Etiket: yönettiği filmler

Sergey Ayzenştayn Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Sergey Ayzenştayn

Rus yönetmen Eisenstein Potemkin Zırhlısı ile 20. yüzyılın en önemli filmlerinden birine imza atmış oldu. Eisenstein’in teorik yazılarıyla montaj tekniği bir sinema estetiğinin oluşmasındaki temeli oluşturdu.
Varlıklı bir Alman inşaat mühendisiyle Rus bir annenin oğlu olan Eisenstein, ömrünün ilk yıllarını Riga’da geçirdikten sonra, 1910’da ailece Sen Petersburg’a taşındılar. Liseyi bitirdikten sonra Eisenstein, daha sonra mimarlığa geçmek üzere, babası gibi inşaat mühendisliği tahsiline başladı.

1918 yılında iç savaş başlayınca Eisenstein gönüllü olarak Kızıl Ordu’ya katıldı. Doğu cephesinde savunma mevzileri inşa eden Eisenstein, ordu birlikleri için eğlence programları da düzenledi. İki yıllık cephe hizmetinden sonra Proletkult Tiyatrosuna (İhtilal ve İç Savaş sırasında Halkın Tiyatrosu) geçerek önceleri dekoratör olarak çalıştıysa da, kısa bir süre sonra yönetmenlik görevine getirildi. Burada ve daha sonra, o zaman Rusya tiyatro teşkilatının tümünü idare eden Wsewolod Meyerhold’un Moskova’daki tiyatrosunda da, başta stilizasyon, karikatür ve genelleştirme aracılığıyla ulaşmayı denediği, yeni bir dramatik realizm fikrini geliştirdi. Devrimci sanatıyla geleneksel burjuva sanatın yerini almak istiyordu. Eisenstein 1924’ten sonra sinemaya yöneldi.

Sergey Ayzenştayn

İlk yapıtı olan Staçka’da (Grev), işçilerin makineliyle tarandığı sahnelerle mezbahada kesilen hayvan görüntülerini art arda kurgulayarak bir grevin Çar’ın ordu birlikleri tarafından bastırılışını çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi.

Grev filminin büyük başarısı üzerine Eisenstein’e 1905 Devrimiyle ilgili bir film çekmesi görevi verildi. Bu filmde tümüyle, Karadeniz filosuna ait bir gemi olan Potemkin Zırhlısı’ndaki isyana konsantre oldu. Potemkin Zırhlısı (1925) isyanın oluşumunu ve gidişatını, Odessa halkının askerleştirilmesini, isyanın Çarın birlikleri tarafından bastırılmasını ve geminin kaçışını sergilemektedir. Eisenstein olayı tümüyle stilize etmeyi başardı. Profesyonel oyuncu yerine amatörler kullandı; onun için önemli olan birey değil, kitlelerdi. Filmin devrimsel gücü, önemli ölçüde Eisenstein’in montaj tekniğinden kaynaklanmaktadır. Belirli bir ritim içerisinde üst üste gelen ve giderek hızlanan sahneler -örneğin Odessa limanı merdivenlerindeki altı dakikalık katliam sahnesinde olduğu gibi- ikna edici bir mantık sergilemektedir. Eisenstein’in dünya çapında ulaştığı bu başarı Sovyet filminin başlangıcını haber vermektedir.

sergey mihayloviç ayzenştayn

1917 Ekim Devriminin kahramanlarını konu alan Oktiyabr (Ekim, 1928) ve Sovyet tarımının kolektifleştirilmesiyle ilgili Generalnaya liniya (Genel Çizgi, 1929) adlı sonraki iki filmiyle Eisenstein büyük bir ilgi toplayamadı. Ekim adlı filmin kahramanı Lenin, filmin bitmesinden hemen önce gözden düşünce, Eisenstein yapıtını çok kısa sürede yeniden ele almak zorunda kaldı.

Eisenstein 1929’da resmi makamlardan izin alarak dış ülkelere gitti. Avrupa’yı dolaştıktan sonra, 1930 yılında Paramount’tan gelen teklifi kabul ederek Hollywood’a geçti. Burada, diğer bazı projeler yanında, Theodor Dreiser’in romanı “An American Tragedy”nin (İnsanlık Suçu) sinemaya uyarlanması üzerinde çalıştıysa da, senaryosunu stüdyonun öne sürdüğü koşullara uydurmaya yanaşmadı ve kontratım bozdu. Eisenstein 1932’de yazar Upton Sinclair’in yardımıyla, Que viva Mexico adlı dört bölümlük destanı çevirmek üzere, Meksika’ya geldi. Ne var ki bu film hiçbir zaman tamamlanamadı. Eisenstein filmin yapımcısıyla tartıştıktan sonra 1933’te Sovyetler Birliği’ne döndü.

Eisenstein’in resmen partiden ayrıldığına dair çıkan dedikoduların yanı sıra Meksika’da yaşadığı skandal, dönüşünden sonra giderek eleştirilere hedef olmasına neden oldu. Filmleri fazla şekilci ve şiirsel bulunarak yargılandı. Eisenstein sonunda hatalarını resmen itiraf edince, çok sıkı bir kontrol altında olmak şartıyla, Aleksandr Nevski (1938) filminin çekim çalışmalarına başlayabildi. Alman tarikat şövalyelerine karşı savaşı konu alan bu ortaçağ destanı, Sovyet kahramanlarını göklere çıkartmakta ve kolektivizmin zaferiyle son bulmaktadır. Sovyetler Birliği’nde başarıya ulaşan bu film dış ülkeler için bir düş kırıklığı oldu. Eisenstein Ivan Grozni (Korkunç İvan, Bölüm I: 1944, Bölüm II: 1946) filminde bu yurtseverlik/kahramanlık çizgisini sürdürdü. Filmin III. Bölümü çekilemedi. Eisenstein 50. Doğum gününden birkaç gün sonra Moskova’da hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , ,

Alfred Hitchcock İle İlgili Bilgi

Alfred Hitchcock

Gerilim ustası Hitchcock “Thriller” türünü mükemmelleştirdi. Gizemli mizah anlayışıyla olduğu kadar stilistik ve teknik yeniliklerle de kendine özgü film tipini yarattı.

Bir manavın üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Hitchcock, Londra’nın işçi mahallesi East End’de büyüdü. Ailesi katolik olduğundan çocuğu bir Cizvit okuluna gönderdi ama o, bir reklamcılık şirketinde çizer olmak için okulunu 14 yaşında bıraktı.

1920-26: Çıraklık Yılları Hitchcock’a verilen ilk film çalışması “her işe koşturulan delikanlı” niteliğindeydi. Sessiz filmlere ara yazılar yazmakla başlayan genç, ardından reji asistanlığı, dekoratörlük ve senaryo yazarlığı yaptı. Almanya’da bulunduğu bir sırada Berlin’de Ufa Stüdyolarında çalıştı ve 1925’te Münih’te Emalka Stüdyolarında The Pleasure Garden adlı ilk filmini çekti. 1926’da kurgucu ve senaryo yazan Alma Lucy Reville ile evlenen Hitchcock, bir kız çocuğu babasıdır.

1927-39: Gerilim Filmleriyle Başarıyı Yakalaması Londra’ya dönünce Hitchcock gizemli bir çocuk katilini konu alan The Lodger (Kiracı, 1927) adlı filmiyle bir gecede şöhret oldu. Oldukça zayıf bir romandan uyarlanan bu göz kamaştırıcı yapıt, seyirciler tarafından soluk soluğa izlenen gerilimli anları içeriyordu ve daha sonraki filmlerinin çoğunda uygulayacağı temel motifin habercisiydi. Figüran bulmakta güçlük çeken yönetmen, bizzat küçük yan rollerde gözüküyordu. Bu gereksinimden, sonraki filmlerinin çoğunda sürdüreceği bir alışkanlık doğdu. 20’li yılların sonunda kendine sağlam bir yer edinen sesli sinemanın gerektirdiği ses çalışmalarıyla bir sorunu olmadığını, Hitchcock ilk defa 1929’da çevirdiği Blackmail (Şantaj) filmiyle kanıtladı. Hitchcock bu filminde bir karabasan yoğunluğuyla sunduğu takip avı motifini de ilk kez kullandı. Suçsuz bir yurttaşın bir casusluk şebekesinin atış hattına düştüğü The Thirtynine Steps (39 Basamak, 1935) adlı başyapıtında takip avı süreklilik kazandı. Hitchcock’un filmleri için tipik olan sempatik, çekici, biraz beceriksiz ama gerektiğinde enerjik olabilen kahramanı Robert Donat canlandırdı.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , ,

Jack Arnold Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

jack-arnoldJack Arnold; (14.10.1916 – 17.3.1992)

New Haven/Connecticut’ta doğan Arnold, genç yaşta oyuncu olmaya karar vererek sahnede ve beyazperdede boy gösterdi. Yönetmenlikteki ilk deneyimlerini ABD dışişleri bakanlığına, orduya ve çeşitli sanayi kuruluşlarına çektiği belgesellerle kazandı.

1952: Uzun Metrajlı Filmlere Eğilmesi Arnold’un ilk yönettiği uzun metrajlı filmde belgesellerden edindiği deneyimin izleri göze çarpıyordu. Girls in the Night (Gecenin Kadınları, 1952) adlı filminde polisiye öğelerle yarı belgesel içeriklerin karışımı göze çarpmaktadır. Bu filmde New York’un yoksul mahallelerinden gelen bir genç cinayet zanlısı olarak suçlanır. Arnold polisiye olaylan büyük kentin sefalet mahallelerinde olup bitenlere toplumsal bir eleştiri getirmek için kullanırdı. Başrolde Edward G. Robinson’u oynattığı The Glass Web (Camdan Ağ, 1954) adlı ikinci filmi stil olarak Siyah Seri’yi anımsatan saf bir polisiye filmi olduğu halde büyük bir ilgi uyandıramadı.

1953: Bilimkurgu ile Başarıyı Yakalaması Uzay gemileri bozulduğu için Arizona çölüne inmek zorunda kalan Marslıların öyküsünü anlatan It Came from Outer Space (Uzaydan Gelen Tehlike, 1953) tipik Arnold filmlerinin ilkiydi. Parasal olanakları kısıtlı olduğundan gösterişli efektler kullanamayan yönetmen, endirekt araçlar kullanmak zorunda kaldı. Diğer çağdaş bilimkurgu prodüksiyonlarının aksine, Arnold’un yeryüzü dışından gelen yaratıkları insanlara hiçbir şekilde düşman olmayıp sadece onlar tarafından rahatsız edilmek istemezler. Oysa yeryüzünde yaşayanlar onlardan değişik olanların doğrudan doğruya kendileri için bir tehdit oluşturduklarını düşünürler. Filmin başarıya ulaşmasında diğer bir sebep de, 50’li yılların başında seyircilerin korku ve bilimkurgu filmlerine giderek daha çok ilgi duymalarında aranmalıdır.

1954/55: Âşık Yaratık Creature from the Black Lagoon (Kara Lagün Yaratığı, 1954) ve onun devamı Return of the Creature (Yaratığın Dönüşü, 1955) filmlerinde Arnold sevimli yaratık düşüncesini geliştirdi. Burada suyun içinde yaşayan solungaçlı bir yaratık bir araştırma ekibince keşfedilir ve iyi tabiatlı olmasına karşın tehlikeli olarak sınıfKandırılır. Araştırma ekibinden bir kadına duyduğu umutsuz aşk nedeniyle sürekli kendisini tehdit edenlerin yakınlığını arayan yaratığa Arnold trajik bir nitelik kazandırdı. Her iki film, düşük bütçeli prodüksiyonlardan olmakla beraber, orijinal içerikleri ve teknik tasarımlan (örneğin üç boyutlu çekim metodu) ile göz kamaştırdı.

1956/57: Oranların Büyütülmesiyle Yaratılan Dehşet Sahneleri Bilimsel manipülasyonlarla inanılmaz derecede büyüyen bir örümceğin öyküsü Tarantula (1956), korku filmi klasiklerinden biri olmayı başardı. Arnold, insanlar arasında çok yaygın olan örümcek korkusunu akıllıca kullanarak en basit araçlarla yüksek bir gerilim sağlayabildi. Arnold’un en ünlü filmi The Incredible Shrinking Man (Küçülen Adamın İnanılmaz Öyküsü, 1957) ile Tarantula arasında konu açısından bir yakınlık bulunmaktadır. Bu filmde, bir adam radyoaktif bir bulutla temas ettikten sonra küçülmeye başlar. Sonunda mikrokosmos’da kaybolan başoyuncu küçüldükçe filmin gerilimi artar.

1958-75: Giderek Artan Film Sayısı Yol gösterici bir nitelik taşıyan bilimkurgu ve korku filmlerinin yanı sıra Arnold, çok başarılı olmasa da, diğer tarzlarda da çok sayıda film çekti. Giderek düşüş gösteren prodüksiyon bütçesi yönetmeni elindeki projeleri çabuk bitirmeye zorluyordu. 50’li yılların sonunda, başta western ve polisiye filmleri olmak üzere, Arnold parasal nedenlerle televizyondan aldığı sipariş üzerine film üretmeye başladı. 1959’da Büyük Britanya’da çektiği The Mouse That Roared (Kükreyen Fare) filmiyle insanlığın atom korkusuna sert bir taşlama ile yaklaşmayı başardıysa da bu yapıtı dikkatleri çekemedi. Arnold’un 1975’te çektiği The Swiss Conspiracy (İsviçre Komplosu) adlı polisiye, son filmi oldu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , , ,

Akira Kurosawa Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Japon sinemasının en önemli ve etkin temsilcisi Kurosawa, filmlerinde genellikle tarihi konuları işledi. Ayrıca Batı kültüründen esinlenen edebiyat motifleri kullandı.

Kurosawa, Tokyo kentinin Omori semtinde dünyaya geldi. Bir beden eğitimi öğretmeninin oğlu olan Akira, Taişo-döneminin (1912-26) klasik eğitiminden geçti. Güneş doğmadan eskrim dersi, ilkokul, akşamları da kaligrafi kursu. Kurosawa 1928’de Batı Resim Sanatları Doşuka Okulunda resim eğitimine başladı. 20’li yılların sonunda, film programlarına metin yazan ve sessiz film yorumcusu olarak çalışan erkek kardeşinin etkisiyle, o da sinema aşkına tutuldu. Hayatını resim çizerek kazanan Kurosawa, 1929’da Proleter Sanatçılar Birliğine katıldı ama aradığını burada bulamayınca üç yıl sonra aralarından ayrıldı.

1942/43: Sansürlü İlk Filmi Kurosawa bir film şirketinde iki yıl çalıştıktan sonra 1938’de yönetmen Kajiro Yamamato’nun birinci asistanı oldu. Bu arada yazdığı senaryolardan bazıları ödüllendirildiyse de hiçbiri gerçekleştirilemedi. 1942/43’de gösterime giren Sugata Sanşiro (Büyük Judo Efsanesi) adlı ilk filmi eleştirmenler ve seyircilerce çok beğenilmekle beraber, Japon sansürü tarafından “Îngiliz-Amerikan” yanlısı bulunarak sansüre takıldı. Bir Judo savaşçısının öyküsü olan bu film, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerikan makamları tarafından, feodal fikirleri övüyor diye yasaklandı.

1950: Uluslararası Dikkatleri Çekmesi Kurosawa 1948 yılında, çevirdiği Yoidore tenşi (Sarhoş Melek) filminde bundan sonraki 20 yıl içinde en önemli başrol oyuncusu olacak olan Toşiro Mifune adlı aktörü oynattı. Mifune bu filmde, Kurosawa filmleri için tipik olan yalnız kahramanı canlandırdı.

Kurosawa 1950 yılında çevirdiği Raşomon adlı filmiyle uluslararası üne kavuştu. Bir Samuray’m öldürülüşünü ve karısının ırzına geçirmesini dört ayrı perspektiften anlatan bu film, 1952’de en iyi yabancı film dalında Oscar ödülüne layık görülerek ilk kez Batılı seyircilerin dikkatlerini Japon sinemasına çekti. Kurosawa bu filminde Japon edebiyatından iki örnek sundu. Bunun arkasından çevirdiği Hakuçi (1951) ile Dostoyevski’nin “Budala” adlı romanını ele aldı. Kurosawa bundan sonra da tekrar tekrar ünlü edebi eserleri sinemaya uyarladı.

1953: İlk Savaş Filmi Kurosawa için karakteristik olan savaş sahnelerini sunan ilk filmi, 1953’te çevirdiği Şifinin no samurai (Yedi Samuray) adlı yapıtıdır. Bu filmde bir grup samuray, köye her yıl hasat zamanında musallat olan haydut ordusuna karşı yürüttükleri mücadelede köylüleri destekler. Kurosawa, bu şiddet olayındaki dinamizmi ve acımasızlığı daha da belirgin bir biçimde vurgulamak için tele çekim ve ağır çekim gibi tekniklere başvurur. Kurosawa 1959’da kendi yapımcı firmasını kurdu ve bu şirketiyle beş film çevirdi. Aralarında bulunan Yocimbo (1960) daha sonraki yıllarda Sergio Leone’ye çevireceği İtalyan-Westernleri için örnek oldu. Kurosawa Amerikalı Twentieth Century Fox şirketiyle 60’lı yılların ortasından sonra işbirliğini sürdürmedi. Kendi yurdundan kısa bir süre uzak kalan Kurosawa, sonraki yıllarda Japonya’da da film yapımcılığına fırsat bulamadı. 1970 yılında gösterime giren Dodeskaden adlı film parasal açıdan büyük bir fiyasko olunca, Kurosawa intihar etmeye kalkıştı.

1980’den Sonra: Amerikan Yardımı Kurosawa ancak on yıl sonra Kagemuşa (1980) adlı yapıtıyla kendi ülkesinde yeniden bir film yapımını gerçekleştirebildi. Efendisi öldükten sonra, onun rolünü üstlenen bir sahtekârın öyküsünü anlatan bu film, savaş sanatlarının yerini baruta bırakmasıyla Samuray’ların sonunu da getirmiş oldu. Shakespeare’in “Kral Lear” adlı yapıtından sinemaya uyarladığı Ran (1985) da önceki filmi gibi pesimist bir filmdi. Gerçi filmin konusu geçmişte geçer, ama “Ran” (Kaos, kargaşalık) Kurosawa’ya göre “en son dönemini” yaşayan bir dünyayı temsil etmektedir. ABD’de gerçekleştirdiği Akira Kurosawa’s Dreams (Düşler, 1990) adlı filminde Kurosawa, sekiz rüyayı arka arkaya dizerek insan hayatının değişik görünüşlerini bir arada gösteren büyülü bir resim dünyasını sunar; bu nedenle bu film eleştirmenler tarafından bilgece bir yaşlılık yapıtı olarak övüldü. 1990 yılında 80 yaşındaki Kurosawa ömür boyu Şeref Oscarı’yla ödüllendirildi. Rhapsody in August (Ağustos’da Rapsodi, 1991) ve Madadayo (1993) adlı filmleri çektikten sonra 1998’de hayata gözlerini yumdu.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Georges Méliès Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Yaklaşık 1.200 filme imza atan son derece üretken sinema öncüsü Fransız yönetmen Méliès, popüler bol dekorlu tiyatroyu yeni medya aracına bağlamayı başardı. Trük sinemasının mucidi Méliès, sihirli ve fantastik efektleriyle sayısız Fransız yönetmene örnek oldu.

Paris’te zengin bir ayakkabı fabrikatörünün oğlu olarak dünyaya gözlerini açan Méliès, tasasız bir çocukluk geçirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra birkaç yıl babasının fabrikasında çalışan delikanlı makineleri yakından tanıdı ve sonraki çalışmaları için önemli deneyimler kazandı.

1884’ten Sonra: Tiyatro Müdürlüğü Méliès bir müddet “La Griffe” adlı hiciv dergisinde karikatürcü olarak çalıştı. 1884 yılında Londra’yı ziyaretinde ünlü sihirbaz sanatçılar Maskelyne ve Devant’ın bir gösterisini izledi. O anda, kendisi de sihirbaz olmaya karar verdi. 1888 yılında Paris’teki Robert Houdin Tiyatrosu’nu satın alarak bundan böyle yalnız sanatsal çalışmalarla ilgilendi. Méliès kendi tiyatrosunda yapımcı, yönetmen, sahne dekorcusu ve oyuncu olarak çalıştı.

1896’dan Sonra: Film Prodüksiyonları Lumière Kardeşler 1895 yılında Cinematograf’larıyla ilk kez “canlı resimler” göstererek sinema tarihinin başlangıç noktasını koydukları zaman, Méliès de seyirciler arasındaydı. Bu yeni alete hayran kalan Méliès, Lumière Kardeşlerden bu gösteri makinesini satın almak için boşuna uğraştı. Bunun üzerine Londralı gözlükçü Robert W. Paul’dan benzeri bir alet satın aldı. 4.4.1896 tarihinde tiyatrosunu sinemaya dönüştürerek yeniden açılışını yaptı. Méliès sinemasının ilk yılında birkaç dakikalık 87 kısa filme imza attı. 1897’de yaklaşık 80.000 altın frank yatırarak, Paris’in banliyösü Montreuil’de 1931’e kadar yaklaşık 500 filmin gerçekleştirildiği, kendine ait film stüdyosunu inşa etti. Méliès yapıtlarında tiyatronun araçlarını ilk kez bu yeni medya aracına uyguladı.

1898-1906: “Trük” (Film Hilesi) ile Başarıya Film şeridinin kısa bir süre kameraya sıkışması gibi bir tesadüf sonucu Méliès 1898’de trük fotoğrafçılığını keşfetti. Bu şekilde sihirli efektler yaratabileceğini anladı, fotoğrafları üst üste kopyaladı ve böylece sihirli (hayali) görüntüler oluşturdu. İkili ve çoklu ışıklandırmayı ve stop trükü icat etti. La boite mystérieuse (Sihirli Kutu) adlı filminde 1898’de altı değişik trük kullandı. L’homme orchestre (Orkestra Adamı, 1899) filminde yedi değişik kamera ayan uyguladı ve 1901’de L’homme à la tête de caoutchouc (Kauçuk Başlı Adam) adlı yapıtında ilk kez hareketli fotoğrafçılığı bir film çekme aracı olarak sundu. Méliès en büyük başarısına Jules Vernes ve H. G. Wells’in romanlarından sinemaya uyarladığı Le voyage dans la Lune (Aya Seyahat, 1902) adlı filmiyle ulaştı. Bu filmde astronotlar mermi biçiminde bir hava gemisiyle aya atılır, tam ortasına düşerler ve heyecan dolu bir iki serüvenden sonra sapasağlam dünyaya dönerler.

1900’den Sonra: Pazarlama Döneminin Başlangıcı İngiltere’nin büyük “Music Hall” çalgılı/içkili gazinoları yüzyılın başından beri Méliès’nin yapıtlarını alıyorlardı. Filmleri diğer Avrupa memleketlerinde ve ABD’de de gösterilerek beğeni topluyordu. Méliès’in Star Film adlı şirketi New York’ta bir şube açtı. Méliès filmlerini artık satmayıp yalnızca kiralıyordu. Erkek kardeşi Gaston’un yönettiği şube, kısa zamanda çalışmalarının en önemli parasal desteği haline geldi.

1907’den Sonra: Batışı 1900’ü izleyen ilk on yılın sonuna doğru Méliès’in sinemaya uyarladığı geleneksel tiyatro, seyircilerin ilgisini çekmemeye başladı. Rekabetin baskısı artınca, film zanaatçılığından film endüstrisine geçiş, Méliès’in bağımsızlığına maloldu. 1911 yılında Pathé Frères adlı büyük prodüksiyon şirketiyle işbirliği yaparak filmlerinin dağıtım işini onlara bırakmak zorunda kaldı. La conquête du pôle (Kutbun Keşfi, 1912) ile Le voyage des Bourrichons (Bourrichon Ailesinin Seyahati, 1913) adlı son film projelerini gerçekleştirebilmek için büyük borçlara girmek zorunda kaldı. 1914’te New York’taki şirketi battı. Méliès stüdyolarından birini varyete tiyatrosuna çevirdi. 1923’e kadar bu tiyatroda oyuncu olarak sahneye çıktıysa da bu işte de iflas etti.

1923’ten Sonra: Mütevazı Bir Son Méliès tüm servetini kaybetmişti. Filmlerinin çoğu ayakkabı endüstrisinde ham malzeme olarak kullanıldı. Montparnasse gannda oyuncak satarken sinema yazarlarından biri Méliès’i tanıdı ve 1928 yılında filmlerini bir geriye bakış derleme-siyle gösterime soktu. Bu gösterilerden sağladığı kazançla Méliès, 1931 yılında, 69 yaşında hayata veda edinceye kadar yaşamını sürdürdüğü bir huzurevine çekilebildi.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Jean-Pierre Melville Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

Fransız yönetmen Melvilie, serinkanlılıkla çevirdiği gangster filmleriyle olduğu kadar, kendine özgü film stiliyle de “Nouvelle vague”ın örnek yönetmenlerinden biri oldu. Melville’in yapıtları, insanların kaderin ördüğü tuzaklar yüzünden kurban oldukları düşman bir dünyadan, konularını alırlar.

Melvilie, zengin bir ailenin oğlu olarak Jean-Pierre Grumbach adıyla Paris’te doğdu. Okulu bitirdikten sonra ticaret alanında yetişti ve savaş patlamadan kısa bir müddet önce büyük bir mağazanın müdürlüğüne getirildi. Savaş yıllarını İngiltere’de geçiren Grumbach, orada bulunan askerler için düzenlenen film gösterileri sayesinde sinemaya karşı ilgi duymaya başladı. Melvilie 1945’te Organisation Générale Cinématographique adı altında kurduğu film şirketinin başına geçti. Soyadını yazar Herman Melville’den esinlenerek Melvilie olarak değiştiren yönetmen, bir yıl sonra ilk kısa filmini gerçekleştirdi.

1947’den Sonra: Edebiyattan Uyarlamalar Melvilie 1947’de Fransız yazar Vercor’un aynı adlı öyküsünden sinemaya uyarladığı La silence de la mer (Denizin Sessizliği) adlı ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu filmde İkinci Dünya Savaşı sıralarında Fransa’da bir ailenin evinde kalan bir Alman subayı Fransızlardan anlayış bekler ama bulamaz. Subay bunun üzerine gönüllü olarak doğu cephesine tayinini ister. Zaman zaman sıkıcı uzunlukta görüntülerle, Melvilie bu filmin konusunu aslına uygun bir biçimde vermeye çalıştı.

İkinci uzun metrajlı filminde de edebiyata başvurdu. Les enfants terribles (Müthiş Çocuklar, 1949), Melville’in samimi arkadaşı ve koruyucusu Jean Cocteau’nun aynı adlı romanının sinemaya uyarlanmasıdır. Burada biri kız, biri erkek iki kardeşin ilişkisi, erkek başka bir kadına ilgi duyunca, felaketle sonuçlanır. Melville’in bundan sonraki yapıtlarının başlıca konusu ümitsiz aşklardı. Fransız yönetmen bu filmlerinde toplumun kenarındaki kaderleri aktarmayı yeğliyordu.

1962: İlk Kriminal Filmi Melville’in Georges Simenon’un bir romanından sinemaya uyarladığı ilk gangster filmi, ABD’de yerleşen yaşlı bir milyoneri (Charles Vanel) konu alır. Milyoner şoförü (Jean-Paul Belmondo) tarafından soyulursa da, adam sonradan pişman olur ve patronunun yanına geri döner. Melvilie bu yapıtıyla, Amerikan Kara Dizi filmlerini çağırıştıran Fransız “film noir” (kara film) uzmanı olarak tanınmasını sağladı. Bu filmi aynı zamanda 60’lı yılların sonunda ortaya çıkan “Road-movies”ın (Yol Filmi) erken öncülerindendir.

Melvilie yine 1962’de Le doulos (Beyaz Yelkenli Şeytan) adlı filmiyle, duygularına kapılmak gibi bir lükse izin verdikleri için mahva sürüklenen gangsterlerin kasvetli bir öyküsünü anlatır. Muhbir sanılan birinin (Jean-Paul Belmando) aslında koruyucu olduğu anlaşılırsa da, katiller çoktan, artık geri alınamayacak öldürme emriyle onun peşine düşmüşlerdir. Korkunç bir karmaşıklık içinde bir dünya gösteren bu çalışma “Nouvelle vague”ın yönetmenleri üzerinde son derece etkili oldu. Lino Ventura’yı başrolde oynattığı Le deuxième souffle (İkinci Nefes, 1966) adlı filminde Melville, polisin ve gangsterlerin kullandıkları metodların sonuçta birbirine hiç de yabancı olmadıklarını gösterdi. Burada bir soyguncunun işlediği hiçbir suçu kanıtlayamayan bir komiser, onu suç ortaklarına gammazlar.

1967: Uluslararası Üne Kavuşması Melville 1967’de Samurai mitine el atınca uluslararası alanda ünlenmeyi başardı. Le samourai (Buz Gibi Soğuk Bir Melek) adlı filmde Alain Delon, işverenleri tarafından kurban edileceği kararlaştırılan, ama ne zaman ve ne şekilde öleceğini kendisinin tespit etmesi istenilen, son derece dakik çalışan kiralık bir katildir. Kendisini takip edenlerden kurtulan katil, polisleri bilerek boş bir tabancayla kışkırtıp vurulmasını sağlar. Çok katı bir biçimde belirlenmiş kurallara göre kaçınılmaz sona götüren katilin kaderi, birçok eleştirmene antik bir trajediyi anımsattı. Melvilde 1969’da bir daha İkinci Dünya Savaşı konusuna eğildi. Lino Ventura ile Simone Signoret’nin rol aldıkları L’armée des ombres (Göldeki Ordu) adlı filminde bir kadın direnişçinin öyküsünü anlatır. Alman işgalcileri tarafından şantajla tehdit edilen kadın, kendilerini korumak zorunda olan direnişçi arkadaşları tarafından öldürülür. 1970 yılında gösterime giren Le cercle rouge (Kırmızı Daire) adlı kriminal film, Melville’in seyirci nezdindeki en büyük zaferini oluşturmaktadır. Burada hapisten kaçan bir gangster bir kuyumcu dükkânını soyar, polis tarafından kovuşturulur ve sonunda tuzağa düşer. Melville serinkanlı bir titizlikle, bakışlarla hareketlerin çoğu kez saf aksiyondan daha çok şey ifade ettiği, bir gerilim filmi yarattı. Melville stil açısından Un flic (Şef, 1972) adlı son yapıtıyla Le cercle rouge’la bağlantı kurdu. Bu filminde Melville acımasız bir komiserle bir banka soyguncusu çetesini konu almaktadır. Melville 1973 yılında, 55 yaşında geçirdiği bir enfarktüse yenik düştü.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,

Friedrich Wilhelm Murnau Aslen NERELİ , kimdir , kaç yaşında ,biyografisi , hakkında

20’li yıllarda Alman sinemasının aykırı yönetmeni Murnau, Nosferatu (1922) ile vampir filmleri çığrını açtı ve sayısız korku filmi yönetmenini etkiledi. Murnau, hareketli ve sübjektif kamerayı kullanan ilk yönetmenler arasındadır.

Bielefeld’de Friedrich Wilhelm Plumpe olarak dünyaya gelen Murnau, Heidelberg ve Berlin’de felsefe ve sanat tarihi eğitimi gördü. Üniversiteye devam ederken bir yandan da Berlin’deki öğrenci tiyatrolarından birinde oyunculuk yaptı ve burada Max Reinhardt tarafından keşfedildi. Murnau, 1912’den sonra Reinhardt’ın sahneye koyduğu bazı yapıtlarında oynadı. Birinci Dünya Savaşı’nda savaş pilotu olarak görev yapan Murnau, mecburi bir iniş sırasında İsviçre’de enterne edildi.

1922: Vampir Filmlerinin Doğuşu Murnau 1919’da, günümüzde kayıp yapıtlar arasında sayılan Der Knabe in Blau (Mavili Çocuk) adlı filmle sinema yönetmenliğine adım attı. İlk büyük başarısını 1922’de vampir film türünü icat ettiği Nosferatu-Eine Symphonie des Grauens (Nosferatu-Korkunun Senfonisi) adlı filmiyle kaydetti. Murnau da yönetmen meslektaşlarının çoğu gibi, ruhun gizli kalmış yönlerini araştırdı, fakat kadere çaresizce baş eğmiş insanları sunmadı. Nosferatu esas itibariyle Bram Stoker’in “Dracula” adlı romanından alınmıştı. Burada Thomas Hutter adında bir adam, sonradan vampir Nosferatu olduğu anlaşılan, esrarengiz bir düke bir ev satmak için Transilvanya’ya gider. Vampir kendisini takip eder ve beraberinde veba hastalığını getirir. Ancak, Hutter’in kansı vampirle bir gece geçirerek kendisini feda edince kent halkı kurtulur. Murnau karanlık mahzenlerle ve daracık sokaklarla olduğu kadar titrek, oynak ışıklarla da gizemin boğucu atmosferini oluşturdu. O yılların sinema tekniğini de sonuna kadar kullandı. Filme negatifler monte etti, görüntü hızını değiştirdi ve Nosferatu’yu sık sık balıkgözü perspektifinden gösterdi.

1924: “Zincirlerinden Kurtulan” Kamera Phantom (1922) gibi popüler birkaç filmden sonra Murnau 1924’te Der letzte Mann (Son Gelen Adam) adlı psikolojik incelemeyi gerçekleştirdi. Bu filmde üniformalı bir otel kapıcısı işini kaybederek tuvalet bekçiliğine kadar düşer ve bu yüzden manevi çöküntüye uğrar. Yapımcılar Murnau’u filmi mutlu bir sonla bitirmesi için sıkıştırınca, yaşlı kapıcıya zengin bir otel müşterisinin serveti kalır -ama bu son da filmde yama gibi sırıtır. Murnau kamerayı değişik biçimlerde kullanarak sinema tekniğine yenilikler kazandırdı. Örneğin ilk kez bir çeşit kamera vinci, ayrıca binaların cephelerini çarpıtan ve doğrudan doğruya insanlarla nesnelere yaklaşan “zincirlerinden kurtulmuş” (hareketli) bir kamera kullandı.

1926: “Faust” Murnau 1925’te II. Frederik’in Prusyası’na taşıdığı, Molière’in “Tartuffe” adlı komedisini beyazperdeye uyarladı. Riyakârların her yerde bulunduklarını anlatan filmin mesajı bir çerçeve konuyla vurgulandı. Muraau 1926’da Faust motifine eğildi. Faust-Eine deutsche Volkssage (Faust-Bir Alman Efsanesi) adlı filminde Mumau, konu kahramanını özgür iradesiyle karar veren ilk çağdaş insan olarak yorumladı. Mumau gösterişli film kulisleriyle ve muhteşem bir trük tekniğiyle desteklediği çok etkili bir atmosfer yarattı. Bu film Mur-nau’un sanatsal açıdan olduğu kadar, ticaret açısından da ünlenmesine neden oldu. Bunun neticesi olarak Fox Film Corporation Murnau’u, Avrupa’dan prestij ithal edercesine, beş yıllık bir kontratla Hollywood’a getirtti. Birlikte çalıştığı en yakın mesai arkadaşları, senaryo yazarı Carl Meyer ve sahne dekorcusu Rochus Gliese, kendisine eşlik ettiler.

1927-29: Hollywood’da Murnau’un ABD’de gerçekleştirdiği ilk yapıt, 1927’de Hermann Sudermann’ın bir romanından beyazperdeye uyarladığı Sunrise (Şafak) oldu. Kentten gelen vamp bir kadın evli bir çiftçiyi baştan çıkartırsa da erkek, aslında karısını sevdiğini anlar ve ona döner. Murnau, burada da ışıklandırma, kamera hareketleriyle ve görüntü ritmiyle istediği havayı vermekte çok usta bir yönetmen olduğunu kanıtladı. Almanya’daki çalışmalarında olduğu gibi, burada da stüdyoda çalışmayıp doğrudan doğruya açık havada çekiyordu filmlerini.

Murnau iki film daha çevirdikten sonra, Amerikalı işverenleriyle çelişkiye düştü. Our Daily Bread (Günlük Ekmek Paramız, 1930) adlı filmde Murnau, kent hayatıyla kırsal alandaki yaşamın uyuşmazlığını konu almak istedi. Filmin yapımcıları, yönetmenin arzusuna karşı gelerek filmi değiştirince, Murnau filmi birlikte bitirmeye yanaşmadı ve film bir reji asistanına tamamlattırıldı.

1929’dan Sonra: Büyük Okyanus’ta Hollywood’daki film yapımcılarıyla kontratını fesheden Murnau, uzun yıllardan beri düşlediği, medeniyetten kaçış planını gerçekleştirdi. Büyük Okyanus’ta Bora-Bora Adası’nda Amerikalı film prodüktörü Robert Flaherty ile birlikte Tabu (1929-31) adlı filmi çevirdi. Murnau egzotik bir aşk hikâyesi düşünürken, sosyolojik bir yapıt yapmak isteyen Flaherty, 18 ay sonra bu projeden çekildi. Kadın, ilahlara adanıp “tabu” olarak ilan edilince ona artık hiçbir erkek dokunamaz ve iki sevgilinin öyküsü trajik bir biçimde son bulur. Mumau, bu filmin prömiyerinden çok kısa bir müddet önce, 42 yaşında Santa Barbara/Florida’da bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

kaynak:nkfu

Etiketler, , , , , , , , , , , ,