Etiket: sözleri

Yusuf Akçura Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

AKÇURA, Yusuf (1876-1935)

Türkçülük için çalışmış tarih ve siyaset adamlarımızdandır. Kazan Türklerindendir. Rusya’da Uliyanovsk şehrinde doğdu. Tanınmış bir çuha fabrikatörünün oğluydu. Küçükken babasını kaybedince annesi ile İstanbul’a geldi, askeri okula yerleşti. 1896 da harb okulunu bitirerek Harb Akademisi’ne girdi ise de bir yıl sonra Genç Türklük hareketiyle ilgili görüldüğünden askerlikten çıkarılarak Trablusgarp’a sürüldü. Fakat oradan kaçarak Paris’e gitti. Siyasal Bilgiler Okulunu bitirerek Rusya’ya döndü. Orada gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başladı. 1908 inkılabından sonra tekrar İstanbul’a gelerek Harb Akademisi ve Darülfünun’da siyasi tarih profesörü oldu. Bu sırada «Türk Yurdu» mecmuasını çıkararak Türkçülük cereyanını destekledi. Mütarekede Milli Türk Fırkası adlı partiyi kuranlarla birlikte çalıştı. İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek bir ara Maarif Vekaletinde çalıştıktan sonra Hariciye Vekaletinde Doğu İşleri Müşaviri oldu. Daha sonra Ankara Hukuk Okuluna siyasi tarih profesörü tayin edildi. 1931 de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumunu kurmakla görevlendirildi ve bu kuruma başkan oldu. 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne tarih profesörü, ardından da Kars milletvekili oldu. 1935’te milletvekili iken öldü.

Eserleri:

Üç Tarz-ı Siyaset; Avrupa Fikir Cereyanları; Şark Meselesi; Siyaset ve İktisat; Tarih-i Siyasi Dersleri (6 cilt); Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Francisco Franco (El Caudillo) Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Francisco Paulino Hermenegildo Teódulo Franco y Bahamonde, lakabı El Caudillo (Önder) (4 Aralık 1892, Ferrol – 20 Kasım 1975, Madrid, İspanya).

İspanya İç Savaşı’nın ardından devlet başkanı olan ve 36 yıl boyunca İspanya’yı diktatörlükle yöneten Francisco Franco İspanya’nın Galicia bölgesinde El Ferrol kasabasında doğdu. 1910’da asteğmen olarak Toledo Piyade Okulu’nu bitirdi.

1912-27 yılları arasında Kuzey Afrika’daki İspanyol sömürge birliklerinde görev aldı. 1928’de İspanya’ya döndükten sonra Zaragoza Askeri Akademisi’nin komutanlığına atandı.

1931’de İspanya’da krallık yönetimi sona erdi. 1936’da içinde sosyalist ve komünist partilerin de bulunduğu cumhuriyet ve demokrasi yanlısı partiler. Halk Cephesi’nde birleşerek seçimleri kazandılar. Kilise büyük toprak sahipleri ve tüccarlar çıkarlarının ve ayrıcalıklarının tehlikeye düştüğünü görerek cumhuriyet yönetimini yıkmak üzere harekete geçtiler.

Sağcı partiler Milliyetçi Cephe’de birleşti ve silahlı faşist bir örgüt olan Falanj’ı destekledi. Bu sırada genelkurmay başkanı olan Franco Halk Cephesi hükümetince görevden alındı. Bunun üzerine Halk Cephesi yönetimini devirmek isteyen öteki sağcı subaylarla ilişkiye geçti ve 18 Temmuz 1936’da komutasındaki askerlerle İspanya’ya çıkarma yaptı.

Böylece üç yıl sürecek kanlı bir iç savaş başlamış oldu. Milliyetçilerce devlet başkanı ve başkomutan ilan edilen Franco tüm askeri dinci ve tutucu siyasal güçleri çevresinde topladı. İç savaş sırasında Nazi Almanya’sından ve Faşist İtalya’dan büyük destek gördü. Mart 1939’da Cumhuriyetçilerin yenilgiye uğramasının ardından devlet ve hükümet başkanlığına getirildi. Bu olay 36 yıl sürecek olan diktatörlük yönetiminin başlangıcı oldu.

Franco II. Dünya Savaşı sırasında yansızlık siyaseti izlediğini söylemekle birlikte. Nazi Almanya’sının önderi Adolf Hitler’e ve Faşist İtalya’nın önderi Benito Mussolini’ye duyduğu hayranlığı ve yakınlığı açıkça göstermekten geri durmadı. Onları örnek alan Franco yönetim karşıtlarını acımasızca baskı altına aldı. Tutuklanan binlerce Cumhuriyetçinin yargılanmaları ve idam edilmeleri 1960’lara kadar sürdü.

Faşist bir diktatörlük olduğu için İspanya Birleşmiş Milletlere alınmadı. Franco 1947’de İspanya’ya krallık yönetimini geri getiren bir yasa çıkararak yerine geçecek olan kişiyi atama yetkisine sahip oldu.

Diktatörlük yönetimine karşı ülke içinde ve dışında tepkilerin yükselmesi Franco’yu 1966’da özgürlükleri genişletmek ve bir anayasa reformu yapmak zorunda bıraktı. 1969’da Prens Juan Carlos’u veliaht ilan etti. 1973’te devlet ve hükümet işlerini geçici olarak Juan Carlos’a bıraktığını açıkladıysa da. yaşamının sonuna kadar yönetimde söz sahibi oldu.

LİDERLİĞİ

El caudillo (lider) sıfatıyla İspanyol devletine Falanj’ın siyasal ilkelerinden esinlenerek otoriter bir yapı kurdu. Ordu, kilise ve büyük toprak sahiplerinin desteğiyle her türlü muhalefeti susturdu.Ayrıca Bask bölgesinde ve Katalonya’da bölgesel özerkliğe tümüyle son verdi.Çünkü İspanya’ya bağlı bu iki ayrılıkçı bölgenin özerk statüleri devam ettiği takdirde o bölgelerin halkları olan Bask ve Katalanlar’ın bu gevşek yapıdan yararlanarak gerekli olgunluğa ulaşır ulaşmaz İspanya’dan ayrılacaklarını ve bağımsız olacaklarını,bunun da İspanya’nın parçalanması demek olduğunu iyi bilen Franco,benzer nedenlerle ülke genelinde İspanyolca dışında Baskça ve Katalanca gibi dillerin konuşulmasını da yasaklamıştır. Etnik anlamlar taşıyan tüm bölgesel isimler (Katalonya ve Bask gibi) İspanya’nın toprak bütünlüğüne aykırı bulunarak resmi kullanımdan çıkarıldı ve İspanya’da üniter sayılabilecek güçlü bir merkezi yönetim oluşturuldu. İç savaş döneminde olduğu gibi Franco’nun güçlü olduğu dönemlerde de bazı ayrılıkçı Bask ayaklanmaları olmuş; ancak her defasında bu isyanlar Franco’nun askerleri tarafından sert bir şekilde bastırılmıştır. Ayrıca Franco iç savaşta burjuvadan ve kiliseden de büyük destek almıştır.

Koyu bir Katolik olan Diktatör Franco, İspanyol kadınının çalışma hayatına ciddi kısıtlamalar da getirdi. Sürekli olarak İspanyollar’ın, tüm İspanyol vatandaşlarının çok çocuk sahibi olmalarını istemiş ve İspanyol halkını buna ikna etmeye çalışmıştır. Ülkedeki Franco karşıtları ise ya hapishanelere tıkılmış ya da vatandaşlıktan çıkarılarak ülkeden sınır dışı edilmiştir. Komünistler, Sosyalistler, Cumhuriyetçiler ve eşcinseller fişlenmiş veya tutuklanmıştır. İngiliz yazar George Orwell‘ın ütopik bir bilim kurgu romanı olan 1984, Franco İspanyası’ndan esinlenerek yazılmıştır. Ayrıca İspanya iç savaşının anlatıldığı Amerikalı yazar Ernest Hemingway imzalı Nobel ödüllü Çanlar Kimin için Çalıyor romanı da İspanya’nın kötü şöhretine dair önemli eserlerden biridir.

Franco’nun ölümünün ardından Demokratik İspanya’da Bask ve Katalanlar’a özerklikleri geri verilse de son yıllarda Katalan ve Bask halkları bunu yeterli görmemekte ve İspanya’dan ayrılarak tamamen bağımsız birer devlet ve ülke olarak tanınmayı istemektedirler.

Özetle General Francisco Franco; Komünizm, Sosyalizm ve Laiklik karşıtı, aşırı muhafazakar, kökten dinci, tutucu ve aşırı milliyetçi dönemin faşist diktatörlerinden biridir ve tarihe böyle geçmiştir. Franco, Kapitalist/Liberal bir ekonomiyi benimsemiş ve onun döneminde İspanya vahşi Kapitalizmin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri olmuştur.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Paul Cezanne ve Bilinmeyen Yönleri

paul-cezannePaul Cezanne (1839-1906) ünlü bir Fransız ressamıdır. Aix en Provence’de doğdu. Babası bir banka müdürüydü. Cezanne, 1858’de liseyi bitirdi. Okul arkadaşı geleceğin meşhur romancısı Emile Zola ile dostluğunu hiç unutmadı. Edebiyat bakaloryasını başarıyla verdikten sonra babasının hatırı için hukuka yazıldıysa da sporla, Zola’nın kurduğu öğrenci orkestrasında flüt çalmakla vakit geçiriyordu. Nihayet ressam olmaya karar verdi. Babasının «Oğlum, insan dahi de olsa, parası olmadıkça karnını doyuramaz» yollu öğütlerine kulak asmadı.

Paul Cezanne, 1861’de Paris’e geldi. Güzel Sanatlar Okulu’na almadılar. Resimlerini fazla renkli buluyorlardı. Cezanne’ın resimleri gitgide sadeleşmeye, kişiliğini bulmaya başlamıştı. 1874’te, Empresyonist ressamların açtıkları ilk sergiye katıldı. Sonradan Empresyonistlerden tamamen uzaklaşarak ileri de kübizme yol açacak olan yeni ve klasik bir resim görüşüne ulaştı. Manzara resimleri, natürmortlar ve portreler yaptı. 1906’da da, resmini yaptığı bir fırtına esnasında, soğuk alarak hastalanıp öldü. Şöhreti, ölümünden sonra gittikçe arttı. Fransa müzeleri başta olarak özellikle Amerika onun eserlerini kapıştı. Meşhur «Kırmızı Yelekli Delikanlı» tablosu (bu bir seri resimdir), İngiltere’de yüz bin sterline satıldı.

Paul Cezanne, çağımızın ve dünyanın en büyük ressamlarından biridir. Başlı başına bir okul sayılacak kişiliktedir. Resim sanatının hiç değişmeyecek bazı kurallarını o bulmuştur. Cezanne’a göre desen ve renk ayrı şeyler değildir. «Renk zenginliğini aldığı zaman şekil de olgunluğunu bulur» der Tercih ettiği konular günlük eşyalar, manzaralar, fakir insan portreleri ve meyvelerdir.

Başlıca eserleri, tarihleri ve bulundukları müzeler şunlardır: «Asılmış Adamın Evi» ( 1873; Louvre); «Anvers’ten Manzara» ( 1873); «Natürmort» ( 1883; Louvre); «Kağıt Oynayanlar» ( 1892; Louvre), «Pipolu Adam» ( 1896, Moskova); «Banyo Yapan Kadınlar» (1895-1905).

Paul Cezanne’ın Pek Bilinmeyen Tarafları

Fransız ressamı Cezanne’nin çok sevdiği bir şey vardı: Yalnızlık. Hele hayatının son yıllarında arkadaşlarının hemen hepsiyle ilgisini kesmişti. Çocukluk arkadaşı romancı Emile Zola‘yı bile sık sık görmekten hoşlanmazdı Yalnız, Zola’nın ölüm haberini aldığı zaman gözünden birkaç damla yaş aktı.

Cezanne, içine kapanık yaşamayı sevdiği kadar şüpheciydi de… Kendi kabiliyetinden bile şüphe ederdi. Zamanla bu şüpheci huyu, bir nevi manevi işkence halini aldı. Bu yüzden de hiçbir zaman çok mutlu olamadı. Daima huzursuzdu. Hiçbir yerde uzun zaman kalamazdı. Maddi hiçbir sıkıntısı yoktu. Hele babasının ölümünden sonra oldukça yüklü bir mirasa da kondu. Fakat para harcamak onun için ölümden beterdi. Aç kalmayacak kadar yemek yer, çıplak kalmayacak kadar giyinirdi. Zaman geçtikçe eserlerinden de para kazanmaya başladığı halde cimriliği daha da artmıştı. Ölümüne de kısmen cimriliği sebep olmuştur denilebilir: 1906 sonbaharında resim yapmak için oldukça uzak bir yere gitmeye karar vermişti. Onu her zaman aynı yere götüren arabacı bu defa birkaç kuruş fazla isteyince Paul Cezanne öfkeden küplere bindi, yürüye yürüye gitmek üzere yola koyuldu. Kırda çalışırken aniden boşanan yağmur, Paul Cezanne’ı iyice ıslattı, eve dönerken yarı yolda bayılıp kaldı. Bir daha da iyileşemedi.

Paul Cezanne, asla hayatından memnun olmamıştır. Yalnız ressamın bir isteği yerine geldi «Ben resim yaparken ölmek istiyorum» der dururdu. Gerçekten de resim yaparken ölmüş sayılmaktadır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Arşimet Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Eski Yunanistan’ın ünlü matematikçi ve fizikçisidir. Sirakusa’da doğmuştur. Yaptığı savaş aletleri sayesinde Sirakusa Romalıların kuşatmasına iki yıl karşı koymuş, büyük bilgin, şehir Romalıların eline geçtiği sırada öldürülmüştür.

Mekanik ve hidrostatiğin kurucusu olan Arkhimides, çeşitli bilim konuları üzerine birçok yazılar yazmış olmasına rağmen, bunların ancak on dördü zamanımıza kadar ulaşabilmiştir. Bunlardan bazıları da eksiktir.

Arkhimides öğrenimini İskenderiye’deki ünlü matematik okulunda yapmıştı. Arkhimides’in meşhur sözleri arasında: «Bana kaldıracımı yerleştirecek bir yer bulun, dünyayı yerinden oynatayım» sözü en tanınmışlarından biridir. Onun en meşhur sözü de «Euraka !» . (Buldum !) dur. Bunun hikayesi şudur: Sirakusa Kralı II. Hiero tacının som altından olup olmadığını incelemesini Arşimet’ten istemişti. Bir gün Arşimet yıkanırken, vücudunun kurnada sulara gömülünce suların yükseldiğini, kurnadan taştığını gördü. Bunun sonucu olarak bir cismin suya girince kendi ağırlığı kadar bir suyu taşırdığı kanaatine vardı. Büyük bir heyecana kapılarak sokağa fırladı: «Eureka! Eureka!» ( Buldum! Buldum!) diye bağırarak koşmaya başladı.

Bunun üzerine, Arşimet, kralın tacını bir denemeye tutarak, tacın su içindeki ağırlığı ile aynı miktar su içinde aynı ağırlıkta som altın bir parçayı karşılaştırdı. Külçe altını bir kap içindeki suya batırarak külçenin çıkardığı su miktarını ölçtü. Sonra tacı suya batırıp çıkan suyu tarttı.

Arşimet’in işi bu yönden inceleyip halletmesi üzerine Kral Hiero tacı yapan kuyumcuyu sıkıştırdı ve adamın hilekarlığını ortaya çıkardı.

Arşimet Kanunu bu meselenin ortadan kalkmasından sonra büyük bilgin tarafından şu şekilde konulmuştur: «Suya batırılan bir cismin ağırlığı bu cismin yerini tuttuğu suyun ağırlığı kadar azalır.»

Arşimet’in fizik alanındaki buluşları terazi kanunu, eğik düzlem kanunu, ağırlık merkezi, Arşimet prensibi, özgül ağırlık v.b. yakıcı aynalar gibi günlük hayatta her an karşılaşılabilen faydalı ve önemli şeylerdir. Örneğin yapmayı başardığı savaş aletleri sayesinde Sirakusa’yı iki yıl Romalıların kuşatmasına karşı korumuştu. Çeşitli aynalardan meydana gelen bir sistemle adanın tepelerinden güneş ışığı ile limandaki düşman savaş gemilerini yakmayı başarmıştı. «Bana dayanabileceğim bir yer verin, dünyayı yerinden oynatayım» sözü de Arşimet’in kaldıraç kanunlarının imkanlarını belirtmek için söylediği bir sözdür.

Gene bir rivayete göre bu şehir düşman eline geçtiği şırada Arşimet kumların üzerinde bir geometri meselesi ile uğraşıyordu. O sırada Romalı askerlerden biri yanına yaklaştı. Arşimet: «Dairelerimi bozma!» diye bağırdı. Buna kızan Romalı asker büyük bilgini öldürdü.

Arşimet’in geometri konuları üzerine yazılmış birçok eserleri vardır. Bu eserler birçok dillere çevrilmiştir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Sokrates ve Sokrates’in Son Sözleri

sokratesSOKRATES (M. Ö. 469 – 399), Eski Yunanistan’ın en ünlü filozoflarından biridir. Eserlerini yazılı olarak bırakmayan pek nadir bir filozoftur. Onun düşüncelerini öğrencilerinin eserlerinde buluyoruz. «Anabasis» yazarı Ksenofon’la felsefe üzerine diyaloglar yazmış olan Platon’un kitaplarında, Sokrates’in düşünceleri aynen aktarılmıştır. Bununla birlikte, birçok yorumcular, gerek Ksenofon’un, gerek Platon’un aktardıkları sözlerini az çok kuşkuyla karşılarlar: Ksenofon askerdi, Sokrates değildi. Çekememezlikten dolayı, Ksenofon, Sokrates’ten aldığı sözleri budamış olabilirdi. Platon’da ise bunun tam tersi akla geliyor: Platon, Sokrates’in hayranı bir öğrencisiydi, kendi fikirlerini de ona mal edebilirdi.

Sokrates, Atina’da doğdu. Babası heykelci, anası ebeydi. Rahat bir ömür sürdüğü için o zamanın temel bilgilerini genç yaşta öğrendi. Geometri, müzik, astronomi üzerine derin bilgi edindi. Beden eğitimine de çok önem verdiğinden, askerliğinde zorluğa dayanıklılığı ile ün kazandı. Cesareti de eşsizdi. Giyim-kuşama önem vermezdi.

Sokrates, ömrü boyunca, öğrendiklerini yaymaya çalışmıştır: İnsanlara düşünmeyi öğretmekten başka tasası yoktu. Öğretim usulü ise, sonradan öğrencilerinin de benimsedikleri «diyalogos» (karşılıklı konuşma) usulüydü. Bahçede, gezinerek ders anlatır, öğrencilerini düşünmeye, sormaya sürüklerdi. Öğrenmek istediği bir fikri kendisi söylemez, öğrencisine buldururdu.

Sokrates’in Son Sözü

Sokrates, insanların koyduğu kanunlara, tanrıların kanunlarından çok değer verdiği için, kanunları kullananlar hayatına kastettikleri zaman hiç sesini çıkarmadı. Atinalılar onu eski tanrıların yerine yenilerini koymaya kalkmak, gençlerin ahlakını bozmak gibi çeşitli suçlardan yargıladılar. Sokrates, savunmasını yaptı. Sonunda, baldıran zehri içmeye mahkum edildi. Filozof, bu kararın değiştirilmesi için hiçbir teşebbüse girişmedi. Değil mi ki kanunlar böyle istiyordu, kanunların üstünlüğünü kabul ettiğini göstermenin tam sırasıydı. Öğrencileri kaçmasını teklif ettiler, razı olmadı.

Zehri içme saati gelmeden, öğrencilerinden birinin elinde bir saz gördü. Sazın nasıl çalınacağını öğrenmek istedi. Öğrencisi: «Üstadım, az sonra zehri içeceksiniz. Çalmaya vaktiniz olmıyacak. Bir zevk duymayacaksanız.» deyince Sokrates, son dersini verdi:

— «Asıl zevk, çalmakta değil, çalmayı öğrenmektedir!»

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , ,

Anton Çehov Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Anton Çehov

Ünlü bir Rus hikayecisi ve tiyatro yazarıdır. Karadeniz’de bir liman olan Taganrog da 29 Ocak 1860 tarihinde doğdu. Babası, iş iyi olmayan bir tüccardı; bu yüzden, ailenin geliri azdı. Anton Çehov’un çocukluğu babasının dükkanına gelen Kimseleri incelemekle, onların anlattıkları hikayeleri dinlemekle geçti.

Anton Çehov Moskova Üniversitesi’nde tıp öğrenimi yaparken bir yandan da ailesine maddi yardımda bulunabilmek için hikayeler yazıyordu. Bunların ilki, 1880’de bir gazetede yayınlandı. Anton Çehov 1884’te bir doktor olarak üniversiteden mezun oldu, fakat, 1892-93 yılları arasındaki kolera salgını dışında, hiçbir zaman doktorluk yapmadı. Yazı hayatına devam etti, zamanının en önemli mizah yazarlarından biri oldu. İlk hikayeleri «Antoşa Çehont» takma adı ile yayınlandı. 1886’da hikayeleri ilk defa toplu olarak bir kitap halinde çıktı, büyük başarı kazandı.

Anton Çehov’un bu sırada sıhhatinin bozulması onun hayat görüşünü ve yazılarını da etkiledi. Bu devreden sonra kaleme aldığı eserleri, mizahtan bedbinliğe ve ümitsizliğe geçişine birer örnektir. İlk tiyatro eseri olan «İvanov» u yazarken bir yandan da kalp krizleri geçiriyordu. 1897’de verem olduğunu anladı, Kırım’a yerleşerek hayatının geri kalan yıllarını orada geçirmek zorunda kaldı. Burada, 1896’da ikinci piyesi olan «Martı» yı yazdı. Leningrad’da sahneye konan bu eser başarısızlıkla sonuçlandı, fakat, 1898 de yeniden ele alınarak Stanislavski’nin Moskova Sanat Tiyatrosu’nda oynandığı zaman Çehov’a büyük bir ün sağladı. Bundan sonra Çehov tamamen tiyatroyla ilgilenmeye başladı. 1899’da «Vanya Dayı»; 1901’de de «Üç Kız Kardeş» adlı piyesleri sahneye konuldu. Aynı yıl Olga Knipper adlı sahne sanatçısı ile evlendi. Bu sırada İlimler Akademisi’ne fahrî üye seçildi, fakat diğer bir ünlü yazar olan Maksim Gorki’nin üyeliğinin, zamanın hükümeti tarafından kabul edilmemesi üzerine Çehov da üyelikten çekildi. 1904’te en son ve en ünlü piyesi olan «Vişne Bahçesi» Anton Çehov’un ölümünden çok az sonra Moskova Tiyatrosu’nda sahneye kondu. Artık Anton Çehov, Rusya’nın yetiştirdiği en büyük tiyatro yazarlarından biri olarak kabul ediliyordu. Fakat Anton Çehov, bunu görmeden, az önce, Karaormanlar’da Badenmeiler’de ölmüş, Moskova’ da gömülmüştü.

ANTON ÇEHOV’DAN ANILAR

1953’te ölen Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış Rus yazarı İvan Bunin çeşitli vesilelerle tanıdığı meşhur kimseleri «Anılar ve Portreler» adındaki bir kitapta anlatmıştı. Bunin eserinde Anton Çehov’a da bir bölüm ayırmıştır. Aşağıda, bu bölümden birkaç parçayı sunuyoruz.

Bana: «Çok yazar mısın?» diye sordu.

— «Hayır» dedim

— «Ne ayıp!» dedi. «Çok çalışmalısın. Hiç durmadan çalışmalısın. Hayatın boyunca!» Biraz duraladı, sonra devam etti: «Bence insan bir hikâyeyi yazıp bitirdikten sonra başını, sonunu bir kere daha gözden geçirmeli. Biz roman ve hikaye yazarları daima bu kısımlarda yanlış yaparız. Sonra, kısa yazmalı. Mümkün olduğu kadar kısa yazmalı.»

‘Onun şu sözlerini de daima hatırlarım:

— «Denizi tasvir etmek çok zordur. Geçen gün bir okullu çocuğun defterinde denizle ilgili bir yazı okudum. «Deniz büyüktü» demiş. Doğrusu çok hoşuma gitti!»

— «Tabiat aleminde kat kat fıçı gibi görünen tırtıl, günün birinde güzel, sevimli bir kelebek olur. Fakat insanlarda, bu tam aksine. Sevimli kelebekler, zamanla çirkin, fıçı gibi tırtıllara dönüyorlar.

Anton Çehov çok az yemek yer, çok az uyurdu. İnanılamıyacak derecede intizama meraklıydı. Ne kadar hasta olursa olsun, bunu belli etmemeye çalışırdı.

Aşağı yukarı her yazarın ölümünden sonra hakkında yazılan yazılarda, alçak gönüllü olduğu, başkalarının başarılarına sevindiği anlatılır. Çehov için bunları düşüne düşüne yazmaya lüzum yoktur. Zira hakikaten içine kapanık, kendi şöhretinden, kabiliyetinden habersiz iyi yürekli bir insandı.

Çok şakacıydı ama, kendi söylediği sözlere katiyen gülmezdi. Ancak, baş kası, son derece komik bir söz söylerse o zaman yüzü hafif bir gülümseyişle aydınlanırdı.

Maupassant’la Tolstoy’un hayranıydı. Bu iki yazardan sık sık bahsederdi. Hele Tolstoy’a karşı nedense içinde bir de korku vardı. Onu ziyarete gideceği zamanlar giyimine bilhassa dikkat ederdi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Peyami Safa Sözleri

Peyami Safa

Keske futbol oynasaymısım; belki de bacagımı Nüzhet’in askı kadar yormazdı.

Güzellesmek icin yalan elbiseleri arıyoruz ve cıplak hakikati örtmege, gizlemeye calısıyoruz; hatta kefen bile cesedimizin cirkinligini gizlemek icin beyaz bir yalandır, degil mi?

Batıda hükumet sansürü yerine seviye sansürü vardır. Bu seviyenin olmadıgı memleketlerde kanun düsünceyi hudutlandırır. Düsünce hürriyeti isteyenler daha evvel düsünce seviyesinin yükselmesine hizmet etmelidirler.

Bazen etrafımızda o kadar esrarlı bir hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hicbir sey idrak etmeyiz; ruhumuzun icinde ikinci bir ruh her seyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunc isaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve bogar.

Baskalarının karısına kız kardes gözüyle, baskasının servetine bir yıgın toprak gözüyle ve bütün yaratıklara kendi canını tasıyorlarmıs gibi bakan kimse gercekten akıllı bir kisidir.

Ask aleyhinde bin sey söylenir, fakat insanlar gene sevmeye devam ederler.

..Ve bir yalan söylendigi zaman insanların degil,esyanın bile buna nasıl tahammül ettigine sasırıyodum.Yalana her sey isyan etmelidir.Esya bile: Damlardan kiremitler ucmalıdır,agaclar köklerinden sökülüp havada bir saniye icinde toz duman olmalıdır,camlar kırılmalıdır,hattâ yıldızlar düsüp gökyüzünde bin parcaya ayrılmalıdır.

En basit ictimaî dâvaları anlamayacak kadar yabancı tesirler altında sahsiyetlerini kaybeden bu insanlarla münakasaya mecbur olmanın kücüklügünden muzdariptim.

Mechul ümitlere inanmadıgım an,beni kurtaracak seyin ne oldugunu bilmek istiyorum.Ümit etmek bile az. Emin olmak ihtiyacı. Yalancı istikbalin süpheli vaatlerine degil,teminatına ve senedine ihtiyacım var.

Felâketimizi baska biriyle taksim etmek saadettir fakat annelerle degil,annelerle degil.Annelere anlatılan kederler taksim degil zarbedilmis (dövülmüs) olur.

Bekârları cogalan cemiyet, gizli bir anarsi geciriyordur. Ya büyük bir inkılâba, ya inhitata gidecektir.

Batıda hükümet sansürü yerine seviye sansürü vardır. Bu seviyenin olmadıgı memleketlerde kanun düsünceyi hudutlandırır. Düsünce hürriyeti isteyenler daha evvel düsünce seviyesinin yükselmesine hizmet etmelidirler.

Bilgi kültürün hammaddesidir. Lâzımdır, fakat kâfi degildir. Bilginin kültür haline gelebilmesi icin, zekânın endüstrisinde mamul madde, yani fikir haline gelebilmesi gerekir.

Zamanımızda, maddeci bir dünya görüsüne karsı acılan büyük fikir savası zaferle neticeleninceye kadar parayı tahtından hic kimse indiremez. Bu, banka ile mabet arasındaki gizli yarısın sonuna baglı bir problemdir. Ucu Allah’ a varan manevî degerlerin üstün güzelligini insanlara kabul ettirdigimiz gün, para sadece asgarî bir refah vasıtası halinde kalacaktır.

Kadir gecesi bir degerlendiris gecesi, bir karar gecesi ve bir hüküm gecesidir.

Benim ki bütün âmalim sendedir,ey avâlimin vahdaniyeti,ey vahdaniyetlerin sultanı,beni bensiz bırak,sensiz bırakma.

sair,ruhu filozof,ifadesi siir adamdır.Bu siir felsefeden bahsetmege mezun olmaksızın onun varlıgı ve toplulugu kavrayıs örgüsünü tasır.

sair zekasıyla degil ruhuyla düsünür.Zeka onu teknige kavusturan vasıtadır.

Hayattan aldıgımız her zevki ona muadil bir ıstırapla ödedigimizi bildigimiz icin hicbir seyden yüzde yüz felaketten korkmuyordum. Bunun ikisi de imkansızdır.

Bir roman ya yazılır, ya yasanır. Ben sana hemen tutkun oldugumu hissettim, fakat yazmak icin degil, yasamak icin! Ben sana kollarımı uzatıyorum ve sen, bana ellerini, dudaklarını uzatacagın yerde, yazmak icin mürekkepli kalemimimi uzatıyorsun.

Her asık ve her sair ebediyen süphe edecektir,cünkü zeka icin inanmak ölümdür.

Konagı yıktık. Fakat onun saglam kalmıs malzemesinden yeni bir binada nasıl faydalanacagımızı bilmedigimiz icin, onun yerine bir apartman cıkamadık. Osmanlı kültürünün harabeleri önünde, saskın, birbirimize bakıyoruz. İcinde boguldugumuz kültür buhranının sebebi budur. İnkılabın cacaron ve demagoglara degil, yüksek mimarlarına ihtiyacımız vardır.

En basit adamın hayatı bile, baska bir adam icin namütenahi, karısık, icinden cıkılmaz bir esrar yıgınıdır.

Asıklara haber vermek isterim.Kalbin bütün meseleleri yalnız kalbde halledilir.cünkü bir hissin hakkından ancak baska bir his gelir.Ümitsiz bir askın panzehiri nefrettir.

Zaman yürümüyor, dakikalar korkunc bir sıkıntı icinde uzuyorlar, hatta dagılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir ceyrek saat olamıyorlar.’

En cok düsündügümüz kelimeyi en az kullanmaya bizi mecbur eden gururumuzu aldatmak icin, sevmek fiiline sözden baska ifade sekilleri ararız.

Bir insanın her fenalıga muktedir olabilecegi yerde cemiyet iflâs etmistir.

İstikbale hükmetmege kalkmıyalım. Yarın madem ki dogmamıstır, yoktur. Hic üzerinde bütün tahminlerimizin kıymeti de hictir.

Belki bütün sevgililer birer bahanedirler, dedi, ruhumuzun calkalanmasına bahane. İcinde ne varsa onu dısarıya dogru savururlar.

Yobazların hepsi birbirine benzer: Düsünmez öfkelenir,konusmaz;haykırır, delil aramaz; protesto yagdırır.

Aptallar bütün hayatları boyunca akıllı kisilerle gezseler bile gercekleri ögrenemezler. Hic, kasık corbanın lezzetini alabilir mi?

Dogu ile Batı arasındaki mücadele, bir insanın kendi nefsiyle mücadelesine benzer. Bunların sentezi, insanın var olmak icin muhtac oldugu vahdetin ifadesidir. İnsan, bütünlügünü ve tamlıgını ancak bu sentezde bulabilir.

Bir yazı bizde ancak kendi malımız olan fikirler dogurmak sartıyla faydalıdır.Yazıyla okuyucunun zekası arasındaki ciftlesmeden hicbir fikir dogmazsa,o mütalaa tamamiyle akimdir.Faydadan ziyade zarar verir,cünkü beynin yükünü cogaltır.

Bir Milleti Yok Etmek isterseniz askeri istilaya lüzum yoktur. Tarihini unutturmak ,dilini bozmak, dininden sogutmak ve dolayısıyla manevi degerlerini ahlakını yozlastırmak kâfidir.

Ben’in Allah’ta yok olmaya kosması azizleri, insanlıkta yok olmaya kosması dahileri, millette yok olmaya kosması kahramanları yaratmıstır.

Mide kainatın merkezidir; beyinden ziyade o düsünüyor ve bizi idare ediyor.

Kıskanclık,ifrata varmazsa faydalıdır,yasama hevesimizi cogaltır ve rakiplerimiz dostlarımızdan fazla ise yararlar.Onları iyi secmek lazımdır.Ben zeki bir düsmanı,ahmak bir dosta tercih ederim.

Bekârları cogalan cemiyet, gizli bir anarsi geciriyordur. Ya büyük bir inkılâba, ya inhitata gidecektir.

Fikirlerinin adiligini bir ibarenin alaca renklerinde ve sun’î karanlıgında gizlenmek isteyenleri muhtac oldukları bu hileden mahrum etmek kolay degildir.

Askta haysiyet veya zillet aramayalım. Her ihtiras gibi, ask da insanı en büyük irtifadan en derin ucuruma atar. Bu yükselis ve alcalıstaki basdönmesinin adı asktır.

Hakikati seviniz, o da sizi sever. Hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan cin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir kücük isaretle mevcudiyetini bildirir: “Buradayım!” der.

Memlekette herkes fazileti saadetin zıttı sandıgı icin ya namuslu kalmaya karar vererek bir köseye cekilip oturuyor, miskin faidesiz, cekingen yasıyor; yahut namussuzlugu kabul ederek bir taraftan halka faideli olmaya calısıyor, öte yandan calıp cırpıyor. Yani hizmetle denaati telif ediyor. Bircok faal hükümet adamlarının ahlaksızlıgı bundandır.

Gercek münevverin davası ne dine, ne de sadece hudutları ve mahiyeti tayin edilmek lazımgelen inkılaplara karsıdır. Gercek münevverin davası yobaza, yobazın her cesidine karsı, bilgi ve düsünce kıtlıgını kinin ve ihtirasın istial maddeleriyle doldurmaya calısan tefekkür vahsetine karsıdır.

Büyük bir hastalık gecirmeyenler, her seyi anladıklarını iddia edemezler.

Tecrübe, yaslanarak degil, yasayarak kazanılır; ve zaman insanları degil, armutları olgunlastırır.

Askın tam bir tarifi yapılamaz. siir de böyledir. Yapılmıs ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmıs bir kova suya benzer. Hic süphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz degildir. Askı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen sey, askın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.

Bizden uzaklasmadıkca bize görünmeyen sıhhat, alıskanlıgın verdigi hissizlikle, saglamların suurundan kacıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, cünkü benden uzak.

Zaman yürümüyor, dakikalar korkunc bir sıkıntı icinde uzuyorlar, hatta dagılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir ceyrek saat olamıyorlar.

Dünyanın bütün tavanlarına lanet olsun. Arka üstü yatmaktan usandım.

Bütün büyük kadın meseleleri, bizi icine almak icin, mukavemetimizin en az oldugu günleri beklerler. O anlarda ruhumuzun topuzları gevseyen kapıları en hafif rüzgârla acılır ve iceriye, bir gün her seyimiz olmaya namzet kadın giriverir.

Kimi adam vardır ki sabahtan aksama kadar oturur ve düsünür. Kimi adam da vardır ki sabahtan aksama kadar ayak üstü calısır fakat yaptıgı is dört tuglayı üstüste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tenbel görünür velakin calıskandır, diger insan calıskan görünür velakin yaptıgı is sudandır.

Ümitsiz bir askın panzehiri nefrettir.

Belki de canımızı sıkacak birsey olmadıgı icin canımız sıkılıyor.

Her sıkıntı bir isyan hazırlıgıdır. Ruhta baslayan bu hazırlık vücudun hastalanması seklinde organik bir isyana cevrilir.

Yaslanarak Degil Yasayarak Tecrübe Kazanılır Zaman İnsanları Degil Armutları olgunlastırır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , ,