Etiket: roman

Nilgün Marmara Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yazmaya başladığımdan beri Boğaziçi’nin umutsuzlar merdivenine bir serçe edasında tünemiş ve günün hangi saatinde olduğu fark etmeksizin Slyvia Plath’i düşünen bir Nilgün Marmara var gözlerimin önünde. Orada duruyor öylece, kalemi kağıdı elinde, içinden geçen ne varsa yazıyor ve her bir kelimesini sır gibi saklayacağının muzipliğini dudak kıvrımına yerleştiriyor.

Ve karşıma çıkan tesadüf bir cümlesi  içimi ürpertiyor: “Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim”.

Doğum gününde onu anmak istedim; ama bu kez de benim kafamda Nilgün Marmara ile tarifsiz sorular var. Acaba gerçekten Slyvia Plath’i tanıdığı andan beri intiharı düşünüyor muydu ya da planladı mı? Bir anlık çığlıksız vazgeçişten ibaret miydi yoksa her şey? Gerçekten inanıp güvendiği her şeye veda etmenin bir yolunu bulmuş muydu? Taşlar yerine oturmuş muydu? Ne yazık ki bunların ardındaki gerçeği kimse bilemeyecekti.

Nilgün Marmara, yazdıklarından ibaretti bizim için. Bildiğim kadarı ve hafızamda canlanan haliyle iyi ki doğdun Nilgün Marmara…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Nilgün, 13 Şubat 1958’de İstanbul Moda’da, Balkan göçmeni Perihan Hanım ve Fikri Bey’in iki kızından biri olarak dünyaya geldi. Büyük kütüphanesi olan bir evde, Schubert ninnileri ile büyütüldü. Sanki doğduğu anda belliydi kısacık ömründe ne çok şey yaşayacağı, iç dünyasını dışa vurmak için çabalayacağı…

Kendini büyütmeye çalışan narin bir çocuktu. Önce elleri büyüdü, hayatı kavradı; sonra ayakları, sağlam adımlar atmak için ve en son gözleri ki, gördükten sonra birçok şeyi, bir yerlere konumlandıramadığı bedenini yükseklerden bırakabilsin diye…

Nilgün, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Anadolu Lisesi’nde bitirdi. Okulun ele avuca sığmaz, öğür ruhlu, özgün kızıydı. Dışarıdan baktığınızda onu sıradan bir öğrenci zannedebilirdiniz. Öylesine fütursuzca arşınlıyordu okul yolunu. Kimse fark etmiyordu ki, zaman ona göre ağır ilerliyor ve bu durum onu boğuyordu.

Neyse ki üniversite zamanı gelmişti. Tercihini Boğaziçi Üniversitesi Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları’ndan yana kullandı. İçine çöreklenmişi kırgınlıklardan kurtulmanın yolunu nihayet bitirme tezini hazırlarken bulacaktı…

Ama bir de ülkesiyle birlikte içinden geçeceği bir dönem vardı; 12 Eylül 1980 darbesi. Üniversitenin kırmızı salonundaki edebiyat, şiir tartışmaları sona ermiş; yerini gizli ev toplantılarına bırakmıştı. Bohem bir hayat tarzını yaşıyorlardı.

Bu dönemde şiir yazmaya başladı; ama yazdıklarını kimseye göstermedi.

(Slyvia Plath)

Slyvia Plath üzerine

Slyvia Plath, Nilgün’ün içinde tortu bırakmış her bir acı zerresinin karşılığıydı sanki. Hayatın üzerine incelemeler yaptığı Slyvia Plath’a içinden bir kez bile sormadı “Ölümden başka yol yok muydu?” diye… “Slyvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi” konulu tezi, onu giderek içine çekiyordu.

Slyvia’nın hayatı, Slyvia’nın düşünceleri, onun sorgulamadan kabullendikleri; her şey Nilgün’de özel bir yer etmişti. Şiirlerinden çeviriler yaptı. Bir yandan da “yaşama karşı ölüm” temalı şiirler yazmaya başlamıştı; her bir kelimesi buram buram intihar kokuyordu. Bu koku, ziyadesiyle keskindi. Yazgısının Slyvia ile ortak olduğuna inanıyordu. Aralık 86’da yazdığı şiirine, “Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım…” diye başlayacaktı mesela.

Yazdığı şiirleri, çeşitli dergilerde yayımlamaya başladı. Slyvia’nın bireyin yalnızlığı ve bunun yanında var oluşu üzerine olan görüşü, Nilgün’ü çok fazla etkisi altına almıştı. Bitirme tezini tamamladığında, artık Nilgün’ün hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Nilgün Marmara evlendi

Nilgün, 1982’de, Endüstri Mühendisi Kağan Önal ile evlendi. Kızıltoprak’ta bir ev kurdular. Artık o güzel şiirlerini döken şairlerin uğrak yeri olmuştu evleri; Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Küçük İskender, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya… Bütün edebiyatçılar, ev toplantılarında bir araya geliyor ve şiir konuşuyorlardı.

Pazar günlerinin ritüeline “but partisi”ni koydular. Fırında tavuk budu yaptıklarından partinin adını böyle seçmişlerdi. Nilgün, içinde tanımlayamadığı acıyı ve yalnızlığı bu toplantılarla bir nebze olsun unutuyordu.

Çılgın Zelda

Nilgün, bu günlerde şarkı söylemeye başladı. En az kelimelerle dansı kadar yetenekliydi. Cemal Süreya, Nilgün’e, caz gırtlağı sesi ve bunun yanında tavırlarından dolayı, “Çılgın Zelda” diyordu. Nilgün’ü Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın ele avuca sığmayan karısı Zelda’ya benzetmişti.

Bundan sonra Cemal Süreya için, o, Zelda idi.

Zor zamanlar başlarken

Sonra bir süreliğine kocasının işi nedeniyle Libya’ya taşındılar. Ülkenin baskıcı yaklaşımı, Nilgün’ün hiç sebepsiz yer bile boğulan ruhunu daha da boğmaya başlamıştı. Hemen Türkiye’ye döndüler.

Ama çok geçti; Nilgün geri dönüşü olmadığını hissettiği o yola girmişti. Psikolojisi günden güne kötüleşti. Psikiyatr yollarını aşındırmaya başladı. Teşhisi manik depresyondu. Hepsinin de önerisi ortak oldu; okuma yazmaya ara vermeliydi. Aa, bir de ilaçlar vardı tabii. Şu neden içmesi gerektiğini bir sürü anlamlandıramadığı ilaçlar…

Asla katlanamazdı. Söz dinlemedi. Ne ilaçları kullandı, ne okumaktan, yazmaktan vazgeçti. Sadece daha da yalnızlaştı. Şimdi yeni arkadaşı alkoldü; ona sığındıkça, daha da yalnızlığa gömdü ruhunu. Teslimiyetine az kalmıştı…

Çığlıksız vazgeçiş

Ve bir gün, tarih 13 Ekim 1987’yi gösteriyordu. Kağan eve geldiğinde, ecza dolabında ne kadar ilaç vara hepsinin masanın üzerinde olduğunu gördü. İlaçlar yerlere de tane tane dökülmüştü ve takip ettiğinde lavabonun içinde de ilaçlar buldu.

Sonra yatak odasına yöneldi. Ev çok sessizdi; neredeyse içinden ölüm sessizliği diye geçirecekti ki; soluğunu tuttu. Odada hiç kullanmadıkları pencerenin arasına perdenin sıkışmış olduğunu fark etti. Bir hışımla perdeyi açtı ve aşağı baktı…

Son günlerde Nilgün, yazıyor ve yine yazdıklarını Kağan dahil kimselere göstermiyordu. Her zaman olduğu gibi konusu bireyin düşle gerçek arasında sıkışıp kalmış kırgınlıklarıydı. Tüm yaşayanlardan habersiz, yaşamı ve ölümü irdeliyordu…

Yıllardır bir gün bile aklından çıkarmadığı gibi, o gün de Slyvia Plath’i ve yazgılarının benzerliğini düşündü. Slyvia yaşamın ağırlığını, manik depresyonu ve nihayetinde kocasının bir başka kadınla olan ilişkisini kaldıramamış, çocuklarıyla kiraladığı evde, hayatına son vermişti. Çocuklarının baş ucuna bolca kurabiye ve süt bırakıp kapılarını sıkıca bantladı. İçeriye gidip hava gazı fırınının içine kafasını soktu…

Sürekli düşünmek fazlaydı ve sonunda düşünmekten vazgeçti Nilgün. 13 Ekim 1987’de, henüz 29 yaşındayken, kendini altıncı kattaki evlerinden aşağı bıraktı. Bir çığlık bile atmamıştı…

Ardından rüzgarın savurduğu perde, pencereye sıkıştı. Kağan fark edip aşağı baktığında, karısının hayattan vazgeçmiş bedeni ile karşılaştı.

Ruhu hayattan vazgeçeli çok olmuştu zaten diye düşünmüş müydü acaba?

Ölümünün ardından

Nilgün’ün intiharı hem üniversite sıralarından beri planlıydı, hem de bir anda oluvermişti.

Ölmeden kısa bir süre önce yazdığı ne varsa kocasına vermişti. Ölümünün hemen ardından metinleri ve şiirleri ayrılıp düzenlendi. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ve “Metinler” olarak iki ayrı kitap halinde yayımlandı.

Daha sonra annesinin isteğiyle günlükleri, “Kırmızı Kahverengi Defter” adıyla yayımlandı. Editörlüğünü ise, arkadaşı Gülseli İnal üstlendi.

Günlüklerinin yayımlanması, en az intiharı kadar etkili bir etik tartışmasını da beraberinde getirmişti.  Ne olursa olsun, yazdıklarını gölgede bırakıyordu yaşadığı her şey…

Ece Ayhan – 128 Nilgün Marmara

“Önce, Nilgün Marmara’yı herkesinki gibi değil de kendine özgü ve çok değişik morumsu renkte bir giysiyle, bir öğrenci olarak düşündüğümü söyleyeceğim. Ama derslere pek girmeyen ve umutsuzlar merdiveni’nde oturmayı seçen çok tuhaf bir öğrenci; daha doğrusu benzersiz bir öğrenci olarak düşündüğümü söyleyeceğim. Sırası belki önlerdedir ama kendisi en arkalarda bulunmayı sever. Her zaman da sınıfı geçmiştir. Ve sanki aynı sınıftayız ve belki de aynı sıradayız. Nilgün Marmara ile 1987 Ekim’inin 13’ünde, kendisi daha 28-29 yaşında gencecikken İstanbul’da, Kızıltoprak’ta, en ufak bir çığlık bile atmadan korkunç ölümünden sonra da! Herhangi bir ikirciğe düşmeden, hiç çekinmeden şunu diyorum: “bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacaktı.” o nedenle de yazımın başlığını şiirdeki gibi “128 Nilgün Marmara!” koydum”.

Cemal Süreya – Günler

“Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik, hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel; ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım, otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan şöyle söz ettim: Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim; bugün ortaya çıkıyor”. (841. Gün)

Acısını o kadar zaman saklamış ki içinde, nasıl da yansımamış yüzüne. En sevdikleri bile hastalığını belki sıradan bir depresyon olarak gördü. Öyle ya, kim en sevdiğinin intihar etme ihtimalini düşünürdü ki? Ölümün gerçek olduğu bir dünyada hiç ölmeyecek gibi yaşayan insanlarız sonuçta.

Yazdıklarını kimsenin okumasını istemedi, bunun için ölmesi gerekiyordu belli ki. O da öldü. Şimdi onu hepimiz tanıyoruz.

Kısacık ömrüne sığdırdığı sınırsız çelişki ve bu çelişkilerinin doğurduğu hisli cümleleri ile bir Nilgün Marmara geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Stephen King Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Korku kitapları ve filmlerine benim gibi belirli bir mesafe uzaklıktan bakıyorsanız dahi en az birini okumuş ya da izlemişsinizdir. Öyleyse her hâlükârda Stephen King’den bir şeylere rastlamışsınız demektir.

Kariyeri boyunca “Hayvan Mezarlığı”, “Kujo”, “Sadist” gibi birçok korku romanına imza atarak ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturan King’in, bunun yanında masalsı bir fantezi kitabı olan “Ejderha’nın Gözü” ve “Kara Kule” gibi eserleri en çok ilgi görenler arasındaydı.

“Esaretin Bedeli” ve “Yeşil Yol” gibi başyapıt kabul edilen sinema filmlerinin de yazarı o. Hayran olmamak, sevmemek ne mümkün. Her koşulda her bir kalbin ince bir noktasına dokunmayı öyle güzel başarmış ki… Kuşkusuz en büyük başarısı işte bu yöndeydi; Stephen King, “sinematografik roman” tarzındaki çalışmalarıyla dokunmadık kalp bırakmadı…

Ve bugün 71 yaşına girdi. Cümlelerin etkisinde ve bambaşka bir kafayla geçmiş 71 yıl… Ama iyi ama kötü günler geçirdi elbet; her insan kadar. Onu, başkalarından ayıransa, sadece bakmıyordu, görüyordu da. Onu bize bunca sevdiren de, gördüklerinden sonrasını bizimle paylaşması oldu…

İyi ki doğdun Stephen King…

Korku dolu nice yaşlara…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Stephen, 21 Eylül 1947’de, ABD’de Portland, Maine’de, Nellie Ruth Pillsbury ve Donald Edwin çiftinin oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi, ona “Stephen Edwin King” adını verdi. gözlerini açtığı hayat, ona, her insana yaptığı gibi bazen sevinç, bazen gözyaşı getirecekti…

King çifti boşandığında Stephen, henüz 2 yaşındaydı ve kardeşi David ile birlikte annesinde kaldı. Anne ile baba arasında mekik dokuyan o çocuklardan biriydi. Hem uzayan yollar, hem başa çıkmak zorunda kaldığı ikiye bölünmüş duygularıyla attı adımlarını. Annesi Portland Maine, babası da, Indiana Fort Wayne’de yaşıyordu.

Annesi ve David ile Durham’a taşındığında ise, Stephen, 11’indeydi. Lise bitene kadar süren eğitimini burada tamamladı. 1966’da artık üniversite için bir tercih yapması gerektiğinde, Orono Maine Üniversitesi’nde, Bilim okumaya başladı…

 

Yazmaya başladığı yıllar

Stephen’i yazmaya teşvik eden, babasına ait olduğunu öğrendiği H. P. Lovecraft’ın “The Lurker Of The Threshold” öykü kitabı idi. Bu kitabı, bir yaramaz çocuk edasında evlerinin tavan arasında bulmuştu. Üzerinde de bir iblis resmi vardı.

Okuduğunda öylesine etkilenmişti ki, anne ve baba arasında ikiye bölünmüş hayatında Stephen, içinden çıkamadığı her bir duygunun çözümünü yazmakta buldu. İlk hikayelerini yazmaya başladığında, 16’sında gencecik bir delikanlıydı. Başkalarının okumaya başlaması için henüz zamana ihtiyacı vardı; ama belli ki bu durum ona iyi geliyordu. Üstelik yetenekliydi de.

Yazdığı bu hikayeleri yayımlamak için 1967’de bir fırsat doğduğunda, ilk profesyonel kısa öykü satışını, “The Glass Floor” adını verdiği öyküsüyle, Starling Mystery Stories’e yaptı.

1970’de üniversiteden mezun olduğunda ise, iş bulamamıştı; bir laboratuvarda geçici olarak gördüğü bir işe başladı. Bir yandan da yazmaya devam ediyordu. Artık dergilerde de yayımlıyordu hikayelerini. İşte bir hikayeci olarak tanınmaya da bu sırada başladı…

Bu arada ilk yazmaya başladığında “Richard Bachman” adını kullanıyordu. Bu imza ile yazdığı ilk kitaba “Rage” adını vermişti; sınıf arkadaşını silahla vuran bir lise öğrencisini anlatıyordu. Ancak daha sonra Jeffrey Lyne Cox adlı bir lise öğrencisi, sınıf arkadaşlarını esir aldı ve bu kitaptan etkilendiği ortaya çıktı. Buna benzer bir olay üç kez daha tekrar edince, bu kitabın Amerika’da bir daha basılmamak üzere yasaklandı.

Stephen King, daha sonra kendi kimliğiyle yazmaya karar verdiğinde, Bachman’ı, kanser sebebinden ölümüyle emekliye ayırdı.

(Stephen King ve ailesi – 1979)

Stephen King evlendi

Stephen ve Tabitha Spruce, üniversitede tanıştı. Belki ses getirmiyordu; ama özünde sakin ve tutkulu bir aşk doğmuştu aralarında.

1970’te üniversiteden mezun olduktan bir yıl sonra bu aşkı evlilikle taçlandırdılar. Bu evlilikten Owen ve Joe Hill adını verdikleri iki oğulları ile Naomi adını verdikleri bir kızları oldu.

“Televizyon fena değil, ona karşı değilim, ama insanı dünyadan koparıp yalnızca kendi camına bağlamasını sevmiyorum. En azından o bakımdan radyo daha iyiydi”. Bu cümle, Stephen King’in “Yeşil Yol” sinematografik romanından. Gerçekten de böyle düşünüyordu aslında. Öyle ki, Tabitha ile Maine’deki evlerinde kendi kurdukları üç radyo istasyonu vardı…

İlk romanı ve hızlanan hayat

Üniversiteden sonra hemen iş bulamamıştı; ancak hikayeleri vardı. Tabii onlar da bir yere kadardı. Neyse ki 1971’in sonunda Main’de bulunan Hamden Koleji’nde öğretmen olarak çalışmaya başladı. Elbette yazarlık konusunda kendini geliştirecek yollar aramaya da devam ediyordu.

Yazmayı sürdürdü ve nihayet 1973 baharında “Carrie” (Göz) adını verdiği ilk romanını yayımladı. Aslında Carrie’yi öncelikle bir hikaye olarak kaleme almıştı. Sonra nedense memnun kalmadı ve kaldırıp attı. Ancak sevgili karısı Tabitha, hikayedeki potansiyeli görmüştü. Stephen’i yazmaya devam etmesi konusunda yüreklendirdi. Bu roman, işte böyle ortaya çıktı. Basılacağı sırada da Stephen, elbette romanını karısı Tabitha’ya adadı.

Resmi olarak atılmış bu büyük adımla artık daha da özgüvenliydi. Romanı çıkar çıkmaz yenisini yazmaya başlamıştı bile. Bunun için Colorado’ya taşındı ve “Shining” (Medyum) adını verdiği romanını tamamladığında, ki bu bir yıl sürmüştü, tekrar evine, Maine’ye döndü. Yıl dolmadan üçüncü romanı “The Stand”i de (Mahşer) yayımladı.

Daha sonra BBC’ye verdiği bir röportajda açıklayacaktı ki, o güne dek yarattığı karakterler içinde kendisine en yakın olanı, “Medyum” romanındaki “Jack Torrance” idi. Romanını yazdığı sıralarda, kendisi de tıpkı Jack gibi, sürekli içiyordu. Yazdığı dönemi yansıtan en belirgin özellik buydu.

Evet, 80’li yıllar, Stephen’in alkole düşkün olduğu zamanlardı. Hatta “The Onion”, yayınladığı bir makalede, Stephen King’in “Şeffaf” adlı romanını nasıl yazdığını hatırlamadığı iddiasında bulundu. Stephen, bu iddiayı kabullenmiş, sadece o değil, “Kujo” da dahil nasıl yazdığını hatırlamadığı birçok romanı olduğunu itiraf etmişti…

Stephen King yükselişte

Yazarlıkta sağlam adımlarla ilerleyen Stephen, maddi açıdan da iyi duruma gelmişti. 1977’de yeni bir eve taşındılar. Şehir değiştirmediler, ancak evleri bir öncekinden çok daha iyiydi.

1980’den sonra da, kendini tamamen yazarlığa adadı. Adeta seri üretimde bir makine gibiydi. “The Dead Zone” (Çağrı), “Fşrestarter” (Tepki), “Pet Sematary” (Hayvan Mezarlığı), “The Dark Half” (Hayatı Emanet Karanlık), “Needful Things” (Ruhlar Dükkanı), “Rose Madder” (Çılgınlığın Ötesi), adını verdiği birçok roman ve hikayesini art arda yazdı.

1981’de, “Dance Macarebe” adını verdiği eserini yayımladı. Dilimize çevrilmeyen bu eser, Amerikan Edebiyat ve Sineması’nda korkunun nasıl işlendiğini karşılaştırmalı analizlerle ayrıntılı bir şekilde anlatıyordu. Bu eseriyle “Hugo B. N. Ödülü”ne layık görüldü. 1999’da da, “Bag of Bones” adlı romanıyla da, “Bram Stoker Ödülü”nü kazandı.

Her zaman kimsenin görmediğini gören gözü sayesinde böylesine başarılı ilerliyordu kuşkusuz Stephen. Mesela ünlü romanı “O”daki dehşet saçan palyaçoyu ortaya çıkarırken, Mc Donalds’ın maskotu, Ronald Mc Donald’dan esinlenmişti…

En merak uyandıran serisi “The Dark Tower”i (Kara Kule) ise, 1982’de yazmaya başladı. Büyük yankı uyandıracak eserlerin hazırlık aşaması hiç kuşkusuz meşakkatli oluyordu. Stephen, bu seriyi 2004’te tamamladı.

Film olan kitaplar

1967’de resmi olarak başlattığı yazarlık kariyerine bugün hala devam eden Stephen, edebiyata 60’tan fazla roman ve hikaye kazandırdı. Bu eserlerin öylesine etkileyici bir yönü vardı ki, birçoğu beyaz perdeye uyarlandı. Uyarlamalarla birlikte dizi veya film haline getirilmiş öyküleri de 70’i aştı…

İlk sinema uyarlaması, 1976’da Brian dfe Palma tarafından çekilen “Carrie” idi. En çok bilinenlerinden ilki ise, 1980’de çekilen, yönetmen koltuğunda Stanley Kubrick’in bulunduğu “Shining” oldu. Ardından en çok beğeni toplayanlar arasında, 1990’da “Misery”, 1994’te “The Shawshank Redemption”, 1999’da “Green Mile” (Yeşil Yol) – ki başrolünde Tom Hanks vardı – 2004’te “Secret Window” (Gizli Pencere) – başrolde Johnny Deep – 2007’de “1408” – başrolde John Cusack ve Samuel Jackson –  yine 2007’de “The Mist” geldi.

Sinema ve TV sektörü için adeta bulunmaz bir madendi o. Hal böyle olunca, adı en zengin yazarlar arasında anılıyordu. Neredeyse bütün kitaplarının dilimize çevrilmesi ve alt yazılı filmler ile Stephen King, edebiyatımızda bir parçamız oldu. Öyle ki Türkiye’de hayran kulüpleri dahi kuruldu. Onun roman ve filmlerini böylesine çekici kılan, orta sınıfın saygın insanlarının sessiz dünyasını, şehir merkezinden uzak kasabaların doğasını, inançlı kimseleri ve daha nicesini en ufacık bir ayrıntıyı dahi atlamadan anlatıyor olmasıydı. Şehrin karmaşasından kopmuyor, ama gündelik yaşamı da ihmal etmiyordu. Böylece Amerika toplumunu tam kalbinden fethediyordu. Evrensel yaralara bastığı parmak, kuşkusuz onun sesinin daha geniş coğrafyalarda yankılanmasını sağlamıştı. Bazen de coğrafya tek başına kader olmayabiliyordu işte. İnsan ulaşmak istediği coğrafya ile kendi kaderini, kendisi yazabiliyordu.

13 sayısına takıntısı

Bir Başak Burcu’nun nelere ne kadar takıntılı olabileceğinin sınırı yok kuşkusuz. Stephen King de, Triskaidekafobi ile başı dertte olanlardan. Ancak bu takıntı onun hayatına öyle bir yerleşmiş ki, Stephen, 13 sayısından kesinlikle korkuyor. Bu korkusunu ise, şöyle açıklıyor:

“13 sayısı söz konusu olduğunda omurgamda aşağı yukarı hareket eden o ürperti asla geçmez. Yazarken 13. ya da 13’ün katı olan bir sayfaya geldiğimde asla durmam, ‘güvenli’ bir rakama kadar yazmaya devam ederim. 13 yerine 12 adım atmış olmak için evimin merdivenindeki son iki basamağı tek adımda çıkarım. Okurken 94., 193., 382. ya da rakamları toplamı 13 yapan hiçbir sayfada durmam”.

Bugün Stephen King

Stephen King, 2002’de, kendisini tekrar ettiğini düşündüğü için yazarlığı bıraktığını açıklamıştı. Tabii hayal gücü hala işliyordu ve yazmayı durduramazdı. Elbette yaptığı açıklamasına aldırış etmeden yeni eserler vermeye devam etti. Son olarak 2016’da, “End Of Watch”ı yayımladı.

Belli ki Stephen King yazmaktan hiç vazgeçmeyecek. Kuşkusuz biz de onu okumaktan ve hayal gücünün hayatımıza katacaklarını beklemekten…

Gerilim ve korkuyu hayatımıza nakşetmiş, hayal gücü gözlerinden fışkıran, alanında uzman kimliğiyle bir Stephen King geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

J.K Rowling Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Onun için pop yıldızlarının sahip olduğu türden bir şöhrete sahip olduğu söyleniyor. Öyle ya J. K. Rowling, sadece kitap yazarak dolar milyarderi olmuş ilk yazar.

Kuşkusuz Joanne, büyücülük dünyasının farkında olmadığı, evine gelen bir davetiye üzerine sıkıcı hayatından uçarak uzaklaşan çocuğu yazarken, bu hikayeye çok da uzak değildi. Tüm bu his, bu yazdıkları, onun hayatı ve hayalleri arasında bir yerdeydi. Hayalini kurduğu o hayatı yazmıştı Joanne ve küçük büyük herkesin kalbine dokunmuştu. Çünkü aşinası olduğu bu hayatın samimisiydi.

Zorlu geçen şu çocukluk yıllarına bir selam çaktı ve yeni bir yola çıktı Joanne. Bir kere geldiği şu hayat, biraz da onun rotasından geçmeliydi. Nihayet her şey umduğu gibi ilerlediğinde, Joanne, artık kıskanılan o isim olmuştu. Büyük Britanya Kraliçesi’ne bile fark atacak bir servete, yapmaktan mutlu olduğu yeteneği sayesinde kavuştu: Yazmak.

52 yıl önce bugün dünyaya gelen Joanne, dünyaya geliş sebebini bulmuştu belli ki. O zaman iyi ki doğdun J. K. Rowling! Hayal gücümüze bir Harry Potter kattığın için teşekkürler…

(Annesi ve kardeşi ile)

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Joanne, 31 Temmuz 1965’te, Chipping Sodburry, İngiltere’de, Anne Volant ve Peter’in çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Joanne Kathleen” adını verdi.

Çilli suratı, tombul vücudu ve şişe dibi gözlükleriyle Joanne, silik bir çocuktu. Hangi spor aktivitesine katılsa başarısız olurdu ve belki de bu sebepten her zaman içine kapanıktı. Bir çocuk olarak onu en mutlu eden şey Di diye hitap ettikleri küçük kız kardeşi Dianne ile Wye Nehri kıyısında keşif gezilerine çıkmaktı. İşte bu geziler, onun hayal gücünü geliştirecekti.

Liseyi Wyedean Comprehensive’de okudu ve ardından yüksek öğrenimi için Exeter Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na kaydoldu.

Eğitim hayatını tamamladığında Londra’ya yerleşti. İki dil biliyordu; İnsan Hakları Örgütü’nde sekreter olarak çalışmaya başladı…

Peki ya tüm bunların zamana yayılan duygulu kısmı?

İlk hikaye: Tavşan

Joanne, ilk hikayesini kardeşi Di için yazmış ve ona Tavşan adını vermişti. Henüz 6 yaşındaydı…

Kardeşiyle şu çocukluk yaşlarında en çok istedikleri şey canlı bir tavşanları olmasıydı. İşte bu istek ateşledi hayal gücünü. İnce espriler ve biraz da umut yüklü hikayesinde Di, bir tavşan deliğine düşüyor ve tavşan ailesi onu çileklerle besleyerek misafir ediyordu…

Bu hikaye, Joanne’nin ilk emeğiydi.

Joanne’nin öğretmen korkusu

Okula başladığı zamanlar Joanne için tam anlamıyla kabus günleriydi. Bir kere Rowling ailesi, kızlarının doğduğu yerden, Winterbourne’ye taşındı. Joanne gibi özel bir çocuğu ilk etkileyen şey bu olmuştu.

İkincisi sınıfındaki çocuklar. Üçüncüsü ve en etkilisi de, öğretmeni Bayan Morgan. Joanne, Bayan Morgan’dan fena halde nefret ediyordu. Çünkü Bayan Morgan, öğrencilerini kendince zeka kapasitelerine göre hak ettikleri yere oturtuyordu ve bu durum Joanne’ye ziyadesiyle korkunç geliyordu, ki öyleydi de.

Joanne, yeni okulundan nefret ediyordu. Oturduğu sıra öğretmen kürsüsünün en sağındaydı ve bu zekanın en gerisinin onda olduğu anlamını taşıyordu. Ezildiğini fazlasıyla hissederek geçen zor bir yılın ardından Joanne ikinci yılında nispeten akıllı bir sıraya terfi ettiğinde kendini bir nebze daha iyi hissediyordu. Ancak bu durum da çok uzun sürmedi. Bu kez de arkadaşlarının hedefindeydi; kıskançlığa, öfkeye bulanmıştı her yanı…

Çocuklukta bir soyadı klişesi

Rowling, İngilizcede “yuvarlanan” anlamına gelen Rolling sözcüğüyle kafiyeliydi ve bu çocuklar için mükemmel bir malzemeydi. Çünkü Joanne’nin soyadı demekti ve Joanne tombul bir çocuktu. Onun o yuvarlanan görüntüsü, belli ki diğer çocukları çok eğlendiriyordu.

Bir de “Potter”ler vardı. Joanne’nin dahil olduğu arkadaş gurubunda bulunan biri kız biri erkek iki kardeşin soyadıydı bu. Kendisiyle soyadıyla ilgili dalga geçiledursun, onlar Joanne’nin gözünde kusursuz bir soyadına sahipti.

Elbette her üç çocuktan biri buna benzer bir hikaye yaşıyordu. Çünkü çocuklar acımasızdı. Onlar sevginin safını bildiği gibi kalp kırmanın da, öfkelendirmenin de safını biliyordu. Joanne’nin de bu soyadı macerası bir yana, Potter soyadı, duyduğu hayranlık onunla uzun yıllara uzanacak ve hatta şöhretli bir yazarlık serüveninin kapılarını açacaktı…

J. K. Rowling'in hayat hikayesi

Teneffüslerde anlatılan hikayeler

Joanne, ilkokuldan sonra Wyedean Okulu’na devam etti. İstisnasız her teneffüs kendisi gibi okulun pek popüler olmayan kesiminden olan arkadaşlarını çevresine toplar ve onlara hikayelerini anlatmaya başlardı. Bu hikayeler, gerçekte yapmaya asla cesaret edemeyeceği şeylerdi.

Sonra zaman ilerdi. Joanne büyüyordu ve büyürken ilk iş kavanoz dipli gözlüklerinden kurtuldu. Artık kontak lens kullanıyordu. Yıllar sonra bu konuda tatlı bir de itirafta bulunacaktı Joanne. Şükürler olsun ki gözlüklerini çıkarmıştı. Böylece lensler, en çok o gözlüklü zamanlarında suratına yumruk yemek üzerine geliştirdiği paranoyasının önüne geçecekti.

J. K. Rowling'in hayat hikayesi

Hep yazdı, ama paylaşmadı

Tüm ergenlik zamanlarında Joanne için en özel eylem yazmak oldu. Sürekli yazıyor, ancak kesinlikle kimseyle paylaşmıyordu. Başlangıç olarak sadece gözlüklerinden sıyrılmıştı, yoksa çekingen yanı onun yansıyan ruhu olmaya devam ediyordu.

Bu sırada üniversite seçimi zamanı gelmişti. Ailesine göre en doğru karar Exeter Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı idi. Ailesinin yönlendirmesi ile üniversite tercihi de bu şekilde sonuçlandı; Joanne Exeter Üniversitesinden mezun oldu.

Büyük bir hata olarak değerlendirdiği bu tercih için ise çok sonra şöyle bir değerlendirmede bulunacaktı: ‘‘Onlar, yabancı lisanın, iyi bir sekreterin kariyerinde elzem olduğu fikrinden yola çıkıyorlardı. Oysa bir türlü organize olmayı beceremeyen bendeniz, bu dünyada sekreterlik yapabilecek son kişiyim’’.

Sekreterlik Joanne’ye göre bir meslek değildi işte. Uzun süren toplantılarda not tutma görevinden çoktan sıyrılmış oluyor ve elindeki not kağıtlarına hayal dünyasındaki hikayeleri karalamaya başlıyordu. Hal böyle olunca bu sekreterlik işi pek uzun sürmedi.

Yıllar sonra bu kısa süreli işin güzel tarafını da açıklayacaktı. Bu süreç ona hikayelerini daktilo ile yazma imkanı vermişti ve bu Joanne için bulunmaz nimetti.

Yazarlığa adım adım

Sekreterlik mesleğini zirvede bırakmıştı ve şimdi yeni bir iş yapması gerekiyordu. Ancak yazarlık işini de iyiden iyiye kafasına taktığından edebi çalışmalarını sürdürmesine imkan tanıyacak bir iş de olmalıydı. Bunun üzerine eğitici olabileceğine karar verdi ve İngilizce Öğretmeni olarak Portekiz’e gitti.

Yazıyor, yazıyor ancak bir türlü beğenemiyordu. Çok kötü bulduğu için kimselere göstermediği iki romanını yok etmişti. Onu tanıyacağımız Harry Potter aksine bu iki romanı, yetişkinler için yazmıştı.

(İlk eşi ve kızı)

Özel hayatı

Joanne, Portekiz’de, televizyon muhabirliği yapan, bu ülkenin vatandaşı Jorge Arantes ile tanıştı. Çift 16 Ekim 1992’de evlendi ve 27 Temmuz 1993’te Joanne, anne oldu. Kızlarına Jessica adını veren çift, 1995’te boşandı.

Artık bekar bir anneydi. Boşanma aşamasında kız kardeşine de yakın olmak için Edinburgh’a taşındı. İlk kitabını işte burada bulunan Nicolson’s Cafe adlı bir kafede yazdı. Bir yandan da Edinburgh Üniversitesi’nde yüksek lisansa başlamıştı ve 1996’da mezun oldu.

Sadece kızı, kitabı ve okulu arasında geçen yıllardan sonra Joanne, 26 Aralık 2001’de, Neil Murray adında bir doktorla Pertshire’deki evinde küçük bir törenle evlendi.

2001 yılı aynı zamanda Harry Potter roman serisinin film serisine dönüşmeye başladığı yıl oldu. Harry Potter ve Felsefe Taşı yayınlanan ilk filmdi ve kuşkusuz kitaplarının satışına da katkısı büyük olacaktı.

Bu evlilikten 23 Mart 2003’te David adını verdikleri bir çocukları oldu. Joanne’nin üç çocuğu olması gibi bir hayali vardı. 23 Ocak 2005’te Mackenzie Jean adını verdikleri kızıyla bu hayali de gerçekleşmiş oldu.

(Kafenin bugünkü kullanımı)

Harry Potter yolculuğu

Joanne, Manchester’den Londra’ya bir uzun tren yolculuğunda düşürdü kalbine Harry Potter’in karakterini. Hemen kafasında hikayenin peşine düştü. Çünkü Harry’i çok net bir şekilde gördüğüne emindi. Onun kesinlikle bir büyücü olduğunu biliyordu ve büyücülük okulunun nasıl bir yer olduğunu hayal etmeye başladı. Raylar üzerinde hızla dönen tekerler, hızın gücü… Şu anda her şey onun için ilham kaynağıydı. Öyle ki bu yolculuk sona erdiğinde Joanne trenden inerken karakterlerin çoğunu planlamıştı ve 7 kitaptan oluşan bir roman serisi yazacağının biliyordu.

Müthiş bir heyecan sarmıştı bedenini. Kuşkusuz bu Joanne’nin hayatında yaptığı en anlamlı yolculuktu. Fikrini hemen hayata geçirdi. Elbette öyle karar verdiği an kadar kolay olmayacaktı. Romanını yazmak için oturduğu kafelerde ona eşlik eden bir küçük bebeği vardı. Romanını yazarken, masanın yanına yerleştirdiği pusetinde uyuta uyuta büyüttü küçük kızını Joanne ve Felsefe Taşı 5 yılın sonunda bitti. Bu sürenin 4 yılı içinde hem çalışıyor hem de serinin diğer kitaplarının konusunu düşünüyordu. Kuşkusuz kızından sonra hayatının en değerli varlıkları olacaktı.

Sırlar Odası 2 yılını alacaktı, ki hala öğretmenlik yapmaya da devam ediyordu bu sürede. Azkaban Tutsağı ise 1 yıl sürecekti. Giderek daha da profesyonelleşmekti bu galiba. Joanne’nin en hızlı yazdığı kitabı ise, Ateş Kadehi olacaktı.

Kitaplar her ne kadar çocuk kitabı kategorisinde basılsa da, yıllar sonra bu seriyi herkes okumaya başladığında “Kitaplarda yer alan tamamen bana ait bir espri anlayışı” diye açıklayacaktı yetişkinlerin de yadsınamayan ilgisini. İyiyle kötünün mücadelesini düşünerek kurguladığı bu hikaye, yaş fark etmeksizin herkesin beğenisini kazanacaktı…

(Hermione)

Kendinden bir parça

Bir röportajında ona fikirleri nereden bulduğu sorulduğunda, “Keşke fikirleri nereden bulduğumu bilseydim, gider orada yaşardım” diye yanıtlamıştı Joanne. Yine de bilmemekten memnundu aslında. Belki de büyüsü buradaydı. Bazen bir şeylerin açıklamasını bildiğinde gizemli olduğu zamanlardaki kadar ballı lokma tatlısı olmayabiliyordu. Bu hayatın Joanne’ye geri yansımasıydı; aynadan aksinin muntazam yansıması. Bu işin eğlencesinin bozulmaması en doğrusuydu.

Yine de karşı konulmaz bir istekle, en çok Harry, Hagrid ve Profesör Lupin ile tanışmak istiyordu. Kurguladığı kötü karakterler de dahil hepsini çok seviyordu elbet. En nötr kalabildiği ise, Hermione idi. Çünkü onu zaten tanıyordu; Hermione, kendi çocukluğuydu…

Harry Potter ile gelen şöhret

Yazmak için geçirdiği 5 yılın lezzetini de yadsıyamazdı elbet Joanne; ama bütün bu serüven boyunca en mutlu olduğu an, kuşkusuz yazdıklarının basılacağını öğrendiği o muhteşem andı. Joanne, fenomen bir yazar olmak üzereydi.

Joanne, belki hayalinin bile ötesinde bir şöhrete kavuşmuştu. Kavanoz dipli gözlüklerinin, tombul vücudunun intikamını alır gibi hissetmiş miydi acaba hiç?

Adı ilk kitabının basımında yayımcısının fikri ile J. K. Rowling şeklinde yer aldı. Çünkü yayınevi erkek okuyucuların, kadın bir yazarı okumaktan çekineceğini düşünüyordu. Yazarın erkek olduğu izlenimini uyandırmak okunmasını sağlayacaktı. Yayınevi bile Joanne’nin bu kadar okunacağını muhtemelen tahmin edemezdi. Çünkü Harry Potter serisi tüm dünyada 400 milyon sattı…

Joanne, Charles Dickens’ten sonra, ilk kez kapılarda ucu bucağı görünmeyen kuyruklar oluşturan bir yazar olmuştu. Katıldığı okuma günlerinde bile tablo giderek ilginçleşebiliyordu. Çünkü söz konusu J. K. Rowling olduğunda, bu küçük okuma etkinliği, 16 bin kişinin doldurduğu stadyumlara taşınabiliyor, dev ekranlara ihtiyaç duyulabiliyordu.

Öyle ki bu şöhret giderek Joanne’yi bunaltan bir hal alıyordu…

Sıkılmaya başladığında

Bu sıkılma aşamasını şöyle anlatmıştı Joanne: ‘‘İlk iki sene, başıma gelenleri idrak etmeye çalışmakla geçti. Epey zorlandım. Şimdilerdeyse, bütün bu patırtının günün birinde biteceği düşüncesiyle avunmaya çalışıyorum’’.

Aslında bu şımarıklık değildi. Sadece Joanne, kafelerde yazarken kendini rahat hissediyordu ve bundan mahrum kalmak istemiyordu, hepsi bu.

Galiba hepsi en sevdiğimiz kitaplar hakkında hissiyatımızla ilgili. Hepimiz okuduğumuz kitaplar bizim için yazılmış olsun istiyoruz. Joanne de kendisine hayıflanan küçük bir kızdan sonra daha net anlamıştı bu durumu. Edinburgh’daki bir imza günündelerdi ve yanına yanaşan küçük kız: “Burası neden bu kadar kalabalık?” diye söylendi Joanne’ye. Çünkü küçük kıza göre Harry Potter sadece onun kitabıydı ve bu kadar insanın burada olması anlamsızdı.

Ancak hayat yine de bazı alışkanlıkları döngüsü içine alma konusunda ustalığını gösteriyordu. Zaman geçti, J. K. Rowling, kendi içine bürünmek istedikçe artan şöhretine alışmanın yollarını buldu. Neyse ki Edinburgh’daki insanlar bu konuda onu çok zorlamıyordu…

Başarılı günler

Joanne, kitaplarının muhteşem satışlarından sonra kitap yazarak dolar milyarderi olan ilk yazar olarak tarihe geçti. Ayrıca bunun yanında onun için Birleşik Krallık’ın en zengin kadını olarak da anılıyordu.

Edindiği bu servetle Uluslararası PEN Kulübü’nü kurdu.

Parmaklarıyla bütünleşen kalemindeki sihre inanan Joanne hala yazmaya, üretmeye devam ediyor. Hayallerde yaşamanın sağlıklı olan yanını keşfetmenin huzuruyla da muhtemelen hep yazmaya devam edecek.

Sınırsız hayal gücü ile büyüleyen, küçük büyük herkesin sevgilisi bir J. K. Rowling geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Dostoyevski Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

11 Kasım 1821′de Moskova’da doğdu. Tam ismi Fiodor Mihayloviç Dostoyevski. Babası bir ordu cerrahı, annesi bir tüccarın kızıydı. Annesinin yardımıyla evde başladığı eğitimini özel bir okulda sürdürdü. Babası sert ve acımasızdı. Annesinin koruyucu tavırlarına sığınıyordu. Annesini 15 yaşında kaybetti. 1837′de girdiği Petersburg Askeri Mühendis Okulu’nu bitirdi. Öğrencilik yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının önde gelen yazarlarının eserlerini okuyarak geçirdi. Kısa bir süre askerlik yaptıktan sonra ayrılıp edebiyatla uğraşmaya başladı. Topraklarında çalışan köylüler tarafından öldürülen babasından az bir miraz kalmıştı. İlk romanı “İnsancıklar”ı 1846′da yazdı. 1954′te basılan bu roman ilk Rus toplumsal romanı sayılır. Bu eserin basılmasından sonra ünlendi. 1846′da yazdığı ikinci romanı “Öteki” yeterli ilgiyi görmedi. Ünü giderek kayboldu. 1951 tarihli “Ev Sahibesi”, 1848′de yazdığı “Beyaz Geceler” ile “Yufka Yürekli” romanları da ilgi görmedi. 1849′da yazdığı “Netoçka Nezvanova” romanı da beklenen başarıyı getirmedi.

İDAMA MAHKUM EDİLDİ

Politikayla ilgililenmeye başladı genç liberallere katıldı. Çar 1. Aleksandr’ın güvenlik güçleri tarafından, “devleti yıkmaya çalıştığı” suçlamasıyla arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. İdama mahkum edildiler. Kendisinin kurşuna dizilmesi hazırlıklarını izlemek onda derin etkiler bıraktı. İdamdan son anda vazgeçildi, Sibirya’da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkum edildi. Sibirya’daki cezaevi günlerinde birlikte yaşadığı mahkumları gözlemleyerek Rus halkını daha yakından tanıma fırsatı buldu. Ancak zor koşullar nedeniyle sara nöbetleri geçirmeye başladı. Bu rahatsızlığın etkileri de birçok eserine yansıdı. 1854′te cezaevinden çıkıp askerliğe başladı. Subaylığa kadar yükseldi. 1857′de dul bir kadınla evlendi. Bu evlilik maddi sorunlarını artırdı. Tekrar yazmaya karar verdi. Askerlik cezasının da bitmesi üzerine Petesburg’a döndü. Yeni Çar 2. Aleksandr’ı destekledi. Kardeşi Mihail ile birlikte “Vremya” adlı bir dergi çıkardı. Bu dergi ve dergide yayınlanan romanları yeniden tanınmasını ve eski ününü kazanmasını sağladı. 1862′de Fransa, İngiltere ve İtalya’yı kapsayan bir yurtdışı gezisi yaptı. Aynı yıl dergi kapatıldı. Dostoyevski, Almanya’nın Wiesbaden kentine gitti. Burada kumara başladı.

VE EVLİLİK

Rusya’ya dönüşünde “Epoha” isminde yeni bir dergi çıkardı. 1864′te eşini ve kardeşi Mihail’i kaybetti. Borca battı. Kurtulmak için Avrupa’ya kaçtı. Wiesbaden’de kumarda bütün parasını kaybetti. Yayıncısından borç alıp 1865′te Rusya’ya döndü. 1867′de steno ile romanlarının yazımında kendisine yardım eden Anna Snitkina ile evlendi. Bir kere daha borca boğulduğu için yeni eşiyle yine yurt dışına çıktı. Yoksulluk ve para peşinde ülke ülke dolaştı. Ama romanlarını yazmayı da sürdürdü. Bir kere daha yayıncısının desteğiyle Petesburga’a döndü. Tutucu bir haftalık dergi olan “Grajdanin”in başına geçti. 1 yıl sonra bıraktı. Bu dönemde eksi itibarını ve ününü tekrar kazandı. En büyük romanı “Karamozof Kardeşleri” yazmaya 1879′da başladı. 1880′de şair Aleksander Puşkin‘in ölüm töreninde konuşmayı o yaptı. Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi’nin edebiyat bölümüne seçildi. Yaşamının son döneminde Petersburg yakınlarında küçük bir kasaba olan Staraya Russa’da yaşadı. 9 Şubat 1881′de burada yaşamını yitirdi.
Günümüzde de en çok okunan yazarlar arasında yer alır. Eserlerinde iki dünya savaşı arasında yaşayan bir kuşağı rahatsız eden ahlaksal, dinsel, siyasal konuları etkileyici bir dil ve ustalıkla dile getirdi. Gözlemlerinin keskinliği, ayrıntılara verdiği önem, karmakarışık yaşamından çıkardığı sağlam karakterleri ve roman kurgulamadaki ustalığıyla Avrupa’da ve ülkesinde kendisinden sonra gelen hemen tüm yazarlar üzerinde etkili oldu. Batılı ülkelerin edebiyat ve düşün yaşamında önemli bir rol oynadı. Varoluşçuluk akımının temel kaynaklarından biri sayılır.

Kumara olan düşkünlüğü ile bilinen Dostoyevski’nin evindeki rulet masası.

 Dostoyevski’nin çalışma odası. Dostoyevski çok sevdiği çayı ve tütünü burda tüketirdi.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Oğuz Atay Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 13 Aralık 2017. Yıllar önce bugün Oğuz Atay hayata gözlerini kapadı. Gün dönmeden anmalıyım…

Aslında çok naif, fazlasıyla romantik ve sanat ruhlu bir kişilikti. İlk engeli babasıydı. İkincisi de hayatı yaşarken tercih ettiği yollar oldu sanırım. Yaşarken hak ettiği şöhrete maalesef kavuşamadı. Oysa bugün adını bilmeyenimiz yok. Çünkü “Tutunamayanlar” raflardan hiç eksilmiyor. Çünkü Olric’in her bir cümlesi dillere pelesenk. Çünkü o artık popüler kültürdeki yerini buldu.

Bir yandan  da her şeyin bir zamanı var ve ondan önce hiçbir şey gün yüzüne çıkmıyor işte.

Sevgili Oğuz Atay, ruhun şad olsun…

Çocukluğu

Oğuz, 12 Ekim 1934’te Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde, Muazzez Hanım ve Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası, 11 yıl CHP’de milletvekilliği yapmış, ama kendine ait bir evi dahi olmamış Ağır Ceza Yargıcıydı. Annesi ise İlkokul Öğretmeni idi; Oğuz’un da öğretmenliğini yapacaktı.

Oğuz 5 yaşındayken ailesi Ankara’ya taşındı. Bir de kız kardeşi vardı. Zaten içine kapanık olan Oğuz, kardeşinin doğumundan sonra çocuk bedenini kemiren kıskançlık duygusuyla da tanışmıştı. Doğduğu günden beri kardeşi Okşan’a “Bohça” adını taktı. Onun bir gün evden gideceğini düşünüyordu. Ama o bohça bir türlü evden gitmek bilmiyordu işte. Sonunda isyanını “Alın bu bohçayı buradan, götürün artık. Hâlâ niye burada duruyor?” diye çıkışarak dile getirdi. Küçücük bir çocuğun anne babasını eve yeni girmiş bir başka çocuktan kıskanmaktı onunki. Ailesi de her aile gibi bu duruma gülümsedi.

Ancak gülüp geçmedi. Annesi okula başladığında artık Oğuz’un sadece annesi değil, öğretmeniydi de. Sınıfta “Kardeşini sevmeyen var mı?” sorusuna, oğlunun parmak kaldırışını seyredip onu anlayacak kadar yakındı oğluna. Çünkü Oğuz, dürüst ve duygularının farkında bir çocuk olarak büyüyordu. Cemil Bey bu konularda ketum olmayı tercih ederken, Muazzez Hanım, oğlunun duygusal ve kültürel alt yapısını inşa ediyordu. Oğuz, ileride her duyguyu keskin cümleleriyle anlatabilecek kadar iyi bir yazar olabilecekti.

Tüm çocukluğu boyunca sessizdi; ama çok da zekiydi. Zekâsını en iyi sokakta gördüğü ne varsa karikatürize ederek anlatışıyla seriyordu gözler önüne. Oğuz, ince espri anlayışıyla gençlik yıllarına kadar karikatürler çizdi.

Eğitim hayatı

Oğuz, eğitim hayatını Ankara’da sürdürdü. İlköğretimi tamamladıktan sonra Ankara Maarif Koleji’ne girdi. Tüm okul hayatı boyunca başarılı bir öğrenci olmuştu. Çünkü en iyi dostu kitaplardı; sessiz dünyasına onlardan başka kimseyi almayı tercih etmemişti. Liseden yüksek bir ortalama ile mezun oldu ve Shakespeare’in “Hırçın Kız” oyununda sahnedeydi.

Oğuz, buram buram sanat yanan, sanat kokan bir gençti. Eşref Ün ve Turgut Zaim’den resim dersleri de almıştı. Ama babası için bunlar tam anlamıyla “lafügüzaf” idi. Çünkü Cemil Bey güzel sanatların karın doyurmayacağı kanaatindeydi. Bu durum için Eşref Üren’in Oğuz’a kurduğu tek cümle, “Babana söyle sana köşe başında, işlek bir yerde bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın”.

Tüm bu olanlar babası ve Oğuz arasında bir çatışmanın çatırdamalarını oluşturmuştu. Artık Oğuz çocuk değildi; ama babasına pek karşı gelecek güçte de değildi. İçinde koca bir isyan, buna tezat lâl olmuş bir dil…

O gün belki konuşamadı, hayat çizgisini babasından yana çizdi; ama yıllar sonra “Babama Mektup”ta konuştu. Ancak o zaman bile cümlelerinde çekingendi. Annesinin oğlu olduğunu şöyle anlatıyordu: “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın romantik bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim”.

Yine de hakkında kararını vermişti. Kendisinin vermiş olduğu gibi görünen bu karar babasının gölgesinden izler taşıyordu. Babası tarafından “gerçek bir meslek” olarak kabul görecek bir meslek edinmeliydi. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde üniversite eğitimine başladı.

Sessizliği burada da devam etti. Amfide tercihi hep arka sıralardan yana oldu. Çünkü derslere karşı hiçbir ilgi besleyemiyordu. Öyle çok renkli ve heyecanlı bir öğrencilik dönemi olmadı yani. İki renkten ibaretti: Biri sessizliği, diğeri de arkadaşı Turhan Tükel sayesinde tanıştığı Marksizm. Bu yeni tattığı ikinci renk, ona yeni kitaplar kazandırmıştı.

İş hayatı

Oğuz, 1957’de üniversiteden mezun oldu ve hemen ardından, askere gitti (1957 – 1959). Burada, edebiyata olan düşkünlüğü sayesinde Cevat Çapan ve Vüsat O. Bener ile tanıştı.

Döndüğünde de çalışma hayatı Kadıköy Vapur İskelesi yapımında Tamir ve Kontrol Elemanı olarak başladı. Bir süre sonra görevinden istifa etti ve şimdinin Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü’nde Öğretim Üyesi oldu. 1975’te de doçentliğini aldı.

Elbette birçok gazete ve dergide makaleleri yayımlanıyordu. Bunun üzerine bir de “Topoğrafya” adını verdiği mesleki bir kitap yazdı.

Bütün bu üniversitede eğitmenlik macerası boyunca yazmak – çizmek işlerine de devam etti. Adres tabii ki askerde kurduğu dostluklar sayesinde “Pazar Postası”ydı. Dergi artık İstanbul’daydı ve gün gelip kapanana kadar Oğuz’un yazıları ve çevirileri imzasız yayımlandı. Belki dergide bir adı yoktu; ama “Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Attila İlhan” gibi birçok isimle arkadaş olmuştu.

Oğuz Atay evlendi

Oğuz Atay ve Fikriye Fatma Gürbüz, 2 Haziran 1961’de ile evlendi. 6 yıl sürecek bu evlilikten Özge adını verdikleri bir kızları oldu.

Çok zor zamanlardan sonra “Tutunamayanlar”

Arkadaşı Uğur Ünel ile bir şirket kurmuşlardı, o battı. Evliliği bozuldu. Bu süreçte Ünel’in eski eşi Sevin Seydi ile duygusal ve entelektüel açıdan birbirlerini besledikleri bir ilişki başladı aralarında. Zor zamanlardı…

1960’larda yazmak işini hâlâ hobi olarak yapıyordu; ama zamanı gelmişti. Oğuz, artık bir roman yazmalıydı ve bu ilk romanını Sevin’e ithaf etmeliydi; hep ve çok sevdiği kadına. 1968’de, “Tutunamayanlar”ı yazmaya başladı.

Bir diğer ithaf ettiği kişi de intihar eden, çok sevdiği arkadaşı Ural’dı. “Selim Işık” karakteri Ural’ın ta kendisiydi. Selim, neyin peşinden gitse, neye tutunmaya çalışsa onun ne kadar anlamsız olduğunu fark eden, şu modern hayatın içindeki en yalnız insandı. Arkadaşı “Turgut Özben” ise, görünüşe göre kafayı sıyırmış, kafasının içindeki sesle, “Olric”le konuşuyordu. Her şey, şu hayattaki her şey, pamuk ipliğine bağlıydı. Yazılarında çevresindeki herkes ilham kaynağıydı. Hatta karakterlerin her birinde bir parça Oğuz vardı.

Romanını bitirdiğinde ilk kez Vüs’at O. Bener’e okuttu. Ona o kadar güveniyordu ki, tavsiyesiyle romanından bir bölüm çıkardı. Bu bölüm daha sonra kim bilir nerede, nasıl karşımıza çıkacaktı…

Maalesef Ural hayatına kendi isteğiyle son vermişti. Sevin ise Oğuz’un jestine karşılık minnetini gösterebilirdi; ilk kitabın kapağını tasarladı.

Tartışma konusu: Tutunamayanlar

Tutunamayanlar 1972’de yayınlandı ve hemen önemli bir tartışmanın odak noktası hâline geldi. Eleştirmen Berna Moran, kitabı “Hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” şeklinde nitelendirmişti. Ona göre Tutunamayanlar’ın edebi yetkinliği Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmişti. Elbette tersini düşünenler de söz konusuydu.

Ancak her ne olursa olsun, Türk Edebiyatı için önemli bir eser olduğu gerçeği değişmiyordu. Tutunamayanlar, “TRT Roman Ödülü”nü kazandı. Bu, dünya gözüyle göreceği tek ödül olacaktı.

Oğuz Atay ikinci kez evlendi

Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile romanı hakkında Yeni Ortam Dergisi için bir röportaj yaptı ve 30 Eylül 1972’de yayımlandı.

Bir yerde, “Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım” dedi Oğuz Pakize’ye.

O an bilmiyorlardı; ama ikisi de birbirine tutunacak, çok değil 2 yıl sonra evleneceklerdi.

Eserleri

Tutunamayanlar ile etkileyici bir başlangıç yapmıştı Oğuz. Bu aslında bir yandan da kendine olan güvenini kazanması, babasının onda yarattığı etkinin bir nebze olsun kırılması adına özellikle etkileyici bir başlangıçtı. Baba konusunda belki “Franz Kafka” kadar şanssız değildi; ama yine de onun da içinde hapsolmuş kendini babasına kanıtlama hırsı vardı. Zaten Kafka’ya ve Dostoyevski’ye olan düşkünlüğü de başkaydı.

Bu etkileyici girişin ardından 1973’te “Tehlikeli Oyunlar”ı yayımladı. Yine aynı yıl “Oyunlarla Yaşayanlar” adını verdiği oyununu da yayımladı. Bu oyun Devlet Tiyatoları’nda sahnelenecekti.

Yazdığı hikâyeleri ise 1975’te “Korkuyu Beklerken” adı altında topladı. Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayatını konu aldığı romanı “Bir Bilim Adamının Romanı”nı da yine 1975’te yayımladı.

Yazdıklarının dışında “Beyaz Mantolu Adam” hikâyesini kısa film olarak çekti; ama ne talihsizlik ki film kayboldu. Ayrıca Yılmaz Güney’in “Arkadaş” filminin ilk üç dakikasının diyaloglarını da Oğuz yazmıştı.

Oğuz Atay öldü

Oğuz, 1976’nın sonuna doğru şiddetli baş ağrılarının olduğu bir sürece girdi. Başta pek önemsemedi; ama aldığı ağrı kesiciler de bana mısın demiyordu. Bir süre sonra çift görmeye başladığında, doktora gitti. Beyninde iki tane tümör vardı. Ameliyat olmak için 22 Aralık’ta Londra’ya gitti; iki tümörden birini aldılar.

Bir sene sonra 13 Aralık 1977’de arkadaşı Altay Gündüz’ün evindeydiler. Bir ara Oğuz banyoya gitti. Banyoda uzun kaldığını fark ettiklerinde tedirgin olup kapıyı tıklattılar: “Nasılsın Oğuz?” İçeriden cılız bir ses duyuldu: “Sevinmeyin, daha ölmedim”.

Sonra yine bir sessizlik… Altay dayanamadı ve kapıyı kırdı. Oğuz yerdeydi; ölmüştü…

Oğuz Londra’ya giderken kızı 15 yaşındaydı. Özge ona mektuplar yazıyor, Oğuz ise hasta yatağında bile üşenmeden kızının noktalama işaretlerini düzeltiyordu. Özge’den Turgenyev’in “Babalar ve Oğulları”nı okumasını istemişti. “Bitirince konuşuruz” diyecekti. O konuşma hiç yapılamadı ve Özge, babasının ne düşündüğünü hep merak etti…

Ölümünden sonra

Oğuz’un hayatı, daha doğusu edebiyat hayatı, aslında öldükten sonra, yıllar sonra başladı. Bugünlerde bu kadar popüler olan Oğuz Atay isminin değeri zamanında bilinmemişti.

Öldükten sonra bile yaşamaya, yazdıkları yayınlanmaya devam etti. 1987’de “Günlük”, 1998’de “Eylembilim” adlı kitapları yayımlandı.  Sağlığında “Tutunamayanlar” dahi depolarda beklemişken, şimdi kitapları büyük ilgi görüyordu; defalarca basıldı. 2000’li yıllarda eserleri tiyatro oyunu olarak sahnelenmeye başladı.

Düşle gerçeği büyük bir ustalıkla birbirine karıştıran Oğuz Atay, postmodernist roman kategorisinde eserler veren ilk yazar oldu. Özellikle Tutunamayanlar’da modern yaşamda kaybolan insanın yalnızlığını, kopuşlarını, bir tutunamayışlarını mükemmel bir kurguyla anlatıyordu. 2007’den itibaren de “Oğuz Atay Edebiyat Ödülleri” verilmeye başlandı. Bu yaşamı boyunca fark edilmemiş bir yazarın yarım kalmış hayatının hikâyesiydi…

Babasının içine bıraktığı bir yumrukla, yutkunamayışı, tutunamayışı, hep sürüklenişi ve mükemmel kurgularıyla bir Oğuz Atay geçti bu  dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Jose Mauro de Vasconcelos Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

“Onu düşünmekten kendimi alamıyorum, şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi”.

Şeker Portakalı’ndan bu paragrafla acının, belki de hayatının salt tanımını yapmıştı Jose. Acı, insanın birlikte yaşamayı, sonra da birlikte öğrenmesi gereken o şeydi. Jose, yoksulluğundan, yaşadığı acılardan, kararlarından ve tüm kararsızlıklarından tam 13 kitap çıkardı ortaya. Biz onun adını en çok Şeker Portakalı ile duyduk. Oysa Jose, hissettiği her bir duygunun bütünüyle var oldu yeryüzünde; hepimiz gibi…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Jose, 26 Şubat 1920’de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu Kasabası’nda, yarı Kızılderili yarı Portekizli yoksul bir ailenin 11 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. İki ayrı kültürün de izlerini taşıyordu. Maddi anlamda şanslı olduğu bir koşula doğmamıştı Jose. 10 kardeşe sahip olmak, hayatta bazı ayrıcalıklardan, yaşayabileceklerden yoksun kalmak demekti. Jose de kendi şansını yaratacaktı…

Haliyle 11 çocuğun bakımı, eğitimi oldukça zordu. Ailesi Jose’yi, eğitim alması için Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan Natal’da yaşayan amcasının yanına gönderdi. Jose, zeki bir çocuktu ve okumayı okula gitmeden kendi çabalarıyla zaten öğrenmişti. Onun en büyük serveti, sahip olduğu hayal gücüydü…

Jose, Natal’da liseyi tamamladı. Daha sonra üniversitede tıp eğitimine de yine burada başlayacak; ancak sadece iki yıl devam edecekti.

Natal, Jose’nin hayatı yaşamayı öğrendiği yer oldu. İçine işleyecek her bir duygu bu topraklarda kazındı kalbine ve beynine. 9 yaşındayken Potengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrendi. O gün Jose, ilk büyük hayalini de kurdu; ileride bir gün yüzme şampiyonu olacaktı…

Tıp eğitimini tamamlamayan Jose, eğitim hayatına resim, hukuk, bir ara da felsefe alanında devam etmek istese de bu fikirler de ona pek cazip gelmedi. Büyük hayaller kurmayı 9 yaşında öğrenmişti. Sıra kurduğu hayallerin peşine düşmeye gelmişti. Jose, yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro’ya gitti…

Rio de Janeiro günlüğü

Jose, eğitim hayatını sonlandırmış ve iş hayatına atılmıştı. İlk olarak boks antrenörlüğü ile başladı. Kafasında dönen çok şey vardı; ama bir yandan da yaşamak için para kazanmalıydı. Bir ara tarım işçiliği yaptı. Sonra garsonluk, balıkçılık derken Jose, yaşamı boyunca gocunmadan birçok işte çalıştı ve hep çocukluk zamanlarını düşündü. Bu günler, o zor zamanların uzantısı gibiydi. Bir gün elbet o da ışığa doğru giden bir yol keşfedecek ve her şey yoluna girecekti. En azından Jose’nin inanmak istediği gerçek buydu.

Bugüne kadar yaşadığı hayatın yanında kalbinden ve aklından geçenleri dökmenin yollarını aramak üzerineydi Jose’nin hayalleri. Kabına sığmayan şeyler vardı içinde; hissediyordu. Bir yolunu bulduğunda huzura kavuşacaktı sanki ve o yol, yazmaktı.

Jose, yaşadığı durumları roman ve hikayelerinin değerli kaynakları olarak kullandı. Tüm bu yaptığı işler sayesinde değişik ortamlarda, başka başka karakterde insanlarla tanıştı. Gözlemci yönü öylesine kuvvetliydi ki, her birinden bir karakter çıkardı. Jose, yaşadıklarını yazmakla, yazdıklarını yaşamak arasında duygularını yöneten bir ince çizgide yürürken buldu kendini.

Jose, kendi çok yönlü kişiliğinin ve yaşadıklarının yansıması hikayeleriyle en çok çocukları ve çocuk kalmayı bilenleri kalbinden yakaladı…

Eserleri

Jose, küçük bir çocukken de, genç bir delikanlı olduğunda da, hayatının her döneminde çok güçlü bir hayal gücüne sahipti. Yazarlık konusundaki yeteneğini de genç yaşta ortaya çıktı. Kendini yazarak ifade etmeye karşı büyük bir tutkusu oluşmuştu. İlk eseri “Yaban Muzu”nu 1942’de yayımladı; 22 yaşındaydı. Yazarlığa ilk adımı olan bu kitap, oldukça başarılı bulunmuştu. Onu, 1945’te en çok beğenilen eserlerinden biri olan “Beyaz Toprak” izledi.

Şöhretinin doruğuna ise, 1961’de yayımladığı “Kayığım Rosinha” ile ulaştı. Dünya çapında tanınmaya da kalplerimizi titreten Zeze’nin hikayesi, “Şeker Portakalı” ile başlayacaktı…

Yazdığı kitaplar, özellikle Brezilya’da birçok filmin de ilham kaynağı ve konusu olacaktı…

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı, yoksul bir ailenin 11 çocuğundan biri olan, 9 yaşında yüzmeyi öğrendiğinde, bir gün yüzme şampiyonu olacağının hayalini kuran Zeze’nin yaşam hikayesini anlatıyordu. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, Jose, nihayet kendini tam anlamıyla açmaya karar vermişti. Şeker Portakalı ise, bir üçleme romanın ilkiydi ve Jose, onu sadece 12 günde yazmıştı. 2012’de beyaz perdeye de aktarılacaktı.

Jose, bu kitabı, “O Meu Pe de Laranja Lima” orijinal adıyla 1968’de paylaştı. Özellikle bu eserine derinden bağlıydı Jose; Zeze onun kalbinden kopmuştu ve onun hayata tutunmaya çalışan yanıydı. İşte bu sebepten 12 günde yazdığı Şeker Portakalı’nı sevgi dolu şu cümle ile tanımlıyordu: “Ama onu 20 yıldan fazla yüreğimde taşıdım”.

Şeker Portakalı, her ne kadar çocuk kitabı olarak geçse de aslında içinde çocukluğunu yaşatan yetişkinlerin kitabı olmalı…

(Jose Mauro de Vasconcelos’un “Şeytanın Boğazı” filmindeki aktör deneyimi)

Ve sonrası

Jose, romanlarında genellikle karakterlerinin zorlu yaşam koşullarını işliyordu. Yoksulluğu ve şiddeti tüm gerçekliği ve her bir nüansı ile anlatıyordu. Ah o yoksulluk yok muydu… Jose’nin çocukluktan beri kalbine işlemişti. Ailesiyle bir çatı altında bulunamayışının sebebi de o değil miydi işte? Jose, böylesine hisli olmasını, hayallerinin güçlenmesini işte bu yoksulluk denen gerçeğe bir bakıma borçluydu. Bir şeyin yokluğu acıyı, acı da gücü getiriyordu…

Şeker Portakalı, özellikle kendi hayatından kesitler sunuyordu. Jose, kitabındaki duygunun devamını getirdi. Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi romanları, yoksulluk, şiddet gerçeklerinin yanında duygusallık ve iyimserlik de içeriyordu. Brezilya ormanlarında, step bölgelerinde yaşayan insanların, elmas avcılarının, yerlilerin, denizcilerin ya da şahsına münhasır insanların yaşamları, ruh halleri onun hep dikkatini çekti. Gözlem yeteneğinin hayal gücüyle birleşimi ise, onu, bugün hayatımızın bir parçası kitapların yazarı yapıverdi…

Jose Mauro öldü

Jose, 24 Temmuz 1984’te, akciğerindeki iltihaplanma nedeniyle hayata veda etti. Çocukluğundan bu yana yitirmediği gibi çoğalan duygusallığı ile acıyı keşfetmiş ve başkalarının da keşfine vesile olmak için uğraşmıştı hep. Çünkü o, acının varlığını öğrenmişti artık ve bu güçlü duyguyu paylaşmazsa zararı kendineydi.

Yaşadığı hayattan öğrendiği ne varsa yazdı. Kimi zaman eleştirildi; ama hep sevildi. Acının olduğu yerde sevginin de olması kaçınılmazdı. Bu hayatın en özel gerçeklerinden olsa gerekti. Acının varlığını öğrenmekle yetinmeyip dönüştürmeyi ve onu paylaşmayı bilen bir Jose Mauro de Vasconcelos geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Attila İlhan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Bugün 11 Ekim 2017; “Kaptan” öleli tam 12 yıl oldu. 12 yıldır yeni hiçbir şey yazmadı. Ama yine de biz onu hiç unutmadık.

Çok sevdiğimiz biri ölünce kendimize bahaneler buluruz ya hani. Ben de onun öldüğünde babasına kavuşmuş olduğunu ve gülümsediğini düşünmek istiyorum. Ne tuhaf, Franz Kafka için de tam tersini dilemiştim. Hayat her zaman aynı yerden baktırmıyor insana. Ama neyse ki onlar var oldular ve cümleleri sonsuza kadar var…

Attila İlhan’ı, yazdıklarını, sonsuz sevgi ve minnetle anıyorum.

Ölüm yıl dönümünde yazdıklarımdan bu yana aylar geçmiş; Attila İlhan bugün 93 yaşında. İyi ki doğdun yüreği, kalemi güzel adam…

Çocukluğu

Attila, 15 Haziran 1925’te İzmir Menemen’de, Memnune Perihan Hanım ve Bedri Bey’in oğlu olarak  doğduğunda ailesi ona “Attila Hamdi İlhan” adını verdi. Attila, baba tarafından kökenleri Kafkaslara dayanıyordu.

Bedri Bey, döneminin yenilikleri pek ciddiye almayan, aruzla şiirler yazan bir Divan şairiydi. Evde hep şiir hakimdi. Bu yüzden Attila, naif ve şiire düşkün bir çocuk olarak büyüdü.

Bir gün kendisi ünlü bir şair ve yazar, kardeşi “Çolpan İlhan” ise, ünlü bir oyuncu olacaktı…

Eğitim hayatı

Attila, okul hayatına İzmir’de, Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu’nda başladı. Daha sonra da Karşıyaka Orta Mektebi’ne devam etti.

Şiirle yatıp şiirle kalkan, kendi halinde bir çocuktu. Lisenin ilk senesine kadar da her şey normal seyrediyordu. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıftayken, bir gün, mektuplaştığı kıza yazdığı mektuplardan biri ele geçti. Aslında iki kanı kaynayan gencin masumane cümlelerini içeriyordu. Ama ucuna iliştirilmiş bir Nazım Hikmet şiiri de vardı. 1941 Şubatı’ydı; Attila tutuklandı.

Ülkenin aldığı bazı kararlar vardı. Nazım, yasaklıydı. Attila, üç hafta gözaltında kaldıktan sonra, iki ay da hapiste yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge de çıkartılmıştı adına. Eğitim hayatına zorunlu bir ara vermişti.

Danıştay kararı 1944’te bozdu ve Attila okuma hakkını kazanır kazanmaz İstanbul Işık Lisesi’ne kayıt edildi.

1946’da liseden mezun olduğunda, üniversite tercihi İstanbul Hukuk Fakültesi’nden yanaydı. Aslında başarılı bir öğrenci olmuştu hep. Ama yine de mezuniyetini alamadı. Onun gönlü kelimelerin dansından yanaydı. Bir mumun alevinde kelimelerini coşturmaktan başka gayesi yoktu.

Şiire ilk aşk

Attila, babasından aldığı bayrağı taşımaya niyet etmiş, kalemini defterini almış, ilk şiirini yazmıştı. “İlkbahar”. Kalemi küçücük parmaklarına yük olacak yaştaydı. Attila ilk şiirini yazdığında, henüz ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiydi.

Babasıyla aralarında Attila kalemi ilk eline aldığında gizlice yapılmış bir anlaşma belirdi. Her şey aşikardı, ama kimse bir cümle kurup dile getirmedi. İlk şiirini babasına okumuştu; bedri bey beğenmedi, hatta “Böyle şiir olmaz” dedi. Oğlunun şiirlerini pek beğenmezdi ya da beğenisini diline dolamazdı. Sadece Divan şiiri kurallarına uygun şiirlerini okuyordu Attila’nın, Bedri Bey. Onu da mümkün mertebe gizlemeye özen göstererek…

Hapiste kaldığı dönemde kendini daha çok hissettirmişti aralarındaki o sessiz anlaşma. Babası ona hiç tepki göstermedi. Sadece bir telgraf çekti: “Üzülme geçer”.

Bilirdi Attila babasının sevgisini, şiire karşı ölçülü duruşunu. Belli ki eğer oğlunun da gönlü düşecekse şiire, bunu layıkıyla yapmasını istiyordu.

Attila bu naiflikle, hele babası böyle şiirle dolaşırken evin içinde, annesi bunca hayranken babasına, nasıl gönlü kaymasındı şiire! Annesi evindeki erkeklerin durumundan özellikle memnundu. O Nedim’i severdi, ezbere bilirdi. Çünkü Bedri Bey, ilk gecelerinde okumuştu Memnune Hanım’a…

İlk takdirini lise son sınıfa giderken aldı Attila. Amcası ondan gizli, “Cebbaroğlu Mehemmed” adını verdiği şiirini CHP Şiir Armağanı Yarışması’na gönderdi. Pek çok ünlü ismin şiiri de vardı yarışmada. Attila onları geride bırakarak ikincilik ödülünü kazandı.

Bu, Attila’nın yazmak konusunda cesaret kazandığı olaydı. Daha incelikli, daha düşkün yazdı artık şiirlerini, yazılarını. Üniversitede “Yığın” ve “Gün” dergilerinde ilk kez şiirlerini yayınlamaya başladı.

1948’de de “Duvar” adını verdiği ilk şiir kitabını, kendi imkanlarıyla, yayımladı…

Nazım’a gönül verdi

Attila, 1948’de ilk kez yurt dışına çıktı. Henüz üniversite ikinci sınıftaydı. Paris’te Nazım Hikmet’i kurtarma hareketi başlatılmıştı. Ön saflardaki yerini almak için düştü Paris yollarına.

Koşulları zor günlerdi. Ama biliyordu, bu onun tercihiydi. Yıllarca yazdığı her şiirin, her metnin karakterlerini işte burada şahit oldukları, gözlemledikleri belirleyecekti.

Nazım’ın yeri onda ayrıydı. Şiire babasından aldığı hevesle başlamış, ama kendini bulana kadar hep Nazım’ın izini sürmüştü. Hatta belki yeri gelmiş taklit etmişti. İşte babasının kızdığı da buydu aslında; kendisini örnek almasını çok istemişti.

Attila aslında başlarda halk şiiri yazdı. Sonra Divan şiirleri okudu. Hatta aruz ölçüsüne heves edip 200 kadar gazel de yazdı. Ama sonra gönlünü Nazım’ın yoğurt yiyişine kaptırdı; ta ki kendi soluğunu keşfedene kadar 150 Nazım kokan şiir yazdı…

Fransa günleri

Attila, 1951’de Gerçek gazetesinde yazdığı bir yazıdan dolayı soruşturmaya uğramıştı. Bu olayın ardından Paris’e tekrar gitti. Bu kez Nazım’a sadece sevgi duyarak, kendi yolunu bilerek…

Attila, bu yıllarda Fransızcayı öğrendi. Sonra Maksizm ile tanıştı. Paris – İstanbul – İzmir arasında adeta mekik dokuyordu.

Bu gidiş gelişler, yazmaktan hiç vazgeçemeyişler ona bir ün kazandırmıştı. Yine bir yandan sürüncemede olan Hukuk Fakültesi’ni de bu süreçte tamamlamak istiyordu. Ancak gönlünü kaptırdığı çok fazla meslek vardı. Son sınıftayken gazeteciliğe başladı ve fakülteyi yürütemeyeceğini anladı. Sonra sinema merakına kapıldı. Bütün bunlar sökülen bir çorap gibi birbirini takip ediyordu. 1953’te “Vatan” gazetesinde kelimelerini sinema eleştirileri için kullanmaya başladı.

Sinema ve Attila İlhan

Attila, 1957’de Erzincan’da askerliğini yaptı ve İstanbul’a döndü. Kalemi bu dönemde sinema sektörüne ağırlık vermek niyetindeydi.

15 kadar senaryo yazdı. Ancak imzasını Ali Kaptanoğlu olarak atıyordu. Azımsanmayacak bir rakamdı aslında. Ama içini coşturacak o hissi sinemada bulamamıştı. 1960’da tekrar Paris’e gitti. Televizyonculuğu bir de incelemek istiyordu.

Babası öldü

Attila, televizyonculuk gayesiyle düştüğü Paris yollarından, gözünün nuru babacığının ölüm haberi ile döndü. İzmir’e döndü. Ona bütün hayatını yaşamak için gayesini bulmasına sessiz saygısıyla olanak veren babası, artık hayatta değildi…

Bu haberin ardından şehrinden ayrılamadı. Önündeki 8 yılı İzmir’de geçirdi Attila. Bu dönemde Demokrat İzmir gazetesinin genel yayın yönetmeni olarak görev aldı ve başyazar olarak yazdı.

Yine bu dönemde kitaplar yazmaya da devam etti. “Yasak Sevişmek” ve “Aynanın İçindekiler” dizisinden “Bıçağın Ucu” adlı eserimi yayımladı.

Ben sana mecburum

“Ben sana mecburum” adını verdiği, hepimizin diline pelesenk olmuş, hafızalarına kazınmış o mükemmel şiiri, aynı zamanda kitabın da adı olmuştu. “Ben sana mecburum” 1960’da basıldı. Benim gibi bir 90 kuşağının bile ezberinde olan bu aşk kokan şiir kadar mükemmeldi kitaptaki diğer şiirler de.

Attila İlhan’ın olduğu her yer aşk, her yer tutkuydu… Ama bu kitapta sadece aşk yoktu; gerilim de vardı, siyaset de, özgürlüğe duyulan özlem de, sınırsızlığın direnişi de… İstanbul’un semtlerinde dolanıp, Paris’te tanık olduğu insanlara tutunup, Cezayir’de kurşuna dizilmişti. İşte hepsi Attila İlhan’dı; her yanı sade ve sadece, insan.

Aşkın ne manaya geldiğini hissettiğim günden beri bu şiirin varlığını bilmek ne güzel. Ustaya minnetle, bir kuplecik buraya bırakayım; ama siz tamamını hissederek okuyun olur mu?

“Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum…”

Attila İlhan evlendi

Onca şiire hayat veren, aşkı kelimelerle yaşayan adam, Attila, Biket İlhan ile 1968’de evlendi.

Bu evlilik 15 yıl sürdü ve çiftin hiç çocuğu olmadı.

Televizyon işleri

1970’lerde Türkiye’de televizyon yayını başlamıştı. Attila’nın da senaryo yazma merakı alev aldı ve çalışmalara başladı.

“Kartallar Yüksek Uçar, Sekiz Sütuna Manşet ve Yarın Artık Bugündü” izleyicisinin beğenisini kazanan diziler oldu.

Söz konusu yazmaksa, her alanda iyi olabileceğini kanıtlamıştı.

İstanbul’a yerleşti

Attila, 1973’te Ankara’ya taşındı. Burada “Bilgi Yayınevi”nin danışmanlığını yapacaktı. 1981’e kadar burada kaldı.

Bu süreçte “Sırtlan Payı” ve “Yaraya Tuz Basmak” adını verdiği eserlerini yazdı. “Fena Halde Leman” adını verdiği romanını tamamladıktan sonra da İstanbul’a yerleşti.

İstanbul’da yaşamaya başladığında Gazeteci kimliğine bürünmüştü. 2 Mart 1982’de “Milliyet”te yazmaya başladı ve 15 Kasım 1987’ye kadar devam etti. Daha sonra “Gelişim Yayınları” ile sürdürdü çalışmalarını.

1993 – 1996 yılları arasında sürdürdüğü “Meydan” gazetesindeki görevine başlamadan önce bir süre Güneş gazetesinde de yazdı.

1996’dan 2005’e kadar “Cumhuriyet” gazetesinde yazdı, bu son gazete olacaktı.

Romanları

Attila İlhan’ın yayınlanan ilk romanı, “Sokaktaki Adam”dı. Ama kimsenin bilmediği, gün yüzüne çıkarmadığı 10 romanı vardı. O yayınlamasa da hep yazdı.

Yine de bunun bir sebebi olmalıydı. Yıllar sonra 1996 Haziran’da, bir söyleşide şu cümlelerle anlatacaktı bu sebebi: “Birçok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki, yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatır. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır.”

Attila İlhan, romanlarında şehir insanını anlatıyordu. En çok İstanbul ve İzmir vardı kitaplarında, elbette bir de Paris. Ancak bununla yetinmedi. Batı kültürünün Türkiye’de nasıl yansıdığını kurguladığı karakterlerle anlattı.

Bir küçük nokta var. Onun tamamen kişiliğiyle, bir gününü nasıl yaşadığıyla ilgili. Attila, her gün 10.00’da kafede oluyordu ve 12:00’de evine dönüyordu. İşte böylesine muntazam bir düzen içinde yazılıyordu onca eser. Bu özelliğini huy haline çok küçük yaşlarda getirmişti. Çünkü ne varsa sorumluluk adına, çocuk yaşta öğrenmişti. Ama belli ki hamurunda da vardı.

Ödülleri

Çok özel bir kalemdi o. Elbette ödülleri de olacaktı…

İlk ödülü en başında bahsettiğim gibi 1946’daki “CHP Şiir Armağanı Yarışması”nda ikincilik oldu. 1974’te “Tutuklunun Günlüğü” ile “TDK Şiir Ödülü” ve “Sırtlan Payı” ile de “Yunus Nadi Roman Armağanı”na layık görüldü.

2003’te “Sertel Demokrasi Ödülü”nü aldı.

2007’de ise, o hayatta yokken, “Attila İlhan Bilim ve Sanat Kültür Vakfı” kuruldu…

Ayrıca adına konmuş bir de ödül var; “Attila İlhan Edebiyat Ödülleri”.


Attila İlhan öldü

Attila, ilk kez kalp krizi geçirdiğinde takvimlerin mührü 1985’i gösteriyordu. Hissetmeye, çok sevmeye, çok kızmaya doyuramadığı kalbi işte o zamanlar yorulmaya başladı; çok erkendi.

Ne sigara kullanıyordu ne de alkolden haz ederdi; kendi deyimiyle “Temiz çocuk”tu. Sadece Fransa’da mecburen şarap içmişti. Öğrencilerin doldurduğu lokantalar bile sürahiyle şarap veriyordu.

Burayı bir röportajında anlatmış Attila: “Su yok mu?’ diye sordum. “Fransa’da suyu inekler içer” demişlerdi. Biz de içtik, ama 10 gün oteli bulamadım”

Bir de enfarktüsten sonra reçeteyle viski içti. Oysa yine kendi deyimiyle “Cenabetin” kokusunu da sevmezdi. Doktorlar ilaç diyordu; bakalım, içiyordu.

2004’e kadar hassasiyetle gelen kalbi, artık hastaydı. Tüm ömrü boyunca iki kez kalp krizi geçirdi. İkincisinde tarih 10 Ekim 2005’i gösteriyordu ve bu kez sondu.

Attila İlhan, öldü; 80 yaşındaydı. Ölümü kayıtlara 11 Ekim 2005 olarak geçti.

Aşka doyamayışıyla, yazdığı her cümleyle, gamzelendiği her gülüşle, hep çok sevişle bir Attila İlhan geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tom Robbins Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Tom Robbins’i ilk “Parfümün Dansı” ile tanımıştım. Bir pancardan almamız gereken enfes dersten bahsediyordu. Tam olarak şöyleydi: “İnsan, yanağındaki ilahi renge; içindeki doğal pembeliğe sarılmalı yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmakta, insanın masmavi kesildiğinin rengidir; çivit kadar mavi…”

Tom Robbins’in dediği gibi, “Doğduğumuz zaman yusyuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur; ama yavaş yavaş bizi ana-babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman pis bir kahverengi tonunda çıkarız”.

Şimdi fark ediyorum ki, Tom aslında yaşadıklarından bahsediyordu. Sadece hayal gücü ziyadesiyle kuvvetliydi ve kurduğu cümleler bizi önce sarsıyordu, sonra algılıyordu insan bütünü. Kendinden yola çıkarak hepimizin hayatından bahsediyordu Tom Robbins. Bir pancar gibi keskin kalabilmenin ve daha fazlasının inceliklerini öğretmek istiyordu. Sadece algı dünyamıza neyi, hangi sırada aldığımızla ilgiliydi Tom Robbins’i anlama sürecimiz…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tom, 22 Temmuz 1932’de, Kuzey Carolina’nın Blowing Rock kasabasında, George Thomas Robbins ve Katherine D’Avalon’un oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona Thomas Eugene adını verdi. Babası idareci, annesi ise, bir hemşireydi.

Yetişkin zamanlarında çocukluğu sorulduğunda, bu günleri “biraz kıro” olarak tanımlayacaktı. Çocukluğu hem sıradan bir çocuk kadar yaramaz, hem de hemen büyümek isteyen bir yetişkin gibi arafta geçiyordu.

Yıllar geçmiş, üniversiteye başlama vakti gelmişti. Pek parlak bir öğrencilik hayatı olmadı. Ancak bir yandan da oldukça zekiydi. 1954’te, Washington’da ve Virginia’nın Lexington kasabasında bulunan Lee Üniversitesi’ne gazetecilik öğrenimine başladı.

Disiplin konusunda sorunlu bir öğrenciydi Tom. Okulda öğrenci birliğinde görevliydi. Ancak disiplin problemi sebebiyle bu görevden alındı. Bunu kabul etmek istemeyen Tom, okulu bıraktı…

Değişen zamanlar

Tom, okuldan ayrıldıktan sonra otostop yaparak gezmeye başladı. New York’ta noktaladığı gezgin hayatı ona yeni bir bakış açısı ve bir dinginlik kazandırdı. Tom, ilk şiirlerini yazmaya başlamıştı.

1957’de askerlik çağrısını almıştı. Tom, askerlik görevini yerine getirmek için Amerikan Hava Kuvvetleri’ne katıldı. İki yıl Kore’de meteorolojist olarak görev aldıktan sonra, 1959’da terhis oldu. Sivil hayatına Virginia’nın Richmond kasabasında tekrar başladı. Değişen ne çok şey vardı aslında. Hepsinden önce, Tom, büyüyordu…

Bir gün Tim Robbins ile karıştırılacak kadar ismini duyuracaktı. Hatta bu durum ona bir röportajında sorulduğunda şöyle cevaplayacaktı: “Evet, bizi bir harf ve onun fazladan kazandığı bir kaç milyon dolar ayırıyor”.

Edebiyat dünyası, eğlenceli bir yazarı bağrına basacaktı…

Çalışmaları

Tom, artık bambaşka bir insan gibiydi. Bir kere disiplinle ilgili sorununu çözmüş görünüyordu. 1960’ta, daha sonra adı Virginia Commonwealth Üniversitesi olarak değişecek olan Rchmond Enstitüsü’nün Sanat Bölümü’ne girdi. Bir yandan da üniversitenin gazetesinde editörlük yapıyordu. Yazdığı şiirler, onu yeniliyordu.

Daha önce bir anlık kararla okulu bırakan Tom, şimdi mezundu ve üstüne yüksek lisans yapmak da istiyordu. Bunun için Seattle’deki Washington Üniversitesi’nin Uzak Doğu Bölümü’ne girdi. Seattle’de geçirdiği zaman ona ayrıca The Seattle Times ve Seattle Post – Intelligencer gazetelerinde çalışma fırsatı da vermişti.

1965 – 1967 yılları arasında bir de, underground bir radyo şovu yaptı. Şov için bir The Doors eleştirisi de yazıyordu. Gerçek edebi dili işte şimdi oluşmaya başlamıştı. En azından Tom, sürecini böyle yorumluyordu.

Dur Bir Mola Ver

Yazmak işi, Tom için giderek daha da önem kazanıyordu. İlk romanını yayımladığında yıl 1971’di ve Tom, kitabına “Dur Bir Mola Ver” adını verdi. Kitap hakkında yapılan yorumlar olumluydu. Ancak bir sonraki romanı “Even Cowgirls Get The Blues”, büyük ilgi gördü ve bu kitap başyapıt oldu.

Tom Robbins, rüştünü ispatlamış bir yazardı artık. Hikaye anlatma konusunda oldukça yetenekliydi ve bu durumu şöyle açıklıyordu:

“Vaizlerin ve polislerin soyundan geliyorum. Polislerin doğuştan yalan söyleme yeteneğine sahip oldukları ve vaizlerin de doğa üstü hikayeler anlatmakta bir numara olduğu bir gerçek iken, ben de sanırım benden bekleneni yapıyorum”.

İlham kaynakları

Acaba kendisi de geldiği noktaya şaşıyor muydu? İnsan hayatı düz bir zemin üzerinde değildi işte. Durumlar her an değişiyordu. Üniversiteden ayrılan o gençle şimdiki başarısına alkış tutanları izleyen olgun adam aynı kişiydi.

Tom, pek çok şiir ve hikaye ile 8 de roman yayımlayacaktı. Tüm yazdıklarında etkisi aşikar olan isim ise, gerçek hayatında da arkadaşı olan yazar Terence McKenna idi. Onun kitabındaki kuramların benzerlerine Tom’un eserlerinde de rastlamak mümkündü.

Tom, aynı zamanda Osho’nun da büyük hayranıydı. Yakın arkadaşı Timothy Leary de esin kaynağıydı. “Parfümün Dansı” romanındaki Wiggs Dannyboy karakteri, Timothy’den izler taşıyordu.

Tüm eserlerinde ve hayatında Tom’un odağında şiirsel hikayeler vardı. Her zaman gülümsemek için sebep bulanabilecek romanlar yazacaktı. Kurguladığı her karakter nihayetinde bir gariplik barındırıyordu. Tom, onlara özellikle filozofik özellikler yüklüyordu…

Mükemmel yanı

Tom Robbins, giderek mükemmel bir isme dönüşüyordu. Kuşkusuz bunu da mükemmeliyetçi yanına borçluydu. 1980-1990 yılları arasında katkıda bulunduğu GQ, The New York Times, Playboy gibi dergilerden arkadaş edindiği meslektaşı Michael Dare, onun bu yönünü şöyle tanımlayacaktı:

“O, yazmaya başladığında her şey sakince işler. Önce bir cümle yazar. Sonra aynı cümleyi defalarca yeniden yazar. Her harfinin mükemmelliğinden emin olmak ister”.

Attığı her adımın, yazdığı her sözcüğün mükemmel olduğundan emin olmak isteyen Tom, öyle kelimeleri bir araya getiriyordu ki, onu okuduğunuzda, gayriihtiyari elinizdeki kitabın bir filminin çekilmesini diliyordunuz. 1993 yılında da onlardan biri film oluverdi. “Kovboy Kızlar da Hüzünlenir” kitabı, “Dişi Kovboylar da Hüzünlenir” adıyla, yönetmen koltuğunda Gus Van Sant ile bir filme dönüştü. Başrolde ise, Uma Thurman vardı.

Yazım anlayışı

Tom Robbins, yazma konusundaki tarzını oyuncul romanlar olarak belirlemişti. “Oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir” görüşünü ön plana çıkarmak için çılgınlık derecesinde kelimelerle oynuyordu. Onun yazıları için aslolan ilke, mutluluktu. Hayatın ciddi yanlarını da inkar etmiyordu; ancak o, tam bir mutluluk savunucusuydu.

Romanlarında özenle seçtiği kelimeler, nasıl oluyor da bir şölene dönüşüveriyordu? Kelime oyunlarındaki edepsiz seçimleri, ara sözleri, zıtlık oluşturduğu bölümleri ve alakasız sonuçları ile Tom Robbins, bir bütünü sergiliyordu.

Bunun yanında Tom Robbins, insanoğlunu tatmin etmenin en iyi yolu hakkında toplumda yer alan varsayımları da sorguluyordu. Ayrıca, mistik Doğu dinleri, Yeni Fizik, panteizm gibi alternatif düşünceleri de ustalıkla bir araya getiriyordu.

Bugün

Her koşulda mutluluk ilkesinin savunucusu olarak tanınan Tom Robbins, 1987’den beri, karısı Alexa D’Avalon ve köpekleri Blini Tomato Titanium ile birlikte La Conner’de yaşıyor.

Daha önceki evliliklerinden olan çocukları, Rip, Kirk ve Fleetwood sayesinde üç kez de baba oldu Tom.

Yürüttüğü özel hayatının yanında, yazma işi de devam ediyor tabii. İnsana sarhoşluk hissi veren hayal gücü ve cümleleriyle bir Tom Robbins geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , ,

Sabahattin Ali kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, Türk Edebiyatı’nda özel bir yer edinmiş o güzel adamlardan biri. Toplumcu gerçekçi yazarlardan biri olarak kabul görmüş. Kürk Mantolu Madonna’yı, sonra İçimizdeki Şeytan’ı Kuyucaklı Yusuf’u yazdı ve hepsi Türk Edebiyatının önemli yapı taşlarından biri oldu. Özellikle Kuyucaklı Yusuf, 100 Temel Eser’den biriydi.

Okumak da yazmak da hayati telaşeleri arasında yer aldı hep. Yemek yer gibi, su içer gibi okudu ve onu güldüren, ağlatan, kızdıran, sevindiren ne kadar duygu varsa, hepsini bir araya toplayıp yazdı. Başka türlüsü mümkün olamazdı…

Çocukluğu

Sabahattin, 25 Şubat 1907’de, Edirne’nin Gümülcine Sancağına bağlı Eğridere’de, Hüsniye Hanım ve Ali Selahattin Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi.

Ali Bey, Eğridere’de zabit olarak çalışırken tanışmıştı Hüsniye Hanım’la, kendisinden 16 yaş küçüktü. Evlendiler. Ali Bey, dönemin entelektüel kesiminden Prens Sabahaddin ve Tevfik Fikret ile derin bir dostluk içindeydi. Bir gün çocukları olduğunda onlara dostlarının isimlerini vermek istiyordu. Allah gönlüne göre vermişti. İlk oğluna Sabahattin, diğerine de Fikret (1911) adını verdi. Uzun bir aradan sonra 1920’ye gelindiğinde, Süheyla adını verecekleri, ama aile içinde “Süha” diye çağıracakları, kızları da katılacaktı aralarına.

Ali Bey, I. Dünya Savaşı yıllarında “Divan-ı Harb Orfi Reisi” olarak Çanakkale’ye çağırıldı. Ailesini geride bırakmadı, hep birlikte yola düştüler ve 4 yıl orada yaşadılar. Aslında isteği biriktiği parayla İzmir’de tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmaktı. Ancak İzmir’in işgali ile yolunda giden şeyler de rayından çıkmıştı. Bunun üzerin Edremit’e, Hüsniye Hanım’ın babasının yanına yerleştiler.

Hüsniye Hanım, evlendiğinde henüz 16 yaşındaydı ve ruhsal sorunlar yaşıyordu. Defalarca intihara kalkıştı. Evet, hayatta kalmayı başarmıştı; ama Sabahattin’in pek yanında olamamıştı. Çok küçük yaşta anne olmasından mütevellit onunla ilgilenememiş; diğer oğlu Tevfik’e daha yakın durmuştu. Bu durum Sabahattin’in içine kapanık bir çocukluk yaşamasına sebep olacaktı. Sabahattin arkadaşlarıyla oynamaktansa evinde kitap okumayı ya da resim yapmayı tercih ediyordu. Yine de başarılı bir öğrenci olmaktan hiç ayrılmadı.

Eğitim hayatı

Sabahattin, eğitimine 7 yaşında İstanbul, Üsküdar’da Doğancılar mahallesinde “Füyûzâtı Osmâniye Mektebi”nde başladı. Çanakkale’ye gitmek söz konusu olduğunda eğitimine “Çanakkale İptidai Mektebi”nde devam edecekti. Ancak bu sefer de seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kaldığı için kapatıldı. Okulun tekrar açılmasında babası Ali Bey’in çabası yadsınamazdı…

Daha sonra Edremit İptidai Mektebi’nde başarılı bir öğrenci oldu. Okumaya fazlasıyla özeniyordu. Özellikle babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey’in özel ilgisi, bu konudaki en güzel teşvikiydi. Her ne kadar sorunlarla karşılaşıp bölünmeler yaşasa da başarılı bir öğrencilik geçirmişti.

1921’de Edremit İptidai Mektebi’nden mezun oldu ve bir yıl kalmak üzere İstanbul’a büyük dayısının yanına geldi. Ardından Balıkesir’e döndü; “Balıkesir Muallim Mektebi”ne kayıt yaptırdı.

Okul hayatı boyunca şiirler, hikâyeler yazmak onun için en büyük keyif kaynağıydı. Muallim Mektebi’nde şiir ve hikâye konularında deneyim kazandı. Artık kendini geliştirmek için gazete ve dergilere yazılarını göndermeye başlamıştı. Bu okul ona yaramıştı. Arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Sessiz geçen çocukluğunun üzerine belki de sosyalleşerek kendini buluyordu.

Günlük tutmaya da başlamıştı. Sanata olan ilgisini ve bağını güçlendirmek için daha çok sinema ve tiyatroya gitti. Ruhu özgürlük için vardı ve okul disiplini onun için biraz fazlaydı. Daha çok sinema ve tiyatro seyretmesinin bir sebebi de buydu. Okul müdürü bunu fark ettiğinde Sabahattin’i ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.

Annesinin intihar girişimleriyle büyümüş bir çocuktu o. Blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişiminden arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde döndü. Çok geçmeden okul müdürünün yardımlarıyla İstanbul’a naklini aldırdı. Burası onun için daha iyi olmuştu. Edebiyat Öğretmeni Ali Canip Yöntem en büyük destekçisiydi. Eğitimine devam ederken “Çağlayan ve Akbaba” gibi dergilerde şiir ve hikâyeleri yayımlandı. Hayatı bir düzene girmiş gibiydi. Bu sefer de annesinin sağlık sorunları artmıştı.

21 Ağustos 1927’de öğretmenlik diplomasını aldı.

Öğretmen Sabahattin Ali

Sabahattin’in ilk görev yeri Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu oldu. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün, Yozgat Devlet Hastanesi’ne başhekim olarak atanınca yeğeninin de yanında olmasını sağlamıştı. Bir süre sonra ailesi de Sabahattin’in yanına gitti.

Çevresi dayısının da etkisiyle oldukça genişlemişti; ama Sabahattin’e sorsan onu anlayacak kime yoktu. Çünkü yazdıklarını okutacağı, paylaşacağı birilerini bulmakta zorlanıyordu. Kim bilir belki de içinde tek taraflı aşka dönüşmüş arkadaşı uzaklarda olduğundan böylesine yalnız hissediyordu.

Karşılıksız aşk

Nahit Hanım ile öğretmenlik stajı sırasında tanışmıştı. Başta ziyadesiyle dostluk havasında olan bu arkadaşlık, zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Burada yazdığı bütün şiirlerde buram buram Nihat Hanım vardı. Hatta 2 Şubat 1928’de “Servet-i Fünun” dergisinde yayımlanan “Bir Macera” adını verdiği şiirini yine Nihat Hanım’a ithaf etmişti.

Hatta ve hatta karşılık bulamadığı aşkını 1927’de “Ne Kazandık”, “Kalbimde Aşkınız”; 1928’de “Ebedi”, “Yat ve Uyu”, “Bütün İnsanlara”, “Firar”, ve “Kudurmak” adını verdiği şiirlerinde anlattı.

Almanya yolları

Sabahattin, Yozgat’ta bir yıl geçirdi. İstanbul’a gitmek istiyordu. Dayısı da Ankara’da özel bir hastane açtığı için buradan ayrılıyordu.

Sabahattin, İstanbul’a tatile giderken Ankara’ya uğradı. Niyeti Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki tanıdığı kişilerin yanına gidip Yozgat’tan ayrılma isteğini dillendirmekti. Bu isimler onu dinledi ve genç bir öğretmen oluşunu vurgulayarak Avrupa’ya gitmesi konusuna dikkat çekti.

Sabahattin’in de aklına yatmıştı bu fikir. Kasım 1928’de Türkiye Cumhuriyeti tarafından eğitim amacıyla Almanya’ya gönderildi.

15 gün Berlin’de kaldı ve sonra Potsdam’a yerleşti. Dil öğrenmek en büyük kaygısıydı. Önce yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak yerleşti. Sonra da özel bir kurumda Almanca kursuna başladı.

Bir yandan da İstanbul’u ve karşılıksız aşkını çok özlüyordu. 1 Ocak 1929’da Nahit Hanım’a yeni yıl hediyesi bir şiir gönderdiyse de cevabını alamadı; içi çok kırgın ve özlem doluydu.

Kurstan sonra Berlin’de yatılı bir okula yerleşmişti. Almanya’da 6-7 yıl kadar kalacağını düşünüyordu; ama planlanan süre 4 yıldı. Sabahattin, ikinci yılını tamamlayamamıştı ki, Türkiye’ye döndü.

Nihal Atsız’ın kalemine göre, “Bu parazit Türkleri buradan atmalı!” diyen Alman öğrenciyi dövmüştü. Ayrıca Alman öğrencilere komünizm propagandaları yaptığı iddiası da vardı. Bu yüzden Almanya’dan dönüşü erken olmuştu.

Almanya dönüşü

Sabahattin, Mart 1930’da Almanya’dan döndü. İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’nde yatılı okuyan “Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Nihad Sâmi Banarlı ve Orhan Şaik Gökyay” gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Bir süre sonra bu okulun müdürünün yardımıyla Bursa Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı.

Eylül 1930’da Gazi Terbiye Enstitüsü’nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi. Almanya’da geçirdiği süreç, ona Aydın Ortaokulu’nda Almanca Öğretmenliğini getirmişti. Ancak bir süre sonra komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma başlatıldı.

25 Mayıs 1931 tarihli “Vakit” gazetesinde, Sabahattin Ali’nin de adının yazılı olduğu isimlerin mahkeme için İstanbul’a sevk edildiği haberi yazılıydı. İki gün sonra da Sabahattin Ali’nin tutuksuz yargılanacağını yazacaktı. Ancak daha sonra derin soruşturmalar başlatıldı ve Sabahattin tutuklandı. 9 Eylül 1931’e kadar Aydın Hapishanesi’nde kaldı. Üzerinden 21 gün geçtiğinde ise Konya Ortaokulu’na Almanca Öğretmeni olarak atandı.

Aşk hayatı

Bir yazar tavrıyla aşk duygusunun kendisine âşıktı hep Sabahattin. Yozgat’ta olduğu zamanlarda Nahit Hanım’a, Almanya’da olduğu yıllarda Frolayn Puder’e, Aydın’da bir Miralayın kızına, Konya’da da öğrencisi Melahat Muhtar’a ve şarkıcılık yapan Muhsine’ye âşık oldu.

Melahat dışında hepsi de sadece aşka âşık olmaktı; çünkü platonikti. Sadece Melahat’tan aşkına karşılık bulmuştu. “Çocuklar Gibi” şiirini onun için yazdı. Bu şiire göre, Melahat öncesi aşkları birkaç günlük düşkünlüklerdi. Bu aşk da Sabahattin’in tutuklanması ile yarım kalacaktı.

Elbette bir gün aşkın tam karşılığı da gelecekti hayatına…

Ceza süreci

Sabahattin, 22 Aralık 1932’de, bir toplantıda okuduğu şiiriyle Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi devlet yöneticilerini yerdiği gerekçesiyle tekrar tutuklandı. Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Davaya temyizde üzerine iki ay daha eklenmişti. 14 aylık cezası başlamıştı. Burada Ayşe Sıtkı’ya mektuplar yazıyordu. Bir mektubunda olayı da anlatmıştı:

“Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs’ında falanca yerde Gazi’yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu hâlde, müdde-i umumi yaranmak için mahkumiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkum etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir”.

Aldığı bu cezanın ardından 29 Nisan 1933’te 1249 sayılı kanun gereğince memurluk kaydı silindi. Daha sonra Sinop Cezaevi’ne gönderildi. Burada bir iddiaya göre hapishane müdürü, Sabahattin Ali’yi cinayetten hüküm giymiş Mehmet Kuşüzümü adlı bir suçluya emanet etmişti. Kuşüzümü’nün ifadelerine göre Sabahattin Ali, geceleri sürekli okuyor, gündüzleri de bir sandık üzerine kuş gibi tüneyip bir şeyler yazıyordu.

Artık yaşamında değişen her şey Sabahattin’in dilinden geçmiş, kalemine yerleşmişti. Daha az konuşuyor, daha çok yazıyor ve okuyordu. Burada edindiği tecrübeler eserlerine konu olacaktı. Hikâyelerine, “Bir Şaka”, “ Kazlar”, “Kanal”, “Katil Osman”, “Çaydanlık”, “Bir Firar” adını verdi.

Sabahattin Ali, Cumhuriyet’in onuncu kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan aftan yararlanarak, cezasının onuncu ay yedinci gününde serbest bırakıldı.

Yeniden görevine atanma çabaları

Artık tutuklu olduğu zamanlar geride kalmıştı. Sabahattin Ali, önce İstanbul’daki eş, dost, akrabasını ziyaret etti. Sonra da yönünü Ankara’ya çevirdi. Yeniden görevine atanmanın bir yolunu bulmalıydı.

İlk iş dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer’i buldu. Ne yapması gerektiğini öğrenmek istiyordu. Ancak tutuklanma gerekçesi sebebiyle kimse bu işe bulaşmak istemiyordu. Yine de Şemseddin Bey, durumu Hasan Ali Yücel’e aktardı. Yücel’in yardımları ile bir kurul toplandı ve Sabahattin Ali’nin öğretmenlik dışında bir başka göreve getirilmesine karar verildi.

Ancak Maarif Vekili, eski düşüncelerini değiştirmediğine göre atanmasını yanlış buluyordu; kurul kararını reddetti.

Bu arada Sabahattin gelecek iyi haberleri beklemekteydi. Beklerken de boş durmuyordu; küçük küçük tercümeler yapıyordu. Bu süreçte dayısı Rıfat Ali Ertüzün’ün evinde kaldı.

Bu arada Sabahattin Ali’den Atatürk ile ilgili bir kaside yazılması istendi. Bunun üzerine 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinin 13. Sayısında “Benim Aşkım” adını verdiği şiiri yayımlandı. Görevine atanabilmek için güzel bir fırsattı. Ancak yine de bir süre daha beklemesi gerekiyordu. Özellikle Maarif Vekilini ikna etmesi gerekiyordu. Sabahattin Ali, kendisine yakıştırılan “komünist” sıfatının doğru olmadığını ispat etmek istiyordu. Bunun için yazılar yazmıştı ve “Esirler” adlı eseri de halkevlerinde sahnelenecekti.

Sabahattin Ali, nihayetinde Atatürk’ten izin aldı ve Mayıs 1934’te Orta Tedrisat Şube Müdürlüğü’ne, daha sonra da asli görevi Milli Talim ve Terbiye’ye atandı.

Sabahattin Ali evlendi

Sabahattin Ali, görevine atanmak için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım’a bir mektup yazdı. Mektubun sonunda da bir not vardı: “Benimle evlenir misin?”

Açık açık teklifini sunmuştu. Ancak gelen cevap pek de iç açıcı değildi. Ayşe Hanım 22 Şubat 1934’te yazmış olduğu mektubunda bu teklifin bir şaka olduğunu kabul ettiğini söyleyerek geri çevirdi. Sabahattin Ali, görevine atanmak amacında zorlanırken bir de üstüne reddedilmek onu üzmüştü.

Nihayet amacına ulaşıp görevine atandıktan sonra aklına yine evlilik fikri düşmüştü. Eski sevdalarından Nahit Hanım da evlenmişti. Belli ki Ayşe Hanım’ın da bu işe gönlü yoktu işte. Aklına Aliye Hanım düşüverdi.

Sabahattin Ali ve Aliye Hanım, İstanbul, Erenköy’de, 1932 yazında Eczacı Salih Başotaç’ın evinde tanışmışlardı. Yıllar sonra Aliye Hanım şöyle anlatacaktı tanışmalarını: “Grup halinde İçerenköy’de yapılan bir sünnet düğününe gittik. Dönmek istediğimizde Sabahattin yanımızda yoktu. Giderken kullandığımız lüks lambalı fenerle bir ağaç altında onu kitap okurken bulduk. Gidiyoruz dendiğinde kalktı ve feneri benim yüzüme tutarak gözlerimin içine uzun uzun baktı”.

Bu bakışlar Aliye Hanım’ın içine akmıştı, ancak yine de ilk görüşte aşk olduğu da söylenemezdi. Ama belli ki, izlerini de taşımıyor değildi. Sabahattin Ali tarafından bakılırsa, onu aklından hiç çıkarmamış, sadece gönlünde kondurduğu yerde kararsızdı. Ancak sonunda kararını verdi.

Şimdi Sabahattin Ali, Aliye Hanım ile evlenmek istiyordu. Ancak Sabahattin’in sicil kaydının bulunması Aliye’nin ailesini rahatsız etmişti; evlenmelerini istemediler. Sonra Aliye Hanım’ın da gönlü olduğu anlaşıldı da, ailesi de razı geldi.

Hemen ardından Sabahattin Ali, Ayşe Hanım’a bir mektup daha yazdı: “Mühim bir havadisim var. Evleniyorum. Hatta nişanlandım bile. Sen benim gibi kelepiri kaçırdığınla kal. Birisi “Niçin evleniyorsun” dese vereceğim cevap şudur: Çalışabilmek için… Ben kendimi her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim”.

Çift, 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde evlendi. Ertesi gün de Ankara’da düğünleri oldu. Artık burada, Ulus’ta bir apartman dairesinde yaşamaya başladılar.

(Annesi Hüsniye Şenyuva, eşi Aliye Ali, kızı Filiz Ali ve kız kardeşi Süheyla Conkman)

Sen beni tamamlayansın

Sabahattin Ali, seçimine bağlanmış, hayata oradan tutunmuştu. Öyle ki, zamanla Aliye Hanım’a yazdığı mektuplar, en az öyküleri kadar ünlenecekti.

Söz kesildiği andan itibaren başladı Sabahattin Ali’nin mektupları. Her cümlesinde aşkı, artan heyecanı, tarifsiz özlemi vardı. Aliye Hanım’ı hayatının tamamlayıcısı ilan etmişti.

Bir mektubunda şu hisli cümlelerle dile getiriyordu bu aşkı: “Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku. Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.”

Soyadı düzenlemesi

Ailesi, Soyadı Kanunu’nda “Şenyuva” soyadını almıştı. Ancak Sabahattin, babasının adı olan Ali’yi kullanmayı tercih etti. Yazdığı tüm yazıların sonunda imzası “Sabahattin Ali” şeklindeydi. Bu sebepten soyadını Ali olarak düzenlemek istedi. Ancak nüfus müdürlüğü buna izin vermedi.

O yine de imzasını kullanmaya, kendisini böyle tanıtmaya devam edecekti.

Askerlik ve sonrası

Sabahattin Ali, askerliğe 30 yaşına geldiğinde İstanbul Eski Harbiye’de başladı. 2 ay er, 6 ay yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü.

Askerliği boyunca Aliye Hanım’ı da bulunduğu şehirlerde hep yanında götürdü. Kızları Filiz de bu süreçte 1937’de doğdu.

Askerlik görevi bittiğinde de Sabahattin Ali, Musiki Muallim Mektebi’ne Türkçe Öğretmeni olarak atandı. Sonunda yine Ankara’ya yerleştiler.

İçimizdeki Şeytan

Ankara’da öğretmenlik görevi sırasında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Niyazi Ağırnaslı gibi birçok isimle yakın dostluklar kurdu. İlerleyen dönemlerde de Devlet Konservatuarı’na atandı; burada Karl Albert’in asistanlığını yaptı.

Bir yandan da içine yönelmeye başlamıştı. Edebi çalışmalar üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyordu. “İçimizdeki Şeytan”, 1939’da yayımlandı. Bu romanı siyasi tartışmalara sebep olmuştu. Öyle ki, Nihal Atsız karşılık olarak “İçimizdeki Şeytanlar” romanını yayımladı.

Bu sırada II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sebebiyle Sabahattin Ali tekrar askere alındı. Görev yeri İstanbul’du ve 4 ay sürdü. Bu dönem, ona “Kürk Mantolu Madonna”yı getirmişti. Bugün dillere destan o romanını Sabahattin Ali, askerdeyken yazdı. 18 Aralık 1940 ve 8 Şubat 1941 arasında Hakikat Gazetesinde bölüm bölüm yayımlandı.

Ankara’daki çevresi de giderek genişlemişti. Artık daha çok tanınıyordu. Öyle ki, dönemin siyasileri ile dahi yakın ilişki içindeydi.

Tartışmaları ile Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, ülkenin sol kesimi tarafından lüks ve burjuvazi yaşamından dolayı daha radikal tavırlara zorlanıyordu. Sağ kesim ise, sosyalist misyon yüklenmek istenen birinin Dil Kurumu Azalığı gibi görevlere getirilmesini onaylamıyordu.

Nihal Atsız yine devreye girmişti. 1 Nisan 1944’te Orhun Dergisi’ne Şükrü Saraçoğlu’na atfen bir yazı yayımladı. Sabahattin Ali’nin herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Ali Yücel’in şahsi sempatisi ile göreve getirildiğini ve ayrıca Atatürk başta olmak üzere birçok isme hakaret ettiğini yazmıştı. En sonunda onu “vatan haini” olarak nitelemiş ve devlet tarafından korunmasını kınamıştı.

Bu yazı üniversite öğrencisi ve halkı ayaklandırdı. Ardından Atsız da görevinden alındı. Ancak konu bu kadarla kapanmadı. Sabahattin Ali de Nihal Atsız’a hakaret davası açmıştı. Üçüncü duruşmanın ardından Nihal Atsız altı ay ceza aldı. Ancak mazisi temiz olduğundan ve milli tahrik gibi gerekçelerle cezası 4 aya düşürüldü ve tecil edildi.

Davanın ardından Sabahattin Ali tam görevinin başına dönmüştü ki, üçüncü kez askere çağrıldı. Bu sefer Çankırı’da bir buçuk ay kaldı ve mesleğine geri döndü.

Markopaşa Dergisi

1944’ten sonra Sabahattin Ali, Markopaşa, Malum Paşa, Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert bir dil kullanmaya başladı. Artık daha eleştirel bir tavırdaydı. Artık siyasetle daha çok ilgilenmek istiyordu.

1946’da İstanbul’a gitti; ailesini Ankara’da bırakmıştı. Aziz Nesin ile Markopaşa Dergisi’ni çıkardı. Aslında derginin tirajları iyiydi. Ancak bir süre sonra mizah yönünden çok siyasi olduğu görüşü artarak tartışmalar doğurdu. Artık dergide çıkan özellikle imzasız yazılar için davalar açılıyordu. Bizzat Sabahattin Ali adına açılmış oluyordu. İşte bu davalardan birinde yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’a ait olmasına rağmen, sorumlu Sabahattin Ali olduğundan kendisi tutuklandı. Bir süre İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde kaldı ve 10 Eylül 1947’de tahliye oldu. Ardından dergi kapatıldı ve Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı.

İlerleyen zamanlarda bir tutuklanma kararı daha çıkartıldı; ama hayata geçirilmedi. Ali Baba dergisini çıkardı ve ilk önce “Sırça Köşk” öyküsünü yayımladı. Ancak bu öykü de Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı ve Sabahattin Ali, Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 31 Aralık 1947’de serbest bırakıldı. Dergi de kapatıldı.

Sabahattin Ali öldü

Sabahattin Ali, artık yurt dışına gitmek istiyordu; özellikle Fransa. Ancak kendisine pasaport verilmiyordu. Tamir edilmesi gereken bir arabası vardı. Mart 1948’de arabasını tamir ettirdi. “Edirne’ye peynir götüreceğim” diyerek sabaha karşı beşte bir süredir yanında kaldığı M. Ali Ciimcoz ile vedalaştı.

Elbette peynir sadece bahaneydi. Asıl amacı Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa’ya ulaşmaktı. Pasaport alamadığı için kaçak yollardan amacına ulaşacaktı. Hakkındaki davalar uzayıp gidiyordu.

Sabahattin Ali, tanıştırıldığı Ali Ertekin ile Kırklareli’ye doğru kamyonla yol aldılar. Başta bir de şoför vardı. Sonra onu bırakıp yola ikisi devam etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, kitap okuduğu sırada Sabahattin Ali’yi, kafasına elindeki sopayla vurarak öldürdü.

Ertekin’in savcılığa verdiği ifadeye göre, Sabahattin Ali sınırı geçtikten sonra önce Bulgaristan, ardından Rusya’da çatışmalar yapacağını ve Türkiye’de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylemişti. Konuşmalarına bakılırsa Sabahattin Ali kötü bir insandı. Yol boyunca tartışmışlardı. Ve öldürme gerekçesi de, milli duygularını tahrikten başka bir şey değildi.

Sabahattin Ali’nin cansız bedenini 16 Haziran 1948’de bir çoban buldu; hemen jandarmaya bildirdi. Yapılan incelemelerden sonra cesedin kime ait olduğu teşhis edilemiyordu. Bulgaristan’da adam kaçıran bir şebeke vardı. İstanbul polisi şebekeyi çökertti. Ali Ertekin de bu şebekenin üyesiydi. Yakalanmıştı artık, Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf etti. Aslında idam ile cezalandırılmıştı; ama dört yıl hüküm giydi ve kısa bir süre sonra da serbest bırakıldı.

Ölümüne inanmayanlar da vardı. Elbette geride bıraktığı öyküleriyle romanlarıyla o zaten hiç ölmeyecekti. Tüm yaşamı boyunca aklından ve kalbinden koparıp yazdıklarıyla bir Sabahattin Ali geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,