Etiket: Vincent van Gogh kimdir

Vincent Van Gogh kimdir aslen nereli kaç yaşında hayatı biyografisi

Sanatıyla hayatı birbirinden ayırt edilemeyecek kadar içiçe olan, çağının sanat anlayışını altüst ederek modern resmin gerçek anlamda kurulmasına öncülük eden büyük ressam.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || ).push({});

Vincent Willem Van Gogh, 30 Mart 1853‘de Hollanda‘da, Brenda’nın güneyindeki Groot-Zundert köyünde doğdu. Babası yoksul bir köy papazı, annesi Cornelia ise bir çiftçi kızıydı. Ailenin Vincent’ten başka Elizabeth, Anna ve Wil adında 3 kız ve Cor ve Theo adında 2 erkek çocuğu daha vardı.

Vincent’in çocukluğu on iki yaşına kadar köyünde, yalnızlık içinde tabiatla başbaşa geçti. 16 yaşında, önce La Hayde sonra Brüksel, üç yıl sonra da Paris‘te Goupil Galerilerinin satış memuru olarak çalıştı.

Kardeşi Theo ile de bu yıllarda mektuplaşmaya başladı. 1873 yılında aynı galerinin Londra şubesine geçti fakat buradan da kısa sürede ayrılıp Paris‘e taşındı. Burada da galeri yöneticileri ile yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu kovularak tekrar 1876’da İngiltere‘ye döndü. Burada düşük bir ücretle Ramsgate’te özel bir okulda öğretmenlik yaptı. Noel‘de ailesinin yanına döndüğünde babası gibi rahip olma tutkusuna kapıldı ve 1877’de Amsterdam Üniverstesi‘nin dinadamı yetiştirme seminerine giriş sınavına girdi ama kazanamadı ve baba evine geri döndü.

Ardından 1878’de Belçika‘da Borinage madenlerinin olduğu köyde gönüllü papaz oldu. Buradaki hayatı, sefalet ve yoksulluk içinde geçmesine rağmen belkide en mutlu zamanlarıydı. Kendisini madencilerin yoksul hayatlarına adamıştı. Köylüler de ona ”Çağdaş bir İsa” gözüyle bakıyorlardı. Resim yapma tutkusu da, kaderinin dönüm noktası olan bu yerde başladı. Kardeşi Theo’dan kağıt ve kalem istedi ve madencilerin eskizlerini yapmaya başladı.

Resim eğitimi almak isteyen Vincent, buradan ayrıldıktan sonra Brüksel‘de ressam Ridden van Rappard‘la dostluk kurdu ve ondan anatomi ve perspektif dersleri aldı. Fakat bir süre sonra hastalanıp Etten‘e ailesinin yanına geri döndü. Dinadamlığını bırakıp ressamlığı seçmesi, babasıyla arasının açılmasına neden oldu. Bu arada dul kuzeni Kee’ye aşık olan Vincent, ona evlenme teklif etti fakat reddedildi. Van Gogh, 1883 Eylül’üne kadar La Hayde’de kaldı ve ilk yağlı boya resimlerini burada yaptı.

Babası 1886 Ocak ayında ölünce Anvers‘e giderek Anvers Akademisi‘nde çalışmaya başladı. İki ay sonra da Paris‘e kardeşi Theo’nun yanına gitti. Her türlü ihtiyacını ve resim malzemelerinin parasını Theo karşılıyordu. Kardeşinin yardımıyla Paris‘te, Pissarro, Edgar Degas, Henri de Toulouse-Lautrec ve Paul Gauguin gibi ünlü ressamlarla tanışmaya başladı. Batının sanat merkezindeydi ve bunu sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyordu ama diğer ressamlar gibi bu çevrede yetişmemişti, acı yaşantılardan, beceriksiz insanların arasından kopup gelmişti. Kurallara itaat etmeyi değil, hayatta kalma savaşının en vahşicesini öğrenmişti. Bütün bunlar, kendisinden önceki çağlarda sağlam sanılan gelenekleri bir çırpıda yıkmasına, kuzeyin donuk, sisli ikliminde uyuklar görünen sanatının renkten alevler saçarak bir yanardağ gibi kaynamaya başlamasına yol açacaktı. İçindeki duyguların işlenmemiş saf halde ortaya çıkışları, insanları tedirgin ediyor ve ondan uzaklaşmalarına neden oluyordu. İnsanlarla olan ilişkisinde hep hayal kırıklığına uğrayan Van Gogh, içindeki coşkun insan sevgisini ve merhametini kelimelerle değil boyalarla anlatmak zorundaydı.

Paris‘te canlı renkleri, sinirli ve kıvrak çizgileriyle, iki yüzü aşkın tablo yaptı.

“aycicekleri” adlı tablosu

20 Şubat 1888‘de Güney Fransa‘nın Arles kasabasında sarı bir binaya yerleşti ve en ünlü resimlerini burada yaptı (”Kıyıda Kayıklar”, ”Ayçiçekleri”, ”Geceleyin Kahve Manzarası”…).


1888 Ekim’inde dostu Paul Gauguin de, daveti üzerine Van Gogh’un yanına geldi. Van Gogh, Paul Gauguin‘e büyük hayranlık duyuyordu ama başka bir insanla bu kadar iç içe yaşamaya alışık değildi ve üstelik kendini iyice içkiye vermişti. Paul Gauguin de Van Gogh’un tutkulu kişiliğinden rahatsız olmaya başlamıştı. Van Gogh, resim yaparken, boyayı paletin üzerine değil doğrudan tüpten tuval üstüne sıkıyor ve parmaklarıyla eziyordu. Bazen de boyayı yiyor ya da yemeğinin içine sıkıyordu.

Bir gece elindeki ustura ile Paul Gauguin‘i ölümle tehdit etti ve atölyesine gidip kendi kulağını kesti. Bir rivayete göre kestiği kulağını genelevde çalışan bir kadına hediye etti. Bu olay üzerine kardeşi Theo, onu iki haftalığına Arles Hastanesi’ne yatırdı. 1890 başında evine dönerek kendi kesik kulaklı portresini yaptıysa da, kısa süre sonra yine hayaller görmeye başladı ve aynı hastaneye kaldırıldı. İki ay sonra da kendi isteği ile Saint Remy Akıl Hastanesine yattı.

Bu dönemi sanatı için oldukça verimli oldu.

27 Temmuz 1890‘da tarlalarda resim yaparken bir akşam üzeri tabancasıyla kendini karnından vurdu. Theo hemen Auvers’e geldi fakat Van Gogh, tedavi edilmek istemedi ve 2 gün sonra kardeşinin kulağına ”sefalet asla bitmeyecek” diyerek son sözünü fısıldadıktan sonra 29 Temmuz 1890 tarihinde öldü.

37 yaşında ölen Van Gogh’un sanatı, çağdaş resim anlayışının yaratılmasında başlıca rölü oynamış, böylece kendisinden önceki çağların sağlam sanılan, doğa resminde, yansıtılmasına sıkı sıkıya bağlı resim geleneklerine de en etkili darbeyi indirmiştir.

Van Gogh’un iç dünyasını anladığımız Theo’ya yazdığı mektuplarından birindeki şu sözleri, sanat anlayışını açık seçik ortaya koymaktadır: ”Ben, gözlerimin önünde olanı olduğu gibi vermekten çok, boyayı kendime göre bir amaçla, anlatmak istediğimi daha bir kuvvetle dile getirmek için kullanıyorum.”

Dr. Gachet’nin Portesi adlı tablosu

Van Gogh yaşamının son on yılında 900 suluboya ve yağlıboya resim ile 1100 karakalem resim yapmıştır. Empresyonizmin öncülerinden sayılan ressamın bazı eserleri günümüzde dünyanın en tanınmış ve en pahalı eserleri arasına girmiştir. Öyle ki ölmeden 2 ay kadar önce tamamladığı Dr. Gachet’nin Portesi adlı eseri 1990 yılında 82,54 milyon $, Sakalsız otoportresi 1998 yılında 71,5 milyon $, İrisler adlı tablosu 1987 yılında 53,9 milyon $ bedelle satılmıştır.

“oto-portre” adlı tablosu (1887)

Van Gogh, resim kariyeri boyunca maddi sıkıntı çekmiş. Kardeşi Theo’dan aldığı maddi destek sayesinde ayakta durabilmiştir. İki kardeşin arkadaşlığı, 1872’den itibaren birbirlerine yazdıkları mektuplarla belgelenmiştir. Van Gogh’un, Theo’ya yazdığı mektup sayısı 600’den fazla iken; Theo’nun, Van Gogh’a yazdığı sadece 40 mektup bulunabilmiştir.

“Kırmızı Üzüm Bağları” adlı tablosu (1888)

Yaşadığı süre içersinde sadece Kasım 1888’de yaptığı The Red Vineyards (Kırmızı Üzüm Bağları) adlı tabloyu satabilmiştir. The Red Vineyards adlı tablo ilk kez 1890 yılında Brüksel’de düzenlenen Les XX sergisinde sergilenmiştir. Less XX Brüksel’li avukat, yayıncı ve girişimci Octave Maus tarafından 1883 yılında oluşturulan yirmi Belçikalı ressam, tasarımcı ve heykeltıraştan oluşan bir gruptu. Her yıl davet ettikleri yirmi uluslararası sanatçı ile sergi düzenlemekteydiler. Van Gogh’un The Red Vineyard adlı tablosu da 1890 yılında düzenlenen bu sergide yine Less XX üyesi olan Belçikalı empresyonist ressam ve sanat kolleksiyoncusu Anna Boch tarafından 400 Frank’a (bu günün parasıyla yaklaşık 1,000-1.050 $) satın alınmıştır. Resmi satın alan Anna Boch, yine bir empresyonist ressam ve Van Gogh’un yakın arkadaşı Eugène Boch’ un kız kardeşidir. Van Gogh, Eugène Boch’un da 1888 yılında bir portresini (Le Peintre aux Étoiles) yapmıştır.

The Red Vineyards daha sonra ünlü Rus koleksiyoncu Sergei Shchukin tarafından satın alınmış, ancak Shchukin’in koleksiyonunun diğer parçaları ile birlikte Bolşevikler tarafından kamulaştırılarak Moskova Güzel Sanatlar Puşkin Müzesi’ne verilmiştir.
Kaynak:Biyografi.info

 

Kaynak: biyografi info

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Vincent Van Gogh İngilizce Hayatı

Vincent van Gogh was born in the Netherlands on March 30, 1853. His mother had given birth to an already dead baby (stillborn) one year earlier, also on March 30. That baby had also been named Vincent. Over the course of his 37 years, Vincent painted some of the most renowned paintings of our time and went a little crazy in the process.

Vincent van Gogh’s Early Years

Vincent van Gogh quit school when he was only 15 and headed off to England in 1869. There he began a career not as a painter but as an art dealer with the firm Goupil & Cie. Van Gogh spent seven years with the firm, but became unhappy and decided to try his hand teaching at a Catholic school for boys. In the following years, Vincent went from job to job, living in various cities in Europe. Finally in 1880, van Gogh decided to head to Brussels to begin studies in art. During the next ten years, Vincent van Gogh painted 872 paintings.

The Famous Vincent van Gogh

Although Vincent van Gogh is a world-famous artist today, he did not get much recognition during his lifetime. Van Gogh only sold one painting while he was alive, which was Red Vineyard at Arles. For most of his life he was very poor, often spending his money on art supplies instead of food.

Vincent van Gogh’s Dark Side

Vincent also suffered from severe depression and was admitted to an asylum in December 1888, after chopping off his own ear. He would be in and out of asylums for the next year. It is thought that Vincent van Gogh was actually epileptic (a condition of the brain that causes seizures) and that is why people thought he had fits of insanity throughout his life. While in the asylum Vincent painted one of his best-known paintings, Starry Night. In mid-May 1890, Vincent left the asylum and spent the last few months of his life in Auvers, France. On July 27, 1890 Vincent van Gogh shot himself in the chest with a revolver. Two days later he died with his younger brother, Theo, by his side.

Portrait of Vincent van Gogh

For the last few months of van Gogh’s life, he was seeing Dr. Gachet about his mental instability. Van Gogh’s Portrait of Dr. Gachet remains one of the most expensive paintings in the world. In 1990, Japanese businessman Ryoei Saito, paid $82.5 million for the painting. But since his death in 1996, the painting has not been seen.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Vincent van Gogh kimdir, aslen nereli , kaç yaşında

van gogh

İçindeki yoğun insanlık sevgisini taşırıp boyalarla tuvallere aktaran adam, Vincent van Gogh. Yaşadığı sefil ve yardım dolu bir hayattan sonra elinde kalan ünlenmiş, mükemmel tablolarıydı. Ama o tabloların ününü de ancak öldükten sonra gökyüzüne yükselen özgür ruhu görebildi.

Dünya gözüyle görüp öğrendikleri Vincent’in ancak canını yakmış, onu her yarasının üstüne bir pansuman yapmak zorunda bırakmıştı.

Vincent içinde taşıdığı tüm duyguların karşılığını bir renkte buldu ve onlara can verdi. Suya düşse yağmur damlası, yere düşse toprak parçası zannedip geçeceklerdi. Oysa o, resim yapmayı seçti. Renklerin insanlara getirdiği özgürlüğü balonlara asılı bırakıp insanların görmesini sağladı. Sadece insanlar bunu fark ettiğinde Vincent de balonların yanındaydı, hepsi bu.

Van Gogh’un çocukluğu

Vincent 30 Mart 1853’te dünyaya geldiğinde ailesi Hollanda’nın güneyindeki Brabant bölgesindeki Groot – Zundert köyünde yaşıyordu. Babası da bu köyün papazıydı.

12 yaşına geldiğine komşu kasabanın okuluna eğitim için gönderilmişti ki, okulu yarıda bıraktı. Çünkü her şeyi çok yavaş anlıyordu ve zekasındaki bu durum onu okuldan soğutmuştu. Böylece eğitim – öğrenim hayatını zirvede bıraktı.

Resim Satış Memuru, Vincent Van Gogh

Okulu bıraktıktan sonra Vincent avare ve yalnız bir çocukluk geçiriyordu. İçine kapanmıştı. Babasının desteğiyle 16 yaşında La Haye’deki resim galerisinde memuriyet görevi ile iş hayatına başlamış oldu. Bundan sonraki durağı da Brüksel’deki Goupil galerisiydi ve 1873’te Londra şubesine ataması yapıldı.

Resim bir virüs gibi kanında dolaşmaya inceden başlıyordu. Sadece Vincent bunun farkında değildi.

Vincent’in ilk hayal kırıklığı

Vincent, Londra Goupil Galerisi’nde çalışırken, burada kirada yaşıyordu. Ev sahibinin kızı Ursula Loyer’e aşık olmuştu.

Vincent 22 yaşındaydı. Hissettiği aşk, ruhunu bir mengeneye sıkıştırmış ve boğuyor gibiydi. Ursula olmadan yaşayamayacağı düşüncesi içinde bir çığ gibi büyümeye başladığında onunla evlenmek istediğini söyledi.

Ancak genç Vincent’in aşkı ne yazık ki tek taraflıydı. Evlilik teklifine aldığı olumsuz cevabın karşısında dünyada onun için olumlu olabilecek hiçbir şey kalmamıştı.

Bu yaşadığı ilk aşk ve ilk hayal kırıklığıydı. Bu psikolojiyle orada daha fazla kalamazdı. Olay mahallinden kaçarak uzaklaştı.

Vincent kendini toparlayamıyordu

Londra’dan kaçışı Goupil Galerisi’nin Paris şubesine oldu. Ancak içinde bulunduğu kıskaç onu sıkıştırmaya devam ediyordu.

Haliyle burada da barınamadı. Üzüntüsü, öfkesi bardaktan boşalırcasına etrafına dökülüyordu. Müşteriler, yöneticiler hepsi bu sağanak yağıştan nasibini aldığında yaşadığı anlaşmazlıklar ona evin yolunu gösterdi.

Vincent aşkın zehrini bünyesinden atmaya çalışıyordu

Hayat artık anlamsız ve her zamankinden daha zordu. Tüm acılar üstüne gelmiş, birkmiş, bir şovalye gibi savaşmak isterken o sessizdi.

Kendini resim yapmaya verdi. Kimi zaman ne yapacağını bilmez halde sokaklarda dolanırken, arada aklını başına devşirebildiği nadir zamanlarda da resim galerileri ve müzeleri dolaşıyordu. Yine de çoğunlukla resim yapmanın büyüsüne kapılmak daha cazip geliyordu.

Papazlıktan inancını kaybetmeye kadar uzanan yolculuk

Artık sokakları dolaşmak Vincent’e yetmediğinde başka şehirlere, ülkelere açılmıştı. Gittiği her yerde başka bir iş yapıyordu. Dil öğretti, rahiplerin yardımcısı oldu, kitap satıcılığı yaptı.

Brüksel’e gidip ilahiyat dersleri aldıktan sonra Belçika’daki Borinage madenlerinde papazlık yaptı. Sefalet bütün gerçekliğiyle Vincent’in hayatında kol geziyordu. Bundan başka madenciler için de savaşıyordu. İşte o andan sonra kesinlikle deli olarak anılmaya başlamıştı.

Madencilere yardım için çırpınıyor, bin bir güçlük karşısında adeta direniyordu. Bu aslında kendi iç dünyasında direnemediklerine karşı da açtığı bir savaştı belki. Yine de köylüler ve madencilerin gözünde Vincent artık çağdaş bir İsa’ydı.

Vincent günden güne daha da kötüleşiyordu. Bu savaş onu çok fazla yormuş ve hasta etmişti. Öylesine fakirleşmişti ki, köylülerin sadakasıyla günü bitirmeye çalışıyordu. Kardeşi Theo neredeyse ölmek üzere olan Vincent’i alıp Brüksel’e götürdü.

Hayatı kurtulmuştu, fiziksel olarak her şey normal seyrine dönüyordu. Ama Vincent’in ruhundaki yaralar hala derindi. Aşk acısı, madenciler için savaşırken tanık oldukları kafasında her şeyi sorgular hale getirmişti Vincent’i. Tanrı’ya olan inancını kaybetmişti.

Brüksel’de başlayan yeni hayat

Vincent’ın sağlığı artık daha iyiydi. Ressam Ridden van Rappart ile tanıştığında ondan dersler aldı. Çünkü artık resim içinde büyütmek istediği tek tutkuydu. Anatomi ve perspektifi öğrenmişti bile.

Theo da kardeşinin resme olan yeteneğini fark etmiş, ona maddi destek veriyordu.

Vincent ikinci hayal kırıklığı ile sarsıldı

Ailesi Etten şehrine yerleşmişti. Vincent ailesinin yanına döndü. Dul kuzeni Kate’i uzun zaman sonra ilk kez görüyordu ve Kate kalbinin ritmini tekrar değişmişti. Ursula’dan sonra tekrar atmaz sandığı kalbi, belli ki sadece kan pompalamaktan sıkılmıştı.

Ancak Kate de Vincent’in evlenme teklifini reddetti. Bir kez daha hayalleri kırılmıştı. Ama en azından bu sefer tecrübeliydi.

Hemen kafasının içinden bir yara bandı çıkardı, özenle yapışkanlı kısmın üzerindeki koruyucu kağıdı sıyırdı ve yaralı kısmın üzerindeki kana aldırmadan yapıştırdı. Üstelik bu sefer yara bandı renkliydi. Çünkü Vincent’in fırçası ve boyası vardı.

Vincent Van Gogh ilk yağlı boya tablolarını yaptı

Vincent, 1883’e kadar La Haye’de kalarak, akrabası olan, ünlü ressam Mauve’den resim dersleri aldı. Önündeki iki yıl içinde ilk yağlı boya tablolarını yapacaktı. Bu Vincent için bütün güzel şeyler adına attığı en güzel adımlardandı. Artık fırça darbeleri ile her şeyi renklendirebilirdi.

Vincent’in bir türlü aşka kavuşamayışı

Kalbini bantladıktan sonra kendine vereceği ikinci bir emire kadar o bandı oradan çıkarmamaya karar verdi.

Bir süre Clasina Maria Hoornik (Sien) adlı bir fahişe ile yaşadı. Aşk adını vermiyordu. Araya çizdiği çizgi fazlasıyla inceydi. Ancak bu ilişki de Theo’nun hoşuna gitmemişti, kardeşine yakıştıramıyordu. Daha sonra Vincent’in birçok tablosunda Sien olacaktı.

Bir daha kalbim kırılmayacak diye antlar verdiği zamanlardı. Neredeyse mutluydu. Ailesinin yanına döndü. Burada komşusu Margot Begemann ile aralarında aşk desen olmaz, demesen daha da büyük yalan sayılacak bir sevişme başlamıştı. Kalbindeki yara bandı artık kabuk bağlamış yaranın üzerinde daha fazla kalmak istemiyordu. Bunu fark eden Vincent, o yara bandına daha fazla ihtiyacı kalmadığını düşündü ve onu çekti. Hisettiği sızıya da hiç aldırmadı.

Bu sefer Vincent’in engeli kendi ailesiydi. Margot ile evlenmesine razı olmadılar. Margot da bu durum karşısında fazlasıyla güçsüzdü ve intihara kalkıştı. Bu olay karşısında Vincent çok fazla sarsıldı. Kendini bir kez daha çıkmazdan kurtarmak için dişlerini çok fazla sıkmak ve bedenini sessiz çığlıklardan korumak zorundaydı.

Vincent Van Gogh Paris’te

Vincent’in babası 1885’te öldü. Margot ile yaşadıklarından sonra da onu buralara bağlayan pek bir şey kalmamıştı. Kardeşi Theo’nun isteğiyle bir yıl sonra Paris’e taşındı. Theo, kelimenin tam anlamıyla kardeşine bakmayı görev edinmişti. Özellikle resim ile ilgili desteği sonsuzdu.

Hazırlanmış bunca zeminden sonra Vincent üzerine düşeni yaptı ve ressam Cormon’un atölyesine kayıt oldu. Burası onun için yeni bir başlangıçtı. Özellikle empresyonist ressamlarla tanışma fırsatı buldu. Toulouse – Lautrec, Pissarro, Signac, Seurat ve Gauguin ile de tanışmıştı. Hepsinden ayrı etkileniyordu.

Bir dönem de Pointillist tekniğini benimsedi. Resimlerinde bir dönem bu tekniğin etkileri görüldü. Paris’te yaşadığı bir yıl içinde 200’den fazla resim yapmıştı.

1888’de Lautrec’in fikriyle Güney Fransa’da Arles kasabasına gitti. Daima güneşli ve sıcak olan bu kasabada Akdeniz’in rengi Vincent’i büyülemişti. Gaugin de gelip ona misafir oldu.

Hayat belki de Vincent için Paris’ten sonra başlamıştı.

Vincent’in sonsuz insan sevgisi

Vincent yaralı kalbinde kelimelere dökemeyip taşırdığı mükemmel bir insan sevgisi taşıyordu. O da kendini boyalarla ifade etmeyi seçti. Bunu yapmak zorundaydı. Çünkü insana ve resime duyduğu aşk kalbinin kabuk bağlamış yaralarını parçalayıp üstünde tepiniyordu.

Artık sürekli resim yapıyor, içindeki salt sevgiyi böylece insanların üzerine bir hükümlülük gibi bırakıyordu.

Resim artık öylesine hayatının bir parçası olmuştu ki, fırçayı bir kenara attı ve artık sadece boya tüpünü tuvalin üzerine öylece sıkıp parmaklarıyla o boyayı zevkle eziyordu. Hatta bazen boyaya duyduğu aşkla deliriyor ve tadına varmak için yiyordu. Yemeklerinin rengini veren artık boyalardı.

Kulağı kesik ressam, Vincent van Gogh

İlk geldiğinde büyülendiği kasabanın güneşi, yaz aylarına Vincent’i bunaltmaya başladı. Tarlada güneş altında çalışmak zorunda olmak Vincent’in sinirlerini yıpratmıştı. Gaugin ile yaşamak da pek kolay sayılmazdı.

23 Aralık 1890 gecesi Gaugin’in küstah tavırları Vincent’i deli etmişti. O an oralarda usturasını gördü ve bir sinirle Gaugin’in gırtlağına doğru götürdü. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Gaugin kendini korumayı başardı. Ancak bu sefer de hırsını alamayan Vincent, usturayla kendi kulağını kesti.

Her şey sıradan bir andan ibaret gibiydi. O anda dünyanın başka bir yerinde de biri örneğin burnunu kesiyor ya da gözünün birini oyuyor olabilirdi. Öylesine bir soğukkanlılıkla kestiği kulağını şehrin genelevinden tanıdığı bir kıza götürdü.

Vincent akıl hastanesinde

Gaugin o geceden sonra kaçmıştı. Yine Vincent’i kurtarmak için Paris’ten gelen Theo onu hastaneye yatırdı ve kulağını tedavi ettirdi. Burada tedavisi sırasında halüsinasyonlar görmeye başladı. Bu yeni şeylerin habercisiydi. Belli ki, yara bantları onu ancak şimdiye kadar getirebilmişti.

Vincent van Gogh hayatının en muhteşem 200 tablasunu Arles’te yapmıştı. Oraya her şeye rağmen duyduğu bir bağlılık vardı. Bu yüzden kendi isteğiyle burada Saint – Remy akıl hastanesine yattı. Buradan sonra başka bir akıl hastanesine daha gönderilecekti.

Satışını gördüğü ilk ve son tablosu

Kırmızı Üzüm Bağı adını verdiği tablosu Vincent hala yaşıyorken satılan ilk ve son tablosuydu. Bu onun resim adına aldığı bir ödül ve mutlu olduğu anlardan birinin karşılığıydı. Mercure de Francce dergisinde de hakkında ilk kez bir yazı yayınlandı.

Vincent van Gogh’un ölümü

Vincent hastaneden taburcu edildiğinde Theo onu tekrar Paris’e getirdi. Ancak Vincent, 27 Temmuz 1890 günü tarlalara resim yapmaya gitmişti ki, daha önceden bulduğu bir silahı göğsü ile karnı arasında ateşledi. Onu bir yandan büyüleyen bir yandan delirten güneş, ölümüne şahitlik etmek için o gün daha da acıklı parladı.

Ona yetişen yine Theo oldu ama onu sadece 2 gün daha da yaşatabildiler. 29 Temmuz’da öldü.

Bir yıl sonra da Theo öldü. Auvers’e Vincent’in yanına gömüldü.

Ölümünden sonra Vincent van Gogh

Vincent yaşarken zaten kendinden öceki dönemlerin çok sağlam olarak kabul görmüş tekniklerini kumdan bir kale gibi tek hamlede yıkmıştı. Şimdi de ölümünün üzerinden 10 yıl geçmişken ortaya çıkan Fauve akımının ressamlarına örnek oluyordu. Ayrıca ondan etkilenen ekspresyonistler de vardı.

Vincent öldükten sonra Paris’te Bağımsız Sanatçılar Sergisi’nde teşhir edilen eserleriyle bir anda ünlü oldu. 37 yıllık hayatı buna vefa vermedi ama, son 3-4 yılda yaptığı tablolar ile resim dünyasının ölümsüzlerinden olmayı başardı. Belli ki yaşarken yara bantlarını fazla sıkı sarmıştı.

Vincent van Gogh’un ünlü eserleri

Arles’deki Yatak Odası (Bedroom In Arles), 1888 -89

Vincent yatak odasını resmeden neredeyse birbirinin aynısı üç tablo yaptı. Ona göre bu remin anlamı derindi. Farklı renklerin birbiriyle uyumu söz konusuydu. Yaptığı ilk yatak odası tablosu bugün Amsterdam Müzesi’nde sergileniyor. İkincisi Chicago’daki Art Institute’de ve üçüncü tablo da Paris’te Musée d’Orsay’da bulunuyor.

Üçüncü yatak odası tablosunda odanın içindeki tablolardaki görüntüyü değiştirmiş kendini ve kız kardeşini yerleştirmiştir.

Yıldızlı Gece (The Starry Night), 1889

Bu tablo Vincent van Gogh denildiğinde muhtemelen ilk akla geleni. Çünkü üzerine çok konuşulan ve çok tartışılan bir tablo oldu. Vincent bu tabloda kendine ait bütün teknikleri kullandı ve özgürlüğünü kanıtladı. Bu tablo birçok şiire, şarkıya, romana konu oldu.

Vincent Yıldızlı Gece’yi Saint – Remy akıl hastanesinde odasının penceresinden güneşi izlerken etkilendiği görüntü ile yapmıştı. Gökyüzünün bu görüntüsü onu öylesine etkilemişti ki, görüntünün şekil değiştirmesi önemli değildi. O her şeyi hafızasına kazımıştı.

Gece Cafe Terrace (Cafe Terrace At Night), 1888

Vincent Paris’te gördüğü bir kafenin renklerinden çok etkilenmiş ve resmini yapmaya karar vermiş. Az ışık altında gece yapma fikri daha cazip gelmiş ve mükemmel tablo ortaya çıkmış.

Ayçiçekleri (Sunflowers, 12 Sunflowers In A Vase), 1888

Vincent, Gaugin kendisini ziyarete geleceği zaman onu odasını süslemek için yapar aslında ay çiçekli tablosunu. Gougin de bu tabloyu çok beğenir.

Ama yine de bir yandan da artık Vincent’i temsil eder ay çiçekleri. Kendisiyle anılmaya başlayacak bir obje olsun diye de düşüdüğü söyleniyor.

Sargılı Kulaklı Otoportre (Self Portrait With Bandaged Ear), 1889

Vincent, Gaugin ile yaşadığı talihsiz geceden sonra kesik kulağını gösteren otoportresini yapmıştır. Üstelik bu olay yaşandıktan sadece iki hafta sonra. Aslında belki de amacı akıl hastanesinde kalmasına gerek olmadığını doktorlarına ispatlamaktır.

Özgür ruh Vincent

Renkçilikte ve boyaları kullanmakta Vincent özgürlük bayrağını sonsuzluğa taşıyanlardan olmuştu. Vincent resim yaparken bir konuya ihtiyaç olmadığını, herhangi bir konunun sanat gücünü ifade edebileceğini savunuyordu ve ölmeden bunu ispat etti. Vincent, ruhunu bir kuşun kanadına takıp boyalarla gökyüzüne gönderip tuvallere oradan bırakmış bile olabilirdi. Böylece özgürlük tam bir ballı lokma olarak tuvalden yansırdı, güneşe ne hacet, rüzgar essin yeter.

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Etiketler, , , , , , , , , , , , , , , , , ,