Etiket: sanat

Muğla’dan Çıkmış Ünlü Kişiler

NAİL ÇAKIRHAN

1910 Ula doğumludur. İstanbul Tıp Fakültesinde başladığı eğitimini yarıda bırakıp Hukuk Fakültesine devam etti. Bu mesleği de benimseyemeyince, Edebiyat Fakültesine girdi. 1930 da Nazım Hikmet ile birlikte” 1+1 =Bir” adlı ortak bir şiir kitabı çıkardı. Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Hasan Cemal Bey in kızı ünlü Arkeolog Profesör Doktor Halet Çambel ile 1938 yılında evlendi. 1970 yılında Akyaka ya taşındı. Burada geleneksel mimariyi günümüz şartlarıyla buluşturan, çevre ve doğa ile bütünleştiren bir ev inşa etti. Bu ev kendisine 1983 yılında dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden “Ağahan Mimarlık Ödülünü” getirdi. Beton yerine ahşap evler inşa ederek Akyaka evleri olarak adlandırılan mimari ekolü oluşturdu.

YUNUS NADİ

1880 yılında Muğla’da doğdu. Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1910 yılında Rumeli Gazetesi nin başyazarı oldu. 1911 yılında, Aydın milletvekili oldu. 1920 yılında Muğla milletvekili oldu. 1924 yılında Cumhuriyet gazetesini kurdu ve başyazarlığını yaptı. 1945 yılında Cenevre şehrinde hayatını kaybetti. 1946 yılından bu yana, gazetecinin ismini yaşatmak için “Yunus Nadi ödülleri” dağıtılmaktadır.

TURHAN SELÇUK

Turhan Selçuk 1922 yılında Muğla’nın Milas ilçesinde doğdu. İlk karikatürleri 1941’de Adana da Türk Sözü, İstanbul’da Kırmızı Beyaz ve Şut dergilerinde yayınlandı. Sanat haya boyunca ulusal ve uluslararası yayınlarda karikatürleri yayınlandı. Turhan Selçuk 88 yaşında İstanbul’da vefat etti.

NEYZEN TEVFİK

Şair ve neyzen. Gerçek adı Tevfik Kolaylı dır. 1879 yılında Bodrumda doğmuştur. Cumhuriyet yıllarında ise devrimlere karşı genlere karşı hicvini kullanmış haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa karşı şiirler yazmıştır. Neft ve Eşreften sonraki en önemli hiciv ustasıdır. 1953 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yumdu.

SELDA BAĞCAN

Selda Bağcan 1948 yılında Muğla’nın Menteşe ilkesinde doğmuştur Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik bölümünden 1971 yılında mezun olmuştur. Üniversite son sınıfta iken amatörce müzik yapmaya başladı. Erkan Özerman sayesinde, profesyonel olarak müzik hayatına başladı. O tarihten itibaren yurt içi ve yurt dışında sayısız konserler verdi.

ZİHNİ DERİN

Zihni Derin 1890 yılında Muğla’da doğdu. 1904 yılındı, Halkalı Ziraat Mektebinden mezun olmuştur. 1924 yılında Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir kanun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim özelliklerine sahip olan Batum’dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını kurdu. Günümüzde, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yetiştirilen çay ve fındık gibi önemli tarım ürünlerini üretiminde ve geliştirilmesinde önderlik yapmıştır.

YÜKSEL AKSU

Yüksel Aksu, 1966 yılında Muğla’nın Ula ilçesinde doğmuştur. 1993 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon bölümünden mezun olmuştur. Yönetmen senaryosunu yazıp yönettiği “Dondurmam Kaymak”, “Efeköy Entelköy’e Karşı” ve “İftarlık Gazoz” filmleriyle Muğla kültürünü dünyaya tanıtmaktadır.

TOLGA ÇANDAR

1959 yılında Muğla’nın Milas ilçesinde doğdu, ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi) İnşaat Mühendisliği Fakültesini bitirdi. Türk Halk Müziği çalışmaları için Türk Halk Bilimleri Topluluğunda devam etti. İnşaat Mühendisi olarak çalıştı. Müzisyen olarak albümler ve film müzikleri yaptı. Tiyatro, sinema ve dizilerde oyunculuk yaptı, 24. dönem Muğla milletvekili seçildi.

PROF. DR. ŞADAN GÖKOVALI

Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) manevi oğlu olarak eserlerini ölümünden sonra yayımlayan, tüm kitaplarına önsöz yazan, Balıkçının manevi mirasını yaşatan kişi olarak tanınmıştır. Turizm alanında Türkiye’de kültür turlarının başlatıcıları arasında yer alır. 1939’da Muğla’nın Gökova Beldesinde doğdu. Çalışma yaşamı İzmir’de geçti. Yılın gazetecisi seçildi. Akyaka’da bir sokağa,Gökova’da bir caddeye, Muğla’da 3 bin kişilik açık hava tiyatrosuna adı verildi. Turizm ve İletişim Bilimleri alanında 4o’ı aşkın kitaba imza attı.

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen yazar, Cevat Şakir Kabaağaçlı eserlerinin yanısıra Bodrum’a olan aşkıyla da bilinir. Yazar, 1890 yılında İstanbul’da doğdu. Cumhuriyet’in ilanında sonra asker kaçaklarıyla ilgili yazısı yüzünden Bodrum’a sürülmüştü. 3 yıllık cezasının 1,5 yılını Bodrum’da, geri kalanını da İstanbul’da geçirmiştir. Daha sonra yürekten bağlandığı Bodrum’a geri döndü. 1947’de çocuklarının eğitimi için İzmir’e yerleşti. Yazar 1073 yılında hayatını kaybetti ve vasiyeti üzerine çok sevdiği Bodrum’a defnedildi.

Cevat Şakir aslında İstanbul doğumludur ancak Muğla’dan bahsederken adı geçmezse olmaz. Bodrum denilince ilk akla gelen isimlerdendir ve Bodrum’un merkezinde de bir heykeli mevcuttur.

TURGUT REİS

Büyük Türk denizcisi Turgut Reis, 1485 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Menteşe Sancağı’na (Muğla) bağlı Saravuloz (Turgut Reis) köyünde doğdu. Barbaros Hayrettin Paşa’nın leventleri arasına girdi. Üstün hizmetleri ve cesareti sayesinde, Barbaros Hayrettin Paşa’nın takdirini kazandı ve reis oldu. Turgut Reis, Preveze Deniz Zaferi gibi birçok zaferlerin kazanılmasında pay sahibi oldu. 1565’de Malta kuşatmasına katıldı ve kuşatma sırasında şehit oldu. Türbesi Trablusgarp’tadır.

NOT: Resimler ve bilgiler 86. İzmir Enternasyonal Fuarına konuk şehir olan Muğla’nın standından temin edilmiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Ergin Orbey Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Ergin Orbey; (d. 14 Ağustos 1936, İstanbul – ö. 18 Temmuz 2012, İstanbul), tiyatro oyuncusu, yönetmeni ve yöneticisidir. Genel müdürlüğü sırasında Devlet Tiyatroları’nın izleyici sayısının iki kat artmasını sağlamıştır.

Kabataş Lisesi’nde öğrenciyken İstanbul Belediye Konservatuvarı’na devam etti. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Yüksek Devresi’ni bitirdi (1961). Dört yıl Devlet Tiyatroları’nda oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Bu arada kuruculuğunu üstlendiği Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda (1963) oyuncu, yönetmen ve yönetici olarak görev aldı. 1967-71 arasında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyunculuk ve sanat yönetmenliği yaptı. 1971’de İstanbul’a yerleşerek sinema yönetmeni, senaryo yazarı ve sinema oyuncusu olarak çalıştı. Bu dönemde Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1973), Delisin (1974), Bizim Aile (1975), Meraklı Köfteci (1976), Gel Barışalım (1976) ve Tatlı Kaçık (1977) gibi filmleri yönetti. Bu arada ayrıca Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü başkanlığı (1974-75) ile Şehir Tiyatroları’nda yönetmenlik, yönetim kurulu üyeliği, ekip sanat yönetmenliği görevlerinde bulundu.

1978’de Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne getirilen Orbey kısa süren bu görevi sırasında oyun repertuvarını zenginleştirdi, tiyatronun geniş kitlelere ulaştırılmasına çalıştı ve oyunların daha önce tiyatrodan yoksun olan bölgelere götürülmesini sağladı. 1979’da görevden alınarak Kültür Bakanlığı danışmanlığına getirildi. 1980’den başlayarak Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde dersler verdi. Ayrıca Ankara ve İstanbul radyolarında çok sayıda radyo oyunu yönetti.

Yönettiği oyunlarda ayrıntıya önem vermesiyle tanınan Orbey’in başarıyla sahnelediği oyunlar arasında Büchner’den Woyzeck (1962), Dürrenmatt’tan Fizikçiler (1963), Adalet Ağaoğlu’dan Evcilik Oyunu (1965), Orhan Asena’dan Simavnalı Şeyh Bedrettin (1969), Kerim Korcan’dan Linç (1970), kendi derlediği Birinci Kurtuluştan (1970), Oktay Arayıcı’dan Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası (1971), Kemal Tahir’den uyarlanan Yorgun Savaşçı (19771, Brecht’ten Şvayk Hitler’e Karşı (1976), Haldun Taner’den Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1978) ve Turgut Özakman’dan Resimli Osmanlı Tarihi (1982) sayılabilir.

Orbey, 1971’de Ankara Sanatsevenler Derneği, 1978’de Ulvi Uraz, 1982 ve 1985’te de Ankara Sanat Kurumu en iyi yönetmen ödüllerini kazandı. Yönettiği Bizim Aile filmine Taşkent Film Şenliği’nde (1977) jüri özel ödülü verildi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

İsmail Dümbüllü Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Çocukluğundan beri içine gelip yerleşen tiyatro sevgisine karşı koyamamıştı İsmail Dümbüllü. Tuluat geleneğinde ustası Kel Hasan’ın ellerinde pişti. Öylesine içselleştirmiş ve başarmıştı ki, ustası, onu nişane kabul gören kavuk ve fese layık gördü.

O, nihayetinde kendine özgü yarattığı Dümbüllü tarzı ile birçok oyunun ve oyunculuk tekniklerinin günümüze ulaşmasını sağladı. Özellikle ortaoyunu ve tuluatlarda gösterdiği ustalıkla kendini kanıtlayan Dümbüllü, operetlerde ve filmlerde aldığı rollerle de göz doldurdu. Nesilden nesile aktarılan kavuk, en güzel nişaneydi belki de. Ustası Kel Hasan, bugün bile küçücük bir kavukla bıraktığı sorumlulukta, öğrencilerine ne çok şey öğretmiş ve kuşkusuz onların da öğretmesini sağlamıştı.

Sevgili İsmail Dümbüllü,

Dilerim hissettiğim gibi huzurla yaşamış, huzurla ayrılmışsındır bu dünyadan.

Ruhun şad olsun…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

İsmail, 1897’de, İstanbul, Üsküdar’da Süleymanağa Mahallesi’nde Fatma Azize Hanım ve Zeynel Abidin Efendi’nin oğulları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “İsmail Hakkı” adını verdi. Zeynel Abidin Efendi, II. Abdülhamid’in silahşörlerinden biriydi.

Yaşadığı dönemde eğitim hayatı Üsküdar İttihatı Terakki Mektebi ile başladı. Bitirdikten sonra da Askeri Ortaokuluna başladı. Çocukluğundan bu yana kalbini pır pır ettiren, aklının büyük bir kısmını kaplayan bir merakı vardı: Tiyatro. İşte bu merak, onun okuldan üçüncü sınıftan ayrılmasının sebebi oldu. Şimdi ünü yıllar yıllar sonrasına taşınacak bir yolculuğa çıkıyordu…

Tiyatro yolculuğu

Evet, İsmail’in içini dolduran koca bir merak vardı; ama önce biraz yoğurulmalıydı, öğrenmeliydi. Amatör olarak Karagöz Hüseyin’in sahnesinde başladı oyunculuğa. Profesyonel hayata ise, 1918’de, Üsküdar’da, ona tiyatro olanında özel bir kişilik kazandıracak Kel Hasan’ın tiyatrolarında adımını attı.

Bu dönemde tiyatro, tuluat sanatı üzerinden yapılıyordu. Şöyle ki, önceden herhangi bir hazırlık yapılmadan, sahnede akla gelen sözlerle doğaçlama bir oyun sergileniyordu. İsmail, bu işi pek güzel kıvırmıştı doğrusu. Kel Hasan ile yolculuğu 30’una varasıya kadar sürecekti…

Buradan sonraki yeri Şehzadebaşı Tiyatrosu oldu. Kel Hasan ölmeden, kavuğunu ve de fesini, Dümbüllü’ye devretmişti. O, Geleneksel Türk tiyatrosunun son temsilcisi, ortaoyunu ve tuluat ustası İsmail Hakkı Dümbüllü olma yolundaydı.

Ve yoğurtçuluk yaparken tiyatro aşkına karşı koyamayan, sahnede kavuğuyla “İbiş” karakterine hayat veren Hasan Efendi, bir geleneğin başlamasına sebep olacaktı…

Dümbüllü tarzı

O, “Dümbüllü İsmail Efendi” olarak tanınıyordu ve de tanınacaktı. Dümbüllü adını üzerine alışını ise, İsmail’in kendisi şöyle anlatmıştı: “Peruz Hanım vardı kantocu, Samran’dan evvel. Bu Peruz Hanım o zamanın en birinci kantocusuydu. Hem de beste yapar, güftesini de kendisi yazardı. Dümbüllü diye bir kanto söylerdi. Buna bir gazel ilave ederek söylemeye başladım. ‘Dümbüllü, Dümbüllü, Gabarala, mabarala, Dümbüllü’ diye oynardık. Böylece Dümbüllü adı üzerimde kaldı”.

İsmail, Kel Hasan’dan öğrendiklerini kişiliğiyle birleştirdi ve Dümbüllü tarzını oluşturdu ve topluluğunu kurdu. 1928’de, Tevfik İnce ile kurduğu Direklerarası’ndaki Hilal Tiyatrosu’nun perdesini ilk kez açtılar. Geleneksel tuluat sanatına yeni oyunlar ekliyor, sahnede adeta parlıyordu.

1933’ten sonra Anadolu turnelerine çıkmaya da başladılar. Çok seviliyor, rağbet görüyorlardı. Elbet zaman geçtikçe tiyatro da bir dönemden diğerine hızlı geçişler gösteriyordu. Naşid’in ölümünün ardından da değişimlere rağmen geleneksel tiyatronun geleneğini tek başına sürdürdü ve tek başına ortaoyunu geleneğini sürdüren en ünlü isim oldu.

Filmleri

II. Dünya Savaşı yılları da yaşanmıştı. Dümbüllü’nün kendine has sevimli mimikleri, yüzünden akan saflık halleri ve ille de o ses tonu ile bir de filmlerde yer almayı denedi. 1946’dan sonra, filmler çekmeye başladı. İlk kez 1947’de “Memiş”, 1948’de “Dümbüllü Macera Peşinde” ve “Keloğlan” filmlerinde başroldeydi.

Birkaçını daha sayacak olursak, 1950’de “Harman Sonu”, 1951’de “Ne Sihirdir Ne Keramet” ve “Sihirli Define”, 1952’de “İncili Çavuş”, 1953’te “Kırk Gün Kırk Gece”, 1954’te “Mihrimah Sultan”, 1956’da “Dümbüllü Tarzan” filmlerindeydi. Bir yandan ününe ün katıyor olsa da, birçok eleştirmen başka açıdan değerlendiriyordu. Dümbüllü, her ne kadar bu filmler çok izlenmiş olsa da, sahnedeki Dümbüllü kadar başarılı değildi. O, sahne tozunu yutarken belli ki daha başka doğuyordu küllerinden…

Kavuğunu devretti

Onun işi sahnede olmaktı tabii. Döneminin en özel isimlerindendi. “Kavuklu Hamdi, Abdi, Naşid, Abdürrezak, Küçük İsmail” gibi birçok ünlü ortaoyuncu ile çalışma fırsatı bulmuştu.

1968’de, sıranın kendisine geldiğini düşündü. Her güzel şeyin zamana yayılmış bir sonu vardı elbet. Şimdi Dümbüllü’nün kavuğunun devretme vaktiydi. 1968’de jübilesini yaptı ve kavuğunu Münir Özkul’a devrederek mesleği bıraktı.

Yine de bu meslek öyle nefes alırken emekliye ayrılmaya fırsat vermiyordu. Gönül kabul etmezdi bir kere. Zaman zaman sahneye çıkmaya, radyo oyunlarında yer almaya devam etti. Dümbüllü, 1970’te, Nurhan Damcıoğlu ve Halit Akçatepe ile birlikte Çalıkuşu Opereti’nde sahnedeydi…

(Münir Özkul, kavuğu Ferhan Şensoy’a devrederken)

Neden Münir Özkul

Kavuk, daha çok ortaoyununu temsil ediyordu. Kel Hasan Efendi’nin Kavuğu, Türk Tiyatrosu güldürü geleneğinin bir nişanesi olarak kabul görüyordu. Kel Hasan da, kendisinden sonra Dümbüllü’nün kavuğu taşıması gerektiğini düşünmüştü. Elbet sıra onun da devrine gelecekti.

1967-1968 yıllarında Dümbüllü, bir dönem geleneksel tiyatro ile ilgilenen sinema sanatçısı Münir Özkul’u Arena Tiyatrosu’nda oynanan “Kanlı Nigar”da, “Kavuklu” rolünde izledi. Yeteneğine hayran kalmıştı ve kendine devredilen nişane kavuğu Münir Özkul’a devretti.

(Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin’e kavuğu devrederken)

Daha sonra bu kavuk günümüze kadar devrola devrola geldi. Münir Özkul, kavuğunu, 1989’da Ortaoyuncular Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu Ferhan Şensoy’a; o da, Mayıs 2016’da Rasim Öztekin’e devretti.

Hasan Efendi’nin fesi

Kavuktan başka bir de fes vardı. Fes de, tuluat sanatını temsil ediyordu. Yine fes devri de ilk kez kel Hasan ile başladı. Kel Hasan, kavuğu gibi fesini de Dümbüllü’ye devretti. Yine Dümbüllü’nün de Münir Özkul’a devrettiği fesi, Özkul, Müjdat Gezen’e devretti.

Müjdat Gezen ise, yıllardır kendisinde bulunan fesi, eski öğrencisi Şevket Çoruh’a devretti.

Dümbüllü öldü

Dümbüllü, sanatına aşık bir sanatçıydı ve kendinden sonrakileri de öyle yetiştirmek için elinden geleni yaptı. Hocalarından da böyle görmüştü. Bütün oyunları onun gözbebeğiydi. Ama o en çok “Kanlı Nigar, Kavuklu’ya Hile, Çifte Hamamlar, Ters Biyav ve Gözlemeci”yi sevdi. Filmlerde ise, en çok “Nasreddin Hoca” ile yakın hissetmişti kendini…

Bir kavuk ve bir fes devreden, geleneksel tiyatro ve tuluat sanatının ustası Dümbüllü, sahneyi tüm yeteneği ile doldurmuştu. Ama elbet fiziksel yaşamın da bir sonu vardı. Dümbüllü, geçirdiği trafik kazasının üzerinden bir ay geçmişti ki, 5 Kasım 1973’te, hayata gözlerini kapadı. 76 yaşındaydı.

Kendisine emanet edileni emanet etmenin, iki devrin de kendinde bıraktığı sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuruyla, Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Tiyatro aşkı ile yanıp tutuşan, döneminin en özel isimlerinden biri olmayı başaran ve o günlerden günümüze koca bir emanet bırakan bir İsmail Dümbüllü geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kakuzō Okakura Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Kakuzō Okakura; (d. 14 Şubat 1863, Yokohama – ö. 2 Eylül 1913, Akakura, Japonya), modern Japon sanatı üzerinde önemli etkileri olan sanat eleştirmenidir.

1880’de Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nden mezun oldu. Bir süre sonra Tokyo Üniversitesi’nde ders veren Amerikalı sanat eleştirmeni ve amatör ressam Ernest Fenollosa ile tanıştı. Fenollosa, Meici Restorasyonu’ndaki modernleşme ve Batılılaşma çabalarına karşı geleneksel Japon sanat biçimlerini savunuyordu. Okakura, Fenollosa’nın etkisiyle halkı kendi kültür mirasının değerini, kavrayacak biçimde eğitmek için çaba göstermeye başladı. 1887’de açılan Tokyo Güzel Sanatlar Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı, bir yıl sonra da okulun başına geçti. Burada Fenollosa ile birlikte ders verdi; Batı resim ve heykel sanatlarını bilinçli olarak ders programının dışında tuttular. 1898’de yönetsel anlaşmazlıklar nedeniyle okuldan çıkarılan Okakura, Hişida Şunso, Yokoyama Taikan gibi arkadaşlarının da yardımıyla Japon Güzel Sanatlar Akademisi’ni kurdu. Sık sık yurtdışına geziler yaptı. Yüzyılın sonlarında Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nin Doğu Sanatları Bölümü’nün müdürlüğüne getirildi. Geleneksel Japon sanatına olan sevgisi sık sık Doğu sanatının Batı sanatından üstün olduğunu ileri sürmesine yol açtı. The Ideals of the East (1903; Doğu’nun İdealleri), The Awakening of Japan (1904; Japonya’nın Uyanışı) ve The Book of Tea (1906; Çay Kitabı) gibi pek çok çalışmasını, görüşlerini yabancı ülkelerde de yayabilmek için İngilizce yazmıştır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Suna Pekuysal Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

O tutkulu bir oyuncu, vazgeçmeyen bir kadın ve pes etmeyen bir anne. Kalbine inanç olarak işlediği ne varsa hep peşinden koşmuş. Kah babasının vazgeçtiği yerden sarılmış hayata, kah annesinin içinde kalanların peşinden sürüklenmiş. Ama sonunda kendi doğrularıyla hepimizin sevgilisi Suna Pekuysal olmuş…

Bir röportajında sormuşlar, “Geri dönme şansınız olsa neyi değiştirmek istersiniz?” diye. “Çocukluğumu yaşardım” demiş. Belki de oğlunun çocukluğunu yaşadığına şahit olmak, buna vesile olmak için vazgeçmedi ondan; sağlığından geçme pahasına.

Bunca güçlü ve kararlı olmak her insanın yapabileceği bir şey değil. O, bunu başarıp boynundaki madalyonu gururla taşımıştır eminim. Annemiz, babamız bize hep güzel yollardan öğretmezler hayatı. Şükürler olsun ki, Suna öğrendiklerini uygulamanın yolunu bulmuş. Ya da en azından benim hissettiğim bu.

Sen iyi ki var oldun kadın!

İyi ki doğdun!

Çocukluğu

Suna, 24 Ekim 1933’te İstanbul’da Hadiye Hanım ve İlhami Bey’in biricik kızları olarak dünyaya geldiğinde babacığı, ona, “Adile Suna” adını vermişti. Şu dünyaya sıradan bir “Merhaba” olmadı onunki. Kaderi, babasının kaderinden şekillendi. Belki de kararlarından demek daha doğru olurdu…

İlhami Bey, Harbiye’de okuyordu ve burada attan düşerek kalçasını kırmıştı. Dönemin tıp koşulları ve belki biraz da ihmal sebebiyle İlhami Bey’in kırığı yanlış kaynamıştı. 20’sinde gencecik bir delikanlıydı. Hayatını koltuk değnekleriyle geçiremeyeceğine karar verdi ve kendini önce yatağa sonra da hayata kapattı. Şu hayatta yaşayacağı çok az zamanı olduğuna inanıyordu; 7 yılı kaldığından habersizdi. 27’sinde hayata veda etmeden bir buçuk yıl önce komşu kızları Hadiye ile hiç çıkmadığı o yatağında evlendi. Adile Suna’sı doğduktan 7 ay sonra da dünyadan göçtü gitti. Adile, annesinin; Suna ise, çok sevdiği bir tangonun adıydı. Güzel kızına doğar doğmaz bu iki ismi uygun görmüştü.

İlhami Bey öldüğünde Soyadı Kanunu henüz çıkmamıştı. Suna’ya da annesinin soyadı Pekuysal’ı kullanmak düştü. Sanatla dolup taşacak gönlüne büyük bir aşk ve babasız kalbine de bir baba edineceği çocuk yaşlarını yaşıyordu Suna…

Çocuk yaşlarda tiyatro

Suna, aslında Cağaloğlu Halkevinde büyümüştü. Sahneye sevdalı anneciği, burada, profesyonel tiyatronun olmadığı şu yıllarda, amatör tiyatroculuk yapıyordu. Suna’nın okul dışında kalan tüm zamanları annesiyle birlikte burada geçiyordu. Halkevi oyunlarının dekorunu hazırlayan Reşat Bulaner de, Suna’nın bir yanı asi, ama ille de güzel o kalbine ikinci baba oluvermişti.

Babası dekoru yapıyor, annesi o dekorda oynayan oyunculardan biri oluyordu. Tıpkı yıllar sonra kalbini kaptıracağı adamla yaşayacakları gibi…

Bu arada Suna, İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale Bölümü’nde öğrenim görüyordu. Armut anacığının dibine düşecekti elbet. 1949’da İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde, Kadri Ögelman’ın “Artist Aranıyor” adlı oyununda ilk kez sahneye çıkacaktı 14’ünde. 3 sene sonra onu, Dram Bölümü’ne alacaklar ve Suna, bir daha hiç inmeyecekti sahneden…

Darülbedayi zamanları

Darülbedayi kurulmuş; ancak annesi Hadiye Hanım, ikinci evliliğinden dünyaya gelen iki kızının varlığı sebebiyle oraya geçememişti. Elbette bu tiyatrodan vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. En azından izleyici olarak da olsa hep devam edecek; ki çoğunda Suna’yı izleyecekti. Ona hep şöyle diyordu: “Beni sen tamamladın yavrum, sende gerçekleştirdim yapamadıklarımı”…

Suna, belki babasının kendine çizdiği kaderden şekillenen yolda yürüyordu; ama annesinin de hayalleri vardı. Bu muntazam bir uyumun madalyonu gibi gökyüzünden iniyor, aralarındaki bağı kuvvetli tutuyordu sanki.

Annesi gidemese de, bir gün Darülbedayi yolları Suna’ya göründü. Darülbedayi Çocuk Tiyatrosu kurucularından Ferih Egemen, Halkevine geldiğinde annesinin provasının bitmesini bekleyen küçük Suna’yı aldı ve götürdü. Henüz 13 yaşındaydı; ama Suna, “Efe Ali” adlı oyunda masal anlatan İnci Abla rolüyle Darülbedayiye ilk adımını atmıştı. Sonra Sihirli Pabuçlar geldi; Pollyanna’lar, Külkedileri, Kırmızı Kediler derken, sahneden pırıl pırıldı…

Çocuk oyunlarında oynuyordu, evet. Ama bu oyunlara çocukları bahane ederek büyükler de geliyordu. Artık Ankara’da konservatuvar okuma yolu görünmüştü. Çok yetenekliydi Suna. Ancak başvuru tarihini kaçırınca bu eğitimi almak kısmet olmadı. Zaman hızlı akıyordu. Bir sonraki başvuru tarihini beklemektense halihazırda Dram Tiyatrosu’ndan gelen küçük rolleri değerlendirdi. “Gelin” adlı oyundaki bulaşıkçı kız rolü, Suna’nın ilk önemli rolü oldu. Kalbi canına sığmıyordu. Oysa ikinci perdenin sonunda söylediği bir tek cümle vardı: “Af edersiniz efendim, geçiyordum da…”

Küçücük rollerle sahnede devleşmeyi öğrendiği Hocaları bakımından çok şanslıydı Suna. Vasfi Rıza, Reşit Gürzap, Şevkite Mav, Mahmut Moralı… Kimler yoktu ki!

Sonradan Ahududu oyununda misafir olarak yine çıkacaktı Şehir Tiyatrosu’na. Yıllar sonra Savaş Ay’a verdiği röportajında da şöyle diyecekti: “Darülbedayiden beri aşkımızın merkezi orasıdır”.

Ölü Yıkayıcı Suna

Suna’nın gönlü tiyatroyla dolup taşıyordu, evet; ama o zamanlar o en iyi rolleri kapmak da öyle kolay değildi. Sahneye had bilinerek çıkılırdı ve önce iyice pişmeyi beklemek gerekirdi. Öyle kolay yutulmazdı ya o lokma. Haliyle bu durumu kaldıramazdı genç bedenler; ne çok ağlarlardı bize rol verilmiyor diye…

Suna’da muziplik de vardı biraz. Bu hali bu konu ile birleşti ve şöyle bir anı bıraktı ona. Tepebaşı Dram Tiyatros’nda Cahide Sonku, Bedia Muvahhit, Şükriye Atay ve Şaziye Moral bir sohbetin ortasındaydı ki, Suna yanlarına geldi ve “Yahu ne zaman öleceksiniz de bir rol oynayabileceğiz?” deyiverdi. “O ne biçim laf!” diye çıkışsalar da pek eğlenmişlerdi doğrusu…

Elbette zamanı geldiğinde bu özel isimlerle aynı sahneyi paylaştı. Ama bu anları çok da kovaladı. Yeni Sahne’de “Çöpçatan” adlı oyun sergileniyordu. Bir gün Şükriye Atay, Suna’nın şansını döndürecek o cümleyi kurdu: “Yerime birini bulun, sesim çok kötü, galiba oynayamayacağım”. Suna’nın ise bundan haberi yoktu, o kulis kolaçan etme rutinini gerçekleştiriyordu. O sırada Atay’ın gözüne ilişti Suna. Birden “Ölü yıkayıcı geldi!” diye bağırıverdi…

Bu anı çok sonra şöyle dile getirecekti Suna: “Onun için geldiğimi zanneti herhalde, o anda sesi açıldı”.

Ve başka lakaplar

Henüz dişinin kovuğunu dolduracak bir rol kapamamıştı Suna. Bunun için de sürekli kulislerde geziniyordu. Evet, yasaktı; ama onun umurunda mıydı hiç? Bir gün yine dalmış kulisten provayı izliyordu ki, Muhsin Ertuğrul’un eli kavrayıverdi kulağını. O gün, onu oracıkta “Kulis Faresi” ilan ediverdi…

Yine de uslanmak bilmiyordu işte. Bir başka oyunda da fark edilmemek için perdeye sarınmıştı. Tabii perdenin vakti geldiğinde kapanacağını hesaptan kaçırmıştı. Perde kapandığında üzerinde Kulis Faresi de onunla birlikte sahnenin ortasındaydı. Bu kız gerçekten de kovmakla gitmiyordu…

Sonraki yıllarda da provalardan nefret ettiği için Haldun Dormen, ona “Prova Cadısı” demeye başladı. Oyuna çıkana kadar öylesine sabırsızdı ki, oyuna çıktığında ise ondan keyiflisi yoktu.

Yıllar sonra Haldun Dormen, Suna Pekuysal’ı şöyle anlatacaktı: “Oraya çıkınca her şeyi unutturuyor, sanki dimdikmiş gibi görünüyor ve 18 yaşındaki bir gencin enerjisiyle seyircisini mest ediyordu”.

(Eşi Ergun Köknar ile)

Suna Pekuysal evlendi

Suna, sahnede bir yıldız olmuş parlıyordu adeta. Çok çalışıyor, işini aşkla yapmanın meyvelerini topluyordu. Elbette onun da hayatına bir erkeğin aşkı da dokunacaktı.

Gerçekten de çok çalışıyordu Suna, öyle yönetmenin verdiğiyle yetinmiyordu; oldukça disiplinliydi. Söz konusu tiyatro olduğunda odağında sadece o oluyordu ve haliyle Ergun’u (Köknar) da fark etmesi zaman alacaktı. 1963’te, Cevat Fehmi’nin “Küçük Şehir” oyununda bir rolü vardı. Yine onu derinlemesine çalışmanın peşindeydi. Dekorcu ve rejisör Ergun Köknar’a: “Seninle aynı yöre insanını oynuyoruz. O bölgedeki ağzı ortak tutturamazsak komik oluruz. Beni çalıştırır mısın?” dedi.

Ergun, aslında Suna’yı pek beğeniyordu; ama belli de etmiyordu. Şu aşkın ilk zamanları; söylese bir türlü, söylemese çatlatacak onu kalbine sığdıramadıkları… Çalıştılar birlikte. Suna kendini rolüne kaptırmış, Ergun da Suna’ya… Oyun sahnelenmeye başladı.

Sonunda Ergun’u çatlatacak olan şu kalbe sığmayanlar, sahnede patladı. Bir gün oyunu oynarlarken repliğini yarıda kesti Ergun, Suna’nın. Sahnede oyuncular kalakalmış, seyirci de anlamamıştı ne olduğunu. Şöyle bir baktı etrafına ve avaz avaz döküldü cümleler sanki dilinde; tek solukta: “Ey ahali, ey buradakiler! Hepiniz şahit olun ki, ben bu kızı tez vakitte Allah’ın emriyle alacağım”.

Herkes şaşkındı; ama en çok Suna. Sonrası hep sevgi, hep aşk… Suna’nın kalbinin yarısını dolduran tiyatronun yanına gelip yerleşti bu iri kıyım adamın hassas, sevgi dolu kalbinin yarısı.

Bu evlilik, onlara Sait Ali adını verdikleri bir de çocuk getirdi…

Anne Suna

Evet, evlilikleri onlara bir bebek verdi; ama bu o kadar kolay olmadı. Onunki sıradan bir doğum değildi. Kendi bedenine getireceği değişiklikler olacaktı. Evliliği geciktirdiğinden, 39’unda hamileydi Suna. Bir film çekimi sırasında düşmüş ve omurgasına zarar vermişti. Dokuz ay boyunca bebeğin vereceği ağırlığı taşıması çok riskliydi. Ali Sait’i doktorların ve eşinin tüm itirazlarına rağmen doğurdu.

Kimseyi dinlememişti; kulağı anneliğindeydi. Ancak doğumdan bir soru işareti şeklinde çıktı. Omurgası iyice zedelenmişti. Pek çok ameliyat geçirse de görünümünde değişiklik olmadı.

Ama Suna bunu pek önemsemedi ve zamanla insanlara da unutturdu. Hem oyunculuğuna da engel olmasına izin vermemişti. Babasının içine kapandığı kaderinden doğan hayatı, onun oğluna ve oyunculuğa tutunduğu yerden aşkla devam ediyordu…

Lüküs Hayat’ta 14 yıl

Suna’nın en uzun soluklu rolüydü Lüküs Hayat’taki. Bu müzikali Ekrem Reşit Rey 1933’te yazmış, Cemal Reşit Rey bestelerini yapmış, Haldun Dormen de 1984’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelemeye başlamıştı.

Sahneyi Zihni Göktay ile tam 14 sene aralıksız paylaştı. Bu onun kendi rekoruydu. Savaş Ay röportajında bunu hatırlattığında ise şöyle demişti: “Orada esas rekor Zihni’nin; 20 yıl oynadı”.

(Keloğlan)

Beyazperde ve televizyonda Suna Pekuysal

Tiyatro gönlünü kaptırdığı ilk aşk olsa da, kamera karşısına da geçti elbet Suna. Kamera karşısına ilk kez 1951’de, “Evli mi Bekar mı” adlı kısa film ile geçti. Oynadığı ilk sinema filmi ise, 1952’de oynadığı “Can Yoldaşı” oldu.

Ömrüne neredeyse 250 oyun ve 100 film sığdırdı. Sinema ve tiyatronun Huysuz ve Tatlı Kadını olan Suna, sıcak aile komedilerinin de vazgeçilmez oyuncusuydu. Tıpkı tiyatroda olduğu gibi, sinemada da birçok kez küçük oyunları ile devleşti. Onun sıcacık gülüşü sizin de hatırınıza düştü mü? “Hayat Sevince Güzel” geçti şimdi gözlerimin önünden… “Hüdaverdi”yi de hatırladınız mı?

Peki ya Keloğlan’ın anası Suna’yı… Filmde hiç adının geçmediğini, yalnızca Keloğlan’ın ona, “Ana” dediğini fark etmiş miydiniz? Aslında belki de ihtiyacı yoktu; inanıyorduk çünkü, o, Keloğlan’ın anasıydı…

Yeşilçam’ın özel isimlerinden olmasının yanında bir de daha yakın zamanlardaki filmlerden de tanıyoruz onu aslında. Yedi Kocalı Hürmüz’de ne çok güldürmüştü yine örneğin…

(Yeter Anne)

Bir de TV dizileri vardı elbet. İlki 1979’da yayınlanan “Tatlı Çarşamba” oldu. Elbette pek çok dizide de vardı. Ancak birkaç tanesini söylemek gerekirse, 1993 – 1997 yılları arasında fırtınalar estiren “Süper Baba”da, 2002’de yayınlanan “Ekmek Teknesi”nde, 2004’te yayına başlayan “Avrupa Yakası”nda yer aldı.

Yine de dizi denildiğinde onu en çok Özkan Uğur ile başrolleri paylaştığı 2002’deki “Yeter Anne”den hatırlıyoruz. Bir röportajında bu dizideki rolü için şöyle diyordu Suna Pekuysal: “Yeter Anne’deki rol, sanki benim için yazılmış. Ben oynamıyorum ki; öyleyim. Sağım solum belli olmaz, birden parlarım. Ama bak insan olarak uysalımdır, her şeye uyarım. Parlasam da saman alevi gibi hemen sönerim; hiç kin tutmam”.

Suna Pekuysal emekli oldu (mu)

Büyük bir başarıydı onunki. Ömrünü, sevgisini adadığı tiyatroda, özellikle Lüküs Hayat ile yediden yetmişe her yaştan seyircinin gönlüne ulaşmış; bir tatlı nostalji yaşatmıştı. Bu oyunda tamamladığı 14 yıl ve Şehir Tiyatroları’nda dopdolu geçen 54 yılın ardından, 24 Ekim 1998’de Şehir Tiyatroları’ndan emekli oldu; ya da olması gerekiyordu. Ama o bunu “Sanatçının emeklisi olmaz. Sahnede ölmek istiyorum!” diyerek reddediyordu.

Haliyle bir köşeye çekilmedi ve devam etti. Joseph Kesselring’in yazdığı, Çetin İpekkaya’nın yönettiği, Şehir Tiyatroları’nda oynanan “Ahududu”da misafir oyuncu olarak bulundu. Yine sahnede parlıyordu…

Ödülleri

Rolün büyüğüne küçüğüne bakmadan sahnede olmanın mutluluğunu yaşayan ve bunu syircisine hissettiren Suna Pekuysal, her zaman Türk tiyatro ve sinemasının en iyileri arasında anıldı. Elbette sanat yaşamı boyunca birçok ödül de kazandı.

1979’da Fakir Baykurt’un uyarlaması “Tırpan”daki rolüyle 1980 Avni Dilligil ve Ulvi Uraz Ödülleri’ne; “Lüküs Hayat”taki enfes performansıyla da 1986 Sanat Kurumu ve 1987 İsmail Dümbüllü Ödülleri’ne layık görülmüştü.

1997’de gerçekleşen 16. İstanbul Film Festivali’nde Onur Ödülü verilirken, 2003’te gerçekleşen 25. Siyad Türk Sineması Ödülleri’nde de “İnşaat” filmindeki rolüyle “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” oldu.

Suna Pekuysal doğum günü - biyografisi - Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Suna Pekuysal öldü

Sanatla var olmuş, sanatla yaşamıştı. Ancak nihayetinde ölümlü dünyaydı. Neyse ki bu huysuz ve tatlı kadın da ölümsüzlüğü keşfedenlerdendi. Sanatçı olmanın getirdiği huzurla gidecekti bu dünyadan…

17 Temmuz 2008’de evinde düştü ve kalça kemiğini kırdı. İstanbul Tıp Fakültesi’nde tedaviye alındı. Ameliyatın ardından yoğun bakıma alınmış ve solunum cihazına da bağlanmıştı. Ancak bedeni sadece 5 gün dayanabildi. 22 Temmuz’da, saat 10.30’da Suna Pekuysal’ın kalbi durdu.

İstanbul Şehir Tiyatrosu Reşat Nuri Sahnesi’nde ona yakışır bir veda töreni düzenlendi. Oğlu, annesini uğurlayacak son konuşmasını yaptı. Suna Pekuysal, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.

Bir şeylere bunca bağlı ve tutkulu yaşamayı bilmiş bir kalbin durması bilinen tüm ölüm gerçekliği karşısında bile ne şaşırtıcı aslında. Her rolün hakkını veren, adını andığımızda dahi yüzümüze bir tebessüm yerleştiren özel kadın…

Bir Suna Pekuysal geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Didem Balçın Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

DİDEM BALÇIN KİMDİR?

Didem Balçın, 18 Mayıs 1982 Ankara doğumludur. Özlem adında bir ablası vardır. Annesi İstanbullu babası ise Gaziantepli’dir. Annesi Nur Balçın, Japonya’da 1975 yılında düzenlenen bir güzellik yarışmasında Türkiye’yi temsil etmiştir. Babası ise TRT radyosunda çalışıyordu.

KARİYERİ

Balçın, Ankara Üniversitesi Tiyatro ve Oyunculuk Bölümü mezunudur. Sanat hayatına başlamadan önce ablası ile birlikte İstanbul Taksim civarında ‘Doda Sanat’ adlı bir sanat okulu açtı. İlk olarak başrollerinde Haluk Bilginer ve Sumru Yavrucuk’un yer aldığı ‘Sevgili Dünürüm’ dizisinde rol aldı.

BİRÇOK TİYATRO OYUNUNDA YER ALDI

2011 yılında ‘Firar’ isimli dizide Gönül karakteriyle rol aldı. 2014 yılında ‘Çakallarla Dans’ adlı sinema filminde Fatma karakteriyle rol almıştır. 10 Aralık 2014’te TRT 1 ekranlarında yer alan ‘Diriliş Ertuğrul Gazi’ adlı dizide rol aldı. Dizi halen ekranlarda gösterilmektedir. Didem Balçın aynı zamanda Levent Kırca’nın yazdığı birçok tiyatro oyununda da rol almıştır.

Didem Balçın’ın bilinmeyen yönleri VİDEO

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Naz Elmas Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

NAZ ELMAS KİMDİR?

16 haziran 1983 tarihinde İstanbul’da doğdu. Kendisinde 8 yaş büyük Aslı adında bir ablası var. Oyuncu Açelya Elmas ise üvey ablasıdır. İlköğrenimi 50. Yıl Cumhuriyet Okulunda tamamladı. Lise eğitimini dil eğitimi için Özel Kalamış Lisesinde tamamladı. Üniversite eğitimini ise İstanbul Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Tiyatro bölümünde tamamladı.

KARİYERİ

2004 yılında henüz üniversite son sınıftayken ‘Haziran Gecesi’ adlı dizide Özcan Deniz ile başrol oynadı ve bütün ilgileri üzerine toplamaya başladı. Özcan Deniz’in sevgilisi Havin karakterine can veren güzel oyuncu dizi sayesinde şöhret basamaklarını emin adımlarla çıkmaya başladı.

Yine aynı yıl ilk sinema deneyimini ‘G.O.R.A.’ adlı sinema filminde konuk oyuncu olarak yaptı. 2006 yılında ‘Candan Öte’ adlı dizide Gülen karakterini canlandırarak yine başrol oynadı. Dizilerin yanı sıra reklam filmlerinde de oynamaya başladı. 2007 yılında başrollerini Emre Altuğ ile paylaştığı ‘El Gibi’ adlı dizide rol aldı. 2008 yılında ‘Doktorlar’ adlı dizide oynadı. 2009 yılında ‘Nefes’ aldı dizide bir çok usta oyuncu ile birlikte rol aldı. 2011 yılında ‘Ay Tutulması’ adlı dizide Ayla karakterine can vererek yine başrol oynadı. Dizinin ilginç hikayesi oldukça ilgi çekti. Bu dizi biter bitmez yine Star TV’de yayınlanan ‘Bir Ömür Yetmez’ adlı dizide rol aldı.

Haziran Gecesi – Naz Elmas İZLE

SAHNEYİ KUTSAL YER OLARAK GÖRÜYOR

Yine aynı yıl ‘Ya Sonra’ adlı sinema filminde rol aldı. 2012 yılında ‘Ustura Kemal’ adlı dizide Angela adlı karakteri oynadı. 2013 yılında Kanal D’de yayınlanan ‘Güzel Çirkin’ adlı dizide rol aldı. 2014 yılında ise 3. sinema filminde bu kez başrol oynamayı başardı. ‘Stajyer Mafya’ adlı sinema filminde Canan karakterini canlandırdı. Yine aynı yıl Kanal D’de yayınlanan ‘Merhamet’ adlı dizide oynadı. 2015 yılında TRT 1’de yayınlanan ‘Filinta’ adlı dizide Azize karakterini canlandırdı. 2016 yılında ‘Kördüğüm’ adlı dizide rol aldı.

Şimdilerde ise yeni yayınlanacak olan ‘İstanbul Sokakları’ adlı dizide Sibel karakterini canlandıracak. Sahneyi kutsal yer olarak gördüğünü söyleyen güzel oyuncu, ata binmeyi, yüzmeyi ve tenis oynamayı sevdiğini söyledi.

DİZİSİ YAYINDAN KALDIRILMIŞTI

Elmas ‘Haziran Gecesi’ adlı dizide büyük ilgi görmüştü, ancak sonraki oynadığı dizilerin reytinglerinde ciddi sorunlar yaşadı. ‘Ay tutulması’, ‘Nefes’, ‘Bir Ömür Yetmez’ ve ‘Ustura Kemal’ adlı diziler en fazla 16 bölüm çekilebildi ve sonra yayından kaldırıldı.

İşlerde olduğu kadar özel hayatında da hüsran dolu günler yaşayan Elmas 2014 tarihinde evlendiği Emre Kıramer’den ani bir şekilde boşanma kararı aldılar. Yakın dostlarına eşinden severek boşandığını söyleyen güzel oyuncu bunalıma girdi ve kendisini bir dönem eve kapattı. Elmas’ın telefonunu da kapatması ile endişelenen ailesi onu yalnız bırakmamaya çalıştıklarını söylediler.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Osman Kavuncu Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Memleket sevdasına düşüp Kayseri’nin yolundan suyuna, suyundan elektriğine her bir ihtiyacına ses veren, fiziksel görünüşü sebebiyle kimse ona güven duymasa da herkesi şaşırtan, taş üstünde taş bırakmayan adam, Osman Kavuncu.

O, Kayseri’nin göz bebeği, her kalpte bir yeri olan özel siyasetçilerdendi. Derdi günü Kayseri’yi insanın gözüne batıra batıra geliştirmekti ve kuşkusuz ki bu yönde pek derdi de kalmayacaktı. Çünkü o, şehirleşmenin yaşayan ve hiç ölmeyecek yüzü olacaktı.

Sazından kopup gelen her bir ezgi ile memleketini karış karış, parsel parsel yeniledi. Geriye de milletinin zevk-ü sefasını seyretmek kaldı. Ancak dünya gözüyle bu seyir pek mümkün olmayacak, muhtemelen yarım kalanları gökyüzünden takip edecekti…

Çocukluğu – eğitimi

Osman, 1918’de Kayseri’de, Sadık Efendi Hoca’nın oğlu Murat Efendi ve Akçakayalızade  Esat Bey’in kızı Ulviye Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi.

Osman, doğuştan hasta görünümlüydü. İleride de çelimsiz bir adam olacaktı. Çünkü hiçbir zaman kırk kiloyu aşamamıştı. Adeta yemeyen, içmeyen, uyumayan bir bünyeydi. Günlük neredeyse iki saat uykuyla dururdu. Bütün ömrü boyunca okuyacak ve çalışacaktı.

Lise eğitimini tamamlayana kadar Kayseri’deydi. İlkokula o dönemde Arap harfleriyle eğitim veren üç yıllık ‘’Terakki Mektebi’’nde başladı. 4. sınıfa geçtiğinde ise, İnönü Okulu’na gitti ve ilkokulu burada bitirdi. Ortaokul eğitimi için de önce Kız Ortaokulu’na gitti. Ancak sonra kız ve erkek öğrencilerin ayrılmasıyla eğitimini bugünkü Kayseri Lisesi’nin ortaokul bölümünde tamamladı. Lise eğitimine de burada devam etti.

Kayseri Lisesi’nde lise eğitimini de tamamladıktan sonra geleceğini şekillendirmek için İstanbul Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’na gitti. Mezun olduğunda çalışmak için Kayseri’ye geri döndü.

İş hayatına ilk adımı

Osman, iş hayatına ilk adımı Kayseri Uçak Fabrikası’na Muhasebe Şefi olarak attı. Şef olarak çalıştığı dönem boyunca sadece fabrikanın muhasebesini tutmakla yetinmedi. Beyninin içinde dolaşıp duran fikirlerin muhasebesini de tutmalıydı.

Gördüğü her haksızlık, işittiği her söz onu derinden yaralıyordu. . Çünkü o Cumhuriyet’in ilk yıllarının çocuğuydu.  Bir şeyler yapabilmeliydi. Öyleyse burada durması anlamsızdı. Kendini yönlendireceği alanlar için bu yer, onu ancak köreltir ve sinir sahibi yapardı. Çözümü istifa etmekte buldu ve ilk adım olarak siyasi ‘’Doğruyol Gazetesi’’ni çıkardı.

Gazeteci Osman Kavuncu

Osman Kavuncu istifasının ardından 4 Eylül 1945’te Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü olduğu Doğruyol Gazetesi’ni çıkarmıştı. Artık siyasi mücadelesine başlamıştı ve özgün fikirleri olan, yenilikçi bir adam olarak tanınmasına ramak kalmıştı. Her haksızlığın karşısında dimdik duruşu ve yılmayışıyla Kayseri basınındaki yerini almıştı.

Gazete, Salı ve Cuma günleri olacak şekilde 79 sayı boyunca haftalık olarak yayınlandı. Özellikle gençlerin ilgisini çekmişti.

Kendisi gazetesini şu sözlerle tanımlıyordu: ‘’Doğruyol ile dilsiz Kayseri dile gelecektir. Doğruyol ile kör Kayseri her şeyi görecektir. Doğruyol ile Kayseri’nin duran kalbi çarpacak ve dimağı işleyecektir. Doğruyol adında ve yolunda yürürken şehirlerine ve büyüklerine güvenecektir’’


Osman Kavuncu ve sanatçı kişiliği

Osman Kavuncu tam bir Kayseri aşığıydı ve yurduna, taşına, toprağına bağlı inatçı bir adamdı. Ancak hiçbir zaman kibirli olmadı. Aksine hayatını böyle insanlara karşı savaşarak, gururlu, inançlı, ahlaklı bir insan olarak yaşadı.

Osman Kavuncu içinde taşıdığı sevgiyi sanatla birleştirmişti. Onunki gerçek bir memleket sevgisiydi. Öyle ki ona saraylar verseler o yine de ata yadigarı topraklarından, içinde taşıdığı sevgisinden, özleminden vazgeçmezdi.

Belediye Başkanlığı dönemleri de dahil, ikindi vakitleri doğruca Eğribucak’taki bağa gider ve dut ağaçlarının altında türküler söylerdi. En sevdiği ve en iyi çalıp söylediği türkü, Gesi Bağları idi.

Türküler üzerine bir de hayali vardı: Kayseri Türkülerini tüm yurda öğretmek. Bir gün bu hayali de gerçek olacaktı.

Osman Kavuncu, Anadolu turnesine çıkan Muzaffer Sarısözen ile tanıştı bir gün tesadüfen. Onunla bir ayrı ilgilenmişti turnenin Kayseri ayağında. Fikrini Muzaffer Sarısözen’e söylediğinde onun da ilgisini çekmişti.

Sonunda radyonun ‘’Yurttan Sesler’’ programını yöneten Muzaffer Sarısözen, Kayseri Türkülerini radyo repertuarına almıştı. Artık radyoyu açan herkesin kulağına bu türküler dolacaktı.

Osman Kavuncu, belli ki yaptığı onca güzel şeyi içinde taşıdığı sanat aşkına borçluydu. İçinde biriktirdiği onca güzellik ona gururlu sıfatlar kazandıracak ve Osman Kavuncu bir gün ‘’Kayseri’nin Efsane Adamı’’ ve ‘’Türk Belediyeciliğinin Yıldız İsmi’’ olarak anılacaktı.

Modern Kayseri’nin temelleri atıldı

1943’te dönemin Belediye Başkanı Emin Molu idi. Alman Şehircilik Uzmanı Prof. Dr. Orsner’e çizdirdiği şehrin ilk planının uygulaması Osman Kavuncu’ya kısmet olacaktı.

Çünkü 3 Eylül 1950 yerel seçimlerinde Demokrat Parti kazandı. Bu dönemin seçim sistemine göre belediye meclisi içinden iki isim aday olacaktı ve bu isimler Osman Kavuncu ve Av. Enver Aktan idi. Yapılan oylama sonucunda Osman Kavuncu Belediye Başkanı seçildi. 9 Eylül 1950 – 7 Şubat 1954 ve 7 Şubat 1954 – 17 Eylül 1957 arası olmak üzere iki dönem boyunca Kayseri Belediye Başkanı olarak görevini sürdürecekti.

Osman Başkan’ın dönemi, modern Kayseri’nin temellerini atacaktı.

Belediye Başkanı Osman Kavuncu dönemi

Osman Kavuncu, Belediye Başkanı seçilmişti. Ancak bir kesime göre bu çelimsiz adam başkanlık işinin altından kalkamayacaktı. Şehrin gelişmeye ve yeni günler görmeye ihtiyacı vardı. Bu cüssesiz adamdan bunları yapmasını bekleyemiyorlardı.

Ama cüssesi küçük aklı büyük adam, Osman Kavuncu, ona oy verenleri dahi şaşırttı. Öyle ki, Kayseri’nin altını üstüne getirecek ve ona yenilikler katacaktı.

Osman Kavuncu, iki dönem boyunca kazanmış olduğu Belediye Başkanlığı’na başladığında, belediyenin bir milyon lira bütçesi vardı ve o, aynı yıl dolmadan bu bütçeyi 14 milyon liraya çıkardı.

Caddeler, meydanlar, yollar boyu uzanan sokaklar, kooperatifler, fabrikalar… Bugünün Kayseri’sinde modern yaşam hissiyatını uyandıran ne varsa, hepsi onun o güzel beyninin eseriydi. Hatta bu işlerin yapımında bizzat fiziksel gücünü de kullanarak çalışanlara yardım ediyordu.

Geliştirdiği faaliyetlerle sadece Kayseri’nin göz bebeği olmakla kalmamış, dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in de ilgisini çekmişti. Adnan Menderes, Osman Kavuncu’yu tüm Türkiye’ye örnek göstermişti.

Osman Kavuncu şehirleşmeye damgasını vuran o adamdı.

Detaylarıyla Osman Kavuncu çalışmaları

Osman Kavuncu, Belediye Başkanlığı döneminde birçok proje hayata geçirmişti. İlk işi, bugünkü adı ”Osman Kavuncu” ve ”Sivas Caddesi” olan meşhur iki caddeyle birlikte birçok cadde ve sokağın yapımı için istimlak çalışmalarını başlattı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın talimatı ile bir milyon lira kredi temin edildi be 1500 adet dükkan, her biri 4500 lira olmak üzere kooperatif üyelerine mal edildi. Bu dükkanlar ileride büyük ticarethanelere dönüşecekti.

Yine Osman Kavuncu döneminde Cumhuriyet Mahallesi’nin büyük bir kısmı bügünkü iş yerlerine dönüştürüldü. Her şey bir çarklının dişleri gibi işliyordu. Bu mahallede yaşayan insanlar belediyenin yaptırdığı evlere, Sahabiye Mahallesi’ne yerleştirildi. Kayseri, giderek gelişiyordu.

Merkez ve Halk Bankaları’nın olduğu binaların alanı istimlak edildi ve bankalar yeni binalarına geçiş yapmış oldu. Bundan başka Kayseri’ye yakışmadığı düşünülen ve değiştirilmek istenen bir yer daha vardı; Şekerciler Çarşısı. Bu çarşı da böylece yıkılacaktı.

Osman Kavuncu, halkın istekleri doğrultusunda ve kendi ilkeleriyle dur durak bilmeden çalışıyordu.  Şehir Mezarlığı’nı da yaptırdıktan sonra en önemli sorun içme suyuydu.

Osman Kavuncu göreve başladığında şehrin su ihtiyacı yedi ayrı bölgeden sağlanıyordu ve düzensizdi. Kara Avgın denilen üstü açık kanallarla şehre taşınan su, pörhenklerle çeşmelere dağıtılıyordu. Pörhenklerin tıkanması durumunda bu sorun talaşla çözülüyordu.

Bu düzensiz gidişatı bir hale yola koymak isteyen Osman Bey, Gültepe’de bir su deposu yaptırdı ve açılışı Başbakan Adnan Menderes yaptı. Bundan sonra su, kaynağından bu depoya kapalı borularla getirilecekti.

Sudan sonra ikinci en önemli eksik, elektrik ihtiyacıydı. Kayseri’nin elektrik ihtiyacı, 1929’de Bünyan’da 90 metre yükseklikte Sarımsaklı Şelalesi üzerine kurulu 1200 litre saniyelik santralden karşılanıyordu. Ancak bu yetmiyordu ve halk şikayetçiydi.

Bunun yanında yenilenen şehir, gelişen sanayi yeni ihtiyaçlar doğuruyordu ve bunların hepsinin yolu elektrik santrallerini de genişletmekten geçiyordu. Bu sebeple Osman Kavuncu, 1954’te Bünyan Santrali’ni genişletmek için Sızır Suyundan yararlanmayı düşünmüş ve Sızır Hidro – Elektrik Santrali projesini hazırlatmıştır. Ancak 7 yıl sürecek bu projenin açılışı 1961’de o dönemin Valisi ve Belediye Başkanı Sedat Tolga’ya kısmet olacaktı.

Yenilikçi düşüncesiyle ”Erciyes Telesiyej Tesisleri” de yine bu dönemde yaptırıldı ve ilk kez at yarışları yapılacaktı.

Osman Kavuncu şehirleşmeye damgasını vuran adam olarak tanınacaktı.

1954’te karasinekler şehri istila etti. Osman Bey, bütçeden karasinekle mücadele için 30 bin lira ayırdı ve halktan kilosu 30 liraya getirdiği sinekleri aldı. Sonra da sinekleri imha etti. Bu Osman Bey’in şehri konusunda yaptığı hizmetler arasında en ilginç olanıydı.

Osman Kavuncu, kalbi güzel bir adamdı. Şehri güzelleştirirken içinde yaşayan insanları unutmazdı. Kursaklarından geçecek lokmadan, evde yanacak sobaya kadar her şeyi düşünürdü. Mahallelerin yoksul evlerini tespit etmek için muhtarları görevlendirmişti. Zabıta araçları ile bu evlere ihtiyaçları dağıtılırdı.

Osman Kavuncu mecliste

İki dönem süren Belediye Başkanlığı görevinden sonra Osman Bey, 1957 dönemi seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Kayseri Milletvekili olarak meclise girdi. Kayseri için temelleri atmıştı. Artık ufkuna başka bir koltuktan da ışık tutabilirdi.

Beyninde gelişen fikirlerle birlikte önce Kayseri, sonra da tüm ülke gelişmeliydi.

1960 Darbesi ve Osman Kavuncu

Osman Kavuncu, Adnan Menderes ve diğer Demokrat Parti üyeleriyle birlikte 1960 Askeri Harekatı’nda Yassıada’da yargılananlar arasındaydı. 7 yıl hapis ile cezalandırıldı ve Kayseri Cezaevi’ne gönderildi.

Osman Kavuncu’nun acı dolu günleri başlamıştı. İkinci perdede hayat onun için daha kısa ve zorlu geçecekti. O güne dek zaten çelimsiz vücuduyla hastalıklı bir hayat sürmüştü. Cezaevi koşullarında yaşayacak bir bünyesi yoktu. Sağlığı iyice bozulmuştu. Bu nedenle 2 Ekim 1962’de tahliye edildi.

Hasta bir bünye ile dışarıda da yaşamak kolay değildi. Bir iş yapmalı, hayatına devam edebilmeliydi. Cumhuriyet Mahallesi’nde bir sigorta temsilciliği açtı. Artık sigorta işleri yapacaktı.

Osman Kavuncu öldü

Cezaevinden miras hastalığı bir daha yakasından hiç düşmedi. Artarak çoğalıyor, bünyesini iyice güçsüzleştiriyordu.

O güzellikler dolu kafayı taşıyan beden en fazla 11 Kasım 1966’ya kadar dayanabilmişti. Ve Osman Kavuncu, öldü.

Nice güzellikleri önce kalbine, sonra da beynine özenle yerleştirmişti Osman Kavuncu. Baktığında güven vermeyen çelimsiz bedenine inat yaşadı o hayatını. İşte bundandır ki, tüm Kayseri onu hep çok sevdi.

Çünkü o, Kayseri’ye yeni bir hayat ve o hayatı kolaylaştıracak imkanları verdi. Ne kadar sevseler, ardı sıra ne kadar dua etseler az elbet.

Çünkü o, kendi hayatından çalıp, memleketine verdi. Hiç evlenmedi. Hatta ona neden hiç evlenmedin diye sorduklarında Belediye’yle evlendim ben diyordu. Onun kalbini belli ki memleket sevdası doldurmuştu.

Yaptığın tüm güzellikler için,

Beyninden hep doğruyu, kalbinden hep güzeli geçirdiğin için,

Minnetle…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mürüvvet Sim Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

‘’Göster ama elletme’’ diyerek ilişki dünyasının temelini bulan, yeri geldiğinde çirkefleşip, yeri geldiğinde bir hanımefendi olan, ,ille de kendini sevdirmeyi bilen kadın, Mürüvvet Sim.

Birer motto haline gelmiş cümleleri ve de mimikleriyle Türk filmlerinden hayatımıza dokunmayı hep bildi o. Tonton haliyle her gülümsediğinde yüzünde güller açsa da, çocukluğu zor ve yalnızdı.

Ama o, yalnız ve beş parasız geçmiş bir çocukluk için fazla güçlüydü. Bir de hırslı. Mürüvvet Sim, bence hayatını kendisine hediye etti.

O adeta küllerinden doğarak yaşadı ve tekrar ait olduğu yere döndü.

Mürüvvet doğdu

Mürüvvet 23 Nisan 1929’da Tekirdağ Büyükyoncalı köyünde, yıllar sonra kendi anlatımından öğreneceğimiz kadarıyla bir tarlada doğdu. Ailesi yokluk içinde yaşıyordu. Mürüvvet doğduğunda annesi acılar içinde göbek bağını çekme bıçağı ile kesti ve tarlaya bırakıverdi.

İnanılanın üzerine göbek bağı bırakıldığı yerden geleceği şekillenmeliydi çocuğun. Ama Mürüvvet hırçınlığı, cesareti ve hatta yaramazlığı ile kendini geleceğe taşıdı. Belki de o gün o tarlada Mürüvvet’in göbek bağı toprağa düştü, büyüdü ve çiçeklerini açtı; Mürüvvet’in hayatı işte o topraktan adeta fışkırdı.

Annesi eski zaman kadınlarından biri olarak aslında sıradan bir doğum yaşamıştı. Mürüvvet’i doğurdu, şalvarına sardı, sıradan bir eylemmişçesine atının terkisine attı ve eve getirdi. Mürüvvet de artık bu sefaletin bir parçası olacak büyüyecekti.

Korkunç Mürüvvet

Tekirdağ’da yaşamını sürdüremeyeceğini anlayan aile İstanbul’a, Topkapı Tekkeci Mahallesi’ne taşındı. Mürüvvet, henüz 2 yaşındaydı.

Ailesi bir süre İstanbul – Tekirdağ arasında gide gele hayatlarını sürdürdüler. Annesi evlerde hizmetçilik yapıyor, babası da bahçelerde çalışıyordu. Mürüvvet de kaşla göz arasında, her gün bir yaramazlık geliştirerek büyüdü gitti. Tophane’nin tüm sokakları onundu. Öyle yaramazdı ki, mahalleli artık ona ‘’Korkunç Mürüvvet’’ adını takmıştı.

Mahallelinin bu adı taktığı kadar da vardı. Artık onları çileden çıkarıyor, rahat bir gün geçirmelerine izin vermiyordu. Mahalleli de biraz olsun rahat bir nefes almak için onu parasını verip sinemaya gönderiyorlardı.

Mürüvvet her film dönüşü mahalleliyi etrafına çember edip izlediği filmi baştan sona hiç sıkılmadan canlandırarak anlatıyordu.

Aslında Mürüvvet’in her hareketi ona yeni kapılar açtı; tıpkı her insanın hayatında olduğu gibi. İşte yaramazlığından kurtulmak için ona aldıkları sinema biletleri, Mürüvvet’in gelecek biletleriydi. Çünkü Mürüvvet’in oyunculuğa ilgisi bu filmler sayesinde başlamıştı ve o Yeşilçam’ın yıldızlarından biri olacaktı.

Mürüvvet okula başladı

Mürüvvet’in ailesinin yoksul olduğu gerçeği İstanbul’a taşındıklarında değişmedi. Mürüvvet adeta bir yaramazlık abidesi olarak herkesi canında bezdirirken bir yandan da büyüyordu. İhtiyaçları, istekleri de artıyordu. Kim bilir belki de bunca hırçın olmasının sebebi parasızlıktı.

Mürüvvet okul çağına geldiğinde ailesinin okul masraflarını karşılayacak durumu yoktu. Mahalleli elini bu sefer de cebine attı ve Mürüvvet’i okula yazdırdı. Tek tesellileri okul saatleri boyunca cam çerçeve indiren, her eve dalıp keyfince yemek yiyen, ele avuca sığmayan o yaramaz çocuğun okul saatleri boyunca mahallede olmayacak olmasıydı. Varsın gerisini okuldakiler düşünsündü.

Mürüvvet okulda da mahalledekinden farklı bir tutum sergilememişti. Yaramazlıkları okul gibi disiplin gerektiren bir ortamda kabul edilebilir değildi. Aldığı her uyarıdan sonra yine bildiğini okuyan Mürüvvet iki kez okuldan atıldı.

Onu her seferinde başka okula naklettiler. Ancak öğretmeni Sabriye Hanım dayanamayıp onu geri getirmek için giderdi. Yine de hiç dayak yemedi. Sabriye Öğretmen, onu en fazla çimdiklerdi. Hırsını alamasa da ona hiç el kaldırmadı. Mürüvvet’te adeta şeytan tüyü vardı.

Mürüvvet okulu bırakmak zorunda

Mürüvvet beşinci sınıftayken, II. Dünya Savaşı zamanları yaşanıyordu ve o uyuz kapmıştı. Bu sebeple okulu bırakmak zorunda kaldı.

Mürüvvet artık tüm zamanını evinde geçirmek zorundaydı. Sefaletin üzerine bir de bu dert eklenmişti. Tüm haylazlıklarına rağmen o, okulu seven ve okumak isteyen bir çocuktu. Onun gibi aklı her hinliğe çalışan bir çocuk için uyuzluk bir engel olamazdı. Çalıştı, çabaladı ve sonunda dışarıdan sınavlarını vererek ilkokuldan mezun oldu.

Bu kadarla kalamazdı, ortaokula devam etmeliydi. Üstelik artık uyuz da değildi. Hoplaya zıplaya okula gidebilirdi. Ancak küçük bir sorunu vardı: Onu okula kaydettirmesi için bir velisi yoktu.

Mürüvvet kendine bir veli buldu

Anne babası hala hayattaydı, eksik olmasındı. Ama onların okuma yazmaları yoktu. İmza atamazlardı. Zaten hayat kargaşasında öyle bir kaybolmuşlardı ki, Mürüvvet’in okuluna yetişemeyecek kadar meşguldüler. Mahalleli de muhtemelen onu artık çocuk olarak görmüyordu ya da herkesin kendi halinde işi gücü, derdi tasası vardı.

Mürüvvet kimseden yardım isteyemeyeceğini hissettiğinde, işin başa düştüğünü fark edip düştü kayıt yollarına. İlk iş, Nahiye Müdürlüğü’nde aşı olmalıydı. Ama muhtemelen çocuk olduğu için yapamayacağı birçok şey vardı.

Koridorda gövdesi put olmuş dururken, gözleri fıldır fıldır etrafı tarıyordu. Radarına elinde birkaç kağıtla dolaşan yakışıklı bir adam takıldı. Hiç düşünmeden bir anda tüm vücuduyla bu adama doğru koştu ve nefes nefese kalmış, bir yalvarma tonundaki sesiyle adama ‘’Benim velim olur musunuz?’’ dedi. Muhtemelen o anda gözleri sesinden daha çok yalvarıyordu ki, adam bu küçük kızın isteğine karşı koymadı, Mürüvvet’in velisi olmayı kabul etti.

Mürüvvet’in yeni velisi, Vahdi Ersin, Nahiye Müdürlüğü’nde katipti. Genç adam Mürüvvet’in çok cesur olduğunu düşünüyordu. Öyleydi de; Mürüvvet hayatı kendi avuçlarında tutmayı çok küçük yaşta öğrenmişti.

Katip Mürüvvet’in ortaokul kaydını yapmıştı. Artık yeniden okullu olmuştu işte. Üstelik artık öyle yaramaz, ele avuca sığmaz Mürüvvet de gitmişti. İçinde bir yerlerde o yaramaz küçük kızı saklı tutarak güvenilir, akıllı bir genç kız olmuştu.

Evet, güvenilirdi. Okul hayatı boyunca velisi olmuş katip, ona çok güveniyordu örneğin. Öyle ki, Fener’e tayini çıktığı zaman, Mürüvvet oralara kadar yorulmasın diye onun bütün tezkerelerini imzalayıp da gitti.

Seneler sonra Vahdi Ersin ve Mürüvvet, tiyatro sahnesinde rol arkadaşı olacaklardı.

Sanat okulu öğrencisi, Mürüvvet

Mürüvvet’in artık gözünde de gönlünde de tek bir dert vardı; Sanat okuluna gidebilmek. Ufuk çizgisinde gördüğü tek şey tiyatro sahnesi ve ondan sonrasında da gün batımı hep turuncuydu.

Gönlüne Amerikan Kız Sanat Okulu’na gitme fikri düşmüştü bir kere. Ama fakirlik iliklerinde dolaşıyordu adeta. Bu okulu da bilmezdi ya, mahalleden arkadaşı Seta gittiği için biliyordu.

Hayalleri büyüktü, ama çemberi dardı işte. Bundan sonra bildiği tek yer olan bu okul için savaşı başlatmıştı.  Annesine yalvardı, ilk taksiti öde diye. Kadın şaşkın, perişan, düşünceli… Okulun bir aylık taksiti onların o ay geçinmesi için gerekli olan paraydı. Ama Mürüvvet ölesiye istiyordu ve sadece ilk aylığı öde, ben gerisini hallederim diyordu. Annesi de çekemedi kızının üstünden elini. Belli ki, o kendini kurtaracaktı.

Mürüvvet de artık Amerikan Kız Sanat Okulu öğrencisi olmuştu. Lisan ve sanat öğrenecekti. Okul Çemberlitaş Türbesi’nin karşısındaydı. Zenginlerin okuduğu okula, tramvaylara kaçak binse de, arınmış bir ruhla gidiyordu sanki. Aslında buraya, sonrasında da sahneye ait olduğunu hissettiği o hırslı kızın ruhuyla…

İlk bir ay rüya gibi geçti gitti. Süre dolduğunda okul bir sonraki ayın taksitini talep ediyordu. Mürüvvet bir iki geçiştirse de sonunda dayanamadı ve Spor Öğretmeni Mukadder Hanım’a döktü içini. Beni kovmayın diye yalvardı. Hatta okul ücretini sabahları erkenden gelip okulu temizleyerek, sobayı yakarak karşılayabileceğini bile söyledi.

Mukadder Hanım, Mürüvvet’in bu haline dayanamadı. Çünkü Mürüvvet bir ay gibi kısa bir zamanda kendini kanıtlamıştı, çalışkan bir öğrenciydi. Okul müdürü ile görüştü ve okulun tarihinde ilk olacak bir karar alındı: Münevver okulun burslu öğrencisi olacaktı.

Mürüvvet, dünyanın en mutlu insanıydı. Okula adeta uçarak gidip geliyordu. Okulu başarıyla bitirerek kendisine destek olan herkesi ve ailesini gururlandırdı.

Bundan sonraki eğitim adresi, Akşam Kız Sanat Okulu olacaktı.

Mürüvvet sahnede

Okulda bir piyes sahnelenecekti: ‘’Ayşe’nin Köyü’’ opereti. Bütün roller dağıtıldı. Mürüvvet, en son akla gelecek isim bile değildi aslında. Ama o istemeyegörsün bir şeyi, koparacak da olsa alırdı. Yalvardı, yakardı, bir figüranlık kaptı. Ama tüm roller de ezberindeydi.

Oyuna iki gün kala Münevver için bir mucize gerçekleşti. Oyunun başrol oyuncusu Güzide, Nükhet Duru’nun annesi, bir kaza geçirdi. İki gün içinde yerine konacak kimse olmadığından başrol Mürüvvet’e verildi. Bu hırslı kız, sonunda istediği yerdeydi; sahneye ilk adımını atmıştı.

Oyun sergilendikten sonra Mürüvvet manşetlerdeydi: ‘’Yeni bir Cahide doğdu’’ diye yazmışlardı. Bundan sonra hayalleri gerçekti, Mürüvvet sahnelerin aranan oyuncusu olacaktı.

Mürüvvet ve tiyatro serüveni

Bugüne kadar tiyatroya ulaşmanın hayali ve hırsıyla geçirdiği günlerini bundan sonra tiyatro sahnelerinde rollere can vererek geçirecekti, Mürüvvet.

Mürüvvet’in profesyonel tiyatro hayatı 16 yaşındayken Raşit Rıza Topluluğu ile başladı. Suat Sim ile evlendiğinde de Ses Tiyatrosu’na geçti.

Sinema hayatı başlayana kadar Muammer Karaca Tiyatrosu ve Şen Ses Topluluğu’nda da çalıştı. Hatta ileride bir bankanın çocuk tiyatrosunda oyuncu ve yönetmen olarak da çalışacaktı.

Mürüvvet Sim ve evlilikleri

Mürüvvet Sim ilk evliliğini Suat Sim ile yaptı. Evliliklerinden bir oğulları oldu. Ancak bu evlilik bitecekti.

İkinci evliliğini ise, dublaj sanatçısı Temuçin Caymaz ile yaptı. Bu evlilikten de Zafer adını verdikleri bir oğlu daha oldu.

Mürüvvet Sim sinemada

Mürüvvet, tıpkı izlediği filmlerdeki oyunculardan biri gibi beyaz perdedeydi artık. 1950’de Mümtaz Ener’in yönetmen koltuğuna oturduğu ‘’Onu Affettim’’ ile tanıştı sinemayla. Ayşecik serisinden, Neşeli Günler’e kadar birçok filmde rol aldı.

Mürüvvet Sim, 1952’den itibaren sürekli olarak sinema filmlerinde rol aldı. Yeşilçam’ın aranan isimlerindendi. Oynadığı neredeyse her rolde, iyi kalpli, yufka yürekli bir kadındı. İçindeki sevgi onu buralara kadar getirmişti. Bütün filmlerinde yaşadıklarının izini silmiş ve umut dolu, gülümseten bir Mürüvvet vardı. Kötü karakter rolleri ona göre değildi, bunu çabuk keşfetmişti.

Her filmde sanki artık tanıdığı birini konuk ediyordu insanlar evine. Her zaman dul bir kadın ya da uyanık bir anneydi. Bir konak varsa oranın aranan hizmetçisi ya da nemfomanyak Rum pansiyon işletmecisiydi.

Sezercik’in, Ayşecik’in teyzesi olup tüm kötü karakterleri karşısına alırdı. Gülen Gözler’de Adile Naşit’in Mürüvvet Sim’in kafasına geçirdiği bir tencere yaprak sarma muhtemelen hala sizin de hafızanızdadır.

Çirkef, dedikoducu, kavgacı rolleri ile hepimizin evine şenlikler getirdi. Kendine has hareketleri, azarları, mahalle ağzıyla konuşmaları ile evimizden biri haline geldi.

Hatta ‘’Neşeli Günler’’de kızına verdiği ‘’Göster ama elletme’’ öğüdü ile tüm anne ve genç kızların esprili dili oldu.

Her filminde aynı Mürüvvet, ama bambaşka bir karakterdi.

Yumurcak filmi

İlker İnanoğlu’nun oynadığı ‘’Yumurcak’’ bir zamanların gişe rekorları kırmış başarılı filmiydi. Filmi bilmeyenimiz yoktur. Ama bilmediğimiz bir şey var ki, o da bu filmin senaryosunun Mürüvvet Sim’in hayatından doğduğuydu.

Şöyle bir gözlerinizi kapatıp Mürüvvet’in çocukluğunu anlatan bölümde okuduklarınızı zihninizde canlandırın. Siz de sanki ‘’Yumurcak’’ filmini yeniden seyretmiş gibi hissettiniz mi? Sizi bilmem, ama benim kulağımda Yumurcak’tan ”Tadı güzel mi? Bir gün ben de yiyeceğim” cümleleri çınlıyor.

Bir gün sette çocukluk anılarını anlatırken başladı her şey. Sonrasında bunun senaryosu yazıldı ve Filiz Akın – Türker İnanoğlu’nun küçük yavruları ‘’Yumurcak’’ olarak kamera karşısına geçti.

Mürüvvet aslında belki de o gün amacına ulaşmıştı. Çocukluğunda yaşadığı onca duygu yükü boşuna değildi işte.

Mürüvvet Sim’in yelekleri

Bu başlığın altında belki de en hüzünlü hikaye yatıyor.

Çünkü Mürüvvet’in gözü çocukluğunda belki e en çok yiyemediği lokmalarda, gezemediği yerlerde değil de, giyemediği o yeleklerde kaldı. Her akşamüstü bir serinlik çöktüğünde Mürüvvet’in içi sızlıyordu, ama soğuktan değil.

Mahallenin kadınları akşam çöktü mü çocuklarını çağırır ve sırtlarına bir yelek geçirirdi. Mürüvvet de bir köşede öylece beklerdi, yeleği olmadan.

Emekçi annesi işinden akşamın karanlık saatlerinde dönerdi ancak. Mürüvvet de, bir yelek yüzünden kendini kenara bırakılmış, terk edilmiş hissederdi. Çünkü o, üşümesinden hasta olmasından korkulmayan bir çocuktu.

Mürüvvet, Mürüvvet Sim olduğunda bile içinde ukdeydi bu yelek meselesi. Annelerinin sırtlarına yelek geçirdiği arkadaşlarını kıskanışını, bir köşede ağlayışını hiç unutamadı. İşte bu yüzdendir ki, ölene kadar bulduğu her yün parçasıyla yelek ördü ve onu bir şekilde kimsenin sırtına bir yelek bırakmayacağını bildiği küçük çocuklara ulaştırdı. Mümkünse elleriyle giydirip anne şefkatini aratmadı.

Çünkü o içini yakan ne varsa üstüne basıp geçmeyi iyi öğrenmişti. Biliyordu, yolunun kendisi çizmişti aslında. Öyleyse umut olabilirdi bundan sonra.

Lodosculuk yapan Mürüvvet Sim

Mürüvvet Sim, Yeşilçam’ın sevilen sanatçılarındandı. Ancak hayatının tiyatro ve sinema dönemi bittiğinde onu tekrar geçim sıkıntısı bekliyordu.

Geçimini sağlamak için bir süre piyango bileti sattı. Bunun dışında bir de lodosculuk vardı yaptığı. Ne olduğunu bilir misiniz?

İstanbul’da çok sık ve etkili bir şekilde görülen lodostan sonra denizin kabarması ile dipteki artıklar, eşyalar, denize düşmüş kolyeler, küpeler sahile vururdu. İnsanlar da bu anlarda buraya gelir ve dipteki satmaya değer eşyaları toplardı.

O insanlardan biri de, Mürüvvet Sim’di. Yokluğun ne olduğunu hayat ona zaten çocukken öğretmişti. Muhtemelen ustalıkla lodostan gelenleri bekliyordu. Hiç düşünmeden, sorgulamadan. Çünkü hayat işte tam da böyle bir şeydi.

Mürüvvet Sim öldü

Mürüvvet Sim, 30 Temmuz 1983’te öldü.

Belki hayat da, mesleği ile ilgili yaşadıkları da adil değildi. Ama bence Mürüvvet Sim, en önemlisi kendi savaşını her koşulda kazanacağını kanıtlayarak bu dünyadan mutlu ayrıldı.

Şimdi her filmde onun yüzüne dikkatlice bir bakın. Çocukluğu, sanat okulu için yalvarışları, bir yelek uğruna döktüğü gözyaşının son damlası… Hepsini orada göreceksiniz.

Adile Naşit ile her atışmasında, Münir Özkul’a her göz süzüşünde, o minik Sezercik’e, Ayşecik’e her sarılışında onu tanıyarak bakın. İtiraf etmeliyim ki, ben denedim ve orada gerçekten gülen, ağlayan, kimi zaman çirkefleşen bir kadın vardı.

İnsanız sonuçta, görmesini, hissetmesini bilene yaşadığımız her şey gözlerimizdeki gizli kalmış damlada ve yüzümüzde bizimle büyüyen çizgilerde saklı.

Olmazsa olmaz dediğimiz bir insan geçti bu dünyadan deyip, sevinelim en azından.

Olmaz mı?

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , ,

Füreya Koral Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Seramik alanında bir eserin kime ait olduğunu, bir dizide hangi oyuncunun oynadığını söylediğiniz kadar kolay söyleyebilir misiniz? Tabii seramikle ilgileniyorsanız başka.

Bugün, bir Cumhuriyet kadını olarak kalbinin ve becerilerinin izinden giden Füreya Koral’ın doğum günü. Toplum yararına bir şeyler yapma isteğinin cevabını bulması yıllar sürmüş ve ölümcül bir hastalıktan geçmeye mal olmuş. Sonunda da adını sadece ülkesine değil, tüm dünyaya duyurmuş. Tıpkı Atatürk’ün ondan beklediği gibi çok çalışmış ve memleketine faydalı olmuş.

Onu okudukça ve tanıdıkça daha da bağlanmak istiyor insan yeteneklerine. Füreya Koral, kaybettiği çocuklarının acısını dindirmenin yolunu buldu belki de. Belki daha  çok annenin çocuğuna yardımcı olmanın bir yolunu buldu; ona sanatını öğretti.

İyi ki doğdun ve kendi ruhunun izini sürdün Füreya Koral…

Dilerim doğru yoldan sapmadan biz de bunu başarırız…

(Şakir Paşa Konağı)

Çocukluğu

Füreya, 12 Haziran 1910, Büyükada bulunan Şakir Paşa Konağı’nda, Hakiye Hanım ve Emin Bey’in biricik kızı olarak dünyaya geldi. Hakiye Hanım, bir Osmanlı Paşası, Şakir Paşa’nın kızıydı. Emin Bey ise, Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Emin Koral Paşa idi.

Füreya, soylu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmişti. Bir konakta, hiçbir maddi sıkıntı çekmeden süreceği biri hayata açmıştı gözlerini; şanslıydı. Ne isterse istesin, ulaşabileceği mesafedeydi…

Şakir Paşa Konağı’nın küçük çocuğuydu Füreya. Bu konak, ailedeki her canı sanki kendisi doğurmuşçasına sahipleniyordu her bireyini Füreya’ya göre; yıllar sonra bu durumu böyle değerlendirecekti. O dönem bazı Osmanlı aileleri, sarayın baskısından kurtulmak için Büyükada’ya yerleşiyordu. Füreya’nın ailesi de adaya böyle yerleşmişti. Yakın akrabalar bir arada, bu yeşillikler içindeki konakta koşturarak büyüdü Füreya…

(Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrelnissa Zeid, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral ve Füreya)

Üç katlı, görkemli bu konak, bir camii ve kilisenin ortasındaydı. Yani her iki kültürden de kazanımlar edinerek büyüdü Füreya. Bir gün seramiğe gönül verip kendini sanata adadığında bunu daha iyi anlayacaktı. Füreya, kendi deyimiyle, “Osmanlı laleleri, karanfilleri ve söğütlerinin, Kütahya yeşilinin, kiremit kırmızısının, hele de Akdeniz turkuazının tutsağı” idi. Tüm ailenin yaşam tarzı ve sanata bakışı, bu konaktaki yaşam ile şekillenmişti…

Boşuna değildi sanata düşkünlüğü; ailede o kadar çok sanatçı vardı ki. Üstelik ünlülerdi de. Büyükbabası, tarih yazarı ve ödüllü bir fotoğrafçı olmasının yanında aynı zamanda çini ve sermaikle de ilgiliydi. Seramiğe ilgisi belli ki ondan genlerine kodlanacaktı. Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı da Füreya’nın dayısıydı. Gravür sanatçısı Aliye Berger, aktris Şirin Devrim, ressam Fahrünissa Zeid gibi birçok isimle aynı gendendi…

Eğitim hayatı

Özel dil dersleri, sanat dersleri derken, Füreya bir küçük hanımefendi olmuş; gönlünü sanata kaptıran bir hanımefendiye dönüşmeye hazırlanıyordu.

Bir kaza sonunda Şakir Paşa’yı kaybettiler. Tam bu sırada I. Dünya Savaşı da patlak vermişti. Tüm ülkenin huzursuzluğu, elbette konakta da hakimdi. Şakir Paşa’nın ailesi, böyle bir dönemden sanatla geçti. Sanatla yeniden doğdular.

Bir porselen bebek edasında pamuklara sarmalanıp büyütülen Füreya, birçok konuda özel öğretmenlerden dersler almaya başlamıştı. Eğitim, bu aile için her şeyden önemliydi. 1927’de, ailesinin gözbebeği güzel bir genç kız olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi’nden mezun oldu.

Hemen ardından ailecek kararı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde karar kıldılar. Bu dönemdeki en büyük tutkusu da keman çalmaktı. Hemen keman dersleri başladı. Özel dersini daha sonra teyzesi Aliye Hanım ile evlenecek olan Macar Prof. Charles Berger’den alıyordu. İyiden iyiye keman çalmaya başlamıştı Füreya. Bu güzel eller kemana yatkındı; ancak şimdilik. Bu eller bir gün seramiklere adeta can vereceğinden habersiz, bugün keman çalıyordu. Bir dönem müzik eleştirileri ve çevirileri yaptı.

Prof. Berger, Füreya’ya sanatta mükemmeliyeti, ödün vermemeyi öğretmişti. Dürüst  olmak, namuslu kalmak sanat için önemliydi.

Atatürk’ün anı defterine yazdıkları

İlk gençlik zamanları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçiyordu. Atatürk ve Latife Hanım’ın evine yaptıkları ziyaret sırasında Füreya, gencecik bir kızdı. Onlara kemanıyla konçerto çaldı. Sadece elleri değil, heyecandan tüm bedeni titriyordu.  Tek solukta çaldığı konçertonun ardından anı defterini Atatürk’e uzatarak ondan bir şeyler yazmasını rica etti.

Şöyle yazmıştı Atatürk, Füreya’nın anı defterine:
“Füreya hanım görüyorum ki, siz çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve bir şeyler vermelisiniz memlekete” (M. Kemal Atatürk)

Füreya, defterinde yazılı bu övgü dolu sözlerden sonra tüm ömrü boyunca ne yapması gerektiğini aramaya başladığı, o ilk lezzetli anı yaşıyordu. Atatürk, onu beğenmekle kalmamış; ona güvenmişti de…

Genç ve zor zamanlar

“Ama mantık ne zaman sevginin eseri olmamış ki?” diye soruyordu Füreya romanında Ayşe Kulin…

Böylesine görkemli başlıyor diye böyle gitmeyecekti ya! Hem parıltılar sonsuza dek sürerse de insan mutlu olamazdı. Acıyı tatmadan, mutlu anların kıymeti bilinmezdi elbet. Füreya’nın da acıları oldu; boyunu aşan, büyük acıları…

İlk evliliğini bir çiftlik ağasıyla yaptığında henüz gencecikti. Bu evlilik 2 yıl sürdü. Füreya, bu 2 yılda, 2 kez bebeğini kaybetti. Tarifsiz acılar yaşıyordu…

Biten evliliğinin üzerine baba evine dönen Füreya, dipsiz bir kuyuya düştüğünü hissediyordu. Evlilik denen karar onu bir kuyuya itmiş ve hayatında kocaman acı dolu bir boşluk bırakmıştı.

Ama bu boşlukta daha fazla debelenemezdi. O, bir Cumhuriyet kadınıydı. Sanatla ilgiliydi, birkaç dil biliyordu; işe yarayacağı çok şey yapabilirdi. Ama bir yandan da yerini dolduramadığı bir boşluk vardı içinde; içini yakıp kavurmadığı tek bir saniye bile yoktu: Evlat acısı!

Bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken, evlat acısı kısmını yeğeni Sara ile dindirmeyi denedi. Sara, ona çok iyi gelmişti. Sanattan arta kalan tüm zamanlarını ona adadı. Onu daha sonra resmen nüfusuna da geçirecekti. Hatta onun çocukları Sera ve Mehmet’e de zamanı geldiğinde gözü gibi bakacak; anne olamayışının kanayan yarasını böyle hafifletecekti…

Büyük acıların üstüne ikinci evlilik

Füreya, ikinci evliliğini, 1935’teMilletvekili Kılıç Ali ile yaptı. Kılıç Ali, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biriydi.

Bu evlilik ile Füreya, Atatürk’e daha yakın olmaya başlamıştı. 3 sene sonra onu kaybedene kadar hep bir arada olmaya devam ettiler. Sonra da İstanbul’a taşınacaklardı. Bir yandan da anı defterine yazdığı cümleleri düşünüyordu. Sorumluluklarının bilincindeydi. Ancak henüz doğru adımın ne olduğunu kestiremiyordu. Daha zamanı vardı demek…

Bu arada bu evlilik ona iyi gelmişti. Bir sonu vardı; ama onun da zamanı vardı. Füreya, eşinin oğlu Altemur’a iyi bir anne olmuştu. Özellikle kültürlü ve sanatkâr ruhlu bir çocuk olması için çabalıyordu…

Hayatının amacına veremle kavuştu

Bazen kötü olaylar, bize iyi olanı sunmak ve onun değerini bilmemizin istenildiğini göstermek için başımıza gelir.

Füreya’nın hayatında iyiye vesile olacak o olay ise bir hastalıktı. Füreya verem olduğunu öğrendiğinde 37 yaşındaydı ve eşi, onu çoktan tedavisi için İsviçre’ye göndermişti. Burada 2 sene kaldı ve kesinlikle kolay zamanlar değildi.

Hayatta ne yapmak istediğini hala bulamamış olmanın ıstırabını yaşarken, şimdi de hastanedeydi ve ona göre bu hiç adil değildi. Bir gün Aliye Teyzesi ona oyalanması için plastik hamurlar getirdi. Burada o kadar sıkılıyor ve sıkıldıkça düşünüp o kadar kısır döngüye giriyordu ki, bu plastik hamurları reddedemedi. Hamura ilk dokunduğunda, hayatını başarı ateşine verecek o, ilk kıvılcımdan habersizdi.

Çok geçmeden içinde onu dürtüp duran, uyanmak isteyen tutkunun ne olduğunu bulmuştu. Füreya hemen resim, yontu, seramik dersleri almaya başladı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, bilgiyle dolup taşmak istiyordu. Derslerden sonra seramik üzerine kitaplar aldırttı. Artık onu mutlu eden şeyin farkındaydı ve bu mutluluğu herkesle paylaşmalıydı…

Peşini bir ömür bırakmayacaktı. Bu sanatoryum ona sadece sağlığını değil, hayatının mesleğini de kazandırdı. Türk seramikçiliği de Füreya’ya kavuşuyordu…

Füreya Paris’te

Artık sağlıklıydı ve seramikle ilgili bilgilere açtı; eserler de vermek istiyordu. Ancak bir pürüz vardı: o zamanlar ülkede seramik sanat olarak değerlendirilmiyordu. Füreya da seramiğe değer verilen bir yere gitmeliydi; Paris’e…

Ünlü seramik sanatçılarından Fransız Serre sayesinde Paris’te bir atölye bulmuştu. Burada çamurlu elleriyle kendini ne çok seviyordu. Füreya istiyordu ki, onun yaptığı çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Çiniden bir evin ihtiyacı olan her şeyi yapsın. Zengin, fakir her insan, dünyanın neresinde olursa olsun, onun ürettiği ürünleri kullansın. O sanatını bir müzeye hapsetmek değil, insanların hayatlarında yaşatmak istiyordu…

Aşkla yürüttüğü bu yoğun çalışma elbet ona başarı olarak döndü. Bakış açısı mükemmeldi. Doğu Batı kültürünü sentezlemede mükemmeldi. Belki kendisinin bu durumu keşfetmesi yıllarını almıştı; ama Füreya, seramik sanatı için dünyaya gelmişti. 1951’de, Paris’te, ilk kişisel üç boyutlu resim sergisini açtığında eleştirmenler, aynen böyle düşünüyordu.

Aynı yıl İstanbul’a döndü ve ilk sanat galerisi Maya Sanat Galerisi’nde ikinci kişisel sergisini açtı. Bu Türkiye’nin gördüğü ilk seramik sergisiydi ve bunu başaran bir kadındı. Sanatla harmanlanmış, sanata karışmış bir kadın…

Bu sergileri devam ettirdi ve Füreya, Türkiye ve yurt dışında toplamda 32 sergi açtı. Yaşadığı dönem için mükemmel bir rakamdı…

Türkiye’deki ilk seramik atölyesi

Her şey çok hızlı ilerliyordu. yıllarca yapmak için düşündüğü şeyi bulmuştu ve hızını alamıyordu. 1951 yılına ne çok şey sığdırdı. Evinde, iki küçük bölmeden oluşan Türkiye’nin ilk seramik atölyesini kurdu. Durmadan üretiyor ve öğretiyordu. Alev Ebüzziva, Bingül Başarır gibi özel isimleri, bu atölyede yetiştirdi.

Bu sırada hastalığı tekrar nüksetti ve riski çok yüksek bir ameliyata girdi. Tüm o büyük risklere rağmen hayattan bir şans daha kazanmıştı ve bu sefer daha çok üretmeliydi. Daha rahat nefes alıyordu ve aldığı her güzel nefesin de hakkını vermek istiyordu.

Seramiğe daha fazla sarılmalıydı; buna yürekten inanıyordu. Artık sadece seramik için yaşıyor gibiydi. Öyle ki, yatağını bile seramik fırının yanına taşımıştı…

Başka iklimlerde seramik sanatı

Kimisi dünyayı bisikletle gezeceğini hayal eder; kimisi bunu gerçekten yapar. Füreya’nın hayalinde bisiklet gibi seni bir yerden başka yere fiziksel olarak götürme yetisi olan bir araç yoktu belki; ama o, seramiğe kattığı ruhla her yerde hissediyordu.

İlk kazanımlarından sonra seramiği başka iklimlere taşımaya başladı. Ahmet Hamdi Tanpınar böyle tanımlamıştı Füreya’nın seramik aşkını; başka iklimlere taşımak…

Füreya, ilk çalışmalarında Mevlevi dervişlere, seyyahlara uzanmıştı. Daha sonra Hitit motifleri işlemeye koyuldu. Sınır tanımıyordu. Kim olduğunu ve ne istediğini biliyordu artık ve bunun için çok çalışmalıydı. Kazandığı bir burs ile Güney Amerika’ya gitti. Burada Aztek ve Maya kültürünü inceleme fırsatı da buldu. Döner dönmez eserlerinde bu incelemelerin de sonucu doğacaktı.

Tutkulu seramik çalışmalardan sonra

Her güzel şey, başka bir şeyi insanın hayatından götürmek zorunda mıydı? Çok sevdiğimiz doğrularımız, yanında bir başka doğruyu da barındıramaz mıydı?

Füreya’nın eşi, Atatürk’ün ölümünden sonra içine kapandı. Tam bu sırada Füreya da seramiğe olan yatkınlığını ve onu ne çok seveceğini keşfetmişti. Bu keşif zamanla bağlılığı ve  eşinin rahatsızlık duyacağı çevreyi de getirmişti.

Bir gün eşi, Füreya’ya sordu: “Ben mi seramik mi?”

Nedense Kılıç Ali’nin, akşam yemeğinde lokmasını ağzına götürürken vazgeçip, çatalını tabağına bırakıp sessizliğini bozduğunu ve bu soruyu sorduğunu hayal ettim… Cevabı ise yıllardır kimliğini arayıp bulan karısı Füreya’dan kararlı bir şekilde geldi: “Seramik!”

Ayrıldılar. Füreya, artık tek aşkı, sanatıyla tutku dolu bir beraberlik yaşayacaktı…

Eserleri ve ödülleri

Füraye için seramik kendini ifade etmek demekti. Siz baktığınızda sıradan bir süs eşyası ya da görkemli bir sanat eseri görebilirdiniz; ama onun dünyasındaki karşılığı her şeye bedeldi.

Zamanla etrafımızda gördüğümüz birçok yapıda da onun izleri oluşmaya başladı. Örneğin, İstanbul Marmara Oteli’nin lobisindeki duvar panosunu 1960’ta yapmıştı. Ankara Ulus Çarşısı’ndaki duvar panolarını 1962’de, İstanbul Divan Otel’deki duvar panosunu ise, 1969’da…

Bunlar sadece yüzlerce binlerce eseri arasında birkaç örnekti. Bir de sanatı için Türkiye’de ve yurt dışında aldığı ödüller vardı. Fransa’da düzenlenen Cannes Uluslararası Sergisi’nde Gümüş Madalya; Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Prag Uluslararası Sergisi’nde Altın Madalya; İstanbul Uluslararası Seramik Sergisi’nde Gümüş Madalya aldı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Ödülü, Wahington Smitjsonian Enstitüsü Ödülü gibi birçok ödüle layık görüldü…

Füreya Koral öldü

“Türk sanatının bütün bir köşesini dolduran büyük ve feyizli bir mevsime benzer. Yeri belki de hiç doldurulmayacak kadar özel bir mevsimdir Füreya” diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar.

Son eserinde, insanlığın yalnız kalmışlığını ve dejenere olmuş halini, içi boş, gözlerinde ve vücudunda açılmış derin boşluklarla anlatıyordu Füreya. 85 yaşındaydı.

Yaşlanmıştı; ancak gururlu bir yaşlıydı. Biliyordu ki, yetiştirdiği her bir Füreya, yeryüzünde yaşamaya devam edecekti. Kuşkusuz bunun rahatlığıyla, Füreya Koral, 1997’nin bir yaz gününde, (26 Ağustos), hayata gözlerini kapadı. Muhtemelen üzüldüğü tek şey bir daha seramik yapamayacak oluşuydu. Ama eminim, seramik de en az onun kadar üzgündü. Böylesine tutku duyduğunuz şey cansız bir nesneyse bile, insan buna inanmak istiyor.

Füreya, şu anda, Şakir Paşa’nın Büyükada’da yaptırdığı Müslüman Mezarlığı’ndaki aile kabristanında, umarım huzurla uyuyor. Tutkularının peşinden koşmak uğruna yalnızlığı göze aldı diye düşünürken çoğalarak büyüyen, yücelen, bir sanatsever Füreya Koral geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş
[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , ,

Vincent van Gogh kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

van gogh

İçindeki yoğun insanlık sevgisini taşırıp boyalarla tuvallere aktaran adam, Vincent van Gogh. Yaşadığı sefil ve yardım dolu bir hayattan sonra elinde kalan ünlenmiş, mükemmel tablolarıydı. Ama o tabloların ününü de ancak öldükten sonra gökyüzüne yükselen özgür ruhu görebildi.

Dünya gözüyle görüp öğrendikleri Vincent’in ancak canını yakmış, onu her yarasının üstüne bir pansuman yapmak zorunda bırakmıştı.

Vincent içinde taşıdığı tüm duyguların karşılığını bir renkte buldu ve onlara can verdi. Suya düşse yağmur damlası, yere düşse toprak parçası zannedip geçeceklerdi. Oysa o, resim yapmayı seçti. Renklerin insanlara getirdiği özgürlüğü balonlara asılı bırakıp insanların görmesini sağladı. Sadece insanlar bunu fark ettiğinde Vincent de balonların yanındaydı, hepsi bu.

Van Gogh’un çocukluğu

Vincent 30 Mart 1853’te dünyaya geldiğinde ailesi Hollanda’nın güneyindeki Brabant bölgesindeki Groot – Zundert köyünde yaşıyordu. Babası da bu köyün papazıydı.

12 yaşına geldiğine komşu kasabanın okuluna eğitim için gönderilmişti ki, okulu yarıda bıraktı. Çünkü her şeyi çok yavaş anlıyordu ve zekasındaki bu durum onu okuldan soğutmuştu. Böylece eğitim – öğrenim hayatını zirvede bıraktı.

Resim Satış Memuru, Vincent Van Gogh

Okulu bıraktıktan sonra Vincent avare ve yalnız bir çocukluk geçiriyordu. İçine kapanmıştı. Babasının desteğiyle 16 yaşında La Haye’deki resim galerisinde memuriyet görevi ile iş hayatına başlamış oldu. Bundan sonraki durağı da Brüksel’deki Goupil galerisiydi ve 1873’te Londra şubesine ataması yapıldı.

Resim bir virüs gibi kanında dolaşmaya inceden başlıyordu. Sadece Vincent bunun farkında değildi.

Vincent’in ilk hayal kırıklığı

Vincent, Londra Goupil Galerisi’nde çalışırken, burada kirada yaşıyordu. Ev sahibinin kızı Ursula Loyer’e aşık olmuştu.

Vincent 22 yaşındaydı. Hissettiği aşk, ruhunu bir mengeneye sıkıştırmış ve boğuyor gibiydi. Ursula olmadan yaşayamayacağı düşüncesi içinde bir çığ gibi büyümeye başladığında onunla evlenmek istediğini söyledi.

Ancak genç Vincent’in aşkı ne yazık ki tek taraflıydı. Evlilik teklifine aldığı olumsuz cevabın karşısında dünyada onun için olumlu olabilecek hiçbir şey kalmamıştı.

Bu yaşadığı ilk aşk ve ilk hayal kırıklığıydı. Bu psikolojiyle orada daha fazla kalamazdı. Olay mahallinden kaçarak uzaklaştı.

Vincent kendini toparlayamıyordu

Londra’dan kaçışı Goupil Galerisi’nin Paris şubesine oldu. Ancak içinde bulunduğu kıskaç onu sıkıştırmaya devam ediyordu.

Haliyle burada da barınamadı. Üzüntüsü, öfkesi bardaktan boşalırcasına etrafına dökülüyordu. Müşteriler, yöneticiler hepsi bu sağanak yağıştan nasibini aldığında yaşadığı anlaşmazlıklar ona evin yolunu gösterdi.

Vincent aşkın zehrini bünyesinden atmaya çalışıyordu

Hayat artık anlamsız ve her zamankinden daha zordu. Tüm acılar üstüne gelmiş, birkmiş, bir şovalye gibi savaşmak isterken o sessizdi.

Kendini resim yapmaya verdi. Kimi zaman ne yapacağını bilmez halde sokaklarda dolanırken, arada aklını başına devşirebildiği nadir zamanlarda da resim galerileri ve müzeleri dolaşıyordu. Yine de çoğunlukla resim yapmanın büyüsüne kapılmak daha cazip geliyordu.

Papazlıktan inancını kaybetmeye kadar uzanan yolculuk

Artık sokakları dolaşmak Vincent’e yetmediğinde başka şehirlere, ülkelere açılmıştı. Gittiği her yerde başka bir iş yapıyordu. Dil öğretti, rahiplerin yardımcısı oldu, kitap satıcılığı yaptı.

Brüksel’e gidip ilahiyat dersleri aldıktan sonra Belçika’daki Borinage madenlerinde papazlık yaptı. Sefalet bütün gerçekliğiyle Vincent’in hayatında kol geziyordu. Bundan başka madenciler için de savaşıyordu. İşte o andan sonra kesinlikle deli olarak anılmaya başlamıştı.

Madencilere yardım için çırpınıyor, bin bir güçlük karşısında adeta direniyordu. Bu aslında kendi iç dünyasında direnemediklerine karşı da açtığı bir savaştı belki. Yine de köylüler ve madencilerin gözünde Vincent artık çağdaş bir İsa’ydı.

Vincent günden güne daha da kötüleşiyordu. Bu savaş onu çok fazla yormuş ve hasta etmişti. Öylesine fakirleşmişti ki, köylülerin sadakasıyla günü bitirmeye çalışıyordu. Kardeşi Theo neredeyse ölmek üzere olan Vincent’i alıp Brüksel’e götürdü.

Hayatı kurtulmuştu, fiziksel olarak her şey normal seyrine dönüyordu. Ama Vincent’in ruhundaki yaralar hala derindi. Aşk acısı, madenciler için savaşırken tanık oldukları kafasında her şeyi sorgular hale getirmişti Vincent’i. Tanrı’ya olan inancını kaybetmişti.

Brüksel’de başlayan yeni hayat

Vincent’ın sağlığı artık daha iyiydi. Ressam Ridden van Rappart ile tanıştığında ondan dersler aldı. Çünkü artık resim içinde büyütmek istediği tek tutkuydu. Anatomi ve perspektifi öğrenmişti bile.

Theo da kardeşinin resme olan yeteneğini fark etmiş, ona maddi destek veriyordu.

Vincent ikinci hayal kırıklığı ile sarsıldı

Ailesi Etten şehrine yerleşmişti. Vincent ailesinin yanına döndü. Dul kuzeni Kate’i uzun zaman sonra ilk kez görüyordu ve Kate kalbinin ritmini tekrar değişmişti. Ursula’dan sonra tekrar atmaz sandığı kalbi, belli ki sadece kan pompalamaktan sıkılmıştı.

Ancak Kate de Vincent’in evlenme teklifini reddetti. Bir kez daha hayalleri kırılmıştı. Ama en azından bu sefer tecrübeliydi.

Hemen kafasının içinden bir yara bandı çıkardı, özenle yapışkanlı kısmın üzerindeki koruyucu kağıdı sıyırdı ve yaralı kısmın üzerindeki kana aldırmadan yapıştırdı. Üstelik bu sefer yara bandı renkliydi. Çünkü Vincent’in fırçası ve boyası vardı.

Vincent Van Gogh ilk yağlı boya tablolarını yaptı

Vincent, 1883’e kadar La Haye’de kalarak, akrabası olan, ünlü ressam Mauve’den resim dersleri aldı. Önündeki iki yıl içinde ilk yağlı boya tablolarını yapacaktı. Bu Vincent için bütün güzel şeyler adına attığı en güzel adımlardandı. Artık fırça darbeleri ile her şeyi renklendirebilirdi.

Vincent’in bir türlü aşka kavuşamayışı

Kalbini bantladıktan sonra kendine vereceği ikinci bir emire kadar o bandı oradan çıkarmamaya karar verdi.

Bir süre Clasina Maria Hoornik (Sien) adlı bir fahişe ile yaşadı. Aşk adını vermiyordu. Araya çizdiği çizgi fazlasıyla inceydi. Ancak bu ilişki de Theo’nun hoşuna gitmemişti, kardeşine yakıştıramıyordu. Daha sonra Vincent’in birçok tablosunda Sien olacaktı.

Bir daha kalbim kırılmayacak diye antlar verdiği zamanlardı. Neredeyse mutluydu. Ailesinin yanına döndü. Burada komşusu Margot Begemann ile aralarında aşk desen olmaz, demesen daha da büyük yalan sayılacak bir sevişme başlamıştı. Kalbindeki yara bandı artık kabuk bağlamış yaranın üzerinde daha fazla kalmak istemiyordu. Bunu fark eden Vincent, o yara bandına daha fazla ihtiyacı kalmadığını düşündü ve onu çekti. Hisettiği sızıya da hiç aldırmadı.

Bu sefer Vincent’in engeli kendi ailesiydi. Margot ile evlenmesine razı olmadılar. Margot da bu durum karşısında fazlasıyla güçsüzdü ve intihara kalkıştı. Bu olay karşısında Vincent çok fazla sarsıldı. Kendini bir kez daha çıkmazdan kurtarmak için dişlerini çok fazla sıkmak ve bedenini sessiz çığlıklardan korumak zorundaydı.

Vincent Van Gogh Paris’te

Vincent’in babası 1885’te öldü. Margot ile yaşadıklarından sonra da onu buralara bağlayan pek bir şey kalmamıştı. Kardeşi Theo’nun isteğiyle bir yıl sonra Paris’e taşındı. Theo, kelimenin tam anlamıyla kardeşine bakmayı görev edinmişti. Özellikle resim ile ilgili desteği sonsuzdu.

Hazırlanmış bunca zeminden sonra Vincent üzerine düşeni yaptı ve ressam Cormon’un atölyesine kayıt oldu. Burası onun için yeni bir başlangıçtı. Özellikle empresyonist ressamlarla tanışma fırsatı buldu. Toulouse – Lautrec, Pissarro, Signac, Seurat ve Gauguin ile de tanışmıştı. Hepsinden ayrı etkileniyordu.

Bir dönem de Pointillist tekniğini benimsedi. Resimlerinde bir dönem bu tekniğin etkileri görüldü. Paris’te yaşadığı bir yıl içinde 200’den fazla resim yapmıştı.

1888’de Lautrec’in fikriyle Güney Fransa’da Arles kasabasına gitti. Daima güneşli ve sıcak olan bu kasabada Akdeniz’in rengi Vincent’i büyülemişti. Gaugin de gelip ona misafir oldu.

Hayat belki de Vincent için Paris’ten sonra başlamıştı.

Vincent’in sonsuz insan sevgisi

Vincent yaralı kalbinde kelimelere dökemeyip taşırdığı mükemmel bir insan sevgisi taşıyordu. O da kendini boyalarla ifade etmeyi seçti. Bunu yapmak zorundaydı. Çünkü insana ve resime duyduğu aşk kalbinin kabuk bağlamış yaralarını parçalayıp üstünde tepiniyordu.

Artık sürekli resim yapıyor, içindeki salt sevgiyi böylece insanların üzerine bir hükümlülük gibi bırakıyordu.

Resim artık öylesine hayatının bir parçası olmuştu ki, fırçayı bir kenara attı ve artık sadece boya tüpünü tuvalin üzerine öylece sıkıp parmaklarıyla o boyayı zevkle eziyordu. Hatta bazen boyaya duyduğu aşkla deliriyor ve tadına varmak için yiyordu. Yemeklerinin rengini veren artık boyalardı.

Kulağı kesik ressam, Vincent van Gogh

İlk geldiğinde büyülendiği kasabanın güneşi, yaz aylarına Vincent’i bunaltmaya başladı. Tarlada güneş altında çalışmak zorunda olmak Vincent’in sinirlerini yıpratmıştı. Gaugin ile yaşamak da pek kolay sayılmazdı.

23 Aralık 1890 gecesi Gaugin’in küstah tavırları Vincent’i deli etmişti. O an oralarda usturasını gördü ve bir sinirle Gaugin’in gırtlağına doğru götürdü. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Gaugin kendini korumayı başardı. Ancak bu sefer de hırsını alamayan Vincent, usturayla kendi kulağını kesti.

Her şey sıradan bir andan ibaret gibiydi. O anda dünyanın başka bir yerinde de biri örneğin burnunu kesiyor ya da gözünün birini oyuyor olabilirdi. Öylesine bir soğukkanlılıkla kestiği kulağını şehrin genelevinden tanıdığı bir kıza götürdü.

Vincent akıl hastanesinde

Gaugin o geceden sonra kaçmıştı. Yine Vincent’i kurtarmak için Paris’ten gelen Theo onu hastaneye yatırdı ve kulağını tedavi ettirdi. Burada tedavisi sırasında halüsinasyonlar görmeye başladı. Bu yeni şeylerin habercisiydi. Belli ki, yara bantları onu ancak şimdiye kadar getirebilmişti.

Vincent van Gogh hayatının en muhteşem 200 tablasunu Arles’te yapmıştı. Oraya her şeye rağmen duyduğu bir bağlılık vardı. Bu yüzden kendi isteğiyle burada Saint – Remy akıl hastanesine yattı. Buradan sonra başka bir akıl hastanesine daha gönderilecekti.

Satışını gördüğü ilk ve son tablosu

Kırmızı Üzüm Bağı adını verdiği tablosu Vincent hala yaşıyorken satılan ilk ve son tablosuydu. Bu onun resim adına aldığı bir ödül ve mutlu olduğu anlardan birinin karşılığıydı. Mercure de Francce dergisinde de hakkında ilk kez bir yazı yayınlandı.

Vincent van Gogh’un ölümü

Vincent hastaneden taburcu edildiğinde Theo onu tekrar Paris’e getirdi. Ancak Vincent, 27 Temmuz 1890 günü tarlalara resim yapmaya gitmişti ki, daha önceden bulduğu bir silahı göğsü ile karnı arasında ateşledi. Onu bir yandan büyüleyen bir yandan delirten güneş, ölümüne şahitlik etmek için o gün daha da acıklı parladı.

Ona yetişen yine Theo oldu ama onu sadece 2 gün daha da yaşatabildiler. 29 Temmuz’da öldü.

Bir yıl sonra da Theo öldü. Auvers’e Vincent’in yanına gömüldü.

Ölümünden sonra Vincent van Gogh

Vincent yaşarken zaten kendinden öceki dönemlerin çok sağlam olarak kabul görmüş tekniklerini kumdan bir kale gibi tek hamlede yıkmıştı. Şimdi de ölümünün üzerinden 10 yıl geçmişken ortaya çıkan Fauve akımının ressamlarına örnek oluyordu. Ayrıca ondan etkilenen ekspresyonistler de vardı.

Vincent öldükten sonra Paris’te Bağımsız Sanatçılar Sergisi’nde teşhir edilen eserleriyle bir anda ünlü oldu. 37 yıllık hayatı buna vefa vermedi ama, son 3-4 yılda yaptığı tablolar ile resim dünyasının ölümsüzlerinden olmayı başardı. Belli ki yaşarken yara bantlarını fazla sıkı sarmıştı.

Vincent van Gogh’un ünlü eserleri

Arles’deki Yatak Odası (Bedroom In Arles), 1888 -89

Vincent yatak odasını resmeden neredeyse birbirinin aynısı üç tablo yaptı. Ona göre bu remin anlamı derindi. Farklı renklerin birbiriyle uyumu söz konusuydu. Yaptığı ilk yatak odası tablosu bugün Amsterdam Müzesi’nde sergileniyor. İkincisi Chicago’daki Art Institute’de ve üçüncü tablo da Paris’te Musée d’Orsay’da bulunuyor.

Üçüncü yatak odası tablosunda odanın içindeki tablolardaki görüntüyü değiştirmiş kendini ve kız kardeşini yerleştirmiştir.

Yıldızlı Gece (The Starry Night), 1889

Bu tablo Vincent van Gogh denildiğinde muhtemelen ilk akla geleni. Çünkü üzerine çok konuşulan ve çok tartışılan bir tablo oldu. Vincent bu tabloda kendine ait bütün teknikleri kullandı ve özgürlüğünü kanıtladı. Bu tablo birçok şiire, şarkıya, romana konu oldu.

Vincent Yıldızlı Gece’yi Saint – Remy akıl hastanesinde odasının penceresinden güneşi izlerken etkilendiği görüntü ile yapmıştı. Gökyüzünün bu görüntüsü onu öylesine etkilemişti ki, görüntünün şekil değiştirmesi önemli değildi. O her şeyi hafızasına kazımıştı.

Gece Cafe Terrace (Cafe Terrace At Night), 1888

Vincent Paris’te gördüğü bir kafenin renklerinden çok etkilenmiş ve resmini yapmaya karar vermiş. Az ışık altında gece yapma fikri daha cazip gelmiş ve mükemmel tablo ortaya çıkmış.

Ayçiçekleri (Sunflowers, 12 Sunflowers In A Vase), 1888

Vincent, Gaugin kendisini ziyarete geleceği zaman onu odasını süslemek için yapar aslında ay çiçekli tablosunu. Gougin de bu tabloyu çok beğenir.

Ama yine de bir yandan da artık Vincent’i temsil eder ay çiçekleri. Kendisiyle anılmaya başlayacak bir obje olsun diye de düşüdüğü söyleniyor.

Sargılı Kulaklı Otoportre (Self Portrait With Bandaged Ear), 1889

Vincent, Gaugin ile yaşadığı talihsiz geceden sonra kesik kulağını gösteren otoportresini yapmıştır. Üstelik bu olay yaşandıktan sadece iki hafta sonra. Aslında belki de amacı akıl hastanesinde kalmasına gerek olmadığını doktorlarına ispatlamaktır.

Özgür ruh Vincent

Renkçilikte ve boyaları kullanmakta Vincent özgürlük bayrağını sonsuzluğa taşıyanlardan olmuştu. Vincent resim yaparken bir konuya ihtiyaç olmadığını, herhangi bir konunun sanat gücünü ifade edebileceğini savunuyordu ve ölmeden bunu ispat etti. Vincent, ruhunu bir kuşun kanadına takıp boyalarla gökyüzüne gönderip tuvallere oradan bırakmış bile olabilirdi. Böylece özgürlük tam bir ballı lokma olarak tuvalden yansırdı, güneşe ne hacet, rüzgar essin yeter.

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,