “Ayaklı Kütüphane” olarak anıldı. Çünkü Türk, Rus, ve Batı klasiklerini bir bir tarıyordu.
4 yıl geçti gitti; Meral, 1974’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne başladı. İşte burada yazdığı hikayeler onda bir gün Romancı olma isteğini doğurdu. Fakülte yılları boyunca hep kitap yazabilmenin peşinden koştu. Bunu yıllar sonra bir anı şeklinde şöyle dile getirecekti: “Yoldan geçenleri izler, onların hayatını kurgulardım. Bir gün elinde filesiyle şişman bir kadının peşine düştüm. Çok yavaş yürüyordu. Vefa Lisesi’nin oraya geldik; silahlar patladı. Kadın benden hızlı koşuyor. Bir evin boşluğuna sığındık. Korkudan sarıldı bana. Ailemin kökenini anlatan bir roman yazmak isterdim. Bir roman yazıyorum, ismi Ağla Makyavel Ağla. Bir de Mevlana’nın müridi, Muiniddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun’u yazmak isterdim”.
Meral, bir kitap yazmadı, ancak yıllar sonra siyasi kimliği ile kitaplara konu olacaktı. Sabahattin Önkibar, “Asena: Meral Akşener’in Dünü ve Bugünü” adını verdiği kitabında ondan bahsedecek; Saygı Öztürk de, “Belgelerle Dünden Bugüne 28 Şubat” adlı kitabında Meral Akşener’e de yer verecekti.
Meral, aileden öğrenmişti siyasetin varlığını ve o daha lise sıralarındayken başlamıştı merakı. Politika konuları ailenin yemek masası sohbetlerini dahi kapsıyordu. Büyük amcası Hasan Tahsin Argun, İsmet İnönü’nün yakın çevresindendi. Annesinin tarafı ise, DP, AP ve DYP teşkilatında çalışıyordu. Abisi de 12 Eylül’den önce “Kocaeli MHP İl Başkanı” idi.
İşte böyle bir ortamda Meral, gençliğini ülkücü gençler arasında geçirdi. Abisi sayesinde birçok siyasi ismi üniversite zamanlarında tanıdı. Bir zamanlar romanlar yazmak isteyen, ruhu inatçı bir kızdı. Bunlardan vazgeçmedi aslında. Sadece hayat ona başka bir yön sundu ve Meral, üzerine bir de siyaseti ekledi…
Meral, mezun olduktan sonra 1979 – 1982 yılları arasında öğretmenlik yaparak çalışma hayatına başladı. 1982’de “Yıldız Teknik Üniversitesi Kocaeli Mühendislik Fakültesi”nde araştırma görevlisi oldu.
Ayrıca “Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Eğitimcilik alanında çalışmalarını sürdürdü. Kocaeli Üniversitesi’ne “İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı” olarak geldi. Ayrıca ilerleyen süreçte “Zübeyde Hanım şehit Aileleri Vakfı”nın kuruluşunda bulundu ve vakfa başkanlık yaptı.
Meral’in öğretmenliğe başladığı zamanlardı. Tuncer, komşunun oğluydu. Sevdiler birbirlerini, 1980’de de evlendiler.
Tuncer, Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi ve Makine Mühendisi oldu. Devrimciydi, ama özellikle Meral siyasete atıldıktan sonra eşini de kendi yanına çekti sade bir hayat yaşamayı tercih ettiler.
Bu sade ve mutlu evlilikten 1984’te Fatih adını verdikleri bir oğulları oldu.
Ailesinin siyasete olan yakınlığı kaçınılmaz son olarak Meral’i de bu fikre yaklaştırmış, daha lise yıllarından onu içine doğru çekmişti. Uzunca bir süre ilgisi ve çalışmaları devam etti. Sonunda 1994 Yerel Seçimlerinde DYP’den “Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı” oldu.
Siyasete ilk olarak 1995’te Tansu Çiller’in Genel Başkanlığı’nı yaptığı DYP’nin “Kadın Kolları Başkanlığı”nı yaparak başladı Meral Akşener ve bu görevi bir yıl sürdürdü. 1995 – 1999 Türkiye Genel Seçimlerinde “DYP Kocaeli Milletvekili” olarak meclise girdi.
28 Haziran 1996’da Necmettin Erbakan’ın başkanlık ettiği Refah Partisi ve DYP koalisyon oluşturarak 54. Türkiye Hükümeti’ni kurdu. 3 Kasım 1996’da Türkiye’yi sarsan bir olay yaşandı; “Susurluk Kazası”. Bu olay akabinde İçişleri Bakanı Mehmet Ağar görevinden istifa etti. Ardından göreve gelen isim, Meral Akşener idi ve bu durumun şaibeli olduğundan bahsediliyordu.
Bu şaibeye neden olan olayın şu olduğu iddiası vardı; DYP lideri Tansu Çiller’e oldukça yakındı Meral. Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller çifti Antalya Beldibi’nde bulunan hazine arazisinde lüks bir otel inşa edeceklerdi. Otelin tüm gelirinin şehit ailelerine bağışlanacağını savunan isimler arasında en yakınında bulunan Meral Akşener de vardı. Yine de çok geçmeden bu lüks otelin işletmesinin Bursalı bir iş adamına verildiği ortaya çıkmıştı.
Ayrıca Meral Akşener göreve koalisyonun iktidarda olduğu hassas bir dönemde gelmişti. Necmettin Erbakan Başbakan, Tansu Çiller Dışişleri Bakanı idi. “28 Şubat 1997” süreci yaşanınca 54. Türkiye Hükümeti dağıldı. Meral Akşener’in görevi de 30 Haziran 1997’de sona erdi. Kısa süreli bir görevdi.
Bu süreçte cesurdu Meral; yeri geldi Refah – DYP Hükümeti’nin en riskli açıklamalarını üstlendi. Üstelik arkasına dönüp baktığında tek bir milletvekili yoktu. Yıllar sonra bu günleri bir röportajında hayıflanarak şu cümlelerle anlatacaktı: “Arkama baktım, bir tek Allah’ın kulu kalmamış. Mecburen tek başına yaptım. Ertesi günlerde partiden istifalar başladı. Milletvekilleri, milletten aldıkları vekaletin hakkını verseler, tam bir dirayetle arkasında dursalar, bugün her şey çok daha farklı olurdu”.
1998’de de başka bir iddia atıldı ortaya; Türkiye’nin haber alma servisi MİT, firarda olan suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın yerini tespit etmişti. Ancak operasyondan hemen önce Alaattin Çakıcı’nın ses kaydı basına sızdı. Ses kaydında, Alaattin Çakıcı, Meral Akşener’in yakalanmadan önce kendisine yerini değiştirmesi için mesaj gönderdiğini iddia ediyordu. Bu kayıt çok konuşuldu…
Meral Akşener biten görevinden sonra 1999 Türkiye Genel Seçimlerinde “DYP İstanbul Milletvekili” olarak tekrar meclise girdi.
4 Temmuz 2001’de de DYP’den istifa etti. Bu sırada Abdullah Gül, Fazilet Partisi’nden kopmuştu. “Recep Tayyip Erdoğan” ile birlikte önderliklerini yaptıkları “yenilikçi kanat” olarak adlandırdıkları bir oluşum kurdular. Meral Akşener de, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının çalışma ofisi de olan “Politik Araştırmalar Merkezi”nde bir basın toplantısı düzenleyerek, bu oluşumun içinde bulunacağını duyurdu.
2002 Türkiye Genel Seçimlerinde DYP, yüzde 9,54 oranında oy alarak barajın altında kaldı. Katıldığı oluşumda, yeni parti kurulumunda oğlu Fatih de parti adı için çalışıyordu. Ancak Meral Akşener, anlaşmazlık sonrası bu yenilikçi oluşumdan ayrıldı. Deneme yanılma yöntemlerinden geçiyor gibiydi…
3 Kasım 2001’de MHP’ye katıldı. 2004 Yerel Seçimlerinde MHP’den “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı”na aday oldu. 2007 Türkiye Genel Seçimlerinde de “MHP İstanbul Milletvekili” olarak meclise girdi. Ayrıca MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de Başdanışmanı idi.
Meral Akşener, siyasi yaşamında yeni bir yola girmişti. Bir gün kız çocuklarının çoban olamayışını öğrendiğinde içinde kalan uhde, bugün kadın olarak ona bir şeylerin ilkini yaptırma gücü veriyordu sanki.
TBMM’de Türkiye – Çin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu üyesiydi. Meral Akşener, 23. Döneminde, 10 Ağustos 2007’de, Güldal Mumcu ile beraber “TBMM Başkanvekili” seçilen kadın milletvekili oldu. 24. Dönemde bu tekrarlandı; 12 Temmuz 2011’de yine Güldal Mumcu ile beraber “TBMM Başkanvekili” seçildi. Bundan önce en son, 1968’de CHP Muş Milletvekili Hayriye Ayşe Neftçi, TBMM Başkanvekili seçilmişti.
15 Temmuz 2016’da, ülkenin üzerine bir anda kara kara bulutlar çöktü. Acısının tarifi zor bir süreç, şükürler olsun ki Türk Milleti’nin azmi ve iradesi ile başlamadan bastırıldı. Peki bu konudan burada neden bahsetmeli? Meral Akşener’in bu konu ile ilişkisi nedir?
Çünkü kendisine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren darbeci FETÖ, 15 Temmuz’da yönetime el koymaya kalktı. Bundan önceki tarihe dönecek olursak, Meral Akşener de aynı sloganı kullanarak, “Ben başbakan olacağım” açıklamaları yapmıştı. MHP’nin Genel başkanı olma konusunda da ısrarcı ve kararlıydı Meral. MHP’nin başına geçmesi halinde partinin iktidar olacağını ve kendisinin de mutlak surette başbakan olacağını söylemekten geri durmuyordu. Hatta MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin olağan kurultay tarihini belirlemesine rağmen Meral Akşener’in kurultayın bir an önce yapılması yönündeki aceleci tavrı da dikkatlerden kaçmamış; bir puzzelin parçaları gibi akıllarda birleşiyordu.
Darbe girişiminden sonra haliyle haberler ve iddialar da arttı. Meral Akşener’in bir FETÖ projesi olarak ortaya çıktığı konuşuluyordu. “Yurtta sulh, cihanda sulh!” cümlesini dilinden düşürmeyişi ve üzerinden çok zaman geçmeden darbe girişiminin de “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla TRT’den bildirilişi akıllara soru işareti düşürdü. Üstelik 15 Temmuz’dan sonra da sessizliğe gömülmüştü; iddialı konuşmaları, kurduğu bütün cümleler boşlukta yayılan bir duman gibi dağılmış, parçalanmıştı. Oysa 7 Haziran’dan önce FETÖ medyasında yaptığı bir konuşmada; “İktidara geldiğimizde tutuklu polisleri serbest bırakacağım” diye sözler veriyordu ve özellikle ekliyordu; “Fetullahçı değilim, ama olsaydım gururla bunu söylerdim”.
Daha sonra FETÖ darbe girişimini isim vermeden twitterde şu şekilde eleştirdi Meral Akşener: “Ülkemiz darbelerden geçmişte büyük zarar görmüştür. Yapılan kalkışmanın üzerinden milletimizin feraseti ile gelinecektir. Gün demokrasimize sahip çıkma günüdür”.
Devlet Bahçeli de bu konuda sessiz kalmadı: “15 Temmuz’daki bildiride ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ifadesi öne çıkıyor. Hanımefendinin neredeyse her toplantısında ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ifadesini kullanıyor olması tesadüf olamaz”.
İşte bütün bunlardan sonra soğuyan ara daha da gerilerek bozguna uğrayacaktı…
Meral Akşener, MHP ile bir bütünlük kurmuştu. 2011 ve Haziran 2015 Genel Seçimlerinde MHP İstanbul Milletvekili olarak yine meclisteydi. Ancak Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimlerinde partisinden milletvekili adayı olarak gösterilmedi.
MHP oy kaybetmiş ve mecliste temsil edilen dördüncü parti olmuştu. Meral Akşener, ay sonunda bir basın toplantısı düzenledi ve kurultay talebinde bulundu. Ayrıca “Üzerime düşen her görevi yapmaya hazırım” diye özellikle vurguluyordu. Mahkeme MHP olağanüstü kongresi yapılmasına karar verdi. Meral Akşener de bu olağanüstü kongre için Genel Başkan Adayı oldu. Tarih 15 Mayıs olarak açıklandı. Ancak, MHP de bu kararı tanımadığını bildirdi.
Meral Akşener, 8 Eylül 2016’da partisinden resmen ihraç edildi. 19 Haziran 2016’da Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurdu; ihraç kararına ihtiyati tedbir konulmasını istiyordu. Çocuk aklının nöbet tuttuğu erik ağaçları gibiydi belli ki bu dava, sadece bekledi. 15 Aralık 2016’da Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi davayı reddetti ve Meral Akşener kesinkes partisinden ihraç edilmiş oldu…
Meral Akşener, TBMM’de temsil edilecek beşinci partiyi kurmaya karar vermişti. 2017’de Bağımsız Milletvekilleri Ümit Özdağ ve İsmail Ok ile birlikte bu yeni partinin kurulma çalışmalarını hızlandırdı.
İlk iş bunu kamuoyuna duyurmak gerekiyordu. İsmail Ok, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında yeni kuracakları parti ile ilgili soruları cevaplayarak bu görevi tamamladı. Şöyle diyordu açıklamalarında: “Yeni partinin, artık kurulması yönünde tabiri caizse bir yol ayrımına girilmiştir, başlanılmıştır; inşallah Türk Milleti için hayırlı olacaktır. Türk Milleti de bu yeni partide lider olarak, genel başkan olarak Sayın Meral Akşener’i görmektedir.
Sayın Meral Akşener’in liderliğinde, genel başkanlığında Türkiye’de yeni bir parti kurulacaktır…”
Basın açıklamasıyla da resmen tüm yenilikler açıklanmıştı. Meral Akşener’in kuracağı partinin adı “İyi Parti”ydi.
Meral Akşener, İçişleri Bakanlığı’na dilekçesini verdi ve İyi Parti’yi Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, 25 Ekim 2017’de kamuoyuna resmen duyurdu…
Partisinin logosu tartışmalara neden oldu; Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin kurumsal kimliğine benziyordu. Hemen akabinde partinin gelecek seçimlerde barajı geçip geçemeyeceği kulislerde konuşulmaya başlandı. Yapılan anketler pek iç açıcı görünmese de, Meral Akşener’in nasıl bir yol izleyeceği merakla beklenenler arasındaydı.
İşte böyleydi göç ederek bu topraklara gelmiş Balkan kızının hayatı…
Damla Karakuş
[email protected]
Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.
Kaynak:Enson haber Biyografi
Atlıyı atından indirecek üslupla yazılar yazan adam, Hüseyin Nihal Atsız.
Arkasından böyle cümleler kurdurtacak kadar dik duruş sergilenmiş bir hayat, kuşkusuz ki çok az insanın başardığı bir yaşam şeklidir. Ne mutlu ki, Hüseyin Nihal bunu başarmış ve umarım ki hayata mutlu veda etmiştir.
Bunca dik duruşun getirdiği bedeller muhakkak ki onun da canını yaktı. Ama anne ve babasının ona sunduklarının üzerine ekleyebildikleriyle, o aslında belli ki kendi gözünden güzel bir hayat yaşadı. Memuriyeti, yazdıkları, övdükleri ve yerdikleriyle o bir bütündü.
Dilerim hayatı boyunca hissettiği her duygunun karşılığını sonsuz yaşadı…
Hüseyin, 12 Ocak 1905’te Kadıköy İstanbuL’da Mehmet Nail Bey ve Fatma Zehra Hanım’ın ilk çocukları olarak dünyaya geldi.
Babası Mehmet Nail Bey, Gümüşhane ilinin Torul kazasında bulunan Midi köyünün Çiftçioğulları ailesindendi ve Deniz Güverte Binbaşısı idi. Büyük büyük dedelerinin başlattığı denizcilik, onun da mesleği olmuştu. 1877 ve 1944 yılları arasında yaşayan Mehmet Nail Bey, Osmanlı donanmasına girmiş ve Deniz Kuvvetleri’nden Deniz Güverte Binbaşısı olarak emekli olmuştur.
Annesi Fatma Zehra Hanım ise Trabzon’un Kadığılları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı idi.
Mehmet Nail Bey ve Fatma Zehra Hanım severek evlenmiş bir çiftti. Ancak Fatma Zehra 1930’da damar sertliğinden öldü. Babası, Hüseyin ve 2 kardeşi Fatma Zehra Hanım’ın olmadığı bir dünyada kaldılar. Annesini kaybettiğinde Hüseyin, 25 yaşındaydı, ama yine de duygusal adamın hali başkaydı.
Mehmet Nail Bey bir yıl sonra tekrar evlendi. Evlendiği kadının adı, yine Fatma Zehra idi. Bir yıl sonra bir kızları oldu. Ancak iki yıl sonra geçimsizlik sebebiyle ayrıldılar.
Hüseyin, ilk öğrenimini neredeyse Kadıköy’de o okuldan bu okula geçerek tamamladı. Orta öğreniminde ise Kadıköy ve İstanbul Sultanileri, yani İstanbul Lisesi’ndeydi. Mezuniyetini tamamladığında Askeri Tıbbiye’ye kayıt oldu.
Askeri Tıbbiye zamanlarında Türkçülük akımının etkisine de girmişti. 3. sınıfa geçmişti ki, Ziya Gökalp’in cenaze töreninin gecesinde bu fikre ters düşen kişilerle bir kavgaya tutuştu. Bugünden yadigar kalan bir anlaşmazlık ile Arap asıllı Mesut Süreyya Efendi adında bir teğmene selam vermediği gerekçesiyle okuldan atıldı. Tarih, 4 Mart 1925’ti.
Bu yaşananların ardından üç ay Kabataş Erkek Lisesi’nde yardımcı öğretmenlik yaptı. Öğrenimine zorunlu olarak verdiği bir sondan sonra tekrar üniversite yollarına dönene kadar bir de Deniz Yolları’na ait Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda Katip muavini olarak çalıştı.
Hüseyin, Askeri Tıbbiye’den atıldıktan sonra bir yıl ara verdi ve 1926’da İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümü’ne ve yatılı kısım olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydoldu. Ancak yine zamanı değildi belli ki. Çünkü bir hafta sonra askere çağırıldı. İstanbul Taşkışla 5. Piyade Alayı’na er olarak gitti.
Askerliği 9 ay sürecekti. Askerlik dönüşünde okul mezuniyeti için çalışmalarına devam etti. Neredeyse başlamadan bırakmak zorunda kaldığı yerden yeniden başlamalıydı.
Arkadaşı Ahmet Naci ile “Anadolu’da Türklere Ait Yer İsimleri” adını verdikleri bir makale hazırladılar ve bu makale Türkiyat Mecmuası İkinci cildinde yayınlandı.
Bu adımları hocası Mehmet Fuad Köprülü’nün dikkatinden kaçmadı. Bu vesileyle Hüseyin, 1930’da Edirneli Nazmi’nin divanı üzerine mezuniyet çalışması yaptı. Aynı yıl mezun oldu.
Not: Hüseyin Nihal Atlı’nın tezi; Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lügati, 1930, 111 s, Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no.82’dir.
Hüseyin, sonunda mezun olabilmişti. Aynı zamanda Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Yüksek Muallim Mektebi’ni de bitirdiği için liselerde yapması zorunlu olan mecburi hizmetlerden muaf tutulması için elinden geleni yaptı. Bunların sonucunda da Hüseyin’e ilk profesyonel işini verdi. Hüseyin, 25 Ocak 1931’de hocasının asistanı oldu.
Bu dönemler ayrıca yazma merakının iyiden iyiye nüksettiği zamanlardı. İlk profesyonel işinin ardından 15 Mayıs 1931 – 25 Eylül 1932 tarihleri arasında “Atsız Mecmua” yı çıkardı. Hocasıyla yanında “Zeki Velidi Togani, Abdülkadir İnan” gibi isimlerle bir kadro oluşturmuş ve yayın hayatına ilk adımını atmıştı. Bu adım her şeyden öte Cumhuriyet dönemi Türkçülük akımının öncüsü oldu.
Mehpare Hanım 1931’de Darülfünun’un Felsefe Bölümü’nden mezun olduğunda yolları Hüseyin Nihal ile kesişti. Aynı yıl evlendiler.
Bu evlilikten bir çocukları olmadı ve sadece 4 yıl sürebildi. İlk evliliğiydi, ancak son olmayacaktı.
Hüseyin Nihal kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını kendi dergisi “Atsız Mecmua”da yayınladı. Yazılarını “H. Nihal”, hikayelerini ise “Y.D.” imzasıyla yayınlıyordu. Yazmak onun için kendini ifade etme biçimiydi. Ancak tepkileri üzerine çekecek hareketleri de vardı.
Temmuz 1932’de Ankara’da Birinci Türk Tarih Kongresi toplandı. Dr. Reşid Galib, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan hakkında eleştirilerde bulundu. Bu eleştirilere cevaben Hüseyin Nihal, içinde sonradan ikinci eşi olacak olan Bedriye Atsız ve Pertev Boratav’ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile “Dr. Galib’e, Prof. Dr. Togan’ın talebesi olmakla iftihar ederiz” yazılı bir telgraf ile protesto etti. Dr. Galib bunun üzerine daha da tepkili olacaktı.
Hüseyin Nihal yazmaya devam ededursun, Dr. Galib 19 Eylül 1932’de Maarif Vekili oldu. Bir süre sonra Mehmet Fuad Köprülü de dekanlıktan ayrıldı. Bunun üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanı Ali Muzaffer Bey oldu. Dr. Galib de elindeki hakları kullanmakta gecikmedi. Hüseyin Nihal’in dergisindeki 17. Makaleyi (Darülfünun Kara – Yüz Kızartacak Listesi) sebep göstererek Dekanlığa baskı yaptı ve 13 Mart 1933’te Hüseyin Nihal’in asistanlık görevine son verdi.
Ancak Hüseyin Nihal’in bu duruma karşı tepkisi de fevri oldu. Birkaç gün sonra Edebiyat Fakültesi Dekanını yakalayıp insanların gözü önünde hırpaladı. Bu hadisenin üzerinde fazla durulmadı ve ceza almadı. Ancak görülen o ki, bir daha böyle bir işinin olmama ihtimalini neredeyse kesin kılmıştı.
Üniversite asistanlığından çıkarılışının ardından Hüseyin Nihal’in tayini Türkçe Öğretmeni olarak Malatya Ortaokulu’na çıktı. Burada sadece Nisan ve Temmuz 1933 ayları arasında görev yaptı. Bir sonraki atamasının yapıldığı yer Edirne Lisesi Edebiyat Öğretmenliği idi. Ancak burada da Eylül – Aralık 1933 zaman aralığı kadar kaldı. Bir süre öğretmenliğine ara verildi.
Edirne’ye geldiği zamanlarda, 5 Kasım 1933, “Atsız Mecmua” nın devamı niteliğinde aylık olarak çıkaracağı Türkçü akımının etkisindeki “Orhun” dergisini yayımladı. Ancak burada da dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Çünkü dergide “Türk Tarih Kurumu”nun çıkardığı, lisede ders kitabı olarak okutulan dört cilt halindeki bu kitaplarda bulduğunu iddia ettiği yanlışlar konusunda ağır eleştirilerde bulunuyordu. Bu sebeple 28 Aralık 1933’te Bakanlık emrine alındı. Dergi de dokuzuncu sayısının yayınlanmasının ardından, 16 Temmuz 1934’te kapatıldı.
Dokuz ay boyunca dergisiyle birlikte Bakanlık gözetiminde kalan Hüseyin Nihal, 9 Eylül 1934’te Türkçe Öğretmeni olarak Kasımpaşa’da bulunan Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na atandı. İlk kez burada uzun kalabilecekti. 4 yıl kaldı, ancak 4 yılın sonunda 1 Temmuz 1938’de görevinden ihraç edildi.
Artık özel eğitim kurumlarına yönelmişti. 1937 – 1939 yılları arasında Özel Yüce – Ülkü Lisesi’nde görev yaptı. 19 Mayıs 1939 – 7 Nisan 1944 yılları arasında da Boğaziçi Lisesi’nde bulundu. Buradaki görevinde iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper’in teşvikiyle “Orhun” dergisini kaldığı 10. Sayıdan itibaren 1 Ekim 1943’te yeniden yayınlamaya başladı. Ancak sadece 7 sayı yayınlanacak ve 1 Nisan 1944’te kapanacaktı.
Hüseyin Nihal, Şubat 1936’da ikinci kez Bedriye Hanım ile evlendi. Çiftin bu evlilikten 4 Kasım 1939’da Yağmur ve 14 Temmuz 1946’da da Buğra adını verdikleri iki oğulları oldu. Ayrıca bir de Kaniye adında evlatlık kızı vardı.
Aslında mutlu ve çocuklu bir evlilikleri vardı. Ancak çift 35 yıllık evliliklerini Mart 1975’te sonlandırdı.
Hüseyin Nihal haliyle II. Dünya savaşının içinden geçiyordu ve Türkiye’de komünist düşünce ve faaliyetlerin arttığını düşünüyordu. “Orhun” dergisinin Mart 1944’deki 15. Sayısında Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 meclis konuşmasındaki şu cümlelerine hitaben bir açık mektup yayınladı: “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.”
Çok geçmeden bir sonraki ay 16. Sayıda ikinci açık mektubunu da yayınladı. Bu mektubun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i komünistleri kolladığını ileri sürerek istifaya çağırdı. Hatta bu mektup Türkçü düşünceyi destekleyen kişiler arasında büyük bir kaosa sebep oldu. İstanbul ve Ankara’nın öncülüğünde birçok şehir antikonünist gösterilere ev sahipliği yaptı. Hasan Ali Yücel de tüm bu kaosa sebep olan Hüseyin Nihal’in Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine 7 Nisan 1944’te son verdi.
Tüm bu kaosun ışığında Orhun dergisi de zaten en fazla 16. Sayısını görebildi ve Bakanlar Kurulu kararınca ikinci kez kapatıldı. Hüseyin Nihal aleyhinde dava da açıldı, çünkü Sabahattin Ali’ye “vatan haini” diyordu.
Hüseyin Nihal de bu durum üzerine dava için Ankara’ya gitti. Trenden indiğinde istasyonda onu Türkçü gençler karşıladı. Hüseyin Nihal’in aleyhindeki hakaret davasının ilk oturumu 26 Nisan 1944’te yapıldı ve olaylı bir gün oldu. Üniversite öğrencilerinin varlığı belli ki ortamı geriyordu. Bu sebeple 3 Mayıs 1944’te yapılan ikinci oturuma öğrenciler kabul edilmedi. Ancak bu karar öğrencileri yıldırmadı ve kapı önünde yapılan eylemler sonucu birçok sayıda öğrenci gözaltına alındı.
9 Mayıs karar oturumunda Hüseyin Nihal, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına mahkum edildi. Ancak Hakim “milli tahrik” olduğu görüşüyle cezayı 4 aya indirdi ve erteledi.
1944 yılı 19 Mayıs törenlerinde dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hüseyin Nihal ve arkadaşlarını ağır bir şekilde eleştiren nutkunu söyledi. Bunun üzerine Hüseyin Nihal ve 34 arkadaşı 1 Numaralı İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. Alparslan Türkeş’in de aralarında bulunduğu birçok önemli isim ifade verdi.
Irkçılık – Turancılık davası adı verilen bu yargılama 7 Eylül 1944’te başladı ve mahkeme haftada 3 gün 65 oturum şeklinde devam etti. 29 Mart 1945 tarihinde mahkeme sonuçlandı. Hüseyin Nihal, 6 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Hüseyin Nihal bu kararın temyizini istedi ve Askeri Yargıtay mahkemenin kararını esastan bozdu.
Sonuçta Hüseyin Nihal, bir buçuk yıl kadar ceza çekti ve 23 Ekim 1945’te tahliye edildi.
Hüseyin Nihal bir süre işsiz kaldı. Özellikle Ekim 1945 – Temmuz 1949 yılları arasında geçinmek için kitaplarını satmak zorunda kaldı. Hatta öyle ki, yazmaya devam etse de kendi adını kullanarak kitap yayınlayamayacağının dahi farkına varmıştı. Bu sebepten bir süreliğine Türkiye Yayınevi’nde iş bulduğunda Türk – Rus savaşlarını özetlediği kitabı “Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir” i “Sururi Ermete” adlı kişinin kimliği ile yayınladı.
Neyse ki zamanla kaderi yüzüne gülecekti. Sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Milli Eğitim Bakanı oldu ve böylece işsizliği de sona erdi. Arkadaşının vasıtasıyla 25 Temmuz 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi’ne “Uzman” olarak tayin edildi.
Burada görevini sürdürdüğü sıralarda Demokrat Parti iktidara gelmişti. Bu sefer de Hüseyin Nihal, 21 Eylül 1950’de Edebiyat Öğretmeni olarak Haydarpaşa Lisesi’ne atandı. Ancak yazmaya ve konuşmaya devam ediyor, sivri dilinden kaçış mümkün olmuyordu. Ancak şu bir gerçek ki, bir şekilde bir şeylerin bedelini de ödüyordu.
4 Mayıs 1952’de Hüseyin Nihal, Ankara Atatürk Lisesi’nde “Türkiye’nin Kurtuluşu” adlı bir konferans düzenledi. Bunun üzerine Cumhuriyet gazetesi de aleyhine haberler yayınlamakta gecikmedi. Bir adım sonrasında da Bakanlık tarafından hakkında soruşturma açılmıştı. Aslında verdiği konferansın bilimsel olduğu tespit edildi, ama yine de Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden 13 Mayıs 1952’de “muvakkat” kaydı ile alınarak Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine geri gönderildi.
Tüm yaşadıklarının üstüne bu son süreç onu daha da yormuştu. Kütüphanedeki görevine dönüşünden sonra 31 Mayıs 1952’de emekliliğini istedi. Ancak 1 Nisan 1969 tarihine kadar bu kütüphanede çalışmaya devam etti. Bu süre onun en uzun memuriyet zamanını kapsıyordu.
Belli ki durulmuş ya da kitapların içinde olmak ona iyi gelmişti.
Ne yaşarsa yaşasın bir şekilde yazmaya ve yazdıklarını yayınlamaya devam etti. 1950 – 1952 yılları arasında haftalık olarak çıkan “Orkun” dergisinde başyazarlık yaptı. Artık daha tecrübeliydi ve daha sağlam adımları vardı. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği’nin genel başkanlığını da bu sebepten üstlendi.
1964’te “Ötüken” dergisini yayınlamaya başladı ve ölene kadar da devam edecekti. Elbette bu zaman dilimlerinde bir yandan da Hüseyin Nihal kendi olmaya devam edecekti.
Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, bir gün Gaziantep’e giderken bir işçinin kendisine kurduğu “İdareciler Araplara toprak veriyor, biz Türklere vermiyor” cümleye karşılık, “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” dedi.
Hüseyin Nihal bu konuyu dergisinde işlemekte gecikmedi. Nisan 1967’de Ötüken’in 40. Sayısından başlayarak “Konuşmalar – I”, “Konuşmalar – II” derken 48. Sayıya kadar bölümlere özel isimler vererek yazmaya devam etti. Bu makalelerde ortak düşünce olarak Marksistlerin Doğu bölgelerde çalışmalar yaptığını iddia ediyordu. Haliyle sonunda hakkında soruşturma açıldı.
İlk aşamada hakkında hiçbir suçlama bulunmasa da, Ankara sokakları Hüseyin Nihal adına hazırlanan bildirgelerle donatılıyordu. En nihayetinde Hasan Dinçer’in Adalet Bakanı olduğu dönemde Bakanlık tahkikat başlatıldı ve Hüseyin Nihal ömrü hayatında bir kere daha mahkeme yüzü gördü.
Dava 6 yıl boyunca devam etti ve uzun duruşmalardan sonra Hüseyin Nihal ve derginin Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kavabek’in on beşer ay hapsi istendi. Ancak karar temyiz edildi ve Yargıtay tarafından bozuldu. Fakat mahkeme kararda ısrar etti. Bunun üzerine mahkumiyet kararı kesinleşti.
Karar kesinleşmişti, ancak Hüseyin Nihal’in kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan şikayetle Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne yatışı yapıldı. Hatta hakkında “cezaevine konulamaz” raporu bile verildi. Ama Adli Tıp sadece 4 aylık bir süreci kabul etti. Bu sebepten rapor “Reviri olan bir cezaevinde kalabilir” olarak yeniden düzenlendi.
Böylece İnfaz Savcılığı 14 Kasım 1973’te Hüseyin Nihal’i evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi’ne yerleştirdi. Buradan da Sağmalcılar Cezaevi’ne nakledilecekti.
Kesinleşen 15 aylık cezasını çekmek için artık hapisteydi. Ancak bir grup üniversite hocası ve öğrenciler Cumhurbaşkanlığı’na Hüseyin Nihal’in affedilmesi için başvuruda bulundu. Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de kendi yetkisini kullanarak Hüseyin Nihal’in cezasını affetti. 22 Ocak 1974’te tahliye olan Hüseyin Nihal böylece sadece 2,5 ay hapiste kalmış oldu.
Kasım 1975’te Hüseyin Nihal hasta olduğunu hissederek hastaneye gitti. Ancak yapılan testler sonucunda herhangi bir şey çıkmadı. Oysaki daha önceden birçok şikayetle hastanede yatmışlığı vardı.
10 Aralık 1975’te akşam saatlerinde geçirdiği kalp krizi geçirdi. Ancak gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamadı. Ertesi günün akşamında Hüseyin Nihal bir kriz daha geçirdi ve kalbi dünkü kadar güçlü duramamıştı. Hüseyin Nihal, 11 Aralık 1975’te kalp krizi sebebiyle öldü.
13 Aralık Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. İşte bugün Kadıköy Osmanağa Camii’nde kılınan İkindi namazının ardından kılınan cenaze namazı ile cansız bedeni Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.
Şöyle bir anekdot da var cenaze gününden: Cenaze namazının ardından İmam “Merhumu nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunda içlerinden Fethi Gemuhluoğlu’nun cevabı olabildiğince yüksek sesle geldi; “Bu musalla taşı, Hüseyin Nihal Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, Hoca Efendi.”
Ruhun şad olsun sevgili Hüseyin Nihal Atsız…
Damla Karakuş
[email protected]
Not:
Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.
Kaynak:Enson haber Biyografi