Etiket: sahne

Afife Jale Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Afife Jale… Türk Tiyatro Tarihi’ne adını altın harflerle kazıyan ilk Türk Müslüman kadın ve evet, acı dolu bir yaşamın ardından gencecik yaşta ayrılmış dünyadan. Yine de “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” diyerek belirlemiş hayattaki yerini.

Herkesin doğru kendine doğru! Belki de okuduğunuzda ona kızacak çok yer bulacaksınız; ama önce insanın iç sesi, sonra da yaşadığı dönem ne çok şeyi etkiliyor. Kim bilir belki “Ben olsam…” diyeceksiniz pek çok yerde.

Bugün kendi yolunu kendi çizen, yok olacaksa da bir köşeye çekilmesini bilen Afife Jale’nin ölüm yıl dönümü. İlklerin yeri hepimizin hayatında olduğu gibi toplumda da özel elbette ve tartışmasız Onun yeri de çok özel.

O halde ruhun şad olsun, Afife Jale…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Afife, İstanbul Kadıköy’de, 1902’de, Methiye Hanım ve Hidayet Bey’in üç çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Orta halli bir ailenin çocuğuydu. Doktor Sait Paşa’nın da torunuydu. Kardeşleri Behiye ve Salah’tan ayrı bir çocuktu Afife; kendi başına buyruk, hayalleri peşinde koşmaya çok erken başlayacaktı.

Afife’nin çocukluk hayallerini hep tiyatro süsledi. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde eğitim görüyordu; ancak aklı yine tiyatrodaydı. Ancak Türk ve Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. İşte tam da böyle bir zaman diliminde 10 Kasım 1918’de, Darülbedayi’nin tiyatro kursları için açtığı sınava girdi.

Yasak hala devam ediyordu. Ancak Darülbedayi, Müslüman kadınların sadece kadınlara özel gösterilerde yer alacağı gerekçesiyle açmıştı bu sınavı. Elbette hayallerinde tiyatro sahnelerinden inmeyen Afife, bu sınavı kazandı. Darülbedayi’ye kabul edilen 5 Müslüman kadından biriydi…

Her şey hayallerine ulaşmak için

Afife, sınavı geçen diğer kız arkadaşıyla beraber stajyer kadrosuna alınmıştı. Ancak bir süre sonra arkadaşlarından üçü, nasıl olsa hiçbir zaman sahneye çıkmasına izin verilmeyeceği gerçeği düşüncesine daha fazla dayanamadılar ve kursu bıraktılar.

Geride Afife ve Refika kalmıştı. Refika, suflör; Afife de mülazim artistlik (stajyer oyuncu) kadrosunda devam etti. 1920’ye kadar oyunların provasına katıldı, ancak hiç sahneye çıkamadı.

Daha yeni başlamıştı. Amacına kolay ulaşamayacağını biliyordu. Nasıl kolay olsundu ki? Daha önce hiçbir Müslüman kadını sahnede izlememişti. Ama yine de inanıyordu. Bir gün o sahneye çıkacaktı…

Afife Jale’nin doğuşu

Afife, sabırla o anın, kendisine bahşedileceği günü bekliyordu…

Hüseyin Suat, “Yamalar” adlı oyunu sahneye koymuştu ve “Emel” karakterini Eliza Binemeciyan adlı bir yabancı oyuncu oynuyordu. Oyunun 13 Nisan 1919’da Kadıköy’deki Apollon Sineması’nda ilk gösteriminin yapılması bekleniyordu. Sonra bir gün Eliza’nın Paris’e gitmesi gerekti ve onun yerini dolduracak bir kadın oyuncu arayışına düşüldü. Bir sınav düzenlediler; sonsuz arzusu ve yeteneğiyle bu sınavı kazanan kişi elbette Afife idi.

Jale takma adını kullanarak ilk kez sahnedeydi Afife; göz dolduruyordu. Performansının ardından insanlar neredeyse avurtları çatlayıncaya kadar alkışladılar onu. Gerçek bir sanatçı olmak için ilk adımını atmıştı. Başarmıştı Afife. Tarihe geçecekti; Afife, sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadınıydı. Artık Afife Jale olarak tanınacaktı…

Afife, bu geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil’e şöyle anlatacaktı: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle gerçekten ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin’ dedi.

Kaçmak ve kovalanmak arasında bir yerde

Ancak bu sancılı bir sürecin başlangıcı da demekti aynı zamanda. Şimdi yeni bir ritüeli vardı Afife’nin; kaçmak ve kovalanmak…

Ertesi hafta Şehir Tiyatrosu ilk kez polis tarafından basıldığında Afife “Tatlı Sır” oyunundaki rolü için sahnedeydi. Polisleri çok erken fark eden Ermeni bir oyuncu, Kınar Hanım, onu aldı ve bahçeye doğru kaçırdı. Bu ilk seferdi ve kurtulmuştu. Ancak belli ki son olmayacaktı. Bu baskınlar devam etti.

Tiyatro bir kez daha basıldığında Afife bu kez “Odalık” adlı oyununu sahneliyordu. Çok mutluydu. Ancak dönemin şartlarının gerekliliğine ters düşen bir mutluluktu onunki. Bu kez de makine odasına kaçırılarak kurtarıldı Afife.

Ancak bu işin peşi bırakılmadı. Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) devreye girmişti. Art arda düzenlenen ilk baskınlardan kurtulsa da, Afife, son baskında yakalandı. Babası da bu süreçte kızını kendini düşürdüğü durum sebebiyle evlatlıktan reddetti. Onun “kötü kadın” olduğunu düşünüyordu. Dönemin kültürel şartlarına bakılırsa, aslında tam da Afife’nin beklediği gibi davranıyordu herkes. Zaten ona destek vermeyen babası da onu şimdi tamamen terk etmişti işte.

Afife zor günlerin onu beklediğini bilse de üzülmüştü. Bu üzüntülü günlerin en elim hediyesi şiddetli baş ağrılarıydı…

Darülbedayi’den ayrıldı

27 Şubat 1921’de, Dahiliye Nezareti’nin bir buyruğu ile belediye, Darülbedayi’nin yönetim kuruluna 204 sayılı bildiriyi gönderi: “Müslüman kadınlar kesinlikle sahneye çıkmayacak”.

Bu bildiri sonunda Afife’nin ücretli görevine son verildi. Ne parası ne de kalacak yeri vardı ve gözü hala tiyatrodaydı. İçinde bulunduğu durumun ayırdına bile varamıyordu. Sanki kanının akmasını sağlayan, ona iyi gelen tek şey sahnede olmaktı ve ne yapıp edip bunun bir yolunu bulmalıydı.

Türk kadınlarına sahneye çıkma izni

Yaşadığı sıkıntılar onu çıkmaza soktukça baş ağrısı da giderek artıyordu. Doktoru morfinle tedaviyi uygun gördü ve Afife tedaviye başladı. Ancak bir süre sonra morfin onu ele geçirmişti; Afife, artık bir bağımlıydı.

Birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu’da sahneye çıktı. Ardından Fikret Şadi’nin Milli Sahnesi’yle birçok şehirde temsiller verdi.

Ancak hala özgür değildi tabii. 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle değişenler arasında Türk kadınlarının sahneye çıkma yasağının ortadan kaldırılışı yazıyordu. Artık özgürdü Afife. Çekinmeden, korkmadan hep tiyatro yapabilirdi.

Ama bir yandan morfin bağımlılığı da devam ediyordu. Afife’nin sağlığı giderek bozuldu ve bu durum, onu en sevdiği şeyden uzaklara itmeye yetmişti. Bu bir savaşın hazin sonu gibiydi…

Afife, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedaviye alındı.

Büyük aşk – ilk karşılama

Afife, 1928’de, Selahattin Pınar ile “bir bahar akşamı”, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki Hafız Burhan konserinde karşılaştı. Selahattin Pınar, Hafız Burhan’a tamburuyla eşlik ediyordu.

İkisi de henüz 25’inde gencecik insanlardı ve ilk görüşte aşk sözcüğünün tam karşılığını yaşıyorlardı. Birbirlerine şöyle bir baktılar, “Daha önceleri neredeydiniz?” dediler ve evlenmeye karar verdiler.

1929’da evlendiler. Ancak bu evlilik, Afife’nin morfin bağımlılığı yüzünden 1935’te bitecekti.

Evlilik süreci

Oysa her şey çok güzel başlamıştı. İkisi de karşısındakine baktığında, kendi yansımasını görüyordu. Öyle ki, ikisinin de gençliği acı ile kaplıydı. Evlenince içlerinde kalan ne varsa, hayatları boyunca boyunlarına astıkları halkaya işlenmişçesine yanlarından ayırmadıkları ne varsa işte, birlikte yapmaya başladılar. Mutlu olmanın bir yolunu arıyorlardı. Bir süre başardılar da aslında.

Kocası ona en güzel bestelerini çalar, Afife de gözlerinin içine bakarak dinlerdi. Ama sonra yeryüzünde, onun hayatında tiyatronun boşluğunu dolduracak hiçbir sevginin olmadığını fark etti. Daha önce tedavi amaçlı kullandığı morfine dönmek tek çare gibi gelmişti ya da aslında belki eski bağımlılığı çok da eski değildi. Kocası, onun, bir gün uykuya çekildiği odasının anahtar deliğinden bakarken, damarına morfin enjekte ettiğini gördü. Hissedebildiği tek duygu merhamet olmuştu. Şimdi var gücüyle sevdiği kadını hayata döndürmek için savaşmalıydı.

Selahattin Pınar, Afife için verdiği savaşta kendini birden morfinin tuzağına düşecekken buldu. Afife, bunu sevdiği adama yapamazdı ve ona: “Terk et beni!” diye yalvardı. “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim!” diyordu. Ama kocası onu bırakıp gidemiyordu. Bu sancılı süreç bir 6 ay daha devam etti. Sonra sevdiceği, canının içi Afife’sini canından bir parçayı bırakırcasına bıraktı. Çözüm olur zannetmişti Afife. Oysa bu ikisi için de yavaş yavaş ölüm demekti…

Afife, kimsesiz kalmış, parklarda yatıp kalkar olmuştu. Karnını ise, aş evlerinde doyuruyordu. Bu sırada da kocası en acıklı şarkılarını yazıyordu Afife’sinin ardından. “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Anladım Sevmeyeceksin Beni Seni Nazlı Çiçek” gibi şarkılar hep Afife’den sonra kalbini dağlayan sonsuz acı ile yazılmıştı. Afife ise, bir yerlerde taş plaklardan duyduğu bu şarkılara sadece gözyaşlarını akıtabiliyordu…

Afife Jale öldü

Afife, uyuşturucunun pençesinden kurtulamıyordu. Son yıllarında Darülbedayi’den arkadaşlarının yardımıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıldı. Artık neredeyse bir deri bir kemik  kalmıştı.

24 Temmuz 1941’de, hastanenin morfinmanlar bölümünde, hayata gözlerini kapadı. Henüz 39 yaşındaydı. Yalnızdı, kimsesizdi ve bu gerçekten onun seçtiği miydi?

Cenazesi Kazlıçeşme Kabristanı’na kaldırıldı. Çok az insan katılmıştı. Eşi de Afife’nin ölümünün ardından kendini iyice paralar oldu. Besteleri daha da hicran yüklenmişti…

Afife Jale’nin ardından

Belki yalnız öldü; cenazesine çok az insan katıldı. Ama sonra yıl 90’ları bulduğunda, onun anısını yaşatacak güzel adımlar da atıldı. Onun sahneye çıkmış ilk kadın olduğu gerçeği öylece tiyatronun göğsünde asılı duruyordu sonuçta.

1987’de ilk kez hayatını konu alan Afife Jale çekildi. 2008’de ise, Kilit adlı filmde yer edecekti hayatı.

1997’de, Yapı Kredi tarafından Afife Tiyatro Ödülleri verilmeye başlandı.

Selahattin Pınar ile aşkları, 2003 yapımı Yüzyıl Aşkları: Afife ve Selahattin adlı belgeselde anlatıldı.

Ayrıca 2016’da, 20. Afife Tiyatro Ödülleri töreninde, bugüne dek Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü ve Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu Ödülleri’ni almış 20 oyuncu, Afife Jale olarak poz verdi. Bu  projeye Afife Jale’ye Saygı adı verildi.

Yaşadığı acı yüklü hayatın içinde, tutkularından vazgeçmeyen, ama doğru ama yanlış geçtiği her yolun sorumluluğunu alan bir Afife Jale geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , ,

Oya Aydoğan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

OYA AYDOĞAN KİMDİR?

10 Şubat 1957 yılında Erzincan’da doğan Oya Aydoğan, dört kişilik bir ailenin en küçük üyesiydi.

Oya Aydoğan’ın çocukluğunu Beyoğlu’nda geçirdi. Ortaokul eğitimini Ste. Pulchérie’de, liseyi ise Notre dame de Sion’da aldı.

KARİYERİ

Oya Aydoğan sinemaya ilk girişini 1972 yapımı ‘Kabadayılar Kralı’ ile yaptı. Aydoğan, 1975 yılında ‘Alev Gün’ takma adıyla katıldığı güzellik yarışmasına katıldı.1976 yılında düzenlenen 8. Sinema Artisti Yarışması’nda birinci oldu. 1978 yılında Haluk Ulusoy ile nikah masasına oturan Oya Aydoğan, 4 gün sonra sürpriz bir şekilde boşanma kararı aldı.

80’li yılların başında sahneye çıkmaya başlayan Oya Aydoğan, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Kemal Sunal gibi birbirinden usta isimlerle kamera önüne çıktı. Bursalı gazinocu Tamer Taylan ile uzun süreli biliktelik yaşan Oya Aydoğan, Latif Demirbağ ile ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Çiftin bu evlilikten Gurur adını verdiği bir oğlu dünyaya geldi. Oya Aydoğan, uzak kaldığı setlere 2011 yılında ‘Bez Bebek’ dizisi ile dönmüştü.

KARİYERİNE 51 SİNEMA FİLMİ 8 TELEVİZYON DİZİSİ SIĞDIRDI

Ünlü oyuncu aynı yıl sunuculuğunu Emel Müftüoğlu ile üstlendiği ‘Şekerli Kahve’ isimli televizyon programı ile izleyicileriyle buluştu. 2015 yılında romantik komedi türündeki ‘Aşk Nerede’ ile sinemaseverlerin karşısına çıkan Aydoğan, kariyerine 51 sinema filmi, 8 de televizyon dizisi sığdırarak başarılı bir grafik çizdi.

Oya Aydoğan hayatını kaybetti VİDEO

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Nejat Uygur Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

En son ölüm yıl dönümün için anmışız seni; ama bugün senden bahsetmek daha güzel. Çünkü bugün “İyi ki doğdun! İyi ki seni tanıdık!” dediğimiz o güzel gün…

Bugün hepimizin babası Nejat Uygur’un sonsuzluğa uğurlanışının yıl dönümü. Hep kahkahalarla anılmak isteyen bir adam olarak doğmadı belki, gülmenin değerini anlaması zamanını aldı. Ama olsun bunu bilerek ve hatta yıllarca yaşamış olarak doğdu.

Televizyonda çocuk aklımla tekrar yayınlarını izlerdim tiyatro gösterilerinin. Tabii şimdi internet daha yaygın kullanılıyor. Ama ne bileyim, Nejat Baba’nın hakkında daha detaylı bilgilere ulaşıp, bir de hayatını yazma imkânı bulunca kendimi 90’lar kuşağından olduğum için ayrıca şanslı hissettim. Dilerim miras bıraktığı kahkahalar bir gün hepimizi sarar.

İyi ki o güzel gönlünle var oldun Nejat Baba!

İyi ki bu dünyadan o güzel kahkahanla geçtin!

İyi ki dünyaya geliş nedenini, sen zamanından önce buldun…

Keyifli okumalar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Nejat, 10 Ağustos 1927’de Kilis’te Fikret Naciye Hanım ve Behzat Bey’in ortanca çocuğu olarak dünyaya geldi. Naciye Hanım öğretmen, Behzat Bey de subaydı.

Babasının görevi dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli şehirlerini görerek büyüdü. İlkokula Siirt’te başladı; Ezine ve İntepe’de devam ederek tamamladı. Her müsamerede rol alan bir çocuktu. İlkokulu tamamladıktan sonra, Nejat, ailesinin gezdiği şehirler dolayısıyla ortaokulu Sarıyer ve Çanakkale’den geçerek Manisa’da tamamladı.

Farkındalığı yüksek bir çocuktu Nejat. Mesleğine bile karar vermişti, pilot olacaktı. Çocuk aklı, uçmanın gizemini keşfetmiş, bunu bir an önce gerçekleştirmenin peşindeydi. Üstelik abisi Zeki Ayhan’da kapılmıştı bu sevdaya. Bir gün abisiyle karar verdiler; uçacaklardı. Manisa’da oldukları yıllardı. Yatak çarşaflarını alıp olanca güçleriyle uç uca bağladı iki kardeş. Planları da hazırdı; yüksek bir yer bulup oradan uçacaklardı.

Gözlerine kestirdikleri, uçmaya yetecek kadar gördükleri bir yüksekliğe çıktılar. Tecrübe pilotu elbette abiydi; önce o atlayacaktı. Gözü kara Zeki Ayhan, hiç düşünmeden kendini boşluğa bıraktı ve… Yere çakıldı! Abisinin uçacağını büyük bir hevesle bekleyen Nejat da bu manzara karşısında dersini almış bir şekilde abisinin yanına ayaklarını kullanarak indi; Zeki’nin ayağı kırılmıştı. Pilotluğun düşündükleri gibi bir şey olmadığına acı bir şekilde karar verdiler böylece…

Nejat’ın kurduğu hayaller bitmeyecek, bir gün “Nejat Uygur” olmak istediğini anlayana kadar başka hülyalara da dalacaktı. Zeki Ayhan da, Türkiye’de Deniz Kuvvetleri’nde Tabip Albayı olacak; emekliliğinden sonra da Amerika’ya yerleşecek ve ünlü bir beyin cerrahı olarak anılacaktı…

Nejat, 1943’te, Sarıyer Halkevi’nde boksla spor yapmaya başladı. Büyümek için çırpınan gencecik bedeni ringe çıkmakla yetinmedi; atletizme, sonra su topuna da merak sardı derken aynı zamanda iyi bir at binicisi de oldu.

Tüm bu çocukluk zamanlarından sonra, Nejat, “Güzel Sanatlar Akademisi, Heykel Bölümü”ne girdi. Hâlâ kendini tam olarak keşfetmiş değildi; mezun olmadı. Onu bekleyen bambaşka bir hayat vardı, hissediyordu.

İnsanların yüzünü güldürme tutkusu

Nejat’ın gençlik döneminde herkeste Amerika’ya gitme isteği çok yoğun bir şekilde seyrediyordu. Nejat uçamamıştı belki ama yüzen bir geminin içinde olabilirdi; Nejat, gemici olabilirdi…

Hiç vakit kaybetmeden bir liman cüzdanı çıkarttı ve gemici oldu. Bu gemicilikte başlayan bir serüvenle Nejat’ın aslında insanların yüzünü güldürmeye tutkuyla bağlanışının hikâyesi olacaktı.

Mesela Panama şilebinde çalıştı. Gemide kimsenin canı sıkılmıyordu; çünkü Nejat oradaydı. Onun anlattığı fıkralar, yaptığı taklitler herkesi öylesine güldürüyordu ki… Bu gülüşler, Nejat’ın da içini ısıtıyordu.

Sonra askere gitti. Mekân ve Nejat’ın görevleri değişiyordu belki, ama değişmeyen bir şey vardı: İnsanların yüzündeki gülüş! Nejat, artık ne yapmak istediğine karar vermişti. Nerede olursa olsun, O, hep insanları güldüren yüz olmalıydı.

Bu tutku içinde büyüdü, büyüdü, büyüdü ve kocaman bir tutku oldu…

Tiyatroya başlarken

Nejat, Sarıyer Halkevi’nde sadece spora başlamadı; hayatını geçireceği uzun soluklu mesleğinin ilk adımını da burada “Avni Dilligil Tiyarosu”nda attı. Ustalarından bir diğeri de ünlü tuluat sanatçısı “Ahmet Yekta” idi.

Artık ne yapmak istediğini biliyordu ve bunun için nerede bulunması gerektiğini de. 1949’dakurduğu “Nejat Uygur Tiyatrosu” profesyonel olarak oyunculuk yaşamını başlattı. Ömrümüze ömür katacak kahkahaların yayılmasının da başlangıcıydı bu.

En güzel yanı, onu keşfeden biri yoktu. O, Nejat olarak Nejat’ın iç dünyasını, kim olduğunu ve daha da önemlisi kim olmak istediğini keşfetti. Örnek aldığı, çok sevdiği emektar tiyatrocular oldu elbet. Bunlardan en özeli, “İsmail Dümbüllü”ydü. 60’lı yıllarda, Şehzadebaşı’ndaki “Güneş Sineması”nda oynuyordu Nejat. Yılbaşlarında, Ramazan zamanlarında İsmail Dümbüllü, hep onu izlemeye gelir ve takdirini de alkışını da, hatta gururunu da esirgemezdi.

Nejat, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun içine doğmuş ve onun her bir harfini hissederek yutuyordu. Ailesinin, sevenlerinin, senin, benim, herkesin ondan öğrenecek çok şeyi vardı ve bu öğretiler gülüşlerle taşındığından asla zamanın içinde kaybolmayacaktı…

Nejat evlendi

Nejat ve Necla, 1950’de evlendi. Bu evlilikten, 13 yıl süren Anadolu turneleri sürecinde, deyim yerindeyse, aslanlar gibi beş oğulları oldu. Onlara, “Ahmet, Süheyl, Süha, Kemal ve Behzat” adını verdiler. Süheyl ve Süha ikizdi.

Nejat, gülüşlerinin verdiği tatla eğlenceli; tiyatro yapmanın verdiği sorumlulukla da otoriter bir babaydı. Bu ince çizgiyi çocuklarına öyle doğru aktarmıştı ki, çocukları onun sevgisinden asla şüphe etmedi.

Ne şanslı çocuklardı… Bazı akşamlar ya plak dinlerler ya da film izlerlerdi mutlaka hep beraber. Çocukları haftanın iki üç günü babaları eve film getirecek diye, heyecanla beklerdi. Bazı akşamlar da, ki buna ve fotoğrafına bayılıyorum, bütün aile kitap okurlardı.

Çocuklukları, kulislerden oyunları izleyerek ve otel odalarında geçti. Oyuncu anne ve babaya sahip olmak böyle bir şeydi demek. Bu geçen zamandan sonra babasının izinden giden, Nejat Uygur’un deyimiyle, “Armut ağacının dibine düşmüş” olan çocukları Süheyl ve Behzat oldu. Bugün tanınan ve hala tiyatro yapmaya devam eden mükemmel kardeşler…

,

Tiyatronun zor olduğu zamanlar

Nejat Uygur’un tiyatro yolculuğu 60 yıldan fazla sürecekti ve bu yıllar öyle kolay, hep gülerek geçemezdi. Hayatın kanuna, insanın doğasına uymazdı bir kere.

Onun tiyatrosu, iki darbe dönemini de gördü. Hatta bir turne sırasında darbe olunca, baktı ki ekibi aç kalıyor Celal Bayar’ın maskını yapıp satmaya başladı. Yapmasın da ne yapsındı; sadece soyadını taşıyan ailesinden sorumlu değildi ki. İyi bir tiyatrocu olarak ayakta kalmanın, iyi bir insan olmanın zorlukları olacaktı elbet.

1974’te de İzmir’delerdi tiyatro için. Kıbrıs çıkarması oldu ve karartma olduğu için bütün tiyatrolar ayrıldı. Ama Nejat Uygur, tiyatroyu kapatmadı; oyununu mavi ışıkta oynadı. Bu sefer çocukları büyümüş, birer genç olarak yanındalardı, gücünü daha sağlam buluyordu kalbinde. Yeri geldi elbisesini sattı, oyuncuların yevmiyelerini ödedi; asla işinin başından ayrılmadı. Çünkü insanların en çok ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu biliyordu; gülmek!

Çocuklarına da, eğitiminden geçen bütün oyunculara da ayırım yapmaksızın aynı öğüdü verdi Nejat Uygur: “Bu işi yapacaksanız kesinlikle pes etmeyeceksiniz; meşakkatli bir iştir”.

Nejat Uyur görüşü

Komedi, toplumun sorunlarına ve sıkıntılarına değinmenin en etkin yoluydu. Türk Tiyatrosu’nda hicvin yeri hep oldu; ama Nejat, hep daha çok pencere açıp bakmak gerektiğine inandı. Mizahını yapacağın siyasetçi her kimse, o da bu mizaha gülebiliyorsa, işin içinde hakaret yoksa tamamdı.

Başka türlüsünü asla yapmazdı.

Televizyonda tiyatro

Nejat Uygur, asla sıradan bir oyuncu değildi. Çünkü O, sanata devrim niteliğinde yenilikler kazandırdı. Bugün her birimizin severek izlediği televizyon programlarının önünü açan isimdi O. “Evinde Tiyatro” diye girdi söze önce. Televizyonunu açan herkes, bilet almada tiyatro izleyebilecekti. Madem bu televizyon denen merete bu kadar çabuk bağlanılmıştı; bari işin rengi kahkahalara boğulsundu.

Hem artık sinemanın da tiyatronun da yerini almıştı bu televizyon. Ekonomik imkânlar daraldıkça insanlar eğlenceyi bu küçük kutuda bulmuştu. Nejat Uygur da, tiyatronun kurtuluş biletinin bu kutuda olduğunu fark etti ve televizyona programlar hazırladı.

Ayrıca bir döneme de “Devekuşu Kabare” gibi büyük oyunları video kasetleri damga vurdu. Yeni bir çağ başlamıştı tiyatro için. Nejat Uygur, tiyatro formatında televizyon programları ile bir akşam vakti, ailecek çay-çekirdek ya da meyve keyfi yaparken ekrandan yüzümüzü güldürecekti.

Onunla en çok özdeşleşen oyunları ise, “Minti Minti” ve elbette “Cibali Karakolu” olacaktı…

Filmleri

Nejat Uygur, gerçekten “efsane” diye anılacak mükemmel bir isimdi. 60 yılı aşkın sanat hayatı boyunca, 2 kez ABD, 4 kez Avrupa ve 35 yıla yakın da Anadolu turnesi yaptı. Ona göre tiyatro denilen şey sadece İstanbul, Ankara, İzmir’de değil; her yerde, her insana yapılmalıydı. Sonuçta herkesin canı candı, patlıcan değil.

Televizyonda da yine tiyatrodan kopmadan bulundu tabii; ama sinemada da bulundu. Tunç Başaran’ın yönetmen koltuğuna oturduğu 1970 yapımı siyah beyaz bir film olan “Cafer Bey”de, başrol oynadı. 1971’de “Cafer Bey İyi, Fakir ve Kibar”da başroldeydi ve bu sefer bir Feyzi Tuna filmiydi. Ardından 1974’te “Cafer’in Nargilesi” ile yine başroldeydi ve bu kez bir Fikret Uçak filmi olarak tamamlandı.

2000’lere geldiğimizde yaş almış; ama performansından hiçbir şey kaybetmemiş usta bir sanatçıydı Nejat Uygur. 2004’te Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele Tuuba”sında; 2007’de de Mahsun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” filminde oynadı.

Ödülleri

Sanat yaşamı boyunca 50’den fazla ödül aldı büyük ustamız, babamız Nejat Uygur. Ben günümüze yakın olanlarından bahsetmek istiyorum.

1998’de Kültür Bakanlığı, Nejat Uygur’a “Devlet Sanatçısı” unvanını layık gördü, ki bunu kesinlikle hak etmişti.

1999’da “22. Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri’nde “Belkıs Dilligil Onur Ödülü”nü aldı. Hocasının adının verildiği bir ödül töreninde ödül almak çok onur verici olsa gerekti. 2006’da “Kemal Sunal Kültür Sanat Ödülü” gecesinde “En İyi Tiyatrocu” seçildi. 2007’de ise, “Altın Kelebek TV Yıldızları Yarışması, Tiyatroya Destek Yılı Özel Ödülü”nü büyük ustaya uygun gördü…

Nejat Uygur öldü

Nejat Baba, 10 Eylül 2007’de, beyin damarlarında meydana gelen bir tıkanıklık sebebiyle vücudunun sol tarafında oluşan kısmi felç geçirdi. Verilen bilgilere göre, sol kolunu hareket ettiremiyor, bacağını ise çok az hareket ettirebiliyordu. Ancak konuşması ve yüzünde oluşan kaymaya rağmen gözlerindeki gülüşte bir şey değişmemişti.

Daha sonra, bir zaman sonra işte, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler bir açıklama yaparak babanın artık geçmişiyle yaşadığını söylediler. Anneleri Necla Hanım, bir an olsun elini bırakmadı sevgilisinin. Gözlerinin içine hep sevgisiyle, aşkıyla baktı…

31 Ocak 2005’te hayatını kaybeden İsmail Hakkı Şen’in cenazesinde ona uzatılan bir mikrofona şunları söylemişti Nejat Baba: “Bir bakmışsınız benim cenazemde başka sanatçılarla röportaj yapmışsınız. Gün gelecek bütün tiyatro sanatçıları İsmail Hakkı Şen gibi, benim gibi ölecek. Tiyatro perdesi üstümüze üstümüze yıkılacak hatta. Seyirci üzülmesin. Ben ve benim arkadaşlarım, onların bütün kederini alıp götürecek. Onlara sadece gülmek kalacak”.

Sonra böyle oldu işte. Nejat Uygur, 18 Kasım 2013 saat 19.57’de, solunum yetmezliği sonucu Kavacık’ta bir hastanede tiyatro perdesinin üzerine örtülmesiyle dünyaya gözlerini kapadı; 86 yaşındaydı. Cenazesi Teşvikiye Camii’nden kaldırıldı ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Söylenecek ne çok sözcük var; hepsi gerekli, hepsi boş gibi. Şimdi tam da onun istediği gibi üzülmek vakti değil aslında. Bir gün öldüğünde bütün yaşamı boyunca olduğu gibi sadece ailesini değil, bizleri de düşünmüş sonuçta. Şimdi sadece onu güzel güzel anma, dualar gönderme vakti…

Bol gülüşü, içten kahkahaları, hepimizi düşünen o güzel kalbiyle bir Nejat Uygur geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Ve son söz, ustaya ait olsun istiyorum ve kendisinin cümlesiyle iletiyorum:

“Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, ortancaların da alnından öperim”.

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.


Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,