Etiket: sanatı

Yahya Kemal Beyatlı Hayatı ve Şiirleri

Türk edebiyatının en ünlü şairlerinden biridir. 2 aralık 1884’te Usküp’te doğdu. Babası, Niş’li Yunus Beyzade İbrahim Naci Bey’dir. Mensup olduğu aile, Niş, Leskofça ve Vranya havzasına yayılmıştı. Baba tarafı Niş’Ii, anne tarafı Vrariya’lıdır. Yahya Ke-mal’in ceddi, hem baba hem anne tarafının birleştiği, III. Mustafa devrinin sancak beylerinden Şehsüvar Paşa’dır.

Yahya Kemal, ilk ve orta tahsilini doğduğu memlekette gördükten sonra İstanbul’a geldi. 1903’te Paris’e giderek orada Jön Türklerin muhitine girdi, aynı zamanda, Siyasal Bilgiler Okulu’na devama, Sorbonne’da da tarih derslerini takibe başladı. Tahsilini bitirdikten sonra 1912 ye kadar Paris’te kaldı, edebiyatla meşgul oldu.

1912’de Türkiye’ye dönen Yahya Kemal Beyatlı, ertesi yıl Darüşşafaka’da öğretmenliğe başladı. Sonra Sultan Selim’de açılan Medrese-tül-Vaızîn’de müderris vekili olarak Medeniyet Tarihi derslerini okuttu (1914). Bu arada, bir yandan da gazete ve dergilere yazılar yazıyordu. 1916-1919 yılları arasında, Darülfünun’da (Üniversite’de), önce Medeniyet Tarihi, daha sonra Batı Edebiyatı Tarihi, ondan sonra da Türk Edebiyatı Tarihi kürsülerinde müderrislik etti.

Birinci Dünya Savaşı’nın bizi 1918’de uğrattığı mağlubiyet faciasından sonra, Yahya Kemal, Üniversitedeki öğrencileriyle birlikte, daha ilk andan itibaren Millî Mücadeleye bağlandı. 1918’den sonraki yıllarda çoğu «Tevhid-i “Efkâr» gazetesinde olmak üzere, gündelik gazetelerde, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazılar yazdı. Ayrıca, «Dergâh» dergisini çıkaran gençlere fikir bakımından yardımda bulundu. Mühim bir kısım yazılarını «Dergâh» ta yayınladı.

Yahya Kemal Beyatlı’nın fikir hayatından siyasi hayata atılışı da aynı faaliyetin bir sonucu olmuştur. 1922’de Lausanne (Lozan) Konferansına giden Türk heyetinde müşavir olarak bulundu. Lausanne’dan döndükten sonra, 1923’te, ikinci Büyük Millet Meclisi’ ne Urfa’dan milletvekili seçildi. 1925’te Türkiye – Suriye sınır tahdidi heyetine murahhas tayin edildi.

Yahya Kemal ondan sonra Varşova’ya ortaelçi olarak gönderildi. Bu vazifede üç yıl kaldıktan sonra 1929’da Madrid ortaelçiliğine tayin edildi. Aynı zamanda, uhdesine Lizbon elçiliği de verilmişti.

Yahya Kemal Beyatlı, bu son elçilik vazifesinden sonra, 1934’te Yozgat’tan milletvekili seçildi. Aynı yılın sonunda Tekirdağ’ dan milletvekili seçilen şair 1943 yılına kadar Büyük Millet Meclisinde bulundu. 1946′ da İstanbul’da yapılan ara seçiminde İstanbul’dan milletvekili oldu, sonra kısa bir müddet Pakistan büyükelçiliğinde bulundu, 1948’de emekliye sevkedildi.

Gençliğinin mühim bir kısmını Paris’te geçiren şair, Fransız edebiyatını çok iyi hazmetmiş, Divan edebiyatının olduğu kadar, Fransız Parnassien  şairlerinin de bütün inceliklerini ve sanat oyunlarını iyiden iyiye benimsemişti.

Yahya Kemal’in Sanatı

Yahya Kemal henüz 18 yaşındayken ilk şiirini, 1 eylül 1902 tarihli «İrtica» dergininde yayınlamıştır. II. Abdülhamit’in tahta çıktığı günü kutlamak için birçok manzumelerin yayınlandığı bu sayıda şairin bu ilk şiiri «Üsküp Belediye Reisi İbrahim Naci- Beyzade Agah Kemal» imzasıyla çıkmıştır.

Türk şiirine hakiki «Lirik poem» i bütün halinde getiren şair, çok geniş bir tarih kültürü ve tamamen dahice bir dil ve ahenk seziş ve zevkiyle Türk medeniyetini en büyük kuvvetle dile getirmiştir. «Açık Deniz», «Rindlerin Ölümü» gibi parçaları, beşer dehasının yarattığı en tanınmış poemlerle kolayca mukayese edilebilir. Bu bakımdan Yahya Kemal’i bütün Türk şairlerin en büyüğü saymak mümkündür.

Yahya Kemal Beyatlı son derece hazır cevap, son derece nükteli konuşur bir insandı. Bulunduğu her meclisi, bu özellikleriyle doldururdu. Şiirlerinde, aşkı olduğu kadar, tabiatı da, tarihi olduğu kadar felsefeyi de en derin telleriyle dile getiren şair, geçirdiği müteaddit aşk maceralarına rağmen evlenmemişti. 1 kasım 1958’de öldü., Rumelihisarı Mezarlığında gömülüdür.

Bibliyografya;

Eserleri — 24. Şiir ve Leylâ (1932); Kendi Gök Kubbemiz (1961).

Hakkındaki Eserler — Yahya Kemal,Hayatı, Sanatı ve Şiirleri (A. Cevat, 1937); Yahya Kemal, Hayatı ve Eserleri (Orhan S. Orhon, 1937); Yahya Kemal, Hayatı ve Eseri (Zahir Güvemli, 1943); Yahya Kemal (Cemil S. Ongun, 1945) ; İstanbul Fethini Gören Üsküdar (Nihat S. Banerli, 1958). Yahya Kemal (Z. Güvemli, 1959).

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Antoni Tàpies Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Antoni TàpiesAntoni Tàpies; İspanyol ressamıdır (Barselona, 1923 – 6 Şubat 2012).

Resim yapmayı kendi kendine öğrenen (1936-1942) Antoni Tapies, 1943’te hukuk öğrenimi görmeye başladı. 1946’da öğrenimim yarıda bırakarak kendini tümüyle sanatına adadı. 1945-1947 yılları arasındaki araştırmaları, kolaja ve ıskartaya çıkmış mallardan oluşan gereçlerin kullanımına (sicim ve kâğıt parçaları, vb.) dayanıyordu; bu çalışmalar, ressamın sonunda dada düşüncesini anımsatan yapıtlar yaratmasına yol açtı. Miro ile 1949’da karşılaşması, geleneksel tekniklere yabancı olan gereçleri özgürce kullanmasını sağladı.

1949’dan 1953’e kadar gerçeküstücülüğün ve Klee’nin etkisinde kaldı. 1953-1954’te kolaj çalışmalarına döndü, resimlerinde kullandığı maddelere kum da karıştırdı. O tarihten sonraki kompozisyonlarında dadanın ya da gerçeküstücülüğün izlerine Taslanmaz: Bunlar tam anlamıyla kişisel olan son derece belirsiz bir üslubun taslağı sayılır. Gerçekten de, bu üslup figüratif olarak nitelenemez ama bununla birlikte elden geldiğince yoğun bir biçimde, dolaysız “görünen”in altında yatan acıklı gerçekliği anımsatmayı amaçlar. 1960 yıllarında, yapıtları temelde “duvar imgesi”, bir başka deyişle gri ya da kahverengi düzlem yüzey çevresinde gelişir veya işaret ya da yazıtlarla (Graffitili Resim, 1969) örtülüdür. Sıkıntı izleriyle iyice ağırlaşmış olan bu garip yüzeylerde sanatçı 1969-1970 yıllarından başlayarak düğümlü paçavralar, torbalar, hatta mamul eşyalara yer verdi. Her zaman daha köktenci olan estetiği yadsımasıyla Tapies günümüzdeki kimi yoksul sanat temsilcilerinin deneyimlerine yaklaşmışa benzemektedir.

1990’da Barselona’da, 2,000 kadar sanatçının yapıtının bulunduğu Antoni Tàpies Vakfı (Fundació Antoni Tàpies) açıldı.Ressamın ayrıca sanat konusunda çeşitli yazıları vardır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Levni Kimdir

Büyük bir Türk minyatür ve tezhip sanatçısıdır. Asıl adı Abdülcelil iken saraya mensup olduktan sonra Çelebi diye anılmış, eserlerine Levni (renkçi) imzasını atmıştır.

Levni Edirne’de doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a geldi. Saray nakışhanesine girdi. Müziğe büyük bir yeteneği vardı. Kısa zamanda müzikte büyük ilerlemeler gösterdi. Şiirle de uğraştı. Zamanının sayılı şairleri sırasına geçecek derecede şiir yazardı.

XVIII. yüzyıl başları III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa devirleri bir yandan Batı dünyasına yönelmek, bir yandan da yaşanılan günü değerlendirmek isteğinden dolayı güzel sanatlara büyük önem verilen bir devirdi. Bu alanlarda istidadı olan sanatçılar el üstünde tutuluyordu. Levni de nakış, müzik ve şiirde gösterdiği ustalıktan dolayı saray musahipliğine kadar yükseldi ve daha sonra Nakkaşbaşı oldu.

Levni, minyatür sanatının o zamana kadar bilinen belli kuralları dışına çıkarak bu sanat kolunda adeta bir çığır açmış ve sanatın yolunu değiştirmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi’nde birçok minyatürleri vardır. Yalnız Vehbi’nin “Sûrnâme” adındaki düğün tasvirleri eserini yüzlerce resimle süslemişti. Eserlerinde kalabalık figürlerden çok bir tenhalık göze çarpar. Az hatta tek figürle çalışmayı tercih eder. Minyatürde adet olan aynı yüzler aynı ifadeler yerine onun her figüründe değişik bir ifade başça bir yüz görülür. Sanki modelin şahsi görünüşü belirtilmek istenmiştir. Bu bakımdan Levni’nin gerçekçiliğe doğru bir eğilimi vardır.

Birçok minyatüründe perspektif tasası görülür. Yani iki boyutlu bir resim sanatı olan minyatüre bir üçüncü boyut derinlik katmıştır ki yaptığı asıl değişiklik budur. Topkapı Sarayı’nın Portreler Galerisi’nde bulunan III. Ahmet‘le şehzadesinin portresi ise benzerleri bakımından minyatür olmaktan çıkar. Bu çalışma koskocaman bir portredir.

Levni 1732’de Patrona Halil ayaklanmasından iki yıl sonra öldü. Ayvansarayı’nın “Hadi katu’l-Cevâmi” ‘de bildirdiğine göre Otakçılar Camisi yakınındaki Sadiler Tekkesi’ne gömülmüştür.

Levni imzasını tek bir şekilde atmadığı için büyük şöhreti yüzünden başka ressamların eserleri de bazen onun zannedilmiştir.

Aşağıda Levni’nin İmzası Bulunmaktadır
Levni'nin İmzası

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Goethe Hayatı, Aşkları ve Sanatı Hakkında Bilgi

goetheGOETHE (1749-1832) Alman edebiyatının en büyük, en ünlü yazarıdır. Şiirden romana kadar’çeşidi alanlarda eser vermiş, ayrıca bilimle de uğraşmıştır.

Johann Wolfgang von Goethe, Frankfurt’ta doğdu. Babası avukattı. Gayet sert, disiplini seven bir insandı. Annesi ise son derece hayalperest, ince ruhlu bir kadındı. Goethe’yi dünyaya getirdiği zaman henüz 18 yaşında olduğu için daha sonraları oğlu ile gayet iyi anlaşmış, ona bir anneden çok abla olmuştur. Goethe babasından muntazam çalışma, ideal uğruna savaşma isteğini, annesinden de hayal kurma kabiliyetini almıştı. Bunlar, Goethe’ nin daha sonra büyük bir yazar olmasını sağlamıştır.

Goethe‘nin yetiştiği devirde Almanya hummalı bir siyasi değişme içine girmiş bulunuyordu. Yedi Yıl Savaşları Prusyalılar’ın kuvvet kazanmalarını sağlamış, fakat bu arada bütün Avrupa’yı da siyaseten, iktisaden iyice sarsmıştı. Bu sarsıntı Goethe’lerin hayatına da bir hayli dokundu. Bütün bunlara rağmen küçük Goethe’nin çocukluğu gayet tatlı, neşeli geçmiştir. Baba Goethe oğlunu ve kızını okutmak İçin onlara özel öğretmenler tutmuş ikisinin de geniş bilgiler edinmesine çalışılmıştı.

Kukla Piyeslerinden Werther’e

Goethe daha o zaman edebiyata karşı ilgisini belli etmişti. Büyük annesinin hediye ettiği kukla tiyatrosu için yazdığı küçük piyesler Goethe’nin ilk eserleridir. 16 yaşındayken Hukuk okumak üzere Leîpzig Üniversitesine yazıldı. Öğrenimini Strasbourg Üniversitesinde tamamladı, 1771’de doktorasını verdi. Artık babasının yanında çalışması kararlaştırılmıştı. Frankfurt’a döndü, fakat daha ilk günlerde avukatlığı unutup yazı yazmaya başladı. 1773’te «Goetz von Berlichingen» adındaki piyesi yayınlandı. Ertesi yıl da «Werther’in Istırapları» adındaki eseri yayınlandı. Bu ikinci eser, Goethe’nin bütün dünyada tanınmasını sağladı. Eserin sonunda Wsrther kendini öldürdüğü için Avrupa’nın birçok şehirlerinde delikanlılar arasında kendini öldürme salgını başladı. Bütün Avrupa^yı bir Goethe ve Werther modası sarmıştı.

1775 yılı Goethe’nin hayatında bir dönüm noktası oldu.. Genç yazar o yıl Weimar Dükü Karl August’la tanıştı. Dük, memleketin iç işlerini düzene sokacak eli kalem tutan, aklı başında bir yardımcı arıyordu. Goethe’nin kendisine bu bakımlardan çok faydalı olabileceğini derhal anlamıştı. Goethe, Weimar Dükü’nün ısrarlarına dayanamayarak, onun yanında çalışmaya razı oldu. On bîr yıl devlet işleriyle uğraştı. Bu süre içinde yazı yazmaya pek az vakit bulabilmişti. Düke kendisini serbest bırakması için yalvardı. Yazı yazmayı çok özlemişti. İki yıl kalmak üzere İtalya’ya gitti.

Goethe ve Weimar

Goethe’nin yazı hayatı için İtalya yolculuğu pek önemli bir dönüm noktası sayılır. Goethe İtalyan sanatını, edebiyatını .yakından incelemek fırsatını bulmuştu. Bu arada, İtalyanlar’ın her şeye rağmen muhafazakârlıktan vazgeçmediklerini görerek kendisi de İtalyan sanatçılarının yolundan yürümeyi kararlaştırdı. İki yıl sonra yeniden Weimar’a döndüyse de bu sefer Dük’ün sadece müşavirliğini üstüne aldı, Devlet idaresinde faal bir rolü yoktu. Daha sonra Dük’ün sarayda kurduğu tiyatronun müdürlüğüne getirildi.

Arası çok geçmeden Weimar, Goethe sayesinde, Avrupa’nın sanat ve kültür merkezi haline geliverdi. Birçok tanınmış sanatçılar bu küçük şehre yerleşmeyi uygun bulmuşlardı. Şair Schiller de Weimar’a yerleşen sanatçılar arasındaydı. Goethe’yle Schiller çabuk dost oldular. Edebî çalışmalarında birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Goethe artık bütün Avrupa’da tanınan, sevilen bir yazardı. Fransız İmparatoru Napoleon onunla tanıştığı zaman «İşte büyük bir insan!» diye bağırmaktan kendini alamamıştı.

Goethe’nin en büyük eseri «Faust» trajedisidir. Şair bu eserini daha ilk gençlik yıllarında hazırlamaya başlamış, ancak ölümünden bir yıl önce 1831 ‘de bitirebilmiştir. Büyük yazar «Faust» trajedisinde kendi hayat felsefesini anlatır.

Goethe, öldükten sonra sevgili dostu Schiller’in yanına gömüldü. Weimar’da yıllarca oturduğu evle, Frankfurt’ta ilk çocukluk günlerini geçirdiği ev birer Goethe müzesi haline getirilmiştir. Avrupa’nın, Amerika’nın birçok şehirlerinde Goethe’nin heykelleri dikilmiştir. Her yıl ünlü şairin ölüm yıldönümlerinde anma törenleri yapılır eserlerinden parçalar okunur.

Goethe’nin Sanatı

Goethe’yi yalnız Almanya’nın değil, bütün Avrupa’nın en büyük şairi sayanlar vardır. Bu büyük yazar Doğu edebiyatiyle de ilgilenmiş, bu arada İran şiirinin, büyük İranlı şair Hâfız’ın, ayrıca Mevlânâ’nın etkisi altında kalmıştır. Başlıca şiir kitabına «Divan» adını vermiştir.

Goethe, edebiyatın her kolunda ölmez eserler yaratmıştır. «Werther’in Istırapları» adındaki romanını kendisinin ayrılıkla sonuçlanan ‘ bir aşk macerasını unutmak için yazmıştı. Fakat bu eser romantik Alman edebiyatının en güzel roman örneklerinden biri olarak kaldı. Goethe, lirik şiirleriyle de ün kazandı. «Eri König», «Avarenin Şarkısı» gibi şiirleri devrin bestecilerine ilham kaynağı oldu. «Wilhelm Meister’in Çıraklık Devresi» adındaki eserinde Alman Tiyatrosunun o günkü durumunu anlatmıştır. En güzel eserlerinden biri olan «Pandora» yazarın ölümünden çok sonra bulunmuştur.

Goethe’nin sanat hayatında en verimli devre 1771 – 1775 yılları arasına raslar. En güzel eserleri manzum olanlardır. Goethe şiirde kimsenin kendisiyle boy ölçüşmesine meydan vermiyecek kadar büyük başarı göstermişti. Şairin üstün taraflarından biri de insan ruhunu gayet iyi anlayıp mükemmel bir şekilde anlatabilmesiydi. Şair Schiller’le ahbap olması, onunla beraber çalışması Goethe’nin eserleri üzerinde bir hayli etki yaratmıştır; Sayısı yüz elliyi bulan eserlerinden ancak yirmi, yirmi beş tanesi başka dillere çevrilebilmiştir.

Goethe’nin lirik şiirlerinin yanında tarih trajik piyesleri de bir hayli yer tutar. «Emont», «Caesar», «Muhammed», «Prometheus» Goethe’nin en beğenilen tarihi eserlerindendir. «Egmont» ile «Prometheus» u ünlü besteci Beethoven bu adlardaki uvertürleriyle müzik âlemine de tanıtmıştır.

Büyük yazar, ömrünün son yıllarında edebiyat âlemine nedense küsmüştü. Bu küskünlüğünü unutabilmek için doğa bilimlerine merak sardı. Bitkilerin evrimiyle yakından ilgilendi, kendi fikirlerine dayanarak bir evrim teorisi yarattı.

GOETHE’NİN AŞKLARI (DOKUZ SEVGİLİSİ)

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Şeker Ahmet Paşa Hayatı ve Sanatı Hakkında Bilgi

Şeker Ahmet PaşaŞEKER AHMET PAŞA (1841 – 5 Mayıs 1907), Avrupa resmini ülkemize ilk getiren en önemli ressamlarımızdan biridir. Üsküdar’ da doğdu. Asıl adı Ahmet Ali’dir. Daha Tıbbiye’de okurken resim öğretmen muavini oldu. 1864’te Paris’e resim öğrenimini tamamlamaya gitti. Paris’te o sırada Courbet, Renoir Cezanne, Seurat, Toulouse-Lautrec, Manet gibi yeni bir akımın öncüleri henüz tanınmamışlardı; Boulanger, Gerome gibi ressamlar, büyük ün kazanmış akademik resim ustalarıydı. Ahmet Paşa da bunların atelyesinde çalıştı. 1870’te Paris’te bazı tablolarını, bunlar arasında Abdülâziz’in karakalem bir resmini sergileyerek diplomasını aldı. 1871’de İstanbul’a döndüğünde yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiye’ye resim öğretmeni oldu. Daha sonra Sanayi Okulu resim öğretmenliğine getirilerek kolağası rütbesine yükseldi.

Şeker Ahmet Paşa 1872’de Sanayi Okulu’nda Türkiye’deki ilk resim sergisini açmıştır. 1873’te ikinci sergisi Darülfünun’da açıldı. Aynı yıl yaver oldu, öğretmenlik hayatı sona erdi. Saraya girdikten sonra da mesleğinde hızla ilerlemeye devam etti, yerli, yabancı pek çok nişanla taltif edildi, 17 yabancı memleketten yüksek nişanlar aldı. 1896’da «Misafirîn-i ecnebiye teşrifatçısı» oldu, 1907’de ani bir kalp durmasından ölünceye kadar bu memuriyette kaldı. Yüksek ahlâkı, fazileti yanında tatlı dilli, hoşgörür, alçak gönüllü, şefkatli bir insan olmasından dolayı «Şeker» lakabı ile anılmıştır.

Şeker Ahmet Paşa saraydaki görevlerinden vakit buldukça Mercan’daki konağının büyük atelyesînde çalışırdı. Hayranı olduğu tabiattan resim yaparken bile çok defa atelyesînde hayaline başvurmak zorunda kalırdı. Peyzajdan sonra en çok natürmortla uğraşmıştır. Titiz bir özenle, ağır, sabırlı çalışırdı. Kuvvetli bir realistti, plastik zevk ve duyuşu memlekete yeni bir ifade tarzı getirdi. Natürmortlarında ışık-gölge zevkle kullanılmıştır. Bursa’da yaptığı manzaralarda yeşilin türlü tonları ahenkle birleşir. Eserleri arasında: «Karaca», «Orman», natürmortlar (kavun, karpuz, üzüm), «Bursa Manzaraları», «Merkepli Peyzaj», «Kâğıthane Sırtında Askerî Tatbikat» başta gelir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Picasso Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Pablo Picasso

Pablo Picasso (25 Ekim 1881, Málaga, İspanya – 8 Nisan 1973, Mougins, Fransa)

Günümüzün en ünlü ressamlarından biridir. «Kübizm» diye tanınan resim akımını başlatan kişidir. İspanyol’dur, Fransa’da yerleşmiştir. Malaga’da doğdu. 10 yaşındayken, babasının teşviği sayesinde resme başladı. 14 yaşındayken yaptığı «Çıplak Ayaklı Kız» tablosunu görünce babası onu Barcelona Güzel Sanatlar Okulu’na götürdü. Giriş imtihanı için bir ay süre bırakılarak verilen yarışma konusunu Picasso bir günde yapıp götürdü.

Picasso, 1896’da Barcelona’da, ilk atelyesini kurdu, ertesi yıl, 15 yaşında, Madrid Güzel Sanatlar Sergisi’ne katıldı. XX. yüzyılın başında Paris’e gitti. İlk sergisini orada açtı. Resimlerinde «Mavi Devre» denilen, hemen yalnız mavi renk kullandığı üslûba girmişti. Bir müddet Paris’le Barcelona arasında gidip geldikten sonra, 1904’te kesin olarak Paris’e yerleşti. Sanat tarihine «Bateau-Lavoir» (Çamaşır Teknesi Gemi) diye geçmiş acayip bir binada oturuyordu. Picasso bu sıralarda heykel yapmaya da başlamıştı. Kendisini sonuna kadar koruyup besleyecek olan ünlü kadın yazarı Amerikan Gertrude Stein’ın portresini de bu sıralarda yaptı. Kübizmin ilk örneği sayılan, Picasso’nun resim anlayışındaki değişikliği olanca özellikleriyle yansıtan «Avignon’lı Kötükadınlar» (Avignonlu Kızlar) tablosunu 1907’de bitirdi.

Picasso bu arada ünlü ressam Braque‘la tanıştı. «Gümrükçü Rousseau» denilen bu ressam şerefine «Bateau-Lavoir»da bir ziyafet verdi, kübizmi orada ikisi resmen ilân ettiler. Picasso o yıllarda derin bir sefalet içindeydi. Eldivenlerini, pantolonlarını, hattâ çoraplarını arkadaşı şair Max Jacob’la nöbetleşe giyiyorlardı.

Picasso «tahlilci kübizm»den, «kristal kübizm» devresine 1916’da geçti. 1920’de «neo-klâsik» tarzına döndü. 1934’te İspanya’ya gitti, birçok İspanyol şehirlerinde sergiler açtı. İç Savaş başlayınca, Cumhuriyetçiler’in tarafını tuttu. Bu arada Prado Müzesi Müdürlüğünü alarak, oradaki sanat eserlerinin zarar görmemesini sağladı. 1937’de İspanya İç Savaşı’ndan ilham alarak, 3,5 metre yüksekliğinde ve 7,8 metre boyundaki ünlü «La Guernica» tablosunu boyadı. Burada hemen hemen hiç renk kullanmamıştı, La Guernica kasabasının karşı taraf kuvvetlerince bir tek canlı kalmayıncaya kadar nasıl yok edildiğini canlandırıyordu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Güney Fransa’dakî Antibes’e çekildi, bol bol resim ve heykel yaptı. Heykellerinde gerçektekinden büyük nispetlerle çalışıyordu. 1946’da seramik işlerine, 1947-1950 yılları arasında da taş baskısına merak sardı.0

Picasso 1918’de Olga Koklova adında bir balerinle evlenmişti. İlk karısının ölümünden sonra, 1960’da bir modeliyle evlendi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , , ,

Raffaello Sanzio Hayatı ve Sanatı

Raffaello SanzioRAFFAELLO SANZİO (1483 – 1520)

Ünlü bîr İtalyan ressamıdır, dünyanın en büyük ressamlarından biridir. Urbino’da doğdu. İlk resim derslerini babasından aldı. Daha sonra Perugino’dan ders aldığı sırada, ustasını öylesine büyük bir kabiliyetle taklit ediyordu ki, Perugino artık ona öğretecek bir şeyi kalmadığını itiraf etmişti. Raffaello, daha başka ressamlarla da çalıştıktan sonra, Leonardo Da Vinci’yi görmek üzere Floransa’ya gitti orada Leonardo’nun, Michelangelo’nun çalışmalarını, dört yıl boyunca, inceledi. Hemen bütün resimlerinin konusunu teşkil edecek olan Madonna (Meryem Ana) resimlerine de orada başladı. Michelangelo’nun hor gördüğü portreciliğe değer kazandıran da odur.

Raffaello 26 yaşında Roma’ya gitti. Vatikan salonunu «Kutsal Kitab’ın Tartışılması» ve «Gerçek Adalet»i adındaki ünlü freskleriyle süsledi, fresk sanatının Rönesans’ı temsil eden gerçek şaheserlerini verdi. Papa, bu resimler karşısında, eskiden yapılmış bütün resimlerin bozulmasını, Raffaello’nun bunları yeniden yapmasını istedi. Agostino Chigi adında bir zenginin sarayına yaptığı «Galathea» kompozisyonunda, Raffaello’nun resmine ilk defa çıplak kadın figürünün girdiği görülür.

Raffaelio bu sıralarda Romalı, halktan bir kadın olan Donna Velata’yı sevdi, portresini yaparak onu ebedileştirdi. Raffaelio, bütün Roma kadınlarının gönlünü elde etmiş, yakışıklı bir adamdı. Bütün o çalışmaların yanında sürdüğü sefahat hayatı, genç deha sahibini henüz 37 yaşındayken ölüme sürükledi. Bir eğlence dönüşü hastalandı, kısa bir zaman sonra öldü. Yalnız, arkasında, birkaç sanatçının ömür boyu başaramayacakları sayıda ve değerde eser bırakmıştı.

Raffaello’nun Sanatı

Raffaello’nun sanatı daima tartışma konusu olmuştur, ressam çok ağır tenkidlere uğramıştır. Çünkü onun sanatı, her devresinde, başka büyük ustaların etkilerini gösterir. Yalnız, Raffaello’daki toplayıcı zeka, bütün bu etkileri harman ederek kendine özgü bir üslûp ve ifadeye yönelmesini sağlamıştır. Resim sanatının kendinden önce gelmiş ustalarında kalıcı olan sanat değerlerini hemen görmekte, değerlendirmekte eşsiz olan dehası bunlara kendi kişiliğinin damgasını da vurmuştur. Pek çok insan tanıması, çok yer görmesi, toplumun her katında yaşaması, daha çocukluk çağından beri aldığı sağlam eğitim ve kültür, onu, dünyanın az bulunur bir sanatçısı, hele Rönesans çağını âdeta kendinde toplayan, özetleyen bir deha haline getirmiştir.

Raffaello’nun üslûbu şöyle özetlenebilir: Konuya uygun olarak figürlerini adeta madde dışı bir ten rengi ve çizgi düzeni içinde canlandırır; Meryem Ana gibi kutsal figürleri bile etli canlı Roma halk kadınları arasından seçtiği modellerle çizer; renk ve hacim konusunda o zamana kadar gelen sanatçılarda görülmemiş bir olgunluğa erişmiştir; büyük kompozisyonlarda ritimle hareketi parçada, figürde değil, bütünün armonisinde arar.

Raffaelo’nun, bazan soğuk ve ruhsuz gibi duran resimleri klasik Yunan matematiğinin soyut mükemmelliğine son derece uygundur. Bundan dolayı, sanatı hiçbir zaman eskimemiştir. Önemli eserlerinin hemen hepsi İtalya’dadır. Desenlerin büyük bir kısmı ise Londra’da Windsor Şatosu’nun desen dairesindedir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , ,

Auguste Renoir Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Pierre Auguste RenoirAuguste Renoir ( 25 Şubat 1841, Limoges, Fransa – 3 Aralık 1919, Cagnes-sur-Mer, Fransa)

Ünlü bir Fransız ressamıdır. Empresyonizm akımının öncülerindendir. Limoges’da doğdu. Bir terzinin oğluydu. Daha çok küçükken bir çömlekçinin yanında, porselen tabaklar üzerine çiçek demetleri yapmakla resim öğrenimine başladı. Sonra, aynı titizlikle, yelpazeler, perdeler üzerine süslemeler yaptı. İçinde gerçek bir sanat sevgisi yaşadığı için, eline geçen paraları biriktiriyordu. 1862’de, İsviçreli ressam Gleyre’in atelyesine yazıldı. Gleyre bu atelyeyi Güzel Sanatlar Okulu’ndan yetişenleri geliştirmek için açmıştı. Geleceğin empresyonist ressamlarından Monet, Bazille, Sisley de burada çalışıyorlardı.

Renoir, ertesi yıl, arkadaşları ile birlikte, doğadan resim yapmak için Fontainebleau Korusu’nda çalışmaya başladı. O sıralarda Courbet’nin etkisi altındaydı. 1868’de yaptığı «Sisley Ailesi» adındaki tablo bu etkiyi açıkça gösterir. Claude Monet’yle kurduğu arkadaşlık Renoir’ı, bazı eserlerinde, renkleri küçük tuşlar halinde bölmeye sevk etti. 1874’te, empresyonist ressamların açtıkları ilk sergiye Renoir da katıldı. «Locada» adında ki tablosu ile büyük bir ün kazandı. Çünkü bütün eleştirmeciler bu eserin aleyhinde bulundular. O devre, Renoir’ın en şaşırtıcı güzellikte eserler verdiği devredir. «Moulin de la Galette» gibi en güzel tabloları hep bu sıralarda yapılmıştır. Işığın gölgelikler arasındaki süzülüşlerini büyük bir başarı ile belirtebiliyordu.

Renoir’ın gerçekten empresyonist olan devresi gayet kısa sürdü. 1880’de, değişik eserler vermeye başladı. Empresyonist gruptan en önce ayrılan da o oldu. Arkadaşlarının içine düşmek üzere bulundukları belli bir sistemdeki kolaylık, reçete üzerine resim yapmak onu çok korkutuyordu. 1881’de İtalya’ya giderek, klasik resmi inceledi. 1895’ten sonra gerçek şaheserlerini vermeye başladı. Şimdi biçimden çok öze önem veriyordu. «Bence bir resim hoşa gitmeli, güzel olmalı. Hayatta o kadar can sıkıcı şey var ki, insan bir resme bakarken içi açılmalı» diyordu. Resmi bu işte yetersiz bulunca, heykeli denediyse de, romatizması, ellerini bu konuda kullanmasına engel oluyordu. Ömrünün son yıllarında, resim yapabilmek için, fırçalarını bileğine bağlatmak zorunda kaldı.

Renoir’ın eserleri, başta Louvre Müzesi olmak üzere, dünyanın hemen bütün müzelerine, özel koleksiyonlarına dağılmıştır. Ayrıca, çağındaki pek çok kadının portrelerini de yaptığı için, Fransa’da, özel koleksiyonlarda da eserleri bol miktarda bulunmaktadır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Sir Joshua Reynolds Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Sir Joshua Reynolds (16 Temmuz 1723, Plympton, Birleşik Krallık- 23 Şubat 1792, Richmond, Birleşik Krallık)

Ünlü bir İngiliz portre ressamıdır. 17 yaşında iken Thomas Hudson adında bir ressamın yanında iki yıl çalışarak insan yüzü çizmekte başarı kazandı. Önceleri Plymouth’ta, sonra da İtalya’da çalıştı. Londra’ya dönüşünde kısa zamanda büyük bir üne kavuştu. Krallık Akademisi’nin 1768’de ilk başkanı oldu.

Joshua Reynolds, portrede çok usta bir ressamdı. Eserleri arasında «Devonshire Düşesi ile Çocukları», «Günahsız» tabloları ünlüdür. «Konuşma» adlı kitabı, sanat görüşünü edebi bir renk içinde belirtir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Rubens Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Peter Paul RubensPeter Paul Rubens (28 Haziran 1577, Siegen, Almanya – 30 Mayıs 1640, Anvers, Belçika)

Ünlü bir Flâman ressamıdır. Vestfalya’da, Siegen şehrinde doğdu. Babası, aslında Anversli bir hukukçuydu. Protestan olduğu için, din kavgaları yüzünden, memleketini bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı. Oğlu 1 yaşındayken Köln’e (Kolonya’ya) yerleştiler. Peter, resme orada başladı. Anvers’te devam etti. Flâman okulunun ünlü öğretmenleri ona resim sanatının inceliklerini öğrettiler. Genç ressam 1600’de Venedik’e gitti. Mantua Dukası’nın saray ressamlığını yaptı. Duka onu Roma’ya, İspanya’ya yolladı. Rubens Cenova’da da bir süre çalıştıktan sonra, 1608’de Anvers’e döndü.

Rubens, şimdi mitoloji ve din konularında büyük kompozisyonlar hazırlamaya başlamıştı. Çevresinde gayet kabiliyetli öğrenciler toplandılar. Rubens, İtalyan ustaları gibi çalışıyor, başladığı çeşitli konuları aynı zamanda işliyor, her kısmını, öğrencilerinden biri tamamlıyordu. Daha Rubens’in sağlığında, bu atelyeden 3.000 kadar eser çıkmıştı. Bunun 600’ü Rubens’in kendi eseridir, ya da fırçası değmiştir. Rubens’in kompozisyon bilgisi, bu konudaki zevki düşmanlarını bile şaşırtacak derecede yüksekti.

Rubens, Paris’teki Luxembourg Sarayı’nı büyük kompozisyonlarla süslemek üzere Fransa’ya çağrıldı. 1622-1625 yılları arasında, şimdi Louvre Sarayı’nın büyük salonlarını yerden tavana kadar kaplayan muazzam 22 kompozisyon meydana getirdi. Konu, kraliçenin hayatıydı. Rubens bunu mitolojik ve temsili sahnelerle süsledi. Anvers’e döndükten sonra, Madrid’e elçi olarak gönderildi. Orada da birçok portre yaptı. 1635’te Anvers yakınlarındaki Steen Şatosu’na çekilen ressam «Venüs’le Adonis» gibi çeşitli eserler verdikten sonra orada öldü.

Rubens, desen, kompozisyon ve renk gibi resmin temellerini çağında en iyi bilen bir ressamdı. Kendisinden sonra gelen romantiklerin hepsini, hiç değilse tekniğiyle etkilemiştir. Eserleri Hollanda, Fransa, İspanya, İngiltere ve Rusya’nın çeşitli müzelerinde, Amerika ve İngiltere’nin özel koleksiyonlarında bulunmaktadır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

George Sand Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında (Kısaca)

George SandGeorge Sand (1 Temmuz 1804, Paris, Fransa – 8 Haziran 1876, Nohant-Vic, Fransa)

Ünlü bir Fransız kadın romancıdır. Asıl adı Lucile-Aurore Dupin’dir. Babası bir süvari subayıydı, Paris’li bir terzi kızı ile evlenmişti. 1808’de attan düşerek öldü. Küçük yaşta öksüz kalan Aurore’u büyükannesi büyüttü.

George Sand Nohant’da doğmuştu. Çocukluğu da orada, tabiat ortasında geçti. Tabiat sevgisi, böylece, ruhunda yer etti. Büyükannesi, onun taşkın yaratılışını bir düzene koyabilmek için, kızı Paris’teki İngiliz manastırına koydu. 1817’den 1820’ye kadar orada kalan Aurore, iki yıl bol bol kitap okudu, tabiat ortasında gezdi, dolaştı, hayal kurdu. Sonra, yazı denemelerine girişti. 1822’de, yani henüz 16 yaşındayken, Baron Dudevant’la evlendirildi. Bu adamla anlaşmaları imkansızdı. 1830’da kocasından ayrıldı, iki çocuğunu alarak Paris’e gitti. Hayatını kazanması lâzımdı ama, ne yapacağını bilemiyordu. Önce, resim yapmaya çalıştı. Sonra bir tanıdığının tavsiyesi üzerine roman yazmaya girişti. İlk romanı, Jules Sandeau’yla ortaklaşa yazdıkları «Pembe ve Beyaz»dı (1831). Bu 5 ciltlik romanı «Jules Sand» adı ile yayınlamışlardı.

Gene o yıl, ilk önemli romanı olan «Indiana» yı yayınladı. Bu roman, George Sand imzası ile çıktı. Ondan sonra da yazar bütün eserlerini bu adla yayınladı.

George Sand 1833-1835 yılları arasında, ünlü şair Alfred De Musset ile ilişki yaşadı. Serbest bir hayat sürüyor, erkek kıyafetiyle geziyor, erkekler gibi kahvelere devam ediyordu. Musset’den çabuk bıktıysa da şair onu ömrünün sonuna kadar unutmadı. George Sand şimdi Chopin’le ahbap olmuştu. Mayorka Adası’na seyahatler, çeşitli maceralar arasında, George Sand, Paris’in en tanınmış insanı olarak, hareketli bir 20 yıl geçirdi. Daha sonra, Nohant’a çekildi, çocuklarını, hatta torunlarını büyüttü. Edebiyat dünyası ile ilgisini kesmemişti. Orada, evlatlarının arasında öldü.

George Sand, Fransız edebiyatında romantik ve lirik romanın en başta gelen yazarlarından biridir. Üslûp ve tahlil üzerinde fazla iddiası olmamakla beraber eserleri içten yazılmıştır. Tabiat sevgisi, sevgi hissinin incelenmesi bakımından ilgi çekici eserler vermiştir.

Romanları. — Pembe ve Beyaz (1831, Jules Sandeua île ortaklaşa); Indiana (1831); Valentine ( 1832); Lelia (1833); Lirin Yedi Teli ( 1839); Rudolstadt Kontesi ( 1843-1845); Angibault Değirmencisi (1845); Şeytanlı Göl (1846); Küçük Fadette (1849); Villemer Markisi ( 1860); Jean de la Roche ( 1860).

Piyesleri. — François le Champi (1849); Victorine’in Evlenmesi (1851); Villemer Markisi (1864),

Çeşitli eserleri. — Mahrem Notlar (1834); Bir Yolcunun Mektupları (1834); Ömrümün Hikâyesi (1844-1855); O Kadınla O Adam (1859) Mektuplar (1882-1884).

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Friedrich von Schiller Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Friedrich SchillerFriedrich von Schiller (10 Kasım 1759, Marbach am Neckar, Almanya – 9 Mayıs 1805, Weimar, Almanya)

Alman şairlerinin en büyüklerinden biridir. Manzum tiyatro eserleriyle tanınmıştır. Babası, Würtemberg Dukası’nın bahçelerine bakan emekli bir doktordu. Duka, onu, kendi kurduğu askerî okula yazdırdı. Schiller, burada önce hukuk, sonra hekimlik öğrenmeye başladıysa da, onu en çok edebiyat ilgilendiriyordu. 21 yaşında operatör olarak okulu bitirdikten sonra kendini edebiyata verdi.

Goethe gibi, Schiller de hürriyet fikirleriyle yetiştiğinden, diktatörler aleyhine bir piyes yazıyordu. Adını «Die Rauber» (Haydutlar) koyduğu bu eserini 1781’de tamamladı. Kendi hesabına bastırdı. Kitap çıkınca, Duka’ nın hışmına uğradı. Bir daha, sansürden geçirmeden hiçbir eserini yayınlayamıyacağı kendisine bildirildi. Schiller, bu emre rağmen, piyesini oynattı. Hapse atıldıysa da dostlarının yardımı ile hapisten kaçtı.

Mannheim’da takma bir adla saray tiyatrosunda çalışmaya, bir yandan da yeni eserler yazmaya koyuldu. 1784’te «Kabale und Liebe» (Hiyle ile Sevgi) yi yazdı. 1787’de «Don Karlos»u kaleme aldı. 12 yıl kadar üniversitede profesörlük yaptı, felsefe ve tarihle uğraştı. 1798’den sonra yeniden eser vermeye başladı. «Vallenstein», «Maria Stuart», «Die Jungfrau von Orleans» (Orleanslı Genç Kadın), «Die Braut von Messina» (Messina’nın Nişanlısı), «Wilhelm Tell» gibi tiyatro eserlerinden başka birçok şiir, içlerinde en büyüğü «Otuz Yıl Savaşları» olan birkaç tarihi eser yayınladı. 46 yaşında veremden öldü.

Friedrich Schiller’e ölümünden üç yıl önce asillik payesi verilmiştir. Goethe’den sonra Almanlar’ın en büyük lirik, romantik şairi sayılır. Shakespeare’i örnek alarak tiyatroda romantizmi Fransızlar’dan çeyrek yüzyıl önce gerçekleştirmiştir. Sanatta güzellikle, ahlakla faydayı bağdaştırmak başlıca gayesiydi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Georges Seurat Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında (Kısaca)

Georges SeuratGeorges Seurat (2 Aralık 1859, Paris, Fransa – 29 Mart 1891, Paris, Fransa)

Tanınmış bir Fransız ressamıdır. Yeni empresyonizm akımının kurucularındandır. Paris’te doğdu, gene orada 32 yaşında öldü. Bu kısacık ömründe ölümsüz eserler bırakmıştır.

Georges Seurat, küçük yaştan beri resim yapmaya merak sarmıştı. Önce, bir resim okuluna devam etti. İki yıl Güzel Sanatlar Okulu’na gitti. Daha sonra, renklerin özünü Öğrenmek amacı ile, o zamanki fizik biliminin verilerini araştırmaya koyuldu. Bu arada, çizgi ve biçim meselelerini kendince gayet sağlam şekilde halletti. Bu konuda, yalnız sîyah-beyaz resim yaptığı halde, eşyanın renk etkilerini verecek derecede ustalaştı. İlk büyük tablosu olan «Banyo»yu 1884 sergisinin jürisi geri çevirince, Seurat da, Signac’la birlikte Bağımsız Ressamlar’ın sergilerine katıldı. Georges Seurat, bileşik renkleri unsurlarına ayırarak sürmeyi denemiş, böylece «pointîlisme» (noktacılık) denilen tarzı yaratmıştır. Resimlerini küçük tuşlarla, noktacıklarla yapıyor, renkleri, hele zıt renkleri çok ustaca, bilim kuramlarına uygun şekilde kullanıyordu.

Bugün eserleri Amerika, İngiltere, Fransa müzelerinde bulunan Georges Seurat, çağdaş ressamlar için özel bir estetik kurabilmiş olan sayılı kimselerdendir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Seyrani Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

SEYRANİ (1807-1873)

XIX. yüzyılda yaşamış bir halk şairidir. Asıl adı Mehmet’tir. Kayseri’nin Develi ilçesinde doğdu. Fakir bir imamın oğludur. Bir süre Develi’de okuduktan sonra İstanbul’a geldi, tekkelere devam etti. Develi’ye döndükten bir süre sonra gezgin bir derviş olarak, özellikle Orta Anadolu’da, dolaştı. Şairin, aşırı içki düşkünlüğünden dolayı, yarı deli bir hale geldiği, serseri, perişan bir hayat sürdüğü söylenir.

Seyranî, bu çeşitten birçok benzerleri gibi, halk tarafından zaman zaman horlanmış, zaman zaman da «ermiş» derecelerine yükseltilmiş, acılarla, yoksulluklarla dolu bir hayat sürmüştür.

«Seyranî» takma adını belki de gezgin hayatından dolayı kullanan şair yalnız çağının değil, Türk halk şiirinin yüzyıllar içinde gelmiş geçmiş en coşkun, içli temsilcilerinden biridir. Alabildiğine duygulu iç dünyasının yanında kuvvetli bir çevre sezgisi, bu sezgiyi canlı, renkli olarak dile getirme gücü vardır. Bunlardan başka, gerçek bir hicivcidir. Hicivlerine uğrayanların başında da yobazlar, ahlak düşkünleri, zalim devlet memurları gelir. Oldukça sağlam bir nazım tekniği vardır. Gördüğü öğrenimin sonucu olarak, aruz veznini de kullanmışsa da, onun kişiliğini gösteren, adını yaşatan şiirleri hece vezniyle yazdıklarıdır. Divan zevki özentisine kapılmadan, içinden geldiği gibi yazdığı şiirlerinde duru, katıksız, tertemiz bir Türkçe kullanmıştır.

Halk şiirinde, gene XIX. yüzyılda yaşamış, ikinci bir Seyrani daha varsa da, Ispartalı olan bu şair, Kayserili adaşı ile hiçbir şekilde boy ölçüşemiyecek kadar önemsizdir, unutulup gitmiştir.

SEYRANÎ’DEN BİR PARÇA

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Jean Auguste Dominique Ingres Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean Auguste Dominique IngresJean Auguste Dominique Ingres (29 Ağustos 1780, Montauban, Fransa – 14 Ocak 1867, Paris, Fransa)

Ünlü bir Fransız ressamıdır. Romantik devirde yetişmiş, deseninin mükemmelliği, çizgilerinin temizliği, klasik çalışması ile tanınmıştır.

İngres, güney Fransa’da Montauban’da doğdu. Çok küçük yaştayken Toulouse akadedemisine girdi. Babası ve bütün ailesi güzel sanatlara meraklı, istidatlı insanlardı. İlk sanat bilgilerini de zaten babasından almıştı. Bir yandan keman dersleri de alıyordu. Müzik sevgisini ömrünün sonuna kadar yaşatmıştır. Bunaldığı, yorulduğu, sıkıldığı zamanlar hemen kemanına sarılırdı. Bundan dolayı «violon d’lngres» (İngres’in kemanı) Fransız dilinde insanın asıl mesleğinden başka, dinlenmesini sağlayacak ikinci bir uğraşını gösteren bir deyim haline gelmiştir.

İngres, 1796’da Paris’te, o zaman bütün Avrupa’da en büyük ressam olarak tanınan Louis David’in atelyesine girdi. Konularını ya eski Yunan mitolojisinden, ya da tarihten seçerek büyük kompozisyonlar hazırlıyordu. İki kere de Napoleon’un portresini yapmıştı. 1806’da ilk defa İtalya’ya gitti. 18 yıl orada kaldı. Roma’yı, Napoli’yi gezdi, bütün eski üstatları inceledi. Raffaello’ya hayrandı. Bundan dolayı, resimlerindeki kadınların adeta mermere benzer şeffaf derileri vardır. David’in tesirinden tamamen kurtulup klasik bir şekil kusursuzluğuna erişti. «Büyük Odalık», «Türk Hamamı» gibi tabloları bu devrin eserlerindendir. En çok itirazı çeken tarafı, kadın figürlerinde, görünüşün tamamen plastik güzelliğe yönelmiş olmasına rağmen, gerçekte coşkun bir dişilik belirtmek isteyişidir.

İngres 1824’te Paris’e döndü. Fransa’da karışıklıklar çıkınca, 1835’te ikinci defa İtalya’ya gitti. Villa Medici’de barındı. Artık bütün dünyaya değerini tasdik ettirmiş bir üstattı. Yıllarca Fransa’dan uzakta yaşadı. Sonra, 1841’de yeniden Paris’e döndü. Birçok ressam yetiştirdiyse de, içlerinde sanat tarihine geçmiş pek az kimse vardır. Bunun da sebebi, İngres’in kurallara fazla bağlı olması, kişiliğe yer bırakmamasıdır. Bundan dolayı, sanatı, kendisi için ne kadar yücelik sağladıysa, kendisinden başkalarını o nispette taklide düşürmüştür.

İngres’in eserleri, başta Paris’teki Louvre Müzesi olmak üzere, dünyanın belli başlı müzelerindedir.

Bugün, doğduğu kasaba olan Montauban’da ve Paris Güzel Sanatlar Okulu’nda Ingres’in büyük sanatkarlar tarafından yapılmış heykelleri vardır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Karacaoğlan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında (Kısaca)

Karacaoğlan
KARACAOĞLAN ( 1606 – 1679)

Büyük halk şairlerimızdendir. Kendi şiirlerinden çıkarılan bilgiye göre Karacaoğlan XVII. yüzyılda yaşamış bir yeniçeri saz şairiydi. Büyük bir ihtimalle 1606’da Adana’nın Bahçe ilçesinin Fersak köyünde doğdu. Sailoğulları’ndandı.

Bütün halk şairleri gibi, Karacaoğlan da daha küçük yaşta saz çalmaya, şiir söylemeye başlamıştı. Biraz büyüyünce, elde sazı, bütün Anadolu’yu köy köy gezdi. Yeniçeri ocağına girdi. Bu arada başından birçok macera geçti. Tabiata âşıktı. Gezdiği, gördüğü yerleri, başından geçenleri koşmalarında, türkülerinde anlatmıştır. En çok Adana, Urfa, Muş, Hukka, Halep, Munhuç gibi güney şehirlerini dolaşmıştı.

Bir rivayete göre onu böylece köy köy dolaştıran sebep, çok küçükken sevdiği «Karakız» adlı bir güzeldir. Şair bu sevginin izlerini ölünceye kadar gönlünden çıkaramamıştır. İki sevgili de asla birbirine kavuşmadılar. Güya ölümlerinden sonra Karakız bir tepeye, Karacaoğlan da bunun karşısında bir başka tepeye gömülmüşler.

Karacaoğlan, Adana bölgesinin derebeylerinden olan Kozanoğullları ile bir türlü geçinemedi. Kozanoğulları, ne yoldan olursa olsun, Karacaoğlan’ı öldürtmek istediler. Bu yüzden şair, sazını koltuğuna kıstırıp Van’a kadar kaçtı. Çok yer gezmiş olan şair, doğuda İran’a, güneyde Arabistan’a, Irak’a, kadar gitti. Büyük yoksulluklara katlandığı, zorluklarla karşılaştığı da anlaşılıyor. En güç zamanlarda bile hayata bağlı kalmıştı.

Karacaoğlan, bütün şiirlerini hece vezniyle yazmıştır. Kullandığı tek tük yabancı sözleri bile Türk söyleyişine uydurmuştur.

KARACAOĞLAN’DAN BİR ŞİİR:

KOŞMA

Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Seni görmiyeli göresim geldi
Altın kemer sıkmış ince belini
Usul boylarını sarasım geldi

Küçücüksün güzel, etme bu nâzı
Ciğerime bastın, ateşi közü
Başına sokmuşun gülü nerkizi
Yüzümü yüzüne süresim geldi

Eladır gözlerin karadır kaşın
Aradım cihanı bulunmaz eşin
Yaylanın karından beyazdır dişin.
Uzanıp üstüne ölesim geldi.

Karac’oğlan der ki bilirim seni
Adadım yoluna kurban bu canı
Koynunda beslenen ayvayı narı
Çözüp düğmelerin deresim geldi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Divan Şairi Baki : Hayatı, Sanatı ve Eserleri

bakiBAKÎ (1526-1600), Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Asıl adı Abdülbaki Mahmut’tur. İstanbul’da doğmuş, gene orada ölmüştür. Fatih Camisi meyzinlerinden Mehmet Efendi’nin oğludur.

Bakî’yi babası saraç çıraklığına vermişti, orada çok kalmayarak medreseye girmek fırsatını buldu. Medresede devrin ünlü bilginlerinden Karamanlı Ahmet ve Mehmet efendilerden ders gördü, tarihçi Hoca Sadettin, şair Nev’î ile ders arkadaşlığı etti.

Bakî on sekiz, on dokuz yaşlarında İstanbul’un en beğenilen genç şairlerinden biri olmuştu. Daha sonra Kadızade Şemsettin’;n derslerine devam etti ( 1552), Nahçivan seferinden dönen Kanunî’ye takdim ettiği bir kaside ile de padişahın ilk defa dikkatini çekti (1554). Bakî Halep kadılığına atanan Kadızade ile birlikte Halep’e gitti, 1559’da İstanbul’a döndükten sonra padişahın gözüne girme yollarını aradı. Meslek hayatına «danişment» (müderris yardımcısı) olarak girdi. 1563’te padişahın isteği üzerine 30 akça ile Silivri’de Pîrî Paşa Medresesine atandı. Kanunî’den sonra II. Selim ve III. Murat devirlerinde de mevkiini muhafaza edebilmiş olan Bakî, 1579’da Mekke, 1580′ de Medine kadılıklarına atandı, iki kere İstanbul kadılığı (1584, 1585), iki kere Anadolu kazaskerliği (1585, 1590), üç kere de Rumeli kazaskerliği (1591, 1595, 1597) etti. Çok arzuladığı, hattâ elde etmek için birtakım entrikalara bile karıştığı şeyhülislâmlık makamına ulaşamadan öldü.

Sağlığında «Sultan-üş-Şuara» (Şairler Sultanı) diye anılan, ünü imparatorluk dışına kadar yayılmış olan Bakî’nin ölümü, İstanbul’un fikir ve sanat çevrelerinde derin bir teessür uyandırdı. Bütün devlet er.kânı, vezirler, âlimler ve şairler, büyük şairin son hizmetinde bulunmak üzere Fatih Camisinde toplandılar. Cenaze namazını Şeyhülislâm Su-nullah Efendi kıldırdı. Şeyhülislâm, musalla taşı üzermde şairin tabutunu görünce, onun:

Kadrini seng-i musallada bilüp, ey Bakî
Durup el bağlıyalar karşına yâr an saf saf

beytini okumaktan kendini alamadı. Tabut, büyük bir kalabalıkla, Edirnekapı dışında, Eyüp’e giden yol üstünde, La’lî Efendi Çeşmesi yakınında hazırlanmış olan kabre gömüldü.

Bakî’nin Özel Hayatı

Bakî’nin aile hayatına ait doğru ve etraflı bilgi yoktur. Yalnız, ömrünün son zamanlarında evlendiği ve iki oğlu olduğu bilinmektedir

Bakî açık tabiatlı, şen, şuh mizaçlı bir adamdı. Düşündüğünü hemen söyler, sırası gelen bir nükteyi, her nerede olursa olsun, sarfetmekten kendini alamazdı, Zevk ve safa âlemlerinde ne kadar serbest, neşeli ve atılgan ise, en ciddî meclislerde de aynı serbestliği ve nesey göstermekten çekinmez, tenkid ve tarizlerini esirgemezdi. Fakat bu tenkid ve tarizlerinde zarafet haddini aşmaz, herkese iyi muamele eder, istemiyerek kalbini kırdığı kimse’erin gönlünü almıya çalışırdı.

O devrin edebî geleneklerine göre şairlerin karşılıklı hicviyeler yazmaları çok tabiî bir şeydi. Bu yüzden Bakî ile bazı şairler arasında da karşılıklı hicviyeler yazılmıştır. Ba kî’nin babası, herhalde çirkin sesli bir mey-zin olduğu için, «Karga» lâkabı ile anılır, Bakı’ye «Kargazade» denilirdi. Onun bu lâkabı hicviyeler için daima bir konu olmuştur.

Bakî daha öğrencilik hayatında, o devrin bütün genç şairleri gibi, zevke ve eğlenceye çlüşkünclü. Kışın bozahane sohbetleri, hususî içki toplantıları, tahtakale gezintileri, Balat, Samatya ve Galaca meyhaneleri; yazın Kâğıthane, Bahariye, Tophane âlemleri boş zamanlarını doldururdu. Yeni yazdığı gazelleri sarığının arasına sokarak bütün bu çevreleri dolaşır, birçok genç şairlerle tanışır, etrafına bir yığın takdirkârla birlikte rakîp ve muarızlarını da toplardı.

Ebuşsuud Efendi’nin kâhyası Hasan Ağa’ nın oğlu olan «Ruhî» mahlâslı genç ve güzel bir şairle Bakî’nin dostlukları birçok dedikodular uyandırmıştı. Fakat Bakî bu dedikodulara hiç aldırmıyordu.

Ruhî’nin ölümünden sonra Bakî hocası Kadızade Şemsettin Ahmet Efendi’nin oğlu Yusuf’a karşı büyük bir ilgi duymuştu. Yusuf hakkında yazmış olduğu birtakım gazeller bu devreye rastlar. Düşmanlarının sonradan Bâkî’yi kötülemek için silâh gibi kullandıkları:

«Seni Yusuf’la güzellikte sorarlarsa bana
Yusuf’u bilmezim amma seni rânâ bilirim »

beytini şair onun için söylemişti.

Özel hayatında bu kadar serbest ve hoş görür olan Bakî, memuriyet hayatında vicdanının emirlerine uymaktan geri kalmamış, dış tesirlere kapılmamıştır. Şahsî mührüne:

«Fânist cihan derö vefâ nîst
Bâki heme ost cümle fânist»

(Dünya geçicidir, vefa yoktur; her şey gibi Bakî de geçicidir ) beytini kazdırmış olan şairin, hükümlerinde adaletten ayrılmıyan bir kadı olduğu daha başka bazı vesikalardan da anlaşılmaktadır.

Bakî, zevk ve safaya düşkün mizacına rağmen serseri ve parlşan bir hayat geçirmedi. Ölçülü ve hesaplı bir adam olması dolayısiyle, daha ömrünün ilk çağlarından başlıyarak ruhuna hâkim olan yükselmek ihtirasını tatmin maksadı ile meşru gördüğü her vasıtaya başvurdu. Her devirde kendisine bir koruyucu bulmak için bütün zekâsını kullandı. En büyük koruyucusu, eserlerini Kanunî Süleyman’a tanıtarak, bu vesileyle onun sara/a girmesini sağlıyan Mirâhur Ferhat Ağa’dır. Sultan Süleyman, Bakî gibi büyük bir kabiliyeti bulup ona mevki vermşsini padişahlığının en zevkli birkaç olayından biri saymıştır.

Bakî’nin resmî mevkilere büyük önem vererek siyasi hayata basit bir memur ihtira-siyle kapılması, yükselmek için hayatının son yıllarında bile birtakım entrikalara katılmaktan geri durmaması, büyük şair için şüphesiz ki ahlâki bir kusur, bir küçüklük sayılabilir. En büyük emeli olan şeyhülislâmlığa yükselememesi, edebî şöhretiyle bütün imparatorluğu dolduran ihtikar şairi, son yıllarında çok üzmüştü. Zaten zayıf, hastalıklı, sinirli bir adamdı Bu yüzden büsbütün sinirli oldu Yalnız, birçok ahlâkî meziyetleri yanında bu beşerî za’fını hoş görmek, onun büyük sanatkâr tarafını esas olarak kabul etmek gerekir.

Bakî’nin Sanatı

Fuzulî’yi kendine has, erişilmez mevkiinde bir yana bırakacak olursak, Bakî, şiirimizin gelişmesi üzerindeki derin ve devamlı tesiriyle, XVI. yüzyılın en büyük Türk şairidir diyebiliriz. Türk şiirinin çok değerli üstatlar yetiştirdiği bir yüzyılda yaşadığı halde, Bakî parlak ünü ile hepsini gölgede bırakmıştır.

Bakî daha çok kaside ve gazel yazmıştır. Kasidelerinde gösterdiği büyük başarıya rağ-mön asıl sevdiği, en çok başarı gösterdiği tarz gazeld’r. İnceden inceye işlenen bu şiirlerde göze çarpan özellikler, samimî olmaktan çok şekil mükemmelliğini sağlamak, edebî sanatları ustalıkla kullanmak, kelime oyunlarına fazla düşkünlüktür. ( Divan Edebiyatı Bakî’nin şahsında ilk defa en yüksek temsilcisini bulmuş, nazım tekniği onun elinde yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.

Bakî tasavvuf ve’ din konuları ile hemen hiç ilgilenmemiş, hattâ her divanda bulunması âdet olan münâcât, tevhit, naat gibi şiirler yazmamıştır

Eserleri şunlardır:

«Divan»: Bakî şiirlerini ilk önce Kanunî Süleyman’ın emir ve isteği üzerinö divan şeklinde toplayıp düzenlemişse de, sonradan daha birçok manzumeler yazdığı için, bu ilk divan eksik bir nüshadır. Bugün İstanbul ve Avrupa kitaplıklarında, hususi ellerde, birbirinden oldukça farklı, pek çok Bakî divanları vardır. Bakî’nin basılmış divanlarında 4508 beyit bulunuyorsa da eldeki nüshaların ve şiir mecmualarının incelenmesi sonunda bundan epey fazla şiirin mey-” dana çıkacağı muhakkaktır. Divanı tam olarak 2 kere İstanbul’da, bir kere de Prag’ da basılmış, Hammer tarafından Almanca’ya çevrilmiştir.

«Fazâil ül-Cihâd»: İslâm müelliflerinden Ahmed bin İbrahim’in «MeşâıT l-eşvâk ;lâ meşârî’ l-Uşşak» adlı Arapça eserinin çevirisidir Müslümanları cihada teşvik için yazılan ve İslâm edebiyatında güzel örneklerine raslanan bu cins eserler arasında bu kitabın da önemli bir yeri vardır.

«Maâlim.-ül-Yakîn fî Sîret-i Seyyid-il-Mürselîn»: Şihabüddin Ahmet bin Muhammed Kastalânî’nin «El Mevâhib-ül-ledünniyye» adlı kitabının bazı değiştirmeler, eklemeler ve çıkarmalarla çevirisidir.

«Fazâil-i Mekke»: Kutbüddin Muhammed bin Ahmet Mekkî’nin Arapça Mekke tarihinden çevirisidir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Alfred Sisley Hayatı ve Eserleri

Alfred Sisley; İngiliz ressamıdır (Paris, 1839-Moretsur-Loing, 1899).

Fransa’da yaşayan ve ticaretle uğraşan ailesi tarafından ticarete yönelmesi amacıyla İngiltere’ye gönderilen Alfred Sisley ticarete pek yatkın olmadığı için Paris’e döndü (1862) ve hemen Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılarak Charles Gleyre’in (1806-1874) atölyesine girdi. Burada Bazille, Monet ve Renoir’la dostluk kurdu. İki yıl sonra Gleyre’in artık ders vermeyi kestiği Güzel Sanatlar Okulu’nu bu sanatçılarla birlikte terk etti. Daha sonra, gene onları örnek alarak önce Fontainebleau yakınlarındaki Chailly-en-Biere, ardından da Marlotte’ta açık havada resim yaptı (1865-1866).

1866 Salonu’nda sergilediği La Celle-Saint-Cloud’da Kestane Ağaçlı Yol, Corot, Courbet ve Daubigny’nin, sanatçının ilk yapıtları üstündeki üçlü etkisini gözler önüne serdi. 1867’de Honfleur’de Bazille’le çalışmaya başlayan Sisley’in bu ressam tarafından bir portresi yapılmıştır. 1870’ten sonra, savaş nedeniyle babasının iflas etmesi üstüne en küçük mali güvenceden bile yoksun kalan Sisley, açıkça Monet, Renoir ve Pissarro’ya yaklaşan bir üslup benimsedi (Villeneuve-la-Garenne’de Köprü, New York, Metropolitan Museum of Art). Burada ressamın, yapıtlarının çoğunun hazırlanmasına egemen olan geleneksel bir uzam anlayışının varlığı gözlenir.

Fransa’daki Komün hareketi sırasında Londra’ya sığınmış olan Sisley, tablo tüccarı Durand-Ruel’le tanıştı. İzlenimci sanatçıların pek çoğunun tersine, eleştirmenler tarafından hiç de başarılı görülmedi, üstelik yoksulluktan da yakasını bir türlü kurtaramadı. Biri İngiltere’ye (1874), öbürü Normandiya’ya (1894), sonuncusu da Galler’e (1897) olmak üzere üç kısa yolculuk dışında Ile-de France’tan hiç ayrılmadı. Marly (Port-Marly’de Su Baskını, 1876, Paris, jeu de Paume Müzesi), Bougival (Bougival Alavere Havuzundaki Tekneler, 1873, Jeu de Paume Müzesi), Louveciennes (Louveciennes’de Kar, 1878 jeu de Paume Müzesi), Sèvres ve Saint-Cloud’da çalıştı. 1874, 1876, 1877 ve 1882’de katıldığı izlenimci sergilerdeki yapıtları kimi zaman ilgi çektiyse de hiçbir zaman heyecan uyandırmadı. 1882’de Sisley kesin olarak Loing kıyılarındaki küçük bir köy olan Moret’ ye yerleşti; 1883’te Durand-Ruel, sanatçı adına özel bir sergi düzenledi.

Yaşamının sonuna doğru Loing ırmağı ve çevresi, başlıca esin kaynağı haline geldi (Loing Kanalı, jeu de Paume Müzesi). Sisley 1895’ten beri istediği halde Fransız uyruğuna geçemeden öldü.

alfred-sisley-meadow

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Ludwig van Beethoven Hayatı ve Sanatçı Kişiliği

Ludwig van BeethovenLudwig van Beethoven (Aralık 1770, Bonn, Almanya – 26 Mart 1827, Viyana, Avusturya)

Müzik sanatının en ünlü, en büyük bestecilerinden biridir. Flaman aslından müzikçi bir ailenin çocuğu olarak Almanya’ da Bonn şehrinde doğmuştur. Dedesi Ludwig ana yurdu olan Löwen’den göçerek Almanya’ya yerleşmiş, orkestra şefi olarak çalışmıştır. Babası, Bonn Prensliği sarayında şarkıcılık yapmış, hayatının sonuna kadar sanatından ayrılmamıştır.

Beethoven ilk müzik bilgilerini babasından edindi, sonra doğduğu şehirde tanınmış öğretmenlerden Christoph Gottlob Neefe’nin öğrencisi oldu. On üç yaşında prenslik orkestrası üyeliğine kabul edildi, on beş yaşında sarayın ikinci orgçuluğuna getirildi. Bu sırada Breuning ailesinin dostluğunu kazanması bilgi ve görgüsünün artışında önemli rol oynamıştır. Breuning’lerin teşviki ve Prensin yardımiyle 1787 yılında Mozart’tan ders alması için Viyana’ya gönderilen genç sanatçı annesinin ağır hastalığı yüzünden Bonn’a dönmek zorunda kaldı. Bu arada Mozart’la ancak kısa bîr görüşme yapmış, büyük besteci genç Beethoven’in dehasını ilk anlayanlardan biri olmuştur.

Beethoven’in Bonn’a gelişinden kısa süre sonra annesi öldü, sanatçı genç Prens tarafından 1792’de ikinci defa Viyana’ya gönderildi. Bu büyük sanat merkezinde Haydn’ın tavsiyesi üzerine çalışmalarına başladı, çağının Schenk, Albrechtsberger ve Salieri gibi ünlü müzik ustalarından faydalandı. 1795’te ilk üç yaylı çalgılar triosu, Haydn’a ithaf edilen üç piyano sonatı ve ilk piyano konçertosu yayınlandı, bu cüretli eserler etrafında geniş bir bilgi uyandı.

Beethoven 1800 yıllarında kulaklarında beliren bir ârıza üzerine âdeta hayata küsmüş, intiharı bile düşünmüştür. Fakat 1803’ten sonra olayları olduğu gibi kabul ederek insanüstü iradesi ve dehası ile kendisini yaratmaya verdi, birbiri ardı sıra büyük ses anıtları yarattı.

Beethoven’in kulaklarındaki rahatsızlık 1819’da tam bir sağırlık halini almış, onu yavaş yavaş insanlardan uzaklaştırmış, yalnızlığa mahkûm etmişti. Hayatının son yıllarında karşısındakilerîn söylediklerini ancak yazdırmak sureti ile anlayabiliyor, birazcık duyabilmek için boynuz şeklinde uzun borular kullanıyordu.

Beethoven hiç evlenmemiştir. 1826 yılı sonbahar aylarında sağlık durumu birdenbire kötüleşti, ağır bir hastalık yüzünden aylarca yatakta kaldı, fırtınalı bir kış günü son nefesini verdi.

Beethoven’in Sanatı

Beethoven yaşayışı ile tamamen bağımsız, hiçbir göreve akıma bağlı olmayan yeni bir müzikçi tipinin ilk örneği olmuştur. Eserlerini başlıca üç çağa ayırarak incelemek gerekir.

1800 yılına kadar gelen ilk devredeki verimi genel olarak sınırlandırılmış, kapalı bir üslûbun, rokoko sanatının etkisini taşır. 1815 yılına kadar gelen ikinci çağdaki eserleri kalıplardan kurtulmuş, derin his hareketlerinin yankılarını veren yepyeni bir tarzın örnekleridir, Bu çağın özelliklerini belirten eserleri «Eroica», Do minör ve La majör senfonilerle, «Rasumowsky Kuartetleri», «Pathe-tique» adlı piyano sonatıdır. Ölümüne kadar gelen çağ ise muhteşem «Dokuzuncu Senfoni» ve «Missa Solemnis» le, bunlara ek olarak büyük yaylı çalgılar kuartetleriyle romantizme yönelen daha ileri bir çabanın anıtlarını kazandırmıştır.

Beethoven sanatında Mannheim Okulundan başlıyarak Haydn ve Mozart’ın devamı olmuş, bu arada ilk zamanlar Philip Emma-nuel Bach ve Cherubini’nin etkisinde kalmıştır. Fakat daha sonraları belirli bir sınıf ve topluluğa yönelen «klasik» ve «rokoko» tarzlarından sistemli bir şekilde sıyrılmış, müzik sanatını sınıftan kurtararak bütün insanlığa yaymaya çalışmıştır. «Dokuzuncu Senfoni» de müziği çalgıda bırakmıyarak insan sesini de katması bu endişe ve gayesinin açık delilidir. Tekniğinin gücünü daima muhteşem yapıların doğuşunda kullanmış, sağlam ve mantığa dayanan buluşlarla bu yapıları ölmezleştirmiştir. Bağımsızlığa olan eğilimini eserlerinde de belirtmekten çekinmemiş, «Fidelio» operasında olduğu gibi sanatını bu fikrin hizmetine vermiştir.

Beethoven’in XIX. yüzyıl müziği üzerinde çok büyük ve derin etkileri olmuş, Schubert, Schumann, Berlioz, Mendelssohn, Brahms ve Bruckner gibi büyük besteciler ona olan hayranlıklarını eserlerinde gene ona has özellikleri kullanmak suretiyle belirtmişlerdir.

Beethoven’in başlıca eserleri şunlardır:

9 Senfoni (bunlardan 3. Senfoni «Eroica» (Kahramanlık Senfonisi), 5. Senfoni «Kader Senfonisi», 6. Senfoni «Pastorale» (Kır Senfonisi, 9. Senfoni de «Corale» (Korolu Senfoni) olarak tanınır); Prometheus’un Yaradılışı (bale); «Egmont», «Coriolan» uvertürleri; Keman Konçertosu; 5 piyano konçertosu; Uçlü Konçerto (piyano, orkestra, koro); «Fidelio» (opera); «Isa Zeytin Dağında» (oratoryo); ayrıca keman, piyano, viyolonsel için sonatlar ve diğer çeşitli besteler.

Filozof besteci ve Beşinci Senfonisi

Beethoven, müzik çevrelerince filozof besteci olarak tanınır tn sanları çok sevdiği halde, daima onlardan kaçmayı âdet edinen Beethoven, hiçbir kimsenin tesiri altında kalmadan, kendine göre bir felsefe yaratmıştı. Başlangıçta Kader’in insanı daima yenebi leceğine inanmıyordu. Bir dostuna: «Ben istersem Kader’i ya kasından yakalar yere sererim» demişti

«Kadeı Senfonisi» adını taşı yan Beşinci Senfonisi’ni yazmaya başlarken de inancı değişmemişti. Beethoven bu eserini 1808 de tamamladı

Beşinci Senfoni, insanın Ka der’le savaşını anlatır. Kadeı insanın kapısını çalmaktadıı onu hükmü altına almak ıstiye çektir. Şiddetli bir mücadele baş lar, Senfoni, insanoğlunun cen netin koruyucu kanadları altına sığınarak Kadre’e karşı zafer ka zanışını anlatır, huzur ve sükun verici melodilerle sona erer.

Beethoven’in felsefesine göre, insanoğlu ıstıraptan doğan ze kâyla cesaret kazanır, bu cesa ret ona ümit verir. İnsan bu ümitle ebediyete kavuşur,

Beethoven Kader’in üstünlü güne inanmamıştı, fakat sonun da pek acı bir şekilde kaderin esiri oldu, ömrü sağırlığın ıştıra bı içinde sona erdi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Aşık Dertli Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

DERTLİ [Âşık Dertli] (1772-1846)

Ünlü halk şairlerimizdendir. Bolu civarında Gerede’ye yakın Şahneler köyünde doğdu. Ali Ağa adında bir çiftçinin oğluydu. Asıl adı İbrahim’dir. Saz çalmayı, şiir söylemeyi öğrendiği zaman Lûtfî mahlâsını aldı, aşk yüzünden keskin bir bıçak ve ustura ile kendini öldürmeye kalkıştıktan sonra çevresinde «Dertli» diye anılmaya başlandı.

Dertli, genç yaşında babasını kaybedince, geçim zoru ile İstanbul’a, Konya’ya, Mısır’a gitti, meclislerde, âşık kahvelerinde saz çaldı, bütün bu dolaştığı yerlerde görgü ve bilgisini artırarak sazına ve sözüne hâkim bir
halk şairi haline geldi. Bir ara tasavvufa da merak sardı.

Dertli, Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş ülkelerinde yaptığı gezilerden sonra köyüne, elinde saz, başında kavukla döndü, evlendi, iki çocuğu oldu. Bir müddet sonra gene geçim zorluğu ile karşılaştığı için, II. Mahmut devrinde İstanbul’a geldi. Bu devirde büyük bir rağbet gören Tavukpazarı’ndaki semai kahvesinde âşıklar arasında yapılan bir yarışmada — âdet olduğu üzere — duvara asılan bir muammayı çözmeyi başardı, bundan sonra İstanbul’da şöhret kazandı.

Dertli, zaman zaman Anadolu’nun muhtelif şehir ve kasabalarında bir gezgin halk şairi olarak dolaşmış, Kastamonu ve Aksaray’a gidip gelmiş, nihayet 72 yaşında Ankara’da ölerek Koyunpazarı’ndaki caminin mezarlığına gömülmüştür.

Bir yalvarış, ya da yakarış tarzında yazdığı şu dörtlükte:

Bin türlü dert ile bezet Dertli’yi
Gerek kısalt gerek uzat Dertli’yi
Bab-ı vilâyette gözet Dertli’yi
Yabancı değiliz, erenlerdeniz,

diye dert yanan şairin, edâ ve kullandığı dil, bakımından devrinin Divan şairlerini taklide kalkıştığı söylenebilir. Nitekim Dertli aruz vezniyle de şiirler yazmış, bu şiirlerinde Arapça ve Farsça terkipler kullanmıştır. Esasen XIX. yüzyılın ilk yarısında halk şairlerinin pek çoğunda Divan şiirinin tesirleri açık olarak görülmeye başlanmış, bundan önceki yüzyıllarda yetişen halk şairlerimizin duruluğu ağır ağır kaybolmuştur. Dertli’nin, gerek hece, gerekse aruzla yazdığı şiirlerinin pek çoğunda ince bir lirizm vardır.

DERTLİ’NİN ŞİİRLERİNDEN

Saçın görse sümbül perişan olur
Gider aklı baştan tartağan olur
Goncaların bağrı kızıl kan olur
Koymasın bağıban her bağa seni.

Dertli serilsefil gurbet illerde
Beyhude şöhreti gezer dillerde
Yarim gelir diye bakar yollarda
Elleri kınalı, gözü yaşlı yar!…

Sâkıyâ camında nedir bu esrar
Kıldı bir katresi mestâne beni
Şarab-ı lâlinde ne keyfiyet var
Söyletir efsane efsane beni

Ref’et nikabını ey vech-i enver
Zulmette gönlümüz olsun münevver
Şarab-ı lâlinin lezzeti dilber
Gezdirir meyhane meyhane beni

Aşıkın bin belâ gelir başına
Tahammül gerektir adüv taşına
Şem’-i ruhsarına aşk âteşine
Yanmada seyretsin pervane beni

Bakmazlar Dertli’ye mahzundur diye
Hakikat bahrine dalgundur diye
Bir saçı Leylâ’ya mecnundur diye
Yazdılar deftere divane beni

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Mir Emad Hassani Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Mir Emad Hassani; (d. 1535/54 ?, Kazvin – ö. 1615, Isfahan), nestalik yazıda en büyük İranlı hattattır. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan soyundan geldiği için Haseni sayılır. Öğrenimine Kazvin’de başladı; ilk yazı hocası Molla Muhammed Hüseyn-i Tebrizi idi. Bir süre devlet büyüklerinden Ferhad Han Karamanlı’nın hizmetinde çalıştıktan sonra İsfahan’a giden Emâd, saraya girdi ve I. Abbas’ın sevgi ve yakınlığını kazandı. Orada 16 yıl kaldı. Ünü kısa sürede bütün İslam dünyasına yayıldı. Öte yandan iftiralara uğradı, Sünni olduğu ileri sürülerek suçlandı. Mir Emad Hassani’nin kendine serzenişlerde bulunduğunu duyan şah ona yüz çevirdi. Emâd bir gece hançerlenerek öldürüldü. Ölümü üzerine Hint-Türk hükümdarı Cihangir’in “Emâd’ı bana verselerdi karşılığında ağırlığınca mücevher verirdim” dediği söylenir.

Ünü dolayısıyla şiirlere konu olan Mir Emad Hassani, önceleri Mîr Ali Henevi’yi, sonra da Baba Şah Isfahani’yi taklit etmiş, sonunda bu iki hattatın sanatını kaynaştırarak kendi üslubunu ortaya koymuştur. Kendinden önce ve sonraki hattatların en büyüklerinden sayılır. Türk hattatları da 19. yüzyılın başına değin onun üslubunu benimsemişlerdir. Nureddin Muhammed Lahici, Mîr İbrahim, Ebu Turab Isfahani, Derviş Abdi Buharai gibi tanınmış öğrenciler yetiştiren Mir Emad Hassani’nin günümüze pek çok yazısı ulaşmıştır. Dünyanın hemen her büyük kitaplığında onun yapıtlarından örnekler vardır. Türkiye’de de İstanbul Üniversitesi ve Topkapı Sarayı kütüphanelerinde yazıları bulunmaktadır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,