Etiket: Siyasetçi

Ahmed Celaleddin Paşa (Serhafiye) Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Osmanlı
Asker, Siyasetçi, İstihbarat Şefi (?, İstanbul Ö. ? 1908’den sonra). Sultan II.
Abdülhamid’in güvenini kazanarak serhafiye (Baş İstihbaratçı, İstihbarat Şefi)
oldu. Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusa’nın baş ajanı olarak, Mısır ve Avrupa’ya
kaçmış Jön Türklerin faaliyetlerini izlemeye ve önlemeye çalıştı.

Serhafiye
Ahmed Celaleddin Paşa,  daha sonra
Contraxeville’de yaptığı antlaşmayla bir grup Jön Türk’ün İstanbul’a dönmesini
ve bazı Jön Türk gazetelerinin kapatılmasını sağladı. Sultan’ın vaatlerini tutmadığını
görünce muhalefete geçti. Paris’e yerleşerek Jön Türkler’i maddi bakımdan
destekledi. Sultan II. Abdülhamid’e ihanet ederek, ona suikast düzenlemek
amacıyla cemiyet kurdu. İstanbul’a fedai sokmaya çalıştı.

2018’de
TRT ekranlarına gelen Payitaht Abdülhamid dizisinde 
Serhafiye Ahmed Celaleddin
Paşa rolünü Cem Uçan canlandırdı. (
http://www.biyografya.com/biyografi/1988)

 

KAYNAKÇA:
Ahmed Celaleddin Paşa (Milliyet Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi 1. Cilt,
1974),.

biyografya

Etiketler, , ,

Recep Tayyip Erdoğan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Siyaset
ve devlet adamı, Türkiye’nin 12. ve günümüzdeki Cumhurbaşkanı. Ak Parti
kurucusu ve Genel Başkanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanlarından, eski
Başbakanlardan.

26
Şubat 1954 tarihinde İstanbul / Kasımpaşa’da doğdu. Sahil Güvenlik Teşkilatı’nda
da görev yapmış Rizeli bir denizci babanın oğludur. Çocukluğunu Rize’de
geçirdi. Ailesi ile birlikte on dört yaşında ailesi ile Rize’den İstanbul’a göç
etti ve Piyale Paşa İlkokulu’nda okudu. Çocukluk döneminde ekstra harçlık için
İstanbul sokaklarında limonata ve simit sattı. 
1965’te girdiği İstanbul İmam Hatip Okulunu 1973’te bitirdi. Sonradan
Marmara Üniversitesi’ne bağlanarak adı Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi olarak değiştirilen Aksaray İktisadi ve Ticari İlimler
Yüksek Okulu’ndan ön lisans derecesiyle 1981 yılında mezun oldu. Camialtı, İETT
ve Erokspor’da 16 yıl futbol oynadı ve 12 Eylül 1980 sonrasında futbolu
bıraktı.

Recep
Tayyip Erdoğan, 1980 yılında, çalışmakta olduğu İETT’den ayrılınca özel sektörde
çalışmaya başladı. 1982 yılında askere gitti, askerden döndükten sonra yine
aynı şirkette yaklaşık bir buçuk yıl çalıştı. Daha sonraki çalışma hayatına
başka bir şirkette genel müdür olarak devam etti. Bu arada üniversite
yıllarında Milli Türk Talebe Birliği’nin çalışmalarına katıldı. Politikaya ilgi
duyarak, 1978 yılında Millî Selâmet Partisi (MSP) Beyoğlu Gençlik Kolu
Başkanlığına ve aynı yıl MSP İstanbul İl Başkanlığına seçilip fiilen politikaya
girmiş oldu.

12
Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 1983 yılında kurulan Refah Partisi ile
siyasi hayatına devam etti. 1984 yılında bu partinin Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985
yılında da İstanbul İl Başkanı ve MKYK üyesi oldu. 1986 ara seçimlerinde
milletvekilliğine, ardından 1989 yılında da Beyoğlu ilçesinden belediye
başkanlığına adaylığını koydu. 1989 seçimlerinden Refah Partisi ikinci parti
olarak çıktı ve 1991 yılında tekrar milletvekili adayı oldu ve partisi barajı
geçince milletvekili seçildi. Ancak “tercihli oy sistemi” nedeniyle Yüksek
Seçim Kurulu milletvekilliğini iptal etti. Onun yerine o yıl Meclise Mustafa
Baş girdi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı

 

1994
yılına kadar İstanbul İl Başkanlığı görevini sürdüren Erdoğan, medya ve anket
tahminlerini altüst ederek 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde % 25,19 oy alarak,
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Dünyanın en büyük
metropollerinden biri olan ve Türkiye’nin sosyal ve ekonomik başkenti olan
İstanbul’da yaptığı Belediye Başkanlığı döneminde kaçak yapılaşma ve o yıllarda
şehri kasıp kavuran susuzluk sorunu ile mücadele etti ve mücadelelerinde önemli
başarılara ulaştığı gözlendi.

 

Okuduğu Bir Şiir Yüzünden Cezaevine
Konuldu

 

Recep
Tayyip Erdoğan, 12 Aralık 1997 tarihinde davet üzerine gittiği Siirt’te,
katıldığı mitingde yaptığı konuşma sırasında Milli Eğitim Bakanlığı’nın
öğretmenlere tavsiye ettiği bir kitaptan, Ziya Gökalp’ın 1912 yılında Balkan
Savaşı için yazdığı “Asker Duası” başlıklı şiirini okuduğu için, özellikle
“Minareler süngü / Kubbeler miğfer / Camiler kışlamız / Müminler asker”
dizeleri tartışma konusu yapılarak, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde
yargılanmaya başlandı. Yargılama sonucu Türk Ceza Kanunu’na göre “Halkı
din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu
işlediği gerekçesiyle dört ay hapis cezasına çarptırıldı. Erdoğan, bu mahkeme
kararıyla, 4.5 yıl sürdürdüğü İstanbul Belediye Başkanlığını bırakarak 26 Mart
1999 günü Kırklareli iline bağlı Pınarhisar Cezaevine girdi. 24 Temmuz 1999
günü tahliye oldu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)
Kurucusu

 

Bu
süreçte, onu seven ve destekleyen çevreler tarafından yeni bir parti kurması
yolunda kendisine telkinlere açık oldu. Fazilet Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi
tarafından temelli kapatılmasının ardından, bağımsız kalan milletvekilleri,
yeni parti kurma çalışmalarını “Gelenekçiler” ve
“Yenilikçiler” olarak adlandırılan iki kanattan sürdürdü.

“Milli
Görüşçü” olarak adlandırılan kanat Recai Kutan’ın genel başkanlığında 20
Temmuz 2001’de Saadet Partisi’ni (SP) kurarken, “Değişimci” kanat da
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001’de, Adalet ve Kalkınma
Partisi’ni (AK Parti) kurdu ve Erdoğan, parti genel başkanlığına seçildi.
Partisi,  katıldığı genel seçim olan 3
Kasım 2002 seçimlerinde büyük bir başarı elde etti ve oy kullanan seçmenlerin %
34,29 oyunu alarak birinci parti oldu.

Lideri
olduğu parti seçimi kazandı ama, Recep Tayyip Erdoğan seçim yasağı bulunduğu
için Meclise giremedi. Arkadaşı ve partisinin lider kadrosundan Abdullah Gül
bir süreliğine parti başkanlığını ve 58. hükümeti kurarak başbakanlığı yürüttü.
Bu ara formülün ardından şu süreç yaşandı: Yapılan genel seçimlerde Siirt
milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi ve aynı
şehirde AK Parti’den ilk sırada milletvekili seçilmiş olan Mervan Gül’ün adaylıktan
çekilmesi üzerine Siirt’te ara seçim yapıldı. Erdoğan, yapılan bu ara seçimde Siirt’ten
milletvekili seçildi ve AK Parti hükümetini Abdullah Gül’den devralarak 2003
yılında ilk kez Başbakan oldu.

 

Başbakan Erdoğan

 

Başbakan
Erdoğan, kurduğu hükümetler döneminde çok sayıda reformlar uyguladı. Türkiye 45
yıl sonra Avrupa Birliği ile bir Ortaklık Anlaşması imzaladı, Erdoğan’ın görev
gelmesi ile Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri başladı. Ülkede yapmış
olduğu reformlar sonrası European Voice Organization tarafından “The
European of the Year 2004” seçildi.

2007
genel seçimlerinde, Türkiye tarihinde 52 yıl sonra ilk kez iktidarda olan bir
parti, ikinci döneminde oy oranını arttırdı ve Erdoğan’ın genel başkanı olduğu
Adalet ve Kalkınma Partisi bu seçimi  %
46.58 oy oranıyla kazandı.

Erdoğan,
2010 yılında kamuoyunun uzun yıllardır anayasa değişikliği taleplerini
değerlendirerek, özellikle 12 Eylül darbesi döneminde yapılan anayasa yerine
daha çağdaş ve demokratik bir anayasa özlemini karşılamak üzere kolları sıvadı.
Yeni anayasanın tümüyle değiştirilmesi için, ön hazırlık olarak 12 Eylül
2010’da referanduma gitti. Hazırladığı paket, seçmenden destek gördü ve % 57.94
“Evet” oyuyla kabul edildi. Bu referandumdan sonra 2012 yılında yapılacak yeni
anayasanın çalışmalarına başladı.

2011
yılında, Erdoğan liderliğindeki AK Parti, Türkiye siyasi hayatında başarısını
sürdürerek, 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde bu kez oylarını önceki seçime
göre yeniden arttırdı ve  % 49,9 oyla seçimin
galibi oldu ve Erdoğan, 61. TC hükümetini tek başına kurarak çalışmalarını
sürdürdü.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan

 

Recep
Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2014 Pazar günü halkın oyları ile 12. Cumhurbaşkanı
seçildi. Türkiye’nin 12. ve günümüzdeki Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı öncesinde, 2003-2014 yılları arasında 11 yıl
başbakanlık yaptı. 2007 anayasa değişikliği referandumu sonrasında anayasada
yapılan değişiklikle birlikte 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen
seçimle doğrudan halkoyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu seçimde Erdoğan,
% 51.79 oranında oy aldı.

Kurucuları
arasında yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genel başkanlığı görevini 12
yıl boyunca sürdürürken; 2002, 2007, 2011 ve 2015 genel seçimlerinden en yüksek
oyu alan parti olarak ayrılmıştır. Ak Parti, 2015 genel seçimlerinde de en
yüksek oyu alan parti olmuştur.

Recep
Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerine, cep telefonu mesajı ve
televizyon konuşmalarıyla vatandaşları meydanlara çıkarak darbecilere karşı
durmalarını istedi. Bütün şehirlerde milyonlarca kişi meydanlarda toplanarak
gece geç saatlere kadar ellerinde Türk bayraklarıyla demokrasi nöbetini
günlerce devam ettirdi.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, görevini sürdürürken AK Partinin hazırladığı anayasa teklifinin 16
Nisan 2017’da yapılan referandumda kabul edilmesiyle yetkilerini genişletti.
Halkın yüzde 51.41’nin “Evet” oyu verdiği ve “Hayır”
oylarının yüzde 48.59’da kaldığı bu referandumun ardından yeniden AK Parti
üyesi oldu.

29
Mayıs 2017’de Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan
başkanlığında toplanan Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısında Erdoğan
yeniden AK Parti Genel Başkanı oldu.

Recep
Tayyip Erdoğan, 24 Haziran 2018’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde % 52.6 oy
alarak büyük bir oy farkıyla başarılarına yeni bir zafer ekledi, yeniden
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilerek görevine devam etti.

 

Ayasofya İbadete Açıldı

 

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya’nın Diyanet İşleri
Başkanlığına devredilerek ibadete açılmasına yönelik Cumhurbaşkanlığı Kararını
“hayırlı olsun” mesajıyla paylaştı. Öte yandan, karar Resmi Gazete’de
yayımlandı.

Kararda,
Ayasofya Camisi’nin müzeye çevrilmesi hakkındaki 1934 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın
Danıştay 10. Dairesinin kararıyla iptal edildiği anımsatıldı.

Bu
kapsamda, Ayasofya Camisi’nin yönetiminin 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı
Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 35. maddesi gereğince Diyanet İşleri
Başkanlığına devredilerek ibadete açılmasına karar verildiği belirtildi.

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, sosyal medya hesabından söz konusu Cumhurbaşkanı
Kararı’nı “hayırlı olsun” notuyla paylaştı.

 

Eşi ve Çocukları:

 

Cumhurbaşkanlığı
görevine 28 Ağustos 2014’te başlayan Erdoğan, 4 Temmuz 1978 günü verdiği bir
konferansta tanıştığı 1955 doğumlu Emine Erdoğan (Gülbaran) ile evli; Ahmet
Burak ve Necmettin Bilal adlarında iki oğul, 
Esra ve Sümeyye adlarında iki kız babasıdır.

 

Ödülleri:

 

Recep Tayip
Erdoğan birçok ödül aldı. Bunlardan birkaçı şunlardır: 18 Nisan 2004 – “Dünyanın
En Etkili 100 Kişisi”nden biri (Time dergisi), 13 Haziran 2004 –
“Altın Plaka” ödülü, Amerikan Başarı Akademisi Ödülü (İngilizce:
Academy of Achievement), 8 Ağustos 2006 – “Karadeniz Ülkelerinde Yılın
Reformcusu ödülü” (Hazar Enerji Entegrasyonu), 15 Ocak 2008 –
“Köprüleri İnşa Etmek” ödülü (Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği), 26
Ekim 2009 – Nişan-ı Pakistan (Pakistan), 12 Ocak 2010 – “İslam’a Hizmet
Ödülü” Kral Faysal Fonu), 1 Mart 2010 – “Hariri Ödülü”            BM Habitat ve Refik Hariri Vakfı),
25 Kasım 2010 – “Yılın Lideri” (Arap Bankalar Birliği).

 

KAYNAKÇA:
Sadık Albayrak / MSP Davası ve 12 Eylül (1990), İhsan Işık / Bir Portre: Recep
Tayyip Erdoğan (Yeni Zemin dergisi, Mart 1994), Süleyman Yeşilyurt / Türkiye’nin
Başbakanları (2006), Sema Dülger / Dünden Bugüne Devletin Zirvesindekiler
(2007), Türker Alkan / AKP Liderliği (Radikal, 9.5.2007), Fatih Bayhan / Recep
Tayip Erdoğan’ın Liderlik Şifreleri (2007), Sefa Kaplan / Recep Tayip Erdoğan
(2007), Hüseyin Besli – Ömer Özbay / Bir Liderin Doğuşu (2010), İhsan Işık /
Ünlü Devlet Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 1, 2013) –
Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013), Anayasa değişikliği referandumu:
YSK kesin sonuçları açıkladı (bbc.com, 27 Nisan 2017), Son dakika… Erdoğan’ın
A Takımı açıklandı. İşte yeni MYK (29.05.2017), 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanı
Seçimi Sonuçları (secim.haberler.com, 24 Haziran 2018),  24 Haziran 2018 Seçim Sonuçları – Seçim
Sonucu  (sabah.com.tr, 24 Haziran 2018),

Son
dakika haberler… Cumhurbaşkanı Erdoğan imzaladı… Ayasofya ibadete açıldı
(hürriyet.com.tr, 10.07.2020).

 

III. KÜLTÜR ŞURASI AÇILIŞ KONUŞMASI (03.03.2017).

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Açılış Konuşması

Değerli kültür ve sanat
insanlarımız,

Kültür ve Turizm Bakanlığımızın
kıymetli mensupları,

Değerli misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle
selamlıyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığımız
tarafından düzenlenen 3’üncü Milli Kültür Şurası’nın ülkemize, milletimize,
kültür ve sanat dünyamıza hayırlı olmasını diliyorum.

Şura’ya, açılış oturumunda ve
komisyon çalışmalarında görüşleriyle, teklifleriyle, tenkitleriyle,
değerlendirmeleriyle katkı sağlayacak olan tüm kültür, sanat ve ilim
insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Üç gün sürecek toplantılar sonunda
yayımlanacak Şura Sonuç Raporunun, kültür ve sanat politikalarımızın geleceğine
ışık tutmasını, yeni bir kültür hamlesine vesile olmasını temenni ediyorum.

Milli Kültür Şurasının 28 yıl
sonra yeniden toplanmasını sağlayan Bakanımız Nabi Avcı Hocamızı ve ekibini
tebrik ediyorum.

Değerli arkadaşlar…

Türkiye, farklı kültürlerle
zenginleşerek gelişmiş, insanlık tarihine damga vurmuş bir medeniyetin
mirasçısıdır.

Ecdadımız, mimariden musikiye,
görsel sanatlardan edebiyata kadar kültürün her alanında çok önemli eserler
ortaya koymuştur.

Bu büyük mirasa, hakkıyla sahip
çıkabildiğimizi söyleyebilmemiz ise, maalesef çok zor.

Burada birkaç rakamı sizlerle
paylaşmak istiyorum…

Ülkemizin 2015 yılında en çok
ziyaret edilen müzeleri olan Ayasofya’ya 3,5 milyon, Topkapı Sarayına 3,2
milyon ve Mevlana Müzesine 2,3 milyon kişi geldi.

Buna karşılık sadece Paris’teki
LUVR Müzesi aynı yıl 9 milyon kişi tarafından ziyaret edildi.

Aynı şekilde, “UNESCO’nun Yaratıcı
Şehirler Ağı”nda 54 ülkeden 116 şehir bulunuyor.

Ülkemizden ise sadece, 2015
yılında Gaziantep, gastronomi alanında bu listeye girebildi.

Nitekim, ülkemizin kültür
harcamalarına baktığımızda, 2014 yılındaki 33 milyar liralık meblağın yarısına
yakınını, televizyon ve televizyon yayınları kategorisinin oluşturduğunu
görüyoruz.

Kitap, gazete, dergi harcaması
yüzde 13’le; sinema, tiyatro, konser harcaması da yüzde 5,7 ile kültür
ekonomisinde yer alıyor.

Esasen, geçtiğimiz 14 yılda kültür
alanında çok önemli işler de yapıldı.

Örneğin, doğrudan bakanlığa bağlı
müze sayısı 93’ten 198’e, müze ve ören yeri ziyaretçi sayısı 7,4 milyondan 17,3
milyona çıktı.

Destek verilen özel tiyatro sayısı
59’dan 216’ya, sinemaya verilen destek miktarı da 6 milyon dolardan 176 milyon
dolara yükseldi.

Ülkemizdeki sinema seyircisi
sayısı 23,5 milyondan 58 milyonun üzerine çıkarken, özellikle yerli filmler 31
milyon seyirci ile tarihimizin en yüksek seyirci potansiyeline ulaştı.

Ülkemizde ISBN numarası verilen
kitap sayısı 2002 yılında 16 bin civarındayken, geçen yıl bu rakam 54 binin
üzerine çıktı.

2005 yılından bugüne Türk kültür,
sanat ve edebiyat eserlerinin yabancı dillere çevrilmesi için 2 bin 312 esere
16 milyon liralık destek sağlandı.

Yunus Emre Kültür Merkezlerini,
TİKA’nın kalkınma yardımlarında, Maarif Vakfımızın eğitimde yaptığı işi,
kültürümüzün, dilimizin, sanatımızın dünyaya tanıtılması konusunda yapmak üzere
kurduk.

İngiltere, Fransa ve Almanya başta
olmak üzere, dünyada pek çok örneği bulunan bu merkezlerimizi, daha canlı, daha
etkin hale getirmeliyiz.

Bunun için, Yunus Emre
Enstitüsünü, bürokrasinin çarkları arasında ezilmesine yol açmayacak, tıpkı
Maarif Vakfı gibi, özerk bir çerçeve içinde faaliyetlerini yürütecek yeni bir
yapıya kavuşturmalıyız.

Diğer taraftan yurt dışındaki
kültürel varlıklarımızın korunması hususunda da, geçtiğimiz 14 yılda önemli
mesafeler kat ettik.

TİKA başta olmak üzere,
Balkanlardan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar geniş bir alanda,
ata yadigârı eserlere sahip çıktık, onardık, gerekiyorsa yeniden inşa ettik.

Ülkemiz içinde de Dünya Kültür
Mirası listesinde yer alan alanlarımızın sayısını 9’dan 16’ya çıkartırken,
geçici listedeki alan sayısını da 69’a yükselttik.

Değerli arkadaşlar…

Bütün bunlar elbette çok önemli,
çok kıymetli hizmetlerdir.

Fakat, önümüzde yapmamız gereken
çok büyük ve hayati işler olduğunun da farkındayız.

Öncelikle, kültürel faaliyet adı
altında niteliksiz, milli kültürümüze uymayan, kültür hayatımıza katkı
sağlamayan etkinlikler konusunda dikkatli olmalıyız.

Kültürün her alanında birikimimize
sahip çıkacak, değerlerimizi yaşatacak çalışmaları ön plana çıkarmalı ve
desteklemeliyiz.

Televizyonun, internetin,
özellikle de sosyal medyanın kültürümüzü adeta yiyip bitirmesine göz yumamayız.

Tam tersine bu imkânları kendi
kültürümüzü yeni kuşaklara aktarma konusunda etkin bir şekilde kullanmanın
yollarını aramalıyız.

Osmancık ve Küçük Ağa gibi,
Osmanlı tarihini, Kurtuluş Savaşı yıllarımızı anlatan dizilerin, bir neslin
üzerindeki etkilerini çok iyi hatırlıyoruz.

Şimdi de Diriliş Ertuğrul dizisi,
benzer bir şekilde, ülkemizin içinde ve dışında, ilgiyle takip ediliyor.

Demek ki, uğraşınca, emek verince,
kaynak ayırınca netice alınabiliyor.

Bu tür örnekleri çoğaltmalıyız.

Diğer hususlarla birlikte, medya
alanındaki faaliyetlerimizin de ölçüsü, bilmekle anlamak arasındaki farkı ifade
eden kültür ve irfan kavramları olmalıdır.

İrfandan yoksun bir kültür, açık
konuşayım, hamallıktan başka bir şey değildir.

İstanbul’a Fatih’in gözüyle
bakmazsanız, sadece taş ve beton yığınlarıyla denizin karışımından ibaret bir
şehir görürsünüz.

Bursa’yı Orhan Gazi’nin gözüyle,
Edirne’yi Sultan Murat’ın zaviyesinden temaşa etmezseniz, bu şehirlerin ve
temsil ettikleri medeniyetin sırlarına vakıf olmazsınız.

Gönlerde dalgalanan bayrağımıza,
şehitlerimizin nazarıyla bakmazsanız, o renk de, o ay da, o yıldız da size
birer grafik unsuru olmanın ötesinde söz söyleyemez.

Halbuki ne diyor şair:

“EY MAVİ GÖKLERİN BEYAZ VE KIZIL
SÜSÜ,

KIZ KARDEŞİMİN GELİNLİĞİ,
ŞEHİDİMİN SON ÖRTÜSÜ,

IŞIK IŞIK, DALGA DALGA BAYRAĞIM!

SENİN DESTANINI OKUDUM, SENİN
DESTANINI YAZACAĞIM.”

Evet, bayrağımızı işte bu şekilde
görmek için, milli kültür şuuruna ihtiyacımız bulunuyor.

Unutmayınız, siyasi iktidar
seçimle, oyla, sandıkla olunabilir; ama kültür iktidarı için çok daha farklı
bir birikime, emeğe, çalışmaya, dirsek çürütmeye, alın teri dökmeye ihtiyaç
vardır.

 Bugün ülkemizdeki manzaraya baktığımızda,
milletimizin hâkim rengini oluşturan kesimlerin kültürel iktidardan epeyce
uzakta olduğunu görüyoruz.

Bir avuç marjinalin, hatta terör
örgütü yanlısı kesimlerin çok daha etkin olduğu bu alana, mutlaka asli sahibinin,
yani milletimizin rengini vurmalıyız.

Hiçbir devlet, kendi imkânlarıyla,
devlet ve millet düşmanlarını besleyemez.

Kamu kurumları başta olmak üzere,
kültür etkinlikleri düzenleyen kuruluşların, bu tür devlet ve millet düşmanı
kesimlere itibar etmemesi, destek vermemesi şarttır.

Bununla birlikte, kendi
tarihimizden, kendi değerlerimizden beslenen kişi ve kuruluşların da, artık
kaliteli, mahalli olandan doğup küresele doğru akan bir kültürel üretim
yapmaları gerekiyor.

Türk kültürü, güzel olanı, iyi olanı,
kıymetli olanı bünyesine katmakta sıkıntısı olmayan, bunları mevcutla
birleştirip çok daha üst bir noktaya çıkmayı kazanç sayan bir anlayışa
sahiptir.

Bizim kültürümüz, bırakınız
gelişmeye mani olmayı, tam tersi gelişmeyi teşvik eder.

Bir dönem bilinçli bir şekilde
yürütülen inancımıza ve kültürümüze yönelik aşağılama kampanyalarının amacı,
işte bu değerli varlığımızı önce gözlerden uzaklaştırmak, sonra da tarihe
gömmektir.

Halbuki, üzerine çamur sıçratıldı
diye mücevherin değeri düşmez.

Türk kültürü de, maruz kaldığı tüm
saldırılara ve tahribat çabalarına rağmen hala dünyanın en kadim, en
derinlikli, en kıymetli kültürleri arasındaki yerini korumaktadır.

Bize düşen, günümüzün
ihtiyaçlarıyla yeniden yorumlayarak kültürümüzü ihya etmek, ayağa kaldırmak,
geleceğe taşımaktır.

Bunun için, teslimiyeti değil
tahkimiyeti esas alan bu yaklaşımla, milli kültürümüzü yaşatma ve geliştirme
yolunda üzerimize düşenleri hep birlikte yapmalıyız.

Değerli arkadaşlar…

Kültür, sadece kitap, sadece
müzik, sadece mimari değildir.

Kültür, bütün bunları içine alan
bir hayat biçimidir.

Selamlaşmamızdan başlayan,
oturup-kalkışımıza, giydiğimize, yiyip-içtiğimize, evimizin düzenine kadar,
kimliğimizin tüm unsurlarını, sahip olduğunuz kültür belirler.

Dünya, son birkaç asırdır kültürel
bakımdan “tekdüzeleşme” yolunda hızla ilerliyor.

Bu durum, sadece Türk kültürü
değil, diğer tüm kültürler bakımından da büyük bir tehdittir.

Bizim kuşağımız, deyimlerden kimi
araç-gereçlere kadar, mahalli kültürümüzün zenginliklerinin önemli bir kısmının
son şahitleri, son kullanıcılarıdır.

Yeni kuşakların önemli bir bölümü,
maalesef bu zenginlikten mahrum kalmıştır, kalacaktır.

Eğer bugün İstanbul’un
sokaklarında yürüyen bir kişinin, kıyafetinden, ayakkabısından, şapkasından,
vücut çalımından hangi kültüre mensup olduğunu çıkartamıyorsak, kültürel
kuraklığın pençesindeyiz demektir.

Bir sofranın başına geçtiğimizde
örtüsünden tabaklarına, yemeklerinden sunumuna tüm unsurlarıyla hangi milletin
ürünü olduğunu anlayamıyorsak, durum gerçekten vahimdir.

Elbette bu sıkıntıların bize,
ülkemize, milletimize mahsus olmadığını biliyorum.

Dünyanın pek çok yerinde aynı
tartışmalar yapılıyor, aynı sancılar çekiliyor.

Fakat bizim bir farkımız var

Biz, hem medeniyet birikimi, hem
tarihi geçmişi, hem de devlet geleneği bakımından çok farklı bir milletiz.

Çağ kapatıp çağ açmış bir ecdadın
torunları olarak, kendimize yeni ve büyük bir gelecek inşa etme gücüne,
iradesine, imkanına sahibiz.

İşte bunun için BÜYÜK TÜRKİYE
diyoruz.

İşte bunun için GÜÇLÜ TÜRKİYE
diyoruz.

İşte bunun için 2023 hedeflerimize
ulaşmak istiyoruz.

İşte bunun için gençlerimize 2053
ve 2071 vizyonlarını miras bırakıyoruz.

Ve işte bunun için Anayasa
değişikliğiyle ülkemizi yeni bir yönetim sistemine kavuşturmanın mücadelesini
veriyoruz.

Her konuda siyasetimizin, hareket
noktamızın merkezine yerli ve milli olanı yerleştirmemizin sebebi de işte
budur.

Değerli arkadaşlar…

Bugün burada Milli Kültür Şuramızı
topluyor olmamız da aynı amaca yöneliktir.

Medeniyetimizden koparsak, her
şeyimizi kaybederiz.

Kültürümüzü kaybedersek, yok
oluruz.

Kimliğimizi, kişiliğimizi,
özgünlüğümüzü terk edersek, yığınların içinde kaybolup gideriz.

Onun için her fırsatta TEK MİLLET,
TEK BAYRAK, TEK VATAN, TEK DEVLET diyoruz.

Bu ilkeler, istiklalimizin ve istikbalimizin
emniyet kilididir.

Geleceğimize güvenle bakabilmek
için, BİR OLMAK, İRİ OLMAK, DİRİ OLMAK, KARDEŞ OLMAK, HEP BİRLİKTE TÜRKİYE
OLMAK İÇİN, bizi bir arada tutan çimento olarak gördüğüm milli kültürümüze
sahip çıkmalıyız.

Rahmetli Cemil Meriç’in deyimiyle,
fırtınaya tutulduğumuzda sığınacağımız yegâne liman olan kitaplarımıza,
kültürümüze, medeniyetimize sahip çıkmalıyız.

Kültürümüzden uzaklaştıkça
kendimize yabancılaşacağımızı, kendimize yabancılaştıkça da güçlü olanların
boyunduruğuna biraz daha gireceğimizi biliyoruz.

Ne diyor Akif:

”DOĞDUĞUMDAN BERİDİR, AŞIĞIM
İSTİKLALE;

BANA HİÇ TASMALIK ETMİŞ DEĞİL
ALTIN LALE!

YUMUŞAK BAŞLI İSEM, KİM DEDİ UYSAL
KOYUNUM?

KESİLİR BELKİ, FAKAT ÇEKMEYE
GELMEZ BOYUNUM!”

Yeni nesilleri işte bu şuurla
yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

Bu sebeple, sık sık eğitimdeki ve
kültürdeki eksiklerimize dikkat çekiyor, yeni dönemde bu alanlara yoğunlaşmamız
gerektiğini ifade ediyorum.

3’üncü Milli Kültür Şurası’nda tüm
bu meselelerin enine boyuna tartışılacağına ve ortaya, geleceğimize ışık
tutacak somut teklifler konacağına inanıyorum.

Bir kez daha Şura’nın
düzenlenmesinde emeği geçenleri tebrik ediyorum.

Şura çalışmalarına katkı verecek
kültür, sanat ve ilim insanlarımıza şimdiden şükranlarımı sunuyorum.

Sizleri sevgiyle, saygıyla
selamlıyorum.

Kalın sağlıcakla…

KAYNAK: Sayın Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip ERDOĞAN’ın Açılış Konuşması (kultursurasi.kulturturizm.gov.tr, erişim
27.04.2017).

CUMHURBAŞKANI
ERDOĞAN NEW YORK TİMES’A YAZDI:

‘TÜRKİYE ZAMAN
BELİRLEDİ VE ABD DİNLEMEZSE…’

 

Cumhurbaşkanı
Erdoğan New York Times’a makale yazdı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
‘Kötülüğün dünyanın her yerinde pusuya yattığı bir dönemde, uzun zamandır
müttefikimiz olan ABD’nin Türkiye’ye karşı attığı tek taraflı adımlar sadece
ABD’nin çıkarlarına ve güvenliğine zarar verir. Çok geç olmadan, Washington
ilişkilerimizin asimetrik olabileceği yanlış düşüncesini bir kenara bırakmalı
ve Türkiye’nin alternatiflere sahip olduğunu kabul etmelidir. Bu tek taraflılık
ve saygısızlık trendini tersine çeviremezlerse yeni dost ve müttefikler aramaya
başlayacağız. ABD, Türkiye’nin egemenliğine saygı duymaya başlayıp,
milletimizin karşı karşıya olduğu tehlikeleri anladığını ispatlayamazsa
ortaklığımız riske girebilir. Türkiye zaman belirledi ve ABD dinlemezse bir kez
daha kendi göbeğini kendi kesecek’ değerlendirmesinde bulundu.

Erdoğan,
New York Times gazetesi için İngilizce kaleme aldığı “Türkiye, ABD ile
Krizi Nasıl Görüyor?” başlıklı makalede, iki ülke arasında son dönemde
yaşanan gerginliğe değindi.

Türkiye
ve ABD’nin son 60 yıldır stratejik ortak ve NATO müttefiki olduğuna, iki
ülkenin Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında karşılaştıkları ortak zorluklara
karşı omuz omuza durduğuna işaret eden Erdoğan, “Türkiye, yıllar boyunca
ne zaman gerekli olsa ABD’nin yardımına koştu. Kore’de askerlerimiz birlikte
çarpıştı. Küba füze krizinin en yüksek olduğu dönemde, Türkiye topraklarında
Jüpiter füzelerinin konuşlanmasına izin vererek ABD’nin durumu yatıştırma
çabalarına katkı sağladı. 11 Eylül terör saldırılarının ardından Washington bu
kötülüğü yapanlara karşılık vermek için dostlarını ve müttefiklerini
beklediğinde, askeri birliklerimizi buradaki NATO misyonunu başarıya
kavuşturmak için Afganistan’a gönderdik.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan,
öte yandan ABD’nin, Türk halkının endişelerini anlayamadığını ve saygı
duyamadığını vurguladı.

 

Son
yıllarda iki ülkenin ortaklığının ABD tarafından anlaşmazlıklarla sınandığını
kaydeden Erdoğan, “Ne yazık ki bu tehlikeli trendi tersine çevirme
çabalarımız boşa çıktı. ABD, Türkiye’nin egemenliğine saygı duymaya başlayıp,
milletimizin karşı karşıya olduğu tehlikeleri anladığını ispatlayamazsa
ortaklığımız riske girebilir.” değerlendirmesine yer verdi.

 

“FETÖ’nün
darbe girişimine tepkisi tatmin edicilikten uzaktı”

 

Erdoğan,
Türkiye’nin, Pensilvanya’da yaşayan Fetullah Gülen’in elebaşı olduğu Fetullahçı
Terör Örgütü’nün (FETÖ) mensupları tarafından 15 Temmuz 2016’da saldırıya
uğradığını hatırlattı.

 

ABD’nin,
bu darbe girişimi ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili tutumuna da değinen Erdoğan,
ifadelerini şöyle sürdürdü:

“FETÖ’cüler
hükümetime karşı kanlı bir darbe yapmaya çalıştı. O gece milyonlarca vatandaş,
şüphesiz ki ABD’lilerin Pearl Harbour ve 11 Eylül saldırılarından sonra
deneyimlediği vatana bağlılık hissiyatıyla sokaklara döküldü. Uzun zamandır
benim seçim kampanyalarımı yöneten sevgili arkadaşım Erol Olçok ve oğlu
Abdullah Tayyip Olçok’un da aralarında olduğu 251 masum insan ülkemizin
özgürlüğü için en ağır bedeli ödedi. Ailemin ve benim ardımdan gelen ölüm
mangası başarılı olsaydı ben de onlardan biri olacaktım. Türk halkı, ABD’den bu
saldırıyı kesin bir dille kınamasını ve Türkiye’nin seçilmiş hükümetiyle
dayanışmasını dile getirmesini istedi. ABD bunu yapmadı. ABD’nin olaya tepkisi
tatmin edicilikten uzaktı. Türk demokrasisinin yanında olmak yerine ABD
yetkilileri ihtiyatlı bir şekilde ‘Türkiye’de istikrar, barış ve devamlılık’
çağrısında bulundu. Bu da yetmezmiş gibi Türkiye’nin iki taraflı bir anlaşma
ile Fetullah Gülen’in iadesi için yaptığı talepte hiçbir ilerleme kaydedilmedi.”

 

Erdoğan,
Türkiye-ABD ilişkilerinde başka bir hayal kırıklığının ise terör örgütü PKK’nın
Suriye kolu PYD/YPG’ye ABD’nin verdiği destek olduğuna dikkati çekti.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan yazısında bu konuyla ilgili, “Türk makamlarının tahminlerine göre,
Washington son yıllarda PYD/YPG’ye silah vermek için 5 bin kamyon ve 2 bin
kargo uçağı kullandı. Hükümetim, ABD’li yetkililerin PKK’nın Suriye’deki
müttefiklerine eğitim ve teçhizat verme kararlarından duyduğumuz endişeyi
tekrar tekrar paylaştı. Ne yazık ki sözlerimize kulak tıkandı ve ABD silahları
en nihayetinde sivil halkımızı ve Suriye, Irak ve Türkiye’deki güvenlik
güçlerimizi hedef almak için kullanıldı.” görüşünü paylaştı.

 

 

“Milli
çıkarlarımızı korumak için gerekli adımları atacağız”

 

Son
günlerde ABD’nin, hakkında bir terör örgütüne yardım ettiği suçlaması bulunan
Amerikan vatandaşı Andrew Brunson’ın Türk polisi tarafından tutuklanmasını
gerekçe göstererek Türkiye ile tansiyonu artıracak birçok adım attığını
vurgulayan Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:

“Donald
Trump’ı birçok toplantımız ve konuşmamızda uyardığım gibi hukuki sürece saygı
duymak yerine, ABD dost bir millete karşı haddini aşan tehditler yayımladı ve
Bakanlar Kurulumuzun birçok üyesine yaptırım uyguladı. Bu karar kabul edilemez,
mantıksız ve en nihayetinde uzun süreli dostluğumuza zarar verici nitelikteydi.
Türkiye’nin tehditlere cevap vermediğini göstermek için birkaç ABD’li yetkiliye
yaptırım kararı aldık. Biz hep aynı prensibe bağlı kalacağız: Hükümetimi hukuki
sürece müdahale etmeye zorlamaya çalışmak anayasamıza ya da ortak demokratik
değerlerimize uygun değildir.

Türkiye
zaman belirledi ve ABD dinlemezse bir kez daha kendi göbeğini kendi kesecek.
1970’lerde Türkiye, Washington’ın itirazlarına rağmen Kıbrıs Rumları tarafından
Türk kökenlilere karşı uygulanan soykırımı engellemek için Kıbrıs’a girdi. Son
zamanlarda Washington’ın Suriye’nin kuzeyinden gelen milli güvenlik
tehditleriyle ilgili bizim endişelerimizin ciddiyetini anlayamaması, DEAŞ’ın
NATO sınırlarına erişimini kesen ve YPG’yi Afrin kentinden çıkaran iki askeri
operasyonla sonuçlandı. Bu durumlarda olduğu gibi milli çıkarlarımızı korumak
için gerekli adımları atacağız.”

 

Erdoğan yazısına
şu ifadelerle son verdi:

 

“Kötülüğün
dünyanın her yerinde pusuya yattığı bir dönemde, uzun zamandır müttefikimiz
olan ABD’nin Türkiye’ye karşı attığı tek taraflı adımlar sadece ABD’nin
çıkarlarına ve güvenliğine zarar verir. Çok geç olmadan, Washington
ilişkilerimizin asimetrik olabileceği yanlış düşüncesini bir kenara bırakmalı ve
Türkiye’nin alternatiflere sahip olduğunu kabul etmelidir. Bu tek taraflılık ve
saygısızlık trendini tersine çeviremezlerse yeni dost ve müttefikler aramaya
başlayacağız.”

KAYNAK:
(hürriyet.com.tr, 11.08.2018).

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, CUMHURBAŞKANLIĞI SOFRASI’NDA AKADEMİSYEN VE
FİKİR İNSANLARINI AĞIRLADI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda akademisyen ve fikir insanlarıyla
buluştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan,
Cumhuriyetin ilk yıllarında başlatılan ve pek çok kesimden ismin davet edildiği
geleneği Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda sürdürüyor.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda
gerçekleşen yemeğe, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi (İstanbul Ticaret Üniversitesi),
Prof. Dr. Osman Can (Marmara Üniversitesi), Prof. Dr. Atilla Yayla (İstanbul
Ticaret Üniversitesi), Prof. Dr. Ahmet Çiğdem (Gazi Üniversitesi), Prof. Dr.
Fuat Keyman (Sabancı Üniversitesi), Prof. Dr. Burhanettin Duran (İstanbul Şehir
Üniversitesi/ SETA),  Prof. Dr. Gülnur
Aybet (Bahçeşehir Üniversitesi), Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşin (Yeditepe
Üniversitesi), Prof. Dr. Kemal Sayar (Psikolog/ Yazar), Prof. Dr. Erol Göka
(Psikolog/ Yazar), Dr. İbrahim Dalmış (Pollmark Araştırma Şirketi), Doç. Dr.
Fahrettin Altun (İstanbul Şehir Üniversitesi), Prof. Dr. Edibe Sözen (Gazikent
Kalyoncu Üniversitesi), Prof. Dr. Ümit Meriç (Sosyolog-Yazar), Prof. Dr. Alev
Erkilet (Sakarya Üniversitesi) ve Prof. Dr. Beril Dedeoğlu (Galatasaray
Üniversitesi) katıldı.

Yemekte ayrıca, İzmir Milletvekili
Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı
Başdanışmanı Savaş Şafak Barkçin de yer aldı.

KAYNAK: Cumhurbaşkanı Erdoğan,
Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda Akademisyen ve Fikir İnsanlarını Ağırladı (tccb.gov.tr,
14.01.2015).

CUMHURBAŞKANI
ERDOĞAN İMZALADI… AYASOFYA İBADETE AÇILDI

 

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığına devredilerek
ibadete açılmasına yönelik Cumhurbaşkanlığı Kararını “hayırlı olsun”
mesajıyla paylaştı. Öte yandan, karar Resmi Gazete’de yayımlandı. Danıştay’ın
Ayasofya kararının ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan saat 20.53’te Millete
Sesleniş konuşması gerçekleştirecek.

Ayasofya’nın
Diyanet İşleri Başkanlığına devredilerek ibadete açılmasına ilişkin
Cumhurbaşkanı Kararı Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı.

Kararda,
Ayasofya Camisi’nin müzeye çevrilmesi hakkındaki 1934 sayılı Bakanlar Kurulu
Kararı’nın Danıştay 10. Dairesinin kararıyla iptal edildiği anımsatıldı.

Bu
kapsamda, Ayasofya Camisi’nin yönetiminin 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı
Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 35. maddesi gereğince Diyanet İşleri
Başkanlığına devredilerek ibadete açılmasına karar verildiği belirtildi.

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, sosyal medya hesabından söz konusu Cumhurbaşkanı
Kararı’nı “hayırlı olsun” notuyla paylaştı.

KAYNAK:
Son dakika haberler… Cumhurbaşkanı Erdoğan imzaladı… Ayasofya ibadete
açıldı (hürriyet.com.tr, 10.07.2020).

biyografya

Etiketler, , ,

Necmettin Erbakan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Makina profesör mühendisi, siyaset ve devlet adamı, Milli Nizam
Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi
(FP) ve Saadet Partisi (SP) kurucusu; eski Başbakan, Milli Görüş hareketinin
öncüsü (D. 1926, Sinop – Ö.
27 Şubat 2011). Babası
aslen Adana’nın Kozan ailesinden Hâkim Mehmet
Sabri bey, annesi Kamer hanımdır.

Kayseri’de başladığı ilköğrenimini
babasının memurluğu nedeniyle
göç ettiği Trabzon’da bitirdi. İkinci sınıfında başladığı İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesini bitirdikten
(1948) sonra aynı yerde asistan oldu. 1951’de

üniversite tarafından
gönderildiği Almanya’da
Reinisch
Westfalische Technische Hochschule Aachen:
RWTH
Aachen (Aachen Teknik Üniversitesi)’da doktorasını yaptı. DVL Araştırma Merkezi’nde
Prof. Dr. Schmidt ile birlikte çalışmalarda bulundu ve Alman
Üniversiteleri’nde doktorasını tamamladı (1951-54).

Türkiye’ye döndükten sonra 1956-63 yılları arasında Gümüş
Motor firmasını kurdu ve ilk yerli motor üretimini gerçekleştirdi. 1966’da TOBB
Sanayi Dairesi Başkanlığına, 1967’de Genel Sekreterliği görevine getirildi. Aynı yıl Nermin Hanımla (1943-2005) evlendi.

AP’den Cumhuriyet se­natosu seçimlerine aday olmak için
başvurduysa da adaylığı Demirel tarafından önlendi. 1969 yılında TOBB Yönetim
Kurulu Başkanlığına seçilmesi de aynı
inatlaşma doğrultusunda geçersiz sayıldı. Bu gelişmelerden sonra
Konya’dan
bağımsız milletvekili adayı oldu ve seçilerek TBMM’ye girdi.

26 Ocak
1970’te arkadaşlarıyla birlikte Millî Nizam Partisini kurdu. Dindar ve
muhafazakâr çevreler tarafından coşkuyla karşılanan partinin, din ve maneviyat konularında
gösterdiği hassasiyet,  MNP’nin Konya’da
düzenlediği ünlü “Kudüs Mitingi” ve benzeri eylemlerle sergilediği İslami
kimlik ve siyonizme karşı duruş, kısa zamanda şimşekleri üzerine çekti. Harekete
geçen Anayasa Mahkemesi, laikliğe aykırı faaliyetleri olduğu gerekçesiyle 21
Mayıs 1971’de MNP’yi kapattı.

Prof.
Erbakan pes etmedi, kapatılan bu partinin yerine, 11 Ekim 1972’de MNP kadrosuyla Milli Selamet Partisi’ni kurdu. SP,
Süleyman Arif Emre genel başkanlığında katıldığı 14 Ekim 1973 genel seçimlerinde
% 11,8 oy alarak TBMM’de 48 sandalye elde etti. Erbakan,
20 Ekim 1973
tarihli Genel İdare Kurulu kararıyla MSP genel
başkanlığına
getirildi. Bir yıl sonra, o
günlerde Bülent Ecevit’in seçimlerde kullandığı “Akgünlere” sloganı nedeniyle
“Selamün Akgün” ve “Üstü MSP – Altı CHP” esprileri arasında CHP-MSP koalisyon
hükümeti kuruldu ve Erbakan bu hükümette Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı
(
26 Ocak 1974 – 17 Kasım 1974). Partisinin CHP
ile koalisyon ortağı olduğu hükümet döneminde (1974) Türkiye, Kıbrıs Barış
Harekâtını düzenledi ve ada fiilen ikiye bölündü, ardından KKTC kuruldu. İç
politikadaki görüş ay­rılıkları CHP ile MSP’nin arasını açtı ve koa­lisyon ilk
seçimde tek başına iktidar beklentisi içindeki Ecevit’in istifasıyla dağıldı.

Genel Başkanı olduğu MSP, 5 Haziran 1977 genel seçimlerinde
% 8,57 oy alarak 24 milletvekili çıkardı ve Erbakan bu kez, Süleyman Demirel’in
Başbakanı olduğu 1. Milliyetçi Cephe (
31 Mart 1975 – 21 Haziran 1977) ve 2. Milliyetçi Cephe (21 Temmuz 1977 – 5 Ocak
1978) koalisyon hükümetlerinde iktidar ortağı oldu. Bu
koalisyonlardan sonra Demirel’in 6. koalisyon hükümetini dışardan destekledi.

Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı bu
hükümetlerden kısa bir süre ordu 12 Eylül 1980’de iktidara el koydu. 12 Eylül
döneminde gözaltına alınanlar arasında yer alan Erbakan’ın partisi MSP de
kapatılan partiler arasındaydı. 15 Ekim
1980’de 21 MSP yöneticisiyle birlikte ‘MSP’yi ille­
gal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı
davranmak ‘
suçlamasıyla tutuklandı, İzmir
Uzunada’da tutuldu.
24 Temmuz 198l’de serbest bırakıldı ve beraat etti.

1982 Anayasası gereğince 10 yıl siyaset yapma yasağı aldı. Bu yasak 1987’de halk oylamasıyla tekrar
siyasete dönene kadar sürdü. 19 Temmuz
1983’te
kurduğu ve genel başkanlığını üstlendiği Refah Partisi (RP), 29 Kasım 1987
genel seçimlerinde % 7,16 oyla yurt çapındaki % 10 barajını aşamayarak
parlamento dışı kaldı.  Bu seçimdeki
başarısızlıktan etkilenen Erbakan Hoca, kimilerince bu sonuçtan ders
çıkartarak, kimilerine göre derin baskılar sonucu olarak, bir sonraki seçime
MHP ile ittifak yaparak girdi. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde MHP ittifakıyla
% 16, 88 oy aldı ve toplamda ittifak 62 milletvekili çıkarmış oldu. MHP bu
şekilde Meclise girmiş oldu.

Prof. Dr.
Necmettin Erbakan, siyasi lider olarak en büyük başarısını 24 Aralık 1995 genel
seçimlerinde kazandı. Genel başkanı olduğu RP, % 21,38 oyla 158 milletvekili
çıkararak birinci parti oldu. Böylece taraftarlarının uzun yıllar süren “Erbakan
Başbakan!” özlemini gerçekleştirdi. 28 Haziran 1996’da Prof. Dr. Tansu Çiller
liderliğindeki DYP ile koalisyon yaparak, RP-DYP hükümetini (Refah-Yol) kurdu. Böylece
54. hükümetin başbakanı oldu.

Bu dönemde, Türkiye tarihinin ilk denk bütçesi yapıldı.
İlk 8 ay planlanan şekilde uygulan­
dı. Bu
dönemde, D-8 adlı büyük bir organizasyonun liderliği gerçekleştirildi.
Hazinenin, iç piyasaya borçlanma ihtiyacını ortadan
kaldıran “Havuz Sistemi” uygulamasını başlattı. Me­
mura her ay, enflasyon + büyüme oranında zammı
otomatik olarak verme anlamına gelen eşel mobil sistemini uygulamaya
başladı. Memur, emekli ve işçiye % 110 ile
% 200 oranların­
da üst üste zamlar
gerçekleştirildi.
Ancak, Erbakan’ın bu başarısı, Cumhuriyet tarihi
boyunca İslamcı bir liderin ilk kez Başbakanlık koltuğuna oturması anlamına
geldiğinden, hükümetin kurulmasından kısa bir süre onu iktidardan indirmek için
çeşitli çalışmalar ve kampanyalar başlatıldı ve 28 Şubat 1997 muhtırasıyla
Başbakanlıktan istifa etmek zorunda bırakıldı. Bir yıl sonra da sudan
bahanelerle, lideri olduğu Refah Partisi kapatılarak kendisine siyasi yasak
getirildi.
21 Mayıs 1997 tarihinde “bir ilk” gerçekleşti ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, ilk kez iktidardaki bir parti
hakkında, RP hakkında kapatma davası açtı. Kapatma davası yaklaşık 8 ay sürdü
ve Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998’de RP’nin kapatılmasına; Erbakan ve
arkadaşlarından bazılarının beş yıl siyasetten yasaklı kalmasına karar verdi. 2000 yılında, 1994’te Bingöl’de yaptığı bir konuşması
nedeniyle hakkında bir yıl hapis cezası verilip, kendisine yeniden beş yıl
siyaset yasağı getirildi.

Hayatı
boyunca pes etmek nedir bilmeyen Necmettin Erbakan, kısa bir süre sonra Fazilet
Partisini kurdurdu ve ardından partisinin başına geçti. Fakat artık iniş dönemi
başlamıştı. Kurduğu her parti bir süre sonra kapatılan Erbakan’ın liderlik
çizgisindeki Fazilet Partisi
17 Aralık 1997’de kuruldu ve 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde % 15,41 oyla 111
milletvekili çıkardıysa da bir süre sonra kendisine sadık olanların toplandığı
“Gelenekçiler” ve Recep Tayip Erdoğan liderliğini benimsemiş olanların
toplandığı “Yenilikçiler” diye ikiye bölündü.  “Yenilikçiler” bir süre sonra Adalet ve
Kalkınma Partisi (AK Parti)’yi kurdular. Erdoğan liderliğindeki AK Parti 3 Kasım
2002’de 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi.

2000
yılının sonlarına doğru çıkarılan kanunla cezası ertelendi, ancak YSK’nin
olumsuz karar vermesi üzerine 3 Kasım 2002 seçimlerine katılamadı. Kapatılan
partisi (FP) yerine arkadaşları tarafından kurulan Saadet Partisi bu seçimde %
2.49, bir sonraki seçimde % 2,34 oy alarak parlamentoya giremedi.

Hakkında
açılan son davalardan aldığı cezayı, yaşının ilerlemiş olması nedeniyle, evinde
çekmesine karar verilen, siyasi tarihimizin en renkli ve önemli simalarından
Prof. Dr. Necmettin Erbakan,
27 Şubat 2011 Pazar günü Ankara’da vefat
etti. 1 Mart 2011 Salı günü İstanbul Fatih Camiinde kılınan öğle vakti büyük
bir kalabalık tarafından kılınan cenaze namazının ardından, Topkapı Merkez
Efendi Mezarlığında, eşi Nermin Erbakan’ın mezarı yanında toprağa verildi.
Cenazesine büyük kalabalığın katılması yanı sıra, bir zamanlar onu siyasetten
dışlamaya çalışmış askeri ve bürokrat çevrelerin çelenkler ve üst düzey
temsilciler göndermesi dikkat çekmiştir.

Yurt
içinde ve yurtdışında Milli Görüş hareketinin lideri olarak tanınan Prof. Dr. Necmettin
Erbakan, hayatı boyunca eğitimde, kültürde, ekonomide milli bir silkiniş ve
şahlanış özlemini duymuş; siyasi çalışmaları ve siyasal konuşmaları yanı sıra ilim
adamlığıyla ve ilmî konularda verdiği konferanslarla da tanınmıştır. Siyasete
kazandırdığı espritüel üsluptaki incelik, kişiliğinde sergilediği zarafet ve
kibarlık, dostları kadar düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir.

Geçmişte Erbakan’a yönelik zaman
zaman sert manşetler atmış olan Milliyet gazetesi, 1 Mart 2011 günü, Prof. Dr. Necmettin Erbakan son yolculuğuna
uğurlanırken, şu ilginç yazıyı okurlarıyla paylaşmıştı:

 

“ERBAKAN’IN
ARDINDAN…

 

Necmettin
Erbakan’ı ebedi yolculuğuna uğurluyoruz.

Türkiye’nin
siyaset serüvenine kırk yılı aşkın
süre damgasını vuran bu tarihi şahsiyet için Tanrı’dan rahmet, ulusumuza
başsağlığı diliyoruz.

Erbakan, 1969
yılında Konya’dan bağımsız milletvekili seçildiği günden bu yana hep “hoca”
diye anıldı ama ona böyle hitap edenlerin sebepleri başka başkaydı.

Bir kesim “hoca”
sözünde Cumhuriyet Türkiyesi’ne kasteden antilaik bir cereyanın temsilcisine
dönük eleştirisini gizledi, bir kesim de aynı sıfatı “bilge” anlamında
kullanarak, siyasal İslam ideolojisine koruma
sağladığını düşündü.

 

İNANÇLA
VE İNATLA…

 

Şu gerçeği kimse
inkâr edemez:

Necmettin
Erbakan’ı ülkenin siyasi elitleri ciddiye almamak suretiyle önemsizleştirmeye
uğraştılar ama başarılı olamadılar.

Milli Nizam
Partisi ile başladığı siyasi mücadelede kurucusu olduğu dört partiyi kaybettiği
halde yılmadı.

İnanç ve inatla
sürdürdüğü siyasal savaşı bir başarı hikâyesidir.

Cumhuriyetin
birinci kuşağı idi.

Bitirdiği ilkokul
bile Gazipaşa adını taşıyordu.

İstanbul Erkek
Lisesi’ni ve İstanbul Teknik Üniversitesi’ni başarı ile bitiren bir Cumhuriyet
çocuğu idi.

Bu birikimini
parlak bir akademik kariyerle geliştirmesi, başka birinde sorun olabilirdi. Ama
kıvrak zekâsı ve hitabet yeteneği sayesinde siyasi önderliğine talip olduğu
kitleyle arasındaki doku uyuşmazlığını ortadan kaldırdı. Onların “iftiharı”
oldu.

Kapatılan her
partisinin yerine kurduğu yeni
partiler Türkiye’de siyasi İslam’ın yükselişine hizmet etti.

Gelinen noktadaki
başarı veya başarısızlık nasıl paylaştırılmalı?

Sistemin Milli
Görüş partilerini mağdur etmesine yönelik tepkiler elbette etkili olmuştur ama
aslan payı kuşkusuz hukuka ve demokrasiye güven duygusundan beslenen sabır ve
inancı ile Erbakan’a aittir.

 

KİMİ
SEVDİ KİMİ KORKTU

 

Dört partisi
kapatılmış ama her defasında yenisini kurarak yerden kalkmayı, yürümeyi, oyunu
büyütmeyi başarmıştır.

Hukuktan ve
demokratik olanakları kullanarak yolunu açmaktan vazgeçmemiştir.

Lider kime denir?

Bu sorunun bir
cevabı da şudur:

Kendisini takip
edenlere doğru şeyler yaptıran ve onları başarıya götüren şahsiyet!

Erbakan uzun bir
süre tek başına sürüklediği siyasal İslamcı hayalleri ile toplumun bir
kesiminin sevgilisi olmuş, bir kesimini korkutmuş bir siyasi kişilik olarak
tarih galerisinde yerini almış bulunuyor.

Ama yukarıdaki
tarifte sözü edilen “doğru şeyler” salt başarı ise kendisini yıllarca
izledikten sonra ayrılan öğrencileri, benzersiz bir siyasi başarıyı elde
etmişlerdir.

Şimdi mesele,
başarının kalitesini
yükseltmektir.” (Milliyet)

 

KİTAPLARI:

 

İslâm ve İlim, İslâmda Kadın, Sanayi Davamız, Millî Görüş, Erbakan
Açıklıyor
(1991), Kenan Evren’in Anılarındaki Yanılgılar (1991), Körfez Krizi, Emperyalizm ve Petrol
(1991), Türkiye’nin Temel Meseleleri
(1992).

 

KAYNAKÇA (Başlıcaları): Abdullah Lelik / Millî Görüş Temel Görüş
(der. 1974), Abdullah Lelik / Erbakan mı Ecevit mi? (1975), Mustafa Özdamar /
Yaşı ve Başıyla Mim Sin Harekâtı (1977), Yurt Ansiklopedisi (c. VIII,
1982-1983), Ali Yaşar Sarıbay / Türkiye’de Modernleşme Din ve Parti Politikası –
MSP Örnek Olayı (1985), Sadık Albayrak / MSP Davası ve 12 Eylül (1990), Soner
Yalçın / Hangi Erbakan (1994), Hakan Akpınar / 28 Şubat Postmodern Darbenin
Öyküsü (2001), İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) –
Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi
(2206, 2007) – Ünlü Devlet Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 1,
2013) – Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Mehmet Şevket Eygi /
Merhum Necmeddin Bey (Milli Gazete, 1 Mart 2011).

Makina profesör mühendisi, siyaset ve devlet adamı, Milli Nizam
Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi
(FP) ve Saadet Partisi (SP) kurucusu; eski Başbakan, Milli Görüş hareketinin
öncüsü (D. 1926, Sinop – Ö.
27 Şubat 2011). Babası
aslen Adana’nın Kozan ailesinden Hâkim Mehmet
Sabri bey, annesi Kamer hanımdır.

Kayseri’de başladığı ilköğrenimini
babasının memurluğu nedeniyle
göç ettiği Trabzon’da bitirdi. İkinci sınıfında başladığı İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesini bitirdikten
(1948) sonra aynı yerde asistan oldu. 1951’de

üniversite tarafından
gönderildiği Almanya’da
Reinisch
Westfalische Technische Hochschule Aachen:
RWTH
Aachen (Aachen Teknik Üniversitesi)’da doktorasını yaptı. DVL Araştırma Merkezi’nde
Prof. Dr. Schmidt ile birlikte çalışmalarda bulundu ve Alman
Üniversiteleri’nde doktorasını tamamladı (1951-54).

Türkiye’ye döndükten sonra 1956-63 yılları arasında Gümüş
Motor firmasını kurdu ve ilk yerli motor üretimini gerçekleştirdi. 1966’da TOBB
Sanayi Dairesi Başkanlığına, 1967’de Genel Sekreterliği görevine getirildi. Aynı yıl Nermin Hanımla (1943-2005) evlendi.

AP’den Cumhuriyet se­natosu seçimlerine aday olmak için
başvurduysa da adaylığı Demirel tarafından önlendi. 1969 yılında TOBB Yönetim
Kurulu Başkanlığına seçilmesi de aynı
inatlaşma doğrultusunda geçersiz sayıldı. Bu gelişmelerden sonra
Konya’dan
bağımsız milletvekili adayı oldu ve seçilerek TBMM’ye girdi.

26 Ocak
1970’te arkadaşlarıyla birlikte Millî Nizam Partisini kurdu. Dindar ve
muhafazakâr çevreler tarafından coşkuyla karşılanan partinin, din ve maneviyat konularında
gösterdiği hassasiyet,  MNP’nin Konya’da
düzenlediği ünlü “Kudüs Mitingi” ve benzeri eylemlerle sergilediği İslami
kimlik ve siyonizme karşı duruş, kısa zamanda şimşekleri üzerine çekti. Harekete
geçen Anayasa Mahkemesi, laikliğe aykırı faaliyetleri olduğu gerekçesiyle 21
Mayıs 1971’de MNP’yi kapattı.

Prof.
Erbakan pes etmedi, kapatılan bu partinin yerine, 11 Ekim 1972’de MNP kadrosuyla Milli Selamet Partisi’ni kurdu. SP,
Süleyman Arif Emre genel başkanlığında katıldığı 14 Ekim 1973 genel seçimlerinde
% 11,8 oy alarak TBMM’de 48 sandalye elde etti. Erbakan,
20 Ekim 1973
tarihli Genel İdare Kurulu kararıyla MSP genel
başkanlığına
getirildi. Bir yıl sonra, o
günlerde Bülent Ecevit’in seçimlerde kullandığı “Akgünlere” sloganı nedeniyle
“Selamün Akgün” ve “Üstü MSP – Altı CHP” esprileri arasında CHP-MSP koalisyon
hükümeti kuruldu ve Erbakan bu hükümette Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı
(
26 Ocak 1974 – 17 Kasım 1974). Partisinin CHP
ile koalisyon ortağı olduğu hükümet döneminde (1974) Türkiye, Kıbrıs Barış
Harekâtını düzenledi ve ada fiilen ikiye bölündü, ardından KKTC kuruldu. İç
politikadaki görüş ay­rılıkları CHP ile MSP’nin arasını açtı ve koa­lisyon ilk
seçimde tek başına iktidar beklentisi içindeki Ecevit’in istifasıyla dağıldı.

Genel Başkanı olduğu MSP, 5 Haziran 1977 genel seçimlerinde
% 8,57 oy alarak 24 milletvekili çıkardı ve Erbakan bu kez, Süleyman Demirel’in
Başbakanı olduğu 1. Milliyetçi Cephe (
31 Mart 1975 – 21 Haziran 1977) ve 2. Milliyetçi Cephe (21 Temmuz 1977 – 5 Ocak
1978) koalisyon hükümetlerinde iktidar ortağı oldu. Bu
koalisyonlardan sonra Demirel’in 6. koalisyon hükümetini dışardan destekledi.

Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı bu
hükümetlerden kısa bir süre ordu 12 Eylül 1980’de iktidara el koydu. 12 Eylül
döneminde gözaltına alınanlar arasında yer alan Erbakan’ın partisi MSP de
kapatılan partiler arasındaydı. 15 Ekim
1980’de 21 MSP yöneticisiyle birlikte ‘MSP’yi ille­
gal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı
davranmak ‘
suçlamasıyla tutuklandı, İzmir
Uzunada’da tutuldu.
24 Temmuz 198l’de serbest bırakıldı ve beraat etti.

1982 Anayasası gereğince 10 yıl siyaset yapma yasağı aldı. Bu yasak 1987’de halk oylamasıyla tekrar
siyasete dönene kadar sürdü. 19 Temmuz
1983’te
kurduğu ve genel başkanlığını üstlendiği Refah Partisi (RP), 29 Kasım 1987
genel seçimlerinde % 7,16 oyla yurt çapındaki % 10 barajını aşamayarak
parlamento dışı kaldı.  Bu seçimdeki
başarısızlıktan etkilenen Erbakan Hoca, kimilerince bu sonuçtan ders
çıkartarak, kimilerine göre derin baskılar sonucu olarak, bir sonraki seçime
MHP ile ittifak yaparak girdi. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde MHP ittifakıyla
% 16, 88 oy aldı ve toplamda ittifak 62 milletvekili çıkarmış oldu. MHP bu
şekilde Meclise girmiş oldu.

Prof. Dr.
Necmettin Erbakan, siyasi lider olarak en büyük başarısını 24 Aralık 1995 genel
seçimlerinde kazandı. Genel başkanı olduğu RP, % 21,38 oyla 158 milletvekili
çıkararak birinci parti oldu. Böylece taraftarlarının uzun yıllar süren “Erbakan
Başbakan!” özlemini gerçekleştirdi. 28 Haziran 1996’da Prof. Dr. Tansu Çiller
liderliğindeki DYP ile koalisyon yaparak, RP-DYP hükümetini (Refah-Yol) kurdu. Böylece
54. hükümetin başbakanı oldu.

Bu dönemde, Türkiye tarihinin ilk denk bütçesi yapıldı.
İlk 8 ay planlanan şekilde uygulan­
dı. Bu
dönemde, D-8 adlı büyük bir organizasyonun liderliği gerçekleştirildi.
Hazinenin, iç piyasaya borçlanma ihtiyacını ortadan
kaldıran “Havuz Sistemi” uygulamasını başlattı. Me­
mura her ay, enflasyon + büyüme oranında zammı
otomatik olarak verme anlamına gelen eşel mobil sistemini uygulamaya
başladı. Memur, emekli ve işçiye % 110 ile
% 200 oranların­
da üst üste zamlar
gerçekleştirildi.
Ancak, Erbakan’ın bu başarısı, Cumhuriyet tarihi
boyunca İslamcı bir liderin ilk kez Başbakanlık koltuğuna oturması anlamına
geldiğinden, hükümetin kurulmasından kısa bir süre onu iktidardan indirmek için
çeşitli çalışmalar ve kampanyalar başlatıldı ve 28 Şubat 1997 muhtırasıyla
Başbakanlıktan istifa etmek zorunda bırakıldı. Bir yıl sonra da sudan
bahanelerle, lideri olduğu Refah Partisi kapatılarak kendisine siyasi yasak
getirildi.
21 Mayıs 1997 tarihinde “bir ilk” gerçekleşti ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, ilk kez iktidardaki bir parti
hakkında, RP hakkında kapatma davası açtı. Kapatma davası yaklaşık 8 ay sürdü
ve Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998’de RP’nin kapatılmasına; Erbakan ve
arkadaşlarından bazılarının beş yıl siyasetten yasaklı kalmasına karar verdi. 2000 yılında, 1994’te Bingöl’de yaptığı bir konuşması
nedeniyle hakkında bir yıl hapis cezası verilip, kendisine yeniden beş yıl
siyaset yasağı getirildi.

Hayatı
boyunca pes etmek nedir bilmeyen Necmettin Erbakan, kısa bir süre sonra Fazilet
Partisini kurdurdu ve ardından partisinin başına geçti. Fakat artık iniş dönemi
başlamıştı. Kurduğu her parti bir süre sonra kapatılan Erbakan’ın liderlik
çizgisindeki Fazilet Partisi
17 Aralık 1997’de kuruldu ve 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde % 15,41 oyla 111
milletvekili çıkardıysa da bir süre sonra kendisine sadık olanların toplandığı
“Gelenekçiler” ve Recep Tayip Erdoğan liderliğini benimsemiş olanların
toplandığı “Yenilikçiler” diye ikiye bölündü.  “Yenilikçiler” bir süre sonra Adalet ve
Kalkınma Partisi (AK Parti)’yi kurdular. Erdoğan liderliğindeki AK Parti 3 Kasım
2002’de 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi.

2000
yılının sonlarına doğru çıkarılan kanunla cezası ertelendi, ancak YSK’nin
olumsuz karar vermesi üzerine 3 Kasım 2002 seçimlerine katılamadı. Kapatılan
partisi (FP) yerine arkadaşları tarafından kurulan Saadet Partisi bu seçimde %
2.49, bir sonraki seçimde % 2,34 oy alarak parlamentoya giremedi.

Hakkında
açılan son davalardan aldığı cezayı, yaşının ilerlemiş olması nedeniyle, evinde
çekmesine karar verilen, siyasi tarihimizin en renkli ve önemli simalarından
Prof. Dr. Necmettin Erbakan,
27 Şubat 2011 Pazar günü Ankara’da vefat
etti. 1 Mart 2011 Salı günü İstanbul Fatih Camiinde kılınan öğle vakti büyük
bir kalabalık tarafından kılınan cenaze namazının ardından, Topkapı Merkez
Efendi Mezarlığında, eşi Nermin Erbakan’ın mezarı yanında toprağa verildi.
Cenazesine büyük kalabalığın katılması yanı sıra, bir zamanlar onu siyasetten
dışlamaya çalışmış askeri ve bürokrat çevrelerin çelenkler ve üst düzey
temsilciler göndermesi dikkat çekmiştir.

Yurt
içinde ve yurtdışında Milli Görüş hareketinin lideri olarak tanınan Prof. Dr. Necmettin
Erbakan, hayatı boyunca eğitimde, kültürde, ekonomide milli bir silkiniş ve
şahlanış özlemini duymuş; siyasi çalışmaları ve siyasal konuşmaları yanı sıra ilim
adamlığıyla ve ilmî konularda verdiği konferanslarla da tanınmıştır. Siyasete
kazandırdığı espritüel üsluptaki incelik, kişiliğinde sergilediği zarafet ve
kibarlık, dostları kadar düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir.

Geçmişte Erbakan’a yönelik zaman
zaman sert manşetler atmış olan Milliyet gazetesi, 1 Mart 2011 günü, Prof. Dr. Necmettin Erbakan son yolculuğuna
uğurlanırken, şu ilginç yazıyı okurlarıyla paylaşmıştı:

 

KİTAPLARI:

 

İslâm ve İlim, İslâmda Kadın, Sanayi Davamız, Millî Görüş, Erbakan
Açıklıyor
(1991), Kenan Evren’in Anılarındaki Yanılgılar (1991), Körfez Krizi, Emperyalizm ve Petrol
(1991), Türkiye’nin Temel Meseleleri
(1992).

 

KAYNAKÇA (Başlıcaları): Abdullah Lelik / Millî Görüş Temel Görüş
(der. 1974), Abdullah Lelik / Erbakan mı Ecevit mi? (1975), Mustafa Özdamar /
Yaşı ve Başıyla Mim Sin Harekâtı (1977), Yurt Ansiklopedisi (c. VIII,
1982-1983), Ali Yaşar Sarıbay / Türkiye’de Modernleşme Din ve Parti Politikası –
MSP Örnek Olayı (1985), Sadık Albayrak / MSP Davası ve 12 Eylül (1990), Soner
Yalçın / Hangi Erbakan (1994), Hakan Akpınar / 28 Şubat Postmodern Darbenin
Öyküsü (2001), İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) –
Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi
(2206, 2007) – Ünlü Devlet Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 1,
2013) – Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Mehmet Şevket Eygi /
Merhum Necmeddin Bey (Milli Gazete, 1 Mart 2011).

Siyasetini
“önce ahlak ve maneviyat”, üzerine kurarak mücadelesini başlatan,
önüne çıkarılan türlü engellere rağmen durmayan, kimisine göre
“Hoca”, “Profesör” kimisine göre de “Dava adamı”,
“Savunan adam” ve “Mücahit” yakıştırmalarıyla tanımlanan merhum
başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın vefatının üzerinden 7 yıl geçti.

Milli
Görüş hareketini kurarak, Türk siyasetine yeni bir anlayış yerleştirerek, kendi
ideolojisini bugün dahi siyaset, ekonomi, kültür gibi önemli alanlarda
yaşatabilen Erbakan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül ile bugün siyasette ve bürokraside aktif görev alan pek çok ismin yol
göstericisi, “Erbakan Hocası” oldu.

Türk
siyaset tarihine atılan imza olan Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926’da Sinop’ta
doğdu. Babasının Ağır Ceza Reisi olması dolayısıyla çocukluğu çeşitli
şehirlerde geçen Erbakan, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başladığı ilk okul
eğitimini Trabzon’da tamamladı. 1943’te birincilikle tamamladığı İstanbul Erkek
Lisesinin ardından sınavsız geçiş hakkı olmasına rağmen İstanbul Teknik
Üniversitesine sınavla girdi. Sınav sonucuna göre doğrudan ikinci sınıftan
başlatıldı. Zeki öğrenci, 1948’de mezun olduğu aynı üniversitenin Makine
Fakültesi Motorlar Kürsüsünde asistan olarak görev üstlendi.

Erbakan’ın
hayatındaki önemli dönüm noktalarından birisi 1951’de İstanbul Teknik
Üniversitesi tarafından Almanya’daki Aachen Teknik Üniversitesine ilmi
araştırmalar yapmak üzere gönderilmesiyle oldu.

Alman
ordusu için araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde biri doktora olmak üzere
üç tez hazırlayan Türk mühendis Erbakan, bu tezleriyle Alman ekonomi
bakanlığının dikkatini çekti.

Motorların
daha az yakıt harcaması konusunda kendisinden istenilen raporu hazırlayan
Erbakan, doçentlik tezini de “Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl
tutuştuğunun matematiksel izahı” konusu üzerine hazırladı.

Erbakan
çalışmalarıyla Leopard tanklarının üretiminin yapıldığı Almanya’nın en büyük
motor fabrikasına davet edilmesinin ardından burada başmühendis olarak söz
konusu tankların motorları üzerinde çalışmalar yaptı.

 


Türkiye’de ağır sanayi hamlesi başlattı

 

Türkiye’de
başlattığı ağır sanayi hamlelerini Almanya’da kaldığı sürede tecrübe eden
Erbakan, bunu da Milli Görüş’ün önemli hedeflerinden birisi olarak belirledi.

Erbakan’ın
ağır sanayi hamlesi adına attığı adımları ve sonraki çabaları hiç de kolay
olmadı.

Erbakan,
bir araya geldiği arkadaşlarıyla 1956’da Gümüş Motor Fabrikasını kurdu. Avrupa
standartlarının da altında, saatte 5.5 litre motorin harcayan Gümüş Motor’u bir
avuç fedakar insanla üretti. Bugün pancar motor adı altında çalışan fabrika,
Mart 1960’ta seri üretime başladı.

“Şeftali
yerine motor üretmek isteyen Türkiye’nin” Gümüş Motor Fabrikası, sektöre
hakim olan yabancıların ekonomik ve siyasi baskılarıyla iflasa sürüklenmek
istendi.

Erbakan,
Gümüş Motor’un devamı adına önüne konulan engeller için mücadeleye başladı.

Odalar
Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı’na getirilmesinin adından Genel Sekreter olan
Erbakan, önce Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, bir yıl sonra da Odalar
Birliği Başkanı seçildi.

Erbakan
o dönem tanıştığı Nermin Erbakan ile evlendi. Nermin ve Necmettin Erbakan
çiftinin evliliğinden çocukları Zeynep, Elif ve Muhammed Fatih dünyaya geldi.

 

– Odalar Birliği
Başkanlığından ayrılması

 

 

Erbakan,
Odalar Birliğinde de aktif dönem geçirdi, Anadolu sermayesini desteklemek için
çalıştı.

Odalar
Birliği Başkanı Erbakan’ın, bu koltuktan uzaklaştırılması için çeşitli adımlar,
siyasi pazarlıklar yapıldı.

Odalar
Birliği Başkanlığı seçiminin geçersiz sayılması Danıştay’a taşındı. Erbakan, bu
görevinden, Ankara Valiliğinin emriyle uzaklaştırıldı.

Bu
karar, Erbakan’ın siyaset yolculuğunu başlattı.

 

 

– Konya’dan
bağımsız milletvekili oldu

 

 

12
Ekim 1969’deki milletvekili seçimine giderken o dönem güçlü bir siyasi parti
olan Adalet Partisi’nden (AP) milletvekili olmak istedi, ancak kabul edilmedi.

Erbakan,
kendisine büyük hoşgörü ve sevgi besleyen Konya’dan, bağımsız aday olarak
seçime girdi ve üç milletvekili seçilebilecek oyu alarak Meclise girdi.

Erbakan,
Konya’daki milletvekilliği çalışmaları sırasında kendisine yöneltilen,
“İyi de, bir çiçekle bahar olmaz ki” yorumları üzerine, “Evet,
bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar” ifadesini
kullanmıştı.

 

– Milli Nizam
Partisini kurdu

 

 

Konya
milletvekili Erbakan, çok geçmeden, 24 Ocak 1970’te, 17 arkadaşıyla Milli Görüş
hareketinin ortaya çıkmasını sağlayacak ilk parti olan Milli Nizam Partisini
kurdu.

Parti
kurulduğunda ilk üyenin kim olacağı konusunda karar vermek üzere yönetim
toplandı, Erbakan’ın ilk üye olması istendi. Erbakan ise bu teklif üzerine
tebessümle arkadaşlarının yüzüne bakarak, “Ecdadımız Anadolu’ya, Malazgirt
Meydan Muharebesiyle Muş/Malazgirt’ten girmişti. O ilimizdeki bir caminin imamı
bizim birinci kurucu üyemiz olacak.” dedi.

Genel
Başkan Erbakan, partisinin kuruluşundan sonra kapitalizm ve batıcılık karşıtı
bir siyaset yürüttü.

Erbakan’ın
siyasetinde “Siyonizm”le mücadele ön planda yer aldı. Erbakan ile
birlikte Türk siyasetinde ve kamuoyunda “Filistin davası” konusunda
hassasiyet oluştu.

Milli
Görüş hareketi lideri Erbakan, bugün dahi kılavuz olan “Önce ahlak ve
maneviyat” vurgusunu da bu parti altında yaptığı çalışmalarla gençlere ve
partililere aktardı.

 

– Erbakan’ın
siyaseti dikkat çekti

 

Ayrıca
Erbakan’ın bu dönemki konuşmalarında, halkı Ayasofya’da namaz kılmaya davet
etmesi, ilk kurduğu partisinin kapatılması kararına da girmişti.

Erbakan
ve arkadaşlarının izlediği siyaset tarzı pek çok çevrenin dikkatini çekti.

12
Mart Muhtırası’nın ardından nisan ayında “laikliğe aykırı çalışmalar
yürüttüğü” iddiasıyla Milli Nizam Partisi kapatıldı.

Partisinin
kapatılmasından yılmayan Erbakan, arkadaşlarıyla 11 Ekim 1972’de Milli Selamet
Partisini (MSP) kurdu. Parti, 1973’teki seçimde 48 milletvekilliği ve 3
senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclise girdi.

 

– “Mücahit
Erbakan” oluşu

 

Cumhuriyet
Halk Partisi (CHP) lideri Bülent Ecevit ile yapılan görüşmelerin ardından
CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu. Erbakan, bu hükümette Başbakan Yardımcısı
olarak görev aldı.

Bu
dönem Kıbrıs sorunu gündeme geldi ve ülkedeki sorunlardan çok adadaki
gelişmeler üzerine strateji ürütülmeye başlandı.

Adaya
20 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen barış harekatını güçlü bir şekilde savunan
Erbakan’ın isminin önüne getirilen “Mücahit” ismi, bu dönemde kondu.

Mücahit
Erbakan’ın liderliğindeki parti, o yıllarda kurulan yeni hükümetlerde ortak
oldu, 4 yıl süreyle hükümet ortaklığını sürdürdü.

1978’deki
gelişmeler tarihe, “11’ler hükümeti”, “Milletvekili
pazarlığı” ve “Güneş Motel” şaibeleriyle geçti.

12
Eylül 1980 askeri darbesinde Erbakan ve siyasi hareketi de hedef alındı.

 

– Cezaevi süreci

 

Milli
Selamet Partisi, Konya”da 6 Eylül 1980’de yapılan Kudüs Mitingi ile büyük
ses getirdi. Bu miting, partinin kapatılma sebeplerinden birisi olarak
gösterildi.

Erbakan’ın
bu sürede verdiği mücadele “dava” olarak adlandırıldı. Erbakan’ın
“dava” için yetiştirdiği gençlik ve sonraki nesiller, yeni Türkiye
inşasında bunu temel aldı.

Darbeden
sonra İzmir’de uzun süre gözaltında kalan “dava adamı” Erbakan, daha
sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklandı ve 9 ay cezaevinde kaldı.

Erbakan
cezaevinden çıktıktan sonra yeni parti kurmak için çalışmalar başlattı.

 

– Refah Partisi
kuruldu

 

Siyasi
yasaklı olan Erbakan, kapatılan MSB’nin yerine Refah Partisinin (RP) 19 Temmuz
1983’te kurulmasını sağladı. Partinin genel başkanlığı koltuğuna Ahmet Tekdal
oturdu.

Siyaset
yasağının referandumla kalkmasının ardından Erbakan, Refah Partisi’nin 11 Ekim
1987’de yapılan kongresinde oy birliğiyle Genel Başkan oldu.

Bu
tarihten sonra gerçekleşen yerel seçimlerde Refah Partisinin kazandığı
belediyelerde yapılan hizmetler Erbakan ve siyasetine olan ilgiyi artırdı.
Milli Görüş fikri, Türkiye’de bu dönemde yeni bir model oldu. 27 Mart 1994
yılında yapılan yerel seçimlerde Milli Görüş, İstanbul ve Ankara büyükşehir
belediyeleri dahil birçok kentin yerel yönetimlerinde iş başına geldi.

 

– Refah Partisi
birinci parti oldu

 

Necmettin
Erbakan, 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konya’dan yeniden milletvekili seçildi.

Parti,
1995’teki genel seçimlerde yüzde 21.7 oy oranıyla sandıktan birinci olarak
çıktı. Erbakan, Meclise Konya milletvekili olarak girdi.

Cumhurbaşkanlığı
koltuğundaki Süleyman Demirel, hükümeti kurma yetkisini Refah Partisine
vermedi. Kurulan DYP-ANAP hükümeti 3 ay sürdü.

 

– 54. Hükümet’te
başbakanlık yaptı

 

Hükümet
kurma görevini Cumhurbaşkanı Demirel’den alan Erbakan, Tansu Çiller’in Genel
Başkanlığı’ndaki Doğru Yol Partisi ile 54. Hükümeti kurarak 28 Haziran 1996’da
başbakanlık koltuğuna oturdu. Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde memur maaş
zamları gündemdeydi. Başbakan Erbakan, ilk iş olarak emekli ve memura yüzde 50
zam yapılması talimatını verdi.

Başbakan
Erbakan, dış politikada G-7’lere karşı gelişmekte olan Müslüman ülkeleri bir
araya getirmek için D-8’leri kurdu.

 

-28 Şubat süreci

 

 

O
dönemde medya üzerinden 54. Hükümet’in faaliyetlerine ilişkin algı
operasyonları başlatıldı.

Fadime
Şahin ve Ali Kalkancı gibi aktörler, şeyh-tarikat ilişkileri ana haber
bültenleri ile gazetelerin birinci sayfalarını doldurdu. Ayrıca ellerinde sopa,
başlarında takkeleri ile o dönemde ortaya çıkan ve kendilerini mürit olarak
adlandıran bir grup, Kocatepe Camisinde polise saldırdı. Bu görüntüler de
medyada sık sık gösterildi.

İmam
hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, dini semboller, İslam’a çağrışım yapan
her şey ve dindar insanlar yine medya eliyle “suçlu” gibi
gösterilmeye çalışıldı.

28
Şubat sürecinde bazı üniversiteler, iş dünyası ve sendikalar da Erbakan
siyasetine karşı bir misyon üstlendi.

Erbakan’ın
Mısır ziyaretindeki bayrak krizi, Libya ziyaretinde Kaddafi’nin açıklamaları da
yine Erbakan aleyhinde kullanılmaya başlandı.

Günlerce
kamuoyunda oluşturulan bu propagandalar sonucunda 27 Şubat 1997’de adına
post-modern darbe de denilen müdahale gerçekleşti.

Başbakan
Erbakan’ın o gece ulusa seslenmek için hazırlık yaptırdığı, Milli Güvenlik
Kurulu toplantısından geç saatte “gergin ve üzgün” geldiği için bu
yayının iptal edildiği sonradan ortaya çıktı.

 

– Başbakanlıktan
istifa etti

 

27
Mayıs 1997’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından Anayasa
Mahkemesine iktidar partisi Refah Partisinin temelli kapatılması istemiyle dava
açıldı.

30
Haziran 1997’de koalisyon ortağı Doğru Yol Partisinin protokol gereği
başbakanlık koltuğunu alması için Necmettin Erbakan, Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’e istifasını sundu.

Demirel,
DYP Genel Başkanı Tansu Çiller yerine 55. Hükümet’i kurması için Anavatan
Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a görev verdi.

Anayasa
Mahkemesinde görülen Refah Partisinin kapatılması davası 16 Ocak 1998’de sonuca
bağlandı. Refah Partisinin kapatılmasına ve aralarında Necmettin Erbakan’ın da
bulunduğu 6 kişiye 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilmesine karar verildi.

Erbakan,
partisinin kapatılması kararının ardından yaptığı konuşmada, “Bu alınmış
olan karar, tarihin akışı içerisinde basit bir noktadır. Böyle bir kararın
yürürlüğe girmesiyle Türkiye’de halkımızın muazzam bir bölümünün partisi olan
Refah Partisi ve onun davası, bu kararlardan zerre kadar etkilenmez. Bu
kararlardan bir tek sonuç çıkar, o da refah inancının tek başına iktidarı. Bu
olayın arkasından Refah Partisi davasının, camiasının çok daha büyüyüp
gelişeceği kesinlikle açıktır.” ifadesini kullanmıştı.

 

– Refah Partisi
kapanmadan Fazilet Partisi kuruldu

 

Refah
partisinin kapatılması sürecini beklemeyen partililer, 17 Aralık 1997’de Milli
Görüş hareketinin dördüncü partisi olan Fazilet Partisini kurdu. Genel
başkanlık görevini de Recai Kutan üstlendi.

14
Mayıs 2000’de gerçekleştirilen Fazilet Partisinin kongresi, gelenekçi ve
yenilikçi kanat şeklinde isimlendirilen parti içi grupların yarışmasına sahne
oldu.

Abdullah
Gül yenilikçi kanadın, Recai Kutan ise gelenekçi kanadın oylarını aldı.

Bu
arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Fazilet Partisinin de
kapatılması için dava açtı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer’in
Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardından Vural Savaş’ın yerine Sabih
Kanadoğlu’nu atadı.

Sabih
Kanadoğlu’nun hazırladığı delillerle Fazilet Partisi 22 Haziran 2001’de
kapatıldı.

Bir
ay sonra partililer Milli Görüş’ün beşinci partisi olan Saadet Partisini kurdu.

2002’de
yapılan erken seçimde, Milli Görüş’ten ayrılan isimlerin kurduğu Adalet ve
Kalkınma Partisi tek başına iktidar oldu. Saadet Partisi ise seçim barajını
geçemeyerek TBMM dışında kaldı.

Erbakan,
5 yıllık siyaset yasağının kaldırılmasının ardından 2003 Mayısında Saadet
Partisi Genel Başkanı oldu.

 

– Kayıp trilyon
davası

 

Kamuoyunda
“kayıp trilyon davası” olarak bilinen Refah Partisi’nin mali
hesaplarına ilişkin açılan davada kendisine verilen hapis cezasından dolayı 30
Ocak 2004’te Saadet Partisi Genel Başkanlığı ve üyeliğinden ayrılmak zorunda
kaldı.

Erbakan’ın,
sağlık sorunları sebebiyle başvurusundan dolayı cezanın infazı ertelendi.
Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Erbakan’ın 2 yıl 4 aylık hapis cezasını yeniden
yargılama sonunda değiştirmedi, ancak cezasını konutunda çekmesine karar verdi.

Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül tarafından, Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın “sürekli
hastalık” nedeniyle aldığı ev hapsi cezası 19 Ağustos 2008’de kaldırıldı.

17
Ekim 2010’da gerçekleştirilen Saadet Partisi Olağanüstü Büyük Kongresinde
yeniden genel başkan olan Erbakan, 28 Şubat post-modern darbenin yıldönümü
arifesinde solunum yetmezliğine bağlı, kalp ve çoklu organ yetmezliği sebebiyle
27 Şubat 2011’de vefat etti.

Erbakan,
1 Mart 2011’de vasiyeti üzerine devlet töreniyle değil, İstanbul Fatih Caminde
düzenlenen cenaze töreninin ardından milyonlar tarafından son yolculuğuna
uğurlandı.

 

KAYNAK:
Davaya Atılan İmza: Erbakan (AA – 26.02.2018).

biyografya

Etiketler, , , , , , ,

Joseph Paul-Boncour Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Joseph Paul-BoncourJoseph Paul-Boncour (d. 4 Ağustos 1873, Saint-Aignan – ö. 28 Mart 1972, Paris, Fransa), Aralık 1932-Ocak 1933 arasında başbakanlık yapan ve çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan sol eğilimli Fransız siyaset adamı.

Paris Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördükten sonra, bir süre avukat olarak çalıştı. 1898-1902 arasında Başbakan Pierre Waldeck-Rousseau’nun özel sekreterliğini yaptı. 1909’da milletvekili seçildi, 1911’de de çalışma bakanlığına getirildi. 1914’te meclisteki sandalyesini yitirdiyse de, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Sosyalistlerin adayı olarak yeniden Ulusal Meclis’e girmeyi başardı. 1931’de Sosyalist Parti’den istifa etti ve Cumhuriyetçi Sosyalist Birlik’in kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl senatör seçildi ve Senato üyeliğini 1940’ta Mareşal Philippe Petain’in Vichy Hükümeti işbaşına geçinceye değin sürdürdü.

1932-36 arasında Milletler Cemiyeti’nde daimi delege olarak görev yaptı. 1932’de Edouard Herriot başkanlığındaki hükümette savaş bakanı oldu. Aralık 1932-Ocak 1933 arasında başbakanlık yaptı. Aralık 1932-Ocak 1934, Ocak-Haziran 1936 arasında ve 1938’de dışişleri bakanlığında bulundu. Temmuz 1940’ta Mareşal Petain’e anayasal yetkiler verilmesine karşı oy kullandı ve Almanya’ya karşı savaşın Cezayir’ den sürdürülmesini savundu. 1944’te Danışma Meclisi üyesi olan Joseph Paul-Boncour San Francisco’da Fransız heyetine başkanlık etti ve Fransa adına Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı imzaladı. 1946-48 arasında yeniden senatör oldu. Başlıca yapıtları, Le Federalisme economique (1900; İktisadi Federalizm), Les Syndicats de fonctionnaires (1906; Memur Sendikaları), Art et democra-tie (1912; Sanat ve Demokrasi) ve Entre deux guerres: souvenirs sur la III’ Republi-que\x (1946: İki Savaş Arasında: Üçüncü Cumhuriyet Anıları).

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Yahya Galip Kargı Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Kamu yöneticisi, defterdar, vali, siyasetçi, milletvekili
(D. 1874, İstanbul – Ö. 13 Mayıs 1942). Baba adı Ali Rıza, anne adı Emine. Ayvansaray
Rüştiyesi mezunu. Divân-ı Muhâsebât (Divân-ı Muhâsebât) Evrak Odası Kâtibi,
Tokat ve Amasya Muhasebe Kalemi Kâtibi, Divân-ı Muhâsebât 2. Sınıf Kâtibi, Muş ve
Aydın Muhasebecisi, Bitlis, Hicaz, Halep, Kastamonu ve Ankara Defterdarı,
Ankara Vali Vekili ve Valisi olarak görev yaptı.

Yahya Galip Kargı, I., (23.04.1920 – 11.08.1923), II. (Haziran-Temmuz
1923-01.11.1927) ve III. (01.11.1927 – 04.05.1931) Dönemler Kırşehir, IV. (04.05.1931
– 01.03.1935) ve V. (08.02.1935-03.04.1939), VI. (26.03.1939-08.03.1943) Dönem
Ankara Milletvekili – II. Dönem Tetkiki Hesaba Encümen i Reisi olarak TBMM’de
yasama çalışmalarına katıldı. 13 Mayıs 1942’de hayatını kaybetti. Evli, 2 çocuk
babasıydı.

KAYNAK: TBMM Albümü 1920-2010 (1. cilt, 2010).

Etiketler, , , ,

Yahya Pelvan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Eğitimci, siyasetçi, milletvekili (D. 1910, Gönen /
Balıkesir – Ö. 14 Aralık 1984). Tam adı Yahya
Mansur Pelvan.
Baba adı Tevfik, anne adı Halide. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu.

Yahya Pelvan, Eğitimini tamamladıktan sonra Afyon, Elazığ,
Manisa ve Diyarbakır Lisesi Tarih Öğretmeni olarak görev yaptı. DP’den IX.
(1950-1954) ve XX. (02.05.1954 – 01.11.1957) Dönem Balıkesir Milletvekili
seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. 14 Aralık 1984’te hayatını
kaybetti. Bekâr olarak yaşamıştı.

KAYNAK: TBMM Albümü 2. Cilt 1950-1980 (2010).

Etiketler, , ,

Yahya Sezai Uzay Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Kamu yöneticisi, vali, STK yöneticisi, siyasetçi,
milletvekili (D. 1879, Hırsova / Romanya – Ö. 21 Nisan 1970). Baba adı Davut,
anne adı Lebibe. Mülkiye Mektebi (Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu.

Eğitimini tamamladıktan sonra Hüdavendigar (Bursa)
Vilâyeti Maiyet Memuru, Sındırgı, Aksaray, Hayrabolu, Malkara, Adapazarı
Kaymakamı, Gümüşhane Mutasarrıfı, Serbest Ticaret, Bandırma Redd-i İlhak,
Redd-i İşgal ve Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri Başkanı, Balıkesir Müdâfaa-i Hukuk
Kongresi Delegesi, Bandırma Ticaret Odası kurucu Üyesi ve Başkanı, Mülkiye Müfettişi,
Ankara Vilâyeti İdare Heyeti Azası, Giresun, Yozgat, Trabzon ve Eskişehir
Valisi, 3. Umûmî Müfettişlik Başmüşaviri olarak görev yaptı.

Yahya Sezai Uzay, CHP’den VI. Dönem (26.03.1939-08.03.1943)
ve VII. Dönem (28.02.1943 – 05.08.1946) Balıkesir Milletvekili seçilerek TBMM’de
yasama çalışmalarına katıldı. 21 Nisan 1970’te hayatını kaybetti. Evli, 4 çocuk
babasıydı. Arapça, Farsça, Fransızca biliyordu.

KAYNAK: TBMM Albümü 1920-2013 (1. cilt, 2010).

Etiketler, , , , ,

Oya Akgönenç Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Akademisyen,
siyasetçi, milletvekili (D. 11 Ocak 1939, İzmir – Ö. 17 Ekim 2018, Ankara). Tam
adı Oya Akgönenç Muğisuddin. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve
Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Amerikan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler
Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayan Akgönenç, The
American University Washington DC. Uluslararası İlişkiler Bölümünde Master ve
Doktora yaptı. The American University, Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyeliği,
Prodüktivite Merkezi Uzmanlığı, Dünya Bankası Kalkınma Uzmanlığı, Bilkent
Üniversitesi öğretim üyeliği görevlerinde bulundu.

XXI.
Dönem Fazilet Partisi ve Saadet Partisi’nden Ankara Milletvekilliği yaptı.
Türkiye’nin ilk 1. sıradan milletvekili adayı gösterilen kadındır.

Son
olarak Ufuk Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası
İlişkiler Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Oya Akgönenç, 18 Ekim 2018 günü
başkentteki özel bir hastanede hayatını kaybetti. Evli ve 2 çocuk annesiydi.

Vefatından
sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay,  başsağlığı mesajı yayımladılar.

KAYNAKÇA:
Eski Milletvekili Oya Akgönenç vefat etti (milliyet.com.tr, 18.10.2018),

Oya
Akgönenç kimdir (hayat.trburada.com, 18.10.2018),
Eski milletvekili
Oya Akgönenç vefat etti (internethaber.com, 18.10.2018),
Oya Akgönenç
kimdir? (haberturk.com, 18.10.2018),
Eski milletvekili Oya Akgönenç vefat
etti! (sozcu.com.tr, 18.10.2018),
Eski milletvekili Oya Akgönenç hayata
veda etti (ipahaber.com, 18.10.2018),
Oya Akgönenç kimdir? (cnnturk.com,
18.10.2018),
Eski
milletvekili Oya Akgönenç hayatını kaybetti (evrensel.net, 18.10.2018),
Oya Akgönenç
öldü mü? Oya Akgönenç kimdir? (egehaber.com, 18.10.2018),
Milli Görüşün
önemli isimlerinden Oya Akgönenç hayatını kaybetti (anadolupress.com,
18.10.2018).

 

 

Etiketler, , ,

Yahya Şimşek Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Hukukçu, siyasetçi, milletvekili, Bursa Barosu eski
Başkanı. 1947, Adana doğumlu. Baba adı Ali, anne adı Hatice. İlköğrenimini
Adana’da tamamladıktan sonra Bursa’ya geldi.  Çelebi Mehmet Ortaokulu, Bursa Erkek Lisesi
(1966), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi (1973) mezunu.

Eğitimini tamamladıktan sonra Serbest Avukat, Bursa Baro Başkanı,
İl Genel Meclis Üyesi, Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak
görev yaptı. 1992 ve 1994 kongrelerinde de bu göreve yeniden getirildi. 1970’li
yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) kaydını yaptırdı. Bu partide il
disiplin ve il yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. 1977 yerel seçiminde il
Genel Meclisi üyeliğine seçildi. “12 Eylül”den sonra CHP kapatılınca, yerine
oluşturulan Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) kuruluşuna katkıda bulundu.
SODEP Halkçı Parti ile birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti’ye (SHP)
dönüşünce yeni partide il yönetim kurulu üyesi ve

Yahya Şimşek, 24 Aralık 1995 seçiminde CHP’den XX. Dönem (24.12.1995
– 18.04.1999) Bursa Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına
katıldı. Ocak 1999’da, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve parti genel merkezinin
tutumunu protesto ederek partisinden istifa etti; 18 Nisan 1999 seçimlerine
katılamadı. Ancak bir süre sonra koşulların değiştiği gerekçesiyle yeniden eski
partisine döndü. 27 Eylül 2001’de Bursa 4. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından
Bursaspor’a Kayyum Başkan olarak atandı. Bursaspor’u kısa sürede genel kongreye
hazırlayarak bu görevini tamamladı.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Güney Marmara Şubesi Hukuk
Ödülü sahibidir. Evli, 2 çocuk babasıdır.

KAYNAKÇA: TBMM Albümü 3. Cilt 1983-2010 (2010), Yahya
Şimşek (bursa.com, 19.10.2018).

Etiketler, , , ,

Sezai Karakoç Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Dostu Cemal Süreya, ona, yarattığı mistik şiir tarzından ötürü “Sezo” diyordu ve onu, “Mehmet Akif ve Necip Fazıl karışımı şair” olarak tanımlıyordu.

Düşüncesi, yaşam tarzı ve şiirleri ile Türk şiirinin yaşayan efsanesi oldu. Özellikle Monna Rosa ile birlikte anılan Sezai Karakoç, belki de sanatta hayalini bile kurmadığı o yere geldiğinden bu konuda bir ego taşımıyordu. Bu sebepten layık görüldüğü ödülleri ret edebiliyordu belki. O, layık görülmüş olmanın mutluluğunu yaşamayı tercih ediyordu…

Çocukluğu

Sezai, 1933 baharında, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde, Emine Hanım ve Yasin Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Muhammed Sezai” adını verdi. Ancak bu isim Nüfus Müdürlüğü’nde yaşanan bir yanlışlık sonrasında “Ahmet Sezai” olarak kaydedildi…

Annesi Emine Hanım, oğlunun doğduğu zamanı Gülan ayında bir günde diye tanımlıyordu hep. Gülan, Mayıs’ın eski söylenişiydi; güllerin açıldığı aydı. Sezai, yıkılmış ve yeniden doğmaya çalışan bir toplumun içinde, yeniden kendini bulmaya çalışan ailesine yeni bir nefes olarak gelmişti. Her şey baharı işaret ediyordu; Sezai’nin gelişi, onların umudu, güzelliğiydi.

Adını da eskilerin bir güzellemesinden almıştı. “İsim semadan gelir” derdi eskiler; bu durumda hepimizin adı, bir ilahi armağandı. Sezai doğdu, Kur’an-ı Kerim açıldı ve ismi böyle kondu. Her bebeğin bir adı bir de mahlası olurdu. Adı Muhammed, mahlasıysa Sezai olarak belirlenmişti. Ancak resmiyette herkes onu Ahmet Sezai olarak tanıyacaktı.

Zülküf Dağı’nın eteğindeki o küçük kasabanın, Ergani’nin ortasında bir evdi Sezai’nin doğduğu ev. Babası Yasin Bey, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde savaşırken Ruslara esir düşmüş, orta halli bir tüccardı; annesi Emine Hanım ise, ev hanımı. Çok evleri vardı aslında ailesinin. Ne zaman ki maddi durumları bozuldu, Yasin Bey, evleri birer birer satmaya başlayacaktı…

Sezai, henüz 2 yaşını doldurmamıştı ki, ailecek bakırdan bir kasabaya, Madene taşındılar. Buradaki evleri, oldukça yüksek bir tepeye konumlanmıştı. Burası ile ilgili kadınlar arasında dillendirilen bir efsane vardı; tepedeki ev, cinliydi. Bu varlıklar, küçük Sezai’ye de musallat olacaktı…

Bir gün Sezai, odada yalnızken yarı karanlıkta, süslü elbiseler giyinmiş bir cin gördü ya da gördüğünü sanıyordu. Anlatabildiği kadarıyla onları, düğün yapmakta ve gelin götürmekte olan birileri olarak tanımlıyordu. Küçük aklı fazlasıyla karışmıştı. Yaşadıklarından çok etkilendi Sezai. Bu olay, tüm sanat yaşamını etkileyecek olan mistisizm konusunda ona görünen ilk kesitti. İleride çocuk yaşından sıyrılıp sanata soyunduğunda Sezai, yaşadığı bu mistik olayı ve Maden kasabasını şu cümlelerle anlatacaktı:

“Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Antalyalı genç kıza mektup’ yazısında ilk sanat zevkini Ergani madeninde 2-3 yaşlarında bir kış günü pencereden izlediği kar yağışı olarak algıladığını söyler. Bende ilk sanat algılarımı Maden’de aldım diyebilirim”.

Eğitim hayatı

Sezai, 1938’de Ergani’de, 3 aylık ilkokul öncesi ihtiyat sınıfı ile eğitim hayatına başladı; 1944’te ise, ilkokulu, yine Ergani’de tamamladı. Ardından parasız yatılı olarak Maraş Ortaokulu’na kaydoldu. Sanat da inceden pencereden sızan ilk ışık huzmesi gibi hayatına bu sırada sızmaya başladı…

1947’de tamamladığı ortaokulun ardından, yine parasız yatılı olarak lise öğrenimine Gaziantep’te başladı. 1950’de mezun olduğu lisenin ardından da felsefe okuma isteğiyle İstanbul’a geldi. Ancak o her ne kadar felsefe okumak istese de, babası, Sezai’nin İlahiyat Fakültesi’ne gitmesini istiyordu.

Sezai, kendi imkanlarının okula yetmeyeceğinin farkındaydı. Ancak istediğinden vazgeçmek de istemiyordu. Parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sınavına girdi. Sonuçları beklerken de felsefe için kaydını yaptırdı. Sınavı kazanamazsa felsefe tahsili yapacaktı.

Sezai, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandı ve 1955’te, yükseköğrenimini fakültenin mali şubesinden mezun olarak tamamladı.

İş hayatı

Mezun olur olmaz, mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nın Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümü’ne atandı.

Ardından maliye müfettişliği sınavına giren Sezai, bu sınavı da başarıyla verdi ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcısı olarak göreve başladı. 1959’da, İstanbul’da Gelirler Kontrolü idi. Bir dönem Ankara’ya çağırılıp Yeğenbey Vergi Dairesi’nde görev alsa da, kısa bir süre sonra İstanbul’daki görevine tekrar getirildi.

Gezerken çalışıyor gibiydi. Görevi vesilesiyle Anadolu’yu karış karış gezip birçok yeri özel olarak da inceleme fırsatı buldu. Tüm bu gözlemler şiirlerinde ortaya çıkacaktı. İstanbul’daki görevine 1960-1961 döneminde askerlik sebebiyle ara verdi ve bittiğinde tekrar işinin başındaydı.

1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa etti. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görevde bulunmadı.

Erken uyanış

Sezai, Maraş Ortaokulu’na parasız yatılı kaydolmuştu. Başını kaldırıp da okula baktığında hissettiği şey ve bu şehrin tanımı çok netti onun için. Yıllar sonra “Maraş, çocuk yüreğimin ateş aldığı yer; belki ondan öncesi bir rüyaydı, bu ateş, Maraş’ta yanmaya başladı” diye aktaracaktı tüm duygusunu.

Okula geldi. Karşısında hayatında ilk kez gördüğü kaloriferli bina duruyordu. Yine ilk kez bir zeytin ağacını da burada görecek, ona dokunacaktı.

Bir de kitaplar vardı; kısıtlı bir harçlığı olmasına rağmen hiç aldırmadan aldığı kitaplar… İşte bu kitaplar sayesinde divan şiirleri ezberlemeye başladı. Evet, henüz ortaokula giden küçük bir çocuktu; bendnameler ezberliyor, Mesnevi’yi anlamaya çalışıyordu. Kendi deyimiyle bu, “Çok erken bir uyanma”ydı.

Şiir yazmaya başlarken

Divan şiirleri ezberlediği bir eğitim – öğretim yılını geride bırakmış, okul yaz tatiline girmişti; Sezai, Ergani’ye döndü.

Bir arkadaşı, elindeki gazeteyi “Savaş bitti” diye ona uzattı. Ağustos 1945’te, atom bombası atılmış ve savaş sona ermişti. Bu yaz tatillerinden birinde, ilk şiirlerini yazmaya, ilk eserlerini vermeye başladı. Halbuki sanatçı olmayı planlamıyordu. Onun idealinde, bilim yolunda hizmet etmek vardı. Bazen hayat planı senin yerine yapıveriyordu işte…

Bir ölüm bin ölüm

Sezai, ortaokulu başarıyla bitirmişti. Oldukça başarılı bir okul hayatı vardı. Bu sefer yönünü Gaziantep’e dönmüştü. Lise sıralarında özellikle serpilen bir genç olarak disiplinli oluşuyla ünlüydü. Kendi halinde ve disiplinli bir şekilde ilerlediği yolunda, ilgi alanlarını da genişletmeye karar vermişti. Divan şiirlerinden sonra Batı Edebiyatı’nı incelemeye başladı. Shakespeare’in piyesleri favorisiydi. Sonra Andre Gide’nin Dünya Nimetleri’ni, Dohame’mi, Verter’i ve daha fazlasını okudu.

Lise yaz tatiline girdiğinde hemşerisi olan bir sınıf arkadaşıyla memlekete dönmek için trene bindiler. Yolculuk sırasında rastladıkları bir tanıdıkları isim vermeden İstanbul’da bir hemşerilerinin öldüğünü ve cenazesini kaldırdıklarını anlatıyordu. Seazi’nin gözlerinden bir anda birkaç damla yaş düştü. Adres vermemişti, evet. Ama Sezai biliyordu. O ev, onların eviydi ve ölen kişi de Sezai’nin askerdeki ağabeyiydi.

Sezai, trenden yüreği yanarak uzun süre dağlara, ovalara, yamaçlara, tünellere baktı. Trenin ıslak kömür tozları, gözyaşlarına karışıyordu. Bu ölümle ilk tanışmasıydı…

Necip Fazıllı yıllar

Sezai’nin lise zamanları, Necip Fazıl ve Büyük Doğu’yu takip ettiği zamanlardı. Bir gün, cesaret edip Necip Fazıl’a bir mektup yazdı ve içine Mehmet Levendoğlu imzasıyla yazdığı “Sabır” adlı şiirini de ekledi. Ailesinin lakabı Levendoğlu olduğundan bu ismi kullanmıştı. 16 yaşındaydı.

Dergiye gelen 300 şiir arasından Sezai’nin “Sabır” şiiri seçildi ve dergide yayımlandı…

Sabır

Yeter

Bunca sabır!

Kır

Hududu

Mehmedim!

Kader

Dokudu

Kilim;

Ser

Odaya!

İlim:

Merdiven daya

Çık aya!

İman:

Al eline bastonu;

Sonu

Sonsuz(a)

Yürü

Sürü sürü

(Yalan)ı yara yara

Var (Var)a.

(Muazzez Akkaya)

Efsane aşk, efsane şiir

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya, sınıf arkadaşıydı. Bu sınıfta bir güzel kız da vardı: Muazzez Akkaya.

Sezai, Muazzez’e büyük bir aşkla bağlanmıştı. Ona hep şiirler yazıyor; kitaplar hediye ediyordu. Sezai’de tutku halini alan bu aşk, Monna Rosa ve Ping-pong Masası adlı iki şiir olarak ortaya çıktı. Özellikle Ping-pong Masası, bu aşkı fiziken de tanımlıyor gibiydi. Çünkü Muazzez, gayet iyi pingpong oynayan bir genç kızdı.

Bunun aksine Monna Rosa akrostişi ise, bir gün dillere destan olacaktı.

Muazzez’e bağlı bir isim daha vardı; Cemal Süreya. İlk zamanlar Muazzez, mantosunun cebinde şiirler buluyor; ancak bunların nereden geldiğini bilmiyordu. Bir gün sınıfa girdiğinde, Cemal Süreya’yı montunun cebine yazdığı şiirlerden birini tahtaya yazarken buldu. Artık pek de gizli olmayan ikinci aşığı vardı.

Monna Rosa nasıl ünlendi

20 Nisan 1952’de, Pazar günü, sınıfça bir kır gezisi düzenlediler. 19’undaydı Sezai, ikinci sınıftaydı. Arkadaşları, Sezai’nin Monna Rosa’yı okuması konusunda ısrarcıydı. Onları kıramadı ve okudu. Bir üst sınıftan arkadaşı Cevat Geray, bu şiiri Sezai’den yazılı olarak istedi. Arkadaşından habersiz şiiri, Hisar Dergisi’ndeki arkadaşlarına göstermek niyetindeydi. Hisar’dan beklediği ilgiyle karşılaşmıştı Geray. Monna Rosa, Hisar’da yayımlanmış ve çok ilgi çekmişti. Ardından şiiri Mülkiye Dergisi de yayımladı.

Bu şiir, gerçek duyguların, gerçek bir aşkın hikayesiydi. Sezai Karakoç bunu yalanlarken, Muazzez Akkaya doğruluyordu. Monna Rosa, belki aşk ile yazılmıştı; ama bu aşk, reelde yaşanmadı.

Sezai Karakoç, bu şiirin sadece sanat için yazıldığını şöyle açıklamıştı: “Bu şiir gittikçe beni dünyasına çekmekteydi. Gül kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. Monna Rosa böyle doğdu, modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. Rosa bilindiği gibi gül demektir. Böylece aşağılanan gül kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.

Monna Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp bir takım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. Dante’nin ilahi komedyasında geçen Beatris’in gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve bir takım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır.”

İşte o meşhur şiir;

Mona Rosa

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister.

Ah senin yüzünden kana batacak.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

*

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Mona Rosa bugün bende bir hal var.

Yağmur iri iri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

*

Açma pencereni perdeleri çek,

Mona Rosa seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek.

Anla Mona Rosa ben bir deliyim.

Açma pencereni perdeleri çek.

*

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,

Bende çıkar güneş aydınlığına.

Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.

Seni hatırlatır her zaman bana.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

*

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

*

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Ellerinden belli olur bir kadın,

Denizin dibinde geziyor gibi.

Ellerin, ellerin ve parmakların.

*

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

*

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine.

Kiminin rengi ak kiminin sarı.

Ah beni vursalar bir kuş yerine.

Akşamları gelir incir kuşları.

*

Ki ben Mona Rosa bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni.

O masum bakışların su kenarında.

Ki ben Mona Rosa bulurum seni.

*

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza.

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

*

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı

Alev alev sardı her tarafımı.

Artık inan bana muhacir kızı.

*

Yağmurdan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.

Yağmurdan sonra büyürmüş başak.

*

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kuş tüyüne.

Bir tüy ki can verir gülümsesen,

Bir tüy ki kapalı geceye güne.

Altın bilezikler o kokulu ten.

Kandan elbiseler

Tarih 6 Ocak 1959’u gösteriyordu ki, Sirkeci Faciası yaşandı. O sırada Sezai de, Mesevet Kıraathanesi’nde oturuyordu. Bir anda her şey çözülmüştü; bir insanın ayakkabısının bağcığı, çay bardağını tutan parmakların gücü, koşmaya yeltenen dizlerin bağı…

Bu olayda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sezai ise yaralandığı için kendini şanslı saymalıydı.

Ölüm ve annesinin hatırası arasında yaşadığı faciadan duyumsadıklarını yazdığı şiirine “Ben Kandan Elbiseler Giydim Hiç Değiştirsinler İstemedim” demişti.

“Kendinden birşeyler kattın,

Güzelleştirdin ölümü de.

Ellerinin içiyle aydınlattın.

Ölüm ne demektir anladım.

Yer değiştiren ben değildim.

Farklılaşan sendin.

Sendin bana gelen aynalarla,

Sendin bana gelen sendin.

Artık ölebilirdim.

Bütün İstanbul şahidim.

Ben kandan elbiseler giydim,

Bundan senin haberin var mı?”

Bu süreçte bir yandan da şiir kitabını basıma hazırlıyordu Sezai. Ancak bütün şiirlerini basmaya parası yetmeyeceğinden onları ikiye ayırdı. Daha metafizik ve ferdi olanları, arkadaşları Doğan Yel ve Cafer Canlı’dan borç alarak yayımladı. Uğruna kandan elbiseler giydiği kitabına “Körfez” adını verdi ve faciayla aynı yıl basılmıştı.

Aşkı yitirdi

Ve aşık oldu Sezai. Bahar gelmişti gönlüne. Doğduğu zaman gibi aylardan Gülan’dı. İçinde boy vermeye hazır o mükemmel çiçeğin ilk tohumunu atmıştı. Hayatını sevdiği bu kadınla birleştirmek istiyordu. Babasına, nişanlanmaya niyetlendiğini belirten bir mektup yazdı.

Ancak babasından gelen cevap, kalbini acıtmıştı. Hissettiği acının tarifi yok gibiydi. Yine de hislerini bir şiire dökebilmişti. Şiirine Rüzgar adını verdi ve evlilik konusunu da kapattı; ömrü boyunca…

Rüzgâr

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr…

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar…

*

O ceviz dalları, o asma, o dut,

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut…

Yangından yangına arda kalmış tut.

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

Şiir ve Sezai Karakoç

Sezai Karakoç, şiirler yazmaya genç yaşta başlamıştı. Ardından şiirle ilgili görüşlerini yazmaya başladığında şiir anlayışını da yazdı. Hatta bu konudaki düşüncelerini içeren 3 kitaba, “Edebiyat Yazıları” adını verdi. Sezai Karakoç, Türk şiirinde kendine özgü bir yer kazanmıştı.

Şiirin genel çizgilerini “Pergünt üçgeni” adını verdiği üç ilk ile açıklıyordu. Peer Gynt, Norveçli Yazar Henrik İbsen’in en ünlü oyunlarındandı. Sezai Karakoç da, bu oyunu şiire uyarlamıştı.

1 – Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır”.

2 – Şair, kendine yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli”.

3 – Şair, kendinden memnun olmalı: “Eserin şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeye kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. ‘Beni andırıyor, ah, beni o’ demeli”.

Onun şiiri, Türk şiiri geleneksel yapısı itibarıyla metafizik bir şiir olarak tanımlanıyordu. Ancak bu tanım Tanzimat’tan sonra değişti. Yine de kendisinden sonra metafizik şiir konusunda birçok isim anılsa da, (YTÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldız’ın tespitiyle) Türk şiirini metafizik bir esasta oturan isim kesinlikle Sezai Karakoç idi. Çünkü o, bunu modern şiirin diliyle yapıyordu. Üstelik Batı Edebiyatı’nı da iyi incelemiş bir şairdi. Modern sanattaki soyutlamanın İslam anlayışına uygun olduğu düşüncesindeydi ve şiirlerini bu yönde geliştirdi.

Ona göre şair de, şiiri soyutlamada bırakırsa eksik bırakmış demekti. Tamamlanması için mutlaka şairin tekrar somutlaştırması, yani soyutlaştırdığı kavramı, tekrar bir bağlama oturtması gerekiyordu.

İkinci Yeni doğuyor

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya çok iyi iki dosttu ve bir dönem işleri gereği farklı şehirlerde yaşamaları gerekti. Fikir paylaşımlarını mektuplaşarak sürdürmeye devam ediyorlardı. Ne zaman yeni bir şiir yazsalar, hemen bir mektubun ucuna iliştirilip paylaşılıyor ve yorumlanıyordu. Bir gün, Sezai, Cemal Süreya’ya, “Balkon” adını verdiği şiirini gönderdi. Cemal Süreya şiire hayran kalmıştı. Dayanamamıştı ve sonuç olarak birkaç gün sonra Pazar Postası adlı dergi Sezai Karakoç’un önündeydi. Dergide Cemal Süreya’ya mektubundan pasajlarla birlikte Balkon şiirini de gördü. Cemal Süreya’nın yaptığı karşısında öfkesi çok büyüktü Sezai Karakoç’un. Hemen kaleme kağıda sarıldı ve çok sert bir mektup yazdı arkadaşına. Ancak birkaç gün sonra mektup kendisine geri döndü. Öfkesinden Cemal Süreya’nın adresini eksik yazmıştı. ,

Bir mektup yazdı. Cemal Süreya’ya, “Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım; mektup geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma!” diyordu.

Cemal Süreya’nın yaptığı her ne kadar Sezai’yi kızdırsa da yeni yollar açacaktı. Çünkü daha sonra Muzaffer İlhan Erdost, Garip Akımı’na karşıt bir dil oluşturan yeni bir şiir akımının oluştuğunu haber veriyordu ve onun da isim babası Sezai Karakoç olacaktı. “İkinci Yeni” olarak kararlaştırılan akımın şiir üslubunun ise, “Yeni – Gerçekçi Şiir” olarak anılmasını istemişti.

Balkon şiiri ise şöyleydi:

Balkon

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon,

Ölümün cesur körfezidir evlerde.

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların,

Anneler anneler elleri balkonların demirinde.

*

İçimde ve evlerde balkon,

Bir tabut kadar yer tutar.

Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen,

Şezlongunuza uzanın ölü.

*

Gelecek zamanlarda,

Ölüleri balkonlara gömecekleri

İnsan rahat etmeyecek,

Öldükten sonra da.

*

Bana sormayın böyle nereye,

Koşa koşa gidiyorum,

Alnından öpmeye gidiyorum,

Evleri balkonsuz yapan mimarları.

Necip Fazıl’ın ardından

1983 Mayıs’ında Necip Fazıl’ın ölüm haberini alır Sezai. Bir Mayıs ayı daha içi yanıyordu. Cenazeye katıldı ve bu hayatında hissettiği en büyük keder anlarından biriydi. Maraş’ta olduğu zamanlarda en büyük sevinci, Gaziantep’te rehberi, Ankara’da en yakını, Malatya’da ise artık dert ortağı olmuştu. O kadar üzgündü ki, sadece sustu.

“… Ve yüzyılımıza şeref olan şiir saati durdu…” deyip, susmaktan başka yolunun olmadığını anlattı.

Çalışmaları ve görüşleri

Onun varlığını tanımlamada kullandığı terim, İslamiyet idi. Kendisi ve çevresindekiler İslam’ı çağa uydurmaktansa, çağın İslam’a uyması gerektiği görüşündeydiler. O, dini varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi olarak görüyordu. Benimsediği ve şiirle harmanladığı bu görüşe de Diriliş adını vermişti. Tüm bunları düşündüğünde ve bir dergi kurmak istediğinde 30’ndaydı.

Sezai Karakoç, İstanbul’da 1960’ta Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi’ni kurmuştu. Dergi, 27 Mayıs 1960 darbesi sebebiyle ancak iki sayı çıkarabildi. 30’lu yaşlarını sürmeye başladığında ise, Sezai Karakoç’un daha hassas bir ruhu vardı. Öyle ki, çimenlere basmaya dahi çekiniyordu. İlerleyen zamanlarda Diriliş Dergisi’ni daha kapsamlı bir şekilde çıkarmak için çalışacaktı. Dergi, ara arakapanıp tekrar açılarak 1988’e kadar varlığını sürdürdü.

Kendi deyimiyle, “Amaç üç kelimeyle özetlenirse, hakikat, adalet ve fazilettir”.

Karakoç, 1961 – 1964 yılları arasında Pazar Postası, Yeni İstiklal dergilerinde; 1964 – 1967 yılları arasında Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisi’nde, şiir, eleştiri ve denemelerini yayımladı. Büyük Doğu, bir zamanlar onun için hayal bile olamazken, şimdi Necip Fazıl ile kurulmuş bir dostluğu vardı. İnsan, ulaşamadığında nasıl da uzaktı tüm yollar…

1990’da, amblemini güller açan gül ağacı olarak belirlediği Diriliş Partisi’ni kurdu. Bu partinin başkanlığını 7 yıl yürütecekti. 19 Mart 1997’de üst üste iki kez genel seçime giremediği için, Diriliş Partisi kapatıldı.

2007’de, bu kez Yüce Diriliş Partisi’ni kurdu.

Emeklilik yılları ve ödülleri

Sezai Karakoç, memuriyet hayatından emekli olduğunda, hiçbir ortaklığa girmeden, ortaya bir sermaye koymadan, parasız pulsuz dergi, gazete çıkarmaya başlamıştı. Özellikle eserlerini, kendi yayınevinden başka bir yerde yayımlamama konusunda kararlıydı. Tüm hayatı boyunca kimseden bir şey istememe konusunu kendisine ilke edinmişti. Yetişen genç kuşak da, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su kadar, Sezai Karakoç’un Diriliş’i de etkiliydi.

1968’de, MTTB Milli Hizmet Madalyası; 1970’de, Sürgün Macar Yazarlar Gümüş Madalya Ödülü; 1982’de, Yazarlar Birliği Hikaye Ödülü; 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü; 1991’de de Dünya Kültür ve Sanat Akademisi Ödülleri’ni layık görüldü. Ancak Sezai Karakoç, bu ödüllerin hiçbirini kabul etmedi.

2006’da, Sezai Karakoç, Kültür Bakanlığı Özel Ödülü’ne layık görüldü. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işleri için harcanmasını, diğer kısmınınsa bildirdiği adres gönderilmesini rica ettiğini açıklayan bir mektup yazdı.

2011’de ise, Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ancak bu ödülü de reddetti.

Mütevazılıkta sınırı olmayan, varlığının sebebi İslam konusunda ısrarcı bir Sezai Karakoç geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , ,