Etiket: yönetmenler

Jack Arnold Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

jack-arnoldJack Arnold; (14.10.1916 – 17.3.1992)

New Haven/Connecticut’ta doğan Arnold, genç yaşta oyuncu olmaya karar vererek sahnede ve beyazperdede boy gösterdi. Yönetmenlikteki ilk deneyimlerini ABD dışişleri bakanlığına, orduya ve çeşitli sanayi kuruluşlarına çektiği belgesellerle kazandı.

1952: Uzun Metrajlı Filmlere Eğilmesi Arnold’un ilk yönettiği uzun metrajlı filmde belgesellerden edindiği deneyimin izleri göze çarpıyordu. Girls in the Night (Gecenin Kadınları, 1952) adlı filminde polisiye öğelerle yarı belgesel içeriklerin karışımı göze çarpmaktadır. Bu filmde New York’un yoksul mahallelerinden gelen bir genç cinayet zanlısı olarak suçlanır. Arnold polisiye olaylan büyük kentin sefalet mahallelerinde olup bitenlere toplumsal bir eleştiri getirmek için kullanırdı. Başrolde Edward G. Robinson’u oynattığı The Glass Web (Camdan Ağ, 1954) adlı ikinci filmi stil olarak Siyah Seri’yi anımsatan saf bir polisiye filmi olduğu halde büyük bir ilgi uyandıramadı.

1953: Bilimkurgu ile Başarıyı Yakalaması Uzay gemileri bozulduğu için Arizona çölüne inmek zorunda kalan Marslıların öyküsünü anlatan It Came from Outer Space (Uzaydan Gelen Tehlike, 1953) tipik Arnold filmlerinin ilkiydi. Parasal olanakları kısıtlı olduğundan gösterişli efektler kullanamayan yönetmen, endirekt araçlar kullanmak zorunda kaldı. Diğer çağdaş bilimkurgu prodüksiyonlarının aksine, Arnold’un yeryüzü dışından gelen yaratıkları insanlara hiçbir şekilde düşman olmayıp sadece onlar tarafından rahatsız edilmek istemezler. Oysa yeryüzünde yaşayanlar onlardan değişik olanların doğrudan doğruya kendileri için bir tehdit oluşturduklarını düşünürler. Filmin başarıya ulaşmasında diğer bir sebep de, 50’li yılların başında seyircilerin korku ve bilimkurgu filmlerine giderek daha çok ilgi duymalarında aranmalıdır.

1954/55: Âşık Yaratık Creature from the Black Lagoon (Kara Lagün Yaratığı, 1954) ve onun devamı Return of the Creature (Yaratığın Dönüşü, 1955) filmlerinde Arnold sevimli yaratık düşüncesini geliştirdi. Burada suyun içinde yaşayan solungaçlı bir yaratık bir araştırma ekibince keşfedilir ve iyi tabiatlı olmasına karşın tehlikeli olarak sınıfKandırılır. Araştırma ekibinden bir kadına duyduğu umutsuz aşk nedeniyle sürekli kendisini tehdit edenlerin yakınlığını arayan yaratığa Arnold trajik bir nitelik kazandırdı. Her iki film, düşük bütçeli prodüksiyonlardan olmakla beraber, orijinal içerikleri ve teknik tasarımlan (örneğin üç boyutlu çekim metodu) ile göz kamaştırdı.

1956/57: Oranların Büyütülmesiyle Yaratılan Dehşet Sahneleri Bilimsel manipülasyonlarla inanılmaz derecede büyüyen bir örümceğin öyküsü Tarantula (1956), korku filmi klasiklerinden biri olmayı başardı. Arnold, insanlar arasında çok yaygın olan örümcek korkusunu akıllıca kullanarak en basit araçlarla yüksek bir gerilim sağlayabildi. Arnold’un en ünlü filmi The Incredible Shrinking Man (Küçülen Adamın İnanılmaz Öyküsü, 1957) ile Tarantula arasında konu açısından bir yakınlık bulunmaktadır. Bu filmde, bir adam radyoaktif bir bulutla temas ettikten sonra küçülmeye başlar. Sonunda mikrokosmos’da kaybolan başoyuncu küçüldükçe filmin gerilimi artar.

1958-75: Giderek Artan Film Sayısı Yol gösterici bir nitelik taşıyan bilimkurgu ve korku filmlerinin yanı sıra Arnold, çok başarılı olmasa da, diğer tarzlarda da çok sayıda film çekti. Giderek düşüş gösteren prodüksiyon bütçesi yönetmeni elindeki projeleri çabuk bitirmeye zorluyordu. 50’li yılların sonunda, başta western ve polisiye filmleri olmak üzere, Arnold parasal nedenlerle televizyondan aldığı sipariş üzerine film üretmeye başladı. 1959’da Büyük Britanya’da çektiği The Mouse That Roared (Kükreyen Fare) filmiyle insanlığın atom korkusuna sert bir taşlama ile yaklaşmayı başardıysa da bu yapıtı dikkatleri çekemedi. Arnold’un 1975’te çektiği The Swiss Conspiracy (İsviçre Komplosu) adlı polisiye, son filmi oldu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , , ,

Frank Capra Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Frank CapraFrank Capra; (19.5.1897 – 3.9.1991)

Capra, Palermo/Sicilya’da dünyaya gözlerini açtı. Çocuk altı yaşına geldiğinde aile Kaliforniya’ya göç etti ve babası meyve toplayarak ailesini geçindirmeye çalıştı. Çok hırslı bir genç olan Capra, ne pahasına olursa olsun, yüksek tahsil yapmaya azmetti ve 1918 yılında “California Institute of Technology”den mühendislik diplomasını aldı.

1925’ten Sonra:”Gag Yaratıcısı” Olarak Başarılı Olması Capra, 1922’de oyuncu Walter Montague’nün, film yapımcılık şirketi için bir yönetmen bulmak üzere gazeteye verdiği ilana cevap verinceye kadar, savaş sonrası yıllarında çok değişik işlerde çalıştı. Capra, Montague için Rudyard Kipling’in bir şiirinden uyarlanan Fultah Fisher’s Boarding House (Fultah Fisher’in Pansiyonu, 1922) adlı filmi çevirdi. Her ne kadar bu kısa film basının ve seyircinin takdirini kazandıysa da, Montague’nun iflas etmesi üzerine Capra kendisini yeniden kapının önünde buldu.

Bunu izleyen yıllarda Capra film işini mümkün olduğu kadar iyi öğrenmeye çalıştı. 1925’ten sonra film yapımcısı Hal Roach için “gag” yazarı olarak çalıştı. Bir yıl sonra da film yapımcısı Mark Sennett, Capra’yı Harry Langdon’un “gag yaratıcısı” olarak angaje etti. Capra’nın “gag” yazma konusundaki üstün yeteneği çok geçmeden herkes tarafından fark edildi. Capra’nın senaryosunu yazıp çektiği ilk üç filmin başrol oyuncusu Langdon, yönetmenin ustalığı sayesinde kendi ayaklarının üstünde durabilen bir komedyen haline geldi. Langdon Slapstick komedi starlığına yükselirken, kendi yönetmenliğini başkasına kaptırmak istemediği için Capra’yı işten attı.

1928-41: Columbia Yılları Capra, iki yıl çabaladıktan sonra, kendisine sanat açısından büyük özgürlükler tanıyan Columbia film şirketiyle 1928’de bir kontrat imzaladı. İlk Columbia filmi olan The Certain Thing için 1.000 dolar ücret aldı. Ücretleri çok çabuk artarak Uç yıl sonra ilk defa beş haneli rakamları buldu. Capra, başrolde dönemin seks sembolü Jean Harlow ile Platinium Blonde (1931) adlı filmi çevirdi.

1934’te çektiği it Happened One Night (Bir Gecede Oldu) adlı filmiyle Capra’nın en başarılı yılı başlamış oldu. Bu filmin en önemli beş Oscar’ı (en iyi film, en iyi yönetmenlik, en iyi kadın ve erkek oyuncu ve senaryo dallarında) birden alabilen ilk filmdi. Önceleri bu filmde oynamayı hiç düşünmemiş olan Claudette Colbert ile Clark Gable de bu film sayesinde süper starlığa yükseldiler. Capra bu filmde sansasyonel bir hikâyeye imza atabilmek için bir geceliğine bir milyonerin şımarık kızını kaçıran ve sonunda kızı dize getiren bir gazete muhabirinin başından geçenleri anlatır. Capra, bundan sonraki filmlerinde, seyircinin özdeşleşebileceği ve başkasının başına gelenlere sevinmeden gülebileceği sevimli çağdaş insanlara yer verdi. Mr. Deeds Goes to Town (Kente Dönüş, 1936) adlı sosyal komedisini ve You can’t Take it With You (Para Beraber Gitmez, 1938) filmini üstün kılan insanın içindeki cevhere olan inanışı sayesinde, Capra filmlerinin “Capracorn” olarak anılmasına neden oldu. Belirli ölçüdeki saflıklarına karşın, Capra’nın yapıtları sosyal ve siyasal durumlara ilişkin saldırgan yorumlar da içerir. Nitekim Mr. Smith Goes to Washington (Mr. Smith Washington’a Gidiyor, 1939) adlı filmde iki kurt politikacı parlamentoya yeni giren tecrübesiz birini (James Stewart) kirli rüşvet işlerinde kullanmaya çalışırlar. Filmin gala gösterisinde büyük çoğunluğu Kongre üyelerinden oluşan seyirciler bu yapıtı insafsızca yuhaladılar. Capra bu filmiyle o yıl en iyi öykü Oscarı’nı aldı.

1945’ten Sonra: Başarı Grafiğinde Düşüş Capra, İkinci Dünya Savaşı sıralarında Amerikan ordusu için, ABD’nin savaşa girmesini haklı gösterecek propaganda filmleri çekti. 1941’de tamamlandığı halde, ancak Uç yıl sonra savaşın bitmesine yakın sinemalarda gösterime girebilen Arsenic and Old Lace (Ahududu/Arsenik Kurbanları), büyük başarı kazanan son filmi oldu. Bu filmde bir yazar (Cary Grant) iki teyzesinin, yaşlı beyleri zehirle yalnızlıktan “kurtaran” azılı birer katil olduklarını keşfeder. 1947 yılında çekilen What A Wonderful World (Yaşamak Güzeldir) adlı Noel filmi, “Capracorn”un özü olarak kabul edilmesine ve aralarında James Stewart ve Bing Crosby’nin de bulunduğu büyük starların filmde oynamasına karşın, fiyasko ile neticelendi. George Cukor’un 1940’ta çevirdiği The Philadelphia Story adlı filmin yeniden çekimi olan A Pocketful of Miracles (Elmacı Kadın, 1961) Capra’nın son yönetmenlik çalışması oldu. Capra konuyu müzikal olarak işledi. Capra, bu filmden sonra sinema dünyasından uzaklaştı. 1971 yılında, Hollywood kulislerinin arkasına pek de mültefit olmayan bir bakış olarak nitelendirilebilecek otobiyografisiyîe sansasyon yarattı. Capra 94 yaşında La Ouinta/Kaliforniya’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Marcel Carné Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Marcel CarnéMarcel Carné; (18.8.1909 – 31.10.1996)

Sanatçı bir marangozun oğlu olarak Paris’te dünyaya gelen Carne, önceleri babasının izinden giderek tatbiki sanat okuluna yazıldı. Sinemaya karşı çok büyük bir ilgi duyduğunu genç yaşında anlayan Carne, film teknisyeni olarak çalıştı. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra, yeniden sinemaya dönmeden, birkaç yıl sigorta acenteliği yapmak zorunda kaldı.

1936: İlk Filmini Yönetmesi 20’li yılların sonunda yönetmen yardımcısı olarak iş bulan Carne, 1929’da ödünç olarak aldığı bir kamerayla ilk filmini çekti. M. Sanvoisin ile birlikte çevirdiği Nogent-Eldorado du dimanche adını verdikleri bu film, Marne nehri kıyısında bir pazar günü piknik yapan insanlara ilişkin belgesel bir çalışmaydı. Carne 1929’dan sonra “Cinemagazine” ve “Hebdo Film” adlı dergilere eleştirmen oldu ve bu dergiler tarafından ABD’ye de gönderildi. Bu işlerin yanı sıra, önce Rene Clair, sonra Jacques Feyder’in altında, birçok filmin yapımcılığında da etkin oldu. Feyder 1936 yılında Carnâ’ye Jenny adlı melodramın rejisini devredince, yönetmenliğe adım atmasını sağlamış oldu. Sevgilisinin kızına âşık olan bir adamın öyküsü olan film,

fahişeler âleminde geçer ve olumlu bir şekilde son bulduğu halde gelecek Carne filmlerinin bedbin havasını duyurur. Filmin senaristi lirik yazar Jacques Prevert, sonradan da Carne ile birlikte sık sık çalıştı. Örneğin 1937 yılında Drâle de drame adlı grotesk bürlesk filmde olduğu gibi.

1938/89: Karanlık Şiirler 1938 yılında Carne’nin başlıca yapıtlarından biri olan Quai des brumes (Sisler Rıhtımı) adlı film gerçekleştirildi. Bu filmde asker kaçağı bir genç (Jean Gabin) Le Havre’dan bir gemiye binip kaçmak üzereyken bir kıza âşık olur, bir cinayet olayına karışır ve ölür. Carne bu filmiyle insanların nasıl felakete sürüklendiklerine dair bir örnek sunar. Baş kahramanlarının çaresizliğini ortaya koyduğu karanlık/şiirsel anlatım nedeniyle bu film stiline “şiirsel realizm” adı verildi. Yine 1938’de çevrilen Hâtel du Nord (Kuzey Oteli) adlı film, Quai des brumes’den bir nebzecik daha duygusaldı. Burada genç sevgililer birlikte intihar etmeye kalkarlar. Genç erkek sevgilisine ateş ettikten sonra kendini öldürmeye cesaret edemez ve hapishaneye girer. Hapisten kurtulduktan sonra iki sevgili her şeye rağmen mutluluğu tadarlar.

Bir yıl sonra Carne Le jour se leve (Gün Doğuyor) adlı filminde çok daha kasvetli bir konuyu işledi. Başoyunculuğu yine Jean Gabin tarafından üstlenilen filmde, polis kuşatması altında bir otel odasında bulunan genç bir işçi, nasıl cinayet işlediğini anımsar. Film kahramanının sonunda kendisini silahla vurduğu bu yapıt, pesimist içeriği yüzünden “moral bozucu” bulunarak İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı sıralarında resmi makamlarca yasaklandı.

1943-45: Cennetin Çocukları Carne’nin 40’lı yıllarda çektiği filmlerin başlıca konusu da iki insan arasındaki umutsuz aşkla iyi ve kötü arasındaki mücadeleden oluşuyordu. Daha önce çoğu zaman Jean Gabin’le birlikte çalışırken, artık Arletty adlı aktör başoyuncularından biriydi. Ortaçağda geçen Les visiteurs du soir (Gece Ziyaretçileri, 1942) adlı filminde Carne, şeytanın aşkı engelleyebileceğini fakat asla yenemeyeceğini gösterdi. 19. yüzyılda Paris tiyatro dünyasında geçen Les enfanls du paradis (Cennetin Çocukları, 1943-45) adlı 190 dakikalık filme melankoli ve tevekkül hakimdir. Bu filmde, bir kadına duyduğu aşk yüzünden katil olan pantomim sanatçısı Dubureau’nun (Jean-Louis Barrault) yaşam öyküsü anlatılmaktadır. Yeni sanatsal fikirleriyle birçok kimse tarafından felsefi bir yapıt olarak tanımlanan bu film, henüz şiirsel realizmden kopmamakla beraber, Carne’nin eski filmlerindeki kasveti barındırmamaktadır.

1945’ten Sonra: Yeni Zamana Ayak Uydurmakta Çekilen Güçlükler Carne savaştan sonra eski başarılarına ulaşamadı. Savaş öncesi yılların yaşantısıyla öylesine doluydu ki, yeni zamanı inandırıcı bir biçimde beyazperdeye aktarması mümkün görünmüyordu. Senaryo yazarı Prevert’den ayrılması da onu çok sarstı. Buna rağmen sonraki yıllarda bir düzineyi aşkın film çevirdi. Aralarında başrolde Simone Signoret olmak üzere Emile Zola‘dan sinemaya uyarlanan Thirese Raquin (1953) ve tüm geleneklerden kopmuş olan gençlerin dünyasını irdeleyen Les tricheurs (1958) gibi yapıtları da bulunmaktadır. 1977’de Les assassins de l’ordre ve La Bible adlı son iki filmini çevirdikten sonra özel hayatına çekilen Carne, 1996’da öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

John Cassavetes Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

John CassavetesJohn Cassavetes; (9.12.1929 – 3.2.1989)

New York’ta doğan Cassavetes orta halli Yunanlı bir göçmen ailesinin oğluydu. Cassavetes koleji bitirdikten sonra New York’ta Academy of Dramatic Arts’ta (Dram Sanatları Akademisi) eğitim gördü ve 1953’te mezun oldu.

1953’ten Sonra: Oyunculuk Yılları Cassavetes tahsilini bitirdikten sonra, doğduğu kentte değişik tiyatrolarda oyunculuk yaparken bir yandan da televizyon çalışmaları yaptı. 1953’ten sonra rol aldığı filmlerde tipi nedeniyle daha çok kötü adamı canlandırdı. 50’li yıllarda sinema oyuncusu olarak en büyük başarısını, Martin Ritt’in yönetimi altında çevirdiği ve arkadaşının öldürülmesi üzerine öç alan adamı canlandırdığı ırkçılık karşıtı Edge of the City (Kentin Varoşları, 1957) adlı filmle kazandı.

1958: Hollywood’dan Ayrılması Cassavetes 1958’de beyazların egemen olduğu bir toplumda yaşayan bir zenci ailesini ele aldığı Shadows (Gölgeler) adlı filmle ilk yönetmenlik çalışmasını yapmış oldu. 16 mm olarak çektiği yarı belgesel siyah/beyaz filmin senaryosu yoktu. Doğaçlama olarak yaptığı bu çalışmayla Cassavetes kendisini ABD film yapımcılarının oyun kurallarını hiçe saymış addediyordu. Sinemacılıkta alışılmadık biçimine rağmen beğenildiği için, Shadows filmi Off-Hollywood (Hollywood Dışı) denilen bağımsız prodüksiyonlar açısından, zamanla bir anahtar yapıt haline geldi. Bu filmin seyirciler tarafından tutulmasının nedeni, 50’li yılların sonunda ABD’de popüler olmaya başlayan Fransız “Nouvelle Vague” (Yeni Dalga) akımına (gerçekçi oyun, kişisel stil) yakınlığıdır.

1968: İkinci Prodüksiyonu Shadows filmiyle ulaştığı büyük başarı, Cassavetes’in büyük bir yapımcı şirketiyle kontrat imzalaması için basamak oldu. İki film projesinin yönetmenliğini üstlenmek üzere şirketle anlaştığı halde, film yapımında her türlü bağımsızlığı kuşkuyla karşılayan Hollywood sistemiyle bağdaşamadığı için, yalnız bir filmi tamamlayabildi. Bunun üzerine Cassavetes, bundan böyle kendi filmlerini ancak kendi rejisi altında gerçekleştirmeye karar verdi. Bu iş için gerekli parayı kazanabilmek için de Hollywood yapımı filmlerde oyunculuk yaptı. Cassavetes ilk filminden on yıl sonra, senaryosu da kendisine ait olan ikinci filmini tamamlayabildi. Artık çözülmek üzere olan 14 yıllık bir evliliği derinliğine ele alan Faces (Yüzler 1968) adlı bu film, ilk haliyle 14 saatlik bir seyirlikti. Kısaltılmış 130 dakikalık şekli Cassavetes’e üç Oscar adaylığı getirdiği gibi, bundan sonraki projesi için kasasını da doldurdu. Husbands (Kocalar, 1970) adlı film, bir arkadaşlarının ölümünü anlamsız birtakım faaliyetlerle hazmetmeye çalışan üç erkeğin öyküsüdür.

1970’ten Sonra: Toplumsal Gerçeğin Suretleri Bu dönem içerisinde Cassavetes görünürde özel öykülerle, Amerikan toplumunun durumunu yansıttığı birçok film çevirdi: Hayatı olabildiğince gerçeğe sadık olarak canlandırabilmek için dramatik gerilim öğesini arka plana itti. Minnie and Moskowit (Minnie ile Moskowitz, 1971) adlı filminde dışlanmış iki insanın duygusal portresini çizdi. 1974’te çektiği A Woman Under the Influence (Etki Altındaki Bir Kadın) filminde vasat Amerikalı ailede kadının durumunu irdeledi. Üçte biri el kamerasıyla çekilen bu filmin kahramanı Mabel, kendi benliğini bulmasına olanak tanımayan, evli kadın ve annelik rolünden memnun değildir.

1980’den Sonra: Konuların Genişlemesi 1980 yılında çektiği Gloria adlı filmde Cassavetes ilk kez kişilerin psikolojik portreleri yanında gerilim ve aksiyona da yer verdi. Bu filmde eski bir fahişe, bir Mafya baskınında sağ kalabilen tek kişiyi -altı yaşındaki bir oğlanı- kurtarıp serseri yatağı büyük kentte kaçacak bir delik arar. Bu film Berlin Film Şenliğinde Altın Ayı ile ödüllendirildi. Cassavetes ikinci ödülünü 1984’te Love Streams (Aşk Irmakları) adlı dramıyla kazandı. Buhranlı zamanlarında birbirlerine destek olmaya çalışan iki insanın psikolojik bir incelemesi olan bu filmde Cassavetes 1958’den beri evli bulunduğu ve hemen hemen bütün filmlerinde kadın başrol oyunculuğunu üstlenen Gena Rowlands ile ilk defa birlikte kameranın önüne geçti. Cassavetes’in son yönetmenlik çalışması Big Trouble (Büyük Bela, 1985) filmi oldu. Para ve başarıya ulaşma konusunu işleyen bu kara komedide para sıkıntısı içinde olan bir sigorta temsilcisi başarısız bir baskında, aslında parasını çalmayı tasarladığı şirketin kurtarıcısı rolüne itilir.

Cassavetes 59 yaşında Los Angeles/Kaliforniya’da sirozdan öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

René Clair Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

René ClairRené Clair; (11.11.1898 – 15.3.1981)

Clair bir sabun fabrikatörünün oğlu olarak Rene Chomette adıyla Paris’te doğdu. 1919-22 yıllan arasında yerel bir gazetede yaptığı redaktörlüğün yanı sıra, kendisine başkent Paris’in edebi çevrelerinin yolunu açacağını umduğu şiirlerle öyküler yazdı. Edebiyat para getirmediğinden oyuncu olarak hayatını kazanmaya çalıştı. Daha değersiz bir iş olarak kabul ettiği oyunculukla edebiyatçılığına leke sürmekten korktuğu için “Reng Clair” takma adını kullandı.

1921’den Sonra: Kamera Önünde ve Arkasında Clair 1921’den sonra Louis Feuillade’ın dört filmindeki genç âşık rolüyle isim yaptı. O zamana kadar oyunculukla ilgili olarak içinde barındırdığı şüpheler, sinemaya karşı duyduğu büyük bir hayranlıkla yer değiştirdi. Bununla beraber Clair daha çok kamera arkasında bulunmaya meraklı olduğundan yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1923 yılında ilk yönetmenlik denemesi ve doğduğu kente aşkını ilan ettiği pek çok filmin ilki olarak Paris qui dort’u (Paris Uyuyor) çekti. Clair’ in bu ilk yapıtı, gizemli ışınlarla donanmış kenti sergileyen, bale, komedi ve teknik oyunların karışımından oluşmuş masalsı bir gösteriydi. Bunu izleyen yıllarda, aralarında geleneksel biçimde bir konu kullanmayıp saçma bir dizi küçük olayı sıraladığı Entr’acte (Ara, 1924) adlı kısa dadaist filmin de bulunduğu, çok sayıda deneme filmi çekti. Clair bu filmiyle, yapıtlarıyla “sinemadaki sanat ticareti”ni protesto etmek isteyen Fransız “avant-garde” temsilcilerine katılmış oldu.

1930: Sesli Filmiyle Dünya Çapında Üne Kavuşması Clair, sesli filme önceleri şiddetle karşı koyduğu halde, tekniğin yeni olanaklarından yararlandığı ilk filmiyle ünlendi. Sous les toits de Paris (Paris Damları Altında) adlı filmi önce Fransız seyircisi tarafından tutulmadığı halde, Berlin’de, gösterime girdiği ilk geceden başlamak üzere, büyük sükse yaptı ve ardından da Avrupa’da zaferden zafere koştu. Âşık olduğu kızdan arkadaşı için feragat eden bir sokak şarkıcısının öyküsünü anlatan bu melankolik komedide Clair sesi, ancak gerektiği yerlere dikkatle yerleştirdi.

1932: Komünistlikle İtham Edilmesi Çevirdiği çok sayıdaki coşkun, hareketli müzikal yapıtla üstün bir komedi yönetmeni olarak kazandığı itibarı daha da sağlamlaştırdı. Bunlardan biri olan Le million (Milyon, 1931) adlı filminde, cebinde en büyük ikramiyeyi kazanmış piyango bileti bulunan bir ceket peşindeki kovalamacayı anlattı. Konusuna sosyal eleştiriyi katmak istediği A nous la liberte (Hürriyete Can Feda/Özgürlük Bizimdir, 1931) adlı filmiyle komünizm yandaşı olduğuna dair söylentilerin çıkmasına neden oldu. Bu filmi çok beğenen Charlie Chaplin, insanın mekanikleştirilmesine karşı çıkan iş bandı sahnelerinden bazılarını Modern Times (Asri Zamanlar, 1932-35) yapıtında kullanmakla itham edildi. Yapımcı firmasının Chaplin’e karşı açmak istediği, eser çalmayla ilgili davanın işleme konmasını Clair engelledi.

1939’dan Sonra: ABD’de Çalışması Sosyal içerikli Le dernier milliardaire (Son Milyarder, 1934) adlı filmi seyircilerle basın tarafından beğenilmeyince, düş kırıklığına uğrayan Clair, Fransa’yı terk ederek ingiltere’ye geçti. 1939 yılında göçmen olarak gittiği Hollywood’da birçok film arasında Marlene Dietrich ile de The Flame of New Orleans (New Orleans Ateşi, 1941) filmini çevirdi ve Agatha Christie’nin “On Küçük Zenci” romanını And Then There Were None (1945) adıyla sinemaya uyarladı.

1946: Fransa’ya Dönüşü Kişisel stilini Amerika’da film çevirmekle kaybetmeyen Clair, yurduna geri geldikten sonra Le silence est d’or (Sükût Altındır, 1947) adlı filmiyle çok parlak bir dönüş yaptı. Genç bir kıza âşık olan çapkın yaşlı erkeğin (Maurice Chevalier) öyküsünü anlatırken eski erdemlerini, yani tempo, ironi ve dansçı zarafetini hatırladı.

On yıl sonra Clair’in son büyük başarısını temsil eden Porte de Lilas (Lale Sokağı, 1957) filmi gerçekleştirildi. Ölümle cezalandırılan sevgisizliğin öyküsü yine Paris’in varoşlarında geçer. 1960 yılında Clair ilk sinema adamı olarak AcadĞmie Française’e kabul edildi. Les fetes galantes (Neşeli Bayramlar) adlı son filmini 1965’te çevirdikten sonra bir süre yazarlıkla uğraştı. Müzikal tiyatro dünyasına yaptığı gezinti pek başarılı olamadı. 1972’de sahneye koyduğu Gluck’un Orphee adlı operası fiyaskoyla sonuçlandı. Clair 1981 yılında, 82 yaşında Paris’te hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Henri-Georges Clouzot Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Henri-Georges ClouzotHenri-Georges Clouzot; (20.11.1907 – 12.1.1977)

Niort’ta doğan Clouzot, gençliğinde denizci olmaya heveslendiyse de aşırı miyopluğu bu düşünü gerçekleştirmesine olanak tanımadı, ikinci meslek seçimi olan diplomatlığa da ailesinin parasal sıkıntıya düşmesi yüzünden adım atamadı. Sonunda gazeteciliğe başlayan Clouzot, 30’lu yıllarda kurgucu olarak sinemaya geçti ve daha sonraları senaryo yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı.

1942/43: Çok Etkili İlk Yapıtlar Almanların Fransa’yı işgali döneminde Clouzot ülkesinin başta gelen yönetmenlerinden biri oldu. Seyircilerin o yıllarda polisiye filmlere olan düşkünlüğü, Clouzot’nun ilgi alanıyla yeteneklerine çok uygun düşüyordu. L’assassin habite au 21 (1942) adlı ilk filminde bile gerilim dolu kriminal şaşırtmaca oyunlarını sunmakta son derece yetenekli olduğunu gösterdi. Bu filmde kimliğini gizleyerek Montmartre’da çalışan bir komiser bir cinayet olayını araştırır. Bu filmi izleyen Le corbeau (Karga, 1943), Clouzot’nun yönetmenlikte gerçek bir usta olduğunu kanıtladı. Bu filmde bir Fransız kasabasının sıkıcı atmosferinde, kasaba halkı imzasız birtakım ara bozucu mektuplarla birbirine karşı kışkırtılır. Bu film Almanların sahip olduğu bir firma tarafından finanse edildiği için, Clouzot ve çalışma arkadaşları savaştan sonra düşmanla işbirlikçilikle suçlanarak 1947’ye kadar meslekten men edildiler.

1947: Geri Dönüşü Quai des Orfevres (Katil Kim?) adlı filmiyle 1947 yılında sinemaya geri dönen Clouzot, bu yapıtında da konu kahramanı olarak bir polis memurunu kullanır. Cinayet işlediğini baskı altında itiraf eden sanığa inanmayan polis müfettişi, araştırmaları sırasında değişik sosyal katmanlardan gelen insanlarla karşılaşır. Fransız toplumunun bir tür eleştirel demirbaş listesini sunan Clouzot bu yapıtında adalet sisteminin hatalı gelişmelerini de irdeler. Bu çekirdek öğelerin izleri, Fransız kriminal ve polisiye filmlerine yeni bir biçim verdiği sonraki eserlerinde de görülmektedir.

1952-55: Hitchcock’vari Gerilim Clouzot’nun en çok tanınan yapıtı 1952 yılında çektiği Le salaire de la peur (Dehşetin Yolcuları/Korkunun Bedeli) adlı film, bir Güney Amerika ülkesinde patlayıcı madde nakliyatıyla uğraşan, toplumun dışladığı dört kişinin mükemmel karakter araştırması niteliğindedir. Yönetmen iki buçuk saat süren filmini iki kısma ayırdı ve ilk bölümünde önce tropikal ülkenin boğucu atmosferini göz önüne sererek, balta girmemiş ormanın ortasında bir köyde buluşan, yaşamlarında başarılı olamamış dört baş kahramanı takdim eder. İkinci bölümdeyse üç erkeğin kurban olduğu ve dördüncüsünün dönüş yolunda geçirdiği kazada öldüğü intihar komandosunu anlatır. Clouzot dünya çapında büyük üne kavuşan bu filmden sonra, Pierre Boileau ile Thomas Narcejac’m bir romanından sinemaya uyarladığı Les diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar, 1954) adlı psikolojik gerilim filmiyle başarısını sürdürdü. Bu filmde bir erkeğin karısıyla metresi birleşip adamı öldürürler. Dehşet öğeleriyle karışık esrarengiz gerilim filmi cesedin aniden kaybolmasıyla başlar. Clouzot konuya tekrar tekrar yeni yönler vererek seyircisini şaşırtır.

1960-68: Değişik Yaşlılık Yapıtları Üstün yapıtlar olan son filmlerinde Clouzot, polisiye içeriği toplumsal eleştiriyle birleştirmektedir. La vârite (Gerçek, 1960) adlı filminde Brigitte Bardot, sosyal düşkünlüğü yüzünden toplum tarafından hor görülen ve cinayet suçuyla yargılanan bir kadını canlandırır. Clouzot burada görünürde suçsuz düzen koruyucularının toplumun marjinal tiplerine karşı ortaya koydukları anlayışsızlıkları açığa çıkartan davayı, filmin merkezi konumuna getirir. Bu filmde ilk ciddi rolünü oynayan Bardot bu rolüyle “sinema yıldızcığı” imajına veda etti.

Clouzot’nun son filmi olan La prisonniere (1968) adlı melodramda ruh hastası, egosantrik bir erkeğe tutularak aşkı yüzünden mahva sürüklenen genç bir kadın konu edilmektedir. Bu ikili dram her ne kadar ticari açıdan çok başarılı sayılsa da Clouzot’nun.daha önceki şahane yapıtlarıyla boy ölçüşemez. Ünlü yönetmen 1977 yılında Paris’te 69 yaşında hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jean Cocteau Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean CocteauJean Maurice Eugene Clement Cocteau; (5.7.1889 – 11.10.1963)

Fransa’da Maisons-Laffitte’de dünyaya gözlerini açan Cocteau, Birinci Dünya Savaşı sıralarında tanıdığı besteci Erik Satie aracılığıyla entellektüel çevrelere girebildi. Hayat arkadaşı Raymond Radiguet’nin ölümünden (1923) duyduğu acıyla afyona alışan Cocteau bağımlılığından kurtulmak için tedavi gördükten (1928/29) sonra, kendisini büyük bir şevkle sinema çalışmalarına verdi.

1930’dan Sonra: Başlıca Konusu Sanatsal Açıdan Varolmak Le sang d’un poete (Şairin Kanı, 1930) adlı ilk filmine Cocteau senaryo yazan ve yönetmen olarak imza attığı gibi, kurgu işini de üstlendi. İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in yapıtlarından esinlenerek, ekspresyonist tablolarla sanatçının çalışmaları konusunda mecaz dolu kıyaslamayı geliştirdi. Bu filmin kahramanı, sihirli bir aynadan atladıktan sonra hem kendi hayal ürünü olan kişilere, hem de etten kemikten gerçek esin perisine rastlayan bir şairdir. Yaklaşımla uzaklaşma arasında gidip gelen çok eziyetli bir süreçten sonra, şair ile esin perisi sonunda birbirlerine kavuşurlar. Cocteau bu yapıtını aslında bir çizgi film olarak gerçekleştirmeyi düşündüyse de sonradan trük çekimlerle ve yabancılaştırma efektleriyle çok etkili bir biçimde hazırladığı gerçek bir canlandırma biçimini tercih etti.

1948: Armağan Olarak Yapılan Film Cocteau, Jean Marais’ye olan dostluğundan dolayı 1948 yılında Les parenls terribles (Müthiş Aile) adlı tiyatro eserini sinemaya uyarladı. Bu filmde, tesadüfen babasının herkesten gizlediği metresiyle evlenmeye kalkan bir genç, istemeyerek aile fertleri arasına nifak sokar. Cocteau olayları tam anlamıyla dramatize edebilmek için kişilerin duygularını en etkileyici biçimde perdeye yansıtacak yakın plan çekimlere sık sık başvuruyordu. Kendisine ait trajik tiyatro yapıtlarından l.’aigle â deux tetes’i (İki Başlı Kartal, 1948) de sinemaya uyarladı. Bu filminde diyaloglara kuvvet vererek ve görüntüleri arka planda bırakarak, bir krallığın sarayına gelip kraliçeye âşık olan, ama düş kırıklığına uğratılınca esas görevi suikastçiliğe dönen bir anarşistin öyküsü anlatılmaktadır.

1950: İki Dünya Arasındaki Şair En iddialı ve ünlü yapıtı, Le sang d’un poete (Şairin Kanı) adlı eserinin konusuyla bağlantı kurduğu. Orphee adlı filmidir. Cocteau burada, Orpheus ve Eurydike’yi konu eden Yunan efsanesini ele alarak savaş sonrası yıllarının Parisi’ne taşıdı. Burada, çok ünlü bir şair Orpheus’u canlandırır ve Eurydike ile evli olduğu halde, ölümü ve suçlular dünyasını sembolize eden gizemli bir prensesin cazibesine kapılır. İki kadın arasındaki bu aykırılık, aynı zamanda gerçek dünyayla hayali dünya arasındaki savaştır ve Cocteau için sanatçının temel sorununu sembolize eder. Bu yapıt, bilinçli olarak kullanılan çok sayılı trük çekimleri ve yabancılaştırma efektleriyle seyircileri cezbetti.

1959: Film Olarak Vasiyet Le Teslament d’Orphee (Orpheus’un Vasiyeti, 1959) sanatçıların varoluş ve kendilerini buluş sürecini irdeleyen üçlemenin son noktasını oluşturdu. Cocteau son olarak yönettiği filmi, kendi servetini ve François Truffaut’dan aldığı paraları kullanarak finanse etti. 1955’ten beri Academie Française’in üyesi olan Cocteau, son derece kişisel bir yapıt olan bu filmde kendi kendini oynadı ve hayatında önemli olan kişilere bir geçit resmi yaptırdı. Diğerleri yanında Pablo Picasso, Jean-Pierre Leaud, Yul Brynner ve Maria Casares ayrı ayrı sekanslarda göründüler. Cocteau bu filmde yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların semeresini ve anlamını sorguluyor. Ancak, ne zaman ciddi ve ne zaman alaycı olduğu çoğu zaman anlaşılmamaktadır. Fransa’nın en etkin, ileri gelen sanatçılarından biri olan Cocteau 74 yaşında Paris yakınlarında Milly-la-Foret’de bu dünyadan göçtü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

George Cukor Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

George CukorGeorge Cukor; (7.7.1899 – 24.1.1983)

New York’ta dünyaya gelen Cukor Macar Yahudisi bir göçmen ailenin oğluydu. Babası savcılık görevini yürütüyordu. Cukor’un sanatsal kariyeri 1918 yılında yönetmen yardımcılığı yaptığı, Chicago kentinin bir tiyatrosunda başladı. 1919’da geçtiği Broadway’de on yıl boyunca başarılı bir yönetmendi. Bu zaman içinde, prodüksiyonlarını bir nevi ordövr olarak New York civarındaki yerleşim noktalarında sunduğu, çok tutulan “Try-Out” (deneme) turnelerini başlattı.

1931/32: Lubitsch ile Birlikte Çalışması 1929’da Hollywood’a giden Cukor, orada da önceleri sahne yönetmeni olarak çalıştı. Bu çalışmalardan başka, bir de sayısız filmin diyalog yönetmenliğini üstlendi. 1931’de Tarnished Lady adlı ilk uzun metrajlı filmini sunduktan sonra, kendisine One Hour with You (1932) adlı filmin yönetmenlik görevini veren Ernst Lubitsch ile tanıştı. Fakat Lubitsch Cukor’a sanatsal açıdan istediği özgürlük hakkını tanımayınca filmin sonunda her iki yönetmenin adı belirtildi. Seyirci tarafından tutulmayan bu yapıtı Cukor “Gerçekten bir Lubitsch filmi” olarak niteledi.

1932’den Sonra: Kadın Oyuncuları Desteklemesi Cukor bir yıl sonra Katilerine Hepburn’lü ilk filmi A Bill of Divorce’u (Bir Boşanma Faturası) çevirdi. Bu filmiyle boşanma konusunu ilk defa beyazperdeye getirmiş oldu. Burada malul gaziler (savaşta yaralananlar) yurdunda kalan kocasından boşanmak isteyen bir kadının öyküsü anlatılmaktadır. Bu filmi izleyen yıllarda Cukor, erkeklerin egemen oldukları sinema branşında, kendinden önce hiçbir yönetmenin yapmadığı kadar, kadınlara kanat gerdiği ve eserlerinde onları sadece aktöre replik veren ikinci sınıf oyunculuğa indirgemediği için, kadınların yönetmeni olarak anılmaya başlandı. Kadın başoyuncuları tercih etmesi yüzünden büyük bir ihtimalle en büyük başarısı olabilecek filmin yönetmenliğini kaçırdı. Cukor aslında Gone With The Wind (Rüzgâr Gibi Geçti, 1939) filminin yönetmeni olarak öngörülmüşken, erkek başrol oyuncusu Clark Gable, Cukor’un kadın başrollerini çok fazla ortaya çıkarttığını ileri sürerek, yönetmeni kabul etmedi.

1933’ten Sonra: Edebi Eserlerin Filmleştirilmesi Cukor öncelikle roman ve tiyatro eserlerinden sinemaya uyarladığı filmlerle isim yaptı. 1933 yılında Dinner At Eight adlı Broadway piyesini beyazperdeye aktardı. Bu film bir akşam yemeğindeki konukları karakterize ederek zengin ve sonradan görme yeni zenginlerin yalancılığını ve süse düşkünlükleriyle kendilerini beğenmişliklerini çok çirkin bir tablo olarak yansıtmaktadır. Cukor 1935’te Charles Dickens‘in aynı isimli romanından David Copperfield’i filmleştirdi. Bir yıl sonra da Alexandre Dumas’nın La Dame aux Camâlias’sını (Kamelyalı Kadın) sinemaya uyarladı. Cukor olayların önemli unsurlarını birleştirmekte ustaydı.

40’lı Yılların Sonu: Kadın Kaderleri ve Müzikal Filmler Cukor 40’lı yılların sonuna doğru kimlik kriziyle karşı karşıya kalan kadınların kaderini konu alan birkaç film çekti. En ünlü örnekleri arasında özgürlüğünü kazanmış kadının özel hayatında ve toplumdaki pozisyonuyla ilgili bir komedi olan Adam’s Rib (îki Ateş Arasında/Âdem’in Kaburga Kemiği) sayılabilir.

Cukor en büyük başarılarına müzikal film türüyle ulaştı. A Star is Born (Bir Yıldız Doğuyor) adlı filmiyle 1954 yılında Judy Garland’ın dünya çapında bir yıldız olmasını sağladı. 1964’te My Fair Lady müzikalinin sinema uyarlamasıyla sekiz Oscar kazandı. Daha sonra çektiği filmlerde eski günlerin başarısını bir daha yakalayamadı. Ölümünden kısa bir müddet önce, oyunculuk dünyasıyla kadın-erkek ilişkilerini yansıtan son yapıtı, 1981 yılında çevirdiği Rich and Famous adlı film oldu. Bundan iki yıl sonra Los Angeles’te ölen Cukor, bu yaşlılık yapıtında, 30’lu ve 40’lı yıllarda çektiği komedileri ayrıcalıklı kılan ince alayla canlılığı bir daha birleştirerek gözler önüne serdi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Vittorio De Sica Filmleri – Sinema Kariyeri

Vittorio De SicaVittorio De Sica;(7.7.1902 – 13.11.1974)

Sora’da doğan De Sica oyunculuk yoluyla sinemaya geçti. Henüz 16 yaşındayken sinemada ilk rolünü alabildi. 1932-42 yılları arasında, çoğunlukla genç âşığı canlandırdığı 40’ı aşkın komedide rol aldı.

1939’dan Sonra İlk Filmleri De Sica’nın ilk yönettiği film Rose scarlette (Kızıl Güller, 1939) adlı yapıttı. Bunu izleyen Uç yıl içinde çocukları ve genç marjinal tipleri ele aldığı bir dizi sosyal eleştirel film çekti. Ebeveyni tarafından sokağa atılan ve sonunda katolik bir ıslahaneye yerleştirilen bir çocuğun öyküsü olan I bambini ci guardano (Çocuklar Bize Bakıyor, 1942) bu yapıtlarından biridir. Realistik yönüyle De Sica’nın sonraki yapıtları için bir başlangıç sayılan bu film, bundan böyle onun prodüksiyonlarının çoğunun senaryosunu yazacak olan Cesare Zavattini ile işbirliğinin de başlangıcı oldu.

1946’dan Sonra: Yeni-Gerçekçilik İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirdiği ve savaş sonrası İtalyası’nın yoksul kesimlerinin panoramasını çizdiği yapıtlarıyla De Sica dünya çapında ünlendi. 1946 ile 50’li yılların başı arasında çektiği filmlerle, Rossellini ve Visconti ile beraber Neorealizmin en önemli temsilcileri arasına girdi. Bu filmlerinde De Sica düşkünlerin günlük sefaletini çok ayrıntılı bir biçimde gözler önüne sererek onları çaresiz kahramanlar haline getirdi.

1946’da çevirdiği Sciusciâ (Kaldırım Çocukları) adlı filmde arkadaşlıktan yüzünden birinin öldüğü, iki Romalı ayakkabı boyacasının öyküsünü anlattı. De Sica iki yıl sonra Ladri di biciclette (Bisiklet Hırsızları) adlı filmiyle Yeni-Gerçekliğe örnek olacak yapıtı gerçekleştirmiş oldu. Bu filmin içeriksel çıkış noktası, kahramanı için hayati bir önem kazanacak olan gündelik basit bir olaydan ibarettir. Burada uzun süre işsiz kaldıktan sonra afiş yapıştırmak için yeniden işe alman bir adamın bisikleti çalınır. Bisikletini arar ama bulamaz. Sonunda o da bir bisiklet çalmaya karar verir. Bisikleti çalacağı anda yakalanır ve ancak oğlunun ağlayıp sızlaması sayesinde tutuklanmaktan kurtulur. Filmin sonunu seyircinin hayal gücüne açık bırakan ve amatör oyuncularla Roma’nın fakir mahallelerini çekim için kullanan De Sica, hayatı gerçekten olduğu gibi beyazperdeye yansıtmayı başardı. 1950’de Miracolo a Milano (Milano Mucizesi) adlı filmiyle stilini genişletmeyi denedi. Bu filmde masalsı alegorik öğeleri hıristiyan sembolizmiyle birleştirerek modern bir toplumsal masal yarattı.

1951’de çektiği Umberto D adlı film Bisiklet Hırsızlan ile yakından ilişkiliydi. Yapayalnız kalmış ve fakir düşmüş emekli bir adam evinden de atılınca, intihar etmeyi düşünür ama en sadık dostu olan köpeği tarafından kurtarılır. Bu yapıt seyirciyi yalnız toplumsal eleştirileriyle ikna etmekle kalmayıp, yeni bir film estetiğiyle de göz doyurdu. De Sica, sabahları kalkıp giyinmek gibi sıradan hareketleri de uzun sekanslar halinde gösterdi.

1953’ten Sonra: Yeni Denemeler ve Ticarete Yönelme 50’li yıllarda De Sica eski stiline dönemedi. Günlük gerçeği canlandırma çabalan kâh Stazione Termini (Termini İstasyonu, 1953) örneğinde olduğu gibi psikolojik, kâh L’oro di Napoli’de (Napoli Altını, 1954) görüldüğü gibi fazla popüler araştırmalara dönüşüyordu. Zaman zaman da, 11 letto (Yuvasızlar, 1955) adlı filminde olduğu gibi, De Sica görünürde hiç kesintisiz Yeni-Gerçekçiliğe dönüyordu. Kadrosunda amatör oyuncuların yer aldığı bu öyküde evsiz kalan bir karı-koca çok karmaşık kararnameleri kendi yararlarına kullanmaya çalışır.

50’li yılların ortasına kadar, filmlerde oyuncu olarak rol almakla bağımsızlığını koruyabilen De Sica, bundan böyle Amerikalı film yapımcıları için de sipariş üzerine film çevirmeye başladı. 60’lı yılların başında, bir kere daha iki filmiyle eleştirmenlerin takdirini kazandı. Bunlardan birincisi II guidizio universale (Mahşer Günü, 1961) dini bir taşlamaydı. ikincisi II sequestrati di Altona (Altona Mahkûmları, 1963) Jean Paul Sartre’ın bir dramından sinemaya uyarlanmıştı. Yönetmen bu iki filminden sonra ticari melodramlara ağırlık verdi. De Sica’nın 1973’te çektiği, başrollerde Sophia Loren ile Richard Burton’un yer aldığı II vag-gio (Yolculuk) adlı son filminde, yüzyılımızın başında ahlak kuralları yüzünden birleşemeyen aşıkların öyküsü anlatılmaktadır. De Sica bir yıl sonra 72 yaşında Paris’te hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , ,

Walter Elias Disney Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

walt-disneyWalter Elias Disney; (5.12.1901 – 15.12.1966)

Chicago’da dünyaya gelen Disney, Kansas City Art Institute’te (Sanat Enstitüsü) resim ve karikatür eğitimi aldı. Önceleri bir reklam stüdyosunda çalışan Disney, resim sanatçısı Ub Iwerks ile tanışınca onunla birlikte Hollywood’da bir şirket kurdu. Disney sinema işine Alice in Cartoonland (Alice Çizgi Film Diyarında, 1924/25) adlı bir dizi çizgi filmle girdi. Disney 1928’de, Iwerks tarafından gerçekleştirilen Mickey Mouse (Miki Fare) tipini yaratınca çok büyük bir başarı kaydetti.

1928: Miki Şarkı Söylüyor ve Konuşuyor Sesli filmin getirdiği olanaklara hayran olan Disney, Miki Fare’li üçüncü filmi olan Steamboat Willie’yi (İstimbot Willie) seslendirmeye karar verdi. Bu tür bir öncülük çalışması doğal olarak çok masraflı olacaktı ve şirketin işletmeciliğini üstlenen Disney’in ağabeyi Roy bu işe hiç yanaşmak istemedi. Gelgelelim ki, Walt Disney’in mükemmeli arayışı ve cesareti sayesinde, bu film sesli olarak gösterime girdi ve çizgiye dökülmüş gag’ların dil ve müzikle birleşmesi, seyircinin hayranlığını kazanarak Disney’in haklı olduğunu ortaya çıkardı.

1929: Müzikli Masallar Disney’in, resimlerin hareketini müziğin ritmine uydurma arzusu Silly Symphonies (Sersem Senfoniler) adlı dizide mükemmelliğe erişti. The Skeleton Dance (İskelet Dansı, 1929) ile başlayan ve The Ugly Duckling (Çirkin Ördek Yavrusu, 1938) ile biten bu kısa filmlerden 70 tanesi sinemalarda gösterime girdi. Bu filmlerin aşağı yukarı yarısı konusunu masal ve efsanelerden almıştı. Bu yapımların ayırıcı özelliği, canlandırılan çizgi film tiplerinin ifade gücünün müzikle belirginleştirilmesinde saklıydı. 1932 yılında Flowers and Trees (Çiçekler ve Ağaçlar) adlı filmle Technicolor metoduna dayanan ilk renkli çizgi film çekilmiş oldu. Disney kazandığı paralarla 30’lu yılların başında Disney Stüdyosunu kurabildi. 1934 yılında Disney Stüdyolarında 700 kişi çalışıyordu. Bu çalışmalara paralel olarak çizgi film figürlerinin yoğun bir biçimde pazarlanması işine girişildi. Bu tipler, kendi çizgi film dizilerinin kahramanları olarak, oyuncak endüstrisi tarafından benimsendiler ve ürün reklamcıları tarafından keşfedildiler.

1937: Gişe Rekoru Kıran Film: Pamuk Prenses Silly Symphonies dizisindeki tasarım 1937’de akşam saatlerini dolduran ilk renkli ve sesli çizgi film olan Snow White and the Seven Dwarfs’da (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler) sürdürüldü. Disney 1934’te bütün servetini bu projeye yatırmaya karar verdi. Bu film, tamamlanıncaya kadar 1,5 milyon dolara malolmuş ve Disney Stüdyolarını iflasın eşiğine getirmişti. Grimm Kardeşlerin masalını çizgi filme çevirmek için 570 ressam 1 milyonu aşkın resmi tek tek çizdiler. Eleştirmenlerin oybirliğiyle filmi methetmeleri, Disney’in çizgi film yapımcılığındaki üstünlüğünün tartışmasız kabulüne yol açtı. Büyük kitlelerin sinema gişelerinde yığılmaları sonucu Disney bu filmiyle 8 milyon dolardan fazla para kazandı.

1940: Pop-Art’ın Stereofonik Öncüsü Disney 1940’ta en son yeniliği sayılan Fantasia (Fantazya, 1940) filmiyle, ünlü bestecilerin müziklerini çizgi figürlerle göz önüne getirme fikrini yeniden ele aldı. Bu film her biri tanınmış müzik parçalarıyla beslenen ve bu müziği içeriksel olarak yineleyen, ya da daha doğrusu yorumlayan, birbirinden çok farklı sekiz sekanstan oluşmaktadır. Canlandırma yelpazesi “Saatlerin Dansı”ndaki hayvan balelerinden Tocca-ta and Fugue ‘deki soyut ve ekspresyonist (dışavurumcu) renk oyunlarına kadar yayılmaktadır. Seslendirme stereofonik olarak gerçekleştirildiği halde, teknik donanım eksikliği yüzünden ancak tek tük sinemada seyircilere sunulabildi. Eleştirmenlerin tepkisi çekimserlikle olumsuzluk arası bir düzeydeydi. Fantasia ancak 60’lı yıllarda Pop-Art neslinin kült filmi olma aşamasına erişebildi. Başlarına gelen bu parasal darbe ancak aynı anda gösterime giren ve gişe rekoru kıran Pinocchio (Pinokyo, 1940) ile dengelenebildi.

1950: Sonraki Geleneksel Yapıtları Disney Stüdyoları örneğin Bambi (1942), Alice in Wonderland (Alis Harikalar Diyarında, 1951), Mary Poppins (1964) gibi başarılı çizgi filmler üretmeyi sürdürürken, Disney, Treasure Island (Define Adası, 1950) ile başlayarak, geleneksel film ve belgesellere yoğunlaştı. Bu arada tanınmış edebi, eserleri sinemaya uyarlamayı yeğliyordu. Bu yapıtları, tıpkı doğa ile ilgili sayısız belgesel çalışması gibi, ailece izlenmeye ve televizyonda değerlendirilmeye yönelikti. Disney’in vizyon gücü bundan böyle film çalışmalarından çok, Kaliforniya’da kurulacak Disneyland üzerinde yoğunlaştı. Şehir planlamacılığı gözetilerek inşa edilecek bir hayal kent olarak tasarlanan Disneyland 1955’te açıldı. Disney 1966’da Burbank/Kaliforniya’da 65 yaşında hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Edward Dmytryk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Edward DmytrykEdward Dmytryk; (4.9.1908 – 01.07.1999)

Ukraynalı göçmenlerin oğlu olan Luciano Scripanti, Grand Forks/British Columbia’da (Kanada) doğdu. 15 yaşına geldiği zaman Hollywood’daki Paramount filmcilik şirketi için çalışmaya başladı.

30’lu Yılları Paramount İçin Çalışması Teknik Üniversiteyi bitirdikten sonra 30’lu yılların sonuna kadar gösterimci ve kurgucu olarak çalıştı. 1935’te Edward Dmytryk takma adını kullanarak The Hawk (Şahin) adlı filmle ilk yönetmenlik denemesini ortaya koydu. 1939’dan sonra tamamen yönetmenlik işine yoğunlaştı ve The Falcon adlı dizi filmlere çok sayıda bölüm çekti. Hitler’s Children (1943) adlı politik eğilimli filmiyle seyircinin dikkatini çekti.

1944: “Kara Seri” Klasikleri Dmytryk, Raymond Chandler’in romanından sinemaya uyarladığı Murder, my Sweet (1944) ile zirveye çıkmayı başardı. Romana sıkı sıkıya bağlı kalarak çevirdiği bu filmle, eleştirmenlerin çoğuna göre bütün zamanların en iyi Philip Marlowe filmini çekmiş oldu. Dmytryk, bu karanlık öykünün boğucu atmosferini yansıtmak için ışık ve gölgeyi büyük bir ustalıkla kullandı.

1947: Avın Başlangıcı Dmytryk Crossfire (İki Ateş Arasında, 1947) adlı filmiyle en büyük başarısını elde etti. Bu filminde Amerikalıların kazanılan savaştan sonra körü körüne kapıldıkları iyimserliği eleştirel bir biçimde sorgulayarak ülkede var olan ırkçı/milliyetçi eğilimlere dikkatleri çekti. Sonucu: Yönetmen meslektaşlarından biri Dmytryk’in adını “HUAC” Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komisyonu”na verdi. İfade vermek üzere komisyonun önüne çağrılan Dmytryk, HUAC’yi anayasal bulmadıkları için ifade vermeyi reddeden on sinemacıdan oluşan “Hollywood Ten” grubuna katılmış oldu. Bu gruptakiler bunun üzerine Kongre’yi hiçe saymak suçuyla mahkemeye verilerek değişik para ve hapis cezalarına çarptırıldılar. Bunun ardından kopan kışkırtıcı Komünist sürgün avı üzerine Dmytryk çalıştığı RKO Filmcilik Şirketindeki işini kaybetti.

1949-51: İngiltere Yılları İngiltere’ye yerleşen Dmytryk, orada, aralarında Cive Us This Day (1949) adlı toplumsal/eleştirel işçi dramı da olmak üzere, birçok film çalışması gerçekleştirdi. Dmytryk bu filmde New York’ta yaşayan İtalyan göçmeni bir karı-kocanın öyküsünü anlatır. Hayatları boyunca sahip olmayı düşledikleri evi, karısı ancak kocası bir kazada ölünce, aldığı tazminat parasıyla alabilecek tir. Otantik yerleşim bölgelerinde çekilmediği halde, Dmytryk bu filminde Amerikan metropolü New York’un kirli arka avlu atmosferini gerçeğe tam sadık bir biçimde yakalayabildi.

1951: McCarthy Adaletinin Ağır Basması Dmytryk 1951 yılında, pasaportunu yeniletebilmek için ABD’ye dönmek zorunda kalınca komünist avcıları yönetmene darbeyi indirdiler. îfade vermemekte direndiği takdirde altı aylık bir hapis cezası alacağını belirttiler. Dmytryk baskıya boyun eğdi. Önceki ifadesini geri aldı ve eski meslektaşlarını ihbar ettikten sonra adı “kara listeden silindi. Bu olaydan sonra enikonu rahatsız edilmeksizin çalışmasına izin verildi.

1954: Yumuşatılmış Büyük Prodüksiyonları Cömert bütçeleri sayesinde Dmytryk 1954’ten sonra çok masraflı birkaç büyük film çekebildi. Aralarında başrolü Humphrey Bogart’ın üstlendiği The Caine Mutiny (Gemide İsyan, 1954) de vardı. Gerçi bu filmin çok başarılı olmasında rejisinden ziyade, gemi mürettebatının başkaldırdığı nörotik kaptan rolündeki Bogart’ın göz kamaştırıcı performansı yatmaktaydı. Dmytryk’in 50’li yılların ortasından sonra çektiği filmlerde, gene kritik konular işlenmesine rağmen, eski filmlerine kıyasla çok daha yumuşak bir ifade göze çarpmaktadır. The Left Hand of God (Allahın Sol Eli, 1955) adlı sinemaskopik film ile Spencer Tracy’nin oynadığı The Mountain (Dağ, 1956) çok iyi iş yaptı. Dmytryk 70’li yılların ortasına kadar sürekli film çevirdi. Bunların içinde en çok dikkate değer yapıtı, Gregory Peck’in amnezi kurbanı cinayet sanığı rolünü üstlendiği Mirage (1964) adlı heyecan dolu gerilim filmidir. Dmytryk 1975 yılında sinemacılıktan çekildikten sonra 1978’de “Yaşam Cehennem de Olsa Yaşamak Kötü Değil” adıyla özgeçmişini yayınladı. 80’li yıllarda, aralarında yönetmenlik, kurgu ve oyunculuk konusundaki “Sinemacılık Üzerine” adlı yapıtının da bulunduğu mesleki kitaplar kaleme alan Dmytryk, 1999’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Carl Theodor Dreyer Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Carl Theodor DreyerCarl Theodor Dreyer; (3.2.1889 – 20.3.1968)

Kopenhag’da dünyaya gelen Dreyer başlangıçta gazeteci olarak çalıştı. Önceleri yalnız boş zamanlarında senaryo yazan genç, 1912’den sonra tümüyle bu alana yöneldi. Yaklaşık iki düzine film senaryosu yazdıktan sonra Praesidenten (Başkan, 1918) adlı, ilk yönetmenlik denemesi olan filmini çekebilmek için gerekli parasal desteği sağlayabildi.

1920’den Sonra: Stüdyosuz Çalışma Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik sefalet yüzünden Danimarka sinema endüstrisi buhranlı bir döneme girince, Dreyer ikinci uzun metrajlı filmini İsveç’te çevirdi. 17. yüzyılda bir kasabada geçen Prastankarı (Papazın Dul Karısı, 1920) adlı filmde, eski geleneklere uyarak, kendisinden önceki papazın dul karısıyla evlenmek zorunda kalan papazın öyküsü anlatılmaktadır. Bu filmi bir atölyesi olmaksızın çeken Dreyer, tabiatı da konusuna kattı. Yönetmenin yakın plan çekimle sunduğu insan yüzüne karşı duyduğu ilgi, burada da sezilmektedir.

1922’den Sonra: Almanya ve Fransa’da Başarılar David Wark Griffith’in Intolerance (Hoşgörüsüzlük, 1916) adlı yapıtından esinlenen Dreyer, 1921’de Blade of satans bog (Şeytanın Kitabından Sayfalar) adlı filmi gerçekleştirdi. Dreyer, kendisine örnek aldığı Amerikalı yönetmenin çalışmasına benzer bir biçimde, dört epizod halinde insanın her zaman kötünün tehdidi altında kalışını göstermektedir. Bunu izleyen iki filmini, Die Gezeichneten’i (1922) ve homoe–tik aşk motifini işlediği Michael’ı (1923) Almanya’da çevirdi.

Du skal aere din hustru (1925) adlı filminde Dreyer konu ve tarz açısından, sıradan insanın alelade bir gününü konu eden o dönemin Fransız sinemasını örnek aldı. Karısı tedavi için evden uzaklaşmışken, hafif bir baskı altında huysuzluğundan vazgeçen despot bir aile reisini örnek alarak, Dreyer, burjuva bir ailenin hayatını göz önüne sermektedir. Bu filmle, kadın haklarını gözetmese de, günlük yaşam kavgasında kendini kanıtlayan kadına övgüler yağdırır.

1928: Jan Dark’ın Tutkusu Dreyer’in komedisi Fransa’da çok tutulunca, bir Fransız film şirketi Dreyer’e ünlü bir kadının yaşamöyküsünü beyazperdede göstermesi için bir öneri getirdi. Dreyer de tarihsel gerçeklere harfi harfine sadık kalarak Jan Dark’ı La passion de Jeanne d’Arc (1928) filmiyle yeniden ele aldı. Uzun metinleri de içeren bu filmin başlıca çekim yöntemleri arasında, başoyuncuların yakın plan çekimleri de yer almaktadır. Bu alanda da olabilecek en gerçek sonuçlara ulaşabilmek için, Dreyer oyuncuları yorgunluktan yıkılıncaya dek zorluyordu. Daha önce kozmetik reklamlarında modellik yapmış olan kadın başoyuncu Maria Folconette, bu filmde sinema tarihinin en parlak performanslarından birini sundu.

1932: Korku Filmi Dreyer L’etrange aventure de David Cray (Vampir) adlı ilk sesli filmiyle 1932’de korku filmi tarzına önemli bir katkıda bulundu. Bu vampir filminin finansmanı, Julian West takma adıyla başrolü de üstlenen, Hollandalı film meraklısı Nicolas de Gunzberg tarafından karşılandı. Sanatsal nitelikleri açısından üstün bir yapıt olmasına karşın, bu film seyirciler tarafından tutulmadı.

Dreyer bir sonraki yapıtını ancak on bir yıl sonra gerçekleştirebildi. Ortaçağda geçen Vredensdag (1943) adlı dram dar kafalılığın sonuçlarını irdelemektedir. Dreyer çok titiz bir kompozisyonla, bir papazın cadı olmasından kuşkulanan bir kadını ardına düşenlerin eline teslim etmesiyle birlikte kendi ailesinin nasıl mahva sürüklendiğini göstermektedir.

1945’ten Sonra: Ticari Sinemaya Veda Etmesi Dreyer ticari sinemaya ödün vermeye yanaşmayınca savaştan sonra topu topu üç film çevirebildi. Hristiyanlığın değişik yorumlarını irdelediği Ordet (Söz, 1954) adlı filmi, bunların içinde en çok tanınanıdır. Stüdyo kulisleri kullanılmaksızın küçük bir köyde çekilen bu film Venedik Film Festivalinde 1955’te Altın Aslan ödülünü aldı. Dreyer’in filmlerinden kazandığı parayla geçinmesi mümkün olmadığından, Danimarka hükümeti 50’li yılların sonunda kendisini devlete ait bir sinemanın işletmeciliğiyle görevlendirerek maaşa bağladı. Dreyer’in Gerimde (1964) adlı son yapıtı, kendisine yüklenmek istenen rollerden hiçbirini kabul etmek istemeyen kadının direnişini işlemektedir. En çok gerçekleştirmek istediği projesi, tsa ile ilgili bir filmi Dreyer ne yazık ki gerçekleştiremedi. Gerekli parasal yardım için devletten tahsisat çıktıktan kısa bir müddet sonra, Dreyer 79 yaşında Kopenhag’ta öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Rainer Werner Fassbinder Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Rainer Werner FassbinderRainer Werner Fassbinder; Doktor bir babayla tercüman bir annenin oğlu olarak Bad Wörishofen’de dünyaya gelen Fassbinder, annesiyle babasının 1951’de boşanmaları üzerine, annesinin yanında büyüdü. Fassbinder Augsburg’da okuduğu yatılı okulu, lise diplomasını almasına çok kısa bir süre kala, oyuncu olmak için, terk etti. Münchner Kammerspiele’de (Münih Oda Tiyatrosu) figüranlık yaparken 1967’de deneysel “Action-theatre” ile temasa geçti ve aynı yıl içerisinde bu tiyatronun yöneticiliğini üstlendi. 1968’de, hem politik açıdan güncelleştirilmiş klasikleri, hem de kendisi tarafından yazılan oyunları sahneleyen “anti-teater”i kurdu.

1969’dan Sonra: Yalnızlık Fassbinder iki tane kısa film çektikten sonra “anti-teater” topluluğuyla Liebe ist kaelter als der Tod (Aşk Ölümden Soğuktur, 1969) adlı ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu filmde, sendikaya girmesi için zorlanan küçük bir gansg-terin öyküsü anlatılmaktadır. Başrollerde, Fassbinder’in yanında, bundan böyle sık sık birlikte çalışacağı Hanna Schygulla oynadı. Katzelmacher (1969) adlı yapıtıyla kendi tiyatro oyunlarından birini beyazperdeye aktardı. Bu filmde canı sıkılan bir grup genç, yabancı işçilerden birini öldüresiye dövmek suretiyle saldırganlık dürtülerinden kurtulur. Götter der Pest (1969) adlı mölodramatik gangster filminde ve W ar um laeuft Herr R. Amok? (1969) adlı yapıtında da yalnızlık ve iletişimsizlik konusu işlenmektedir. İkinci filminde çok normal bir yaşantısı olan bir teknik ressam, birdenbire aklını kaçırır ve karısıyla çocuğunu vura vura öldürdükten sonra kendini asar.

1972: İlk Televizyon Dizisi Fassbinder bundan sonraki filmlerinde de, toplumun dışladığı insanlarla azınlıkları açığa çıkaran portrelerini sergilemeyi sürdürdü. 1970-72 yılları arasında Fassbinder’in eşi olan Ingrid Caven’in rol aldığı Der Haendler der vier Jahreszeiten (Dört Mevsim Satıcısı, 1971) adlı filminde Fassbinder, çevresindeki kadınların hesaplı bencilliğiyle başa çıkamayıp kendisini bilerek içkiye veren ve ölen bir erkeğin öyküsünü dingin ve imalı tablolarla anlatmaktadır. Fassbinder 1972’de Acht Stunden sind kein Tag adlı ilk televizyon dizisini çekti. “Sağlam dünya”yı yansıtan, alışılmış dizilere hiç uymadığı için, aile dedikodusuyla işçilerin günlük yaşantısı karışımından oluşan bu yapıtı çok şiddetli tartışmalara yol açtı. Angst essen Seele auf (Korku Ruhu Yer Bitirir) adlı filmi 1973 yılında gösterime girince, Fassbinder uluslararası sinema dünyasının dikkatlerini çekebildi. Bu filmde yabancılar sorunu ile birlikte orta yaşlı bir kadınla kendisinden oldukça genç olan bir erkek arasındaki aşk da konu edilmektedir. Gerek bu filmle, gerekse Theodor Fontane’nin Effl Briest adlı eserim sinemaya uyarlamasıyla (1974) sağladığı başarılar, Fassbinder’e Vladimir Nabokov’un romanından uyarladığı Despair (Umutsuzluk, 1977) adlı uluslararası süper prodüksiyonu gerçekleştirme olanağı sağladı.

1978’den Sonra: Savaş Sonrası Öyküleri 70’li yılların ortasından sonra Fassbinder’in yapıtlarına çok kuvvetli kişisel öğeler damgasını basmaktadır. Yönetmen, üç filminde de eşcinsellik sorununu değişik varyasyonlarla sergilemektedir. Die dritte Generation (Üçüncü Nesil, 1978/79) filminde teröristler ve yandaşları hakkındaki kişisel düşüncelerini açığa vurmaktadır.

1978’de, üç kadının hayat hikayesiyle perdeye yansıtılan, savaş sonrası Almanya tarihinin bir üçlemesinin ilk filmi olan Die Ehe der Maria Braun (Maria Braun’un Evliliği) gösterime girdi. Arkasından, aynı isimli asker şarkısının besteleniş öyküsünü anlattığı Lili Marleen (1980) geldi. Fassbinder, başrolde Günther Lamprecht’i Franz Biberkopf olarak oynattığı, Alfred Döblin’in “Berlin Alexanderplatz” adlı romanından uyarladığı 13 bölümlük televizyon dizisiyle büyük bir sansasyon uyandırdı. Fakat film, televizyonda çok geç bir saatte gösterilmesi yüzünden, seyircilerde büyük bir yankı uyandıramadı. Jean Genet’nin romanından sinemaya uyarladığı son yapıtı Querelle-Ein Pakt mit dem Teufel’de (1982) bir daha eşcinsellik sorunlarıyla kendi saplantılarını açıkladı. Bu filmin çekim çalışmaları bittikten birkaç hafta sonra Alman yönetmen 37 yaşında Münih’teki evinde ölü olarak bulundu. Aşın dozda ilaç ve kokainden öldüğü tahmin edilmektedir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Abel Gance Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Abel GanceAbel Gance; (25.10.1889 – 10.11.1981)

Paris’te bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Gance, liseyi bitirdikten sonra hukuk fakültesine yazıldıysa da tahsilini tamamlamadı. Bir avukatın yanında çalışmakla beraber “güzel sanatlar”da da şansını denedi. Bir taraftan şiirlerini yayınlayıp tiyatro için piyes yazarken, diğer taraftan da küçük rollerle oyunculuğu denedi. Gance 1908’de ilk senaryosunu yazdı ve bir yıl sonra Leon Perrets’in yönettiği Moliere (1909) filminde ilk sinema rolünü üstlendi.

1915: İlk Deneyler Gance kendi filmlerini çekebilmek için gerekli parayı, 1910’da Leon Gaumont için senaryolar yazarak kazandı. 1911’de “Le film français” (Fransız Filmi) adlı prodüksiyon şirketini kurdu ve aynı yıl La Digue ou pour sauver la Hollande (Bent) adlı ilk filmini çevirdi. Daha sonraki yıllarda bol bol kısa film çekti. Bunların arasında bulunan La Folie du Docteur Tube (1915) filminde Gance, ilk kez sinema için yeni ifade araçları kullanmayı denedi. Örneğin kamerayı sübjektif bir biçimde ayarlayarak oyuncuların bakış açısından olayı vermeye çalıştı ve biçimleri değiştiren dev aynalar kullanarak bir ruh hastasının görüş şeklini inandırıcı bir biçimde yansıttı.

1918: Savaş Karşıtı Filmi Gance Birinci Dünya Savaşı boyunca Fransız ordusu için propaganda filmleri çekti. İlk başarısını 1918’de J’accuse (İtham Ediyorum) adlı filmiyle elde etti. Devlet tarafından finanse edildiği halde, Gance bu yapıtıyla bir propaganda filmi değil, savaşa karşı bir suçlama (savaşta zina önemini yitirir) niteliğinde olan bir film çekti. Gance’ın figüran olarak kullandığı askerler, çekim çalışmaları bitince cepheye dönmek zorundaydılar. Kendilerini bekleyen ölümden emin olan askerlerin yüzündeki korkulu ifade filme iç ezici bir gerçeklik katıyordu. Aynı durum, Gance’ın siperlerde hayatta kalmak için verilen savaşı tespit etmek üzere kullandığı el kamerası için de söz konusuydu.

1922’den Sonra: Yeni Yollar Arayışında Gance 20’li yıllarda sinema sanatının öncülerinden biri olarak gelişmesini sürdürdü. Bir makinist ailesini konu aldığı La Roue (Tekerlek, 1922) adlı birkaç saatlik melodramda Gance, lokomotifin hızlı gidişini mümkün olduğunca doğala yakın bir biçimde beyazperdeye aksettirebilmek için (ayrı ayrı pozisyonların sonradan kesilip yeniden monte edildiği kontrast montajı denilen) hızlı montaj tekniğini kullandı.

1925/26: Napoleon Aslında dokuz saatlik bir film olan Napoleon ile sinema tarihinde 1925/26’da bir dönüm noktasına gelindi. Gance Fransız imparatorunun hayatını konu alan toplam altı film çekmeyi planlamakla beraber, parasal nedenlerle, ancak prolog sayılabilecek ilk filmi gerçekleştirebildi. Bu filme yatırım yapan Alman sanayicisi Hugo Stin-nes filmin çekim çalışmaları bitirilmeden öldü. Filmin tamamlanabilmesi için çalışanlar ücretlerinin büyük bir bölümünü bağışladılar. Gance, kendisi tarafından icat edilen, aynı anda yan yana üç projeksiyona olanak tanıyan bir geniş perde metodu kullandı. Bununla, ancak 23 yıl sonra geliştirilecek olan Sinemaskop tekniğini vaktinden evvel kullanmış oldu. Gance kamerayı hareketli nesneler üzerine tespit etmekle o zamana kadar bilinmeyen bir ritim elde etmeyi başardı. Ne yazık ki Napoleon filmi, gösterime girdikten birkaç ay sonra (1927) sesli filmin ortaya çıkması yüzünden, beklenen başarıya ulaşamadı.

1929’dan Sonra: Sesli Filmler Gance sesli film zamanında da sinemanın devrimcisi olmaya devam etti. La fin du monde (Dünyanın Sonu) adlı filminde, daha çok müzik ve değişik seslere öncelik tanıyarak az sayıda diyalogla yetindi. 1929/30 sıralannda çekilen bu film yönetmeninin kötümser dünya görüşünü de açığa vuruyordu. Buna göre insanlığı tehdit eden büyük felakete rağmen insanlar barışmaya hazır değildir. 1933’ten beri Odette Verite ile evli ve bir kız çocuğu sahibi olan Gance Un grand amour de Beethoven (Beethoven’in Büyük Aşkı) adlı filminde, 1936’da stereo efektler kullandı. 20 yıl sonra da Magirama’da geniş ekran teknikleriyle deneysel çalışmalar yaptı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu Gance’in yapıtlarına da bir duraklama getirdi. Hırslı projeleriyle yapımcıları korkutunca, filmlerini finanse edecek kimse bulamadı. Gance’ın vermek zorunda kaldığı ödünler filmlerine yaramadı. 1962’de gösterime giren Cyrano et d’Artagnan adlı filmi, gençlik yıllarında çevirdiği filmlerin kalitesine erişemedi ve son sinema çalışması oldu. Gance 1981 yılında, 92 yaşında Paris’te öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

David Wark Griffith Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

David Wark GriffithDavid Wark Griffith; (22.1.1875 – 23.7.1948)

La Grange/Kentucky’de dünyaya gelen Griffith, Amerikan İç Savaşı kahramanlarından albay “Roaring Jake” Griffith’in oğludur. Konfedere güçlerin yanında savaşan albay babası, savaştan sonra fakir düştü ve David on yaşındayken öldü. David, babasının ölümünden sonra ayakçı olarak ve şurada burada bulduğu geçici işlerle ailesinin geçimine katkıda bulundu.

1900 Sıralarında: Gezgin Oyuncu Yazar ve özellikle oyun yazarı olma isteğini Griffith ne yazık ki gerçekleştiremedi. Bunun yerine gezgin tiyatro topluluklarıyla oyuncu olarak ABD’yi boydan boya katetti. Böyle “adi” bir işle hayatını kazanmak zorunda olmaktan utanan Griffith, sahnede “Lawrence Griffith” adını kullandı. 1906 yılında evlendikten sonra yeniden parasal darboğaza giren Griffith, 1907’de bir sinema prodüksiyon şirketinde işe girdiyse de senaryoları kimsenin ilgisini çekemedi.

1910’dan Sonra: Uzun Metrajlı Film Uzmanı Griffith bir yıl sonra Biograph Company şirketiyle sinema oyuncusu olarak bir kontrat imzaladı. Bizzat yönetmenlik yapmak isteği olumlu karşılandı ve 1908’de The Adverture’s of Dolly adlı filmi yönetmesine olanak tanındı. Bu filmle beraber, Griffith’in kameraman G.W. “Billy” Bitzer ile 1924’e kadar sürecek olan işbirliği de başlamış oldu. Griffith’in ilk yönetmenlik çalışması son derece başarılı oldu ve küçücük yapımcı firmanın Hollywood’un en başta gelen şirketlerinden biri olmasını sağladı. Bunun üzerine yaratıcı direktörlüğe getirilen Griffith, yılın sonuna kadar 50 tane tek perdelik, yani o dönemde yapılagelen 10 dakikalık kısa film çevirdi. 1911’den sonra gerçek adını kullanan Griffith, çalıştığı Biograph şirketinde bundan sonraki beş yıl içinde sinemaya sayısız yenilik getirdi: İlk kez oyuncuların yakın plan pozlarını kullandı (For Love of Gold, 1908) ve iki perdelik, yani 20 dakikalık ilk filmleri çekti. Griffith Biograph’ı 1913 yılında bıraktığında 50 dakikalık uzun film çekimlerinde uzmanlaşmıştı.

1915: The Birth of a Nation (Bir Milletin Doğuşu) 1914’te kendi film prodüksiyon şirketini kuran Griffith, bir yıl sonra, sinema tarihinin o güne dek çekilmiş en pahalı, en başarılı ve en uzun filmi olan The Birth of a Nation (1915) filmini çekti. Çevrilme masrafı olarak 30.000 dolar öngörülüp bunun üç mislini harcatan bu film 18 milyon dolar gelir sağladı. Amerikan îç Savaşının ve Zencilerle Beyazlar arasındaki savaşın öyküsünü anlatan 160 dakikalık bu film senaryosuz gerçekleştirildi. Griffith bu filmde savaş sahnelerini bütün deh- • şetiyle beyazperdeye aksettirebilmek amacıyla aşırı geniş planlar ve detay çekimleri kullandı, gerilim derecesini artırmak için de paralel montaj uyguladı. Filmin seyirciler tarafından çok beğenilmesine karşın, her zaman kafasında geniş kenarlı şapkasıyla çekim çalışmalarını yöneten Griffith, çok sert eleştiriler aldı. Güneylilere üstünlük tanıyan görüşü yüzünden ırkçılığı kışkırtmakla suçlandı.

1916: Intolerance (Hoşgörüsüzlük) Irkçılık suçlamalarıyla derinden yaralanan Griffith, 1916’da çektiği Intolerance (Hoşgörüsüzlük) ile daha fazla hoşgörüyü savunan ateşli bir eser gerçekleştirdi. Üç buçuk saat süren bu destanda Griffith, sabit bir balondan yönettiği 1.000 kadar figüran kullandı. Birbirine paralel olarak anlatılan dört epizodtan oluşan bu film fiyaskoyla sonuçlandı. Bir kere seyirciler alışık olmadıkları bu anlatım türünü benimseyemediler; diğer taraftansa ABD tam Birinci Dünya Savaşı’na girmek üzereydi ve bu yüzden pasifist sloganlara hiç mi hiç gereksinim duyulmuyordu.

1931: Sesli Filmin icat Edilmesiyle Saf Dışı Kalması Griffith Charlie Chaplin, Mary Pickford ve Douglas Fairbanks ile birlikte 1919 yılında United Artists adlı film şirketini kurdu. Broken Blossoms (Kırık Tomurcuklar/Kırık Çiçek, 1919) adlı filminde ırklar arasındaki engellerin ötesinde bir aşkın öyküsünü anlatır. Bu film başanlı olunca Griffith iki film daha çevirdi. 1924 yılında, parasal sıkıntıları yüzünden bağımsız film yapımcılığını bırakmak zorunda kaldı.

Tümüyle reddettiği sesli filmin gönüllerde taht kurmasıyla, kariyerinin kaçınılmaz sonunu önceleri bir süre için durdurabildi. 1930’da çevirdiği biyografik film Abraham Lincoln seyircilerin büyük ilgisiyle karşılaştı. Ama aradan bir yıl bile geçmeden çevirdiği The Struggle (Mücadele) adlı film, kariyerinin sonunu hazırladı. Film dağıtım şirketi, filmi gösterime girdiği geceden sonra programdan çekti. Griffith sinema çalışmalarım küskün bir adam olarak bıraktı ve çok çabuk unutuldu. 73 yaşında da New York’ta fakir bir adam olarak öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Veit Harlan Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Veit HarlanVeit Harlan; (22.9.1899 – 13.4.1964)

Berlin’de dünyaya gözlerini açan Harlan, 16 yaşında ilk kez tiyatro oyuncusu olarak sahneye çıktı ve sinemada ilk rollerini üstlendi. On iki yıl Berliner Staatstheater (Berlin Devlet Tiyatrosu) kadrosunda, başka sanatçılar ve bu arada Werner Kraus ve Gustaf Gründgens ile birlikte yer aldı.

1936’dan Sonra: Jannings Sayesinde Kariyer Yapması 1936’da Harlan tarafından çekilen Marie, die Magd adlı melodram Emil Jannings’in dikkatini yönetmen Harlan’m üzerine çekti; Jannings onu Gerhart Hauptmann’ın “Vor Sonnenuntergang” (Güneş Batarken) adlı eserini sinemaya uyarlaması için angaje etti. Der Herrscher (1937) adlı bu yapıt “biçimsel ve içeriksel nitelikleri” sayesinde ulusal film ödülünü aldı. 3. Reich’in propaganda bakanı Joseph Goebbels, yönetmeni başarısından dolayı şahsen kutlamak için, yanına çağırdı. Bunun arkasından Harlan çalışmalarını tamamen Nasyonal Sosyalistlerin hizmetine hasretti. Harlan’ın seyirci nezdindeki ilk başarısı Max Halbe’nin tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı Jugend (1938) adlı yapıtı kilise karşıtı, Polonya aleyhtarı bir dramdı.

1940: Jud Süss (Yahudi Süss) Üçüncü Reich’ın en kötü şöhretli ve vahim sonuçlar doğrudan bu propaganda filmi, 1733-37 yıllarında Württemberg Dükü’nün maliye danışmanı olarak işleri çok büyük bir beceriyle yürüten yarı Yahudi Joseph Süss Oppenheimer’in, tarihsel doğruluğu kesin olan, yaşam öyküsüne dayanmaktadır. Yahudi Süss bu esnada, ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan diet meclisi üyelerinin düşmanlığını kazanmış ve dük öldükten sonra, Süss de ölüme mahkûm edilmişti. Harlan, Süss’ü entrikacı ve komplocu olarak göstermekle, filminde tarihsel gerçekleri değiştirdi. Filmin amacı Harlan tarafından kirli, rüşvet yiyici yaratıklar olarak gösterilen Yahudilerin kötü, şeytansı kişiler olduklarını kanıtlamaktı. Harlan, savaş bittikten sonra filmin ırkçılık yanlarını küçültmeye çalıştı. Buradaki sinizmin doruk noktası, figüranların özellikle Varşova Gettosunda oturanlardan seçilerek kameranın önüne getirilmiş olmasıydı.

1942: “Topyekûn Savaş”a Yol Hazırlayıcı 1942’de gerçekleştirilen Der grosse König adlı filmde de Harlan II. Frederik’in Avusturyalıları Torgau’da yenmesi olayını anlatarak tarihsel bir olayı sundu. Burada esasında yapmak istediği, Alman Kralıyla, Führer Hitler arasındaki paralelliği göstermekti; her ne kadar doğruluğu tarihsel olarak garanti edilen kralın şivesiyle Fransızca ifade şeklinin önce Almancalaştırılması gerektiyse de. Frederik kendisine pek inanmayan bir çevrede bir peygambermişçesine kendinden emin olarak sonunda zafere koşmayı başarır. Halk kendisine itiraz etmeksizin itaat etmek ve fedakârlık yapmak zorundadır. Goebbels, bu yapıtı, savaşın sevk ve idaresinin daha sert bir şekilde ele alınması ve başlatılması için, fevkalade uygun bulmuştu. Bayraklı, davullu, resmi geçitli kitle sahneleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) göz kamaştırıcı resmi geçitlerini anımsatan bu ustalıklı kurgusu için, Harlan, Emil Jannings ve Gustav von Ucicky’den sonra, Alman sinemasının “Onur Yüzüğü” ile ödüllendirilen üçüncü yönetmen oldu.

1945: Halkın Dayanması İçin Atılan Sloganlar 1943’lerin ortasında Goebbels, Harlan’a Kolberg adlı filmi gerçekleştirerek, yurtta ve cephede birlik olan bir halkın bütün düşmanlarını yenebileceğini göstermesi için talimat verdi. Masrafları 8 milyon Reichsmark’ı bulan ve seyredilmesi sabır isteyen bu filmin arka planında 1806/07 Fransız-Alman Savaşında geçen bir epizod bulunmaktadır. Burada Pome-ranya’da küçük bir liman kasabası olan Kolberg’in NapolĞon birliklerine karşı gösterdiği direnç konu edilmektedir. Filmde kasaba sakinleri saldırıya geçen düşmanı püskürtür; oysa gerçekte Fransız askerleri kasabaya girmişler ve ancak İngiliz birlikleri Kolberg’in yardımına yetiştikleri zaman, silahlan bırakmayı kabul etmişlerdi. Harlan iki yıl süren çekim çalışmaları sırasında katliam sahneleri için 200.000 asker kullandı. Bu film ilk defa, Alman birliklerinin aylardan beri Müttefik Kuvvetler tarafından kuşatılmış bulundukları Fransız La Rochelle kasabasında 30.1.1945 tarihinde gösterime girdi. Bu filmin prömiyeri bir gün sonra yıkık Berlin’de yinelendi.

1945’ten Sonra: Kuşkulu Dönüş İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Harlan insanlığa karşı suç işlemekten yargılandı. İstemeyerek Nazi’lerin suç ortaklığına itildiğini ileri sürerek kendisini savundu. Temize çıkan Harlan, ceza olarak beş yıl meslekten uzak tutuldu. 1950’de yeniden film çevirmeye başlayan Harlan, önceleri melodram türünde filmlere eğildiyse de 50’li yılların ortasından sonra yeniden şüphe uyandırıcı (toplumsal) siyasal eğilimli filmler çekti. Örneğin Verrat an Deutschland (1954) adlı casusluk filmi ve Anders als Du und leh (1957) adlı eşcinsellik karşıtı filmi gibi. Harlan 1964 yılında .64 yaşında Capri’de (İtalya) öldü. Ölümünden sonra yayınlanan “Im Schatten meiner Filme” (Filmlerimin Gölgesinde) adlı otobiyografisinde Harlan yeniden, pek de inandırıcı olmayan bir biçimde, savunmasını yapar ve bir Nazi film yapımcısı olarak taşıdığı önemi küçümser.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Howard Hawks Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Howard HawksHoward Hawks; (30.5.1896 – 26.12.1977)

Bir kâğıt fabrikatörünün üç oğlundan en büyüğü olan Hawks, Goshen/Indiana’da doğup Güney Kaliforniya’da büyüdü. Kolejden mezun olduktan sonra makine mühendisliğinden diploma alan Hawks, Birinci Dünya Savaşı’nda Amerikan Hava Kuvvetlerinde pilot teğmen olarak hizmet gördü.

1918’den Sonra: Sinemada Birinci Dünya Savaşı bitince önceleri bir uçak fabrikasında çalışan Hawks, 1918 yılında sinemaya aksesuara (sahne donatımcısı) olarak adım attı. Bunu izleyen dört yıl boyunca da kurgucu, senaryo yazarı ve prodüksiyon şefi olarak çalıştı. Miras yoluyla paraya kavuşan Hawks, 1922’den sonra Comedy Shorts (Kısa Komedi) denilen eğlendirici, kısa sessiz filmler çevirdi. Hawks 1926’da The Road to Glory adlı ilk uzun metrajlı filmini, kendi senaryosuna uygun olarak gerçekleştirdi. Altı yıl sonra, Amerikan gangster filminin prototipi olan Scarface (Yaralı Yüz, 1932) filmiyle büyük sansasyon uyandırdı. Tony Camonte (Paul Muni) adlı küçük bir hırsızın çok kudretli mafya patronluğuna yükselmesini anlatan öykü, klan şefi Al Capone’ın yaşam öyküsüne dayanıyordu.

1932’den Sonra: Tüm Türlerde Ürün Vermesi Hawks, Hollywood Stüdyo Sistemiyle çok iyi uyuşabildi ve tüm türlerdeki filmleri büyük bir ustalıkla uyarladı. Özellikle, açık deniz balıkçılarının hayatını anlattığı Tiger Shark adlı 1932 yılında çevirdiği üçgen öyküsünde bu becerisini ortaya döktü.

Hawks, 30’lu yılların sonuna doğru “Screwball Comedies” denilen, öncelikle sözlü esprilerden gücünü alan ve sakar erkeklerin, iki ayağı yere basan, gerçekçi kadınlar tarafından şaşırtıl-dığı komedi filmlerinin en başarılı yönetmenleri arasında yerini aldı. Havvks’ın bu türdeki başarısı, 1938-52 arasında birlikte beş film çevirdikleri Cary Grant ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılıydı. Bunların arasında en çok ünlenen filmi Bringing Up Baby (Tehlikeli Bebek, 1938) oldu. Burada müzesi için bağış toplayan bir antropologun planlan milyonerin yeğeni (Katherine Hepburn) tarafından sürekli olarak baltalanır.

1946: Kara Dizi’nin Başyapıtı Hawks 1944’te ilk kez Humphrey Bogart ile Lauren Bacall adlı oyuncu karı-kocayı To Have and Have Not (Malik Olmak veya Olmamak) filmiyle kamera önüne getirdikten iki yıl sonra, aynı oyuncularla Kara Dizi’nin en seçkin yapıtlarından biri olan Raymond Chandler’in romanından sinemaya uyarlanan The Big Sleep (Büyük Uyku/Birleşen Kalpler) adlı filmi gerçekleştirdi. Bu filmde özel dedektif Philip Marlovve bir generale şantaj yapan insanı ararken, sonunda zorlukla kaçabildiği bir entrika ve ahlaksızlık labirentine düşer. Hawks bu filmi, romanın pesimist havasına bağlı kalarak, son derece kısa ve özlü bir biçimde kurguladı.

1948: İlk Kez Dünya Çapında Başarıya Kavuşması Red River (Kızıl Irmak/Kanlı Nehir) adlı filmiyle Hawks, başoyuncusu John Wayne’ın yontulmamış, kaba adam imajına sahip olmasını sağladı. Bu filmde kaçık bir çiftlik sahibi sığır sürüsünü her ne pahasına olursa olsun, gideceği yere ulaştırır. Zorlu sürü gütme işini tasvir tarzıyla Hawks, aksiyon filmi türündeki ustalığını kanıtladı. Yönetmen, on bir yıl sonra Rio Bravo (Kahramanlar Şehri, 1959) filmiyle yeniden Wayne ile beraber çalıştı.

1970: Bir Western Filmiyle Sinemaya Veda Etmesi Rio Lobo Hawks’ın son filmi oldu. Burada emekli bir subay (John Wayne) bir kasabayı suçlulardan temizler. 1974 yılında Şeref Oscar’ıyla ödüllendirilen Hawks, üç yıl sonra Palm Springs/Kaliforniya’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Helmut Käutner Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Helmut KäutnerHelmut Käutner; (25.3.1908 – 20.4.1980)

Fizik Nobel ödülü sahibi Wilhelm Conrad Röntgen‘in torunu olan Helmut Kâeutner Düsseldorfta dünyaya geldi. Babasını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybeden çocuk, 18 yaşındayken de anasız kaldı. Kâeutner Münih’te Alman filolojisi, sanat tarihi ve tiyatro bilimleri okudu. 1933 yılında edebi farslarla beğeni kazanan “Die vier Nachrichter” adlı kabarenin kurucuları arasındaydı. Kâeutner ayrıca tiyatro oyuncusu ve komedi senaryoları yazarı olarak kendine bir isim yaptı.

1939: Bir Yanlışlık Sonucu İlk Filmini Çekmesi Yönetmenlerin yazdığı metinleri değiştirmelerine çok kızan Kâeutner, Berliner Terrafilm şirketine reji asistanlığı için başvurdu. Kitty und die Weltkonferenz (Kitty ve Dünya Konferansı, 1939) adlı senaryosunu bizzat filme çekmek işi kendisine yanlışlıkla verildi. Diplomatlar dünyasında geçen bu komedide Kâeutner çağdaş Amerikan komedilerini anımsatacak espri ve diyaloglara mükemmel bir zamanlama uygulayarak bu konudaki ustalığını ortaya döktü. Ne var ki, bu film başarılı prömiyerinden kısa bir süre sonra, İngiltere’ye karşı sergilediği dostça eğilim nedeniyle, yasaklandı. Dış ülkelere ihracı yasaklanmayınca oralardan önemli bir gelir sağladı. Bunun üzerine yapımcı şirket Kâeutner’e istediği özgürlükleri, “eleştiri”lerini abartmamak koşuluyla, tanıdı.

1939-45: İkinci Dünya Savaşı Sırasındaki Filmleri Bir tek film dışında, Kâeutner’in 1945’e kadar gerçekleştirdiği filmlerde Nazi mantalitesinden eser yoktu. Sadece bir spor muhabirinin öyküsünü anlatan Auf Wiedersehen, Franziska (Hoşçakal Franziska, 1941) adlı filmine yönetmen “yanlış anlaşılması olanaksız” bir sahne koydu. Muhabir askere alınıp cepheye gidince karısı ona sonunda anlamlı bir iş bulduğunu söyler.

Kâeutner bundan sonraki yapıtlarıyla iktidardakileri memnun etmedi. Guy de Maupassant’ın bir öyküsünden sinemaya uyarladığı Romanze in Moll’de (Minör Romans, 1942) genç bir besteciye âşık olan evli bir kadını konu alır. Kocasının şefi durumu öğrenip kadına şantaj yapınca, o da intihar eder. Bu filmin pesimist bir görüşe dayanması devletin propaganda bakanı Joseph Goebbels’i öylesine kızdırdı ki bakan, “evlilik ve ahlak yıkıcı” niteliğinden ötürü bu eserin yasaklanmasını istedi. 1943 yılının sonbaharında, başrolde Hans Albers olmak üzere, Hamburg eğlence merkezi St. Pauli alemindeki denizcileri, şarkıcıları ve kadınları anlatan Grosse Freiheit Nr. 7 adlı filmi gösterime girdi. Nazilerin, deniz kuvvetlerinin ve büyük savaşlara hazır olan Alman erkeğinin methiyesini bekleyen insanlar hayal kırıklığına uğradılar. Olumlu duygular yerine çaresizce baş eğme havası yayan bu film hemen yasaklandı.

Kâeutner’in Nasyonal Sosyalistlerin kültür kontrolü altında gerçekleştirdik son yapıt, Goebbels’in halkı “topyekûn savaş”a çağırdığı tümüyle politik bir ortamda, tamamen apolitik olan Unter den Brilcken (Köprülerin Altında, 1945) adlı filmiydi. İki mavna kaptanının bir satıcı kıza karşı duydukları aşkı anlatan bu öyküde Kâeutner özgür yaşamı istediğini belirtir.

1946’dan Sonra: Yeniden Kuruluş Kâeutner savaştan sonra Almanya’da tiyatro, sinema ve radyonun yeniden organize edilmesinde etkin bir rol oynadı. 1947’de sahnelediği in jenen Tagen (O Günlerde) adlı yapıtıyla 1933-45 yılları arasındaki tarihsel olayların bir dökümünü sundu. Stil açısından İtalyan Neorealizmiyle (Yeni-Gerçekçilik) kuvvetli bir benzerlik gösteren bu yapıtta Kâeutner, o yıllardaki olaylar karşısında teslim olmaktan başka çaresi olmayan insanların başından geçenleri yedi epizod halinde aktardı.

Partizan savaşları sırasında siyasal sağduyu ile insancıl davranış arasında seçim yapmak durumunda kalan çocuk doktoru bir Alman kadınının içine düştüğü ikilemi anlatan Die letzte Brücke (Son Köprü, 1953) adlı dram, Kâeutner’in Amerikan prodüksiyon Şirketi Universal’dan bir kontrat almasını sağladı. Universal’ın siparişi üzerine iki film çevirdikten sonra, Kâeutner aralarındaki kontratı “sanatsal anlaşmazlık” nedeniyle bozdu. Federal Almanya’ya döndükten sonra Kâeutner sadece mükemmel zanaatçı olarak işine sarıldı ve ticari açıdan son derece kazançlı olan bir dizi eğlence filmi çekti. 70’li yıllardan sonra daha Çok televizyon için çalıştı ve başka yönetmenlerin filmlerinde konuk oyuncu olarak oynadı. Kâeutner 1980’de Castellina/İtalya’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Eugene Curran Kelly Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

gene kellyEugene Curran Kelly; (23.8.1912 – 2.2.1996)

Pittsburgh’de dünyaya gelen Kelly, önce Pennsylvania Devlet Üniversitesinde ekonomi tahsil etti. 1935 yılında Hollywood’da dansçı olarak anlaşmalı bir iş almaya çalışan Kelly, giriş testlerinde başarı gösteremedi. 1938 yılında New York’a taşınan Kelly, Broadway’de danslarıyla büyük sükse yaptı ve film yapımcısı David O. Selznick kendisiyle bir iş kontratı imzaladı. For Me and My Girl (İkimiz İçin, 1942) adlı ilk filminden sonra Metro-Goldwyn-Mayer kendisini ayarttı. Christmas Holiday (Noel Tatili, 1944) ve Three Muskeleers (Üç Silahşörler, 1948) gibi uzun metrajlı filmlerdeki rolleriyle kısa zamanda Hollywood’da starlığa yükseldi.

1949: Müzikallerde Yeni Akımlar On the Town (Denizciler Geliyor/Şen Denizciler, 1949) başarılı ikili Gene Kelly ile Stanley Donen’in birlikte yaptıkları ilk ortak yönetmenlik çalışması oldu. Bu filmde Kelly, Frank Sinatra ve Jules Munshin, karadaki izinlerini New York’ta geçiren ve iki genç kızla beraber kentin altını üstüne getiren üç denizciyi canlandırıyor. Bu filmde hareketli olaylar, hızlı tempolu müzik ve etkileyici dans numaralarıyla zarif bir biçimde iç içe geçmiş ve böylece bu iki öğe kendi başına filmin bir ara sahnesi olmaktan çıkıp, birer parçası haline getirilmiştir. Bu öykü turistik bir New York gezisi niteliğindeydi ve seyircileri nükteli buluşlarıyla güldürüyordu. Örneğin, Ann Miller’in Doğa Tarihi Müzesindeki ilkel insanın önünde step dansı yapması gibi. Dansın, filmin konusuyla iç içe geçmesi, 1951 yılında Kelly’nin koreograf ve oyuncu olarak çalışmalarına katıldığı Vincente Minnelli’nin An American in Paris (Paris’te Bir Amerikalı) adlı müzikalinin doğmasına yol açtı. Sekiz tane Oscar’la ödüllendirilen bu yapıt, yalnız şarkı ve dans gösterilerinden ibaretti, konuşma şeklinde diyaloglar filmde yoktu,

1952: Dünya Çapında Etkileyici Bir Başarı Kelly/Donen ikilisinin en ünlü yapıtı Singin’ in the Rain (Yağmur Altında, 1952) oldu. Filmde, sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla eski bir sessiz film oyuncusunun (Kelly) şarkıcı ve dansçı olarak parlamasına karşın, zor bir aşk ilişkisine düşüşü eşsiz bir rahatlıkla anlatılıyor. Büyük paralara mal olan dekorlar, Kelly’nin koreografık tasarımlarını gerçekleştirebilmesi için gerekli hareket serbestliğine izin veriyordu. Aşkını, bardaktan boşanırcasına bir yağmur altında dans ederek ilan eden Kelly’nin bu dansı sinema tarihine geçti. 1955’te gerçekleştirdiği Invilation lo the Dance (Dansa Davet) büyük umutlarla çevrilen, hiç konuşma içermeyen bir filmdi. Üç kısa aşk öyküsünü sadece dans ve pantomimle canlandırdığı bu deneysel çalışma, ABD’de tutulmamakla beraber, Avrupa seyircisi üzerindeki cazibesi büyüktü; Berlin Film Şenliğinde de ödüllendirildi.

1961: Yönetmenliğe Geçişi Gigot (1961) filmiyle başlayarak 60’lı yıllardan itibaren yalnız film yönetmenliğiyle ilgilendi. Başarılı olamayan müzikal dışı türden bu filmde Kelly, terk edilen bir kızla ilgilenen iyi kalpli, herkesin alay ettiği dilsiz bir adamın dokunaklı öyküsünü anlatır. Rejisörlükte başlangıçta çektiği acemiliklerden 1970′ te çevirdiği The Cheyenne Social Club adlı filmle tamamen kurtuldu. Bu çok başarılı western komedisinde bu tarzın ana öğeleriyle alay ediyordu. Başrollerde oynattığı iki Western kahramanı, Henry Fonda ve James Stewart, miras yoluyla bir randevuevine konan iki kovboy olarak kendi star kültleriyle alay ediyorlardı.

1968: Müzikalin Geç Gelen Başarısı Kelly’nin en çok ilgilendiği alan her Zaman müzikal filmler olmuştur. Senaryosu da kendine ait olan son müzikali Hello Dolly’de (Cici Kız, 1969) bütün yeteneklerini bir kez daha kullandı. Gösterişli dekorlarla donattığı filmin zengin şarkı ve dans gösterilerini renkli olarak gerçekleştirdi. Başrol oyunculuğunu üstlenen şarkıcı ve Broadway oyuncusu Barbra Streisand, bu müzikalle kendisine sinema dünyasında sağlam bir yer edindi. Gişe gelirlerinin doyurucu olmasına karşın Kelly aslında yapmak istediğini yapamamıştı. Bu eseriyle kaybolan müzikal geleneğini yeniden canlandırmak istediyse de, seyircilerin değişen zevkleri karşısında başarısızlığa uğradı. Uzun zaman sesi çıkmayan Kelly, 1980’de Xanadu adlı müzikalde yeniden bir rol aldı. Bir yıl sonra caz trompetçisi Louis Armstrong‘un hayatını anlatan Satchmo müzikalinin prömiyeri New York’ta Broadway’de yapıldı. Kelly 1996 yılında 83 yaşında hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Buster Keaton Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Buster KeatonBuster Keaton;(4.10.1896 – 1.2.1966)

Keaton iki varyete sanatçısının oğlu olarak Piqua/Kansas’ta dünyaya geldi. Henüz üç yaşındayken, annesi ve babasıyla sahneye çıkmaya başladı. 1917 yılında akrobasiden sinemaya geçti. Döneminin en ünlü komedyenlerinden biri olan Roscoe “Fatty” Arbuckle, Keaton’u komedi filmleri için keşfetti. Keaton aynı yıl içinde The Butcher Boy (Kasap Çırağı, 1917) adlı kısa filmle oyunculuk kariyerine başladı. Sonraki yıllarda da Keaton her zaman Ar-buckle’ın, orijinal stilinin gelişmesinde çok önemli bir rol oynadığını belirtti.

1920-23: Yeni Komik Kahraman Keaton 1920 sıralarında kendi senaryolarını yazıp yönetmenliğe başladı. Keaton komik adam tiplemesini 19 kısa filmle geliştirdi. Kahramanları tüyler ürpertici olaylar karşısında bile, yüz ifadeleri değişmeksizin, her zaman soğukkanlılıklarını koruyor; savaşçı ruhlarından dolayı olmasa da, hedeflerini soğukkanlılıkla saptadıktan ya da çok temiz yürekli oldukları için de sonunda galip geliyorlardı. Bu dönemdeki kısa filmleri arasında Neighbours (Komşular, 1920), The Playhouse (Tiyatro, 1921) ve Day Dreams (Düşler, 1922) bulunmaktadır. Arkadaşı Arbuckle’ın bir cinayet olayına karışmasından sonra, Keaton 1921’de onun stüdyosunu devraldı. Bundan böyle bir sanatçı olarak sınırsız özgürlüğe sahipti ve filmlerini, herhangi bir yapımcı firmanın kuralları ya da söz hakkı olmaksızın gerçekleştirebildi.

1923: Uzun Metrajlı Filmlere Başlaması Keaton 18 ay gibi kısa bir zamanda, aralarında The Paleface de (Soluk Benizli, 1921) olmak üzere, ilk dört uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu filmde Buster kelebek avlarken, kendisini öldürmek isteyen Kızılderililerin eline düşer. Ne var ki Buster, topraklarına el koymak isteyen bir petrol şirketine karşı onların haklarını koruyunca, Kızılderililerin reisi kendisine kızını verir. Keaton 1924 yılında çevirdiği Sherlock junior (Sheriock’un Oğlu) filmiyle trük tekniği alanındaki yeteneğini de kanıtladı. Bu filmin bir sekansında bir film göstericisi, gösterdiği filmlerde rüyasında rol alır. Keaton aynı yıl çevirdiği The Navigator (Denizci, 1924) filminde denize açılan beceriksiz milyoner çocuğu rolündeydi. Bu filmi seyircilerin büyük beğenisini kazandı.

1926: En Başarılı Yapıtı The General (General) sinema tarihinin tartışmasız doruk noktalarından biridir. Düşman birlikleri, kendi karısıyla birlikte lokomotifini de kaçırınca, makinist iç savaş kahramanına dönüşür. Bu filme Üstünlük kazandıran nitelikler arasında Keaton için tipik olan, realizmi yakalama çabası ve esprilerin ustaca arka arkaya dizilmiş olması sayılabilir. Buna karşın, film ilk gösterime girdiği gece izleyicilerde büyük bir ilgi uyandıramadı.

1928: Sonun Başlangıcı MGM Stüdyolarının müdürü Joseph P. Schenck, Kcaton’u 1928 yılında, kendi stüdyosunu kapatması ve MGM’ın stan olması için ikna etti. Film stüdyosunun katı kuralları Keaton’un sanat özgürlüğünü oldukça kısıtladı. Alışık olduğu çalışma yöntemine zıt olarak, sabit bir senaryoya uymak zorunda kalıyor ve doğaçlama yeteneğini kullanamıyordu. Bu yüzden, MGM için çevirdiği filmler arasında bir tek The Cameraman (Kameraman, 1928) nitelikleri açısından o zamana kadar yaptığı filmlere yaklaşabildi. Mesleki zorluklara özel hayatındaki aksilikler de eklendi. Karısı ondan boşandı ve Keaton kendini alkole verdi. MGM Keaton’un işine 1933’te son verince, oyuncu önemsiz stüdyolar için aynı derecede önemsiz filmler çevirmeye başladı.

40 lı Yıllar: Acıklı Çöküşü 1938’de yeniden MGM için çalışma şansına erişti. Değişik komediler için gag’lar yazdığı halde, çoğu zaman filmin başında ya da sonunda adı bile zikredilmiyordu. Komedi filmlerinde oynadığı ufak yardımcı rollerde de aynı durumla karşılaşıyordu. Billy Wilder’in Sunset Boulevard (Sunset Bulvarı, 1950) ve Charlie Chaplin’in Limelight (Sahne Işıkları, 1952) filmlerindeki kısa rolleri neredeyse otobiyografik diye nitelendirilebilir. Her iki filmde de bir zamanların sinema aslarının içler acısı çöküşü işleniyordu.

50’lerin sonuna doğru Hollywood, Keaton’un sinema için taşıdığı önemi hatırlayabildi. The Buster Keaton Story (Buster Keaton’ın Öyküsü) adlı biyografik filmle Sidney Sheldon 1957’de Keaton’a bir anıt dikmek istedi ama eser sanatçıyı yeterince onurlandırmaktan uzaktı. Film başarılı olunca, kârında pay sahibi olan Keaton’un maddi sıkıntıları sona erdi ve ufak çapta da olsa, sinemaya dönüşünü kutlayabildi. Senaryosunu Samuel Beckett’in yazdığı sessiz film Film (1965) gibi birkaç ayrıcalıklı yapıt dışında, rolleri oldukça önemsizdi. “Taş Surat” Keaton 1966 yılında, 70 yaşında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Stanley Kubrick Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Stanley KubrickStanley Kubrick; (26.7.1928 – 7.03.1999)

New York’un Bronx mahallesinde doğan Kubrick orta halli bir Amerikalı Yahudi ailesinin oğludur. Liseye devam ederken fotoğrafçılıktaki yeteneğiyle göze batmaya başlamıştı. Kubrick 14 yaşındayken, başkan Roosevelt’in ölüm haberini veren manşet karşısında yıkılmış bir gazete satıcısını gösteren bir fotoğrafını ünlü “Look” dergisine sattı. Üç yıl sonra “Look” dergisi Kubrick’i foto muhabiri olarak angaje etti.

1953: İlk Uzun Metrajlı Filmi 1947’de eski sınıf arkadaşı Taba Metz’le evlenen, 1952’de ondan boşanan ve aynı yıl dansöz Ruth Sobotka ile evlenen Kubrick, fotoğrafçılık mesleğiyle tatmin olmadı. İstifasını verdi ve 1950’de Walter Cartier adlı boksör hakkında Day of the Fight adlı belgesel bir film çekti. Bir yıl sonra The Flying Padre adlı belgeseli gerçekleştirdi.

Kubrick’in ilk uzun metrajlı filmi 1953 yılında arkadaşları ve ailesi tarafından finanse edildi. Fear and Desire adlı filminde Kubrick, düşman hatlarının arkasına düşen bir grup askerin verdikleri yaşam savaşını anlatır. Kubrick filmlerinin çoğuna egemen olan esas konu, yani düşman bir dünyada maddi ve manevi temelleri elinden alınan insanın kendisini anlayabilmek için verdiği savaş, bu filminde çok belirgin bir biçimde görülmektedir.

1957: Hollywood’da Başarısızlığa Uğraması Killer’s Kiss (1953) ve The Killing (Son Darbe, 1956) adlı filmlerden sonra Hollywood kendi kendini yetiştirmiş olan bu yönetmenin farkına vardı. Kubrick 1957’de Paths of Glory (Zafer Yollan) adlı filmiyle savaşa ve militarizme karşı ateşli bir suçlama ortaya koydu. Bu filmin başarılı olacağından emin olan başoyuncusu Kirk Douglas, film için ücret istemeyerek gişe gelirinden pay istedi. Eleştirmenlerin çok övdükleri bu yapıt, seyirci tarafından tutulmayınca Douglas’ın eli boş kaldı. Kubrick 1958’de Paths of Glory’de rol alan sinema oyuncusu Susan Christian ile üçüncü evliliğini yaptı.

1960: İngiltere’ye Taşınması 1959 yılında Douglas, Kubrick’i Spartacus adlı tarihi filmin yönetmenliğini üstlenmesi için ikna etti. Böylelikle, Kubrick’in senaryosu ve son biçimi üzerinde etkili olmadığı tek filmi gerçekleştirilmiş oldu. Bunların dışında bütün önemli işleri kendisi üstlendi. Kamera, kurgu, ışık, reji, prodüksiyon ve reklam kampanyası kişisel olarak Kubrick’ten soruluyordu. Vladimir Nabokov’un cinselliğin ön planda olduğu romanından 1961 ‘de sinemaya uyarladığı Lolila adlı film Amerikan film stüdyoları tarafından reddedilince, Kubrick 1960’ta İngiltere’ye taşındı.

1964’ten Sonra: Bütün Film Türleri İçin Ölçüt Dr. Slrangelove, or: How 1 Learned lo Stop Worrying and Love the Bomb (Dr. Garipaşk) adlı filmiyle Kubrick 1964’te yeniden militarizmi eleştirmeye başladı. Fakat bu defa, silahlanma yarışını konu aldığı ve atom felaketiyle bitirdiği filminde taşlamayı araç olarak kullandı. Kubrick, bu filmiyle siyasal taşlama için nasıl bir ölçüt ortaya koyduysa, bundan sonraki filmleriyle de ait oldukları türlerde dönüm noktaları oluşturdu.

2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası, 1965-68) adlı bilimkurgu filminde o tarihe kadar böylesine mükemmel bir biçimde hiç uygulanmamış olan birçok özel efektle seyircileri etkiledi. A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) adlı filmiyle Kubrick şiddet yanlısı bir toplumun fütürist (gelecekçi) bir masalını anlatmaktadır.

Barry Lyndon (1973-75) ile zengin kostümlü tarih filmine el atar. Evlenerek sonradan zenginleşen ve sonunda bir hiç olan İrlandalı bir erkeğin yaşamöyküsünü anlatır. Dört tane Oscar ile ödüllendirilen bu yapıtta perfeksiyonist Kubrick, sahneleri Çağdaş ressamların tablolarını andıracak biçimde düzenledi. 1979’da Stephen King ‘in romanından sinemaya uyarladığı Shining ile korku/gerilim türüne geçer. Bu filmde, bir zamanlar öğretmenlik yapmış olan bir adam, sakin sakin roman yazabilmek için ailesiyle birlikte dağ başında ıssız bir eve taşınır, ama burada yavaş yavaş aklını oynatır ve karısıyla oğlunu öldürmek zorunda olduğu saplantısına tutulur. Eleştirmenler bu yapıtın düş sekanslarını çok beğenerek özel bir ilgi gösterdiler.

1987: Yeniden Savaş Karşıtı Bir Film Kubrick 1987’de Full Metal Jacket adlı yapıtıyla ilk filmlerine bir dönüş yaptı. Bu savaş karşıtı filmin konusu her ne kadar Vietnam Savaşı sıralarında geçiyorsa da, Kubrick savaş sahnelerinin geçtiği mekânların ve aktörlerin adlarını bilhassa belirtmedi. İnsanların nasıl alçakça savaş makineleri ve katil düzeyine düşürüldüklerini göstermek istedi. Bu film sırasıyla askerlerin eğitimini ve arkasından, ikinci bölümde savaşa sürülmelerini ve anlamsız, vahşice öldürme olayını gözler önüne sermektedir. Kubrick, son filmi Eyes Wide Shut’ı (Gözü Tamamen Kapalı, 1999) çektikten kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

David Lean Filmleri ve Sinema Kariyeri

David LeanDavid Lean; (25.3.1908 – 16.4.1991)

Croydon’da dünyaya gelen Lean 1927 yılında, önceleri klaketçi olarak başlayıp yavaş yavaş teknisyenliğe, oradan da kurguculuğa yükseldiği sinema dünyasına adımını attı. İkinci Dünya Savaşı sıralarında İngiliz oyun yazarı Noel Coward ile birlikte In Which We Serve (Denizler Hâkimi, 1942) adlı propaganda filmini çevirdi.

1944/45: Kendi Stilini Arayışı 1944’te çevirdiği Blithe Spiril (Ben Çağırmadım) adlı, Lean’tn ilk yönetmenlik çalışması olan gürültü patırtılı komedinin tasarısı da Coward’a aitti. Daha sonraki yapıtı Brief Encounter (Kısa Tesadüfler/Kısa Buluşma, 1945) ile Lean komedi türünden ayrıldı. Bu filmde istasyonda bir rastlantı sonucu tanışan iki insan arasında zamanla aşka dönüşen bir ilişki oluşur, fakat birbirini seven bu iki insanın duygularını savunacak cesareti gösterememesi yüzünden ilişki bozulur. Lean, bu sakin, duyarlı öyküyü, konuyu istasyon kafesinde yoğunlaştırmak suretiyle bir sahne oyunu biçiminde sinemaya uyarladı.

1946-48: Dickens Filme Çekilebilir Lean gerçek yeteneklerini Charles Dickens’dan sinemaya uyarladığı Grecıt Expectations (Büyük Umutlar, 1946) ve Oliver Twist (1948) adlı yapıtlarıyla kanıtladı. Sevilen İngiliz yazarın yapıtları, içerdikleri küfürler yüzünden “sinemaya uyarlanamaz” kabul edilirken, Lean görünürde imkânsız olanı başardı. Muhteşem dekorlar kullanarak Viktorya dönemindeki İngiltere’nin büyülü havasını yansıttı. Her iki filmde de destekleyici yan roller üstlenen Alec Guinness, bu yapıtlara damgasını bastı ve her zaman sürtüşmesiz olmasa da, Lean ile uzun yıllar sürecek bir ilişki kurulmuş oldu.

1957: Uluslararası Üne Kavuşması Lean’in The Bridge on the River Kwai (Kwai Köprüsü) adlı savaş karşıtı destanı tam yedi tane Oscar’la ödüllendirildi ve yönetmenin dünya çapında üne kavuşmasını sağladı. Bu filmde bir İngiliz subayı (Alec Guinness), birliğiyle beraber Japonlara esir düşer. Önceleri bir köprü inşaatında Japon kumandana yardım etmeyi kabul etmeyen İngiliz subayı, daha sonra yumuşar ve giderek kendisini bu projeye kaptırır. Sonunda da kişisel hırsıyla düşmanla işbirliği yapmak arasında bir çelişkiye düşer. Lean, burada İngiliz’in mü-kemmelliyetçi düşünce tarzını olduğu kadar, Japon’un kendini feda etme zihniyetini de alaya aldı.

1962-65: Tarihi Anıt Niteliğindeki Yapıtları Lean, bu yıllarda çevirdiği filmlerle anıtsal, zengin dekorlu filmlerin başta gelen yönetmeni olduğunu kesin bir şekilde kanıtladı. 1962’de, İngiliz Gizli Servisi emrine uyarak Arapların Osmanlılar’a karşı isyanlarını düzenleyen İngiliz subayı Thomas Lawrence’ın yaşamöyküsünü beyazperdeye aktardı. Başrolü Peter O’Toole’ün üstlendiği ve yedi Oscar’la ödüllendirilen bu üç buçuk saatlik yapıtta Lean, çöldeki parlak renkli kitle sahnelerini büyük bir ustalıkla beyazperdeye yansıttı.

1965’te Boris Pasternak’ın romanından sinemaya uyarladığı Doktor Zhivago (Doktor Jivago) filmiyle yine 5 tane Oscar kazandı. Bu filmde ihtilalin kasıp kavurduğu Rusya’da iki âşığın (başrollerde Omar Sherif ve Julie Christie) öyküsü anlatılmaktadır. Maharetli bir biçimde duygulara hitap etmekle, Lean de, Pasternak’ın arzusuna uygun olarak, daha iyi bir Rusya’nın vizyonuna yer vermek istedi.

1970’de, o zaman için muazzam bir bütçe olan 13 milyon dolara mal olan Ryan’s Daughter (İrlandalı Kız) filminin arka planında 1916 yılında iç savaşla sarsılan Kuzey İrlanda yer almaktadır. Lean, burada da, bu sefer bir İngiliz subayı ile İrlandalı bir öğretmenin karısı arasındaki trajik aşkın öyküsünü anlatır. Orijinal mekânlarda üç yıllık bir çalışmayla çekimleri tamamlanan bu yapıt, öncelikle doğal havasına uygun sahne kompozisyonlarıyla büyük beğeni topladı.

1984: Anıtsal Filmlere Dönüş 1970′ lerde anıtsal filmlerin sonu gelince, Lean film yapmaktan vazgeçti. 1984′ te E. M. Forster’in romanından sinemaya uyarladığı A Passage to India (Hindistan’a Bir Geçit) adlı filmle bir dönüş yaptı. Yönetmen burada da, daha önceki çok başarılı yapıtlarında olduğu gibi, anıtsal boyutlarda zengin dekorlu bir film yapmaya özen gösterdi ve 20’li yılların Avrupa kültürüyle Hint kültürünü karşı karşıya getiren bir panorama çizdi. Bu filmde genç bir İngiliz kızı Hindistan’a gider ve burada yerli bir doktorla tanışınca karmakarışık duygulara kapılır. Filmin çekim çalışmaları sırasında da önemli sağlık sorunlarıyla uğraşan 76 yaşındaki Lean için, A Passage to India çektiği son film oldu. Lean yedi yıl sonra İngiltere’nin başkenti Londra’da hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Fritz Lang Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Fritz LangFritz Lang;(5.12.1890 – 2.8.1976)

Viyanalı bir mimarın oğlu olan Lang, 1907’de doğduğu kentte mimarlık ve resim eğitimine başladı. 1910’dan sonra, geçimini rasgele işlerle sağladığı Çin,. Japonya, Kuzey Afrika ve Rusya’ya gitti. Avrupa’ya dönünce Münih ve Paris Sanat Akademilerinde eğitimini sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan Lang, Avusturya ordusunun birlikleri için sahnelenen oyunlarda da rol aldı. Savaşta yaralanan Lang, Viyana’da nekahat dönemini geçirirken yazdığı senaryolarla (örneğin “Hilde Warren und der Tod”, 1917) dikkatleri çekti.

1933’ten Sonra: Berlin’deki Çalışmaları Avrupa’nın başta gelen sinema merkezi Berlin’e giden Lang, burada 1919 yılında melodramatik bir aşk öyküsü olan Halbblut adlı ilk filmini çevirdi. Die Spinnen (Örümcekler) adlı serüven serisi (1919/20) geniş seyirci kitleleri tarafından tanınmasını sağladı. Der müde Tod (Yorgun Ölüm, 1921) adlı filmi özellikle ışık ve göle oyunlarıyla ve ayrıca arka planların çok etkili bir biçimde kullanılmasıyla dikkatleri çekti. Lang’ın ifade gücü açısından çok etkileyici olan görüntüleri pek çok yönetmene ekspresyonist (dışavurumcu) filmleri için kıstas olmuştur. Bu filmin senaryosu Lang’ın 1922’den beri evli bulunduğu karısı Thea von Harbou tarafından yazıldı. Lang 1933’e kadar eşiyle birlikte her yıl büyük bir film ortaya çıkardı.

İki bölümlük Dr. Mabuse, der Spieler Cambler (Doktor Mabuse, 1922) adlı kriminel filmde Lang, toplumsal eleştirel film yapmak konusundaki tutkusunu vurgulamış oldu. İpnotize edici yetenekleriyle kudretini büsbütün artıran Dr. Mabuse adlı esrarengiz caninin öyküsü, sonraları Lang’ın Das Testamenr des Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’ın Vasiyeti, 1932) ve Die 1000 Augen des Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’in Maceraları, 1960) adlı iki filmiyle sürüp gitti.

1927: Metropolis Bu arada en başta gelen Alman yönetmeni pozisyonuna erişen Lang’a, çevireceği büyük bir film için Ufa şirketi her türlü özgürlük hakkını tanıdı. Yedi milyon Marka malolan ve politik bir bilimkurgu olan Metropolis (1927), ekspresyonist (dışavurumcu) Alman filminin klasikleri arasında sayılmaktadır. Bu filmde anlatılan, aşkları sayesinde, topluma egemen olan üst tabaka ile sömürülen işçi kitleleri arasındaki aykırılıkları yenebilen, birbirini seven iki kişinin öyküsünü banal bulan eleştirmenler, trük tekniği açısından yeni kıstaslar getiren, halk kalabalığını gösteren kitle sahnelerinin yoğunluğunu ve gücünü övmekten geri kalmadılar. Bu yüzden Melropolis sinema tarihinin ilk bilimkurgu filmlerinden biri olarak yerini aldı.

1931’den Sonra: Nazilerden Gelen İş Teklifleri Başrolde Peter Lorre’yi kovalanan çocuk katili rolünde oynattığı, M (1931) adlı yapıt, Lang’ın ilk sesli film çalışmasıydı. Değişik sesleri, melodileri ve dili, gerilimi yükseltmek amacıyla kullanmakta çok ustaydı. Naziler kendi davaları için kazanmak istedikleri yönetmene çok çekici öneriler getirince -örneğin devletin propaganda bakanı Joseph Goebbels kendisine devlet sinema müdürlüğüne getirilebileceğini ima etmişti-Lang 1933’te Fransa’ya kaçtı. Karısı aynı yıl içinde NSDAP’ye (Nasyonal Sosyalist Alman işçi Partisi) üye oldu ve Lang’dan boşandı.

1935’ten Sonra: Hollywood’daki Başarıları Lang kısa bir süre Paris’te sürgünde kaldıktan sonra, 1935’te Hollywood’da bulunan Metro-Goldwyn-Mayer şirketinden bir teklif aldı. İlk yapıtı Fury (Öfke, 1936) maden işçileri dünyasında geçer ve linç adaleti konusunu işler. Lang, bu filmiyle önceki başanlanna çok yumuşak bir geçiş yapabildi. You Only Live Once (Günahsız Katiller, 1937) adlı filmiyle yeniden küçük adamdan yana oldu. Bu filmde Henry Fonda haksız yere suçlanarak sonunda katil olan adamı canlandırmaktadır. The Return of Frank James (Frank James’in Dönüşü, 1940) ve Western Union (Çöl Devleri, 1941) adlı başarılı Western filmlerinde yönetmen çok yönlülüğünü vurguladı. Senaryosunu Bertolt Brecht ile birlikte yazdığı Hangmen Also Die (Cellatlar da Ölür, 1942) adlı film, Böhmen ve Maehren eyaletleri bakanı Reinhard Heydrich’in Prag’da öldürülmesi olayını konu almaktadır.

1956: Almanya’ya Dönüşü ABD’deki çalışma koşullarından memnun kalmayan Lang, 1956’da Almanya’ya dönerek Der Tiger von Eschnapur/Das indisehe Grabmal (Hint Kaplanı/Hint Mezarı) adlı iki bölümlük zengin renkli serüven filmini çekti. Bu film geniş seyirci kitlesi tarafından çok beğenilmekle beraber, Lang bu yapıtıyla sanatsal nitelikleri açısından eski filmlerini yakalayamadı. Godard 1963’te çevirdiği Le mepris (Nefret) adlı filmiyle Lang’a bir anıt dikti. Bu filmde Lang, 20’li yılların başta gelen Alman yönetmenlerinden birisi olarak kendini canlandırmaktadır. 60’lı yılların ortasında ABD’ye dönen Lang yaşlılık yıllarını orada geçirdi. Son yıllarında gözleri hemen hemen hiç görmeyen Lang, 85 yaşında Los Angeles’te öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Ernst Lubitsch Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Ernst LubitschErnst Lubitsch; (28.1.1892 – 30.11.1947)

Lubitsch, hali vakti yerinde, tekstil ticaretiyle uğraşan bir ailenin dört çocuğundan en küçüğü olarak, çocukluğunu Berlin’de geçirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra 1908’de bir kumaş mağazasına çırak olarak giren Lubitsch, bir taraftan da oyunculuk dersleri aldı. Önceleri filmlerde küçük rollere çıkan genç, 1911 yılında Berlin’de Deutsches Theater’de (Alman Tiyatrosu) Max Reinhardt’ın topluluğuna girdi. Tiyatroda edindiği bu deneyimler, kendisine sonradan meslek edineceği yönetmenlikteki başarısı açısından çok esaslı bir temel oluşturdu. 1914’ten sonra çevirdiği ilk filmleri, daha çok, kendisinin de başrolleri üstlendiği, komedilerdi.

1919: Tarihi Bir Filmle Başarıyı Yakalaması Komedilerle sağladığı başarılar Lubitsch’e, başta zengin kostümlü tarihi filmler olmak üzere, büyük filmlerde yönetmenlik yapma şansını getirdi. Başrollerde Pola Negri ile Emil Jannings’in oynadığı, XV. Louis’nin metresini konu alan Madame du Barry (1919) adlı destan, öncelikle ikna edici rejisi açısından beğeni kazandı. Oyuncuları yönetmedeki üstün becerisi sayesinde Lubitsch, konu içindeki kişilerin motivasyonlarını çok etkili bir biçimde ortaya çıkartmayı başardı. Başrollerde Henny Porten ile Emil Jannings’in oynadığı İngiltere Kralı VIII. Henri’nin karılarından biri hakkında çevirdiği Anna Boleyn (1920) ile de aynı kaliteyi yakalayabildi.

1923-29: Sessiz Film Komedileri Kalabalık sahnelere egemenliği sayesinde Lubitsch, ABD’de kısa zamanda, ünlü Amerikalı anıtsal film yönetmenine benzetilerek, “Avrupalı David Wark Griffith” olarak anılmaya başladı. Lubitsch 1923 yılında Hollywood’da bir anlaşma imzaladı. Amerika’da ilk çektiği film Rosita (1923), Lubitsch’in Amerikan sessiz sinemasının büyük starı Mary Pickford ile anlaşamaması yüzünden, büyük yankılar uyandıramadı. Lubitsch, ancak ondan sonra, türünün doruğuna ulaştırdığı popüler komediye yoğunlaşınca, yeniden büyük başarılar elde etti. Asla p…ografiye kaçmayan, açık saçık’ esprili yapıtlarını kolaylıkla ve hafif alaylı bir göz kırpış-la gerçekleştiriyordu. Bu “Lubitsch-Touch” (“Lubitsch Dokunuşu”) çok kısa zamanda yönetmenin markası haline geldi ve komedi filmlerine yeni kıstaslar getirdi. Başrolde Pola Negri’yi oynattığı, yüksek sosyetenin aşk hayatına ilişkin bir fars olan Forbidden Paradise (Yasak Cennet, 1924) Lubitsch’in 20’li yıllarda çektiği en seçkin filmler arasında yerini almakta ve yönetmenin sözlü esprileri sessiz filmde ifade etmekteki yeteneğini ortaya çıkarmaktadır. Lubitsch, 1922’den beri evli bulunduğu ilk karısı Helene Krause’den 1930’da boşandı.

1930’dan Sonra: Operet Filmleri Sesli filmin icat edilmesiyle Lubitsch için yepyeni sanatsal ifade olanakları doğmuş oldu. Maurice Chevalier ve Jeanette MacDonald ile çevirdiği Love Parade (Aşk Resmigeçidi, 1929) ile sahne operetinden uyarlanmamış, kendine ait ilk operet filmini gerçekleştirdi. Daha sonraki operetlerinde olduğu gibi, Lubitsch burada da şarkılarla müziği konunun içine yerleştirmeye çalıştı. Monte Carlo (1930) ve The Merry Widow (Şen Dul, 1934) gibi sevilen operet filmlerinde Lubitsch ironik mizah anlayışını geliştirdi.

1936’dan Sonra: Komediler ve Taşlamalar Tekrar tekrar yeni düşüncelerle ve e–tik imalarla seyirciyi şaşırtan, Miriam Hopkins ve Herbert Marshall ile çevirdiği dolandırıcılık komedisi Trouble in Paradise (Cennette Fırtına, 1932) Lubitsch’in kariyerindeki en göz kamaştırıcı yapıtlardan biri sayılmakta ve kendisi tarafından da en iyi filmi olarak kabul edilmektedir. Çok açıkgöz, kurnaz bir çift, varlıklı genç bir kadının servetine göz dikerek parasını ele geçirmeye uğraşır bu filmde. 1933’te çevirdiği, sosyetenin ahlak kavramlarını alaya aldığı, açık saçık bir üçlü aşk öyküsü olan Design for Living adlı filmde de yönetmen üstünlüğünü gösterdi. Bu filmde reklam resimleri çizen genç bir kadın iki sanatçıya birden ilgi gösterir. Bu ilişkiler yüzünden ortaya çıkan çelişik durumlarla başa çıkamayınca, çareyi burjuva bir evliliğe sığınmakta bulursa da, bu evlilikten yine iki dostunun sayesinde kurtulur.

1935 yılında Alman vatandaşlığından çıkarılan Lubitsch, aynı yıl Vivian Gaye ile evlendi, ondan bir kız çocuğu sahibi oldu ve 1943’te de boşandı. 1944’te de Amerikan vatandaşlığına geçti. 1935 yılında Paramount Film şirketinin prodüksiyon müdürlüğüne getirilen Lubitsch, 1938’den sonra serbest film yapımcısı olarak çalışmaya başladı. Jack Benny ve Carole Lombard ile çevirdiği To be or not to Be (Olmak veya Olmamak, 1942) ile Nasyonal Sosyalizmin muhteşem bir taşlamasını seyircinin beğenisine sundu.

1942 yılında geçirdiği ilk kalp krizinden sonra toparlanması uzun bir müddet aldı. 1947 yılının Mart ayında Şeref Oscarı ile ödüllendirilen Lubitsch, 8 ay sonra Hollywood’da 55 yaşında ikinci kalp krizine yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Sergio Leone Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Sergio LeoneSergio Leone; (3.1.1929 – 30.4.1989)

Leone Roberto Roberti adı altında isim yapan bir sessiz film yönetmeniyle aktris bir annenin oğlu olarak Roma’da doğdu. Leone hukuk tahsiline devam ederken bir taraftan da senaryo yazdı. Annesiyle babasının meslekleri dolayısıyla Leone de sonunda sinemacılık işine girdi.

1948’den Sonra: Reji Asistanlığı Aralarında Vittorio de Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” (1948) filmi ve İtalya’nın Cinecittâ Film Stüdyolarında çevrilen çok sayıda Amerikan prodüksiyonları da olmak üzere, Leone on yıldan fazla yönetmen asistanlığı yaptı. Kendi başına yaptığı ilk yönetmenlik çalışmasını bir rastlantıya borçludur. Yönetmen asistanı olarak angaje edildiği halde, aniden “Pompei’nin Son Günleri” (1959) filminin çekimlerini yapan yönetmen Mario Bonnard’ın yerine geçmek zorunda kaldı. Leone’nin kendi başına ilk yönetmenlik çalışmasını üstlendiği II Colosso di Rodi’de (Rodos Canavarı, 1960) tarihi bir filmdi. Bu film antik devirde dünyanın altıncı harikası olarak kabul edilen Rodos limanı girişindeki dev Helios heykelini konu almaktadır. Bu yapıt, 50’li yılların sonuyla 60’lı yılların başında İtalya’da yapılan ve film piyasasına yağan tipik kostümlü tarihi filmlerden biriydi.

1964: İtalyan Western’in Doğuşu “Bir Avuç Dolar” (1964) adlı western Leone’nin uluslararası arenada tanınmasını sağladı. Bu filmde çaptan düşmüş tabancalı bir kahraman, birbirine düşman iki aile arasındaki entrikalara karışır ve sonunda her ikisini de ortadan kaldırır. Seyircide yeterince bir yankı uyandırmadığı için önceleri yalnız küçük sinemalarda gösterilen bu film, ağızdan ağıza yapılan propaganda sayesinde sonunda hiç umulmadık bir başarı elde etti. Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın Yocimbo (1960) adlı yapıtından esinlenen Leone, klasik western filminin kurallarını ve iyi ile kötü arasındaki kesin ayrımı tamamen bıraktı. Filmin kahramanı kendi kendine savaşır ve düşmanlarından daha katı ve vahşi olduğu için galip gelir. Her türlü Vahşi Batı romantizminden uzak, güneşte kavrulmuş manzara çekimleri filmin karamsar içeriğini büsbütün artırıyordu. İntikam almaya yeminli yapayalnız kahraman (diğer adıyla Clint Easwood), Spagetti Western adı altında İtalya’da yapılan sayısız western prodüksiyonuna yepyeni bir kahraman tiplemesini getirdi. Sonraki iki yıl içinde Leone bizzat iki tane “Dolar Film” daha çevirdi.

1968: Western Klasikleri Leone 1968’de çevirdiği C’era una volta il Wesl (Batı’da Kan Var) adlı filmle sinema tarihinin en büyük westernlerinden birini yaratmış oldu. Bu filmde eski bir fahişe (Claudia Cardinale) yeni bir hayata başlamak isterken ailesi öldürülür. Bir yabancı (Charles Bronson) kadının ailesini öldüren çete ve çetenin başı (Henry Fonda) ile çatışmaya girer. Bu film de örnek alınacak kahramanlar sunmadığı halde, Leone, burada pekala var olan iyi ve kötü arasındaki ayırımla Amerikalı western yapımcılarına ödün vermiş oldu. Bu filmin gerilimi, seyirciyi soluk soluğa bırakan aksiyondan çok, olayların akışını uzatan, uzun soluklu sahnelerle sağlandı. Gerilim öğesini ustalıkla destekleyen Ennio Morricone’nin müziği de filmin büyük başarısında önemli bir etken oldu.

Leone’nin çektiği son western Ciu la testa (Yabandan Gelen Adam, 1971) Meksika İhtilalini fon olarak alır. Leone, burada İtalyan westernlerin karakteristikleri olan aşırı vahşeti ve sinizmi abartır.

Tamamen westernden kurtulamadığını 1973’te görüyoruz. Leone, yapımcılığını da üstlendiği, Tonio Valerii’nin yönettiği II mio nome e Nessuno adlı western parodisinin senaryosunu yazdı.

1984: Amerika’ya Bakışı On yıllık bir sessizlikten sonra Leone 1984’te Once Upon a Time in America (Bir Zamanlar Amerika) adlı üç buçuk saatlik destansı gangster filmiyle sinema dünyasına geri döndü. Leone, çapraşık geri dönüşlerle Noodles (Robert De Niro) adlı gangsterin yaşamından üç yılı gösterir. Noodles 1922’de cinayet işledikten sonra hapishaneye atılır, 1933’te fiyaskoyla sonuçlanan bir banka soygunundan sonra kaçar, 1968’de geri döndüğünde eski arkadaşının (James Wood) bu arada siyasette kariyer yaptığını öğrenir. Erkekler arasındaki arkadaşlığı ve suçlular alemindeki iktidar kavgalarını anlatan bu destan “Amerikan Düşü”ne bir veda niteliğindeydi.

Leone, son projesi olan İkinci Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad Savaşını fon olarak aldığı bir aşk hikâyesini gerçekleştiremeden, 60 yaşında Roma’da geçirdiği enfarktüse yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Max Ophüls Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Max OphülsMax Ophüls; (6.5.1902- 26.3.1957)

Ophüls, ticaretle uğraşan Yahudi bir ailenin oğlu olarak Maximilian Oppenheimer adıyla Saarbrücken’de dünyaya geldi. Aralarında Wiener Burgtheater’dekiler de olmak üzere, 1923’te ilk defa sahne yapıtlarının yönetmenliğini üstleninceye kadar, tiyatro oyunculuğu yaptı. Ophüls 20’li yılların sonunda Rus film yapımcısı Anatole Litvak’ın asistanı ve diyalog yönetmeni olarak Berlin’de sinema dünyasına adım attı.

1932/33: İlk Başarıları Oppenheimer, Bedrich Smetana’nın operasından beyazperdeye uyarladığı Die verkaufte Braul (Satılmış Nişanlı, 1932) adlı ilk filmiyle hemen dikkatleri çekebildi. Ertesi yıl, Arthur Schnitzler’den sinemaya uyarladığı Liebelei (Flört) ile iddialı bir yönetmen olduğunu kanıtladı. Yapıtlarının çoğunda olduğu gibi, burada da konu Viyana’da geçer. Aşkı gürültülü patırtılı bir oyun olarak ele alan Oppenheimer, Schnitzler örneğindeki sosyal eleştiriyi arka plana iterek, kendisi için çok tipik olan, aşk nereye kadar gerçekleştirilebilir sorusuna eğildi.

1933’ten Sonra: Stilini Mükemmelleştirmesi Oppenheimer Yahudi asıllı olduğu için Üçüncü Reich Al-manyası’nda takibata uğradı. 1933’te Almanya’yı terk etti ve Paris’e göç ederek adını Ophüls olarak değiştirdi. 1938’de de Fransız uyruğuna alındı. Ophüls 1940’a kadar Fransa, italya ve Hollanda’da toplam olarak on tane uzun metrajlı film çevirdi. Bunların içinde en çok tanınan 1934’te tamamlanan La signora di tutli (Herkesin Divası) adlı filmidir. Tanınmış bir sinema yıldızı, intihara teşebbüs ettikten sonra, yapayalnız ölmeden önce, hayatını bir daha gözünün önünden geçirir. Bu yapıtta Ophüls stilinin biçimsel özellikleri ilk defa tam anlamıyla ortaya çıkmaktadır. Olayın dramatik yönü uzun, karmaşık ama aynı zamanda akıcı kamera hareketleriyle olduğu kadar, araya konan müzikle de vurgulanır. Bunların yanı sıra uzak geçmişe geri dönüşler, hedef gözetilerek yapılan ışık ve gölge düzenlemeleri ve itinalı dekorlar yer almaktadır.

1940: Engellerle Dolu Hollywood Fransa Alman ordu birlikleri tarafından kısmen işgal edilince, Ophüls 1940 yılında ailesiyle birlikte İsviçre’ye kaçtı. Mülteci statüsü tartışmalara açık olduğu için Ophüls bu memleketten sınırdışı edildi ve ABD’ye göçmen olarak gitti. Ne var ki ilk yıllarda sinemada iş alamadı. Ancak 1946’da, Ophuls’ün Liebelei (Flört) adlı filminden etkilenmiş olan yönetmen Preston Sturges’ın kendisine arka çıkmasıyla, Hollywood’da ilk film projesini alabildi. Sturges ile fikir ayrılığına düşünce Ophüls bu projeyi iade etmek zorunda bırakıldı. İki yıl sonra da Letter from an Unknown Woman (Meçhul Bir Kadından Mektup) adlı aşk trajedisini çevirdi. Bu filmde, aradan birkaç yıl geçtikten sonra, çocuğunun babası tarafından hatırlanmayan bir kadının yaşamla ilgili hayalleri yıkılıyor. Ophüls 1949’da “Kara Dizi” filmleri stilinde The Recktess Moment (Fedakâr Anne) adlı filmi çevirdi. Bu film, bir şantaj olayının içine çekilen bir kadını konu edinen, kriminal bir melodramdır. Kızının âşığını öldürdüğünden emin olan anne, cesedi yok eder, kendisini görenler tarafından şantajla karşı karşıya bırakılır ama sonunda suçlu adama âşık olur.

1949’dan Sonra: Fransa’da Sinemacılığın Doruğuna Çıkması Ophüls fiyaskoyla biten bir film projesinden sonra Fransa’ya dönüp başyapıtlarının çoğuna burada imza attı. Yeniden Arthur Schnitzler’in bir yapıtından sinemaya uyarladığı La Ronde (Aşk Zinciri, 1950) ile bir başlangıç yaptı. Neşeli, romantik bir aşk filmi olan bu yapıtı, ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle, önceleri birkaç ülkede sansüre uğradı. Ophüls, aşkın varyasyonları çevresindeki sahnelerden ibaret olan filmin ana motifini yapı, biçim ve içerikle ustaca kaynaştırır. Kişiler birbirlerine rastlarlar, ayrılırlar ve yeniden bir araya gelirler. Çok sayıda yönetmen sonraları metinlerinde ya da motiflerinin tümünde Ophüls’ün stilini benimsedi. Örneğin Fransız yönetmen Robert Bresson’un L’Argent (Para, 1982/83) ve Otar losseliani’nin Die Günstlinge des Mondes (Ayın Gözdeleri, 1984) filmlerinde yaptıkları gibi. Ophüls’ün son filmi Lola Monlez (1955), sirkte teşhir edilip para karşılığında skandallarla dolu hayatını anlatan gizemli bir dansözün öyküsünü konu alır. Ophüls bu yapıtında döneminin teknik olanaklarından oyun oynarcasına bir rahatlıkla, tümüyle yararlandı. Örneğin, bazı sekanslarda çok rafine bakış açılarıyla optik olarak küçülttüğü Cinemascope geniş ekranı uyguladı. Estetik açıdan son derece iddialı olan bu çalışma ticari bir fiyasko oldu. Bunun neticesi olarak, yıllarca filmin, 40 dakika kadar kısaltılmış ve kronolojisi değiştirilmiş “seyirciye uygun” olarak hazırlanmış kopyaları kullanıldı. Film tamamlandıktan iki yıl sonra Ophüls Hamburg’ta geçirdiği bir enfarktüs sonunda hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Georg Wilhelm Pabst Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Georg Wilhelm Pabst Georg Wilhelm Pabst; (27.8.1885 – 29.5.1967)

Pabst Raudnitz/Bohemya’da dünyaya geldi. Sanatsal kariyerine New York’ta Alman Tiyatrosunda oyuncu ve yönetmen olarak başladı. Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra Pabst, Yeni Viyana Tiyatrosunun (Neue Wiener Bühne) başına müdür olarak geçti. 1921’de Alman yapımcısı Cart Froelich tarafından Berlin’e çağırılan Pabst, önceleri sinemada senaryo yazarlığı, oyunculuk ve reji asistanlığı yaptı. İnsanın para ve iktidar hırsını konu alan Der Schatz (Define, 1923) yönetmenliğini Üstlendiği ilk film oldu.

1925’ten Sonra: Toplumsal Dram’la Başarılı Olması Die freudlose Gasse (Neşesiz Sokak, 1925) adlı toplumsal dram seyirciler arasında büyük bir yankı uyandırdı. Bu yapıt, o tarihte alışılmış olan ekspresyonist filmin bol sembollü görüntülerine yer vermeyerek, gerekçi sahneleriyle bir ayrıcalığa sahip oldu. Pabst çevrenin çıplak bir gerçekçilikle yansıtılmasından yanaydı. Asta Nielsen, Greta Garbo ve Werner Krauss gibi starların yer aldığı kadrosuyla bu film, savaş sonrası yıllarda burjuvazinin değerlerinin çökmesiyle Viyana’da ortaya çıkan toplumsal durumu, bir saray müşavirinin kızıyla bir fahişeyi örnek alarak, gözler önüne serdi. 20’li yıllarda Alman sinemasının çok sevdiği konulardan biri olan ruhsal bozuklukların gösteriminde de Pabst alışılmış sahnelemeden ayrıldı. Deliliği kaderin bir oyunu olarak algılamayıp, soğukkanlılıkla analiz edilmesi gereken bir hastalık olarak ele aldı. Geheimnisse eirter Seele (Bir Ruhun Sırları, 1926) adlı filminde, bir erkek, civarda işlenen bir cinayetten sonra, karısını öldürmek zorunda olduğuna inanır. Pabst, Sigmund Freud’un teorilerini göz önünde tutarak, bu öyküyü ustalıkla kısmen belgesel, kısmen eğlence filmi haline getirdi.

1929 yılında Frank Wedekind’den uyarladığı Die Büchse der Pandora (Pandora’nın Kutusu) ve Tagebuch eirter Verlorenen (Düşmüş Bir Kadının Günlüğü) adlı iki filminde Pabst, yeniden Die freudlose Gasje’da (Neşesiz Sokak) yaptığı gibi, burjuvazinin ahlaksızlığını ve çöküşünü işledi.

1930: Savaşa Karşı Sesli Film Pabst’ın ilk sesli filmi Westfront 1918 (1918 Batı Cephesi, 1930), savaşa karşı ateşli bir suçlama niteliğindedir. Bir kronik biçeminde kurguladığı filminde dört askerin kaderini ele alarak savaşın dehşetini gözler önüne serdi. Burada Pabst için Birinci Dünya Sa-vaşı’nın çıkış nedenleri önemli değildi; yapmak istediği sadece savaşın etkilerini göstermekti. Bunu yapabilmek için topçu birliklerin savaşlarım, zehirli gaz saldırılarını ve siperlerdeki ölüm kalım savaşını gerçekçi bir biçimde aktardı. Filmin sonundaki “Ende” (Son) sözcüğünün arkasına uyarıcı bir soru işareti koydu.

1931: ABD Prodüksiyonu Filmin uluslararası yankısı ABD’deki yapımcıların dikkatlerini Pabst’ın üzerine çekti. Pabst, bu yapımcıların parasıyla 1931’de Bertolt Brecht’in Dreigroschenoper (Üç Kuruşluk Opera) adlı yapıtını sinemaya uyarladı. Ne var ki, yatırımcılarının ısrarı üzerine, örnek aldığı yapıttaki toplumsal eleştirileri önemli ölçüde hafifletmek zorunda kaldı. Pabst’ın Almanya’da çevirdiği son filmi ve aynı zamanda üretken çalışma döneminin bitişi anlamına gelen yapıtı, 1931’de çevirdiği Kameradschaft (Arkadaşlık) oldu. Pabst bu filminde yan belgesel bir stilde bir maden ocağında meydana gelen bir göçüğü anlattı ve bütün proleterlerin (filmde Alman ve Fransız maden işçileri) dayanışması için propaganda yaptı. Bu filmiyle aynı zamanda işçilerin dünyasını gerçekçi bir biçimde anlatan tek tuk Alman filmlerinden birini gerçekleştirmiş oldu.

1939: Göçten Sonra Dönüşü Nasyonal Sosyalistler iktidara geçince, Pabst Fransa’ya göç ederek orada eğlence filmleri çevirdi. 1939’da kişisel nedenlerle, “Anschluss”tan (iltihak) sonra Almanya’ya bağlanarak Ost-mark adını alan Avusturya’ya geçti. ABD vizesini, araya ikinci Dünya Savaşı’nın girmesi yüzünden, kullanamadı. Savaş yıllarında Pabst, Naziler’in çok tuttukları iki Alman büyüğünün yaşamöyküsünü beyazperdeye aktardı. Tiyatro reformcusu Friederike Caroline Neuber’i anlatan Komödianten (Komedyenler, 1941) ve Alman hekimi ve mucizevi şifa dağıtıcısını konu alan Paracelsus (1943) adlı filmler; Paracelsus ikna edici kitle sahneleriyle Ortaçağın batıl inançlarını gözler önüne serer.

1948’den Sonra: Belgesel Dramlar ve Eğlendirici Filmler Savaş bittikten sonra Pabst Avusturya, Almanya ve Fransa’da çalışmalarını sürdürdü. Çevirdiği çok sayıdaki eğlence filmiyle 20’li yıllardaki kalitesini yakalayamadı. 1948’de, dinsel bir motifle işlenen bir cinayetin otantik mahkeme sahnelerini örnek alarak Yahudi düşmanlığını sorguladığı Der Prozess (Dava) adlı filmi Venedik Film Festivalinde Altın Madalya ile ödüllendirildi. Pabst, yedi yıl sonra gerçekleştirdiği Der letzte Akı (Son Sahne) adlı filmiyle, tarihi verilere dayanarak, Adolf Hitler’in son günlerini beyazperdeye yansıttı. 1967 yılında 81 yaşında Viyana’da öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Pier Paolo Pasolini Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Pier Paolo PasoliniPier Paolo Pasolini; (5.3.1922 – 2.11.1975)

Bir subayın oğlu olan Pasolini, İtalya’nın değişik garnizon kentlerinde büyüdü. Doğduğu kent Bologna’da Latin Dilleri, Edebiyat ve Sanat Tarihi okudu. 1942’de Friaul lehçesiyle “Casarsa’nın Öyküsü” adı altında yazdığı ilk şiir kitabını yayınladı.

1947’den Sonra: Adalet Sistemiyle Çatışma Savaş biter bitmez Pasolini üniversite tahsilini tamamlayarak Casarsa yakınlarında Valvasone’de ortaokul öğretmenliğine atandı. 1947’de katıldığı Komünist Partisinden, reşit olmayan bir erkek çocuğunu baştan çıkardığı suçlamasıyla ihbar edilince, iki yıl sonra atıldı. Aynı zamanda devlet memurluğunu da elinden aldılar. 1955’te yayınladığı “Ragazzi di vira” (Hayat Kızları) adlı romanı ahlaksızlığı yayan yazılar içerdiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı.

1961’den Sonra: “Alt Proletarya” Dünyası Aralarında Federico Fellini de olmak üzere, birçok yönetmen için sayısız senaryo yazan Pasolini, 1961’de ilk kez kendi filmini çevirebildi. Accatone (Dilenci) adlı filmi Roma’nın banliyölerindeki sefil mahallelerde oturan insanlara, yani Pasolini’nin deyişiyle “alt proletarya”ya ilişkin bir yapıttı. Bu filmde, ilk defa bir kadını gerçekten seven, artık namuslu bir iş yapmaya çalışırken bunda başarılı olamayan ve bir hırsızlık seferinden sonra kaza geçirip ölen bir muhabbet tellalının öyküsü belgesel dakikliğiyle anlatılmaktadır. Pasolini, imtiyazlı olmayan insanlara hiçbir şans tanımayan bir toplumu eleştirmeye bir sonraki filmi Mamma Roma’da (1962) da devam eder. Bu filmde oğlunun sosyal sınıf atlaması için çaba gösteren bir fahişe, geçmişi yüzünden bu arzusunu gerçekleştiremez.

1964’ten Sonra: Dini Mesajlar Pasolini belgesel malzemesinden üç film çevirdikten sonra, 1964’te Il vangelo secondo Matteo (Aziz Matyas’a Göre incil) adlı Matyas İncili’nin değişik bir versiyonunu filme çekti. Pasolini bu malzemeyi orijinal yapıtına sadık kalarak beyazperdeye uyarlarken tavizsiz bir hayırseverlik ve sosyal taahhütler için savaşan ve bu yüzden hükümet makamlarına meydan okuyan bir İsa sundu. Hıristiyan ve Marksist kanıtlarla insanlık için giriştiği savaşı Pasolini 1965’te Uccellacci e uccetlini (Şahinler ve Serçeler) adlı filminde de sürdürür. Yürüyüşe çıkan bir baba ile oğlu, kendilerini bir zaman yolculuğuna gönderen ve içinde bulundukları durumu açıklayan, konuşan, çok bilmiş bir kargaya rastlarlar. Bu şiirsel filmin sonunda kendilerine verilen nasihatlerden sıkılan baba-oğul kuşu yerler.

Pasolini 60’lı yıllarda sinema çalışmalarına paralel olarak çok sayıda tiyatro yapıtına da imza attı. Bunlardan biri olan Teorema-Aşkın Geometrisi adlı piyesini romanlaştırdıktan sonra 1968 yılında beyazperdeye de uyarladı.

1970’ten Sonra: Aşk Ön Planda Pasolini’nin yapıtları 60’lı yılların sonundan başlayarak genellikle dünya edebiyatına dayandırılmakla beraber, seksüel öğelere de yer verirler. Bocaccio’nun “II Decameron” adlı öykülerinden sinemaya uyarladığı sekiz epizod yüzünden 1970’de Pasolini, uluslararası seks filmi yapımlarına öykünmekle suçlandı. Geoffrey Chaucer’ın Ortaçağ’da yazdığı kafiyeli epos “The Canterbury Tales”den sinemaya uyarladığı I raconti di Canterbury (Canterbury Öyküleri, 1971) filmi için Pasolini 1972 Berlin Sinema Şenliğinde Altın Ayı ödülünü kazandı.

Marquis de Sade’ın yapıtındaki motiflerden yararlandığı Salo o le 120 giornate di Sodoma (Salo ya da Sodom’un 120 Günü, 1975) adlı son filmiyle Pasolini yeniden ateşli tartışmalara yol açtı. Garda Gölü kıyısında Mussolini’nin Salö Cumhuriyeti’nde geçen bu filminde Pasolini seksüel şiddetle faşizm arasında yakın bir bağlantı kurdu. Yörenin ileri gelenlerinden dört soylu, Faşist yardakçıların yardımıyla kız ve erkek çocuklardan oluşan bir grubu zorla bir şatoya kapatır ve öldürünceye dek işkenceye tabi tutarlar. Alçaltılmayı bütün açıklığıyla gözler önüne sererken Pasolini dayanıklılığın sınırlarını zorlamıştır.

Eşcinsel olduğunu hiçbir zaman saklanmamış olan Pasolini bu filmin gösterime girdiğini ve akabinde kopan kıyameti göremedi. Pasolini 1 Kasım 1975’i 2 Kasıma bağlayan gecede açığa kavuşturulamayan nedenlerle Roma’nın banliyösü Ostia’da “faili meçhul” bir cinayete kurban gitti. Katilin, filmlerinin çoğunda hedef aldığı “alt proletarya” sınıfına mensup birisinin olması kuvvetle muhtemeldir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Otto Preminger Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Otto PremingerOtto Preminger; (5.12.1906 – 23.4.1986)

Avusturyalı yüksek rütbeli bir subayın oğlu olarak dünyaya gelen Preminger, güzel sanatlara düşkünlüğüne rağmen babasının arzusuna uyarak doğduğu kent Viyana’da hukuk tahsil etti. Preminger 1928’de hukuk doktoru unvanını aldıktan sonra, tiyatro müdürü Max Reinhardt’ın sahneye koyduğu bazı yapıtlarda küçük roller üstlendi ve kendisine zaman zaman prodüksiyonlarında yardımcı oldu. 1931’de Die grosse Liebe (Büyük Aşk) adlı ilk filmini çevirdi ve iki yıl sonra Viyana’da tiyatro müdürlüğüne getirildi.

1935: Göç Etmesi Yahudi asıllı olan Preminger Nasyonal Sosyalizmin giderek yayılması yüzünden 1935 yılında ABD’ye göç ederek aynı yıl Libel adlı melodramı Broadway’de sahneye koydu. 1936/37 yıllarında Twentieth Century Fox şirketi için B kategorisinden birkaç küçük film çekti. Fox şirketinin müdürü Darryl Zanuck ile yaptığı bir tartışma yüzünden yönetmenlik kariyeri bundan sonraki altı yılda askıya alındı. Ne var ki Viyana şivesi ve boylu boslu olması sayesinde, savaş yıllarında çok aranan “tipik Nazi” olarak filmlerde rol alabildi. Oyunculuktaki başarısı 1943 yılında yeniden yönetmenliğe dönmesine olanak hazırladı. Preminger aynı yıl içerisinde Amerikan vatandaşlığına da kabul edildi.

1944: Gişe Rekorları Kameramanlığını yapan Joseph La Shelle’in Oscar’la ödüllendirildiği gerilim filmi Laura (Kanlı Gölge, 1944) ile Preminger başarıyı yakaladı. Filmin başarısında David Raskin tarafından bestelenen filmin ana temini oluşturan şarkının da rolü büyüktü. Bu gizemli öykü kariyerinde yükselmekte olan çekici bir kadının öldürülmesi olayı çevresinde gelişir, fakat öldü sanılan kadın birden bire soruşturmaları yürüten polis memurunun karşısında bitiverir; kısa bir müddet sonra hayatı yeniden tehlikeye giren kadının başından geçenleri Preminger çok akıllıca kurguladı. Preminger 50’li yılların başına kadar, aralarında A Royal Scandal (Sarayda Skandal, 1945) adlı aşk komedisi, Where the Sidewalk Ends (Korkusuz Kadın, 1950) adlı vuruşmalı polisiye filmi ve Kara Dizi türünden olan Angel Face (Muhteris Ruhlar, 1952) de olmak üzere, Twentieth Century Fox için birkaç film daha çevirdi.

1953: Bağımsız Ama Özgür Değil Film stüdyosuyla sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar yüzünden Preminger 1953 yılında kendi prodüksiyon şirketini kurdu. Yapımcılığını bizzat üstlendiği ilk filminde sansürle başı belaya girince, Preminger engellenmeden kendi fikirlerini gerçekleştirebilcceğine ilişkin umutlarını kaybetti. The Moon is Blue (Ay Mavidir, 1953) adlı filmi dizginsiz diyalogları yüzünden “Motion Picture Producers of America” (Amerikan Sinema Filmi Yapımcıları) tarafından gösterimden alındı. Bizet’nin “Carmen” adlı operasından 1954’te Carmen Jones (Siyah Carmen) adı altında bir müzikal olarak beyazperdeye uyarladığı yapıtı da, o dönemin ABD’sinde devrimci bir fikir sayılan, bütün rollerde zenci oyuncular oynatması yüzünden yadırgandı. Başrolde şov yıldızı Frank Sinatra’yı oynatarak bir uyuşturucu satıcısının kariyerini bütün çıplaklığıyla anlattığı The Man with the Golden Arm (Altın Kollu Adam, 1955) adlı filmi de film yapımcıları derneğiyle anlaşmazlığa düşmesine sebep oldu.

1959: Yaratıcılığının Doruğunda Anatomy of a Murder (Bir Cinayetin Anatomisi, 1959) adlı filmi Preminger’i yeniden başarının doruğuna çıkarttı. Cinayetle suçlanan bir erkekle kendisine yardım etmiş olması muhtemel olan karısının cinayet motiflerinin analize tabi tutulduğu bu mahkeme filminde, suçun kanıtlanabilirliği ile suça istidat konuları genel anlamda işlenmektedir. Preminger 60’lı yıllarda birkaç tane kabarık bütçeli prodüksiyon ortaya koydu: 1960’da Exodus adlı tarihsel film, 1961’de Advise and Consent (Öneri ve Onay) adlı başarılı siyasal film ve kendisine Laura’dan sonra en iyi yönetmenlik dalında ikinci Oscar adaylığını getiren The Cardinal (Kardinal, 1963) adlı ırkçılık karşıtı filmi.

1967-79: Eski Başarılarına Erişme Deneyimleri Film çalışmalarının son safhasında Preminger, 50’li yıllarda yaptığı gibi, siyasal ve toplumsal açıdan aktüel konuları sinemaya uyarlamaya çalıştı. Ne var ki Hurry Sundown (Yarın Yeni Bir Gündür, 1966) ve Rosebud (1974) adlı filmleriyle, stil araçlarını zamana uydurmadığından ve karakter çizimlerinde eski gücünü arattığından çağdaşlığı yakalayamadı. Graham Greene’in bir romanından beyazperdeye uyarladığı The Human Factor (İnsan Faktörü, 1979) adlı son filminde bir kez daha yeteneklerini tümüyle kanıtlayabildi. Burada ikili çalışan bir ajanın özel hayatı rakip gizli servislerin değirmenleri tarafından yavaş yavaş ufalanır. Preminger, sinemayı bıraktıktan yedi yıl sonra 1986’da New York’ta hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Vsevolod Pudovkin Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Vsevolod PudovkinVsevolod Pudovkin; (28.2.1893 – 30.6.1953)

Pudovkin Pensa’da dünyaya geldi. Kimya tahsiline başladıktan kısa bir müddet sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. 1915 yılında savaşta yaralanan Pudovkin, 1918’e kadar enterne edildiği Alman esir kampında İngilizce, Almanca ve Lehçe öğrendi. Pudovkin esir kampından dönünce Kızıl Ordu’nun bir laboratuvarın-da çalıştı. 1920 yılında David Wark Griffith’in Intolerance (Hoşgörüsüzlük) filmini gören Pudovkin, kimya tahsiline son verip sinema alanında eğitim görmek istedi ve Moskova’daki Devlet Sinema Enstitüsüne yazıldı. 1924’te de Lev Kuleşov’un yönettiği yaratıcı sinemacılar topluluğuna kabul edilince, Sergey Eisenstein ile tanıştı.

1926: İlk Filmi Kendisinin de bir jandarma subayını canlandırdığı Mat (Anne, 1926) adlı ilk uzun metrajlı filminde bile, Pudovkin için karakteristik olan stilistik ve içeriksel öğeler göze çarpmaktadır. Maksim Gorki’den uyarladığı bu çalışmanın başlıca konusunu, Vlassov ailesinin kaderi örnek alınarak perdeye aktarılan 1905 Rus Devrimi oluşturmaktadır. Bu filmin merkezi konumunda olan anne figürü sonunda Komünizm davasına angaje olur. Pudovkin’in uyguladığı kesintiye uğramamış uzun sahneler filme kendine özgü bir ritm sağladı. Eisenstein kontrast montajlarıyla seyirciye hitap etmeyi amaçlarken, Pudovkin montajı birinci derecede kahramanlarının duygularını ifade etmek için kullanıyordu. Tekniğini, 1926’dan başlayarak üniversitede ders olarak öğrettiği, montaj teorisi içinde toparladı.

1927: Film Çekme Yarışında Galip Gelmesi Ekim Devriminin onuncu yıldönümü dolayısıyla Eisenstein’e ve Pudovkin’e, devrim efsanesini beyazperdeye yansıtmaları için, aynı zamanda sipariş verildi. Her ikisi de aynı sıralarda Leningrad’da (St. Petersburg) büyük bütçeli filmler çevirdiler. Pudovkin Konez Sankt-Petersburga (San Petersburg’un Sonu, 1927) adlı filmini daha önce tamamladı. Bu filmde Birinci Dünya Savaşı sıralarında inanmış bir Bolşevik haline gelen bir Rus köylü çocuğu, 1917’de Çar’ın kışlık sarayına düzenlenen saldırıya katılır. Pudovkin burada da aslında apolitik olan kitlenin içinden bir bireyi filmin odak noktası haline getirdi. Buna karşılık Eisenstein politikaya uygun olarak davranan kişilerin görüş açısını yeğledi. Pudovkin 1928’de Potomok Çingis-Han (Asya Üzerinde Fırtına/Cengiz Han’ın Torunu) adlı yapıtıyla, “Devrim Üçlemesi”nin üçüncü filmini gerçekleştirmiş oldu. Pudovkin’in kahramanı İngiliz emperyalistleri tarafından kukla kral olarak kullanılan, fakat sonunda kapitalistlere karşı gelen genç bir Moğol çetecidir. Mesel niteliğindeki öykü tarihsel gerçekleri göz önUnde bulundurmadı; Büyük Britanya hiçbir zaman Moğolistan’ı işgal etmedi.

1940: Değişen Perspektif Pudovkin 1935’te geçirdiği ağır araba kazası yüzünden üç yıl çalışamadı. Suvo-rov (1940) adlı tarihsel filminde ilk kez -Eisenstein’e benzer bir biçimde- büyük siyaset adamlarını ve askerleri öyküsünün merkezine oturttu. Perspektiflerini bu şekilde kaydırmasının arkasında, Rusya’nın büyük devlet efsanesinin propaganda amacıyla kıyasıya övülmesini emreden Josef Stalin’in politikası yatmaktadır. Suvorov Rusya’yı başarılı bir biçimde Napoleon’a karşı savunan ünlü generalin öyküsünü anlatır. Çok pahalı kostümlerle figürandan yana çok zengin savaş sahneleri bir taraftan filme damgasını basarken, Pudovkin generalin ruhsal durumunu göstermek için filme sakin, düşündürücü anlar da serpiştirdi.

1946’dan Sonra: Sansür Sovyet film yapımcıları İkinci Dünya Savaşı sıralarında henüz nisbeten özgür bir biçimde çalışmalarını yürütebiliyorlardı. Stalin diktatörlüğünün en katı dönemi 1945’ten sonra başladı. Pudovkin, 19. yüzyılda Kırım’ı savunan Admiral Nahimov’un (Amiral Nahimov, 1946) karakter incelemesini henüz bitirmişken sansür tarafından çok kesin değişiklikler yapmaya zorlandı. Stalin filmde bu savaş kahramanının, askerlerini canlarını seve seve feda edecekleri bir savaşa götüren karizmatik lider olarak göklere çıkarılması için ısrar etti. Oysa Pudovkin bu filminde Nahimov’u insan olarak, kişisel çelişkileriyle göstermeyi amaçlamıştı. Zorla yaptırılan tüm değişikliklere karşın Admiral Nahimov savaş sonrası Sovyet Sinemasının en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Ondan sonraki yapıtlarıyla (örneğin Çukovski, 1950) Pudovkin alışılmış kalitesine ulaşamadı. Sansür önlemleri eski yaratıcılığını boğmuş gibiydi. Pudovkin 1953 yılında 60 yaşında Riga’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Nicholas Ray Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Nicholas RayNicholas Ray; (7.8.1911 – 16.6.1976)

Ray, Raymond Nicholas Kienzle adıyla Galesville/Wisconsin’de dünyaya geldi. Önceleri Şikago Üniversitesi’nde mimarlık okuyan Ray, sonradan Elia Kazan, Martin Ritt ve John Houseman ile birlikte yönetmen ve oyuncu olarak değişik sahne projelerine imza attı. İlk filmi, iki sevgilinin polisten kaçışını anlatan, They Live by Night (Dönülemeyen Yol, 1947) adlı kriminal bir melodramdı.

1949: Ciddi Toplumsal Eleştiriler Knock on Any Door (Cinayet Mahkemesi, 1949) adlı mahkeme dramı, Ray’ın, bireyin gerçeği ve kişisel tatmini çaresizlik içinde arayışını anlattığı bir dizi filmin ilkidir. Humphrey Bogart hem bu filmde, hem de bir senaristin cinayetle suçlanma öyküsünün anlatıldığı bir yıl sonraki In a Lonely Place (Tehlike İşareti) adlı filmde başrolü üstlendi. Konusu hemen hemen baştan sona bir odanın içinde geçen bu psikolojik inceleme, Ray’ın film yapımcılığı anlayışıyla çelişen, Hollywood’un kazanç yoğunluklu zihniyetiyle hesaplaşmasıdır.

1951’den Sonra: Hollywood’un Karışması Ray sonraki filmi On Dangerous Ground’a (1951) yapımcıların arzusuna uyarak mutlu bir son koymak zorunda kaldı. Japonlara karşı çarpışan ABD deniz kuvvetlerine mensup pilotları konu alan Flying Leathernecks (Guadalkanal Kahramanları, 1952) adlı vahşi sava; filminde Ray’ın izine neredeyse rastlamak bile mümkün değil. Bunu izleyen yıllarda da sanatsal özgürlük hakkını ısrarla talep eden Ray ile yapımcıları arasında tekrar tekrar sürtüşmeler oldu. Örneğin Johnny Guilar (1954) filminin gerçekleştirilmesinde olduğu gibi.

1955: Bir Neslin Filmi Jimmy tiplemesi (James Dean), bir nesle mensup bütün gençlerin duygularına tercüman olduğu için Rebel Without a Cause (Asi Gençlik, 1955) Ray’ın en ünlü filmi oldu. Bu filmde iki insan öldüğü halde, Jimmy ile kız arkadaşının (Natalie Wood) büyüklerin dünyasına kabul edilmesiyle, Ray bu filme de mutlu bir son vermiş oldu. Bu yapıt içeriksel gücünün yanında renkli oluşuyla ve o tarihte yeni olan sinemaskop boyutuyla ayrıcalık kazandı. Ray’ın bir sonraki projesi olan Jesse James adlı tabancalı kahramanın hayatının filmleştirilmesi, bitmek üzereyken rezaletle sonuçlandı. Yapımcılarla bir türlü anlaşamayan Ray bu film yüzünden Hollywood’u terk etti.

1960: Şöhretin Bedeli Avrupa’ya yerleşince sanatsal açıdan daha özgür olabileceğini uman Ray, burada da aradığını bulamadı. Ray Avrupa’da nitelik açısından ABD’deki yapıtlarına asla yaklaşamayan iki film çevirdi. Hollywood yapımcıları karşısında eğilmeyişi yüzünden sinemaseverler arasında çoktandır bir mit haline gelmiş olan Ray, 60’lı yılların sonunda New York State University (Devlet Üniversitesi) Sinema Bilimleri Fakültesine doçent olarak atandı. Wim Wenders 1980’de çevirdiği Lightning Over Water (Sudaki Yıldırım) adlı filmle Ray’e bir anıt dikti. Wenders, Ray ile birlikte yaptığı bu çalışmayla hem film yapımcılığı ve sinema konusunda, hem de ağır kanser hastası olan yönetmenin son haftalarına ilişkin yarı belgesel bir film gerçekleştirmiş oldu. Ray 67 yaşında New York’ta hastalığına yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Satyacit Ray Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Satyacit RaySatyacit Ray; (2.5.1921- 23.4.1992)

Ray, Kalküta’da, içinden nesiller boyunca birçok sanatçının çıktığı Bengalli ünlü bir ailenin oğlu olarak dünyaya gözlerini açtı. Ray önce Kalkuta Üniversitesinde tabiat ve ekonomi bilimleri okudu, 1940’ta da sanat tarihi okumak üzere Rabindranath Tagore’nin Santiniketan’daki okuluna geçti. Şair/filozof Tagore, Hint gelenekleriyle Batı kültürü arasında bir iletişim kurmaya çalışıyordu. 1942’de Kalküta’ya dönen Ray, on yıl boyunca bir İngiliz reklam ajansında tasarımcı olarak çalıştı.

1942: Boş Zamanlarında Sinemayla Uğraşması Boş zamanlarında senaryo yazmaya başlayan Ray, Tagore’nin romanlarından birini sinemaya uyarlamak için de bir senaryo yazdı. Ray, film yapımcılarının isteklerine göre değişiklik yapmayı kabul etmeyince, bu proje suya düştü. Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1947 yılında Ray, Chidananda Das Gupta ile beraber Kalküta’mn ilk film şirketini kurdu ve Hintlilerin bağımsız olarak sinema alanında çalışmaları için mücadele verdi. Bibhuti Bhusan Banerjee’nin “Pather Pançali” adlı romanını resimlemek için aldığı sipariş, Ray’e bu konuyu filmleştirmesi için fikir verdi. 1949 yılında The river (Rüya Gibi Geçti, 1951) filmini çevirmek için Hindistan’a gelen Jean Renoir, Ray’ı bu konuda destekledi. Ne var ki Ray’ın düşlediği bu projeyi gerçekleştirmeden önce Vittorio de Sica’nın neorealist klasik filmi “Bisiklet Hırsızları”nı (1948) gördüğü Londra’ya bir iş seyahati yapması gerekiyordu.

1952-59: Apu Üçlemesi Ray, gerçeği olabildiğince otantik olarak yansıtabilmek için İtalyan neorealizm stiline uygun olarak, yani stüdyo dışında orijinal mekânlarda çekim yapmak istiyordu. Çekim çalışmalarını önce kendi olanaklarıyla karşılamakla beraber, film çalışmaları bitmeden, parası tükendi. Bunun üzerine Ray, bitmiş filmi Hindistan sanatına ilişkin bir sergi çerçevesinde sunmayı planlayan New York Museum of Modern Art’a (Modern Sanat Müzesi) yardım için başvurdu. Bu girişiminde başarılı da oldu. Müze araya girince Hindistan hükümeti sonunda gerekli parayı tahsis etti. 1955’te gösterime giren Pather Pançali (Yol Türküsü) adlı film Ray’ın dünya çapında tanınmasını sağladı. Fakir bir ailenin çocuğu olan küçük Apu’nun öyküsü, birkaç tane uluslararası ödüle layık görülünce, Ray’e sanatsal ve parasal bağımsızlığın yolu göründü. 1959’a kadar Apu’yu ömrünün sonraki duraklarında gösteren dizinin iki bölümü daha çekildi.

70’li Yılları Siyasal Çalışmaları Ray yapıtlarına senaryo yazarı, yönetmen ve besteci olarak imza atınca, kontrolü de tümüyle kendisine ait olduğundan, tam anlamıyla kendi isteklerini uygulayabiliyordu. Başoyuncularının içinden geçenleri perdeye aksettirmek için çok uğraşan Ray’ın filmleri, çağdaş Hint sinemasından bu bakımdan çok büyük farklılık gösteriyorlardı. Ray’ın filmleri 70’li yılların başına kadar, giderek siyasete yöneldiler. Örneğin Aranyer din Ratri (Ormanda Günler ve Geceler, 1969) ve Aşanti Sanket (Uzakta Gürleyen Gök, 1972). Bu filmlerden sonra tipik stilinden uzaklaşan Ray, yapıtlarında geçmişe dönüşler, hızlı kesim ve montaj gibi modern öğeler uyguluyordu.

80’li Yılların Ortasından Sonra: Yaşlılık Yapıtları Ray ancak son filmlerinde başlangıçta kullandığı yöntemlerine döndü. 1905 yılının Hindistan’ında iki erkek arasında kalan bir kadının öyküsünü anlatan Ghare baire (Ev ile Dünya, 1984) adlı filmiyle Ray, yeniden Tagore’nin bir romanını sinemaya uyarladı. Bu filmin çekim çalışmaları sürerken iki kere enfarktüs geçiren Ray filmi bitiremedi. Oğlu Sandip babasının talimatına göre filmi tamamladı. Bunu izleyen yıllarda Ray, oğlunun birkaç kısa televizyon filmi için senaryolar yazdı. 1989 yılında film yapımcılığına dönen Ray, son filmi Ganaşalru’yu (Halk Düşmanı) çektikten sonra, 1992’de 70 yaşında yaşama veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Carol Reed Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Carol ReedCarol Reed; (30.12.1906 – 26.4.1976)

Londra’da dünyaya gelen Reed, oyunculuk eğitimini bitirdikten sonra tiyatroya girdi. İngiltere’nin değişik başkent tiyatrolarında çalıştıktan sonra Reed, 1927’de polisiye roman yazan Edgar Wallace’ın yapıtlarını sahnelemek üzere sahne müdürlüğüne atandı. 30’lu yılların başında sinemaya geçen Reed, Basil Dean tarafından reji asistanı olarak işe alınmadan önce, diyalog yönetmeni olarak çalıştı.

1939’dan Sonra: Toplumsal Eleştirel Gerçekçilik Reed’in 1934/35’te gerçekleştirdiği ilk filmi Midshipman Easy dikkatleri pek çekemedi. Reed dört yıl sonra A. J. Cronin’in bir romanından sinemaya uyarladığı The Stars Look Down (Yıldızlar Bakarken) adlı filmiyle İngiliz Sinemasının büyük ümidi oldu. Duygusal efektlere ihtiyaç duymayan bu sosyal/eleştirel yapıt, yüzyılın başından başlayarak 30’lu yılların ortasına kadar İngiliz maden işçilerinin hayatını anlatır. David ile Joe yıllar sonra tekrar karşılaştıkları zaman, Joe artık bir maden şirketinin müdürüdür. Joe para hırsı yüzünden bir kazaya sebep olunca, David bundan böyle maden işçilerinin hakkını korumak için savaşmaya karar verir. Reed için karakteristik olan bu gerçekçi stil The Way Ahead (1944) adlı savaş filmine de damgasını basmıştı. Reed, bu filminde orduya alınan sekiz İngiliz’in kaderini röportajımsı bir tarzda beyazperdeye yansıttı. Burada Reed için önemli olan gerilim dolu bir aksiyondan ziyade söz konusu durumlar için tipik olanları aksettirmesiydi.

1949: Gerilim Filmiyle Dünya Çapında Başarılı Olması Odd Man Out (Ölümden Kuvvetli, 1947) Reed’in ilk polisiye filmidir. Bu yapıt, o yıllarda nazik bir konu olan İrlanda meselesini fon olarak kullandığından seyircinin ilgisini pek çekmedi. İrlanda bağımsızlık hareketinin liderlerinden Johnny (James Mason), bir banka soygunu sırasında vurularak yaralanır ama kaçmayı başarır. Sevgilisi, Johnny’nin kaçmasına yardım edemeyeceğini anlayınca, birlikte kurşun yağmurunda ölmeleri için polisi kışkırtır. Reed bu filmdeki gerilimi birbirine paralel iki olayı, yani bir taraftan Johnny’nin kaçışını, diğer taraftansa sevgilisinin Johnny’yi takipçilerinden kurtarmak için verdiği mücadeleyi, göstermek suretiyle sağladı. Reed 1949’da Graham Greene’in bir öyküsünden sinemaya uyarladığı, siyasal ağırlığı daha hafif olan The Third Man (Üçüncü Adam) adlı gerilim filmiyle dünya çapında bir başarıya imza attı. Bu filmde bir yazar (Joseph Cotten) işgal altındaki ve bölünmüş bir Viyana’da öldüğü iddia edilen arkadaşı Harry Lime’ı (Orson Welles) aramaya koyulur. Aradan çok geçmeden Lime’in hayatta olup penisilin kaçakçılığı yaptığını öğrenir. Orijinal mekânlarda çekilen bu film Viyana’nm savaş sonrası atmosferini inandırıcı bir biçimde yakalayabildi. Reed’in ışık ve gölge oyunlarıyla oluşturduğu sürekli tehdit unsuru olağanüstüydü.

1956’dan Sonra: Edebiyattan Sinema Uyarlamaları Reed’in bir sonraki filmi olan The Outcast of the Islands (Adalar Sürgünü. 1951) Joseph Conrad’ın ilk romanlarından bir film uyarlamasıdır. Bu filmde Endonezya Adalarında dolandırıcılıklara karışarak başarısızlığa uğrayan bir İngiliz’in öyküsü anlatılmaktadır. Reed 1953′ te, dünya çapında başarıya ulaştığı “Üçüncü Adam”ınkine benzer bir konuya el attı: The Man Between (Aradaki Adam) adlı film savaş sonrası Berlin’de geçer. Ne var ki Doğu ile Batı arasındaki siyasi çete savaşını anlatan, soğukkanlılıkla kurgulanmış olan bu film yerel havayı yeterince inandırıcı bir biçimde veremedi. Bu arada İngiltere Kraliyet Ailesi tarafından asalet unvanıyla taltif edilmiş olan Reed, 1956’da ABD’deki ilk filmini çevirdi. Burt Lancaster, Tony Curtis ve Gina Lollobrigida ile çekilen Trapeze (Trapez) sirk artistleri dünyasında geçen bir öyküdür ve Reed burada bir kez daha çevresel koşulları aslına uygun olarak beyazperdeye uyarlamadaki ustalığını gözler önüne serdi.

1960’da Our Man in Havana (Havana’daki Casus) adlı taşlamalı ajan öyküsüyle yeniden Graham Greene’in edebi bir yapıtına başvurmuş oldu. Bir elektrik süpürgesi şirketinin temsilciliğini yapan bir adam (Alec Guinness) ajan olarak tutulunca, uydurma raporlarıyla gizli servisin kanlı operasyonlara girişmesine sebep olur. 1960’ta gösterime giren bu film yaklaşmakta olan Küba krizi yüzünden büyük bir başarı kaydedemedi.

60’lı Yıllarda: Eğlendirici Filmler 60’lı yılların başlamasıyla Reed, önceki sinema yapıtlarının kalitesine asla yaklaşamayan ticari filmler çevirdi. Bununla beraber, Charles Dickens’in romanı “Oliver Twist”ten müzikal olarak beyazperdeye uyarladığı Oliver (1968) altı tane Oscar ödülü aldı. 1970 yılında Reed The Last Warrior ile tek Western filmini sundu. 1972’de bir evlilik krizini anlatan komedisi Follow Me son filmi oldu. Reed dört yıl sonra 69 yaşında Londra’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jean Renoir Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jean RenoirJean Renoir; (15.9.1894 – 12.2.1979)

Empresyonist ressam Auguste Renoir‘ın oğlu olan Jean Renoir, Paris’in sanatçı mahallesi Montmartre’da dünyaya geldi. 1919’da babasının modellerinden biri olan Andre Heuschling ile evlendi. Karı-koca, Erich von Stroheim ile Charlie Chaplin’in filmlerinden etkilenerek filmciliğe başlamadan önce, seramik sanatçısı olarak hayatlarını kazanıyorlardı. Renoir, babasının tablolarından bazılarını satarak kurduğu film prodüksiyon şirketinin kuruluş sermayesini 1924’te bir araya getirebildi. Karısı adını Catherine Hessling olarak değiştirdi ve o tarihten itibaren Renoir’ın filmlerinin başrol oyunculuğunu üstlendi.

1924: Stilinin Şekillenmesi Renoir önceleri o yıllarda moda olan öncü (avant-garde) sinemaya yöneldi. Örneğin bir nehir teknesinde yaşayan öksüz bir kızın öyküsünü anlattığı, ilk yönetmenlik denemesi olan La fille de l’eau’da (Su Kızı, 1924) olduğu gibi. Emile Zola‘nın romanından sinemaya uyarladığı yüksek bütçeli Nana (1926) adlı filminde Renoir, ilk defa realist bir kişilik tasvirine yer verdi. Bu filmin başarısızlığa uğramasıyla iflasa sürüklenen Renoir, bundan sonraki yıllarda gerçekleştirdiği projelerinde prodüktörlerin arzularına boyun eğmek zorunda kaldı. İlk sesli filmi olan On purge bebe’yi (1931) tamamen seyircinin zevkine göre uyarladı. Mizah dolu bir anlayışla filme ses efektleri kattı. Bu film büyük beğeni kazanınca, Renoir ondan sonraki projelerini kendi tasarımlarına uygun olarak gerçekleştirebildi.

1931: Parasal Bağımsızlık 1931’de çektiği La chienne (Dişi Köpek), “film noir” (kara film) öncülerinden biriydi. Kuşkulu bir tip olan bir kızla yaşadığı ilişki yüzünden toplumdaki itibarını kaybeden bir banka veznedarının öyküsünü anlatan bu filmde Renoir’ı ünlü yapan teknik özellikler göze çarpıyordu. Bunların arasında orijinal mekânlarda kaydettiği doğal seslerle, vals adımıyla dahi dans edebilen, hareketli kamera sayılabilir. Toni (1934) ve Le erime de Monsieur Lange’da (Mösyö Lange’ın Suçu, 1935) Renoir’ın giderek politikaya karşı duyduğu ilgi sezilmektedir. Sosyal farkların doğurduğu sonuçlan iç karartıcı bir biçimde anlatabilmek için Renoir, 40’lı yıllarda gelişen İtalyan Yeni-Gerçekçiliğini zamanından önce kullandı. Birinci Dünya Savaşını fon alarak ordudaki sınıf ayrımcılığının etkilerini anlattığı La grande illusion (Harp Esirleri/Büyük Aldanış, 1937) adlı barışçı filmiyle Renoir en büyük ticari başarısına ulaştı.

1939: Başyapıtı Renoir La regle du jeu (Oyunun Kuralı) adlı yapıtında sanatsal film ile toplumsal eleştiriyi mükemmel bir biçimde birleştirdi. Soylularla uşakların yazlık bir sarayda geçen bir davette dışarıya karşı sergiledikleri geleneklere uyma çabasına karşın ikiyüzlülükleri acımasızca ortaya serilmektedir. 45 yaşındaki Renoir İtalya’da yanda kalan bir film projesinin ardından (1940) ABD’ye göç etti.

1949: Amerika Döneminin Başlangıcı Renoir Hollywood’da çevirdiği filmlerde sanatsal açıdan savaş öncesi filmlerinin kalitesini yakalayamadı. Yine de sürgündeki hayatına alışmaya çalışırken, Amerikan film yapımcılık tarzına uymayı oldukça iyi becerdi. Bu dönemin doruk noktasını The Diary of a Chambermaid (Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi, 1946) adlı filmi oluşturmaktadır.

1950: Yaşlılık Yapıtı Fransız yönetmen son yapıtlarında ilk başyapıtlarına yaklaştıysa da bunlarda eski filmlerindeki yoğunluğun eksikliği kendini hissettirmektedir. Renoir 1951’de Ganj nehrindeki hayatla ilgili olarak Hindistan’da çektiği The River (Rüya Gibi Geçti) adlı filmin çalışmaları bitince, bundan böyle daha çok tanınmış oyuncularla beraber çalışacağı Avrupa’ya döndü.

Renoir 1969’da Le petit theatre de Jean Renoir (Jean Renoir’ın Küçük Tiyatrosu) ile sinemadan çekildi. Anılarını tamamladıktan sonra, 1975’te sinemaya yaşam boyu katkılarından dolayı Şeref Oscarı ile ödüllendirilen yönetmen 85 yaşında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Roberto Rossellini Filmleri ve Sinema Kariyeri

Roberto RosselliniRoberto Rossellini; (8.5.1906 – 3.6.1977)

Bir mimarın oğlu olarak Roma’da doğan Rossellini, okulu bitirdikten sonra 30’lu yılların ortasında önceleri ses teknisyeni ve kurgucu olarak girdiği sinema dalından önce değişik mesleklerde şansını denedi. 1936’da ilk kısa filmini çevirdi ve ondan sonraki beş yıl içinde senaryo yazan olarak çalıştı.

1941’den Sonra: Realizm ile Propaganda Arasında Rossellini 1941-43 yılları arasında, savaşın gerçeklerini belgelemek istediği bir film üçlemesi gerçekleştirdi. Gerçi bu yapıtları faşizm ideolojisinden ve klişelerden tamamen arınmış değillerdi. Yapımcılığı İtalyan Denizcilik Bakanlığı tarafından üstlenilen La nava bianca (Beyaz Gemi, 1941) adlı filmde Rossellini, bir deniz savaşında isabet alan bir savaş gemisindeki yaşantıyı gözler önüne serer. Askerleri, mükemmel işleyen bir savaş mekanizmasının dişlisindeki dişler gibi sergileyen belgesel sekanslan, kahramanca bir ifade tarzının damgasını bastığı, bir denizciyle bir hastabakıcı arasındaki aşkla kanştıra-rak sunar. Mussolini‘nin oğlu Vittorio tarafından finanse edilen Un pilota ritorna (Bir Pilot Dönüyor, 1943), genç bir havacı teğmenin kaderini konu alır. L’uomo della croce (1943), Rus cephesinde bulunan bir İtalyan ordu papazının kahramanlıklarını yüceltir.

1945: Neorealizmin İfade Bulması Roma, cittâ aperta (Roma-Açık Şehir, 1945) Rossellini’nin ün kazanmasını sağlayan filmidir. İdeolojik farkhlıklanna rağmen birlikte hareket etmeye karar veren birkaç direnişçinin bu tarihsel öyküsü, 1944 Mart ayında Almanlann işgali altında bulunan Roma’da geçer. Rossellini bu filminde kahramanlann psikolojik durumlanndan çok, karakterler ve gerçekler arkasında saklanan zamanın tipik olgulanyla ilgilenen epizodik bir oyun tarzını seçti. Dönemin malzeme kıtlığından kaynaklanan bir zorunlulukla değişik negatif malzemesinin kullanılmış olması bu filmin gerçekçiliğini güçlendirdi.

İtalya’nın Müttefikler tarafından kurtanlmasını konu alan Paisâ (1946), neorealist film sanatının en açık örneği sayılmaktadır. Rossellini bu filmdeki altı epizodu haftalık haber görüntüleriyle ve bir subay konuşmacının sözleriyle desteklediği bir belgesel film tarzında sundu. Savaşı acılarla dolu bir macera olarak yaşayan insanların karşılaşmalarını kuru görüntülerle gözler önüne seren Rossellini, çekim çalışmaları sırasında tekrar tekrar mahallinde spontane olarak doğaçlamaya başvurarak savaş halindeki ülkesinin enstantane fotoğraflarını gösterdi. Berlin’de çektiği Germania, anno zero (Almanya Sıfır Yılı, 1947) adlı filmiyle Rossellini neorealist savaş bilançosunu tamamlamış oldu.

1949’dan Sonra: Yeni Bir Stil Arayışında Rossellini 40’lı yılların sonuyla 50’li yılların başında psikolojik konulara yoğunlaştı. Birçok İtalyan eleştirmeni bu yüzden Rossellini’yi neorealizme ihanetle suçladı. İkinci karısı, Ingrid Bergman’ın genellikle başrolü üstlendiği bu filmlerde Rossellini sık sık Hıristiyan sembolizmine başvurur. Bu dönemin örnekleri arasında, yabancı diyarlardaki bir kadının yalnızlığını inceleyen Stromboli, terra di dio (Stromboli, 1949) ve “Nouvelle Vague” yönetmenlerini derinden etkileyen Viaggio in Jtalia (İtalya’da Yolculuk, 1953) ile Stefan Zweig’in yapıtından sinemaya uyarlanan La paura (Korku, 1954) sayılmalıdır. Rossellini 50’li yılların ortasında, uzun bir süre belgesel film çekeceği, Hindistan’a gitti. Bunların arasında en çok ünlenen filmi India, matri bhumi’dir (Hindistan, Toprak Ana, 1957). İtalya’ya dönünce II generale della Rovere (1959) ve Er a notte a Roma (Roma’da Geceydi, 1960) adlı filmlerle neorealist başyapıtlarının konusuna döndü. Rossellini filmlerini uyarlarken kendine özgü doğaçlama tekniğine bağlı kaldı. Ne var ki, neorealizmi içeriksel anlamda genişletme girişimlerinde başarılı olamadı ünlü yönetmen. Neorealizmin, gerçeğin bilimsel bir analizle filmde yansıtılması konusundaki talebini yerine getiremedi.

1962: Sinemaya Veda Rossellini sinema işinden çekildikten sonra televizyon prodüksiyonlarına yoğunlaştı. İnsanlık tarihi konusundaki çok bölümlü belgesel filmlerin yanı sıra XIV. Louis, Sokrates ve Pascal gibi olağanüstü önemli tarihsel ve bilimsel kişilere ilişkin portreler hazırladı. 1977 yılında 71 yaşında Roma’da hayata veda eden Rossellini’nin en önemli televizyon prodüksiyonu ve aynı zamanda son yönetmenlik çalışması, 1975’te gerçekleştirdiği II Messia (Mesih) adlı yapıtıdır.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Donald Siegel Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Donald Siegel Donald Siegel; (26.10.1912 – 20.4.1991)

Chicago doğumlu Siegel, Cambridge Üniversitesinde okudu ve tiyatroda bir oyunculuk kariyerine sahip olmak umuduyla yaptığı girişimler işe yaramayınca, 1933’te sinemaya geçti. Önceleri Warner Brothers şirketinde film kütüphanesinde asistan olarak çalıştı. Siegel kurguculuktan aralarında John Huston ve Michael Curtiz’inkiler de olmak üzere, stüdyo prodüksiyonları için özel sekanslar üreten bir montaj bölümünün müdürlüğüne kadar yükseldi. Siegel 1945 yılında çektiği iki kısa belgesel film Star of the Night (Gecenin Yıldızı) ve Hitler Lives? (Hitler Yaşıyor mu?) ile aynı yıl içinde Oscar ödülünü aldı.

1946’dan Sonra: B-Filmleri Siegel ilk uzun metrajlı yapıtı, yüzyılın başında Londra’da geçen The Verdict (Hüküm) adlı polisiye filmini 1946’da gerçekleştirdi. Bunu izleyen 15 yıl içerisinde Siegel, tıpkı Roger Corman gibi, B-Filmi denilen yapıtların ustası olarak isim yaptı. Siegel, düşük bütçelerle ve yıldız oynatmadan, çok kısa zamanda hızlı tempolu, gerilimli eğlence filmleri yapabilen bir yönetmen olarak ün saldı. Bu arada geliştirdiği şaşırtıcı bir esneklikle, değişik türler arasında kolayca gidip gelebiliyordu. Gerçekleştirdiği yapıtlar arasında Baby Face Nelson (Bebek Yüzlü Nelson, 1957) gibi gangster filmleri, Elvis Presley’in rol aldığı Flaming Star (Yanan Yıldız) gibi westernler ve Hell is for Heros (Cehennem Kahramanlar İçindir, 1961) gibi şiddetin ön plana geçtiği savaş filmleri vardı. Bu dönemin en önemli yapıtı, 1956’da çektiği dünyalı olmayan yaratıkların insanın ruhsal sağlığını yıktığı Invasion of the Body Snatchers (Şeytanilerin İstilâsı) adlı bilimkurgu gerilim filmidir. Birçok kişi tarafından ABD’deki McCarthy dönemine ibret verici bir ders olarak yorumlanan bu film, yıllar geçtikçe kült statüsüne ulaştı.

1964’ten Sonra: B-Filmlerinden Kopması 60’lı yılların ikinci yarısında Siegel B-Filmlerinden daha iddialı prodüksiyonlara geçmeyi başardı. Bu gelişmede itinayla kurgulanmış olan iki gangster filmi etkili oldu: Ernest Hemingway‘ın bir öyküsünden uyarlanan The Killers (Katilin Ölümü, 1964) avcılar için olduğu kadar avlananlar için de ölümle biten, bir posta soygunundan sonraki avı anlatır. Polis mekanizmasının kriminal metodlarını konu alan, Richard Widmark’ın rol aldığı Madigan (1967) ile Siegel, modern polisiye filmin ilk örneklerinden birini gerçekleştirmiş oldu.

1967den Sonra: Clint Easwood’lu Filmler Siegel’in aksiyon filmlerinin giderek başarılı olmasında Clint Eastwood ile birlikte çalışması da büyük bir etkendir. Siegel’in filmlerindeki erkek başrolleri Clint Eastwood’un “lonesome cowboy” (yalnız kovboy) imajına uygun olarak tasarlanıyordu. Siegel Two Mules for Sisler Sara (Rahibe Sara tçin İki Katır, 1969) ve The Beguiled (Aldatılanlar, 1970) adlı westernleri Eastwood’la gerçekleştirdi. Bir suçluyu büyük kente götüren, kırsal kesimden bir şerif yardımcısının öyküsünü anlatan Coogan’s Bluff (Coogan’ın Blöfü, 1967), western motiflerine dayalı bir filmdi. Seyircinin büyük beğenisini kazanan en başarılı filmi Dirty Harry (Kirli Harry, 1971) oldu. Siegel’in bu filminde, müfettiş Callahan tiplemesiyle toplumun dışında kalan sinik bir polis memuru, adaleti çok vahşi bir biçimde kendi eline alır. Siegel bu filmiyle polisiye film tarzını daha çok bir aksiyon filmi haline getirdi. 70’li ve 80’li yıllarda pek çok polisiye prodüksiyonu için örnek olan bu filmin gişe geliri, birçok yönetmene bu dizinin devamını çekmek için esin kaynağı oldu. Ne var ki film kahramanının şiddet merakı ve geri kafalılığı zaman zaman sorun haline geldi.

1976: Doruğa Ulaşması 70’li yılların ortasında Siegel, Charles Bronson, Michael Caine, Donald Pleasance ve Burt Reynolds gibi tanınmış aktörlerle çalışan, çok aranan bir yönetmen olmuştu. Siegel 1976 yılında, eleştirmenlerin oy birliğiyle verdikleri karara göre en iyi filmi olan ve kanser hastası John Wayne’i son rolünde gördüğümüz The Shootist (Keskin Nişancı) ile western filmine ve çevresindeki mitlere veda etti. Bu filmde ölesiye hasta bir tabancalı kahraman, ününden pay almak isteyen insanlara karşı da son, ölümcül mücadelesinde savaşmak zorunda kalır. Siegel 1979’da, ünlü hapishane adasından kaçmaya kalkışan birkaç tutuklunun öyküsünü anlatan Escape From Alcatraz (Alcatraz’dan Kaçış) adlı filmini gerçekleştirdi. Bette Midler’in rol aldığı kumarbazlar dünyasında geçen polisiye filmi Jinxed (1982) başarısızlığa uğradıktan sonra, Siegel film dünyasından çekildi. Dokuz yıl sonra Nipomo/Kaliforniya’da hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Siodmak Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert SiodmakRobert Siodmak; (8.8.1900 – 10.3.1973)

Siodmak Memphis/Tennessee’de dünyaya gözlerini açtı. 1901 yılında ailesiyle birlikte Almanya’ya giderek orada yerleşti ve sonradan Marburg Üniversitesinde okudu. Siodmak 1925’te Ufa film şirketine girdi ve 1929’da Edgar G. Ulmer ile birlikte Menschen am Sonntag (Bir Pazar Gününde İnsanlar) adlı filmi yönetti. Bu filmde işçilerin hayatındaki 24 saat uydurma bir belgeselle göz önüne seriliyordu. Birkaç çalışma daha yaptıktan sonra, Yahudi kökenli Siodmak iltica etmek zorunda kaldı. Önce Paris’e giden yönetmen, nihayet 1941 yılında Hollywood,’a geçerek B-Filmleriyle ayakta kalmaya çalıştı.

1944: İlk Başarıları 1941’de ortaya çıkan “Kara Dizi” Siodmak’ın başarıyı yakalamasını sağlayarak en ünlü yapıtlarına damgasını bastı. 1944’te çevirdiği Christmas Holiday (Noel Tatili) ve Phantom Lady (Hayali Bayan) adlı filmleri gişe rekorları kırdı. Her iki yapıtında da kadınlar ön plandadır. Christmas Holiday’de işlediği cinayet yüzünden çöken çaresiz, depresif bir kadın, baş kahraman olarak seyircinin karşısına çıkmaktadır. Phantom Lady’de suçsuz olduğu halde sanık muamelesi gören şefini kendi soruşturmaları sayesinde kurtaran bir sekreter kızın öyküsü anlatılmaktadır. Siodmak bu filmiyle karanlık görüntülerle gerilim yaratma ve çok övülen Amerikan sisteminde madalyonun hiç de parlak olmayan öbür tarafını açığa çıkarmadaki yeteneğini ilk defa gösterdi.

1946: Dramaturjik Başyapıtları The Killers (Yeraltı Dünyasının İntikamcıları, 1946) adlı filmiyle Siodmak en ünlü yapıtına imzasını attı. Bu film “Kara Dizi”nin doruk noktalarından biri olarak kabul edilmekte ve bu akımın tipik öğelerini kendinde birleştirmektedir. Bu film, ad belirtilmeksizin kendilerine verilen öldürme emri üzerine, ortadan kaldırdıkları kurbanın geçmişini araştıran ve işverenlerini bulup şantaj yapan kiralık iki katilin öyküsünü anlatır. Siodmak bu filminde Ava Gardner’ı kurbanın’ kurnaz, vicdansız sevgilisi ve katilleri görevlendiren kadın olarak ön plana çıkarttı. The Spiral Staircase (Döner Merdiven, 1946) filminde dilsiz bir kadın bir dizi cinayet işlemiş profesyonel bir katil tarafından tehdit edilir. Siodmak burada esrarengiz ışıklandırma efektleriyle bilinmeyen katilin çevresinde soluk kesici bir şaşırtmaca oyunu geliştirdi. Bu film, sonraki yıllarda pek çok psikolojik gerilim filmi için örnek olarak kullanıldı. The Dark Mirror (Siyah Ayna, 1946) filminde psikopat bir kadın işlediği cinayeti ikiz kardeşine yıkmaya çalışır.

1952: Zengin Dekorlu Filme Geçiş Siodmak son Hollywood prodüksiyonu olan The Crimson Pirate (Kızıl Korsan, 1952) adlı korsan filmiyle “Kara Seri”den ayrılıp renk cümbüşü içindeki zengin dekorların önünde film çekti. Burada Burt Lancaster bir silah yapımcısıyla birleşerek asilerin liderini kötü niyetli bir baronun elinden kurtarır.

1953: Avrupa’ya Dönüşü 1953’te ABD’den ayrılan Siodmak Fransa’da Le grand jeu (Büyük Oyun, 1954) adlı filmi gerçekleştirdi. İki kadın arasında kalan ve işlediği suçlar yüzünden huzur bulamayan bir avukatın öyküsünün analtıldığı, itinayla kurgulanmış bu film Siodmak’ın kırklı yıllardaki büyük filmlerine yaklaşamadı. Almanya’ya döndükten sonra Gerhart Hauptmann’ın bir tiyatro yapıtından esinlenen Die Ratten (Fareler, 1955) adlı filmi çevirdi. Başkasına ait bir bebeği kocasına kendi bebeği olarak yutturan bir kadının öyküsü Kaiser Wilhelm döneminden modern zamana aktarılınca inhanıhrlığmı yitirdi.

1957: Son Başarısı Siodmak, Nachts wenn der Teufel kam (Şeytan Geceleyin Gelince, 1957) adlı filminde son kez, kendisine sinema tarihinde bir yer garantileyen bütün üstünlüklerini uyguladı. Nazi zamanında geçen toplumsal eleştiri niteliğindeki bu film gerçek bir olaya dayanıyordu. Bir komiser, gelip geçici işlerde çalışan bir işçinin toplu cinayetler işlediğini bilmekle beraber, Aryen ırktan ırz düşmanı bir katilin dava edilmesi toplumsal açıdan uygun düşmeyeceği için, bir SS mensubunun emri üzerine soruşturmalarının sonuçlarını açıklayamaz. Komiser doğu cephesine sürülür ve suçlu yargılanmadan SS tarafından ortadan kaldırılır. Siodmak bu gerilim dolu, boğucu öyküyü 20’li ve 30’lu yılların dışavurumcu Alman sinemasının araçlarıyla kurguladı.

Bu başarıdan sonra Siodmak, başrolde Orson Welles’i oynattığı ve Felix Dahn’ın romanından sinemaya uyarladığı Kamp um Rom (Roma Savaşı, 1968/69) adlı iki bölümlük yapıtıyla bir daha zengin dekorlu bir filmle şansını denedi. Ne var ki büyük bir bütçeyle çevrilmiş olan bu film bu arada değişmiş yani Amerikanlaşmış seyirci kitlelerinin zevkine uymadı ve yapılan yatırımlar sinema gişelerinden kazançla dönmedi. Siodmak 1973 yılında, 72 yaşında Locarno’da öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Douglas Sirk Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Douglas SirkDouglas Sirk;(26.4.1900 – 14.1.1987)

İskandinavya’da Detlef Sierck adıyla dünyaya gelen Sirk, eğitimini tamamladıktan sonra gazeteci olarak çalıştı. 1923’te Almanya’ya yerleşti. Hamburg, Miinih ve Je-na’da tiyatro bilimleri okudu. 30’lu yılların ortasına kadar sahne oyuncusu ve tiyatro müdürü olarak isim yaptı. Sierck Nasyonal Sosyalizmi reddettiğini hiçbir zaman saklamadığı halde, 1934’te Ufa film şirketinden, sinema yönetmenliği yapması için bir teklif aldı.

1935-37: Ufa Filmleriyle Başarılar Yanlış anlamalar üzerine kumlu bir yergi komedisi olan ilk filmi April, April’den (Nisan, Nisan, 1935) sonra Sierck Ufa şirketi için, aralarında Willy Birgel ile Lil Dagover gibi, seyirciler üzerinde mıknatıs etkisi yaratan ünlü oyuncuların rol aldığı, Schlussakkord (Son Akor, 1936) adlı melodramı ve başta Zaran Leander’i film yıldızlığına çıkarttığı Zu Neuen Uf em (Yeni Sahillerde, 1937) ve La Habanera adlı iki yapıt olmak üzere, çok başarılı filmler çevirdi. Sierck 1937 yılında politik nedenlerle Almanya’dan ayrıldı. Fransa ve Hollanda Üzerinden ABD’ye gelerek adını Douglas Sirk olarak değiştirdi.

1944: Hollywood’da Adını Duyurması Kendisine önerilen çok sayıda film projesi gerçekleşmeyince. Sirk, önce senaryo yazan olarak hayatını kazanmaya çalıştı. Ancak 1943 yılında Metro-Goldwyn-Mayer (MGM) için Hollyvvood’da ilk projesini gerçekleştirebildi. Hitler’s Madman (Hitler’in Celladı) adlı filmi Böhmen/Maehren eyaletleri Reichs protektör yardımcısı Reinhard Heydrich’i konu almaktadır. Bir sonraki filmi Summer Storm (Yaz Fırtınası, 1944) ile Sirk ABD’de ilk başarısına ulaştı. Sonraki filmleri de seyircinin zevkine tam uymakla beraber, Sirk bununla yetinmeyip filmin konusuna yaşadıktan dönemle ilgili eleştirel düşüncelerini serpiştirdi. Sirk’in 1949’da Almanya’ya dönüşü hatalı bir karardı; kendi ifadesine göre, insanlann Nasyonal Sosyalizm dönemindekinden farklı herhangi bir bilinç değişmesine uğramadıklarını tespit etmişti. Sirk Hollywood’a dönerek Universal Studios ile çalışmaya başladı.

1954’den Sonra: Hollywood’da İkinci Kez Başarıyı Yakalaması 50’li yıllarda nispeten daha az başarılı olan birkaç film çektikten sonra, Sirk, The Magnificenl Obsession (Mukaddes Istırap, 1954) ile bir dizi başarılı melodramın ilkine imza attı. Bu filmde olduğu gibi, sonraki pek çok filminde de başrolü üstlenen Rock Hudson’un kariyeri üzerinde, Sirk’in çok büyük ve olumlu etkisi oldu. Çoğu zaman son derece klişeleşmiş olan bu filmlerde Sirk konunun inanılabilirliğinden çok, toplumsal eleştiriye önem veriyordu. Bu film türü için yönlendirici olan, ifade gücü açısından etkili bir film ve renk dili geliştirdi. Örneğin All that Heaven Allows (Aşktan Kaçılmaz/Her Şey Senin için, 1955) adlı filmin finalinde, başrol oyuncusu Jane Wyman, bütün aksiliklere karşın, daha genç olan sevgilisinin yanında kalmaya karar verdiğinde, rüzgârın salladığı ağaçlar genç kadının içindeki fırtınaları temsil eder.

Sirk’in son filmi Imitalion of Life (Sahte Mutluluk/Zehirli Hayat, 1959) aynı zamanda ticari açıdan da yönetmenin en başarılı yapıtı oldu.

Bu filmin çekim çalışmaları tamamlanınca, Sirk sinema işinden çekilip İsviçre’ye yerleşti. Ondan sonra sadece bir defa, My Life for Zarah Leander (1986) adlı filmde oyuncu olarak, sinemayla teması oldu. Ertesi yıl, 86 yaşında Lugano yakınlarında Rugiviala’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Victor Sjöström Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Victor SjöströmVictor Sjöström;(20.9.1879 – 3.1.1960)

Silbodal’da dünyaya gelen ve çocukluğundan beri oyuncu olmak isteyen Sjöström, 1912’de sinemaya geçti ve bir yıl sonra dört filme yönetmen olarak imza attı.

1916: İsveç Sessiz Filminin Dönüm Noktası Sjöström 1916’da çevirdiği Terje Vigen ile İsveç Sessiz Filminin tanınmasını sağladı. Hendrik Ibsen’in bir baladından (manzum masal) sinemaya uyarlanan bu yapıt, insanın kendisine yapılan haksızlıkları affedebilme yeteneğini konu almaktadır. Burada bir balıkçı denizde arızalanan bir yatın yardımına koşar. Teknenin kaptanını görünce, kendi karısıyla çocuğunun ölümünden sorumlu olan adam olduğunu anladığı halde, kendisinden yardımını esirgemez. Napolyon dönemi Fransası ile Büyük Britanya’nın arasındaki ekonomik savaşı fon olarak alan bu filmin hemen hemen tümü, enginliği Sjöström tarafından dramaturjik bir ustalıkla yansıtılan denizde ya da deniz kenarında geçer.

1917: Dramaturjik Araç Olarak Doğa Görüntüleri Bir sonraki yapıtı olan Berg-Eyvind och hans hustru’da (Kanun Kaçağı ve Karısı, 1917) da Sjöström doğayı kendi başına bir unsur olarak konunun içine soktu. Konusu İzlanda’da geçen bu filmin manzaraları, aynı zamanda film kahramanlarının ruhsal durumlarını yansıtmaktaydı. Sjöström, yapıtlarının çoğunda yaptığı gibi, burada da başrolü kendisi üstlendi. Bir serseri, zengin bir dulun âşığı olur. Rakibi, serserinin geçmişini açıklayınca, âşıklar, köylülerin düşmanca davranışlarından kurtulmak için dağlara kaçarlar ve çaresizlikten, tek çocuklarını uçurumdan attıktan sonra, kendileri de ölümü seçerler. Sjöström, giderek dağların ıssızlığına çekilen bu iki insanı perdeye yansıtırken uzun kamera ayarlamaları ve lirik bir anlatım kullandı. Şahane doğa çekimleri sayesinde Sjöström “sinemanın peyzaj ressamı” olarak ün saldı.

1918-21: Selma Lagerlöf’ün Yapıtlarından Uyarlamalar Sjöström, 1918’de en iddialı projesini hayata geçirip Selma Lagerlöf’ün iki bölümlük romanı “Jerusalem”i (Kudüs) sinemaya uyarlamaya başladı. Aslında bu yapıtı, toplam yedi saat sürecek olan beş filmle beyazperdeye aksettirmek istedi. Ne var ki kendisi ancak üç bölümü tamamlayabildi; diziyi Gustaf Morlander bitirdi. Lagerlöf’ün romanının ilk bölümleri Ingmars sönerna I + II adlı filmin esasım oluşturdu. Sevgilisi Ingmar kendisiyle evlenmek istemediği için, Britta doğmamış çocuğunu öldürür. Britta hapishaneden çıktıktan sonra, hatasını anlayan Ingmar kendisiyle evlenmek ister. Sjöström, doğağüstü kuvvetleri yansıtabilmek için trük sekanslardan yararlanarak ustalıkla kompoze ettiği görüntüler kullandı. 19I9’da filmin devamı olan Karin Ingmarsdotter’i gerçekleştirdi. Sjöström 1920/21 ‘de yine Lagerlöf’ün bir romanından Körkarlen adlı filmini çekti. Bu filmde Ecel yılbaşı gecesi, işlediği günah yüzünden ölecek ve ertesi yıl arabacılığını üstlenecek olan bir günahkâr arar. Bu romantik filmde Sjöström için tipik olan doğa görüntüleri arka plana geçirilerek ışık ayarlamaları ve çift ışıklandırmayla, fantastik/mistik bir atmosfer yaratıldı.

1923-30: ABD’deki Çalışmaları 1923’te Hollywood’a giden Sjöström burada dokuz film çevirdi. Bunların arasında en çok ünlenen yapıtı, Greta Garbo ile çevirdiği The Divine Woman (Tapılacak Kadın, 1927) oldu. Greta Garbo bu filmde aşkta sunduğu hizmetler parlak bir sahne kariyeriyle ödüllendirilen genç kadını oynadı. Garbo, 1925 yılında Sjöström’ün memleketlisi Mauritz Stiller ile ABD’ye gelmişti. Stiller, Sjöström’ün yanında, İsveç Sessiz Filminin başta gelen temsilcileri arasında yer almaktadır.

Sjöström, ABD’de sinemayla ilgili düşüncelerini gerçekleştirebilmek için umduğu olanakları bulamadı, İsveç’te çektiği filmlere ne ticari başarı, ne de kalite açısından yaklaşabildi.

1938’den Sonra: Yönetmenlikten Çekilmesi 1930 yılında geri döndüğü İsveç’te, Sjöström ancak bir tek film daha, Markurells i wadköping’i (Babalar ve Oğullar, 1930) çevirebildi. Yedi yıl sonra da İngiltere’de Under the Red Robe (Kırmızı Palto) adı altındaki son yönetmenlik çalışmasını gerçekleştirdi. Sjöström, 1938’den sonra yalnız oyunculuk yaptı. 1943’te Svensk Film industri’nin sanat müdürlüğünü üstlenerek, başta, filmlerinde sık sık oyuncu olarak göründüğü Ingmar Bergman olmak üzere, genç yönetmenleri destekledi. Bergman’m Smultronstallet (Yaban Çilekleri, 1957) adlı filminde 77 yaşındaki Sjöström, bir araba gezisinde hayallere yer vermeyen, hayatının bilançosunu çıkartan tıp profesörü olarak çok parlak bir oyun çıkarttı. Üç yıl sonra da Stockholm’da dünyaya veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Wolfgang Staudte Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Wolfgang StaudteWolfgang Staudte; (9.10.1906 – 19.1.1984)

Saarbrücken’li oyuncu bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Staudte Berlin’de büyüdü. Mühendislik tahsilini tamamlamadan bırakan Staudte, 1926 yılında Berlin Halk Sahnesinde (Volksbühne) oyunculuğa başladı. Beş yıl sonra da sinemada ilk rolünü alabildi. Üçüncü Reich döneminde radyo spikerliği ve dublörlük yapan Staudte, reklam ve belgesel alanlarındaki çalışmaları sayesinde yönetmenliğe geçebildi. 1943’te Akrobat schö-ö-ö-n adlı ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdikten sonra, 1945’e kadar çok sayıda eğlendirici hafif film çekti.

1946’dan Sonra: DEFA Yapımları Staudte 1946 yılında Die Mörder sind unter uns (Katiller Aramızda) adlı filmiyle çağdaş eleştirel filmler dizisini başlatmış oldu. Almanya’da savaştan sonra çekilen ilk film olma özelliğini taşıyan bu yapıt, Sovyet işgal bölgesinde kurulan DEFA film şirketi tarafından üretildi. Staudte bu filminde güçlü ve gerçekçi ifadesiyle savaştan dönen bir doktorun öyküsünü anlattı. Doktor, harabeye dönmüş Berlin kentinde, bu arada fabrikatörlüğe başlamış olan ve Almanların işgali sırasında Polonya’daki rehineleri vurdurtan eski bir Alman subayına rastlar. Doktorun adaleti kendi başına uygulamasıyla biten bu filmin sonunu Staudte Sovyet askeri yönetiminin baskısı üzerine değiştirmek zorunda kaldı. Yeni versiyonunda vaktiyle toplama kampında tutuklu bulunan bir kadın, doktorun bu cinayeti işlemesini önler. Staudte burada aktif suçlularla kolektif suça ortaklıklarını kabullenenler arasında bir ayırım yaparken, Rotation (Dönüşüm, 1949) adlı filminde Nasyonal Sosyalizmin politik ve ideolojik kökenlerine iner. Burada, başlangıçta Nasyonal Sosyalizme hayranlık duyduğu halde sonradan bu ideolojiye sırt çeviren bir baba, oğlu tarafından ihbar edilir.

Staudte, Heinrich Mann’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Der Untertan (Yurttaş) adlı filmiyle, 1951’de Faşizm ve aktif bir rol oynamadan parti mensubu olanlar konusuna çok inandırıcı bir biçimde açıklık getirmiştir. Staudte karikatürize ettiği abartılı öğelerle, kontrast açısından zengin görüntü montajları ve perspektif değişimleriyle bu romanın taşlamalı havasını tam anlamıyla yakalayabildi. Diederich Hessling (Werner Peters) adlı küçük burjuvanın hayatını örnek alarak Kaiser Wilhelm İmparatorluğundaki otoriter gelişmenin Nasyonal Sosyalizmin doğmasına kaynaklık eden nedenlerden biri olduğunu gösterdi.

1956’dan Sonra: BRD (Federal Almanya Cumhuriyeti) BRD’ye taşındıktan sonra verdiği ilk yapıt, Ger-hart Hauptmann’ın sahne eserinden sinemaya uyarladığı Rose Bernd (1956) oldu. Aralarında “Yaşasın Yurtseverlik” konusunu taşladığı Kanonenserenade (1958) ve Heinrich Spoerl’den uyarladığı Der Maulkorb (1958) adlı filmlerin de bulunduğu birkaç komediden sonra, Staudte, DEFA’da çektiği filmlere ayrıcalık kazandıran çağdaş eleştirel, hümanist düşüncelerini yeniden anımsadı. Başrollerde Martin Held ve Walter Giller’i oynattığı Nazi rejimi zamanındaki eski hukukçuların görevlerine devam edebilmeleri konusundaki filmi Rosen für den Staatsanwalt (1959) ile savaşın son günlerinde intihar eden bir asker kaçağının (Götz George) ve ölümünden sorumlu olanların karamsar öyküsünü anlattığı Kirmes (1960) adlı filmleri Staudte’nin en parlak yapıtları arasında sayılmaktadır. Burada babasının çiftliğine sığman genç, babasının korkaklığına kurban gider. Arkasından da Naziler tarafından ölüme zorlanır.

Bunu izleyen yıllarda Staudte daha çok basmakalıp, klişeleşmiş karakterler kullandığı için DEFA filmlerindeki inandırıcılığı yakalayamadı. 60’lı yılların ortasında Auschwitz davaları ve filizlenmekte olan öğrenci hareketleriyle Nazi suçları ve faşizmin nedenleri konusunda kamunun fikir alışverişi başlayınca, Staudte halkı aydınlatma hevesinden vazgeçip Ganovenehre (1966) ve Die Herren mit der weissen Weste (1969) gibi suya sabuna dokunmayan dolandırıcılık komedileri çekti.

1970’ten Sonra: Televizyon Yapımları 70’li yılların başlamasıyla birlikte Staudte hemen hemen yalnız televizyon için çalışmaya başladı. Gustav Knuth’un rol aldığı Der eiserne Gustav adlı diziyi çektiği gibi, Der Kommissar ve Hansjörg Felmy’yi Komiser Haferkamp rolünde gördüğümüz Tatort gibi dizilere bölümler yaptı. Jack London’un romanlarından sinemaya uyarlanan çok bölümlü Der Seewolf (Deniz Kurdu, 1972) ve Lockruf des Goldes (Altının Cazibesi, 1975) adlı filmler seyircinin büyük beğenisini kazandılar. Staudte ayrıca senkronizasyon rejisörlüğü de yaptı. Yönetmenin son sinema çalışması 1978 de çektiği Zwischengleis adlı film oldu. Burada 31 yaşındaki bir erkeği intihara sürükleyen nedenlerin aranışında yeniden savaş sonrası yıllara bir dönüş yapar yönetmen. Ingmar Zeissberg adlı oyuncu ile evli olan Staudte, 1984 yılında Zigarski/Slovenya’da film çekim çalışmaları sırasında öldü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Josef von Sternberg Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Josef von SternbergJosef von Sternberg;(29.5.1894 – 22.12.1969)

Viyanalı Yahudi bir ailenin oğlu olan Sternberg, 1908 yılında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. 17 yaşındayken film göstericisi olarak iş buldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce kurgucu olarak çalışan Sternberg savaş sıralarında orduda fotoğrafçı olarak hizmet verdi. 1919’da ilk kez reji asistanlığı yaptı. The Mystery of the Yellow Moon adlı filmlerine bir aristokratın katılmasıyla daha büyük bir ciddiyet kazandırabileceklerini uman film yapımcıları, jenerikte Sternberg’in adının önüne “von” sözcüğünü eklediler. ABD’de Almanların sevilmemesine karşın, Sternberg adını değiştirmedi.

1925: Maceralı İlk Filmi The Salvation Hunters (1925) adlı filmde ilk kez başrolde oynamayı aklına koyan oyuncu George K. Arthur, Sternberg’e, ilk filmini finanse edebileceğini bildirdi. Bu filmde bir karı-koca ile öksüz bir çocuk daha iyi yaşam koşullan ararlar. Bu filmin prömiyeri başarısızlıkla sonuçlandığı halde, Charlie Chaplin’in film göstericisi bu filmi patronuna gösterdi. Bu filme bayılan Chaplin’in kurucuları arasında bulunduğu United Artists adlı film şirketi, Sternberg’in filmini satın aldı. Ayrıca Sternberg’i kendisine bir film hazırlaması için angaje etti, ama bu film hiçbir zaman gerçekleştirilemedi.

1927-30: Orta Derecede Başarılar 1927 yılında New York’ta birbirinin rakibi iki gangsterin iktidar kavgalarını anlatan Underworld adlı melodramatik gangster filmini gerçekleştirdi. Bu dünyanın çok canlı bir biçimde anlatılışı ve karamsar atmosferi, bu filmin 30’lu yıllarda çok sayıda gangster filmine örnek olmasını sağladı. Sternberg’in Hollywood film işletmeciliğiyle kızgın bir hesaplaşması olan The Last Command (1928) sansasyon yarattı. Kendi ifadesine göre filmin senaryosu Ernst Lubitsch’e aitti ama jenerikteki takma adı Lajos Biro idi. Sternberg 1930’da ilk sesli yapıtı olan Thunderbolt adlı bir gangster filmi çevirdi.

1930-35: Dietrich Dönemi O zamana kadar Hollywood’da yetenekli ve yenilikçi bir yöntetmen olarak takdir edilen Sternberg, 1930’da uluslararası üne kavuştu. Bu başarı, Sternberg’in keşfettiği ve Heinrich Mann’ın “Professor Unrat” adlı romanından sinemaya uyarlanan Der blaue Engel (Mavi Melek) adlı filmde ilk rolünü oynayan Marlene Dietrich ile ayrılmaz bir biçimde ilişkiliydi. Dietrich’in gece kulübü şarkıcısı Lola Lola’yı e–tik bir oyunla canlandırması ve Friedrich Hollaender’in bestelediği şarkıları kısık sesiyle yorumlaması, 30’lu yılların tartışmasız seks sembolü olmasına yol açtı. Sternberg romanın erkek kahramanını önemli bazı açılardan değiştirdi. Edebi örnekteki profesör dar kafalı, seksüel açıdan tutuk, iktidar peşinde biri iken, Sternberg onu antipatik olmayan eksantrik ve trajik bir kahraman haline getirdi.

Almanya’da çektiği bu ilk ve tek filmin başarısından sonra Dietrich ile birlikte ABD’ye giden Sternberg, bunu izleyen beş yıl içinde Paramount şirketi için Dietrich’in rol aldığı ve Dietrich için tasarlanmış olan birkaç film çevirdi. Dietrich her zaman vamp rolündeydi. Güdümlü ışık ve ışık perdelerinin uygulanmasıyla yapay bir hale gelen bu filmlerin hiçbiri “Mavi Melek” düzeyine erişemedi. Paramount 1935’te bu egzantrik yönetmenle yaptığı kontratı feshetti. Hollywood’da kalan Dietrich, sonradan başka yönetmenler altında komedyen olarak da yetenekli olduğunu kanıtlayabildi.

1945’ten Sonra: Damlaya Damlaya Gelen İş Teklifleri Sternberg İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, aralarında milyoner Howard Hughes’ın siparişi üzerine 1950’de çekilen ve sonradan tanınmayacak hale getirilen Jet Pilot filmi de olmak üzere, ancak üç film daha çevirdi. Sternberg’in son yapıtı The Saga of Anatahan oldu. Bu filmde Pasifik’te bir adada mahsur kalan Japon askerleri İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra da, savaşın hâlâ sürdüğüne inanırlar ve adada bulunan tek kadın için birbirlerine girerler. Sinemacılıktan uzaklaştıktan sonra da Hollywood’da yaşayan Sternberg, 75 yaşında bir enfarktüse yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Andrey Tarkovski Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Andrey TarkovskiAndrey Tarkovski; (4.4.1932 – 26.12.1986)

Savras’ta dünyaya gelen Tarkovski, lirik eserleriyle ünlenen şair Arseniy Tarkovski’nin oğluydu. Tarkovski üniversitede müzik, resim, heykeltraşlık, oryantalizm (şarkiyat) ve jeoloji eğitimi gördükten sonra, 1954’te Moskova Devlet Sinema Enstitüsüne başvurdu. Bu okulda 1934’te Sovyet sinemasının son sessiz filmini çeviren, hayranlık duyduğu yönetmen Michail Romm’un öğrencisi oldu.

1962: Savaş Karşıtı Filmi Tarkovski 1960 yılında, Katok i skripka adlı tez çalışmasıyla Sinema Enstitüsündeki eğitimini tamamladı. İki yıl sonra Venedik Film Şenliğinde Altın Aslan ödülünü alan İvanovo Deitsvo (îvan’ın Çocukluğu) adlı ilk uzun metrajlı filmi gösterime girdi. Çaylak yönetmen bu savaş karşıtı filminde savaşın yıktığı bir çocukluğu gözler önüne serdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet birlikleri on iki yaşındaki İvan’ı yakalarlar. Bir yüzbaşı, ordu için gözcülük yapan İvan’ı okula göndermek ister ama bunu kabul etmeyen çocuk, ailesiyle birlikte Almanların eline düşer. Savaşın getirdiği dehşetin çocuk ruhunda yaptığı değişiklikleri göstermek için Tarkovski yadırgatıcı düş ve fantazi sekansları kullandı.

1969: Sansür Tarkovski’nin bir sonraki filmi Andrey Rublev (1969) ortaçağda yaşamış olan ikona ressamı Andrey Rublev’in yaşamöyküsünü konu almaktadır. Bu film tamamlandıktan sonra Sovyet makamlarınca yasaklandı çünkü bu yapıt -resmi açıklamaya göre- o günkü Rusya’nın deforme edilmiş bir portresini sunmaktaydı. Oysa sansürün gerçek nedeni, filmin dinsel içeriğine ve sanatçının özgürlüğüne ilişkin savunmaya karşı gösterilen bir tepkiydi. Tarkovski bu üç saatlik sinemaskop filmini siyah/beyaz olarak gerçekleştirmekle beraber, Rublev’in ikonalarını gösteren bitiş sahnelerini renkli olarak sundu.

1972: İlk Bilimkurgu Filmi Tarkovski 1972’de çevirdiği Soljaris (Solaris) adlı yapıtıyla Stanislavv Lem’in bilim-kurgu romanını sinemaya uyarlamış oldu. Yönetmenin insanlığın geleceğine ilişkin inancını irdelediği bu filmde bilim adamlarının Solaris adlı gezegeni araştırmaları söz konusudur. Bu gezegen de bilim adamlarını geçmişleriyle karşı karşıya getiren bir plazmayla çevrilidir. Tarkovski bu temel motifi, başrol oyunculann uzun diyaloglarla insanların edindikleri tecrübelerin sınırlarını sorguladıkları, esrarengiz ve çok yönlü yapıtında kullandı.

Serkalo (Ayna) adlı filminde Tarkovski Sovyetler Birliği’nde 1930-75 yıllan arasında yaşanan toplumsal ve tarihsel devrimleri yansıttı. Yıkılmak üzere olan evliliğini kurtarmaya çalışan bir adam çocukluk anılarına boğulur. Son derece simgesel olan bu eserinde Tarkovski kullandığı geriye dönüşlerle ve düş sekanslarıyla zaman kavramını silikleştirdi. Bu yapıtı da sansür makamlarınca fazla “sübjektif’ bulundu. 1979’da bilimkurgu tarzına döndü. Stalker adlı filmde bir bilim adamıyla bir yazar, bir göktaşının çarpmasıyla sözde gizemli güçlere kavuşan yasak bir bölgeye giderler. Bu yolculuk insanın bilinçaltına bir seyahate dönüşür. Çözümlenmesi zor olan bu yapıttaki şiirsel düş dünyalarına çok derin bir pesimizm hakimdir.

1983’ten Sonra: Yurdundan Uzakta Ülkesinin kültürden sorumlu yüksek memurlarıyla sürekli olarak sürtüşmelere giren Tarkovski, 1983 yılında Batı Avrupa’ya yaptığı bir seyahatten yurduna dönmedi. Aynı yıl içinde İtalya’da Nostalghia adlı filmini gerekleştirdi. Bu filmde bir gazeteci, 19. yüzyılda İtalya’da çalışmış olan bir Rus bestecisinin izini sürerken, bu araştırma hayatın manasını anlamaya yönelik bir arayışa dönüşür. Yazar bu yolculuğunda yakında batacak olan dUnya saplantı-sıyla aklını bozmuş ve medeniyeti itham eden tuhaf bir adama rastlar. Çok etkileyici görüntülerin kullanıldığı bu filmin melankolik temel havası, Tarkovski’nin yurduna duyduğu özlemi anlatmaktadır. Kanser hastalığıyla savaşan yönetmen 1989’da son filmi olan Offret’i (Kurban) çevirdi. Bu filmde ıssız bir yere çekilmiş olan İsveçli bir aydın birden bire bir felaket (nükleer savaş) haberiyle allak bullak olur. Ertesi gün, her şeyin eski haline dönmesi koşuluyla, kendini feda etmeye yemin eder. Bu film, ürkütücü atmosferine rağmen, sonunda, bireyin fedakârlık etmesi suretiyle, yeni bir başlangıç olasılığına ilişkin umutları kuvvetlendirir. Tarkovski Paris’te 54 yaşında hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Jacques Tati Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Jacques TatiJacques Tati; (9.10.1907 – 4.11.1982)

Jacques Tatischeff, Rus asıllı bir çerçeve imalatçısının oğlu olarak Paris’te doğdu. Söylentilere bakılırsa, büyükbabası Çarın generallerinden biriydi. Saint-Germain-en-Laye lisesinde okurken, tutkulu bir rugby ve tenis oyuncusu olan Tatischeff, spora olan yatkınlığıyla dikkatleri çekti. Liseyi bitirdikten sonra Londra’da resim çerçeveciliği üstüne eğitim gördü ve 20’li yılların sonuna doğru ebeveyninin dükkânında antika çerçeve satıcılığı yaptı.

1931’den Sonra: Varyete Oyunculuğu Tatischeff, küçüklüğünden beri insanları dikkatle gözlemlemeyi ve alışkanlıklarını incelemeyi zevkli bir alışkanlık haline getirmişti. Arkasından da onların küçük ve büyük zaaflarıyla inceden inceye matrak geçiyordu. Arkadaşlar arasında yaptığı bir iki parodi gösterisi büyük bir beğeniyle karşılanınca, Tatischeff komedyenlikteki yeteneğini profesyonel olarak değerlendirmeye karar verdi. Adını Tati olarak kısaltan Jacques, sporcuları alaya aldığı bir pantomim gösteri biçimi geliştirdi. Fransız kadın yazar Colette, Tati’yi Paris’te küçük bir sanat merkezinde izledikten ve beğenisini pohpohlayıcı sözlerle belirttikten sonra, Tati’nin yükselişi artık kaçınılmazdı. 1934 yılında varyete sanatçısı Mistinguette ve şarkıcı Maurice Chevalier ile birlikte sahne aldı.

Fakat Tati’nin emeli yalnızca sahneyi fethetmekten ibaret değildi – sesli filmde de bir yere gelmek istiyordu. 1931’de Oscar, champion de tennis (Tenis Şampiyonu Oscar) adlı ilk kısa filmini gerçekleştirebildi. 30’lu yılların ortasına kadar dört film daha çektiyse de, seyircinin ilgisini çekemedi.

1947: Şenlik Günü Tati, savaş yıllarını taşrada Indre ilinin kırsal atmosferinde geçirdi. Sainte Sev&re kasabasının halkı, insanları akşamları oyalaması için çektiği ilk film için, ideal ekibi oluşturdu. Kâra ortak ettiği birkaç arkadaşıyla birlikte 1947’de çektiği Jour de fete (Şenlik Günü) filminde Tati yönetmenliği, senaryo yazarlığını ve başoyunculuğu şahsında birleştirdi. Bu filmde bir taşra panayırını fon olarak kullanıp Amerikan posta servisinin randımanlı çalışmalarından etkilenerek işini en mükemmel hale getirmeyi amaçlayan ama sonunda yalnız büyük karışıklıklara sebep olan sevimli postacının öyküsünü anlatır. Tati’nin ilk filminde bile, insanların zayıf yönlerini ortaya çıkartmakla beraber, asla yaralayıcı olmayan, kendine özgü mizah yeteneği sezilmektedir. Bireyin, teknolojinin sinsiliği ve küçük tuzakları karşısındaki savaşı, Tati’nin günlük hayatı ne denli dikkatle incelediğinin ve mizah dolu bir anlayışla beyazperdeye aktardığının göstergesidir. Esasında filmi renkli çekmek isteyen Tati, parasal sorunlar yüzünden filme ancak bir iki renkli sekans katabildi. 1963’te bu yapıtını yeniden gözden geçirerek konuyu bir çerçeveye oturttu.

1953: Hulot’nun İlk Defa Ortaya Çıkışı Tati ilk yapıtı için Fransız Sinema ödülünü almakla beraber uluslararası bir başarıya ancak, tatil geleneklerinin bir taşlaması niteliğinde olan Les vacances de Monsieur Hulot (1953) adlı filmle ulaşabildi. Tatilini geçirmekte olduğu bir pansiyonda kendisini sevdirmeye çalışırken yanlış anlamalara ve küçük felaketlere neden olan, beceriksiz Monsieur Hulot’nun serüvenlerini anlatır Tati bu filminde. İlk filminde olduğu gibi, burada da sayısız espriyi zayıf bir konu çerçevesinde yan yana dizer. Çıkarılan sesler, dramaturji açısından, konuşulan sözlerle aynı ağırlıktadır. Tati’nin kendisi de, kısa bir “Hulot” dışında, pantomim alanındaki yetenekleriyle yetinmektedir.

Sonraki filmi olan M on Oncle’da (Amcam, 1958) Monsieur Hulot tipi yeniden hayat buldu. Ailesiyle birlikte kentte tümüyle otomatik bir evde yaşayan küçük yeğeniyle ilgilenen Hulot, teknolojik çağın ve aynı zamanda insani sıcaklığını yitirmiş bir dünyanın sinsiliklerine karşı modern bir Sancho Panza gibi savaşır. Mon Oncle 1959’da en iyi yabancı film dalında Oscar ile ödüllendirildi.

1965’ten Sonra: Parasal Başarısızlıklar Elde ettiği bu başarıdan cesaretlenen Tati, 1965’te kendi olanaklarına oranla 15 milyon Frank gibi çok yüksek bir bütçeyle yeni bir film çevirmeye kalkıştı; fakat Hulot’nun üçüncü kez ortaya çıktığı Playtime (Oyun Zamanı), umulan seyirci kitlesini sinema salonlarına çekemedi. Bu film, modern dünya metropolü Paris’in yaşamını karikatürize etmektedir. Hulot’lu son film, insanların otomobilden ne derece garip bir biçimde yararlandıklarını anlatan, Trafic (1970) adlı taşlamalı bir komedidir. Eski varyete skeçlerinin Parade (Geçit Resmi) adı altında bir video montajından oluşan Tati’nin son eseri, 1974’te seyirci karşısına çıktı. 1982 yılında 75 yaşında Paris’te ölen Tati, elindeki film projesini tamamlayamadı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

François Truffaut Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

François TruffautFrançois Truffaut; (6.2.1932 – 21.10.1984)

Paris’te bir teknik ressamın oğlu olarak dünyaya gelen Truffaut, okuldan çok sinemaya gitmekten hoşlanan asi bir öğrenciydi. Birkaç kez ıslahevine girdikten, orada burada bulduğu işlerde çalıştıktan ve ordudan onursuz bir şekilde terhis olduktan sonra, Truffaut 1951’de “Cahiets du Cinema” dergisine girdi. Burada çalışırken Fransız Sinemasının acımasız eleştirmeni olarak isim yaptı. Film konusunda ilk pratik deneyimlerini 1956’da Roberto Rossellini’nin reji asistanlığını yaparken edindi. 1957 yılında da kendi prodüksiyon şirketini kurdu.

1959’dan Sonra: Otobiyografilere Başlaması Truffaut da, “Nouvelle Vague” temsilcilerinin çoğu gibi, film zanaatı konusunda kendi kendini yetiştirdi. Radikal bir biçimde “Auteur filmi” kavramını savunmakla, gerçeği ve genel olarak geçerliliği kabul ettirebilmesi açısından, yönetmenin hayat tecrübelerinden yararlanmasını ve kendine özgü bir stil uygulamasını bekliyordu. Truffaut’nun ilk filmi Les quatres cents coups (400 Darbe, 1959) da bu düşünüşe uygun olarak, otobiyografik çocukluk anılarım göz önüne sermektedir. Antoine Doinel (Jean-Pierre Leaud) tiplemesi ile dört film daha çevirerek sinema tarihinde eşsiz bir biyografi dizisi üretmiş oldu.

Truffaut’nun Tirez sur le pianiste (Piyanisti Vurun, 1960) adlı ikinci filmi, yabancılaştırılmış bir biçimde Amerikalıların 40’lı yıllardaki Kara Dizisine dayanmaktadır. Truffaut 1961’de, filmlerinin çoğu için karakteristik olan bir konuya Jules et Jim (Unutulmayan Sevgili) filminde başvurdu. Burada aşkın karmaşıklığına kapılan bir insan kendi duygularıyla başa çıkmak zorunda kalır.

1965’ten Sonra: Değişik Konular Truffaut 60’lı yılların ortasından sonra konu ve stil açısından büyük bir çeşitlilik gösterdi. 1966’da Ray Bradbury’nin romanı “Fahrenheit 451″i sinemaya uyarlayarak bilimkurgu film türüne el attı. Bir yıl sonra da Hitchcocok ve Chab-rol’un etkisinde kalarak çevirdiği La Mariee etait en noir (Siyah Gelinlik, 1968) adlı filminde öç almak için beş erkeği öldüren bir kadın (Jeanne Moreau) konu edilmektedir.

1971’den Sonra: Duygu Dünyasından Çeşitlemeler Les deux Anglaises el le continent (İki İngiliz Kızı) adlı filmle Truffaut 1971’de, bundan böyle hep değişik, yeni biçimlerle gözler önüne sereceği “aşk” konusuna döndü. Başoyuncularını ve çoğu zaman şaşırtıcı olan gelişimlerini ironik bir biçimde uzaktan gözetlerken, zamana dayanıklı filmler yarattı. Özellikle “amour fou” denilen tutkulu aşkla çok yakından ilgileniyordu. L’histoire d’Adele H. (Adele H.’nın Öyküsü, 1975) filminde genç bir kadın (Isabelle Adjani) kendisini giderek bir subaya karşı duyduğu aşka, karşılık görmeksizin, kaptırır. 1977 yılında gerçekleştirdiği L’homme qui amait les femmes (Kadınları Seven Adam) adlı komedide kadınlara ve özellikle kadın bacaklarına tutku derecesinde düşkün olan bir erkeğin öyküsü anlatılmaktadır. La chambre verte (Yeşil Oda, 1978) adlı felsefi sayılabilecek, ve -birçok filminde olduğu gi-bi- başrolü bizzat üstlendiği filmde ölümden sonra da süren aşk söz konusudur.

1983: Kara Dizi’ye Saygı Truffaut 1980’de Alman işgali sırasında bir tiyatroda olup bitenleri anlattığı Le dernier Metro (Son Metro) ile eski tiyatro stiline aşkını ilan etti. 1973 yılında La nuit americaine (Güneşte Gece) adlı filmiyle de sinemaya saygısını sunan bir yapıt vermişti. Truffaut’nun son yapıtı olan Vivement dimanche (Neşeli Pazar) adlı siyah/beyaz filmi bir sekreterin öyküsünü anlatmaktadır. Başrolünde Truffaut’nun hayat arkadaşı Fanny Ardant’m oynadığı bu filmde, genç bir sekreter cinayetle suçlanan patronunu kurtarır. Truffaut bir yıl sonra, 52 yaşında Neuilly-sur-Seine’de hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Luchino Visconti Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Luchino ViscontiLuchino Visconti; (2.11.1906 – 17.3.1976)

Milano’da dünyaya gözlerini açan Visconti İtalya’nın eski soylu ailelerinden birine mensuptu. Birkaç kez evden kaçmaya yeltendikten sonra Cenova’da yatılı bir okula verildi. Bu okuldan 18 yaşında ayrılan Visconti, Pinerolo’da bir süvari okuluna yazıldı. 20’li yılların ortasında da babasının çiftliğinde at yetiştirmeye başladı. 1936’da Paris’e taşınan Visconti, burada, kendisini asistan olarak angaje eden yönetmen Jean Renoir ile tanıştı. 1939 yılında da İtalya’ya döndü.

1942: Neorealizmin Başlangıcı Visconti 40’lı yılların başında filmin “katıksız gerçeği” yansıtmasını talep eden “Cinema” dergisinin yazarlarıyla tanıştı. Ossessione (Tutku, 1942) adlı ilk filmiyle Visconti bu talebi yerine getirmiş oldu. Bu filmi Amerikalı yazar James M. Cain’in “The Postman always rings twice” (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) adlı polisiye romanından sinemaya uyarladı. Çağdaş İtalyan sineması için tipik olan temiz, kahraman insanların yerine, Visconti burada tutkularının esiri olan üçlü bir ilişki içindeki insanların öyküsünü anlattı. Konuyu pitoresk bir dekor önünde sunmayıp kuru bir manzara seçti. Sansür bu filmi tümüyle yasaklamadan önce, sayısız yerinden kesilmesini istedi. Buna karşın, gösterime girdiği gece ilk kez “Neorealizm” kavramının kullanıldığı bu yapıt, İtalyan Sinemasında aynı ad altında kurulan akım üzerinde etkin bir rol oynadı.

1943’ten Sonra: Tiyatro Çalışmaları Kendisine başka film projeleri gerçekleştirmesi için fırsat tanınmadığı için, Visconti, öncelikle Fransız oyunlarını sahneye koyduğu tiyatroya geçti. 1947/48’de La terra trema (Yer Sarsılıyor) adı altındaki ikinci filmini gerçekleştirdiyse de, Sicilya şivesiyle çekilen ve fakir balıkçıların sorunlarını konu alan bu yapıtı parasal açıdan fiyasko ile sonuçlandı. Bellissima (1951) adlı filmi de aynı akıbete uğradı.

1953-63: Ağırlık Noktası: Tarih Senso (Günahkâr Gönüller, 1953/54) ile Neorealizme uygun tarihi bir film çevirdi. Burada aşkı için memleketini satan bir kadın, taptığı adam tarafından aldatılır. Bu yapıt, sadece, ödüllendirildiği Venedik Film Şenliğinde tam olarak görülebildi. Festivalden döner dönmez İtalyan sansür makamlarınca önemli ölçüde kısaltılması talep edildi.

Visconti, Rocco e i suoi fratelti (Düşman Kardeşler/Rocco ve Kardeşleri) adlı filmiyle 1960 yılında gerek konu, gerekse stil açısından ilk yapıtlarına döndü. Birbirine hiç benzemeyen ve birinin kendisini kardeşi için feda ettiği iki erkek kardeşin dramı, aynı zamanda daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak için geri kalmış Güney İtalya’dan büyük kente taşınan bir ailenin öyküsüdür. Visconti 1962’de II gattopardo (Leopar) adlı filmiyle yeniden tarihi bir konuya el attı. Garibaldi’nin birleşmiş bir İtalya için verdiği mücadeleyi fon alarak muhafazakâr bir prensi ömek gösterip kendi sözleriyle “bir toplumun sahneden çekilmesini” anlatmaktadır.

1968-72: Almanya İle İlgili Konular Albert Camus’nün bir romanından sinemaya uyarladığı La straniero (Yabancı, 1967) adlı filmin başarısızlığa uğramasından sonra Visconti, 1968-72 yıllarında Alman sorunlarını ele alan bir üçleme gerçekleştirdi. Bu yapıtı tamamlandıktan sonra fiziksel bir çöküntü yaşadı ve çalışmalarına bir yıl ara vermek zorunda kaldı.

1974-76: Son Yapıtları Gruppo di famiglia in un interno (Aile Toplantısı) adlı filmiyle Visconti 1974 yılında İtalya’yı tehdit eden Neo-Faşist devrimi konu aldı. 1975/76’da çevirdiği L’innocente (Masumiyet) adlı son yapıtında filmleri için tipik olan, zamanı kalmamış ve geçmişten kopmayı beceremeyen kahramanını yeniden sunar. Visconti, Roma’da ölünceye kadar bu filmin kurgusuyla uğraştı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Orson Welles Hayatı ve Filmleri

Orson WellesOrson Welles; (6.5.1915 – 10.10.1985)

Welles, çok küçük yaşta sanatta ve yazarlıkta yetenekli olduğunu ortaya koydu. Çok zeki bir çocuk olan Orson, çocukluk yıllarında Shakespeare’i okudu ve okula devam ederken kendi piyeslerini sahneye koyup başrolleri üstlendi. Ne yazık ki çocukluğu mutlu geçemedi. Sekiz yaşındayken annesini, dört yıl sonra da babasını kaybedince bir aile dostu çocuğu alıp büyüttü.

1931’den Sonra: Blöfle Tiyatroya Girmesi 1931’de İrlanda’ya giden Wells, orada ABD’den gelen ünlü bir tiyatro oyuncusu olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine 16 yaşındaki delikanlıya Dublin’in ünlü “Gate Theater” tiyatrosunda bir başrol oyunculuğu verdiler. Bunun ardından Abbey Theater’da da iş buldu.

Walles sonuç alamadığı birkaç girişimden sonra, 1934’te New York’ta Broadvvay’de bir tiyatroda oynama fırsatını buldu. Burada Shakespeare’in “Romeo ve Jülyet” adlı eserinde Tybalt rolünde çok parlak bir oyun çıkardı. John Houseman ile birlikte sahneye koyduğu yapıtlar, çok ilerici oldukları için oldukça büyük tepki aldı. Sahneye koyduğu yapıtlardan biri olan ve yalnız zenci oyunculara yer verdiği Macbeth adlı oyun ün kazandı. Wells 1934’te oyuncu Virginia Nicholson ile evlendi; 1939’da da boşandılar. Welles değişik tiyatro projeleri için çalışırken bir yandan da radyofonik skeçler yazdı ve onların yayınlanmasında ve seslendirme işlerinde aktif rol oynadı.

1938: “The War of the Worlds” (Dünyalar Savaşı) ile Büyük Bir Çıkış Yapması H. G. Wells’ın “The War of the Worlds” adlı oyunundan yaptığı radyofonik uyarlama, milyonlarca Amerikalıyı radyonun karşısına mıhladı. Mars’tan gelen yaratıkların ABD’ye saldırılan hayali bir ürün olmakla beraber, öylesine gerilim dolu ve gerçeğe yakın bir biçimde canlandınlmıştı ki dinleyicilerin çoğu tarafından gerçek bir olay sanılarak, halk arasında paniğin kopmasına neden oldu. Welles bu olağanüstü başarısıyla Hollywood’un dikkatini üzerine çekebildi. RKO Film Şirketi, Welles ile, kendisine sanatsal açıdan tam bir özgürlük tanıyan bir kontrat imzaladı.

1941: Citizen Kane (Yurttaş Kane) Adlı Başyapıtı Welles’in ilk uzun metrajlı filmi Citizen Kane (Yurttaş Kane), bu filmin gösterime girmesini engellemek için boşuna çaba sarfeden, gazetecilik kralı Randolph Hearst’ın hemen hemen hiç kamufle edilmemiş yaşamöyküsüydü. Welles bu filmin yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği gibi, senaryonun yazılmasına da katkıda bulundu ve başrolü kendisi oynadı. Bu film sinema gişelerinde olağanüstü bir gelir getirmemekle birlikte, aradan çok zaman geçmeden herkesin birbirine gizlice salık verdiği bir yapıt oldu. Dokuz dalda Oscar’a aday gösterilmekle birlikte, ancak en iyi orijinal senaryo dalında ödül alabildi. Bu yapıtın karamsar, karanlık ve gölgeli atmosferi, filmin 50’li yıllarda ortaya çıkan “film noir” denilen Kara Dizinin öncüsü olmasını sağladı. Welles geniş açılı objektif ve derin netliği kullanarak çektiği görüntülere yeni dramatik bir hava katabildi. Filmin geleneklere uymayan yapısı kısa zamanda bir ekol haline geldi. Welles, anlattığı öyküyü değişik insanların bakış açısından vermekle ve iç içe geçmiş geri dönüşlerle, konusuna büyük bir karmaşıklık kazandırdı.

40’lı ve 50’li Yıllarda: Welles, İkinci Dünya Savaşı’nda cephe tiyatrolarında gösterilmek üzere bir müzikal sahneye koydu ve Marlene Dietrich ile birlikte askerleri eğlendirmek için oynadı. Hollywood, geleneklere uymayan tarzıyla kısa zamanda adı “enfant terrible”e (Yaramaz Çocuk) çıkan Welles’i nereye koyacağını bilemedi. Ancak 1945’te The Stranger (Yabancı) adlı filmde, senaryoya sıkı sıkıya bağlı kalması koşuluyla, yeniden kendi yükümlülüğü altında yönetmen ve oyuncu olarak çalışması için Wells’e bir fırsat tanıdı. Bir zamanlar toplama kampında görevli olduğu için izini kaybettirmeye çalışan bir celladın öyküsünü anlatan bu film başarılı oldu. Welles bunun üzerine 1943-47 yılları arasında evli bulunduğu ikinci karısı Rita Hay-worth’u başrolde oynattığı The Lady from Shanghai (Şangaylı Kadın, 1948) adlı filmini çevirebildi. Ne var ki bu yapıt beklenen başarı çizgisine ulaşamadı. Welles, tiyatro oyunlarını sinemaya uyarlamakta daha şanslıydı. Macbeth’te (1948) Welles başrolü üstlenerek şeytani oyunuyla izleyicileri etkiledi. Genç bir uyuşturucu savaşçısıyla yaşlanmakta olan bir polis arasındaki ölümcül düelloyu konu alan Touch of Evil (Bitmeyen Balayı, 1958) adlı düşük bütçeli yapıt pek çok insana göre, Yurttaş Kane’den sonra Welles’in en iyi filmi sayılmaktadır. Welles, bu dönemde oyuncu olarak hem tiyatroda, hem de beyazperdede The Third Man (Üçüncü Adam, 1949) vb.] başarılar kaydetti.

1960’tan Sonra: Avrupa’da Benimsenmesi Welles’in çalışmaları Avrupa’da daha çok kabul görür. Burada Franz Kafka’nın romanından sinemaya uyarladığı Der Prozess (Dava, 1962) ve bir kalpazan konusundaki araştırmasını belgesel ile uzun metrajlı eğlendirici film arası bir karışımla sunduğu F for Fake (Kalpazan, 1973-75) adlı filmleri çevirdi. Yaşlılığında yaklaşılmaz ve kendini beğenmiş biri olarak kabul edilen Welles, Las Vegas’ta geçirdiği bir enfarktüs sonucu hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , ,

Robert Wiene Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert WieneRobert Wiene; (16.11.1880 – 17.7.1938)

Dresden’de doğan Wiene’nin sanat kariyeri 1910 sıralarında doğduğu kentte ve Berlin’de başladı. 1914’te senarist olarak film yapımcısı Otto Messter’in yanında çalışmaya başladı. Wiene, senaryolarını da yazdığı ve sessiz film yıldızı Henny Porten’e göre ayarlanan ilk yapıtlarını Messter’in siparişi üzerine gerçekleştirdi. Aralarında Der Sekretaer der Koniğin (Kraliçenin Sekreteri, 1916) ve Die Raeuberbraut (Haydutun Nişanlısı, 1916) bulunmaktadır. Wiene 1918’de Wiener Sascha-Film şirketinde prodüksiyon ve sanat müdürü olarak çalışmaya başladı.

1920: İlk Ekspresyonist (Dışavurumcu) Filmi Carl Meyer ile Hans Janowitz’in senaryosuna göre çevirdiği Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, 1920) adlı iç karartıcı dramla, çağdaş edebiyat ve resim sanatına egemen olan ekspresyonizm stilini sinemaya da uygulamış oldu. Normallikle deliliğin karışımından oluşan bu filmde genç bir adam, Caligari adlı ipnotizmacının Cesare adlı medyumu aracılığıyla birkaç insanı öldürttüğünü öğrenir. Caligari’nin gerçekten, genç adamın kapatılmış olduğu akıl hastanesinin müdürü olduğu anlaşılır. Bu filmde kullanılan dekorlarla kamera yönetimi, sessiz Alman filminin stili için önder oldular. Geometrik şekillerle deforme edilmiş perspektifler, sivri açılarla koyu gölgeler dış dünyayı bir delinin kâbusu gibi göstermekteydi. Siegfried Kracauer bu yapıtı 40’lı yılların sonunda otoritenin methiyesi olarak yorumladı ve bunda Nasyonal Sosyalizm diktatörlüğünün ilk işaretlerini gördüğünü ileri sürdü.

Daha sonraki yapıtı Genuine’de (1920) Wiene dışavurumcu tarzın araçlarını geliştirmeye çalıştı. Kan açlığı yüzünden bir aileyi mahva sürükleyen, gizli bir tarikata mensup bir kadının öyküsünün anlatıldığı bu film, kalitesi açısından pek çok tartışmaya yol açmıştır.

1923’ten Sonra: Bir Katilin Çektiği Azap Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” adlı romanından sinemaya uyarladığı Raskolnikov (1923) filminde de Wiene dışavurumcu öğelere başvurdu. Moskova Sanat Tiyatrosunun oyuncularının rol aldığı bu filmde Wiene, işlediği suçu cinayet olarak görmeyen fakat yavaş yavaş yüklendiği suçun büyüklüğünü kavrayan bir katilin dramını psikolojik bir araştırma olarak yakın plân çekimlerle gözler önüne serdi. Bu arada Raskolnikov’un vizyonları dekorun biçimsel oyunlarıyla örtüşmektedir. Alt başlığı “Ein Film der Manschen” (İnsanlara Ait Bir Film) olarak belirtilen I.N.R.I. (1923) filminde de bir katilin çektiği azap konu edilmektedir. Wiene burada düelloya davet ettiği insanı öldüren idealist bir komünistin psikolojik sıkıntılarını İsa’nın çektiği acılarla bir arada sundu. Wiene bu filminde stil yönünden İsa’nın çarmıha gerilişini tasvir eden belli başlı sanat eserlerini örnek aldı ve kalabalık sahnelerin etkisine güvendi. Yedi bölümlük bu film izleyiciler-ce çok tutulmakla beraber, eleştirmenler Wiene’nin burada sinemanın olanaklarını, hümanist bir mesaj uğruna, yani insanları siyasette şiddet kullanmamaya davet etmek için, ikinci plana ittiğini ileri sürdüler.

1930’dan Sonra: Sesli Filmde Yeraltı Dünyası Wiene 1930’da çektiği Der Andere (Öteki Adam) adlı psikolojik dramla ilk sesli filmini çekmiş oldu. Burada şizofren bir avukat geceleri suçlular arasında dolaşır. Yeraltı dünyasını son derece gerçekçi bir biçimde çizdiği bu filmin başarısı üzerine, Wiene bir sonraki yapıtı olan Panik in Chicago (Şikago’da Panik, 1931) filminin konusunu da yeraltı dünyasından seçti. Filmin kahramanı, bir çete üyesini öldürmekle suçlandığı için polisten kaçmak zorundadır. Bu filmin çekiciliği, sözde yasa adamı olan polisin hareketlerini dolandırıcıların yasadışı davranışlarıyla karşı karşıya getirmesinde yatmaktadır. Wiene’nin bu yapıtından sonra konusunu yine suçlular dünyasından seçtiği Taifun (Tayfun, 1933) adlı filmi, bozguncu bir zihniyet taşıdığı bahanesiyle, Naziler tarafından yasaklandı. Wiene bunun üzerine Fransa’ya göç etti. Adı geçen filmi 1934 yılında, anlam açısından tamamen çarpıtılmış şekliyle Polizeiakte 909 adı altında Alman sinemalarında oynatıldı. Almanya dışındaki koşullarla kolay kolay başa çıkamayan Wiene’nin eski yaratıcılığı, başka bir ülkeye göç etmesiyle etkinliğini yitirmiş gibiydi. Birinci Dünya Savaşı patlamadan bir akşam önce Saraybosna’da yer alan suikast) fon olarak kullanarak çevirdiği, bir aşk öyküsü olan Ultimatum adlı filmin çekim çalışmaları sırasında Wiene, 57 yaşında, Paris’te yaşamını yitirdi. Amerikalı yönetmen Robert Siodmak bu filmi tamamladı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

William Wyler Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

William WylerWilliam Wyler; (1.7.1902 – 27.7.1981)

Alman/İsviçreli bir anne-babanın oğlu olan Wyler Mühlhausen/Alsas’ta dünyaya geldi. Paris’te erkek giyimi konusunda eğitim gördü. 1920 yılında, Universal Studios’un başkanı olan amcası Carl Laemmle ile Hollywood’a gitti. Bir reklam ajansında çalıştıktan sonra Wyler 1925’te Crook Busters adlı kısa westerni çekmeye fırsat buldu. 1935’ten sonra edebi uyarlamalara eğildi ve güvenilir bir zanaatçı olarak isim yaptı.

1937: Gangster Filmiyle Üne Kavuşması Sidney Kingley’in bir romanından sinemaya uyarlanan Dead End (Çıkmaz Sokak, 1937), New York’un yoksul mahallelerindeki hayatı konu alır. Filmin aslında yoksul mahallelerdeki insanların giderek nasıl kabalaştıklarını göstermesi tasarlanmışsa da, Wyler, kendilerine meydan okunan bütün durumlarla güzellikle ve akıllıca başa çıkabilen komik karakterler yaratarak bu iddiayı tersine çevirdi. Bu filmin olağanüstü başarısı, sonraları değişik yönetmenler tarafından ele alınan Dead End Kids (Çıkmaz Sokağın Çocukları) adlı bir dizinin çıkmasına neden oldu.

1938-42: Mükemmel Melodramlar Jezebel (1938) Wyler’in yönettiği ilk melodram oldu. Amerika’nın güney eyaletlerinde geçen ve egosantrik genç bir kadının öyküsünü anlatan bu yapıtı Wyler, tamamen filme ifade gücüyle damgasını basan başkadın oyuncusu Bette Davis’e göre tasarladı. Bunu izleyen yıllarda sık sık bir arada çalışan Wyler ve Davis, The Little Foxes (Öldürünceye Kadar/Küçük Tilkiler, 1941) ile, gerçekleştirdikleri melodramların doruğuna ve aynı zamanda son noktasına ulaştılar. Burada yine Amerika’nın güney eyaletlerinden birinde gaddar bir kadın kocasının katili olur. Bu filmin çekim çalışmaları sırasında yönetmenle baş kadın oyuncusu arasında, sahnelerin düzenlenmesi konusunda tartışmalar çıkınca, uyumlu çalışma ortamı bozuldu. Wyler İkinci Dünya Savaşı sırasında Mrs. Miniver (1942) adlı filmi çevirdi. Hollywood’un propaganda filmleri arasında yerini alan ve bir İngiliz annenin Almanların Londra’ya düzenledikleri hava saldırıları sırasındaki kahramanca hayatını konu alan bu yapıt, Wyler’e birinci Oscar ödülünü kazandırdı.

1956: Savaş Sonrası Yıllarının Eleştirel Takdiri Wyler, gönüllü olarak yazıldığı Amerikan ordusundan terhis edilir edilmez, kendisine ikinci Oscar ödülünü kazandıracak olan The Best Years of our Lives (Hayatımızın En Güzel Yılları, 1946) filminin çalışmalarına başladı. Üç ayrı örnekle, ordudan terhis edilen askerlerin yeniden topluma uyum sağlamalarıyla ilgili sorunları ele alan Wyler, yapımcıların baskısı üzerine filmine mutlu bir son getirmek zorunda kaldı. Daha sonraki yapıtı The Heiress (Miras, 1949) ile yeniden melodram tarzına bir dönüş yaptı. Hayal kırıklığına uğrayınca aşkı intikam hırsına dönüşen bir kadının öyküsünü anlatan bu zengin dekorlu film yüzyılın başında New York’ta geçer. Wyler bu filmi bir tiyatro eseri gibi sahneleyerek kostümleri ve dekorları ön plana çıkardı.

1951-56: Psikoloji ve Şiddet 50’li yılların başlamasıyla Wyler sayısız gangster ve polisiye filmi çevirdi. Detective Story (Karakolda, 1951) adlı filminde “Kara Dizi” tarzında, suçlulara karşı duyduğu nefret patolojik bir hal alan bir polisin portresini çizdi. The Desperate Hours (Umutsuz Zamanlar, 1955) ile Wyler, döneminin en iyi polisiye filmlerinden birini gerçekleştirdi. Burada canilerden oluşan bir çete vasat bir Amerikan ailesine sığınır. Wyler birinci derecede, kendini aşmak zorunda kalan temiz yürekli aile babasıyla ona hiç güvenmeyen, çılgın gangster şefi arasındaki ikili mücadeleyle ilgileniyordu. Friendly Persuasion (Kan Dökmeyeceksin, 1956) adlı filminde de olağandışı durumlarda şiddet kullanılması gereksinimi işleniyordu.

1959/1967: Wyler İçin Tipik Olmayan İki Yapıt Wyler 1959 yılında 50.000’den fazla figüran kullanarak sessiz film klasiklerinden Ben Hur’un sesli versiyonunu çekti. On bir tane Oscar ile ödüllendirilen bu filmin doruk noktasını, orijinalinde de olduğu gibi, dört atlı zafer arabasının yarışması oluşturdu. Funny Girl (Komik Kız, 1967) adlı müzikal film Wyler’in son büyük başarısı oldu. Yabancısı olduğu bu türde Wyler, aynı adlı Broadvvay piyesini mükemmel bir biçimde sinemaya uyarlamakta çok başarılı oldu. Wyler bu filmi, başarısız bir şarkıcıyı sahnede de başrolü üstlenerek canlandıran Barbara Streisand’a göre tasarladı. 67 yaşındaki Wyler sinema zanaatındaki büyük ustalığını bir kez daha The Liberation of L. B. Jones adlı ırkçılık karşıtı dramla kanıtladı. 1981 yılında Los Angeles’te hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Fred Zinnemann Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Fred ZinnemannFred Zinnemann; (29.4.1907 – 14.3.1997)

Viyana’da bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Zinnemann, yeteneğinin yeterli olmaması yüzünden müziği meslek olarak seçmekten 1925 yılında vazgeçti. Onun yerine 1927’de Paris Yüksek Sinema Akademisinde kameramanlık eğitimine başladı. 1929’da Berlin’e gelerek senaristlik ve reji asistanlığıyla sinema kariyerini başlatmış oldu. Billy Wilder ve Robert Siodmak’la birlikte Menschen am Sonntag (Bir Pazar Gününde İnsanlar, 1929) adlı filmi gerçekleştirdiler.

1937-41: Belgesel Filmler Filmin çekim çalışmaları bitince, Zinnemann ABD’ye giderek 1931’de Amerikan vatandaşlığını kabul etti. 1934’te belgesel film yapımcısı Robert Flaherty ile birlikte Meksika’da fakir balıkçıların hayatını konu alan Nets (Ağlar, 1934-36) adlı sosyal eleştiri araştırması üzerindeki çalışmalarına başladı; 1937’de ABD’ye döndü.

1944: Bir Romanın Sinemaya Uyarlanmasıyla Kazanılan Başarılar Zinnemann 1942’de Kid Glove Killer (Eldivenli Katil) ile ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Aynı yıl Eyes in the Night (Karanlıktaki İz) adlı polisiye filmini çekti. Burada kör bir dedektif bir rastlantı sonucu Nazi ajanlarının karıştığı bir casusluk olayını açığa çıkarır. Anna Seghers’in aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı The Seventh Cross (Yedinci Haç, 1944) adlı filmiyle Zinnemann dünya çapında üne kavuştu. Ondan sonraki yıllarda Zinnemann, aralarında The Search (Arayış, 1947) adlı filmin de bulunduğu, savaşı ve savaş sonrası dönemi konu alan yapıtlar verdi. Bu filmde toplama kampında annesinden koparılan yurtsuz bir çocuk, bir Amerikalı askerin yardımıyla annesine yeniden kavuşur.

1950 Sıralarında: Savaş Sonrası Dönemin Tarihçisi Zinnemann, hemen hemen başka hiçbir yönetmenin yapmadığı biçimde, savaş sonrası Amerikan kentlerindeki kirli sokakları ve arka avluları beyazperdeye aktardı. Kuru gerçekçiliği İtalyan Yeni-Gerçekçiliğiyle bir paralellik gösteriyordu. Bu tarz film yapımcılığının en seçkin örneğini Terem (Temiz Ruhlar, 1951) oluşturmaktadır. Savaş sırasında Amerikalı bir askerle evlenen bir İtalyan kadın, cennet New York’ta kavuşacağı hayatın düşlerini boşuna kurar.

1952: Western Klasikleri Zinnemann filmlerini hep mutlu bir sonla bitirdiği halde, ancak gerçekleri gözler önüne sermekten vazgeçince, Hollywood’da ünlenebildi. High Noon (Kahraman Şerif, 1952) ile westerne seviye kazandırdı. Bu filmde bir şerif (Gary Cooper), kendisinden öç almak isteyen dört gangsterle başa çıkmak zorunda kalır. Bu filmin başarısında, eleştirmenlere göre, çevrildiği dönemin de etkisi olmuştur. Bireyin şiddete karşı çıkmak zorunluluğunu vurgulayan ve Kore savaşını arka planda gösteren bu yapıt, seyircilerden olağanüstü olumlu bir tepki aldı.

1953: Yönetmenlik İçin Aldığı İlk Oscar Zinnemann “Kahraman Şerif” adlı filmi için Oscar’a aday gösterilmekle beraber, ancak bir sonraki filmi olan From Here to Eternity (İnsanlar Yaşadıkça, 1953) için Oscar ödülünü alabildi. Bu filmde kışlanın sert disiplinine başkaldıran bir asker, Pearl Harbour saldırısında hayatını kaybeder. İlk eserleriyle kıyaslanınca, Zinnemann burada toplumsal eleştirisini oldukça ılımlı tuttu. Bunun yerine hafif eleştiri, dakik bir çevre tasviri ve nispeten açık aşk sahnelerinden oluşan ticari açıdan en uygun karışımı kullandı. Ayrıca gişe çekiciliği kuvvetli olan starlar angaje etti. Başka oyuncuların yanı sıra, Frank Sinatra da Zinnemann’ın yönetimi altında ilk filmini çevirdi.

1955’ten Sonra: Eleştirel Ağırlıklı Yapıtlarla Kaydettiği Başarılar Bundan sonraki 30 yıl içinde Zinnemann, tartışmalı konulardan vazgeçmeksizin ama seyirci üzerindeki etkisini de bir kenara atmayan on film gerçekleştirmekle yetindi. Son yönetmenlik çalışmasını, başrolde Sean Connery’yi oynattığı üçlü bir ilişki öyküsü olan Five Days of Summer (Geçen Yaz Beş Gün, 1982) adlı filmiyle ortaya koydu.

Zinnemann, 90 yaşında geçirdiği bir enfarktüs sonucu Londra’da hayata veda etti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,

Robert Altman Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Robert AltmanRobert Altman; (20.2.1925 – 20.11.2006)

Kansas City’de doğan Altman Missouri Üniversitesi mühendislik fakültesinden mezun oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda hava kuvvetlerinde savaşa katıldıktan sonra 1947 yılında Kansas City’de endüstri filmleri konusunda en başta gelen yapımcı firmalardan biri olan Calvin Company’de iş buldu. Altman 1957’de ilk yapıtlarını verdi. Yeniyetmeleri konu eden The Delinquents (Suçlular) adlı uzun metrajlı film ile, ünlü yıldız için belgesel bir anı niteliğindeki The James Dean Story’yi (James Dean öyküsü) gerçekleştirdi. 1957’yi izleyen on yıl içerisinde Altman televizyon için çalıştı ve aralarında Alfred Hitchcock Presents (Alfred Hitchcock Sunar) ve Bonanza gibi dizilerin de bulunduğu dizi filmler çekti. Bunları uyarlarken Altman kendine has inatçılığından vazgeçmediği için, kendi filmlerini gerçekleştirmek için fırsat bulamadı.

1966: Başarıya Giden Yol Countdown (Geriye Doğru Sayma) adlı bilim-kurgu filmi Amerikalıların aya ayak basma olayını 1966 yılında vaktinden evvel sunmuş oldu. Bir sonraki yapıtı That Cold Day in the Park (Parkta Soğuk Bir Gün, 1969) Altman’ın daha sonraki filmleri için de tipik olan öğeler içermektedir. Bu filmde genç bir serseriyi evine alıp boşuna onu baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda öldürülen zengin bir kadının öyküsü anlatılmaktadır. Altman’ın sunduğu dengesiz tipler, tıpkı Fransızların Nouvelle Vague (Yeni Dalga) filmlerindeki baş karakterler gibi, sözleriyle birbirlerine ulaşamazlar.

Altman’ın bir sonraki filmi olan M.A.S.H. (1969) Cannes’da Altın Palmiye ile ödüllendirilerek yönetmenini üne kavuşturdu. Bu taşlama Kore savaşının dehşeti içerisinde, vazifelerini yerine getirmekten çok, zevk ile sefahat peşinde olan bir grup sinik askeri doktorun öyküsünü sunmaktadır. Bu filmin sağladığı başarı Altman’ın Lion’s Gate adlı kendi prodüksiyon şirketini kurmasını mümkün kıldı.

1970-79: Doruk Noktaları Altman’ın eleştirmenler nezdindeki başarısı McCabe and Mrs. Miller (McCabe ve Bayan Miller, 1971) gibi filmlerle sürüp gittiği halde, şiddet öğesini abartılı bir biçimde içerdiği için, filmleri ticari açıdan verimli olamadı. Yönetmen bu şekilde Thieves Like Us (Bizim Gibi Hırsızlar, 1973) filmiyle rüyalar beldesi Amerika’nın arka avlularında azıcık mutluluk ve huzur arayan, küçük insanların portresini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Ancak 1975’te Nashville adlı filmle yeniden çok başarılı oldu. Bu filmde zalim politikacılarla açıkgözlerin, bir folk müziği yarışmasına katılan şarkıcıların popülerliğinden nasıl yararlanmaya çalıştıkları göz önüne serilmektedir. Bir yıl sonra çevirdiği Three Women (Üç Kadın) adlı dramda kendilerini kullanan erkek dünyasından uzaklaşıp sonunda başarısızlığa uğrayan Kaliforniyalı üç kadına rastgele bir günlerinde eşlik eder. Sissy Spacek ile Janice Rule’ın yanında oynayan başoyunculardan biri, Shelly Duvall, gösterdiği performans için Cannes Film Festivalinde en iyi kadın oyuncu dalında ödül aldı.

Altman kendi filmlerini gerçekleştirdiği gibi, genç film yapımcılarını da himaye etti. Bu bağlamda, sonradan da sürekli olarak desteklediği Kanadalı yönetmen Alan Rudolph’ın Welcome in Los Angeles (Los Angelese Hoşgeldiniz) filminin yapımcılığını 1976 yılında üstlendi. Altman 70’li yılları, gelecekle ilgili sıkıntılı bir vizyon sunan Quintet (Beşli, 1978) filmiyle bitirdi. Bu filmde yıkıntılardan ibaret ıssız, mahşeri bir dünyada ölümcül bir oyun için bir araya gelmiş olan beş kişiden ancak bir tanesinin sağ kalabildiği gösterilmektedir.

1981: Tiyatro ve Tiyatro Filmleri Altman 1981’de Lion’s Gate film şirketindeki hisselerini satarak tiyatro yapımcılığına yöneldi. Sahneye koyduğu eserlerinden bazılarını sinemaya uyarladı. Örneğin Come Back To The Five and Dime Jimmy Dean (Geri Dön Jimmy Dean, 1982) adlı oda tiyatrosu piyesi gibi. Bunu izleyen yıllarda tiyatroya adapte ettiği eserler arasında nörotik bir kadınla aynı derecede nörotik, biseksüel bir erkeğin birbirlerine âşık oldukları, Beyond Therapy (Yararsız Tedavi, 1987) adlı sivri komedi kayda değerdir. Her ikisi, kendilerine eşlik eden doktorları tarafından engellenirler.

1991: Sinemaya Şahane Dönüşü Yapıtlarının gişe gelirleri kastedilerek sık sık düşük bütçeli film yapımcısı olarak isimlendirilen Altman, 90’lı yılların başında seyirci tarafından çok tutulan iki yapıtla ortaya çıktı. The Player (Oyuncu, 1991) adlı filmle, düşlediği kariyeri bir cinayete rağmen gerçekleştirebilen genç bir film yapımcısının öyküsüyle, Hollywood’a hüzünlü bir anıt dikti. Bir partide figüran olarak kendi kendilerini canlandıran yaklaşık 70 büyük Hollywood starının bu filmde rol alması filme canlılık kattı. Short Cuts (Sosyeteden insan Manzaraları, 1993) yeniden Amerikan toplumunun anlayışlı, maske düşürücü ve aynı zamanda bedbin bir panoramasıydı. Kendisini herkesten ayn biri olarak gören Altman, olayların yan yana ve iç içe aktığı bu filmiyle 60’lı yılların sonundan beri ikinci kez Hollywood yönetmenlerinin en iyileri arasına girmeyi başardı. Uluslararası moda dünyasını hicvettiği Prit-â-porter (Hazır Giyim, 1994) filmiyle de ününü pekiştirdi. Kansas City (1996), Gun (1997), The Gingerbread Man (1998), Cookie’s Fortune (1999) ve Another City, Not My Own (1999) Altman’ın son filmlerindendir.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , ,