Etiket: ölümü

Hitler Nasıl Öldü?

Adolf Hitler’in, 30 Nisan 1945’te Berlin’deki sığınağında intihar ettiğine inanılıyor. Ama bu gerçekten doğru mu? 20. yüzyılın en ünlü isimlerinden birinin ölümüyle ilgili gerçekleri, varsayımları ve bazı komploları öğrenmek için okumaya devam edin.

O zamanlar Avrupa’daki en güçlü adamlardan biri, aşağılanmaktan kaçmak için bir sığınakta kendi canını aldı!

Adolf Hitler 20 Nisan 1889’da Avusturya’nın Branau kasabasında doğdu. Okulda ne popüler ne de parlak olan Hitler, Viyana’da bir sanat okuluna kabul edilmedi. Viyana yıllarındaki yoksulluk ve reddedilme, Hitler’de politik görüşlerin ve Yahudi aleyhtarı duyguların gelişmesine sebep olduğu düşünülür.

İkinci Dünya Savaşı’nda askeri ve diplomatik başarıların ardından, Hitler’in liderliğindeki Nazi Almanyası, Rusya ve tarafsız ülkeler olan İsviçre, İspanya, Portekiz, İsveç ve Türkiye haricinde tüm Avrupa kıtasını fethetti.

Ancak, Hitler’in Rusya’yı işgal etme kararı olağanüstü bir şekilde geri tepti ve Doğu cephesinde sürekli bir kayıp ve geri çekilme patikasına yol açtı. Sovyetler Birliği’nin misillemesi, Hitler’in askeri taktikler ve Normandiya’daki Müttefik işgali ile ilgili gittikçe sertleşen kararıyla birleştiğinde, fethedilen topraklarının çoğunu Nazi Almanyası’ndan geri alındı.

Yenilginin yaklaşmasıyla Hitler, 16 Ocak 1945’te başkenti Berlin’de bir yeraltı sığınağına – Führerbunker – sığındı. Kendisine eşi Eva Braun ve son derece sadık Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ve diğer güvenlik güçleri eşlik etti.

Hitler, 22 Nisan 1945’te, Komutanlarının emirlerine uymayıp, müttefiklerle Führer’in olmadığı barış görüşmelerini başlattığını duyduktan sonra sinir krizi geçirdi.

Hitler 30 Nisan 1945’te intihar etti. 29 Nisan’da gece yarısı civarında Hitler, Eva Braun’la sığınakta evlendi. Bu arada, Benito Mussolini’nin ölüm haberi ulaştı. Mussolini isyancılar tarafından idam edildi; Cesedi bir benzin istasyonunda baş aşağı asılmış ve yerel halkından taşlama işlemine maruz bırakılmıştır. Hitler sonunun Mussolini gibi olmasını istemedi. Evlendikten sonra Hitler son isteğini imzaladı. Ayrıca gecenin ilerleyen saatlerinde generali Helmuth Weidling’e gitmesi için izin verdi.

Ertesi gün öğle yemeğini yedikten sonra, Hitler ve eşi, diğer işgalcilere ve sığınağın personeline kişisel vedaları ettiler. Tanıklar, saat 3.30 civarında silah sesi duyduklarını bildirmişlerdir.

Hitler’in uşağı Heinz Linge odaya birkaç dakika sonra girdiğinde, çiftin birbirine yaslanmış kanepenin üzerinde olduklarını gördü. Hitler’in şakağında bir kurşun yarası vardı. Eva Braun’un herhangi bir fiziksel yarası yoktu ancak ölmüştü.

Eva Braun’un siyanür alarak ölmüş olduğu anlaşıldı. Hitler de kendisini vurmadan önce siyanür almıştı.

Resmi rapora göre, Adolf ve Eva Hitler yakıldılar (Hitler bedenlerinin yakılmasına yönelik talimatlar bırakmıştı). Tamamen yakılan bedenler daha sonra gömüldü.

Bununla birlikte, intiharın sahte olduğuna dair bir teoride Hitler mide kanserinden ölmek üzereydi ve Güney Amerika’ya kaçmıştı. O zamanlar Naziler arasında başka ülkelere kaçmak yaygındı ve birçoğu birkaç yıl sonra bulunamamıştı. Hitler’in aynı şeyi yapma olasılığı, göz ardı edilemez. Bununla birlikte, bu teori az güvenilirliğe sahiptir, çünkü Ruslar Berlin çevresindeki bölgeyi kontrol ettiler, böylece Hitler’in kaçmasını imkânsız hale getirdi.

Tarih her zaman kazananlar tarafından yazılır. Hitler’in ölümünün ilanının, Müttefik kuvvetlerine büyük bir destek sağlayacağı düşünülürse, bu durumda Hitler’in Kızıl Ordu tarafından ölü olarak ilan edilebilmesi mümkündür.

Führer’in ölümü, ateşin güvelere çektiği gibi komplo teorisyenlerini çekmeye devam ediyor ve 20. yüzyılın en ünlü isimlerinden birinin ölüm hikayesi bir gün yeniden yazılmalı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Mevlana Hayatı ve Eserleri

Mevlana Celalettin Rumi (1207 – 1273). Büyük Türk şair, mutasavvıf, bilgin ve fikir adamıdır. İnsanlık medeniyetinin yetiştirdiği dahiler arasında sayılır. Mevlevi tarikatının da, fiili olmasa bile, manevi kurucusudur.

Bugün Afganistan Türkistanı’nda kalan, çağının büyük bir kültür merkezi Belh’te doğmuştur. Anadolu’da yerleşip ün kazandığı için “Rumi” (Anadolulu) diye anılmıştır. “Mevlana” kelimesi ise “efendimiz” demektir; gerek hayatında, gerekse ölümünden sonra saygı makamında böyle anılmış, asıl adı, bu lakabın yanında unutulmuştur. “Molla Hünkâr, Hüdavendigâr, Mevlây-i Rûm (Anadolu’nun efendisi), Mevlevi” şeklinde de anılır.

Doğum tarihi 30 Eylül 1207’dir. Babası «Sultânu’l-Ulemâ» (Bilginlerin Sultanı) diye ; tanınan Bahaettin Velet, annesi Mümine Hatun’dur. Babası, devrinin en büyük bilginlerindendir. Annesi Mümine Hatun ise Harzemşahlar imparatorluk hanedanından bir prensestir.

Bahaettin Velet, manevi nüfuzundan çekinen Harzemşahlar’la arası açılıp, Belh’ten ayrıldığı sırada Mevlânâ pek küçük bir çocuktu. Babası ile İran’dan ve Bağdat’tan geçip Hicaz’a geldi; hac töreninden sonra, Şam yolu ile Anadolu’ya geçtiler.

Anadolu Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı çağıydı. Devlet merkezi Konya’da Bahaettin Velet, pek büyük bir saygıyla karşılandı. Bu sırada Mevlânâ 21 yaşında bulunuyordu (1228). Konya’ya gelmeden Anadolu’nun birçok yerlerini gezmişlerdi. Bu sıralarda Karaman şehrinde Mevlânâ, Şerefettin Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun’la evlendirîldi. Annesi Mümine Hatun da bu şehirde ölmüştür. Bahaettîn Velet, 23 şubat 1231 ‘de Konya’da vefat etti. . Mevlânâ, babasından ve gittikleri her yerde en büyük bilginlerden son derece mükemmel bir tahsil ve terbiye görmüştü. İnsanlığın milyonlarda bir ihtimalle mazhar olduğu bir dehaya sahip bulunan genç bilgin, aynen babasının gördüğü itibara nail oldu. Konya’da en yüksek dereceli medreselerde ders vermeye başladı.

Mevlânâ öğrencilerine bir hocadan çok bir uyarıcı gibi davranıyor, etrafına topladığı seçkin zümreye pek aydın ufuklar gösteriyor, Selçuklu İmparatoru’nu, vezirlerini de aydınlatmaya çalışıyordu.

1244’te Konya’ya gelen Tebrizli Mehmet Şemsettin adında esrarlı, pek yüksek fikir ve hislere sahip bir derviş, Mevlânâ’nın hayatını tamamen değiştirdi. Mevlânâ 37 yaşına kadar ciddî, büyük bir bilgindi; bir fikir adamıydı. Tebrizli Şems’in gelişi Mevlânâ’nın duygu âlemini altüst etti, onu bir gönül adamı yaptı. Mevlânâ daha çocukken bu dervişle Şam’da kısa bir müddet görüşmüştü. Bu sefer Şems, Mevlânâ’daki deha ateşini tamamen tutuşturdu. Onun Şems’ten başka herkesi ihmali, kendisini sevenleri, öğrencilerini son derece müteessir etti. Bunlar hatta Şems’i ölümle tehdit ettiler. Bu durumdan sıkılan Şems, 1246’da Konya’dan gizlice Şam’a kaçtı.

Mevlânâ, Şems’le 15 aylık sohbete doyamamıştı. Onun gitmesiyle perişan oldu. Bu sonucu beklemeyen öğrencileri, pişman oldular. Şam’da olduğu öğrenilen Şems, Mevlânâ’nın birçok mektupları, sonunda oğlu Sultan Velet’in 20 kişilik bir kafileyle Şam’a gelip yalvarmaları üzerine 1246 sonunda, ayrıldığından 9 ay sonra, Konya’ya döndü. Konya’nın, hatta Anadolu’nun en yüksek tabakası, Mevlânâ gibi bir adamın bu kadar saygı gösterdiği Şems’in meclisine devama başladılar. Fakat Mevlânâ artık ders vaiz vermiyordu, iç âlemine dalmıştı. Öğrenci ve müritleri bu durumdan da memnun olmadılar, Bu kuvvetli memnuniyetsizlik karşısında Şems, 1247’de birdenbire, esrarengiz şekilde, bir daha bulunmamak üzere ortadan kayboldu; Mevlânâ da artık onu bulamadı.

Bundan sonra bambaşka bir gönül adamı olan Celâlettin Rumî, kendini tamamen şiir ve semâ’a verdi. Kendisini Şems’le aynı varlık halinde görmeye, şiirlerinde onun adını kendi adıymış gibi zikre başladı.

1254’ten sonra Mevlânâ’nın gözde müridi Konyalı bir kuyumcu olan Salâhattin Zerkûb’dur. Bunun kızı Fatma Hatun’la Mevlânâ’nın oğlu Sultan Velet evlenmişlerdir. Salâhattin ölünce yerine Türk Ali oğlu Mehmet oğlu Urmiyeli Hüsamettin Çelebi geçmiştir.

Mevlânâ, 17 aralık 1273’te, 66 yaşında Konya’da öldü. Hastalığı, yüksek ateş yapan bir karaciğer rahatsızlığıydı. Cenazesinde, Hıristiyan ve Yahudiler de dahil olmak üzere bütün Konya halkı bulundu. Türbesini Selçuklu veziri Alemettin Kaysar, mimar Tebrizli Bedrettin’e yaptırdı. Ondan sonra muhtelif hükümdar ve padişahlar türbeye ve müştemilâtına önemli ekler yaptırmışlar, onarmışlardır, bu arada II. Selim, 2 minareli büyük Selimiye Camisi’ni yaptırmıştır. Muhteşem sandukası üzerindeki Örtü, son defa 1894’te II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Bu örtü, siyah kadife üzerine altın ibrişimle işlenmiştir. Padişahlar Konya’dan doğu seferlerine çıkarlarken, bu sandukanın saçaklarını öperlerdi. Türbe bugün de dünya ölçüsünde bir ziyaret yeridir.

Mevlânâ’dan sonra yerine müritlerinden Hüsamettin Çelebi geçti, ölümüne kadar (1284) 11 yıl bu mevkide kaldı. Ancak ondan sonra Mevlânâ’nın oğlu Sultan Velet, sonradan «Mevlevî» denilecek tarikatın başına geçmiştir. Tarikatin gerçek kurucusu, teşkilâtlandırıcısı ve düzenleyicisi, büyük şair, bilgin ve fikir adamı Sultan Velet’tir.

Mevlânâ, pek kaba sofular hariç, İslâm ve gayri islâm bütün beşeriyet tarafından beğenilmiş bir fikir ve sanat adamıdır. Büyük İngiliz Doğu Bilimcisi A. J. Arberry onun için “dünyanın en büyük şairlerinden biri, eğer en büyüğü değilse…” hükmünü vermektedir. Goethe‘den başlayarak birçok büyük şairler arasında Mevlana hayranlığı yaygındır. Rembrandt onun bir tablosunu yapmaktan kendini alamamıştır. Mevlana’da şahıs hürriyetine, fikir hürriyetine verilen olağanüstü değer, insanı adeta kutsal bir varlık derecesine yükseltmiştir. O, hiçbir doğuş farkı, sonradan edinilmiş hiçbir haslet farkı tanımadan bütün beşere değer verir. En kötü insanı bile bağışlanmaya, sevgiye layık görür. Tanrı aşkının insanı ne derece yücelttiğini, temizlediğini, tamamen dehasına has bir söyleyişle belirtmiştir. İran ve Türk şairleri arasında kimse onun ateşli lirizminden uzak kalamamış, Mevlana yüzlerce büyük Doğulu şaire feyiz kaynağı olmuştur.. Hindistan Müslümanları arasında da büyük etki yapmış ve dinamik felsefesiyle İslâm âleminin uyanışında yüzyılların ötesinden seslenen bir mütefekkir olarak görünmüştür. Muhammet İkbal’in düşünüş sistemi, geniş ölçüde Mevlana’ya dayanmaktadır. Kurulmasına amil olduğu tarikat, tamamen Türk tarikatı olarak, Türk kültürüne ölçülemeyecek kadar büyük hizmetlerde bulunmuştur.

Mevlânâ önce Gevher Hatun’la evlenmiş, onun ölümünden sonra, dul bir kadın olan Cerâ Hatun’u almıştır. İlk zevcesinden Sultan Velet ile Alâettin Çelebi, ikincisinden de Muzafferettin Emîr Alim Çelebi ile Melike Efendi ve Bula Hatun doğmuşlardır. Mevlânâ soyu, Sultan Velet’in oğlu Celâlettin Feridun Ulu Arif Çelebi’den yürümüştür. Bu soydan sadrazamlar, şeyhülislamlar, devlet adamları, her alanda büyük sanatkarlar yetişmiştir. Nesli devam etmektedir.

Mevlana’da Türklük sevgisi çok kuvvetlidir. Türk ırkını övmekten hoşlanır. O yüzyılda Anadolu’da Türkçe’nin ileri bir şiir dili olarak henüz gelişmemiş olması yüzünden Farsça söylediğine üzülür: «Aslem Türk – est egerçî hindû- gûyem» (Her ne kadar Farsça söylüyorsam da, aslım Türk’ tür) mısrası ünlüdür.

Mevlânâ- Celâlettin Rumî’nin başlıca eserleri şunlardır:

Mesnevî Farsça olarak, baştan başa aruz vezninin «fâilâtun-fâilâtun-fâilât» vezniyle, mesnevî şeklinde (yani her beytin mısraları kendi aralarında ve bağımsız bir şekilde kafiyeli) yazılmıştır. Dünya edebiyatının bu muhteşem anıtı, ekseriya Mevlânâ tarafından söylenmiş, Çelebi Hüsamettin tarafından kaydedilmiştir. Konusu, iç içe anlatılan hikayelerden, bunların bütün insanlık alemine hitap edecek derecede beşeri bir anlayışla tefsirlerinden ibarettir. Eser 13 Mayıs 1263’te yazılmaya başlanmıştır. 6 cilde ayrılmış, 25.700 beyittir.

“Bişnev ez-ney çun hikâyet mîküned
Ez-cudâyîhâ şikâyet mîküned”

mısraları ile başlar ki, bunu Nahifî şu şekilde Türkçe’ye çevirmiştir:

“Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede”.

Bu eser, Kur’an ve Hadis’ten sonra İslam aleminde üzerinde en çok durulan eserdir. Mesnevi çevirilerinin en ünlüsü, Nahifi’nin (ölümü 1738) Türkçe’ye manzum olarak yaptığa çeviridir. Büyük bestekar ve tasavvuf bilgini Ahmet Avni Konuk (1878-1938) Mesnevi’yi tam olarak Türkçe’ye çevirip yorumlamıştır. Tahir Olgun’un (1877-1951 ) 5 ciltlik çeviri ve yorumu da sayılabilir. Son olarak Velet Çelebi İzbudak 6 cilt halinde Türkçe’ye çevirmiştir.

Dîvân-ı Kebîr 40.380 beyitlik muazzam-bir şiir külliyatıdır. İslam edebiyatında en hacimli birkaç divandan biridir. Şiirler Farsça’dır, oldukça bol Arapça, Türkçe, hatta Rumca parçalara da rastlanılır. Mevlânâ’yı yeryüzünün en büyük şairleri arasına koyan eseri budur. “Divan” da ki gazel ve rubai tarzındaki şiirler, sonsuz bir lirizmle söylenmişlerdir. Bu eserden Velet Çelebi İzbudak’ın, son olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın (İstanbul, 1955), H. A. Yücel’in, Hüseyin Hüsnü Işıl’ın, Asaf Hâlet Çelebi’nin çevirileri vardır.

Mesnevi ve Divan’ın Doğu ve Batı dillerinde sayılamıyacak kadar çok çeviri, yorumlama ve antolojisi vardır.

Mevlânâ’nın bunlardan başka “Fîhi mâ Fîh”, “Mektûbât”, “Mecâlis-i Sab’a” adında Farsça 3 eseri daha vardır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Cem Sultan Hakkında Bilgi

Cem SultanCem Sultan (1459-1495), Fatih Sultan Mehmet‘in üç oğlunun en küçüğüdür. Osmanoğullarında «Sultan» sanı hanedanın erkek üyelerinde adın başına, kadınlarda sonuna getirilerek kullanıldığı halde istisnai olarak, «Sultan Cem» değil, “Cem Sultan” denilmiştir.

Cem 23 Aralık 1459’da Edirne Sarayı’n da doğdu. Annesinin adı Çiçek Hatun’dur. Cem, 5 yaşındayken, pek itinalı bir tahsile başlatıldı. 9 yaşında usulen Kastamonu Sancak beyliğî’ne gönderildi, 1474’te veliaht Şehzade Mustafa’nın ölümü üzerine, onun yerine «Karaman tahtı» denilen Konya valiliğine atandı. Çevresinde bir kısmı hocaları olan Türk, Rum, İtalyan vs. bilginleri vardı. Fatih son seferine çıkmak üzereyken bir kuvvetle Suriye sınırına gönderildi. Bu sıralarda Fatih Sultan mehmet vefat etti.

Vezirîâzam Karamanlı Mehmet Paşa, Cem’in tahta geçmesini çok istiyordu. Fakat, Amasya’da bulunan veliaht Şehzade Bayezit, İstanbul’a daha önce yetişip tahta oturdu. İstanbul’da çıkan ihtilalde Mehmet Paşa öldürüldü. Cem, bir yandan imparatorlukta, bilhassa Konya’da yüksek şahsiyetiyle uyandırdığı iyi tesirlerden cesaret alarak, bir yandan da saltanat ihtirasına kapılarak, ağabeyi ile mücadeleye karar verdi. Bunda öldürülme korkusunun da rolü vardır.

Konya’dan Bursa üzerine yürüyen Cem, 6.000 kişilik bir kuvveti dağıttıktan sonra, Bursa’ya girdi, namına hutbe okutup para bastırdı. Yani İslam hukukuna göre kendini hükümdar ilan etti. Bursa’daki saltanatı ancak 18 gün sürdü. Cem, Bursa’da bulunan büyük halası (Çelebi Sultan Mehmet‘in kızı) Selçuk Sultan’ı II. Bayezit‘e göndererek, Anadolu’nun kendisine verilmesi, Bayezit’in Rumeli ile yetinmesi teklifinde bulundu. Fakat Osmanlının parçalanması demek olan bu teklifi, II. Bayezit, pek güzel bir hukuki karşıklıkla reddetti ki, bu o zamanlar Osmanlı’da «devlet» fikrinin, tamamen teşekkül ettiğini gösterir. Zira o çağlarda Doğuda ve Batıda «devlet» fikrinin yerine «hanedan» fikri vardı, hanedan üyeleri, devleti istedikleri gibi bölüşebilirlerdi; çünkü devlet onların babadan kalma ortak malları sayılırdı.

II. Bayezit’in Gedik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetleri, 20 Haziran 1481’de Bursa civarında Yenişehir’de Cem’in küçük ordusunu dağıttı. Sultan Cem, yaralı olarak, Eskişehir yolu ile, pek sevildiği Konya’ya geldi. Fakat ağabeysinin kendisini baskınla ele geçirmesinden korkarak, ancak 3 gün kalabildi, halkın gözyaşları arasında, ailesi ve 40 kişilik maiyetiyle, 28 Haziranda Konya’dan ayrıldı.
Cem Konya’dan sonra, Adana’ya gitti. Adana, Memlûkler’e bağlı Türkmen Ramazanoğulları Beyliği’nin merkeziydi. Cem burada, Mısır – Suriye Türk Memlûk İmparatoru Sultan Kayıtbay’dan siyasi mülteci olarak kabulünü rica etti. Ricası kabul edilince, Kahire’ye gitti. Burada imparatorlara mahsus törenle karşılanıp misafir edildi. Annesi ve karısı ile hacca gidip Kahire’ye döndü.

Cem Anadolu’dan gelen birkaç davet mektubuna kapılarak, 27 mart 1482’de Kahire’den ayrıldı. Adana’da Karamanoğlu Kasım Bey, yani Osmanoğulları’nın can düşmanı, tarafından karşılandı. Kasım Bey’e padişah olursa Karaman tahtını iade edeceğine dair söz vererek, yardımını sağladı. Fakat bu gibi yardımlarla, İstanbul’da lehine bir ihtilal olmaksızın, yeryüzünün en büyük askeri kuvvetlerini aşıp saltanata kavuşması beklenemezdi. Nitekim Cem, Konya’yı da, Ankara’yı da alamadı. 18 haziranda Taşeli yaylasında Akdeniz kıyılarına indi. Bu sırada II. Bayezit’ten gelen elçiler, kendisine siyasetten el çekip Kudüs’te ailesi ve maiyetiyle oturmayı kabul ederse, şehzadeliğinde ki bütün tahsisatının her yıl muntazaman ödeneceği teklifini bildirdiler. Cem bu teklifi reddetti ki, bu ret Osmanlı Tarihi ve kendi hayatı için pek kötü olmuştur.

Cem Bir Avrupa Meselesi Oluyor

18 ağustosta Cem Rodos’a geçti. Rodos’tan Rumeli’ye geçip oradaki akıncı beylerini tarafına çekmek niyetindeydi. Rodos’ta Saint-Jean askerî-dinî tarikatının hükmettiği bir devlet bulunuyordu. Bu tarikat devletinin başkanı Pierre d’Aubusson, Cem’i bir çeşit esir etmek gibi pek adi bir yola saptı ve Cem’i bırakmadı. Bu çirkin olayı da, başta Papa olmak üzere, Avrupa’ya müjdeledi. Cem Sultan, kötü geleceğini kavrayarak ağabeysinden imdat istediyse de, artık mesele II. Bayezit’in kudret sınırından çıkmış, Avrupa’da devletlerarası bir dava halini almıştı.

Pierre d’Aubusson, Cem’in Rodos’ta kalmasını uygun görmedi. Padişah’ın bir Rodos seferine sebep olacağından korkuyordu. Şehzade’yi 300 asker muhafazasında Fransa’ya yollamaya karar verdi. Nice’e çıkarılan ve pek sevdiği bu şehirde 4 ay kalan Şehzade, bu toprakların hükümdarı olan Savoie Dükası’nın merkezi Chambery’ye gönderildi. Genç düka I. Carlo, Sultan Cem’den pek hoşlanarak onu kurtaracağına söz verdi. Fakat bunu haber alan Şövalyeler, Şehzade’yi yeniden kaçırdılar. II. Bayezit Fransa Kralı XI. Louis’ye Hüseyin Bey’i göndererek kardeşini kurtarmaya çalıştığı gibi, ona yolladığı bir mektupta da, kendisini kurtarmayı başarabilirse, Kudüs’te oturmak şartı ile eski tekliflerinin geçerli olduğunu bildirdi. Bu arada Cem, Baron Jacques De Sassenage’ın kızı Helene ile ilişki kurdu ki bu macera sonradan Avrupa’da romanlara dahi konu olacaktır.

Şövalyeler, Cem’i bırakmak niyetinde değillerdi. Çünkü. II. Bayezit, kardeşinin muhafaza ve bakım ücreti olarak yılda 45.000 düka altını ödüyordu. Yeni Fransa kralı VIII. Charles, Papa ile yaptığı 5 Ekim 1488 antlaşması ile Cem’in Papa tarafından muhafazasını kabul etmişti. 13 mart 1489’da Cem, Roma’da, bütün ileri gelenler tarafından, şehir dışında hükümdarlara mahsus törenle karşılandı, Vatikan Sarayı’nda kral dairesine yerleştirildi. Cem, Papa ile sık sık görüşmeye başladı; bu görüşmelerde Avrupa dillerinden birisini (muhtemelen Latince veya İtalyanca) kullanıyor ve «fasih» konuşuyordu. Papa’nın kendisine Hıristiyan olduğu takdirde serbest bırakıp emrine herşeyi vereceği, kendisini meşru “Roma İmparatoru” olarak tanıyacağı yolundaki teklifini şiddetle reddetti. Papa, teklifinden dolayı özür dilemek zorunda kaldı.

Cem’in Ölümü

1492 ağustosunda Papa olan VI. Alexander Borgia devrinde Sultan Cem, Roma içinde tamamen serbest bir hayata kavuştu, Papa’nın çocuklarının davetlerine, gezintilerine katıldı. Ocak 1495’te Fransa Kralı VIII. Charles, Roma’ya girdi, Şehzade’yi beraberinde alıp Napoli Krallığı üzerine yürüdü. Yolda hastalanmış olan Cem, Napoli’ye girildiği zaman ağırlaştı. Kralın artık serbest olduğu müjdesinden faydalanamadı. 25 şubat günü öldü. Maiyetinden Celal ve Sinan Beyler tarafından dini törenle cesedi tahnit edilerek iç organları Napoli Krallık sarayı bahçesine gömüldü. Ölüm haberi İstanbul’a gelince, II. Bayezit’in emriyle bütün imparatorlukta gıyabında cenaze namazı kılındı; 3 gün yas tutulup fakirlere Cem’in ruhu için sadaka dağıtıldı.

Doğu Roma Fatihi’nîn oğlunun cenazesi de pazarlık konusu oldu. Sonunda 1499’da Napoli Kralı cenazeyi vermeye razı oldu; Bursa’ya getirilip ağabeyisi Şehzade Mustafa’nın türbesine gömüldü. Ölümü ve hastalığının mahiyeti yüzyıllarca süren şüphe ve münakaşa konusu olmuştur. Vasiyeti gereğince gurbette kendisine hizmet eden maiyeti, II. Bayezit tarafından memuriyetler verilerek taltif edildi.

II. Bayezit’i durgunluk ve tereddüt içinde bırakmak, Osmanlı’nın gelişmesine az çok engel olmak bakımlarından Sultan Cem’in tarihteki rolü sabit olmamıştır.

Cem’in Türkçe ve Farsça 2 Divanı vardır. Farsça’dan da Selman’ın “Cemşîd’le Hurşîd” mesnevisini çevirip babasına ithaf etmiştir. Her iki dilde iyi bir şair olduğunda edebiyatçılar tarafından kabul edilmektedir.

Cem’in çocukları şunlardır: Şehzade Abdullah (1473-1481), Şehzade Oğuzhan (1474-1483), Şehzade Murat (1475-1522) ve Gevhermelik Sultan (1480-1520). Şehzade Murat’ın 2 kızı ile “Şehzade Cem” (1492-1522) adında bir oğlu olmuştur. Cem’in kızı Gevhermelik Sultan, Sinan Paşa’nın oğlu Damat Mehmet Bey’le 1504’te evlendirilmiştir; çocukları ve torunları olmuştur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Ahmet Cemal Paşa Hakkında Bilgi

Ahmet Cemal Paşa1908-1918 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi üzerinde söz sahibi olan üç kişiden biridir (ötekiler Enver ve Talât Paşalar’dır).

Cemal Paşa, kurmay yüzbaşı rütbesiyle Selanik’te Üçüncü Orduda vazifeliyken İttihat ve Terakki Cemiyetine girerek hayatını bu cemiyetin siyasi faaliyetlerine bağladı. 31 Mart olayında Hareket Ordusu’na katılarak irtica hareketinin bastırılmasında yararlığı görüldü, Üsküdar Muhafızlığı vazifesini aldı. Daha sonra Adana, Bağdat valiliklerinde bulundu. Balkan Harbi’ne Konya Redif Fırkası Komutanı olarak katıldı, Pınarhisar Savaşı’nda bozguna uğradı. Babıali baskınında İstanbul merkez kumandanı olarak ön planda yer aldı. Mahmut Şevket Paşa’nın iş başına geçmesi üzerine İstanbul Muhafızı oldu. Enver Paşa’nın Harbiye Nezaretine getirilmesi üzerine önce Nafia Nazırı, sonra Bahriye Nazırı oldu. Her iki Nezarette başarı göstererek, Osmanlı Donanmasını kuvvetli bir savaş unsuru haline getirdi.

Birinci Dünya Savaşı patlayınca, Bahriye Nazırlığı üzerinde kalmak suretiyle, önce İkinci Ordu, sonra Dördüncü Ordu Kumandanlığına tayin edilerek Şam’a gitti. Arapların, Yahudilerin, Hıristiyan ahalinin baltalama ve arkadan vurmalarının da sonucu olarak, cephede başarı kazanamadı.

Savaş, Osmanlı İmparatorluğunun ve bağlaşıklarının yenilgisiyle sona erince, Cemal Paşa, politika arkadaşları ile birlikte, yurttan ayrılmak zorunda kaldı. Bir süre Almanya ve İsviçre’de kaldıktan sonra, Afganistan’a gitti. İngiltere’ye karşı çarpışacak olan Afgan ordusunu ıslah etmek istiyordu. Fakat, buna bazı siyasi olaylar engel oldu. Cemal Paşa, Tiflis’e geçti, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı yapmakta olan Milli Hükümet’in bir mümessiliyle görüşmelere başlamıştı. Bu sırada, Ermeni komitecilerinin suikastine uğradı. Bununla beraber, öldürülüşü şüpheli ve münakaşalıdır. Mezarı Erzurum Şehîtliği’ndedir.

Bir de “Küçük” veya “Mersinli” diye Ahmet Cemal Paşa’dan ayrılan Cemal Paşa vardır ki, 1. Dünya Savaşı ve Mütareke’nin önemli simalarındandır. Kolordu ve ordu komutanı olarak Filistin cephesinde başarılı hizmetlerde bulunduktan sonra, savaş kaybedilince Harbiye Nazırı olmuş, geniş ölçüde Milli Mücadele’yi desteklemiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Cengiz Han Hayatı ve Hakkında Bilgi

Türkler, Orta Asya’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu, Anadolu’da da Anadolu Selçuklu Devletini kurup güçlü birer devlet haline gelirlerken, Moğollar da güçlenip ilerliyorlardı. Moğollar, soy bakımından, Türkler’le çok yakın akraba olurlar. Ural-Altay (Turan) ırklarının Altay topluluğunu meydana getiren üç ulus vardır: Türkler, Moğollar, Tunguzlar.

MOĞOL İMPARATORLUĞU’NUN KURUCUSU : CENGİZ

Büyük Moğol Imparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’dır. Cengiz 1167 1227 yılları arasında yaşamıştır. Onon Irmağı kıyısında bir kasabada doğdu. Asıl adı Timuçin’di; imparatorluğunu ilan ettikten sonra Cengiz adını aldı. Babası Yesügey Bahadır, Moğollar’ın tanınmış boy beylerinden biriydi. Yesügey Bahadır genç yaşında ölünce, Timuçin’le kardeşlerine anneleri bakmaya başladı. Ancak, aile yoksul düştüğü için, Timuçin’in çocukluğu da, gençliği de pek çetin geçti.

MOĞOL İMPARATORLUĞU KURULUYOR

Moğolistan verimsiz, kısır bir ülkeydi; hayat koşulları çok ağırdı. Ülkede, derebeylik örgütü dışında, toplumsal bir devlet düzeni yoktu. Kuzey Çin’deki Kin İmparatorluğu’nun amacı ise, bu bölgeyi egemenliği altına almaktı. Moğollar zor durumda kalmışlardı.

Timuçin, bu karışık durumdan yararlanarak, birtakım Moğollarla Türk kabilelerini çevresine toplamaya koyuldu. Kendisine katılmak istemeyen boyları da, gözdağı vererek, ürküttü. Bu arada, eski kara gün dostu, aynı zamanda kan kardeşi olan Camuka Han ile arası açıldıysa da, çok geçmeden Timuçin onu yendi. Ayrıca, eski bağlaşığı olan Kerayit Moğolları’nın kralı Ong Han ile oğlu Sengün Han’ı da yendi. Bu başarılar üzerine, Doğu Moğolistan’daki bütün boylar Timuçin’i hakan tanıdıklarını bildirdiler (1203). Timuçin, 1206’da, Naymanlar’ı da yenerek güneye sürdü. Böylece, Batı Moğolistan’ı da egemenliği altına aldı. Bundan sonra, «Cengiz» adını alarak, imparatorluğunu ilan etti.

CENGİZ YASASI

Cengiz, artık iyiden iyiye büyümüş olan devletini düzene sokabilmek için. birtakım kurallar koydu, sıkı yasalar hazırladı. Bu yasalara, daha sonra, Cengiz Yasası denmiştir.

Cengiz boy beyleriyle büyük komutanlardan kurulu bir kurultay topladı. Kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışan Kuzey Çin (Kin) İmparatorluğu’nu almaya karar verdi. Ordusuna güveniyordu; onar bin kişilik tuman’lardan (tümenlerden) kurulu büyük kuvvetleri vardı. Askerleri çok sıkı bir düzen içindeydiler; hiçbir yanlışlığa göz yumulmaz, ağır cezalar vermekten kaçınılmazdı.

CENGİZ’İN ÇİN SEFERİ

Cengiz artık kendini bütün Türkler’le Moğollar’ın hükümdarı durumunda görüyordu. O çevredeki bütün Türk devletlerinin başlıca hedefi olan Çin İmparatorluğu’nun zengin toprakları, yüzyıllardır birikmiş hazineleri şimdi o elde etmek istiyordu.

Cengiz, Tangut Devleti’ni de topraklarına kattıktan sonra, 1211’de Kin (Kuzey Çin) üzerine yürüdü. Dört oğlunu da yanına almıştı. 1215’te, çok çetin bir savaştan sonra, Kin İmparatorluğu’nun başkenti Pekin (Hanbalık) şehrini aldı. Bundan sonra, Cengiz’in ünü bütün dünyaya yayıldı.

CENGİZ’İN TÜRKLER’LE SAVAŞI

Cengiz ertesi yıl anayurduna döndü. Artık «Çin Fatihi» olmuştu. Şimdi amacı Orta Asya’yı ele geçirmekti. Uygur Türk Devleti ile Karluk Türk Devleti zaten daha önceden Cengiz’in egemenliğini tanımışlardı. Dolayısıyla, Çungari ile Yedisu ülkeleri de Cengiz İmparatorluğu’na katılmış oluyordu.

1216’da, Cengiz’in büyük oğlu Cuci Han bugünkü Kırgızistan ile Doğu Kazakistan’ı aldı. 1218’de, Cengiz’in en büyük komutanlarından Cebe, bir savaşta, Nayman Türk imparatoru Küçlük Han’ı yendi. Bunun üzerine, Cengiz de, dört oğlunu yanına alarak, iki yüz bin kişilik bir orduyla, Harzemşahlar üzerine yürüdü. Çok çetin savaşlardan sonra, Harzemşah İmparatorluğu’nu kendi topraklarına kattı. Bu arada, Moğollar Türk şehirlerinde görülmemiş korkunçlukta adam öldürmekten de çekinmediler. Cengiz, dünyanın en büyük devleti sayılan Harzemşah İmparatorluğu’nu ezmiş, Orta Doğu’ya ulaşmıştı. Artık Avrupa kapılarını çalmak üzereydi.

CENGİZ’İN ÖLÜMÜ

Bundan sonra, Cengiz Moğolistan’a dönerek, Çin’e karşı son seferine çıktı. Ancak, 1227 ağustosunda, Kansu’da öldü. Onon ile Kerülen ırmaklarının kaynakları yakınında, Burhan-Haldun Dağları’nda bir yere gömüldü. Eski Türk-Moğol geleneklerince, gömüldüğü yer gizli tutuldu. Bugün de bilinmiyor.

Cengiz’in başkenti Moğolistan’da Karakurum şehriydi.

CENGİZ İMPARATORLUĞU PARÇALANIYOR

Cengiz, ölmeden önce, imparatorluğunu dört oğlu arasında pay etmişti, ölümünden sonra bu büyük devlet hemen parçalandı. Büyük oğlu Cuci Han, babasından altı ay önce ölmüştü. Oğullarıyla torunları onun payına düşen topraklarda Altın Ordu İmparatorluğu’nu kurdular. Cengiz’in ikinci oğlu Çağatay Han da, kendisine düşen topraklarda Çağatay İmparatorluğu’nu kurdu. Üçüncü oğlu Ügedey (Oktay) Han ise, babasının yerine geçti. En küçük oğlu Tuh Han’ın çocukları da Çin’de Yüen İmparatorluğu’nu, Yakın Doğu’da da İlhanlı İmparatorluğu’nu kurdular, ilhanlı imparatorluğu’nun kurucusu, Cengiz’in torunlarından, Hülagu Han’dır; Yüen imparatorluğu’nun kurucusu da Kubilay Han’dır.

Cengiz imparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan dört imparatorluğun üçü hızla Türk’leşti. Çin’de kurulan Yüen imparatorluğu ise, Çinliler’in büyük etkisi altında kalarak yok oldu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Gedik Ahmet Paşa Biyografisi

Gedik Ahmet PaşaGedik Ahmet Paşa (Ölümü- 1482), Osmanlı vezir-i azamlarından olan ünlü bir Türk komutanıdır. Fatih Sultan Mehmet’in yanında yetişti. 1456’da Anadolu, 1461’de Rumeli Beylerbeyi (genel valisi) oldu. Fatih’in yanında onun parlak seferlerine katıldı. 1469’da Fatih’in büyük oğlu Veliaht Şehzade Mustafa’nın eğitimiyle görevlendirildi. 1470’de vezir oldu.

Gedik Ahmet Paşa 11 ağustos 1473’te elde edilen büyük Otlukbeli Zaferi’nde Osmanlı ordusunun sağ cenah komutan yardımcısıydı. 1474’te vezir-i âzam (başbakan) oldu. 1475 yazında Türk donanması ile Kırım’a çıktı. Başlı başına bir imparatorluk olan, Rusya’dan yıllık vergi alan Kırım Hanlığı, Osmanlıya dahil oldu.

Fatih’in Boğdan ve Morava seferlerinde de Gedik Ahmet Paşa hükümdarın yanındaydı. 1479’da, Kaptan-ı Derya olarak, İyonya Adaları’nı (Kefalonya, Zanta, Santa Maura’yı) aldı. Fatih’e zemin hazırlamak için İtalya’ya asker çıkardı. 11 ağustos 1480’de Pulya (güneydoğu İtalya)’nın kilidi sayılan Otranto kalesini aldı, Otranto Boğazı’na hakim olarak, Venedik’le sömürgelerinin yolunu kesti.

Fatih’in ölümü, II. Bayezit’in tahta geçmesi üzerine Şehzade Cem’in çıkardığı isyanı bastırmak görevi de Gedik Ahmet Paşa’ya verildi. Bu sıralarda vezir-i âzam olan İshak Paşa, Gedik Ahmet Paşa’nın kaynatası idi. O günlerde İstanbul, vezirlerle ileri gelenlerin ikiye ayrılmasından doğan büyük bir siyasi kavga içindeydi. Her iki taraf, birbirinin can düşmanı olmuşlardı. Türk asilzadeleri partisinin başkanı olan Vezir-i âzam Karamani Mehmet Paşa öldürüldü, ondan az sonra ikinci vezir Damat Çoban Mustafa Paşa’nın da öldürülmesi, iktidarın eski Türk ailelerinden alınıp, padişah sarayından çıkma devlet adamlarına verilmesine şiddetle muhalif olanlarda büyük tepki yarattı. II Bayezit bu tepkiye dayanamadı; 18 aralık 1482’de Gedik Ahmet Paşa’yı boğdurttu. Paşa, Edirne’de gömüldü.

Muktedir bir komutan olan Gedik Ahmet Paşa, pek sert yaradılışlı, inatçı bir insandı. Çoban Mustafa Paşa’nın öldürülmesinde sorumlu sayılır. O zamanın tarihçilerinin de yazdıkları gibi bu suçunun cezasını hayatı ile ödemiştir. Edirne’deki idamı Osmanlı iktidar partisini değiştirmiştir. İdamdan sonra Vezir-ı âzam Çandarlızade II. İbrahim Paşa’nın başkanı olduğu Türk asilzadeler partisi iktidara geldi. Gedik Ahmet Paşa’nın bir oğlu önemlice komutanlıklarda bulunmuştur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Mahpeyker Kösem Sultan’ın Hayatı

Mahpeyker Kösem SultanMâh-Peyker Kösem (1590-2 Eylül 1651) Valide Sultandır
Aklı ve zekası, güzelliği, hayrat ve hasenatı ile meşhur, saliha, temiz bir hanım olan Kösem Mahpeyker Haseki, 28 yaşında saltanat vekili oldu. Kimilerine göre Moralı Ortodoks bir rahibin kızı Anastasya, kimilerine göre de Bosnalı ve Osmanlı Devleti’nin saltanat vekili Mahpeyker Valide Sultanıydı. Daha hasekiliği zamanında kendisine Kösem (sürüler önünde, rehber olarak giden) denilmiştir.

I. Ahmed’in dikkatini çekmeyi başaran Kösem Sultan, kısa sürede kendinden kıdemli hasekilerin önüne geçer, sarayın en güçlü kadını olur. Murad, Süleyman, İbrahim ve Kasım adlı şehzadeler ile Ayşe ve Fatma sultanları dünyaya getirir.

Çok şefkatli olan Mahpeyker Sultan, çevresindeki fakirlere bir daha kimseye muhtaç kalmayacak şekilde yardım etmiştir. Her sene Receb-i Şerif ayında kıyafet değiştirip araba ile hapishanelere gider, borç yüzünden hapse düşünlerin borçlarını ödeyerek onları hapisten kurtarmıştır. Katiller hariç bütün mahkûmlara yardım elini uzatmıştır.

Yaptırdığı hayır işlerinin başında Üsküdar’daki Çinili Camii, Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Sultan Selim civarında Valide Medresesi Mescidi’ni yaptırdı. Mekke ve Medine’deki fakirlere yardımlarda bulunmuştur.

Osmanlı tarihinde, oğulları IV. Murad ve İbrahim ile torunu IV. Mehmet döneminde uzun yıllar devlet idaresini ele almıştır.

Osmanlı kadın sultanlarının en meşhurlarından biri olan Kösem Sultan, zaman zaman Valide-i Muazzama, Sahibet-ül Makam, Valide-i Atika, Valide-i Kebire sıfatıyla anılır.

I. Ahmed döneminde siyasi işlere fazla karışmayan Kösem Sultan, yine de çoğu zaman sözünü yerine getirtmiştir. I. Ahmed’in ölümüyle adet üzere eski saraya gider. Ancak I. Mustafa ve II. Osman döneminde etrafına tesir etmiş, devlet işlerine karışmaya başlamıştır. I. Mustafa’nın ikinci saltanat döneminde tahtan indirilişinde önemli etkisi olur.

Ve oğlu IV. Murad’ın tahta çıkmasıyla Kösem Sultan, Valide Sultan olarak Topkapı Sarayına yerleşir. IV. Murad’ın daha 11 yaşında olması, iktidar ihtirası olan Kösem Valide Sultan için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Padişahın yaşının küçüklüğünü kullanarak devleti perde arkasından idare etmeye başlar.

Mahpeyker Kösem Sultanın büyük nüfuz ve iktidarı, IV. Murad’ın idareyi tam olarak eline almasına kadar sürmüştür. IV. Murat idareyi tam olarak eline alınca da uzun süre etkisi altında kaldığı annesinin fikirlerine genel olarak kıymet vermeye devam etmiştir.

IV. Murad’ın, Kasım ve Süleymanı katlettirmesine mani olamayan Kösem Sultan, İbrahim’i ise aciz ve saltanat sürme iktidarından yoksun olduğunu ileri sürerek koruyabilmiştir.

Kimi tarihçilere göre Sultan IV. Murad, Osmanoğulları hanedanlığının devamının kesilmemesi için kardeşi İbrahim’i sağ bırakır.

Kimi tarihçilere göre de, IV. Murad’ın İbrahim’i de öldürerek Kırım Hanının tahta geçirmeyi düşündüğünü ancak buna Kösem Sultanın mani olduğunu bildirirler.

IV. Murad ölünce, padişahın öldüğü haberi İbrahim’e verilir. Ancak son üç yılında her an öldürülme korkusuyla yaşayan Sultan İbrahim, bunun bir oyun olduğunu düşünerek tahtta gözü olmadığını söyleyip, ağabeyinin sağlığını diler.

Bunun üzerine Kösem Sultan, korkudan kapısını dahi kilitlemiş olan İbrahim’in odasına gelerek ona padişahın öldüğünü, tahta geçme sırasının kendisine geldiği söyler. Sultan İbrahim zoraki odasından çıkarılır.

IV. Muradın yattığı odaya gelip Murad’ın cesedini görmesine rağmen, hala bunun bir oyun olabileceği düşünerek tahtta gözü olmadığını bir kez daha söyler.

IV. Murad’ın ölümünden sonra Osmanlı başkentinde yeni bir çekişme başlar. Kapıkulu, ulema, vezirler ve saray erkanı iktidarda daha fazla söz sahibi olmanın mücadelesini verirler . IV. Murad ve Sultan İbrahim’in annesi Valide Kösem Sultan, oğlu İbrahim’in saltanatı sırasında devlet işlerine daha fazla karışmaya başlar.

İbrahim’in ruhsal sıkıntısına çare olmak hem de erkek evlad sahibi olabilmesi için saraya üfürükçüler davet edilmiştir. Hele bunlardan bir tanesi vardır ki, İbrahim’in saltanatı sırasında çok ünlenmiştir. Safranbolulu Cinci Hoca lakaplı Hüseyin Efendi’dir. Cinci Hocanın üfürmeleri sonucu sultanın günden güne iyileşmesi Cinci Hocanın ününe ün katar. Cinci Hocanın saraydaki etkinliği o kadar artar ki, Cinci Hoca artık devlet idaresine dahi karışmaya başlar. Rüşvet almak ve medrese hocalıklarını satmak yoluyla epeyce zenginleşir. IV. Mehmed’in cülusünün dağıtımında hazinede para olmadığı için, sadrazam tarafından, kendisinden yardım dahi istenecek bir zenginliği vardır. Cinci Hocanın öldürülmesi ve mal varlığının hazineye aktarılması sonrasında cülus olarak askere dağıtılan paralar halk arasında uzun bir süre “Cinci Hoca Akçesi” diye anılmıştır.

Kösem Sultan, Zihni zaafından ve tecrübesizliğinden ıstırap ettiği oğlunu avutmak ve Osmanoğullarını, hanedanlığın sona erme tehlikesinden korumak amacıyla padişaha sürekli yeni cariyeler takdim etmiştir.

Zamanla sayıları artan hasekiler ve cariyeler , hazineye bir hayli yük olmuştur. Sarayda kadınlar arasında nüfuz çatışmaları başlamıştır. Kösem Sultana karşı cephe alanlar olmuştur. Şekerpare adındaki kadın, Kösem Sultana karşı kafa tutar bir davranışından dolayı Kösem Sultandan şiddetli bir dayak dahi yemiştir.

Ruhi rahatsızlıkları nedeniyle Sultan İbrahim’e söz geçirmekte zorlanan ve iktidarda etkisiz kaldığını gören Kösem Sultan, Topkapı Sarayından uzaklaşır, ancak devlet işleriyle uğraşmaya devam eder.

Sadrazam Salih Paşa, İbrahim’in tahammül edilmez bir hal aldığını, devlet işlerinin iyi gitmediğini, İbrahim’in tahtan indirilerek yerine Mehmed’i tahta çıkarmak lazım geldiğini Kösem Sultana gizlice iletir. Sultan İbrahim tarafından bu durumun öğrenilmesi sadrazamın sonunu getirir. Kösem Sultan da Florya’daki İskender Çelebi bahçesine sürülür.

Sultan İbrahim daha da ileri giderek, annesini Rodos’a sürdürmek istemişse de buna engel olunmuştur.

Saraydan uzaklaştırılan Kösem Sultan boş durmaz. Oğlunun bu hareketine karşılık Ocak Ağalarının ve yeteneksiz vezirlerin sebep olduğu yolsuzluklardan oğlunu sorumlu tutup, oğluna karşı propaganda hareketine girişir.

Gözlerini iktidar ihtirası bürüyen Kösem Sultan daha da ileri giderek, Sadrazam Ahmet Paşaya, “Bu beni ve seni sağ komaz, alem harap oluyor; devlet elden gidiyor bunun hakkından gelelim de şehzadeyi cülus ettirelim.” diyerek planını açıklar.

Sadrazam Ahmet Paşanın bu oyuna alet olmak istememesi üzerine, Kösem Sultan tekrar ümidini Ocak Ağalarına bağlar. Ocak Ağaları da ilk hedef olarak Sadrazamı azlettirerek, onun yerine kendilerine yakın ve işlerini yaptırabilecekleri birini sadrazamlığa getirtmek isterler. Daha sonra padişahı tahttan indirmeyi planlarlar. Halkın sevgisini kazanmış padişaha karşı doğrudan cephe almaktan çekinmişlerdir. Çünkü halk, Genç Osman’a yapılanları unutmamış ve bundan dolayı da Ocağa karşı kin beslemektedir.

Ağalar ve askerler anlaşarak sadrazamın azli ve katli için Şeyhülislamın kapısını çaldılar ve ondan fetva istediler. Durumu öğrenen padişah, Şeyhülislama bir haseki göndererek durumun aslını öğrenmek ister ve askerlerin dağılmasını söyler. Ancak Şeyhülislam haseki vasıtasıyla Padişaha, sadrazamın teslimi için haber gönderir. Bununla da yetinmeyen Şeyhülislam makamına yakışmayacak bir tarzda Padişahın sadrazamı teslim etmemesi halinde sonunun iyi olmayacağı yönünde tehditvari bir haber de gönderir.

Ocak Ağaları, askerler ve Şeyhülislam’ın işbirliği sonucu sadrazamlığa Mehmet Paşa getirilir. Padişah Sultan İbrahim, Mehmet Paşa’ya, Ahmet Paşayı sadrazamlıktan azlettiğini, ancak ona bir şey yapılmamasını söyler. Yeni Sadrazam Mehmet Paşa ise, Ocağın bunu kabul etmeyeceğini, Ahmet Paşa’nın öldürülmesini istediklerini söyler. Padişah da kendisine kızarak, tüm olanlardan kendisinin sorumlu olduğunu, askerin dağılmasından sonra kendisiyle hesaplaşacağını söyler. Korkuya kapılan sadrazam, evine kapanıp sadaret mührünü Ocak Ağalarına teslim eder. Ağalar da kendisine padişahtan korkmamasını, esas amaçlarının padişahı tahttan indirmek olduğunu, endişelenmesine gerek olmadığını sadrazama iletirler.

Eski sadrazam can korkusuyla saklanmak ister ancak birçok kapıdan geri çevrilir. Sonunda kendisine kapısını açan birini bulur ancak onun da ihanetine uğrar ve bu kişi tarafından yeri isyancılara bildirilir. Ahmet Paşa isyancılar tarafından öldürülür ve cesedi At Meydanında çınar ağacının altına çıplak olarak bırakılır.

Sultan İbrahim, sarayda on iki bin muhafızı silahlandırdığını, dağılmadıkları takdirde üzerlerine yürüyeceğini isyancılara bildirir. Bundan çekinen ve korkan isyancılara destek Valide Kösem Sultan’dan gelir. İsyancılara korkmamaları gerektiğini, saray muhafızların komutanı ile işbirliği içinde olduğunu, padişahı tahttan indirmeleri için onlara saraya gelmelerini bildirir.

Saraya gelen isyancıları Kösem Sultan karşılar ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranır. Vaziyet hakkında bilgi ister ve Sultan İbrahim’i savunur gibi görünür. Sonunda Şeyhülislamın da fetvasıyla 7 yaşındaki Mehmed’in cülusüne karar verilir. Hal kararı padişaha ulema ve askerler tarafından bildirilir. Hal’lini kabul etmeyen Sultan İbrahim ulemaya tepki gösterir ancak zorla tahttan indirilir ve hapsedilir.

Ruhsal sıkıntısı olan Sultan İbrahim yapılan haksızlıklar yüzünden mahbesinde büsbütün sıkılmıştır. Zindandan farkı olmayan mahbesinde gece gündüz feryadı figan eden Sultan İbrahim’e bu mahbesi dahi çok görülerek, mahbesin kapısı ve pencereleri Kösem Sultan tarafından ördürülerek tam bir mezara çevrilir. Sultan İbrahim’in feryatları saray halkını sabaha kadar uyutmaz. Saray halkı onun bu durumuna gözyaşları döker.

Saltanat makamının üç-beş ocak ağasının elinde oyuncak olduğunu düşünen halk, saray ağaları ve askerin bir kısmı; bu olaya sebep olan Kösem Sultan, Ocak Ağaları ve ulema aleyhinde kin beslemeye başlar. Sultan İbrahim’in tekrar tahta çıkarılma fikri seslendirilir. Bu durum Sultan İbrahim’i tahttan indiren işbirlikçileri korkutur ve kendilerinin yaşaması için Sultan İbrahim’in öldürülmesinin şart olduğu kararlaştırılır.

Kösem Sultanın işbirlikçileri Sadrazam Sofu Mehmed, Şeyhülislam Abdürrahim ve yandaşları, Sultan İbrahim’in katli için saraya gelirler. Saray halkı cinayete seyirci olmak istemeyip kaçışır. Hatta Sultan İbrahim’i katledecek olan Cellad Kara Ali dahi kaçmış, ancak yakalanarak Sadrazam tarafından dövülmüş, Sultan İbrahim’in hapsedildiği yere kadar da sürüklenerek götürülmüştür.

Elinde Kur’an-ı Kerim ile isyancıları karşılayan Sultan İbrahim Şeyhülislama “Bak’a Abdürrahim, Yusuf Paşa bana senin için dinsiz, imansız, fitnekar bir heriftir, sağ bırakma demişti; seni öldürmedim; çünkü Allah’tan korktum; meğer sen beni öldürecekmişsin. İşte Kitabullah, beni ne hüküm ile öldürürsünüz, zalimler!” diye bağırır. Ve Sultan oracıkta canice öldürülür.

Sultan İbrahim’in öldürülmesi büyük üzüntüye sebep olur. Çünkü halk dertlerini dinleyen, türbelere giden, şeyhlerle sık sık görüşen padişahını sevmektedir. Ve şairler, katledilen Sultanın dili olur. Tarihçi solakzade Hemdemi,

Nasib oldu şehadet akıbet ol şah-ı mazluma,

Ne çare bu imiş hod ta ezel takdir-i yezdani”

beytiyle Sultan İbrahim’in katledilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir.

Sultan İbrahim’i tahttan indiren ve onu katledenler bu olayı meşru göstermek için onu “DELİ” olarak damgalamışlar ve kadın düşkünü olarak göstermeye çalışmışlardır.

Tarihimizde “DELİ” diye anılan Sultan İbrahim bu lakabını Can düşmanı olan Şeyhülislam Karaçelebizade Abdülaziz Efendinin Ravzatü’l Ebrar adlı tarihinden mülhem olarak II. Meşrutiyet devrinde yaşamış bazı tarihçilerin, özellikle Mizancı Murad’ın işgüzarlıklarına borçludur. M. Çağatay Uluçay’ın “Sultan İbrahim deli mi yoksa hasta mıydı?” başlıklı incelemesinden ve dönemindeki faaliyetlerden Sultan İbrahim’in ruhi bir rahatsızlığının olduğu ancak kesinlikle deli olmadığı anlaşılıyor.

Sultan İbrahim tahta çıktığında sarayın yiyici takımını dağıtmış, etrafındakilerin fazla servet edinmesine mani olmuştur. Halk arasındaki bir gezintisinde, fırın önünde ekmek kuyruğu bekleyenleri görünce, bu duruma razı olmamış ve sadrazamdan bu durumu çözmesini emretmiştir. Sultan İbrahim bazı hatlarında reayanın sıkıntılarından duyduğu ızdırabı ve bazen sabahlara kadar uyuyamadığını da dile getirmiştir.

Kösem Sultan, Sultan İbrahim’in tahtan indirilmesi ve Mehmed’in tahta çıkmasından sonra, adet üzere eski saraya taşınması gerekirken, IV. Mehmed’in annesi Turhan Sultanın gençliğini ve tecrübesizliği bahane ederek yeni sarayda kalmaya devam etmiştir.

İktidar hırsı her geçen gün artan Kösem Sultan, 7 yaşındaki IV. Mehmed’in tahta çıkmasıyla bu defa padişahın annesi Valide Turhan Sultan ile mücadele edecektir.

IV. Mehmed’in ilk yıllarında eski gücüne kavuşan Kösem Sultan “Valide-i Muazzama” diye hürmet görmüştür. Yeniçeri ocağından aldığı destek ile hükümdar gibi saltanat sürmüştür.

Ancak , Turhan Sultan valide sultanlık sırasının kendisine geldiğini, Büyük Validenin artık kenara çekilmesi gerektiğini düşünür ve yavaş yavaş devlet işlerine karışmaya başlar. Böylece Valide Sultan ile Büyük Valide Sultanı karşı karşıya gelir. Saray ağaları arasında dahi bu iki kadın yüzünden iki cephe oluşur. İki cephe arasında zıtlaşmalar ve kavgalar saray içinde huzursuzluğu artırır. Hatta bu çatışma ortamında devlet işlerine yeterli derecede önem verilememiş ve Anadolu’da yer yer isyanlar çıkmıştır.

Sadrazam Siyavuş Paşa ile ocak ağalarının arası da açıktır. Bu ortamda hem ocak ağaları hem de sarayda can korkusuna düşen Kösem Sultan, işi kökünden halletmeye karar verirler. Turhan Sultandan kurtulmak için IV. Mehmed’i tahttan indirerek yerine Süleyman’ı çıkarmayı düşünürler. Süleyman tahta çıkarsa Kösem Sultan kendisine rakip bir valide sultanın olmayacağını düşünür. Çünkü Süleyman’ın annesi Dilaşub Sultan, kendisine karşı koyabilecek bir kişilikte ve güçte değildir.

Ve plan hazırlanır. Kösem Sultan gece sarayın kapılarını açık bıraktıracak, Yeniçeri ağaları adamlarıyla birlikte içeri girecek Süleyman’ı tahta çıkaracaklardır. Turhan Sultan ve adamlarını alıp götürecekler, IV. Mehmed’i de zehirli şerbet ile zehirleyeceklerdir.

Ancak Yeniçeri Ağaları ve Kösem Sultan tarafından hazırlanan bu plan Padişah ve annesi tarafından öğrenilir. Planın ortaya çıkması üzerine Turhan Sultan, derhal harekete geçer ve adamları tarafından Kösem Sultanın öldürülmesi için hazırlık yapılır. Kösem Sultan odasında yandaşları Yeniçeri ağalarını beklerken kapıda Turhan Sultanın adamlarını görür, can havliyle kaçmaya çalışır ancak son çırpınışlar fayda etmez. Zülüflü baltacılardan Küçük Mehmed celladı olur ve Kösem Sultanı oracıkta boğar.

Osmanlı Devleti’inde birçok padişahtan daha çok iktidar sürmüş olan Kösem Sultan, eşi I. Ahmed’in türbesine gömülmüştür.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , , ,

Kösem Sultan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Kösem Sultan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında
KÖSEM MAHPEYKER VALİDE SULTAN (1590 – Tinos,Yunanistan – 3 Eylül 1651, İstanbul) I. Ahmet (1603 -1617) in eşi, IV. Murat ( 1623 – 1640 ) ve Sultan İbrahim‘in (1640- 1648) anne-sidîr. Osmanlı tarihinin ünlü kadınlarındandır. Olağanüstü ihtirası yüzünden gayet olumsuz bir rol oynamıştır.

I. Ahmet öldüğü zaman Kösem Mahpeyker Haseki, 3 şehzade annesi olarak 22 yaşlarında dul kaldı. Pek zeki ve iktidara düşkündü. Tahta üvey oğlu II. Osman‘ın çıkması gerekirken, kayınbiraderi Sultan Mustafa’nın çıkmasında önemli rol oynadı. Ancak Sultan Mustafa’nın şuuru bozuk olduğu için, 3 ay sonra tahta gerçek varis olan II. Osman çıkarıldı. Bu devirde 4 yıl müddetle karanlık bir rol oynadı.

1623’te büyük oğlu, IV. Murat namı ile tahta geçti; Kösem de «Valide Sultan» oldu. Padişah 11 yaşındaydı; annesi naibe-i saltanat mevkiini de elinde tutuyordu. Birkaç yıl sonra IV. Murat, babası ve ağabeysi gibi pek genç yaşında devlet işlerini kavramakta büyük kabiliyet gösterdi. Annesini devlet işlerine karıştırmadı; onun ihtirasını anlayınca da, Topkapı Sarayı’ndan çıkarttı; başka bir sarayda, oradan çıkmamak şartı ile oturttu; yani, bir çeşit hapsetti.

Kendi Oğlunu Öldürten Valide Sultan

1640’ta IV. Murat genç yaşında öldü. Yerine Kösem Sultan’ın 3. oğlu Sultan İbrahim geçti. Bu padişah da annesini devlet işlerine karıştırmadı; hatta Kıbrıs’a sürmeye kalkıştı. Bunun üzerine henüz 45 yaşında bulunan Valide Sultan, oğlunu tahttan indirmek üzere hazırlanan komiteye girdi ve burada en büyük rolü oynadı; oğlunun öldürülmesini de tasvip edip büsbütün rahat nefes almak istedi.

Tahta daha 7 yaşını bitirmemiş olan torunu IV. Mehmet geçti. Kösem Sultan, «Büyük Valide» adı ile tekrar saltanat naibesi oldu. Fakat devlet menfaatlerini her şeyden üstün tutan ve pek genç yaşına rağmen gayet müspet bir çehre gösteren gelini Hatice Turhan Valide Sultan ile karşı karşıya geldi. Kösem Sultan, Yeniçeri Ağaları’nın meşum zorbalığına dayanıyordu. Büyük devlet adamları, Genç Valide’yi destekliyorlardı.

Kösem Sultan’ın Ölümü

Kösem, genç gelinini ortadan kaldırmaktan başka çare görmedi. Bunun için de önce torununu ortadan kaldırmak istedi. IV. Mehmet’i öldürtecek, yerine 1 yaş küçük kardeşi Şehzade Süleyman’ı tahta çıkaracaktı; Şehzade Süleyman’ın anası pek kendi halinde bir kadındı; Kösem’e kafa tutmak ihtimali yoktu. Suikast, Turhan Sultan tarafından haber alındı. Suikastin yapılacağı gece, Kösem Sultan, boğulmak suretiyle öldürüldü. 56 yaşlarında bulunuyordu (3 ağustos 1651 ). Bu suretle Ağalar diktatörlüğünün yok edilmesi için de en büyük adım atılmış oldu; Köprülü, gittikçe iktidara yaklaşıyordu.

Kösem Sultan’ın Karakteri

Sultan Ahmet Camisi’nde eşi I. Ahmet’in Türbesi’ne gömülen bu dikkate değer kadın, para sayesinde istediği şahsı elde edebiliyordu. Konuşma ve ikna kabiliyeti yüksekti; duygularını çok iyi saklardı. Muazzam bir yekûn tutan serveti, ölünce Hazine’ye alındı. Halk ve efkâr-ı umumiyeyi elinde tutmaya büyük dikkat gösterir, fakirlere çok para dağıtır, her türlü hayır işlerine koşardı. Başta Üsküdar’daki muhteşem Valide Camisi veya Çinili Cami olmak üzere sayılamıyacak kadar da hayır eseri bırakmıştır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Troçki Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Troçki

TROÇKİ, (Rusça TROTSKİY) Leon (Lev) Davidoviç Bronstein, Sovyet politikacı, komünist kuramcı ve eylemci (Güney Ukrayna/Yanovka Köyü 1879 – Mexico City/Coyoacan 1940).

Yahudi kökenli çiftçi bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Odessa’daki teyzesinin yanına okumaya gönderildi. Başarılı öğrenciliğinin yanı sıra, sosyalist düşüncelere ilgi duydu. Yasadışı bir gazetenin yayınına katıldı. (1897); ertesi yıl tutuklandı. Bu dönemde tanıştığı Aleksandra Sokolvskaya ile evlendi. Sürüldüğü Sibirya’dan “Troçki” adıyla edindiği sahte pasaportla Londra’ya kaçmayı başardı (1902). Lenin ve Plehanov ile yakın dostluk kurdu; “İskra” dergisine yazılar yazdı. Belçika ve Fransa’da çeşitli toplantılara katıldı; ikinci evliliğini N. Sedova ile yaparak (1903) Cenevre’ye yerleşti. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) Londra’daki ikinci kongresinde Menşevikler grubunda yer aldı (1903). Öteki Sovyet liderleriyle arasının açılmasına neden olan “sürekli devrim” kuramını bu yıllarda benimsedi.

1905 Devrim eylemi üzerine yurduna dönüp yeni kurulan İşçi Temsilcileri Sovyeti’nin başına geçti, genel grevin gerçekleştirilmesine çalıştı, boşa giden devrim çabaları sonunda tutuklanınca (aralık) ömür boyu hapisle cezalandırıldı, sürekli devrim görüşünü açıklayan ilk eserini bu dönemde yazdı. (İtogi Perspektivy / Sonuçlar ve Olasılıklar). Sibirya’dan ikinci kez kaçarak (1907), yine İngiltere’ye sığındı. 5. Kongre’de kişisel görüşlerini açıklama fırsatını kullandı. Viyana’ ya yerleşti. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin yayın organlarına yazılar verdi, kendi gazetesini kurdu: Pravda (Gerçek) 1908.

Birinci Dünya Savaşı çıkınca sınırdışı edildi, Paris’e geçti (1914). Savaşı destekleyen Parvus ile ilgisini çekip aynı görüşte birleştiği Lenin’in yanında yer aldı, savaş karşıtı sosyalistlerin toplantılarında bulundu (1915).

İspanya sürgünlüğü tutuklamayla sonuçlanınca ABD’ye gitti (Ocak 1917), Buharin ve Kolontay’ın çıkardıkları Novy Mir (Yeni Dünya) gazetesinde çalışmaya koyuldu. Ekim 1917 Devrimi’nin başlangıcını oluşturan Şubat 1917’den itibaren ön planda ve etkin görevler almakla gecikmedi. Ağustos 1917 toplantısında (RSDİPB’nin 6. Kongresi) merkez komiteye seçildi. Eylül başında Petrograd Sovyet Komitesi başkanlığına getirildi.

7 Kasım’da geçici hükümetin dağıtıldığını duyurdu. Lenin ile birlikte iktidarın Sovyetlere geçtiğini yaydı. Lenin başkanlığında örgütlenen Halk Komiserleri Konseyi tarafından dışişleri komiserliğine getirildi (8 Kasım 1917). Resmi barış görüşmelerinin başlama kararı karşısında (19 Şubat 1918) dışişleri komiserliğinden ayrıldı (3 Mart 1918), Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi görevini üstlendi.İç Savaş’ın kazanılmasında önemli rol oynadı.

Savaş sonrasında ekonomi çalışmalarına yöneldi; Lenin’in Yeni iktisat Politikası (NEP) benimsenince (1921, 10. Kongre), savaş komünizminin yönetmelerini elden bırakmak isteyen Troçki, bu konuda da Lenin’e karşı çıkmak durumunda kaldı. 1922 sonrasında yürüttüğü bu karşıtlılık tutumu (Stalin, Kamenev, Zinovyev’e karşı) ana görüşü olan sürekli devrim kuramına dayanıyordu. 13. Kongre’de (Mayıs 1924). “Tek ülkede sosyalizm” ilkesinin sözcüsü olan Stalin, Troçki’nin parti düzenini disiplinini bozmakla suçladı; kendini savunan Troçki (Pokolenie Oktyabrya; Ekim Devriminin Öğrettikleri), çoğunluk kararıyla görevlerinden uzaklaştırıldı; Merkez Komite’den çıkarıldı; 1927 Ekim Devrimi yıl dönümünde partiden atıldı.

Önce Alma-Ata’ ya (Ocak 1928), sonra yurt dışına sürgüne gönderildi (1929, Türkiye). İstanbul’da (Büyükada) Hayatım adlı eserini yazdı (Moyaz Jizn) 1930, yaşadığı devrin olaylarını anlattığı İstoriya Russkoy Revolyutsii (Rus Devrimi Tarihi) 3 cilt, 1932, Stalin’in baskısıyla sınır dışı edilmeden önce Fransa’da iki yıl yaşadı (1933-1935). Bir süre Norveç’e sığındı, iki eserini de burada hazırladı: İhanete Uğrayan Devrim, Stalinskaya Şkola Falsifikatsii (Stalinci Sahtecilik Okulu) 1937. Sonra oturma izni verilmeyince Meksika’ya gitmeyi yeğledi, başkent yakınındaki villasında hiç vazgeçmediği görüşlerini yazıp yayımlama işini sürdürdü. Bolşevik-Leninciler diye anılmasını sağlayan 4. Enternasyonali örgütledi (1938), J. Mornard takma adıyla bilinen Roman Mercador tarafından çekiçli saldırısı sonucu başından ağır yaralandı (19 Ağustos 1940), ertesi gün öldü. Mihail Gorbaçov döneminde, saygınlığı geri verildi (1988). Stalin tarafından öldürtüldüğü kesinlik kazandı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Hacı İlbeyi Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında Hayatı ve Başarıları

Hacı İlbeyiHACI İLBEYİ (Ölümü: 1364), Osmanlı devletinin kuruluşunda birinci derecede yararlık gösteren en büyük Türk komutanlarından biridir. Karesi Beyliği komutanlarından iken Orhan Gazi’nin bu beyliği alması üzerine Osmanoğulları hizmetine geçti. Osmanlıların ilk fetihlerinde bulunduktan sonra Veliaht Süleyman Paşanın idaresinde Rumeli’nin alınması hareketlerine de katıldı.

Türkler’in Rumeli’yi almakla, Avrupa’da son derece önemli bir köprübaşı tuttuğunu, Çanakkale Boğazı gibi dünya stratejisinin düğüm noktalarından birine hakim olduğunu gören Avrupa devletleri Osmanlı Türkleri’ne karşı ilk Haçlı seferini hazırladılar. Papa V. Urbanus’un tertip ve teşvikiyle Avrupa’nın en büyük devletlerinden olan Macaristan, henüz kendisinden bir hayli uzakta bulunan Türkler’e karşı Haçlı seferi işini üzerine aldı. Macaristan’ın etrafında Sırbistan ve Bosna krallıkları, Eflak (Romanya) Prensliği gibi Balkan devletleri toplandı. Bağlaşık ordunun başkomutanı Büyük-Macaristan Kralı V. Layoş’tu; yanında Sırbistan Kralı V. Uroş, Bosna Kralı I. Tvrtko ile daha başka Balkanlı prensler de bulunuyordu. Bağlaşıkların kuvveti 100.000 kişiydi; o devre göre pek büyük bir askeri kuvvetti.

Türkler, Edirne’den sonra 1363’te Filibe’yi de almışlar, Meriç’in güneyindeki bütün topraklara hakim olmuşlardı. Haçlılar ertesi yıl (1364) Türk topraklarına girdiler, Edirne yakınlarına kadar geldiler. Bu tarihten başlayarak «SırpSındığı» diye anılacak olan yerde karargâh kurdular. Bizans, Haçlılar’ın başarısından emindi, Türk tehlikesinden kurtulacağından dolayı sevinç duyuyordu. Bu sıralarda Türk kuvvetleri meşguldü, az çok gafil avlanmıştı. Türk ordusunun toplanmasına kadar düşman Edirne’ye girebilir, hatta daha fazla ilerleyebilirdi.

Sınırın korunması ile görevli bulunan Hacı İlbeyi bunu anladı, başaramadığı takdirde en büyük sorumluluklara maruz kalacağını bildiği halde, son derece cüretkar bir karar verdi. Emrinde 10.000 kişilik bir kuvvet vardı. Bunlar o zamanlar Osmanlılar’ın sonraki askerî teşkilatı olmadığından, bir «gazi-derviş» (gönüllü) ordusu idi. Hepsi atlıydı, Rumeli fetihlerinde pişmiş, tecrübeli askerlerdi. Genişleme zamanlarına mahsus hummalı bir enerji taşıyorlardı. Hacı İlbeyi, pek dahice bir çabuk kavrama ile, güneş doğmadan biraz önce, üç koldan büyük Haçlı ordusuna saldırma emri verdi. Uyumakta olan Haçlılar, esas Türk ordusunun baskınına uğradıklarını sandılar. Bu şaşkınlık içinde, Hacı İlbeyi, pek başarılı manevralarla, Haçlılar’ı kılıçtan geçirdi. Türk kılıcından kurtulan birkaç perişan birlik Meriç’e can atarken suda boğuldu. Büyük-Macaristan Kralı, birkaç kişiyle ırmağı zor geçip canını kurtardı.

Sırp Sındığı zaferi, Türk devletinin artık bütün Avrupa ölçüsünde bir kuvvet olduğunu gösterdi. Bu, Osmanlılar’ın ilk büyük meydan savaşıydı. Muzaffer komutanı Hacı İlbeyi, zaferden birkaç ay sonra öldü. Zehirlendiğine dair bir rivayet vardır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Sokrates ve Sokrates’in Son Sözleri

sokratesSOKRATES (M. Ö. 469 – 399), Eski Yunanistan’ın en ünlü filozoflarından biridir. Eserlerini yazılı olarak bırakmayan pek nadir bir filozoftur. Onun düşüncelerini öğrencilerinin eserlerinde buluyoruz. «Anabasis» yazarı Ksenofon’la felsefe üzerine diyaloglar yazmış olan Platon’un kitaplarında, Sokrates’in düşünceleri aynen aktarılmıştır. Bununla birlikte, birçok yorumcular, gerek Ksenofon’un, gerek Platon’un aktardıkları sözlerini az çok kuşkuyla karşılarlar: Ksenofon askerdi, Sokrates değildi. Çekememezlikten dolayı, Ksenofon, Sokrates’ten aldığı sözleri budamış olabilirdi. Platon’da ise bunun tam tersi akla geliyor: Platon, Sokrates’in hayranı bir öğrencisiydi, kendi fikirlerini de ona mal edebilirdi.

Sokrates, Atina’da doğdu. Babası heykelci, anası ebeydi. Rahat bir ömür sürdüğü için o zamanın temel bilgilerini genç yaşta öğrendi. Geometri, müzik, astronomi üzerine derin bilgi edindi. Beden eğitimine de çok önem verdiğinden, askerliğinde zorluğa dayanıklılığı ile ün kazandı. Cesareti de eşsizdi. Giyim-kuşama önem vermezdi.

Sokrates, ömrü boyunca, öğrendiklerini yaymaya çalışmıştır: İnsanlara düşünmeyi öğretmekten başka tasası yoktu. Öğretim usulü ise, sonradan öğrencilerinin de benimsedikleri «diyalogos» (karşılıklı konuşma) usulüydü. Bahçede, gezinerek ders anlatır, öğrencilerini düşünmeye, sormaya sürüklerdi. Öğrenmek istediği bir fikri kendisi söylemez, öğrencisine buldururdu.

Sokrates’in Son Sözü

Sokrates, insanların koyduğu kanunlara, tanrıların kanunlarından çok değer verdiği için, kanunları kullananlar hayatına kastettikleri zaman hiç sesini çıkarmadı. Atinalılar onu eski tanrıların yerine yenilerini koymaya kalkmak, gençlerin ahlakını bozmak gibi çeşitli suçlardan yargıladılar. Sokrates, savunmasını yaptı. Sonunda, baldıran zehri içmeye mahkum edildi. Filozof, bu kararın değiştirilmesi için hiçbir teşebbüse girişmedi. Değil mi ki kanunlar böyle istiyordu, kanunların üstünlüğünü kabul ettiğini göstermenin tam sırasıydı. Öğrencileri kaçmasını teklif ettiler, razı olmadı.

Zehri içme saati gelmeden, öğrencilerinden birinin elinde bir saz gördü. Sazın nasıl çalınacağını öğrenmek istedi. Öğrencisi: «Üstadım, az sonra zehri içeceksiniz. Çalmaya vaktiniz olmıyacak. Bir zevk duymayacaksanız.» deyince Sokrates, son dersini verdi:

— «Asıl zevk, çalmakta değil, çalmayı öğrenmektedir!»

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Aaliyah Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Aaliyah Dana Haughton, 16 Ocak 1979 tarihinde, Brooklyn, New York, A.B.D.’de dünyaya geldi. Genç yaşlarından itibaren annesinin yönlendirmesiyle vokal dersleri alan Aaliyah, kilise korolarında şarkı söyleyerek kendisini geliştirdi.

Henüz 12 yaşındayken amcası Barry Hankerson’un yardımcı olmasıyla Blackground Records firmasıyla antlaşma imzalayan Aaliyah, bu yıllarda, ileride en büyük destekçisi ve de yol göstericisi olacak olan prodüktör R. Kelly ile tanıştı. 1994 yılında ilk albümü olan Age Ain’t Nothing but a Number’ı çıkartan genç sanatçı, sadece A.B.D.’de üç milyonun üzerinde bir satış rakamına ulaşarak Bilboard 200 listesinde 18. Sıraya ulaştı. Henüz 15 yaşında olduğu sırada R. Kelly ile evlendiği söylentileri ortalıkta dolaştıysa da, hem Aaliyah hem de Kerry böyle bir evliliği yalanlandı.

İKİ HAFTA ZİRVEDE KALDI

1996 yılında, Jive Records adlı kayıt firmasından ayrılan Aaliyah, müzik endüstrisinin devlerinden Atlantic Records ile bir antlaşma imzaladı. Aynı yıl içerisinde ikinci stüdyo albümü olan One in a Million’u çıkartan genç sanatçı, albümün açılış şarkısı If Your Girl Only Knew ile R&B dalında iki hafta boyunca listelerin zirvesinde kaldı. Bir yandan da okul faaliyetlerine devam eden Aaliyah, Detroit Sanat Lisesi’nden 1997 yılında 4.0 ortalamayla mezun oldu.

OSCAR ÖDÜLÜ ALDI

1997 yılında New York Undercover adlı polisiye dizi ile ekranlara hızlı bir giriş yapmasının ardından Fox’un ünlü animasyon klasiği Anastasia’ya yaptığı soundtrack albümünde bulunan Journey to the Past adlı şarkı ile de En İyi Orjinal Şarkı dalında Oscar Ödülü’nü şarkı sözü yazarına kazandırdı.

2000 yılında, ilk büyük sinema filmi olan ve de William Shakespeare’in Romeo and Juliet adlı ölümsüz eserinden sinemaya uyarlanan Romeo Must Die’da rol aldı. Aynı zamanda filmin soundtrack albümünde de iki şarkısı bulunan genç sanatçı, En İyi Kadın Video ve En İyi Film Videosu alanlarında MTV Ödülleri’nde iki ödül kazandı.

MATRIX İÇİN İMZA ATTI

Anne Rice’ın aynı adı taşıyan kitabından uyarlanan Queen of the Damned (Lanetliler Kraliçesi), genç oyuncunun sinemadaki ikinci ve son filmi oldu. Filmin başarısının ardından Matrix üçlemesindeki Zee karakterini canlandırmak için imza atmış olsa da, başına gelen talihsiz kaza sonucunda asla bu fırsatı yakalama şansı olmadı.

UÇAK KAZASI

Aaliyah, plak firmasında görevli pek çok insanla beraber, 25 Ağustos 2001 tarihinde, Bahamalar’dan Florida’ya giden Cessna 402B tipi şirket uçağına bindi. Pilotun ve bütün havayolu çalışanlarının uyarılarına rağmen Bahamalar’da gerçekleşen çekimde kullanılan bütün ekipmanları da uçağa yükleyen ekip, A.B.D.’ye doğru yola çıktı. Aşırı ağırlığı kaldıramayan küçük uçak, kalkıştan kısa bir süre sonra yere çakılarak parçalandı; kazada Aaliyah, uçağın pilotu ve de ekipten pek çok kişi hayatını kaybetti.

Genç sanatçının üçüncü ve son stüdyo albümü, vefatından üç hafta sonra piyasaya verildi. Kendisiyle aynı adı taşıyan aklbüm, 2.6 milyon satışa ulaştı. Aaliyah, kısa süren müzik hayatında geride otuzdan fazla ödül ve ödül adaylığı, iki sinema filmi, üç albüm ve de milyonlarca hayran bırakarak genç yaşta aramızdan ayrılan sanatçılar arasında yerini aldı.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , ,