Etiket: tasavvuf

Ahmed Hulusi Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Ahmed Hulûsi 21 Ocak 1945’te İstanbul’da doğdu.

1965 yılından itibaren bugüne kadar, tasavvuf bakış açısıyla, İslam’ı bilimsel gerçeklerle açıklamaya çalışan otuza yakın kitap yazan Ahmed Hulusi, Allah ilminin karşılığı alınmaz prensibiyle eserlerinin hiçbirinden telif hakkı almayıp, tüm kitap ve makaleleriyle birlikte sesli ve görüntülü sohbetlerinin tamamını internet üzerinden okuyucuları ile ücretsiz ve tam metin olarak indirilebilir şekilde paylaşmaktadır.

Kitapları birçok yabancı dile de çevrilmiştir.

Son çalışması olan “Allah İlminden Yansımalarla Kur’an-ı Kerim Çözümü” adlı eserin altıncı yüz bin adetlik baskısı ücretsiz olarak hediye edilmiş, aynı eser yazarın kendi resmi web sitesinden de Eylül 2011 itibarıyla yaklaşık 966 bin kişi tarafından indirilmiştir.

BAZI ÇALIŞMALARI ELEŞTİRİ ALDI

ABD’de yaşamakta olan Ahmed Hulusi’nin, özellikle sanat camiası ve elit kesime hitap eder görünen dini çalışmaları, tebliğ noktasında tartışmalı bulundu ve eleştiri aldı.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mevlana Celaleddin Rumi Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle üç kelimede özetleyen, ama üzerine kitaplar yazılabilecek derinliği olan adam, Mevlana Celaleddin Rumi.

Diğer bütün sufiler gibi Mevlana’nın da öğretisinin temelinde tevhid düşüncesi vardı ve tüm bilgi ağı bunun üzerine kuruluydu. Rabb’ine duyguğu aşkla bir ömür geçirdi ve bunu ön plana çıkardı. Tasavvufa babadan, dededen gelen bir yürekle gönül verdi… Aşkla doldurduğu yüreğine dokunan, aynası olabilen o insanla, Şems’le, dünyada karşılaşabilecek kadar da şanslıydı…

Tevakkuf mu desem, tesadüf mü bilmiyorum, ama bugün Mevlana ve Şems’in karşılaşmasının yıl dönümü. Yüzyıllar önce bugün tanışmışlar ilk kez ve iki denizin birleştiği o nokta, ilahi aşkla coşan iki yüreğin birleşmesine de tanıklık etmiş. Benimki belki de fazlaca duygusallık, siz okuyun işte…

Keyifli okumalar..

Çocukluğu

Mevlana, 30 Eylül 1207’de Horasan’ın Belh bölgesinde, Afganistan’ın sınırları içinde kalan Vahs kasabasında “Sultanü’l-Ulema” (Alimlerin Sultanı) diye anılan Muhammed Bahaeddin Veled ve Mümine Hatun’un oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona “Jalāl ad-Dīn Muhammad Balkhī” adını verdi.

Babası, Belh şehrinin ileri gelenlerinden Ahmed Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’nin oğluydu. O da sağlığında “Bilginlerin Sultanı” unvanını almıştı. Babaannesi ise Harzemşahlar hanedanından Fars Prensesi Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dı. Annesi de Belh Emiri Rükneddin’in kızıydı.

Etnik kökeni farklı kaynaklara göre değişiklik gösteren Mevlana, “Türk, Tacik ya da Fars” idi.

Babasının kimliği açısından bakıldığında şanslı bir çocukluk yaşamıştı Mevlana. Hoş fark etmezdi de, çünkü yaşayacağı tüm duyguların üstesinde olan ilahi bir aşkla dolacaktı gönlü. Babası Bahaeddin, dönemin İslam kültür merkezlerinden biri olan Belh’te hocalık yapıyordu. Ancak dönemde yaşanan siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası sebebiyle bu topraklardan ayrılmak zorunda kalacaktı. 1212 – 1213 yıllarında aile ve yakın dostlarını alarak Belh’i terk etti.

Terk edişe giden yol

Bahaeddin’in halk üzerinde tesirli bir etkisi vardı, onu çok seviyorlardı. Bahaeddin, onlara her zaman iyi davranır, dertlerine çareler arar, tartışmalarına anlayacağı bir dille açıklık getirirdi. Ayrıca derslerinde ya da fetvalarında kesinlikle felsefik tartışmalara izin vermez, kimsenin kafasını bulandırmazdı. Tüm bunlar Harzemşahlar Devleti’nin Hükümdarları’nı ziyadesiyle rahatsız ediyordu.

Bu konudan uzun yollara varan, terk edişlerle sonuçlanan bir hikaye doğacaktı. Bir gün Bahaeddin dersinde felsefe ve felsefecilere çatarak onların İslamiyet’te var olmayan konularla uğraştığını savundu. Bunu duyan ünlü Felsefeci Fahrettin Razi burnundan solumaya başlamıştı bile. Fahrettin, Bahaeddin’i zaten ondan pek hazzetmeyen Hükümdar Muhammed Tökiş’e şikayet etti.

Tökiş, Fahrettin’i pek sever sayardı; gözündeki itibarı göklerdeydi. Üstelik halkın gözünden Bahaeddin’in değerini sarsmak için bir fırsattı bu. Ancak halkın Bahaeddin’e gösterdiği ilgi karşısında yerinin sarsıldığı şüphesine düştü Tökiş. İçini yakıp geçen bu şüpheye karşı duramadı ve bir elçi ile Bahaeddin’ şehrin anahtarları ile birlikte bir not gönderdi; şöyle diyordu notunda: “Şeyhimiz eğer Belh ülkesini kabul ederse bugünden itibaren padişahlık, topraklar ve askerler onun olsun; bana da başka bir ülkeye gitmem için müsaade etsin. Ben de oraya gidip yerleşeyim. Çünkü bir ülkede iki padişahın bulunması doğru değildir. Allah’a hamdolsun ki, ona iki türlü saltanat verilmiştir. Birincisi dünya, ikincisi ahiret saltanatıdır. Eğer bu dünya saltanatını bize verip ondan vazgeçselerdi, bu çok geniş bir yardım ve büyük lütuf olacaktı”.

Tökiş’in notu Bahaeddin gibi huzurun ışığı ile yaşamayı kendine ilke edinmiş bir insan için açık bir hakaretti ve cevabını esirgemedi: “İslam sultanına selam söyle. Bu dünyanın fani ülkeleri, askerleri, hazineleri, taht ve talihleri padişahlara yaraşır. Biz dervişiz; bize ülke ve saltanat düşmez”.

Tökiş aldığı cevap karşısında ezilse de, pişman olsa da, son pişmanlık fayda etmedi. Alimlerin Sultanı Bahaeddin, ailesini ve yakın dostlarını yanında alarak 1212’de topraklarını terk etti. Ağaç değillerdi, ama her yerde kök salabilirlerdi…

Gezgin yıllar

İlk durakları Nişabur oldu. Burada kendi şehrinde bir üne kavuşmuş olan Mutasavvıf Feridüddin Attar karşıladı onları. Mevlana henüz çok küçüktü, ama babasının izinden gideceğe benziyordu. Mutasavvıf Feridüddin’in ilgi ve takdirini kazanacak kadar da us’luydu. Mutasavvıf Feridüddin, “Esrarname” (Sırlar Kitabı) adlı kitabını Mevlana’ya hediye etti. Artık onun ışığı babasından sonra Feridüddin olacaktı. Feridüddin de daha o günlerden yıllar sonrasını hissetmiş gibi Bahaeddin’e “Bir deniz bir ırmağın peşine düşmüş gidiyor. Umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır”. Öngördüğü her şey zamanı gelince olacak, Mevlana nefesini alemlere duyuracaktı. Esrarname’yi asla yanından ayırmayacak, bir gün dillere destan olacak “Mesnevi”de de ondan bahsedecekti…

Bahaeddin Nişabur’dan Bağdat’a, oradan da Kufe’den geçerek Kabe’ye gitti, Hac vazifesini yerine getirdi. Dönüş yolunda ise ilk durağı Şam oldu. Sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde’den geçerek Larende’de (Karaman) Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleşti.

1222’de Karaman’a yerleşen Bahaeddin ve ailesi 7 yıl burada yaşadı. Bu yıllarda Selçuklu Devleti neredeyse Anadolu’nun tamamı üzerinde bir egemenlik kurmuştu. Başkentleri ise Konya’ydı. Konya her açıdan dönemine göre o kadar gelişmiş bir seviyedeydi ki, Selçuklu en parlak dönemini yaşıyordu. İlim adamları, sanatkarlar Konya eşrafını oluşturuyordu. Hükümdar Alaeddin Keykubad, Alimlerin Sultanı Bahaeddin Veled’in de burada olmasını istiyordu; Konya’ya yerleşmesi için bir davetiye gönderdi. Bahaeddin, hükümdarın davetine icabet etti ve 3 Mayıs 1228’de ailesini ve yakınlarını toplayıp Konya’ya yerleşti. Alaeddin Keykubad, onu bizzat kendisinin başında bulunduğu bir törenle karşıladı ve ona Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni tahsis etti. Bahaeddin, onur duymuştu. Yaşamak için ona biçilmiş zamanın son yıllarını yaşadığını bilmiyordu elbet. Tıpkı buraya gelişinin oğlunun hayatında nasıl bir yer edeceğini bilmediği gibi…

Mevlana evlendi

Aile Karaman’a ulaştığı sıralarda Mevlana, artık 18 yaşında genç bir delikanlıydı. Mevlana ve “Gevher Hatun” 1225’te Karaman’da evlendi. Gevher, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızıydı. Bu evlilikten “Mehmet Bahaeddin” (Sultan Veled) ve “Alaeddin Mehmet” (Alaeddin Çelebi) adını verdikleri iki oğulları oldu.

Yıllar sonra Gevher Hatun hayatını kaybetti. Mevlana, bir çocuğu olan “Kerra Hatun” ile ikinci kez evlendi. Bu evlilikten de “Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi” adını verdikleri iki oğulları ve “Melike Hatun” adını verdikleri bir kızları oldu.

Babası öldü

Mevlana’nın babası Bahaeddiin 12 Ocak 1231’de öldü. Sadece onun babası değil, “Alemlerin Sultanı”ydı hayata gözlerini kapayan… Alimlerin Sultanı’na mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi uygun görüldü. Tüm ülke yastaydı; hükümdar bir hafta tahtına oturmadı, onun için kırk gün yemek dağıtıldı.

Babasının ölümünün ardından tüm gözler Mevlana’ya çevrildi. Öğrencileri ve müridleri etrafını çoktan sarmıştı; onu babasının tek varisi olarak görüyorlardı. Aslında haksız sayılmazlardı. Mevlana, ilim ve din bilgisi konusunda kendisini geliştirmiş, bilgin olmuştu, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Zaten babası Bahaeddin’in vasiyeti de bu şekildeydi. Medrese, tıpkı babasının günlerinde olduğu gibi Mevlana’yı dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Bu iş böyle bir yıl sürdü; Mevlana, medresede ders, vaaz ve fetva verdi.

Babasının ardından

1232’de Tebrizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik Şems-i Tebrizi Konya’ya geldi; babasının öğrencilerindendi. Bu ilk buluşmanın ardı derinlikli bir şekilde gelecekti.

Yıllar sonra Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, “İbtidaname” (Başlangıç Kitabı) adını verdiği kitabında Burhaneddin ve Mevlana’nın tanıştığı ilk anı da anlattı. Burhaneddin, buluşmalarında Mevlana’yı o çağın geçerli İslam ilim dallarının sınavlarına soktu. Mevlana’nın başarıları karşısında fazlasıyla memnun olan Burhaneddin’in dudaklarından dökülen cümleler şöyleydi: “Bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli idi; sen kal (söz) ehlisin. Kal’i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun. Ancak o zaman güneş gibi alemi aydınlatabilirsin”.

Mevlana, aldığı bu anlamlı uyarıdan sonra, Burhaneddin’e 9 yıl boyunca müritlik yaptı. “Seyr-u Süluk” adı verilen bir tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam’a giderek buralardaki medreselerde eğitimini tamamladı. Konya’ya hocasının yanına döndüğünde ise, onun gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı.

Hocası, bir gün Konya’yı terk ederek Kayseri’ye yerleşti; Mevlana’nın karşı çıkışları fayda etmemişti… 1241’de Kayseri’de hocasının öldüğü haberini aldı Mevlana; kahroldu. Hocasını hiçbir zaman unutmadı; onun öğrettikleri, onun kitapları, onun ders notları… Ne var ne yoksa topladı. Yıllar sonra “Ne varsa içindedir” anlamına gelen “Fihi Ma-Fih” eserinde hocasından alıntılar yaparak onurlandırdı.

Önündeki 5 yıl boyunca medresede fıkıh ve din bilimi okutarak vaazlarını yapmaya devam etti.

Mevlana ve Şems buluşması

Bu ilahi aşkla iki insanın buluşmasının hikayesiydi. Yüzyıllar sonrasında bile insanlar onlardan feyz alacak, yollarında onların öğütlerine kulak kabartacaklardı.

Konya’da ünlü bir han vardı; “Şeker Tacirleri Hanı” (Şeker Furusan). 1244’te bu hana baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin uğradı; gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Adının Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) olduğunu öğrendikleri bu gezgin, Ebubekir Selebaf adlı ümmi bir şeyhin müridiydi.

Şems’in bir aradığı vardı, onun peşinden buralara kadar gelmişti. İçinden bir ses aradığının Konya’da olduğunu üflemişti ruhuna. Ayakları sanki yolu biliyormuş, hatta gide gele ezber etmişçesine onu İplikçi Medresesi’ne götürdü, tarih 15 Kasım 1244’tü. Şems medreseye varmak üzereyken Mevlana’yı atının üzerinde talebeleriyle birlikte gelirken gördü, yolunu kesti.

O anda gökten bir örs düşse yeryüzüne ulaşması yüzyıllar sürecek gibiydi…

Şems sordu: “Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazid Bistami mi?”

Mevlana yoluna çıkmış gezgin olduğu kıyafetlerinden adeta dökülen bu adamdan garip bir şekilde etkilenmişti. Ancak sorduğu soru da bir hayli ilginçti; kükremeden cevaplanması mümkün değildi. “Bu nasıl sorudur? O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Beyazid Bistami’nin sözü mü olur?” dedi hiddetle.

Şems oldukça sakindi, sormaya devam etti: “Neden Muhammed ‘Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbim’e günde yetmiş kez istiğfar ederim’ diyor da, Beyazid ‘Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah’tan başka varlık yok’ diyor. Buna ne dersin?”

Mevlana bu kez daha sakin ve temkinli bir yaklaşımla: “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Beyazid ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı. Onun için böyle konuştu” dedi.

Şems durdu. Aslında heyecandan çalkalanan bir kalbi vardı, ağzında atıyordu. Daha fazla dayanamadı ve “Allah Allah!” diye kopardığı nidalarla Mevlana’yı sardı. Çünkü yollar boyu aradığı O’ydu. Buluştukları nokta bile özeldi; “Merec-el Bahreyn”, yani iki denizin buluştuğu nokta. Bu nokta, gönlü ilahi aşkla dolmuş iki yüreği buluşturmuştu. Mevlana ona sarılan kollara şaşırmadı bile. Belli ki kendisinin de beklediği O’ydu…

Mevlana ve Şems yalnızlığı

Buluştukları noktadan Mevlana’nın seçkin müritlerinden “Selahaddin Zerkub”un hücresine gittiler ve iki kişilik kesin bir yalnızlığa kapıldılar. Bu kapılış hayli uzun sürdü; belki 40 gün belki 6 ay… Süre değildi önemli olan. Bu, iki kalbin birleşerek değişiminin hikayesiydi.

Mevlana o hücrede kaldığı sürede yepyeni biri oldu, sanki görünüşü bile bambaşkaydı. Vaazlarını, derslerini, zorunluluklarını, her bir görevini terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları da bunlara dahildi. Hatta dostlarını, müritlerini dahi arayıp sormaz olmuştu. Koca şehir isyandaydı, bu yeni durum kimse için kabullenilesi değildi. Bugüne kadar bir kez dahi görevlerinden kaçınmamış Mevlana, nasıl oluyordu da çıkıp gelen bir adamın sözü ile her şeye sırtını dönüyordu? Kimdi bu derviş?

Her kafadan çıkan ses, çoğalarak yine o her kafaya çarpıyor ve olayın vahameti git gide büyüyordu. Öyle ki, aralarında Şems’i ölümle tehdit edenler bile vardı. Olaylar durulmak şöyle dursun, aksine büyüyordu. Artık çok can sıkıcı bir hal almıştı, Şems buna daha fazla dayanamadı. Mevlana’yı karşısına aldı ve ona Kur’an’dan Kehf Suresi 78. ayeti okudu.

“İşte bu, sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır” anlamına geliyordu okuduğu ayet. Her şey açık ve seçik ortada duruyordu. Bu ayrılık gerçekleşecekti, gerçekleşmek zorundaydı. Tüm bunları insanların anlamasını beklemek aldanıştı demek ki…

Şems, 1245’te bir gece haber vermeden Konya’yı terk etti…

Bu, ilahi aşkla birleşen iki kalbin fiziksel ayrılığının hikayesiydi…

Şems’ten sonra Mevlana

Şems’in bu gidişi Mevlana’yı yıkmıştı. Kimseyi görmek istemiyordu; yemeden içmeden kesildi. Dost toplantılarından, sema meclislerinden büsbütün elini eteğini çekti. Tek yapabildiği Şems’in gidebileceği her yere ulaklar göndermek ve onu bulmayı ummaktı. Bir de özlem ve aşk dolu gazeller söylüyordu…

Bu arada müritleri de ikiye bölünmüştü; bir kısmı pişmanlıklarını dile getirip Mevlana’dan özür dilerken, diğer kısım Şems’e karşı daha da kinleniyordu.

Sonunda ulaklar Mevlana’ya güzel haberi verdi; Şems’i bulmuşlardı, Şam’daydı. Sultan Veled, yirmi kadar arkadaşıyla Şam yollarına düştü, Şems’i babasına getirecekti. Yanına Mevlana’nın Şems’e geri dönmesi için yanıp kavrulduğu gazelleri de almıştı. Şems, Sultan Veled’in ricasını kırmadı ve Konya’ya geri döndü.

Herkes üzerine düşeni yaptı, gelip özrünü diledi. Ancak Mevlana ve Şems hiç zaman kaybetmeden eski günlerine dönmüşlerdi. Ancak bu sefer işler daha da ciddiye binerek ilerledi. Çünkü herkes çok kızgındı; dervişler, Mevlana’yı Şems’ten uzak tutmaya çalışıyor, halk ise Mevlana’ya olan kızgınlığını saklamıyordu. Çünkü Mevlana, Şems geldikten sonra vaaz ve dersleri bırakmış, sema ve raksa başlamıştı. Üstelik din bilginlerine özel kıyafetlerini çıkarmış, yerine Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir külah giyinmişti. Artık Şems’in karşısında duranların arasında Mevlana’nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.

Tüm bu yaşananlarla bir kez daha karşılaşıyor olmak Şems’in sabrını tüketmişti, “Bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerede olduğumu kimse bilmeyecek” deyip ortadan kayboldu. Yıl 1247’ydi ve bu Şems’in son gidişiydi…

Mevlana adeta deliye dönmüştü. Yine yemelerden içmelerden kesildiği o mengenelere sıkıştığı zamanlarını yaşadı. Sonunda, bir zaman sonra işte, Şems’in bir daha asla geri gelmeyeceğini anladığında, her şeye geri döndü. Bu gelişindeki gibi ruhani bir histi işte…

Mevlana, Şems’in suretinde “nuru” görmüştü, O, mutlak varlığın kanıtıydı, kolay değildi…

Şems’in ardında kalan boşluk

Mevlana, Şems’in ikinci ve son gidişinden sonra, Şems ile kendisini özdeşleştirmenin deneyimini gazellerinde kendi adı yerine Şems’in adını kullanarak yaşıyordu. Daha sonraki yıllarda kendine aynı ruh halini paylaşan dostlar edindi; yalnızlık Allah’a mahsustu. Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems’in ardında bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışacaklardı…

İlk önce Selahattin geldi; erdemli bir kişiliği vardı. Okuma yazma bilmeyen bir sarraftı. Kısa bir zaman sonra müritler bu kez Selahattin’e de Şems’e davrandıkları gibi davrandılar. Ama Mevlana ve Selahattin hiç aldırış etmedi. Hatta dünür oldular; Mevlana, oğlu Sultan Veled’i Selahattin’in kızı Fatma Hatun ile evlendirdi.

Mevlana ve Selahattin’in dostlukları 10 yıl sürdü. Selahattin’i öldürme girişimlerinde bulunduklarında işin rengi yine değişmişti. Bir gün ortaya bir rivayet atıldı; Selahattin, Mevlana’dan “Bu vücut zindanından kurtulmak için” izin istiyordu. Selahattin, üç gün sonra Aralık 1258’de öldü. Vasiyeti vardı, cenazesinde gözyaşı istemiyordu. Vasiyeti üzerine cenazesi neyler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırıldı.

Bu sefer dostu bu dünyayı terk-i diyar eylerken bile kendisinden izin istemişti. Olgunluğu ya bundandı ya da gerçekten yaşayıp olgunlaştığı çok şey yaşıyordu. Selahattin’in ölümünden sonra onun da yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin’in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi; Ahi Türk oğlu diye anılıyordu. Oldukça varlıklıydı da ve Mevlana’ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Dostlukları, bir gün Mevlana ölene dek sürecekti.

Mesnevi nasıl yazıldı

Hüsamettin, Mevlana’ya ve hatta bizlere kadar uzanan bir fayda sağlayacak o soruyu sordu bir sohbet sırasında Mevlana’ya yakınarak: “Müritler tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai’nin “Hadika” adlı kitabını okuyor ya Attar’ın “İlahiname”sini ve “Mantık-ut-Tavr”ını okuyor. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı, herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti”.

Mevlana önce bir müridinin gözlerine baktı, çakmak çakmaktı. Sarığının katları arasında sakladığı bükülmüş bir kağıdı dost eliyle uzattı genç dostuna: “Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim” dedi. Mevlana’nın elinde tuttuğu kağıtta Mesnevi’nin ünlü ilk 18 beyti yazıyordu.

Artık hummalı bir çalışma başlamıştı, bu çalışma yıllar boyu sürecekti. Sonunda bu eser, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik “Mesnevi” oldu. Mesnevi, tasavvuf bilgisini çeşitli öyküler aracılığıyla anlatıyor ve olayları yorumlarken de tasavvuf ilkelerini açıklıyordu.

Bugün dahi İslam tasavvufunun en önemli yapıtı kabul edilen Mesnevi-i Manevi (Mesnevi), yüzyıllar önce Mevlana tarafından, Hüsamettin Çelebi’nin teşvikiyle, Selahattin Zerkubi ve elbette Şems’in Mevlana’nın yüreğinde oluşturduklarının sayesinde yazıldı.

Mesnevi’de kendi adını “Muhammed bin Muhammed bin Hüseyin el-Belhi” şeklinde kullandı. Muhammed babası ve dedesine, Belhi ise doğduğu şehre bir onurlandırma şekliydi…

Ayrıca, “Divan-ı Kebir” (Büyük Divan), “Fihi Ma-Fih” (Ne Varsa İçindedir), “Mecalis-i Seb’a” (Mevlana’nın 7 Vaazı) ve “Mektubat” (Mektuplar)” adlı eserleri de vardı.

Mevlana öldü

Mevlana, Mesnevi’sini tamamladığında artık epey yaşlanmıştı. Yılların yorgunluğu omuzlarında birikmiş gibiydi ve sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273’te yalan dünyaya gözlerini kapatıp gerçek aşka kavuştu.

Mevlana’nın öldüğü 17 Aralık günü, tek sevgilisi olan Rabb’ine kavuşma günü olduğu için, “düğün gecesi” anlamına gelen “Şeb-i Arus” olarak anıldı. Mevlana’nın vasiyetiydi, cenaze namazını Sedrettin Konevi’nin kıldırmasını istiyordu. Ama Sedrettin Konevi, Mevlana’yı kaybetmenin hüznüne dayanamadı ve cenazede olduğu yere yığılıp kaldı. Cenaze namazını kıldırmak da Kadı Siraceddin’e nasip oldu.

Yüzyıllar sonra, Mevlana’nın Konya’da bulunan dergahı müze oldu. Yeşil türbe denilen Mevlana Türbesi dört fil ayağı üzerine yapılmıştı. O günden sonra eklenen yapı faaliyetleri hiç bitmedi; 19. Yüzyılın sonuna kadar eklemeler yapılmaya devam etti. Osmanlı sultanlarının bir kısmının da Mevlevi tarikatı vardı. Bu sebeple türbeye önem verilirdi; iyi korundu.

1826’da Mevlana Müzesi ya da Mevlana Türbesi, eskiden Mevlana’nın dergahı olan yapı kompleksinde açıldı…

Lakabı Celaleddin idi. Mevlana unvanı ise “Efendimiz” manasına geldiği için, onu yüceltmek maksadıyla verilmişti. Bir diğer lakabını ise, ona babası verdi; Hudavendigar, “Sultan” manasına geliyordu. Sadece doğduğu şehre değil, yaşadığı topraklar olan Anadolu’ya nispetle de “Rumi” dendi.

Bir “Mevlana Celaleddin Rumi” böyle doğdu, böyle yaşadı ve Rabb’ine böyle kavuştu. Yüzyıllar önce öğrenip öğretmek aşkıyla yandığı tasavvuf ile, yüzyıllar sonrasına miras bıraktığı Mesnevi ile, Şems ile yolları kesişmiş bir Mevlana geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

sev

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Necip Fazıl Kısakürek Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında

Yaramazlıklarla dolu bir çocukluk, ardından bohem bir hayat ve sonrasında küllerinden doğan bir dava adamı… Hayatı boyunca kendi hatalarının bedelini ödedi Necip Fazıl. Aynalar şiirinde şöyle dile getiriyordu kendisine kızgınlığını:

“Suratımda her suç, bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!”

Aklına sığmayan fikirleri, hep düşünmekten kaçma çabaları, hayran olduğu kadınlara yazıp sonradan reddettiği şiirler, Paris ve İstanbul’daki o sefil zamanlar; eksiği yok fazlası çok bu zamanlardı bu cezaların sebebi.

İşte tüm bu bedeller, cezalar ve elbette ödülleri arasında dolu dolu yaşadı şiirleriyle yaşadı Necip Fazıl. Dün öldü; bugün de doğdu. Bugün “İyi ki doğdun” demek için ona bütün cümlelerim…

İyi ki doğdun Necip Fazıl…

Çocukluğu

Necip, 26 Mayıs 1904’te, İstanbul Çemberlitaş’taki konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona, büyükbabası Necip Efendi’den mütevellit “Ahmet Necip” adını verdi.

Necip Efendi, bir zamanlar Halep Vilayetine bağlı bir sancak olan Maraş’ın Müftüsüydü. Halep valisi Salim Paşa, bir gün Maraş’a geldiğinde onu Necip Efendi konağında ağırladı. Zekasına ve terbiyesine hayran kaldığı oğlu Mehmet Hilmi Efendi’yi babasını ikna ederek yanında İstanbul’a götürdü. Burada yüksek tahsil yapan Mehmet Hilmi Efendi iyi konumlara geldi ve ardından Salim Paşa’nın kızı Zafer Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Necip Fazıl’ın babası Abdülbaki Fazıl Bey geldi dünyaya. Çemberlitaş’taki bu konak köklenecek, bir gün Necip Fazıl da işte burada açacaktı dünyaya gözlerini. Böylesine köklü, kalabalık ve varlıklı bir aileye doğmuştu işte.

Necip doğduğunda babası bir hukuk öğrencisiydi. Daha sonraki yıllarda Bursa’da Âzâ Mülazımlığı, Gebze Savcılığı ve Kadıköy Hakimliği görevlerinde bulundu. Annesi Mediha Hanım ise, ailesinin tek çocuğuydu.

Bir konakta doğduğundan şanslıydı Necip. Dedesi, ninesi herkes bir arada büyük bir ailenin içindeydi. Ancak 15’ine varana kadar önemli hastalıklarla boğuşacaktı. Bir yandan da çok yaramaz, ele avuca p sığmazdı Necip. Yerinde duramayan bu haşarı çocuk, bir gün kireci kaymak zannedip yiyerek ecel terleri döktürürken, bir gün denize düşüp boğulma tehlikesi geçirerek yürekleri ağızlara getiriyordu. Bir gün de kendisine ömürlük iz bırakacak bir yaramazlığa yeltendi. Babasının arabası tamir ediliyordu ve Necip neyin merakına düştüyse eğilip tekerin altına kafasını soktu. Bir kez daha ölümün kıyısından dönmüştü. Alnına bir yarık açmış, ömürlük mührünü kondurmuştu.

Yaramazlıkları artık bu küçük çocuğun boyunu aşmıştı. 4 yaşında mıydı; belki 5. Ancak durdurmak mümkün olmuyordu. Necip, ninesine “Cici Anne” diye sesleniyordu. Necip’ten en fazla nasibini alan da cici annesiydi. Bu kadıncağızın en büyük korkusu ölümdü ve torunu yakında onun eceli olacaktı. Çözümü Necip’in önüne sepet sepet romanı, bir oyuncak edasında yığmakta buldu. Torununun kitaplarla uysallaşacağını düşünüyordu. Okumayı ona bu yaşlarda dedesi öğretti. Çok geçmeden Necip tutkulu bir okuyucu haline geldi. Hatta sabahlara kadar okuma alışkanlığı ona bugünlerden miras kalacaktı.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardı tabii. Ninesi elbette çözümü kitaplarda aramakla doğru bir adım atmıştı. Ancak can havli ve ölüm stresiyle kitapların türünü seçmeye vakti kalmamış olacak ki, Necip, çocuk aklıyla okuduklarının altından kalkamadı. Elbette ki, romanlar küçük bir çocuk için çok fazlaydı. Bu yaramaz çocuk sebebini, ne istediğini bilmeden sadece ağlıyordu artık. Neyse ki sorunu erken fark ettiler ve Necip’e kitapları yasakladılar…

Eğitim hayatı

Necip’in pek çok farklı okulda geçecek ilköğretim hayatına, Gedikpaşa’daki Fransız Frerler Mektebi’nde başladı. 1912’de Amerikan Koleji’ne kaydoldu; ancak yaramazlıkları bu okulda kabul edilmedi ve Necip atıldı. Buradan Büyükdere’deki Emin Efendi Mahalle Mektebi’ne; sonra da yatılı bir okul olan Rehber-i İttihat Mektebi’ne devam etti. Daha sonra çok iyi dost olacağı Peyami Safa ile de burada tanıştılar.

Tabii Necip bu okulda da pek uzun kalamadı. Bir sonraki durağı da Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi oldu. Bu kez de seferberlik nedeniyle Gebze’ye gidildi ve Aydınlı Köyü’nün ilk mektebi yeni okulu oldu. Bu sırada kız kardeşi Sema öldü; henüz 5 yaşındaydı. Annesi bu büyük acıya dayanamadı ve vereme tutuldu; ailecek Heybeliada’ya taşındılar. Necip de ilköğrenimini nihayet Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı.

Uzun soluklu bir ilköğrenimin ardından Necip, 1916’da, sınavla Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhâne’ye (Deniz Harp Okulu) girmeye hak kazandı. Tabii artık genç bir delikanlı olma yolundaydı. Yaramazlıkları da duruldu. Beş yıl bu okulda öğrenim görmeyi başarabilmişti. Burada Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görevliydi. Yıllar sonra Necip Fazıl’ın zıt kutbunda yer alacak Nazım Hikmet Ran da aynı okulda iki üst sınıfta öğrenciydi…

Şiir yazmaya da işte bu okulda başladı. Tek nüshalık elle yazılmış “Nihal” adını verdiği bir dergi çıkararak ilk yayımcılık faaliyetini de başlattı. Okumak onun için çok önemliydi. Yabanı romanları da okumayı istiyordu. Okulda çok iyi derecede İngilizce öğrenerek Oscar Wilde, William Shakespeare, Lord Byron gibi yazarların eserlerini orijinallerinden okudu.

Ahmet Necip olan adı da yine bu okulda Necip Fazıl olarak değiştirdi.

İstanbul’un işgali sırasında annesi ile Erzurum’daki büyük dayısının yanına gittiler. Babası ise, ölmüştü…

Bir küçük dişlenmiş elmanın hüznü

Selma minicikti ve hep minicik de kalacaktı. Bundan habersizdi Necip şimdi aktaracaklarımı yaşarken. Necip, minicikken fark etmediği kız kardeşini yaşı ilerledikçe hayatının merkezine oturttu; en büyük vicdan azabı olacaktı.

Necip’in vicdan azabı, Selma’nın masumluğu bir küçük dişlenmiş elmadan geçiyordu. Necip, bir gün büyükbabasından kıpkızıl bir lira çeyreği koparmıştı o gün. Ballandıra ballandıra Selma’ya da gösterdi. Minik Selma’nın elinde de henüz ilk ısırığını aldığı mini mini dişlerinin izlerini bıraktığı bir elma vardı.

Lira çeyrek Selma’nın gözlerinde ışıldamıştı adeta. “Bu elmayı sana vereyim de, o parayı bana ver. Biraz ısırdım; ama ziyanı yok değil mi?” dedi.

Necip, parıl parıl lira çeyreğini Selma’ya verdi; ama elmayı da aldı. Sonra ne yaptığını anladığında çok dövündü. “Niçin o da senin olsun!” diyemediğinin acısını hissetti hep. Hayatının ilk büyük vicdan azabını yüreğinin derinliklerine mühürledi. Hele 5 yaşında hayatını kaybettiğinde o mühür, daha da derinlere saplandı.

Konağın selamlık kapısından küçücük tabutunda beyaz gelin tülleri uçuşan Selma’yı uğurlarken yüreğinde hissettiği o tarifsiz acı, Selma’nın minik dişlerinin elmanın üzerinde bıraktığı izler kadar yaktı yüreğini. O gün, o elmayı dişleriyle bölüp yuttuğunu sandığı lokmalarsa, o tabutun karşısında boğazında düğümlenivermişti…

Şairliğe karar verdiği an

Annesine verem teşhisi konmuştu ve hastanede kalıyordu. Necip annesini ziyarete gitti. Hemen annesinin yanındaki yatakta yatan genç kızın şiirlerini çok seviyordu annesi. Annesi bayılıyordu onun şiirlerine. Beyaz yatak üzerinde duran siyah kaplı, küçük, eski deftere baktı ve sonra bir an oğlunun gözlerini taradı: “Senin” dedi; “Şair olmanı ne kadar isterdim”.

Necip, o anda annesinin dileğinin 12 yaşına kadar farkında olmadan içinde besleyip büyüttüğü bir istek olduğunu fark etti. Şiir, meğer onun için varlık hikmetinin ta kendisiydi.

Gözlerini, hastane odasının penceresinden gördüğü savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı sessizce kararını verdi: “Şair olacağım!”

Oldu da…

Darülfünûn ve Paris zamanları

İşgaller, kayıplar… Hayatından eksilen çok şey vardı. O, en çok şiir yamaya ve annesine düşkündü. Şiirlerini yazmaya devam etti. Bir de eğitimini tamamlamaya gayret ediyordu.

1921’de, Darülfünûn’un Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girdi. Burada da Ahmet Haşim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi dönemin ünlü ve önemli edebiyatçıları ile tanıştır. Yeni Mecmua’da ilk şiirlerini yayımlamaya başladı.

Lise ve Darülfünûn öğrencileri arasından eğitim hayatlarını devam ettirmek üzere Avrupa ülkelerine öğrenciler gönderilmesi planlanıyordu. 1924’te Maarif Vekaleti gidecek ilk grubu belirlemek için sınav açtı. Necip, gösterdiği başarı ile üniversitedeki eğitimini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi.

Paris’te Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne girmişti. Burada da sezgici ve mistik filozof Henri Bergson ile tanıştı. Ancak çocukluğundan kalma yaramaz yönü onu yine dürtmeye başlamıştı ve bu kez bir çocuk değildi. Paris’te bohem bir hayata yönelmişti ve kumara da ilgi duymaya başlamıştı. Çünkü kağıtların verdiği benzersizdi. Bir kadın bile bu denli ipeksi bir tene sahip olamazdı. Necip, kağıtlara her dokunduğunda işte bunu hissediyordu. “Kabur faresi” diye betimlediği bu hayatta kumar, onun için vazgeçilmez ve benzersiz olandı. Aslında kumarın asıl yaptığı şey, onu düşünmekten uzaklaştırıyordu. Gel gör ki, bu illet yüzünden Paris’i şöyle bir gündüz gözüyle de görememişti.

Ah o kumar, Necip’in zayıf yönü oluvermişti. Bir yılın sonunda bursu kesildi ve Necip, yurduna dönmek zorunda kaldı.

Çalışma hayatı ve ilk kitapları

Necip, Paris’teki bohem hayatını İstanbul’da da sürdürmeye devam etti; şiirlerine de. 1925’te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı yayımladı.

Elbette para kazanmak için de çalışması gerekiyordu. Bankacılık yeni yeni kendini gösteren bir meslekti. Bir Hollanda Bankası “Bahr-i Sefit”te çalışmaya başladı. Daha sonra Osmanlı Bankası’na geçti. Kısa süre de olsa Ceyhan, İstanbul, Giresun şubelerinde çalıştı. İkinci şiir kitabı “Kaldırımlar”ı da 1928’de yayımladı. Bu kitapla Necip Fazıl adını duyurmuştu, büyük hayranlık topladı.

1929 yazının sonlarına doğru Ankara’ya gitti ve burada İş Bankası’nda “Umum Muhasebe Şefi” olarak çalışmaya başladı. Burada 9 yıl çalışarak müfettişliğe kadar yükseldi. Buradaki yaşamı sırasında siyasal elit ve aydınlarla yakın ilişkiler kurdu. Özellikle Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile sürekli bir aradalardı.

1931-1933 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi ve tekrar Ankara’ya döndü. Hemen “Ben ve Ötesi” adını verdiği üçüncü şiir kitabını çıkardı. Artık ününün zirvesine ulaşmıştı. Dergilerde yayımladığı hikaye yazılarını da “Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil” adını verdiği kitapta topladı.

Hayatının dönüm noktası

Necip Fazıl, Nakş’i Şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştığında bohem hayatının döngüsünü tamamlamış oldu; bu hayatının dönüm noktasıydı. Necip Fazıl, Abdülhakîm Arvâsî ile Eyüp Sultan’daki Pierre Loti Mezarlığı’nın yanındaki Kaşgari Murtaza Efendi Camii’ndeki sohbetleri sayesinde yadsınamayacak bir fikir ve zihniyet dönüşümü yaşadı. Bu tanışmayı ve sonrasını Necip Fazıl, bir milat kabul etti ve bu tasavvuf şiirlerine de yansıdı.

Bu tasavvufi dönüşümün üzerine hayatında yeni bir dönem açtı ve bu dönemde 1935’te ilk önemli eseri “Tohum” tiyatro oyununu yazdı. İslamcılık ve Türklük vurgusu ön plandaydı. Bu eseri, Muhsin Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneledi.

1936’da bir kültür-sanat dergisi olan “Ağaç Mecmuası”nı çıkarmaya başladı. İlk sayısı 14 Mart’ta Ankara’da basılan dergi, ilk altı aydan sonra İstanbul’da çıkarılmaya başlandı.

1937’de “Bir Adam Yaratmak” adını verdiği piyesini tamamladı. İlk kez 1937-38 sezonunda yine Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü.

Büyük Doğu Marşı

1938 başlarında yeni bir milli marş yazılması gündemdeydi. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı beğenilmemiş, onun yerine bir Milli Marş yazılması isteniyordu.

Ulus Gazetesi, bu sebeple bir müsabaka açtı. “Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazar; ama bir garip adamdır, yazmaz” diyorlardı. Yine de teklif götürdüler. Necip Fazıl; “Akif’in ruhuna ve eserine hürmetim var. Fakat içinde hiçbir has isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartıyla milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billurlaştırmak isterim. Razı mısınız? Öyleyse durdurun müsabakayı!” şeklinde cevap verdi.

Gazete, müsabakayı durdurdu. Bunun üzerine Necip Fazıl, “Büyük Doğu Marşı”nı yazdı. Şöyleydi şiirin dizeleri:

“Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, Kılavuz’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!”

Şiirine verdiği bu isim, daha sonra çıkaracağı dergiye de isim olacaktı: “Büyük Doğu”.

Bankacılıktan istifa

Necip Fazıl, 1938 sonbaharında bankacılıktan istifa etti. Haber Gazetesi’ne giderek gazeteciliğe başladı. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarı’nda öğretim üyeliğine atandı. Kısa bir süre bu görevi yürüten Necip Fazıl, İstanbul’da bir göreve yerleşmek istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı ve Robert Koleji’nde Edebiyat Öğretmenliği yaptı.

1934’te yaşadığı buhranlı dönemi anlatan, “Çile” adını verdiği şiirini 1939’da yayımladı. 1940’ta da TDK hesabına Namık Kemal’in 100. Doğum yıldönümü dolayısıyla, onun şairliği, romancılığı, oyun yazarlığı, fikir adamlığı konularında “Namık Kemal” adını verdiği eserinde yerden yere vurdu.

Necip Fazıl evlendi

Necip Fazıl, 1941’de, Fatma Neslihan Balaban ile evlendi. Bu evlilikten Mehmet, Ömer, Osman adını verdikleri üç oğlu; Ayşe ve Zeynep adını verdikleri 2 kızları oldu.

Henüz 1 yıllık evliydi ki, 1942 kışında yeniden askerlik yapmak üzere 45 gün süre için Erzurum’a gönderildi. Askerde kaleme aldığı siyasi bir yazı kaleme aldı. Bu yazı ona ilk hapis cezasını getirdi; Sultanahmet Cezaevi’nde yattı.

Necip Fazıl’ın siyasi yönü

1943, Necip Fazıl’ın siyasal tavrını yazılarına dökmeye başladığı yıl oldu. Muhalefet anlayışını ifade etmek için kullandığı araç ise, 17 Eylül 1943’te ilk sayısını çıkardığı Büyük Doğu Dergisi oldu; o dönemde çıkarılan tek İslamcı dergiydi.

İlk zamanlar dönemin ünlü isimleri de yer aldı bu dergide. Ancak daha sonra Necip Fazıl’ın “B.A.B, İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa, Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA, Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir…” takma adlarla yazdığı yazılar dergide büyük yer kaplamaya başladı.

Büyük Doğu ilk kez Aralık 1943’te “dini neşriyat yapmak ve rejimi beğenmemek” gerekçesiyle birkaç aylığına kapatıldı ve bu süreçte Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki işinden de kovuldu.

Dergi, Şubat’ta tekrar yayımlanmaya başladı. Ancak “rejime itaatsizliği teşvik” suçlamasıyla Mayıs 1944’te Bakanlar Kurulu’nun kararıyla kapatıldı. Necip Fazıl, ikinci kez ikinci askerliğe sevk edildi ve Eğirdir’e sürüldü.

2 Kasım 1945’te “Büyük Doğu” yeniden yayımlanmaya başlandı. Artık dergi daha çok dini yazılara yer veriyordu. Yazıların çoğu “Adıdeğmez” mahlasını kullanan Necip Fazıl’ın kaleminden çıkıyordu. Dergisinin üst üste kapatılmalarından sonra radikalleşen Necip Fazıl, 4 Aralık 1945’te gerçekleşen Tan baskını sırasında, olayları Vakit Yurdu adı verilen binanın penceresinden izledi. Kendisine sevgi gösterisi yaparak binanın önünden geçen gençleri alkışlamayı da ihmal etmedi.

Büyük Doğu, 13 Aralık 1946 tarihli sayısındaki yazısı nedeniyle bir kez daha kapatıldı. Dergide tefrika edilmeye başlanmış olan “Sır” isimli piyesi, “milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla Necip Fazıl’ın mahkemeye çıkarılmasına sebep oldu.

1947 baharında Büyük Doğu tekrar faaliyete geçti. Ancak 6 Haziran’da Rıza Tevfik’e ait Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirin yayımlanması sebebiyle dergi, mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı ve Necip Fazıl yine tutuklandı. Derginin sahibi görünen  eşi Neslihan Hanım ile birlikte Padişahlık Propagandası Yapmak – Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret’ten yargılanan Necip Fazıl, 1 ay 3 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat etti. Bu tarihten sonra dergide sadece İslamcılığı öven yazılar değil; Yahudilik, Masonluk, komünizm düşmanlığı içeren yazılar da yayımlanmaya başlandı.

Yine 1947’de Büyük Doğu’nun çıkmadığı bir dönemde Necip Fazıl, “Borazan” adlı mizah dergisini üç sayı çıkardı. Hakkındaki beraat kararı 1948’de temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu. Necip fazıl da geçimini sağlamak için evindeki tüm eşyaları satmak zorunda kaldı.

Büyük Doğu Cemiyeti

Necip Fazıl, Büyük Doğu ismini benimsemişti. 28 Haziran 1949’da, Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu ve derneğin başkanı oldu.

Derneğin ilk şubesi, 1950’de, Kayseri’de açıldı. Kayseri’deki açılışa katılan Necip Fazıl, İstanbul’a döndükten sonra, bir yazısı nedeniyle bir kere daha tutuklandı. “Türklüğe Hakaret Davası”nda verilmiş beraat kararı Nisan’da Temyiz Mahkemesi tarafından bozulunca, eşi Neslihan Hanım ile birlikte hapse girdi. Demokrat Parti’nin çıkardığı Af Kanunu ile hapishaneden serbest bırakılan ilk kişi oldu; 15 Temmuz’da serbest bırakıldı.

18 Ağustos 1950’de Büyük Doğu’yu yeniden çıkarmaya başladı. Necip Fazıl, dergide özellikle Adnan Menderes’e, partiyi İslam ekseninde geliştirmesini öneren açık mektuplar yazıyordu. Yine aynı yıl cemiyetin şubelerini Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya ve Diyarbakır’da açmaya devam etti.

Hapis süreçleri

Gençliğindeki kumar tutkusu, yine onu ele geçiriyordu sanki. 22 Mart 1951’de “Kumarhane Baskını” olarak anılan olayda Beyoğlu’nda bir kumarhaneye düzenlenen baskında yakalandı, 18 saat karakolda tutuldu. Daha sonra orada bulunma sebeplerini sıralayan Necip Fazıl, bunun Demokrat Parti’nin bir komplosu olduğunu savundu.

30 Mart 1951’de dergi 51. Sayıya ulaştı. Henüz bayilere dağıtılmamıştı ki, hakkında toplatılma kararı çıktı. Necip Fazıl, bu sayıda yer alan imzasız bir yazısı nedeniyle tutuklandı ve 19 gün tutuklu kaldı.

Ani bir kararla 26 Mayıs 1951’de Büyük Doğu Cemiyeti’ni feshetti. Bir parti kurmaya hazırlanıyordu. Haziran 1951’de dergiye ara verdi. Son sayıda “Müslüman Türklerin günlük gazetesi çıkacak” diye duyurdu. Günlük Büyük Doğu Gazetesi, 16 Kasım 1951’de yayımlanmaya başladı.

1957’de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları bulunan Necip Fazıl, 8 ay 4 gün daha hapis yattı.

1960 darbesinden sonra 6 Haziran’da Necip Fazıl evinden alındı. 4.5 ay Balmumcu garnizonunda tutulduktan sonra Basın Affı ile tahliye edildi. Ancak bu kez de Atatürk’e hakaret içerdiği iddia edilen bir yazısı ile mahkumiyet kararı o Balmumcu’da bulunduğu sürede kesinleştiğinden, tahliye edildiği gün tekrar tutuklandı; 1 yıl 65 günlük cezasını doldurdu ve 18 Aralık 1961’de tahliye edildi.

Son 20 yılı

Tahliye edildikten sonra, önce “Yeni İstiklal”, sonra “Son Posta” gazetelerinde yazarlığa başladı. 1963-1964’te Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konferanslar vermeye başladı. 1965’te “b.d Fikir Kulübü”nü kurdu. Konferanslar, günlük yazılar, gazetelerde tefrikalarla Necip Fazıl çalışmalarını sürdürmeye devam etti.

1973’te Hac vazifesini terine getirdi. Yine aynı yıl oğlu Mehmet’e “Büyük Doğu Yayınevi”ni kurdurdu. “Esselâm” adlı manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı. 1978’de de “SON DEVRE Büyük Doğu” dergisini çıkardı.

26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı, Necip Fazıl’ı “Şairler Sultanı” ilan ederken yine 1982’de yayımlanan “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” adlı eserleri münasebetiyle “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” olarak anıldı.

“İman ve İslam Atlası” adını verdiği eserini yazmak için 1981’de Erenköy’deki evinde odasına kapandı. Yeni bir parti kurmak üzere bulunan Turgut Özal’ı sık sık odasına kabul etti; tavsiyelerde bulundu.

8 Temmuz 1981’de Atatürk’ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giydi. Karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onaylandı. “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” davaya konu olan kitabıydı ve herhangi bir suç unsuru içermediği mahkemenin atadığı bilirkişi tarafından rapor edildi. Ancak Necip Fazıl, yine de “Atatürk’e hakaret etmeye meyilli olmak” gerekçesiyle mahkum edildi…

Necip Fazıl öldü

Tüm hataları, kendinde eksik buldukları, pişman olduklarının yanında bir muazzam sanat adamı oldu Necip Fazıl. Başta hece şiiri olmak üzere Türk şiirine damga vuran şiirleri, Necip Fazıl’ın aynı zamanda tüm zarafetini de gözler önüne serdi. Türk şiirine yeni bir anlam ve bambaşka bir renk kattı.

25 Mayıs 1983’te de bir çilehane olarak değerlendirdiği bu dünyadan şiirlerini bırakarak göçtü, gitti. Ardında belki birçok şiir bıraktı; ama onun ilk otuz yılından yola çıkarak yazdığı ve yaşadığı hayatını şu iki mısra açıklıyordu:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…”

Uçurtman hangi bulutta takılı kaldı bilemiyorum. Umarım sonsuzluğu keşfetmişsindir. Zira sanata bıraktığın her etki, senin gibi güzel insanların güzel eserleriyle birleşip sonsuzluğa yol aldı. Hayatın her aşamasında her duygunun karşılığını yaşayarak öğrenen ve nihayetinde yazan bir Necip Fazıl geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Kaynak:Enson haber Biyografi

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,